Erbil’de ‘Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak’ başlıklı Abant Platformu’nun ilk gününe damgasını vuran ‘Kuzey Irak mı, Kürdistan mı?’ üzerinde yoğunlaşan tartışma olmalı. Türkiye’den gelen Türk ve Kürt 100 aydın, kendilerine Erbil’den katılan bir o kadar sayıda ve hatta daha da fazla Iraklı Kürt ile ‘Barışı ve Geleceği Birlikte’ ararlar iken ilk bakışta bir ‘semantik’ meselesi gibi gözüken bu sorunun aslında Türkiye’nin bölgedeki geleceğini yakından ilgilendiren ve hatta etkileyeceğini herkes bilinçaltına yerleştirmiş olmalı.
Türkiye ve yerel medyanın hatta El-Cezire televizyonunun da varlığı ile yoğun bir basın-yayın kuşatması altında cereyan eden toplantı, Kürdistan TV ve Türkiye’nin bir ulusal kanalının canlı yayını sayesinde onbinlerce, yüzbinlerce kişi tarafından sınırın iki yanında izlendi. Türkiye’den katılımcıların yaptıkları konuşmalarda geleceğe yönelik ‘beraberlik’ vurguları ne kadar kuvvetli olursa olsun, Kürt katılımcılar Türkiyelilerin ‘Kuzey Irak’ sözcüğünü kullanmalarını gözden kaçırmadılar.
‘Kuzey Irak mı, Kürdistan mı?’ sorusu tartışmaların odağına böyle oturdu.
Türkiyeliler, Türkiye’nin iç dengeleri ve daha henüz genişlememiş ve hatta kırılamamış ‘zihin kalıpları’nın ayırdında olarak ‘Kürdistan’ sözcüğünün kullanılmasının gereksiz duyarlılıkları taşıyacağı kanısında olmalıydılar. Onca süre varlığı inkar edilmiş insanlara adını koyarak ‘Kürtler’ denilmesi ve ‘Kürtler’le beraber barışçı bir ortak gelecek aranması zaten çok önemli ve çok değerli bir adımdı.
Yavaş yavaş, sindire sindire...
Oysa, ‘Kürdistan’ sözcüğünü telaffuz etmemek için ‘Kuzey Irak’ı tercih etmek, ‘Kürtler’ açısından inkâr zihniyeti ve politikasının devamı olarak algılanıyordu.
***
Türkiyeli 100 aydın, bir o kadar Iraklı Kürt katılımcıyla birlikte ‘Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak’ amacıyla toplandık. İki tarafın resmi makamları bu toplantıyı onaylıyor ve destek veriyorlar.
Nerede toplandık?
Erbil’de.
Erbil neresi?
Birçoğumuz için Kuzey Irak’ta bir şehir. Hatta Türkiye’deki resmi söylem yavaştan ‘Kuzey Irak’ı da terk etti, ‘Irak’ın kuzeyi’ demeye başladı.
Kuzey Irak’ta ya da ‘Irak’ın kuzeyinde’yiz.
Coğrafi anlamda bunda bir yanlış yok. Ama Kürtler için burası Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin merkezi. Kürdistan Bölgesel Yönetimi sözcükleri ise Irak Anayasası’nda mevcut. Yani buranın, sadece bir coğrafya veya kültürel algılama olmanın ötesinde bir yasal adı var.
Türkiye’den gelenlerimiz arasında en ileri gidebilenlerimiz ‘Kürt Bölgesel Yönetimi’ diyebiliyor ama ‘Kürdistan’ sözcüğünü telaffuzda zorlanıyor, dilleri dönmüyor. ‘Kürt’ tamam ama ‘Kürdistan’ sözcüğü telaffuzu pek zor; resmi ağızlarda , ‘Kuzey Irak’tan ‘Irak’ın kuzeyi’ne, geriye doğru geçiş yapıldığı bir dönemde ‘Kürt’ten ‘Kürdistan’a doğru ilerlemek olağanüstü zor olmalı.
***
Erbil’deki toplantının ilk gününe ‘Dil, Kimlik, Kültür: Ortak Değerler’ başlıklı yüreklere ve
akla bir arada hitap eden unutulmaz konuşmasıyla Türkiyeli şair Bejan Matur damgasını vurdu.
Yetmişli yılların başında dedesinin ve köyündeki yaşlıların kaçak radyo istasyonlarından gizlice buradaki mücadeleyi nasıl dinlediklerini anlatırken, “Uzak, dağların ardındaki bir ülkede birileri kendilerine Kürt diyor ve kimliklerinin mücadelesini veriyorlardı. Dedem ve köydeki yaşlıların adını koymasalar da uzaktan uzağa Kürtlüklerinden gizli bir gurur duyduklarını hissederdim... Tıpkı dinledikleri radyo istasyonları gibi duyguları da onlarda bir kaçaklık hissi yaratıyordu. Türkiye’de yaşayan Kürtler için çoğunlukla böyleydi. Kendi varlıklarını yok sayan bir ülkede yaşamayı katlanır kılıyordu” diyerek Türkiye Kürtlerinin burasıyla özel, derin ve güçlü duygu bağlarını dile getirdi.
Türklerin çoğunun habersiz olduğu, anlam dünyalarında pek yer etmemiş ama vatandaşlarımızın önemli bir bölümünü saran bir bağlantı bu.
Bejan Matur, buraya ilk ayak basışını anlatırken ise şöyle dedi:
“Manevi bağı hepimizi kuşatan ülke ihtimalinin peşinden Kuzey Irak’a giden çoğu Kürt gibi ben de heyecanlıydım. Kürdistan adının sakınılmadan kullanıldığı topraklarda, Kürtlerin kendilerini nasıl yönettiklerinin tanığı olmak gizli bir gurur ve heyecan yaratıyordu bende de. Bir ülke ihtimalinden çok biir özgürlük ihtimali olmasıyla ilgiliydim...”
Bu sözleri işitince ‘Kürdistan’ sözcüğünü kullanmanın Kürtlerin özgürlüğü kavramıyla eşitlendiğini, ‘Kuzey Irak’ın ise, böyle bir niyet taşımıyor olsa bile, kendiliğinden bunu göz ardı eden bir ‘Ankara siyaseti’ olduğunu düşündüm.
Bejan Matur, bu anlam dünyasını siyasi tahlil alanına da taşıdı:
“Hepimiz tanığıyız; Güneyli Kürtleri dışlayan, küçümseyen her karar, her söz Türkiyeli ve güneyli Kürtleri kenetledi. Kürtler arasındaki farklılıklar, ortak değerler söz konusu olduğunda hızla kapandı. Türkiyeli Kürtler güneyli kardeşleri hakkında söylenen, ima edilen her sözden bu derece etkilenirken Türkiye’nin onlara rağmen bir siyaset üretmesi mümkün olamazdı, olmamalı. Türkiye artık gerçeklerin ülkesi olmak yolunda. Hayatın dayattığı hakikatin ülkesi olmak. Demokratikleşme için güneyli Kürtlerin Türkiye’ye ihtiyacı olduğu kadar, Türkiye’nin de güneyli Kürtlere ihtiyacı var...”
Durum iyidir. Çünkü, barışı ve geleceği ‘birlikte’ arıyoruz.
Erbil’de!
Cengiz Çandar
17 Şubat 2009 Salı
Artık o kelimeye ağzınızı alıştırın
Abant Platformu'nun Erbil'de düzenlediği ' Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak' başlıklı konferansta, Kürt katılımcıların bir hassaslığına şahit olduk.
Bu siyasi birime ne isim verilecekti?
Türkiye'den gelen 100 kadar entelektüelin bir kısmı 'Kuzey Irak' diyordu. Bazıları ise 'Kürt Özerk Bölgesi' demeyi tercih ediyordu.
Öte yandan bu toprakların adı, Irak Anayasası'nda ' Kürdistan Bölgesi' diye geçiyordu.
Bölgeyi yöneten siyasi oluşuma ' Kürdistan Bölgesel Hükümeti' adı veriliyordu.
Kürt aydınları ise Türkiye'den gelenlerin Kürdistan'dan başka bir tabir kullanmasını, en hafifinden hayretle, genellikle de kontrollü bir kızgınlıkla karşılıyorlardı.
( Not: Öte yandan bölgenin başkenti olan kente Hewler yerine Erbil denmesini önemsemiyorlar.)
...
http://www.sabah.com.tr/akoz.html
Emre Aköz
Bu siyasi birime ne isim verilecekti?
Türkiye'den gelen 100 kadar entelektüelin bir kısmı 'Kuzey Irak' diyordu. Bazıları ise 'Kürt Özerk Bölgesi' demeyi tercih ediyordu.
Öte yandan bu toprakların adı, Irak Anayasası'nda ' Kürdistan Bölgesi' diye geçiyordu.
Bölgeyi yöneten siyasi oluşuma ' Kürdistan Bölgesel Hükümeti' adı veriliyordu.
Kürt aydınları ise Türkiye'den gelenlerin Kürdistan'dan başka bir tabir kullanmasını, en hafifinden hayretle, genellikle de kontrollü bir kızgınlıkla karşılıyorlardı.
( Not: Öte yandan bölgenin başkenti olan kente Hewler yerine Erbil denmesini önemsemiyorlar.)
...
http://www.sabah.com.tr/akoz.html
Emre Aköz
16 Şubat 2009 Pazartesi
Büyük felaket ve AKP'nin çıkmazı
Bugün neredeyiz, yarın nerede olabiliriz? Tarihler geçen yılın ilk günlerini gösterdiğinde sermaye piyasalarında başlayan çöküşleri çok az sayıda kimse “kriz başlangıcı” olarak yorumlayabilmişti. O günlerde krizcilere pek iyi gözle bakılmazdı; ama geleceğin ekonomi politikalarının yerleşmesi açısından bu öngörüler çok önemli ipuçlarıydı.
Bugün bulunduğumuz hassas kriz noktası yine benzer bir dengeyi ifade ediyor. Krizin ana şiddet dalgası finansal piyasalarda büyük çöküş yaşatmış olmasına rağmen, acaba bu kadar mıydı diye de sormak lazım.
Bizim finansal piyasalar olsun gelişmiş ülkelerin finansal piyasaları olsun zaten benzer düşüş oranlarını eski sıradan kriz dalgalarında da zaten yaşamışlardı. Bu kriz 1929 buhranı ile eş değerde düşünülüyorsa o zaman finansal piyasaların daha da düşmesi gerekmiyor mu? Ben henüz yolumuzun bitmediğini düşünen tarafta yer aldığımı bir kez daha maalesef belirtmez zorundayım.
Ama zamanlama görüşümde bir kritik dönemde olduğumu da yeniden ifade etmem gerekiyor. ABD borsasında DOW endeksinin üç aya yakın süren yatay hareketinin önce yukarı kırılarak bir ara refah dönemi yaşatmasını bekliyordum. Bu geçici refah döneminin ardından gerçek büyük çöküşe olasılık veriyordum.
Geçen hafta DOW endeksi 8 binlerin altına sarkarak hassas nokta olan 7 bin 800'lere indi. Eğer bu hassas dengede tutunamaz ise o kara günler yükseliş yaşanmadan şimdiden başlayabilir. Açıkçası bu kara tablodan dünya adına ve ülkem açısından oldukça tedirginim.
Finansal fiyatları neden yakından izlemek gerekiyor? Çünkü kriz üç aşamalı bir hareket sergiliyor. Önce finansal fiyatları çökertiyor, ardından finansal kuruluşlar etkileniyor ve son aşamada reel sektör çöküyor. Hatırlarsak 2008 ortasında “ne krizi” demeçleri veren ülkemiz ekonomi yönetiminin bu zincirleme hareketi iyi kavrayamadığını görmüştük.
Benim gerçekleşmeyen bir başka beklentimin önemi de yine bu krizde ortaya çıkıverdi. Şirketlerin finansman modelleri arasında olan ortaklık, birleşme veya halka açılma seçenekleri AKP döneminde oldukça gerilerde kaldı. Oysa ben yıllarca asıl bu piyasaların patlayacağını bekleyenlerdendim.
AKP döneminde en hızlı büyüyen piyasanın faize dayalı bankacılık sektörünün olduğunu gördük. Hükümetin kurulduğu dönemde kredi kullanım oranı milli gelirin yüzde 13'lerindeyken bugün bu oran yüzde 38'lere fırlamıştır. Bu dönemde ise borsamız yılların enflasyonuna rağmen hâla 2000 yılına dönebildi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dahi son açıklamalarında şirketlere sermaye piyasalarından faydalanmalarını salık veriyor. Bugün krizin kritik aşamasındayız ama piyasalarımızdan sadece bankalara ne kadar güvendiğimizi konuşabiliyoruz. Yine tek çare ve kurtuluş yolunun bankalarımızda olduğunu öğüt veriyoruz.
Yazık değil mi bu kıt tercihe mahkûm olmuş bir ekonomik düzende yaşamaya. Yazık değil mi tek çıkışı faiz düzenine bırakmaya. Yazık değil mi yıllarca söylenen reel kaynak piyasalarını çalıştırmaya.
Nasıl krizde kritik aşamadaysak alternatif piyasaları açmada da o kritik aşamadayız. İş Başbakan ve Bakanlar Kurulu'nda bekliyor. Bir imza esarete devamı yoksa “faiz düzenine son” mu kararını verebilecektir.
Karar sizin!
İbrahim Kahveci
Bugün bulunduğumuz hassas kriz noktası yine benzer bir dengeyi ifade ediyor. Krizin ana şiddet dalgası finansal piyasalarda büyük çöküş yaşatmış olmasına rağmen, acaba bu kadar mıydı diye de sormak lazım.
Bizim finansal piyasalar olsun gelişmiş ülkelerin finansal piyasaları olsun zaten benzer düşüş oranlarını eski sıradan kriz dalgalarında da zaten yaşamışlardı. Bu kriz 1929 buhranı ile eş değerde düşünülüyorsa o zaman finansal piyasaların daha da düşmesi gerekmiyor mu? Ben henüz yolumuzun bitmediğini düşünen tarafta yer aldığımı bir kez daha maalesef belirtmez zorundayım.
Ama zamanlama görüşümde bir kritik dönemde olduğumu da yeniden ifade etmem gerekiyor. ABD borsasında DOW endeksinin üç aya yakın süren yatay hareketinin önce yukarı kırılarak bir ara refah dönemi yaşatmasını bekliyordum. Bu geçici refah döneminin ardından gerçek büyük çöküşe olasılık veriyordum.
Geçen hafta DOW endeksi 8 binlerin altına sarkarak hassas nokta olan 7 bin 800'lere indi. Eğer bu hassas dengede tutunamaz ise o kara günler yükseliş yaşanmadan şimdiden başlayabilir. Açıkçası bu kara tablodan dünya adına ve ülkem açısından oldukça tedirginim.
Finansal fiyatları neden yakından izlemek gerekiyor? Çünkü kriz üç aşamalı bir hareket sergiliyor. Önce finansal fiyatları çökertiyor, ardından finansal kuruluşlar etkileniyor ve son aşamada reel sektör çöküyor. Hatırlarsak 2008 ortasında “ne krizi” demeçleri veren ülkemiz ekonomi yönetiminin bu zincirleme hareketi iyi kavrayamadığını görmüştük.
Benim gerçekleşmeyen bir başka beklentimin önemi de yine bu krizde ortaya çıkıverdi. Şirketlerin finansman modelleri arasında olan ortaklık, birleşme veya halka açılma seçenekleri AKP döneminde oldukça gerilerde kaldı. Oysa ben yıllarca asıl bu piyasaların patlayacağını bekleyenlerdendim.
AKP döneminde en hızlı büyüyen piyasanın faize dayalı bankacılık sektörünün olduğunu gördük. Hükümetin kurulduğu dönemde kredi kullanım oranı milli gelirin yüzde 13'lerindeyken bugün bu oran yüzde 38'lere fırlamıştır. Bu dönemde ise borsamız yılların enflasyonuna rağmen hâla 2000 yılına dönebildi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dahi son açıklamalarında şirketlere sermaye piyasalarından faydalanmalarını salık veriyor. Bugün krizin kritik aşamasındayız ama piyasalarımızdan sadece bankalara ne kadar güvendiğimizi konuşabiliyoruz. Yine tek çare ve kurtuluş yolunun bankalarımızda olduğunu öğüt veriyoruz.
Yazık değil mi bu kıt tercihe mahkûm olmuş bir ekonomik düzende yaşamaya. Yazık değil mi tek çıkışı faiz düzenine bırakmaya. Yazık değil mi yıllarca söylenen reel kaynak piyasalarını çalıştırmaya.
Nasıl krizde kritik aşamadaysak alternatif piyasaları açmada da o kritik aşamadayız. İş Başbakan ve Bakanlar Kurulu'nda bekliyor. Bir imza esarete devamı yoksa “faiz düzenine son” mu kararını verebilecektir.
Karar sizin!
İbrahim Kahveci
Sizi böyle soydular
Şimdi benim size dostça uyarım, şu meşhur “milli” ya da “ulusal” sözcüğünü duyduğunuzda cüzdanınızı sıkı sıkı tutup, evdeki gümüş takımlarını saklamanız.
Çünkü bunu söyleyenler genellikle sizi soymaya hazırlanıyorlardır.
“Ulusal çıkarlarımız” dediklerinde aslında “eller yukarı” diyorlar size.
Sizi o kadar çok soydular ki böyle.
Haberiniz bile olmadı.
Siz “milli çıkarın” askerle anlaşan “patronun” çıkarı olduğunu hiç kavramadınız.
Hiç söylemediler size çünkü.
Gazeteciler, askerler ve patronlar arasında bir tür “Omerta” yasası işletildi.
Biliyorsunuz Omerta, mafyanın ünlü “susma” kuralıdır.
Taraf, onların Omerta’sını bozan gazete oldu.
Biz gerçekleri açıklamaya başlayınca “soygun ittifakı” sallandı.
Dürüstlüğü, siyasetçi yolsuzluklarını ortay çıkarmakta arayıp, sistemin kökündeki soygun zehrini görmezden gelenler zorlanmaya başladılar.
Elbette siyasetçilerin yolsuzlukları da önemli ama bütün o yolsuzlukların temelinde “sistemin” soygunculuğu yatıyor.
O çarpık temeli yıkmadan, tek tek yolsuzlukları yakalayarak soygunları önleyemezsiniz.
Sistemin sizi nasıl soyduğunu anlamalısınız ilk başta.
“Milli” sözcüğünün arkasındaki soygun ittifakını görmelisiniz.
Ondan sonra bütün soygunlar, yolsuzluklar yavaş yavaş biter.
Kimse böyle şeyler yapmaya cesaret edemez.
Bundan böyle ümit ediyorum ki bu hırsızlıkları diğer gazeteler de gündeme getirecek.
İlk örnekleri su yüzüne çıkmaya başladı zaten.
Dün Hürriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu muhteşem bir gazetecilik yaparak Pamukbank, Yapı Kredi Bankası, Turkcell şirketlerinin nasıl bir oyunla Mehmet Emin Karamehmet’e verildiğini anlattı.
Karamehmet’le Jandarma İstihbarat Dairesi Başkanı arasındaki konuşmanın “anlamı” ve “komutanım bize yardım etti” cümlesinin ardındaki gerçekler bu yazıyla ortaya çıkıyor.
İzninizle o yazıdan uzun bir alıntı yapacağım.
“Mehmet Emin Karamehmet’in iki bankasından Pamukbank’a 18 Haziran 2002’de el konuldu. Karamehmet, diğer bankası Yapı Kredi ve en kıymetli şirketi Turkcell’i kurtarmak için arayışa girdi.
Tesadüfe bakın ki Pamukbank kararından bir süre sonra BDDK’ya iki ziyaretçi gelir.
Güvenlik bankosunda bir tanesinin nüfus kâğıdı alınır, kimlik kartı verilir.
Diğerinden kimlik alınmadan sadece ismi not edilir.
Bu iki ziyaretçi doğrudan Başkan Engin Akçakoca’nın odasına çıkar.
Odaya girer girmez Akçakoca’yı tehdide başlarlar.
- Siz ulusal sermayeyi yok ediyorsunuz... Pamukbank’ı, Yapı Kredi’yi batırıyorsunuz. Bir gün hesabı sorulur.
Esrarengiz ve fakat cüretkâr tehdit ziyareti BDDK’yı karıştırır. Akçakoca bir tanesinin asker kökenli olduğundan kuşkulandığı için gelişmeyi dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a aktarır.
Ancak ne Ö.K.D. ne de H.Ş’nin izi bulunamaz, mesele kapanır gider.
Aradan kısa süre geçer, Danıştay sürpriz bir kararla Pamukbank’ı sahibine iade eder.
Daha birkaç aydır iktidarda olan AKP iktidarı telaşlanır. Çünkü el konulan Pamukbank’ı sahibi bir günlüğüne bile açsa müşteri paniği nedeniyle sadece bu banka değil sistemin tamamının batması riski ortadadır.
BDDK mecburen Karamehmet’in koşullarını kabul eder, işadamı ikinci bankasını ve Turkcell’i kurtarır.”
Berberoğlu, bu olayla ilgili bir de yorum yapıyor.
“Belli ki kimilerinin Ergenekon ismini verdiği çıkar örgütünün ilk ve başarıyla tamamladığı görevi hortumcu kurtarmakmış.”
Gördünüz mü?
Bir sorun bakalım bu “hortumcu kurtarma” işinde kimler varmış?
Karamehmet’in “komutanım yardım etti” dediği eski Jandarma Komutanı Orgeneral Şener Eruygur olabilir mi acaba?
Tabii, Karamehmet’in Jandarma’yla yaptığı konuşmalara, Berberoğlu’nun söylediklerine, Nazlı Ilıcak’ın daha önceki iddialarına bakınca şu soru kaçınılmaz hale geliyor:
Danıştay, Pamukbank’ı Karamehmet’e nasıl iade etti?
Neden iade etti?
Gerekçeleri nelerdi?
Bir devlet kuruluşu olan BDDK’nın “batık” durumda olduğunu görüp el koyduğu bankayı Danıştay Karamehmet’e hangi hukuki sebeplerle verdi?
Danıştay, Pamukbank’ın “batık” olmadığını mı düşündü?
Yoksa, Pamukbank’ı en iyi kurtaracak adamın, o bankayı batıran adam olduğuna mı kani oldu?
Bir kere, bu Pamukbank dosyasının herhalde yeniden açılması, Danıştay’ın gerekçelerinin bir iyice gözden geçirilmesi gerekiyor.
Çünkü bu Pamukbank meselesi fevkalade karışık gözüküyor.
Ayrıca, Berberoğlu’nun, “Yapı Kredi’nin ve Turkcell’in Karamehmet’e hangi şartlarla iade edildiğini” anlattığı bölüme bakarsak, orada da bir sorun olduğunu görüyoruz.
AKP iktidarı, bu iki şirketi yasaların gereğine uygun olarak mı iade etti?
O günkü şartlara ve yasalara göre Turkcell, Karamehmet’e verilebilir miydi?
Karamehmet’in Turkcell’in sahibi olması mevzuata uygun mu?
Bunların da soruşturulması gerekiyor.
Görüyorsunuz, “milli” çıkarların arkasında ne çıkarlar var.
Ve, Omerta bozulunca neler öğreniyoruz.
Ahmet Altan
Çünkü bunu söyleyenler genellikle sizi soymaya hazırlanıyorlardır.
“Ulusal çıkarlarımız” dediklerinde aslında “eller yukarı” diyorlar size.
Sizi o kadar çok soydular ki böyle.
Haberiniz bile olmadı.
Siz “milli çıkarın” askerle anlaşan “patronun” çıkarı olduğunu hiç kavramadınız.
Hiç söylemediler size çünkü.
Gazeteciler, askerler ve patronlar arasında bir tür “Omerta” yasası işletildi.
Biliyorsunuz Omerta, mafyanın ünlü “susma” kuralıdır.
Taraf, onların Omerta’sını bozan gazete oldu.
Biz gerçekleri açıklamaya başlayınca “soygun ittifakı” sallandı.
Dürüstlüğü, siyasetçi yolsuzluklarını ortay çıkarmakta arayıp, sistemin kökündeki soygun zehrini görmezden gelenler zorlanmaya başladılar.
Elbette siyasetçilerin yolsuzlukları da önemli ama bütün o yolsuzlukların temelinde “sistemin” soygunculuğu yatıyor.
O çarpık temeli yıkmadan, tek tek yolsuzlukları yakalayarak soygunları önleyemezsiniz.
Sistemin sizi nasıl soyduğunu anlamalısınız ilk başta.
“Milli” sözcüğünün arkasındaki soygun ittifakını görmelisiniz.
Ondan sonra bütün soygunlar, yolsuzluklar yavaş yavaş biter.
Kimse böyle şeyler yapmaya cesaret edemez.
Bundan böyle ümit ediyorum ki bu hırsızlıkları diğer gazeteler de gündeme getirecek.
İlk örnekleri su yüzüne çıkmaya başladı zaten.
Dün Hürriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu muhteşem bir gazetecilik yaparak Pamukbank, Yapı Kredi Bankası, Turkcell şirketlerinin nasıl bir oyunla Mehmet Emin Karamehmet’e verildiğini anlattı.
Karamehmet’le Jandarma İstihbarat Dairesi Başkanı arasındaki konuşmanın “anlamı” ve “komutanım bize yardım etti” cümlesinin ardındaki gerçekler bu yazıyla ortaya çıkıyor.
İzninizle o yazıdan uzun bir alıntı yapacağım.
“Mehmet Emin Karamehmet’in iki bankasından Pamukbank’a 18 Haziran 2002’de el konuldu. Karamehmet, diğer bankası Yapı Kredi ve en kıymetli şirketi Turkcell’i kurtarmak için arayışa girdi.
Tesadüfe bakın ki Pamukbank kararından bir süre sonra BDDK’ya iki ziyaretçi gelir.
Güvenlik bankosunda bir tanesinin nüfus kâğıdı alınır, kimlik kartı verilir.
Diğerinden kimlik alınmadan sadece ismi not edilir.
Bu iki ziyaretçi doğrudan Başkan Engin Akçakoca’nın odasına çıkar.
Odaya girer girmez Akçakoca’yı tehdide başlarlar.
- Siz ulusal sermayeyi yok ediyorsunuz... Pamukbank’ı, Yapı Kredi’yi batırıyorsunuz. Bir gün hesabı sorulur.
Esrarengiz ve fakat cüretkâr tehdit ziyareti BDDK’yı karıştırır. Akçakoca bir tanesinin asker kökenli olduğundan kuşkulandığı için gelişmeyi dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a aktarır.
Ancak ne Ö.K.D. ne de H.Ş’nin izi bulunamaz, mesele kapanır gider.
Aradan kısa süre geçer, Danıştay sürpriz bir kararla Pamukbank’ı sahibine iade eder.
Daha birkaç aydır iktidarda olan AKP iktidarı telaşlanır. Çünkü el konulan Pamukbank’ı sahibi bir günlüğüne bile açsa müşteri paniği nedeniyle sadece bu banka değil sistemin tamamının batması riski ortadadır.
BDDK mecburen Karamehmet’in koşullarını kabul eder, işadamı ikinci bankasını ve Turkcell’i kurtarır.”
Berberoğlu, bu olayla ilgili bir de yorum yapıyor.
“Belli ki kimilerinin Ergenekon ismini verdiği çıkar örgütünün ilk ve başarıyla tamamladığı görevi hortumcu kurtarmakmış.”
Gördünüz mü?
Bir sorun bakalım bu “hortumcu kurtarma” işinde kimler varmış?
Karamehmet’in “komutanım yardım etti” dediği eski Jandarma Komutanı Orgeneral Şener Eruygur olabilir mi acaba?
Tabii, Karamehmet’in Jandarma’yla yaptığı konuşmalara, Berberoğlu’nun söylediklerine, Nazlı Ilıcak’ın daha önceki iddialarına bakınca şu soru kaçınılmaz hale geliyor:
Danıştay, Pamukbank’ı Karamehmet’e nasıl iade etti?
Neden iade etti?
Gerekçeleri nelerdi?
Bir devlet kuruluşu olan BDDK’nın “batık” durumda olduğunu görüp el koyduğu bankayı Danıştay Karamehmet’e hangi hukuki sebeplerle verdi?
Danıştay, Pamukbank’ın “batık” olmadığını mı düşündü?
Yoksa, Pamukbank’ı en iyi kurtaracak adamın, o bankayı batıran adam olduğuna mı kani oldu?
Bir kere, bu Pamukbank dosyasının herhalde yeniden açılması, Danıştay’ın gerekçelerinin bir iyice gözden geçirilmesi gerekiyor.
Çünkü bu Pamukbank meselesi fevkalade karışık gözüküyor.
Ayrıca, Berberoğlu’nun, “Yapı Kredi’nin ve Turkcell’in Karamehmet’e hangi şartlarla iade edildiğini” anlattığı bölüme bakarsak, orada da bir sorun olduğunu görüyoruz.
AKP iktidarı, bu iki şirketi yasaların gereğine uygun olarak mı iade etti?
O günkü şartlara ve yasalara göre Turkcell, Karamehmet’e verilebilir miydi?
Karamehmet’in Turkcell’in sahibi olması mevzuata uygun mu?
Bunların da soruşturulması gerekiyor.
Görüyorsunuz, “milli” çıkarların arkasında ne çıkarlar var.
Ve, Omerta bozulunca neler öğreniyoruz.
Ahmet Altan
İsrail’e nota
İSRAİL Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Avi Mizrahi gerçekten “hezeyan” kustu. Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta Peres’e söylediklerine karşılık “Erdoğan aynaya baksın” diyen Mizrahi, “Ermenileri katlettiler, şimdi aynı şeyi Kürtlere yapıyorlar, Kıbrıs’ı işgal ettiler” diye konuştu.
Dışişleri Bakanlığı İsrail’e nota verdi, Mizrahi’nin laflarını “hezeyan” olarak niteledi; İsrail’den “izahat” istedi.
Hezeyan, diplomaside çok ağır bir ifadedir ve Mizrahi bunu hak etmiştir.
Genelkurmay da Mizrahi’nin “görev, yetki ve sorumluluklarını” aştığını, sözlerinin “milli çıkarlara zarar vereceğini” açıkladı. Bunun nasıl ağır bir uyarı olduğunu en iyi anlayacak, İsrail Genelkurmay’ıdır!
Erdoğan’ın Davos’ta yaptığı konuşmayı aşağıda eleştireceğim. Önce şu Mizrahi’nin laflarına bakalım.
Mizrahi’nin lafları
Evvela, İsrail 1968 yılından beri “işgalci ülke”dir ve işgal ettiği topraklarda gaddarca katliamlar yapmaktadır. Bu bir iddia değil, BM kararıyla sabit bir gerçektir.
Türkiye ise Avrupa hukukunun da asırlarca meşruiyetini kabul ettiği Osmanlı devletinin meşru mirasçısıdır! Türkiye Osmanlı’nın 1914’te uluslararası hukukça tanınmış topraklarından bir milim fazlasını almış değildir, eksiğini almıştır! Bu topraklar bin yıldır “Turcia”dır!
Bu tarihi ve hukuki gerçekler karşısında:
Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni komitelerinin Rus ordusuyla işbirliği yapması üzerine Osmanlı hükümetinin aldığı savunma uygulamaları sırasında yaşanmış olan sorunlarla İsrail’in işgal ettiği topraklarda sivil halka uyguladığı gaddarlığı mukayese etmek...
Türkiye’nin kendi topraklarında herkes eşit vatandaşlık haklarına sahiptir. Türkiye’nin teröre karşı yaptığı meşru mücadele ile İsrail’in işgal ettiği topraklarda sivil halka karşı uyguladığı vahşete benzetmek...
Türkiye’nin 1974’te Barış Harekâtı’nın Kuzey Kıbrıs’ta katliamı önlemek için yaptığını ve bugün tüm Kıbrıs’ta güvenlik ve huzurun bulunduğunu görmeyip Türkiye’yi “işgalci” saymak...
Sadece bir akıl sorunu değildir, Türkiye’ye karşı düşmanlığın kusulmasıdır.
Böyle bir düşmanlık tavrını Türkiye sineye çekemez; Türk-İsrail ilişkileri bozulacaksa bozulsun! İlişkileri düzeltme sorumluluğu İsrail hükümetinin omuzlarındadır.
Davos olayı
Erdoğan’ın Davos çıkışının haklı olduğunu ama konuşmasındaki üslubu ‘sorunlu’ bulduğumu daha önce de yazmıştım. (Milliyet 15 Şubat 2009)
Başbakan’ın “Siz adam öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” gibi sözlerinin yol açacağı reaksiyonlardan tedirgin olmuştum çünkü.
Nitekim diplomatlar bunu öngörmüş ve Başbakan’ı uyarmışlar; Başbakan da “Tepkim Peres’e ve İsrail halkına değil, moderatöreydi” diye açıklama gereği duymuştu. Fakat hafızalarda yer eden, o sözleri olacaktı.
Keşke Erdoğan Peres’i daha bir “monşer” diliyle eleştirseydi; “Sayın Peres, siz Nobel Barış Ödülü sahibisiniz, kan ve ölümü savunmak size yakışmıyor...” falan diyerek paneli terk etseydi.
Türkiye hem yine Ortadoğu halklarının kalbini kazanır hem uluslararası camiada takdir toplar; Mizrahi gibilere laf düşmez, Türkiye hakkındaki haksız suçlamalar tekrarlanmış olmazdı.
Liderler ülkelerinin haksız da olsa suçlanacağı konuların konuşulur hale gelmesine fırsat vermemek için dikkatli olmalıdır, sinirlerine hâkim olmalıdır.
Taha Akyol
Dışişleri Bakanlığı İsrail’e nota verdi, Mizrahi’nin laflarını “hezeyan” olarak niteledi; İsrail’den “izahat” istedi.
Hezeyan, diplomaside çok ağır bir ifadedir ve Mizrahi bunu hak etmiştir.
Genelkurmay da Mizrahi’nin “görev, yetki ve sorumluluklarını” aştığını, sözlerinin “milli çıkarlara zarar vereceğini” açıkladı. Bunun nasıl ağır bir uyarı olduğunu en iyi anlayacak, İsrail Genelkurmay’ıdır!
Erdoğan’ın Davos’ta yaptığı konuşmayı aşağıda eleştireceğim. Önce şu Mizrahi’nin laflarına bakalım.
Mizrahi’nin lafları
Evvela, İsrail 1968 yılından beri “işgalci ülke”dir ve işgal ettiği topraklarda gaddarca katliamlar yapmaktadır. Bu bir iddia değil, BM kararıyla sabit bir gerçektir.
Türkiye ise Avrupa hukukunun da asırlarca meşruiyetini kabul ettiği Osmanlı devletinin meşru mirasçısıdır! Türkiye Osmanlı’nın 1914’te uluslararası hukukça tanınmış topraklarından bir milim fazlasını almış değildir, eksiğini almıştır! Bu topraklar bin yıldır “Turcia”dır!
Bu tarihi ve hukuki gerçekler karşısında:
Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni komitelerinin Rus ordusuyla işbirliği yapması üzerine Osmanlı hükümetinin aldığı savunma uygulamaları sırasında yaşanmış olan sorunlarla İsrail’in işgal ettiği topraklarda sivil halka uyguladığı gaddarlığı mukayese etmek...
Türkiye’nin kendi topraklarında herkes eşit vatandaşlık haklarına sahiptir. Türkiye’nin teröre karşı yaptığı meşru mücadele ile İsrail’in işgal ettiği topraklarda sivil halka karşı uyguladığı vahşete benzetmek...
Türkiye’nin 1974’te Barış Harekâtı’nın Kuzey Kıbrıs’ta katliamı önlemek için yaptığını ve bugün tüm Kıbrıs’ta güvenlik ve huzurun bulunduğunu görmeyip Türkiye’yi “işgalci” saymak...
Sadece bir akıl sorunu değildir, Türkiye’ye karşı düşmanlığın kusulmasıdır.
Böyle bir düşmanlık tavrını Türkiye sineye çekemez; Türk-İsrail ilişkileri bozulacaksa bozulsun! İlişkileri düzeltme sorumluluğu İsrail hükümetinin omuzlarındadır.
Davos olayı
Erdoğan’ın Davos çıkışının haklı olduğunu ama konuşmasındaki üslubu ‘sorunlu’ bulduğumu daha önce de yazmıştım. (Milliyet 15 Şubat 2009)
Başbakan’ın “Siz adam öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” gibi sözlerinin yol açacağı reaksiyonlardan tedirgin olmuştum çünkü.
Nitekim diplomatlar bunu öngörmüş ve Başbakan’ı uyarmışlar; Başbakan da “Tepkim Peres’e ve İsrail halkına değil, moderatöreydi” diye açıklama gereği duymuştu. Fakat hafızalarda yer eden, o sözleri olacaktı.
Keşke Erdoğan Peres’i daha bir “monşer” diliyle eleştirseydi; “Sayın Peres, siz Nobel Barış Ödülü sahibisiniz, kan ve ölümü savunmak size yakışmıyor...” falan diyerek paneli terk etseydi.
Türkiye hem yine Ortadoğu halklarının kalbini kazanır hem uluslararası camiada takdir toplar; Mizrahi gibilere laf düşmez, Türkiye hakkındaki haksız suçlamalar tekrarlanmış olmazdı.
Liderler ülkelerinin haksız da olsa suçlanacağı konuların konuşulur hale gelmesine fırsat vermemek için dikkatli olmalıdır, sinirlerine hâkim olmalıdır.
Taha Akyol
İsrail üstüne
Gazze trajedisinden bu yana, genelde Türkiye'nin Ortadoğu politikaları, özelde de İsrail'le ilişkileri üstüne dünya medyasında yüzlerce yorum yayınlandı.
"Allame-i cihan"ın müthiş (!) örneklerinin sergilendiği bu yorumlarda, Gazze trajedisinin, özellikle de Başbakan Erdoğan'ın Davos'taki çıkışının Türkiye-İsrail ilişkilerini "Yol ağzına getirdiği", hatta "Derin bir kırılma" sürecini başlattığı iddia ediliyor. Kimileri işi "Türkiye'nin Batı'dan uzaklaşmaya başladığı" cevherini yumurtlamaya kadar götürdüler.
Son olarak İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı General Avi Mizrahi'nin "Erdoğan aynaya baksın" diyerek Gazze ile Ermeni soykırımı iddiaları arasında ilişki kurması, Türkiye'nin buna verdiği sert tepki, "Küresel medyanın monşerleri" nin ağızlarının suyunu akıttı: "Gördünüz mü, kuşkularımızda haklı çıktık; Türkiyeİsrail ilişkileri tarihinin en derin krizinden geçiyor!"
Acaba öyle mi? Türkiye, Gazze krizinde bodoslama mı hareket etti?...
http://www.sabah.com.tr/safak.html
Erdal Şafak
"Allame-i cihan"ın müthiş (!) örneklerinin sergilendiği bu yorumlarda, Gazze trajedisinin, özellikle de Başbakan Erdoğan'ın Davos'taki çıkışının Türkiye-İsrail ilişkilerini "Yol ağzına getirdiği", hatta "Derin bir kırılma" sürecini başlattığı iddia ediliyor. Kimileri işi "Türkiye'nin Batı'dan uzaklaşmaya başladığı" cevherini yumurtlamaya kadar götürdüler.
Son olarak İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı General Avi Mizrahi'nin "Erdoğan aynaya baksın" diyerek Gazze ile Ermeni soykırımı iddiaları arasında ilişki kurması, Türkiye'nin buna verdiği sert tepki, "Küresel medyanın monşerleri" nin ağızlarının suyunu akıttı: "Gördünüz mü, kuşkularımızda haklı çıktık; Türkiyeİsrail ilişkileri tarihinin en derin krizinden geçiyor!"
Acaba öyle mi? Türkiye, Gazze krizinde bodoslama mı hareket etti?...
http://www.sabah.com.tr/safak.html
Erdal Şafak
Eski yoksulluk yeni çare
Son zamanlarda gerek siyasette gerekse basında en çok tartışılan konu halka yapılan maddi yardımlar oldu. AKP'li belediye başkanları kadar valiler de görev yaptıkları mahallerde yoksullara eşya dağıttılar. Muhalefet bunu şiddetle eleştirirken Başbakan Erdoğan aynı şiddetle savundu, tüm bu oluşumun adını sosyal devlet olarak koydu. Giderek yardım dağıtımının sosyal devletin yükümlülüğü olduğunu belirtti. Bunun üstüne bu iki kavrama, yoksulluk ve sosyal devlet kavramlarına bakmak ve özellikle yoksullukla yerel yönetim arasındaki ilişkiyi kısaca gözden geçirmek istedim. Buna bir de sol dünyanın bu konuya nasıl yaklaşması gerektiğini ekleyeceğim...
http://www.sabah.com.tr/kahraman.html
Hasan Bülent Kahraman
http://www.sabah.com.tr/kahraman.html
Hasan Bülent Kahraman
15 Şubat 2009 Pazar
Abdülhamid hakkında yanlış bildiğimiz 10 şey
Geçtiğimiz 10 Şubat günü Sultan II. Abdülhamid'in 91. ölüm yıldönümüydü. Hakkında olumlu bir şey söylemenin bile cesaret istediği yıllar yaşadık ama artık mızraklar çuvallara sığmaz oldu. Çuvalları delip çıkan gerçeğin mızrakları hepimizi şaşırtıyor. Neler mi onlar? Sayıları çok fazla ama içlerinden 10 tanesini seçtim. Beraber çıkarmaya çalışalım mı?
1. Kızıl Sultandı: Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid'in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid'in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte "Kızıl", yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid'e Jön Türkler neden "Kızıl Sultan" dediler? 1915'te yüzbinlerce Ermeni'yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.
2. Meşrutiyet düşmanıydı: 93 Harbi'nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu. İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.
3. Milleti cahil bıraktı: Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan'ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950'li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895'te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923'te bu sayı 95'e düşmüştür. 1895'teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909'da 900'e, 6 olan idadi sayısı 109'a çıkmıştır. 1877'de İstanbul'da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905'te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.
4. Denizciliğe düşmandı: Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı'nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid "karacı" idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye'nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi?
5. Keyfî sansür uyguladı: Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak PKK ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir? Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan "cellat sansürü"yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid'inki.
6. Hafiye teşkilatı zararlıydı: Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı? Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa'nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid'in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı'nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu. Devlet Londra, Paris ve Petersburg'dan yönetiliyor, "Hasta Adam"ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı. Elbette suistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.
7. Despottu: 'İstibdad' kelimesini 'despotizm' diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde "istibdâd" meşru yönetim şekillerindendi. Mesela İbn Haldun 'istibdâd'ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.
8. 31 Mart'ı tertiplemişti: 31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor. İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal [Tengirşenk], 31 Mart'ın Abdülhamid'in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır. Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey'e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: "Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı'nın hazinesi karşılayabilir."
9. Hamidiye Alayları gereksizdi: Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı: 1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi. 2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu. 3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu. 4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı. 5. Çocuklar İstanbul'daki Aşiret Mektebi'nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler. 6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi. 7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun imarına çalışıldı...
10. Korkaktı: Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bey'in dediği gibi "Abdülhamid'in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu." Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid'di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan'a söyledikleri karakterini iyi özetler: "Kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem."
Mustafa Armağan
1. Kızıl Sultandı: Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid'in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid'in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte "Kızıl", yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid'e Jön Türkler neden "Kızıl Sultan" dediler? 1915'te yüzbinlerce Ermeni'yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.
2. Meşrutiyet düşmanıydı: 93 Harbi'nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu. İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.
3. Milleti cahil bıraktı: Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan'ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950'li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895'te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923'te bu sayı 95'e düşmüştür. 1895'teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909'da 900'e, 6 olan idadi sayısı 109'a çıkmıştır. 1877'de İstanbul'da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905'te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur.
4. Denizciliğe düşmandı: Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı'nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid "karacı" idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye'nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi?
5. Keyfî sansür uyguladı: Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak PKK ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir? Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan "cellat sansürü"yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid'inki.
6. Hafiye teşkilatı zararlıydı: Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı? Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa'nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid'in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı'nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu. Devlet Londra, Paris ve Petersburg'dan yönetiliyor, "Hasta Adam"ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı. Elbette suistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.
7. Despottu: 'İstibdad' kelimesini 'despotizm' diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde "istibdâd" meşru yönetim şekillerindendi. Mesela İbn Haldun 'istibdâd'ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.
8. 31 Mart'ı tertiplemişti: 31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor. İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal [Tengirşenk], 31 Mart'ın Abdülhamid'in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır. Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey'e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: "Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı'nın hazinesi karşılayabilir."
9. Hamidiye Alayları gereksizdi: Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı: 1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi. 2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu. 3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu. 4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı. 5. Çocuklar İstanbul'daki Aşiret Mektebi'nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler. 6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi. 7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun imarına çalışıldı...
10. Korkaktı: Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bey'in dediği gibi "Abdülhamid'in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu." Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid'di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan'a söyledikleri karakterini iyi özetler: "Kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem."
Mustafa Armağan
Süt kokan işler yapın!
Çelişkilerimi yakalayan okuyuculara bayılıyorum. Geçenlerde Bursa'dan aradılar. Paraya sıkışmış olacaklar ki, yakıcı bir sesle adeta ifademi aldılar: “Hocam, siz akıl sermayesi maddi sermayeden daha önemlidir demiştiniz. Sonra, krizde para sermayesi en önemli aktif haline gelir diye yazdınız…” Evet, ikisini de söylüyorum. Zaten akıl sermayem olmasa, ikincisini söyleyebilme şansım da olmaz, değil mi?
Daha uyanık (yani Malatyalı!) bir okuyucum şöyle yazıyor: Geçen haftaki yazınızda “her işe girin çıkın, iş işi açar” diyorsunuz. Oysa daha önceki yazılarınızda bize sürekli “odaklanın!” mesajı veriyordunuz. Hangisini yapalım? Denizlili şair daha derinden yokluyor: Bizimle bir araya gelince hep teorinin (nazariyatın) öneminden söz ediyor, fakat iş adamlarına hep pratik reçeteler sunuyorsun. Bu ne iş?
Evet, bunların hepsi çelişkili ve hepsini de söylüyorum arkadaş! Hayat bir çelişkiler yumağı değil mi zaten?
Teori, bütüncül bir bakıştır. Sayısız örnekten hareketle genelleme yapmak, bir model, bir örüntü (pattern) geliştirmek yahut keşfetmektir. Gözleri ufku taramaktır. Fakat hep ufka bakarak yürürseniz, önünüzdeki çukura düşebilir veya direğe toslayabilirsiniz. Pratiksiz teori, okyanusu göz ucuyla geçip derede boğulmaktır. Teorisiz pratik ise ömür boyu derede debelenmek; daha da kötüsü, dereyi okyanus sanmaktır.
Bir hadisi şerif: İnsanlarla akıllarına göre konuşun! Bunu sadece çok akıllı, az akıllı diye değil, mesleki akıl olarak da anlamak lazım. Akletme tarzımız, yapıp ettiklerimize göre oluşur. Mesele aklımızın “kapsama alanını” genişletebilmektir. Danışmanlık yaptığım bütün kurumlarda mutlaka önce bir günlük “teorik” alıştırma yapar, kurumun göreli konumunu beraberce tespit eder, sonra diğer eğitimlere geçeriz. Ve bu kısa girizgâhta kurum yöneticileri teorinin anlam ve önemini yeniden kavramış yahut hatırlamış olurlar. Teorisiz belki nehirde yüzer, fakat denize açılamazsınız!
İş işi açar meselesine gelince... İş hayatının başlangıç yılları için elbette doğru bir görüştür bu. Tabii, bundan maksat maymun iştahlı olmak, her işe girip çıkmak değildir. Kameranın merceğini netleştirmek, fotoğrafı en iyi çekecek hale getirmektir. Akıl, insan ve para kaynaklarımızı yetersiz kullanmamız da iyi değildir; sağa sola dağıtmamız da. Akıllı iş adamı kendisini bir tek alana hapseden değil, zamana göre “hareket dairesi”ni en doğru belirleyebilendir.
Hareket alanınızı iyi tespit etmişseniz, yüksek kazanca tamah edip başka (özellikle hiç bilmediğiniz) işlere girmeyin. Odaklanma budur. Hiç unutmam, 1989 veya 90 yılıydı. Asıl işi yumurta ticareti oan bir tüccar, petrol işine girmeye karar vermişti. Galiba bir milletvekilinin tavassutuyla İstanbul'un dört yerinde petrol istasyonu kurmak istiyordu. Yaptığı fizibiliteye göre iş % 400 kârlı gözüküyordu. Sanıyorum 500 bin dolar kadar bir ek sermayeye ihtiyacı vardı ve Sabri Ülker'in bu işe ortak olmasını istiyordu.
Ben iyi bir iş yakalamış olma heyecanıyla dosyayı hemen Sabri Bey'e götürdüm. şöyle beş dakika kadar inceledikten sonra, “biz bu işi yapamayız” dedi. Neden efendim? “Çünkü bu iş çok kârlı.” Bir tuhaf olmuştum. Bu işi yapamayız çünkü çok kârlı! Sabri Bey'in ciddiyetini bilmesem benimle dalga geçiyor derdim. Kârlı iş iyi değil mi diye mırıldandım. “Kârlı iş herkese yaramaz oğlum. Biz % 5, % 10 kâra alışmış insanlarız. Yüksek kâr bizi bozar!” dedi. Donakalmıştım. Yüzümün hangi renge girdiğini tahmin edemem. Benim bu kadar üzülmüş yahut tuhaflaşmış olmama şaşıran Sabri Bey devam etti:
“Sen petrol işinden anlıyor musun Mustafa? Hiç bu işi yaptın mı?” Hayır efendim. “Eee, ben de anlamıyorum. İş kötü giderse, paramız batar. İyi giderse, bizden bilmezler. Petrol kokusu iyi koku değildir. Sen bize, bizim işimizle irtibatlı dosyalar getir. Süt koksun, buğday koksun, kakao koksun!”
Geçen yıl, şekerleme ve ciklet imal eden bir şirketin yöneticilerini Murat Ülker Bey'e götürdüm. Hem onların hem de Ülker'in kullandığı bir ara maddenin Türkiye'de imali için bir tesis kurmak istiyorlardı. Tesisin kapasitesi, iki şirketin ihtiyacının biraz üzerinde olacak, dolayısıyla sadece iki şirket müşteri olsa bile, tesis boş kalmayacaktı. Ülker'le zaten iş yapageldikleri için de, ortaklığa neredeyse kesin gözüyle bakıyorduk.
Unuttuğumuz tek husus vardı: Murat Bey, Sabri Ülker'in oğluydu! Fizibiliteyi inceledikten sonra, ilk sorusu şu oldu: “Aranızda damdan düşen var mı?” Yani bu maddenin imalatıyla daha önce uğraşmış, bunu imal eden bir fabrikada çalışmış, kaçınılmaz hatalar yapmış biri var mı? Yok! O halde gidin, damdan düşen birini bulun, öyle gelin! (Toplantıdakilerden biri Vehbi Koç'un hiç kaza yapmamış şoförleri işe almadığını söyledi. Sebebini soranlara şöyle dermiş: “İlk kazayı bizde mi yapsın?”)
Baba oğul Ülkerleri biraz Richard Branson'a benzetirim. Wikipedi, Branson hakkında şu bilgiyi veriyor: 18 Temmuz 1950'de doğan İngiliz yatırımcı, işadamı, 350'den fazla şirketi bulunan Virgin şirketler grubunun CEO'su. İlk ticari başarısını henüz 16 yaşında iken çıkardığı Student adlı dergi ile kazandı. 1971 yılında günümüzde dünya çapında yaygınlaşmış Virgin Megastore zincirinin ilk mağazasının açtı. Gösterişli ve rekabete dayalı stil ve satış stratejisi ile Virgin Markası özellikle 1980'li yıllarda hızlı bir şekilde büyüdü. Bu şekilde aynı strateji ile Virgin Atlantic Airways adıyla havayolu şirketi ve Virgin Records adlı müzik şirketini büyüttü. Richard Branson'un servetinin 4 Milyar Sterlinin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
"Branson'a göre alabileceğimiz en büyük risk, bilmediğimiz işlere yatırım yapmaktır. Yüzlerce şirketin kuruluşuna önayak olan, yüzlerce şirkete ortak olan bu pervasız girişimci; bütün enerjisini hasretmeyeceği hiçbir işe girmediğini söylüyor: İnceleme, pazar araştırması yapma veya büyük stratejiler geliştirme hususunda kimseye bel bağlamam. Ben işin içinde yoksam, büyük risk var demektir. O halde, yeni bir işe gireceksek, ön safta olmalıyım. Peki asıl işimiz? İşte o işi emanet edeceğim adamlarım olmalı. Yani çeşitlendirme yapmaları için değil, asıl işe sahip çıkmaları hususunda adamlarıma güvenirim. Yeni işi mutlaka kendim başlatır, bir süre götürür, sonra girişim ruhlu bir yöneticiye teslim ederim!
Branson yeni iş fırsatlarını Londra otobüslerine benzetiyor. Birini kaçırdım diye pek hayıflanma; biraz sonra daha iyisi gelir. Beklemeyi bil, yeni işlerde “girişimci ruhu olan” yöneticilerine hisse ver ve masrafları minimumda tut. Bütün inanç ve enerjinle başarmaya niyet et; ötesi kader kısmet!
Mustafa Özel
Daha uyanık (yani Malatyalı!) bir okuyucum şöyle yazıyor: Geçen haftaki yazınızda “her işe girin çıkın, iş işi açar” diyorsunuz. Oysa daha önceki yazılarınızda bize sürekli “odaklanın!” mesajı veriyordunuz. Hangisini yapalım? Denizlili şair daha derinden yokluyor: Bizimle bir araya gelince hep teorinin (nazariyatın) öneminden söz ediyor, fakat iş adamlarına hep pratik reçeteler sunuyorsun. Bu ne iş?
Evet, bunların hepsi çelişkili ve hepsini de söylüyorum arkadaş! Hayat bir çelişkiler yumağı değil mi zaten?
Teori, bütüncül bir bakıştır. Sayısız örnekten hareketle genelleme yapmak, bir model, bir örüntü (pattern) geliştirmek yahut keşfetmektir. Gözleri ufku taramaktır. Fakat hep ufka bakarak yürürseniz, önünüzdeki çukura düşebilir veya direğe toslayabilirsiniz. Pratiksiz teori, okyanusu göz ucuyla geçip derede boğulmaktır. Teorisiz pratik ise ömür boyu derede debelenmek; daha da kötüsü, dereyi okyanus sanmaktır.
Bir hadisi şerif: İnsanlarla akıllarına göre konuşun! Bunu sadece çok akıllı, az akıllı diye değil, mesleki akıl olarak da anlamak lazım. Akletme tarzımız, yapıp ettiklerimize göre oluşur. Mesele aklımızın “kapsama alanını” genişletebilmektir. Danışmanlık yaptığım bütün kurumlarda mutlaka önce bir günlük “teorik” alıştırma yapar, kurumun göreli konumunu beraberce tespit eder, sonra diğer eğitimlere geçeriz. Ve bu kısa girizgâhta kurum yöneticileri teorinin anlam ve önemini yeniden kavramış yahut hatırlamış olurlar. Teorisiz belki nehirde yüzer, fakat denize açılamazsınız!
İş işi açar meselesine gelince... İş hayatının başlangıç yılları için elbette doğru bir görüştür bu. Tabii, bundan maksat maymun iştahlı olmak, her işe girip çıkmak değildir. Kameranın merceğini netleştirmek, fotoğrafı en iyi çekecek hale getirmektir. Akıl, insan ve para kaynaklarımızı yetersiz kullanmamız da iyi değildir; sağa sola dağıtmamız da. Akıllı iş adamı kendisini bir tek alana hapseden değil, zamana göre “hareket dairesi”ni en doğru belirleyebilendir.
Hareket alanınızı iyi tespit etmişseniz, yüksek kazanca tamah edip başka (özellikle hiç bilmediğiniz) işlere girmeyin. Odaklanma budur. Hiç unutmam, 1989 veya 90 yılıydı. Asıl işi yumurta ticareti oan bir tüccar, petrol işine girmeye karar vermişti. Galiba bir milletvekilinin tavassutuyla İstanbul'un dört yerinde petrol istasyonu kurmak istiyordu. Yaptığı fizibiliteye göre iş % 400 kârlı gözüküyordu. Sanıyorum 500 bin dolar kadar bir ek sermayeye ihtiyacı vardı ve Sabri Ülker'in bu işe ortak olmasını istiyordu.
Ben iyi bir iş yakalamış olma heyecanıyla dosyayı hemen Sabri Bey'e götürdüm. şöyle beş dakika kadar inceledikten sonra, “biz bu işi yapamayız” dedi. Neden efendim? “Çünkü bu iş çok kârlı.” Bir tuhaf olmuştum. Bu işi yapamayız çünkü çok kârlı! Sabri Bey'in ciddiyetini bilmesem benimle dalga geçiyor derdim. Kârlı iş iyi değil mi diye mırıldandım. “Kârlı iş herkese yaramaz oğlum. Biz % 5, % 10 kâra alışmış insanlarız. Yüksek kâr bizi bozar!” dedi. Donakalmıştım. Yüzümün hangi renge girdiğini tahmin edemem. Benim bu kadar üzülmüş yahut tuhaflaşmış olmama şaşıran Sabri Bey devam etti:
“Sen petrol işinden anlıyor musun Mustafa? Hiç bu işi yaptın mı?” Hayır efendim. “Eee, ben de anlamıyorum. İş kötü giderse, paramız batar. İyi giderse, bizden bilmezler. Petrol kokusu iyi koku değildir. Sen bize, bizim işimizle irtibatlı dosyalar getir. Süt koksun, buğday koksun, kakao koksun!”
Geçen yıl, şekerleme ve ciklet imal eden bir şirketin yöneticilerini Murat Ülker Bey'e götürdüm. Hem onların hem de Ülker'in kullandığı bir ara maddenin Türkiye'de imali için bir tesis kurmak istiyorlardı. Tesisin kapasitesi, iki şirketin ihtiyacının biraz üzerinde olacak, dolayısıyla sadece iki şirket müşteri olsa bile, tesis boş kalmayacaktı. Ülker'le zaten iş yapageldikleri için de, ortaklığa neredeyse kesin gözüyle bakıyorduk.
Unuttuğumuz tek husus vardı: Murat Bey, Sabri Ülker'in oğluydu! Fizibiliteyi inceledikten sonra, ilk sorusu şu oldu: “Aranızda damdan düşen var mı?” Yani bu maddenin imalatıyla daha önce uğraşmış, bunu imal eden bir fabrikada çalışmış, kaçınılmaz hatalar yapmış biri var mı? Yok! O halde gidin, damdan düşen birini bulun, öyle gelin! (Toplantıdakilerden biri Vehbi Koç'un hiç kaza yapmamış şoförleri işe almadığını söyledi. Sebebini soranlara şöyle dermiş: “İlk kazayı bizde mi yapsın?”)
Baba oğul Ülkerleri biraz Richard Branson'a benzetirim. Wikipedi, Branson hakkında şu bilgiyi veriyor: 18 Temmuz 1950'de doğan İngiliz yatırımcı, işadamı, 350'den fazla şirketi bulunan Virgin şirketler grubunun CEO'su. İlk ticari başarısını henüz 16 yaşında iken çıkardığı Student adlı dergi ile kazandı. 1971 yılında günümüzde dünya çapında yaygınlaşmış Virgin Megastore zincirinin ilk mağazasının açtı. Gösterişli ve rekabete dayalı stil ve satış stratejisi ile Virgin Markası özellikle 1980'li yıllarda hızlı bir şekilde büyüdü. Bu şekilde aynı strateji ile Virgin Atlantic Airways adıyla havayolu şirketi ve Virgin Records adlı müzik şirketini büyüttü. Richard Branson'un servetinin 4 Milyar Sterlinin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
"Branson'a göre alabileceğimiz en büyük risk, bilmediğimiz işlere yatırım yapmaktır. Yüzlerce şirketin kuruluşuna önayak olan, yüzlerce şirkete ortak olan bu pervasız girişimci; bütün enerjisini hasretmeyeceği hiçbir işe girmediğini söylüyor: İnceleme, pazar araştırması yapma veya büyük stratejiler geliştirme hususunda kimseye bel bağlamam. Ben işin içinde yoksam, büyük risk var demektir. O halde, yeni bir işe gireceksek, ön safta olmalıyım. Peki asıl işimiz? İşte o işi emanet edeceğim adamlarım olmalı. Yani çeşitlendirme yapmaları için değil, asıl işe sahip çıkmaları hususunda adamlarıma güvenirim. Yeni işi mutlaka kendim başlatır, bir süre götürür, sonra girişim ruhlu bir yöneticiye teslim ederim!
Branson yeni iş fırsatlarını Londra otobüslerine benzetiyor. Birini kaçırdım diye pek hayıflanma; biraz sonra daha iyisi gelir. Beklemeyi bil, yeni işlerde “girişimci ruhu olan” yöneticilerine hisse ver ve masrafları minimumda tut. Bütün inanç ve enerjinle başarmaya niyet et; ötesi kader kısmet!
Mustafa Özel
Türkiye’ye gelen para: Helal para!
http://www.stargazete.com/gazete/yazar/murat-birsel/turkiye-ye-gelen-para-helal-para-169236.htm
Murat Birsel'in yazısı
karakterlerdeki uyumsuzluk yüzünden kopyalayamıyorum buraya; ama çok güzel ve eğlenceli bir yazı. boşver demeye gönlüm razı olmadı
Murat Birsel'in yazısı
karakterlerdeki uyumsuzluk yüzünden kopyalayamıyorum buraya; ama çok güzel ve eğlenceli bir yazı. boşver demeye gönlüm razı olmadı
Krizde küçülerek büyümek
Amerika'nın bugüne kadar yaşadığı en büyük ekonomik kriz, dalga dalga yayılarak, bütün ülkelerin ekonomilerini küçülmeye zorluyor. Ülkelerin dış alım ve dış satımlarla geçmişte görülmedik bir biçimde birbirine bağlanması, bir ülkenin krizini bütün ülkelerin krizi haline getirdi. Dünyanın en borçlu ülkesi Amerika'nın, Çin üretimiyle tüketimini karşılamaya çalışmasındaki tıkanma, dünya finans sistemini çökertti.
İngiltere başta olmak üzere, Batı ülkelerinin, toplam milli gelirlerini kat kat aşan hacimlerde borçlanmışlardır. Batı dünyasının uzun dönemde yapacakları üretimi, kısa dönemde tüketmeye kalkışmaları, dünya ekonomisinde büyük çalkantılara yol açmaktadır. Çünkü, Amerika gibi, ekonomisinin hacmi ne kadar büyük olursa olsun, hiçbir ülkenin borcunu borçla ödemesi mümkün değildir. Borçla borç ödeme ekonomide deprem habercisidir.
Ayda bir birlikte yemek yemenin kırk yıl hatırı vardır diyen, Anadolu insanının öncüleri, Halil Gönenç Hoca, Dr. Nuri Gökalp, Kamil Darbaz, Ahmet Bahçıvan, İbrahim Karaca ve Kuddusi Yüksekdağ ile Batı'daki ekonomik krizin Türkiye'ye yansımalarını ve alınması gereken tedbirleri tartıştık. İster kamu, isterse özel olsun, bütün kurum ve kuruluşların, kriz dönemlerinde mutlaka uymaları gereken ilkeler vardır.
• İşletmeler borçlanırken, borçlanmada, borçlanmanın kritik noktası olan, satışlarının üçte ikisinden daha fazla borçlanmamaya özen göstermelidirler.
• İşletmeler borçlanma hacimlerini gelirlerine göre belirlemelidirler. Devlet de olsa hiçbir kurum ve kuruluş, borçla borç ödeyerek, uzun süre ayakta kalamaz.
• Bütün kurum ve kuruluşlar paradan kazanç sağlamayı bırakıp, ürün ve hizmet üretiminden gelir elde etmeye çalışmalıdırlar. Para ticaret değil, değişim aracıdır.
• Devlet daralan talebi canlandırmak için, Ermenistan başta olmak üzere, bütün komşu ülkelerle sınır ticaretini geliştirecek tedbirler almalıdır.
• Köklü bir vergi düzenlemesinin ön çalışması olarak, KDV ve ÖTV oranları düşürülmelidir. Vergi oranlarının yüksek olması, vergi gelirlerinin yüksek olmasının güvencesi değildir.
• Kriz dönemlerinde küçülmesini bilmeyenler, krizsiz dönemlerde büyüyecek kaynak bulamazlar. şirket birleşmeleri kolaylaştırılmalıdır.
• Bütün krizlerin kaynağında savurganlık vardır. Her kurum ve kuruluş, elindeki kaynakları en verimli biçimde değerlendirecek stratejiler geliştirmelidir.
İster kriz dönemi olsun, isterse olmasın bütün kurum ve kuruluşlar, Anadolu'da denildiği gibi, iki kere ikiyi, girdilerini alırken, üçe indirmeye, çıktılarını satarken de beşe çıkarmaya çalışmalıdırlar. Giderlerini azaltmak, gelirlerini çoğaltmak için, dünya kuruluşlarıyla uzun soluklu bir yarışa girmeyen kuruluşlar, rekabet üstünlüğü kazanamazlar. Başarılı kuruluşlar, krizleri yönetmesini bilen kuruluşlardır. Krizsiz ekonomi, karsız kış olmaz.
Her tüketim kendi üretimini, her kriz kendi fırsatını oluşturur.
Krizde küçülerek büyüyenler, ortaklık yapmasını bilenlerdir.
Nazif Gürdoğan
İngiltere başta olmak üzere, Batı ülkelerinin, toplam milli gelirlerini kat kat aşan hacimlerde borçlanmışlardır. Batı dünyasının uzun dönemde yapacakları üretimi, kısa dönemde tüketmeye kalkışmaları, dünya ekonomisinde büyük çalkantılara yol açmaktadır. Çünkü, Amerika gibi, ekonomisinin hacmi ne kadar büyük olursa olsun, hiçbir ülkenin borcunu borçla ödemesi mümkün değildir. Borçla borç ödeme ekonomide deprem habercisidir.
Ayda bir birlikte yemek yemenin kırk yıl hatırı vardır diyen, Anadolu insanının öncüleri, Halil Gönenç Hoca, Dr. Nuri Gökalp, Kamil Darbaz, Ahmet Bahçıvan, İbrahim Karaca ve Kuddusi Yüksekdağ ile Batı'daki ekonomik krizin Türkiye'ye yansımalarını ve alınması gereken tedbirleri tartıştık. İster kamu, isterse özel olsun, bütün kurum ve kuruluşların, kriz dönemlerinde mutlaka uymaları gereken ilkeler vardır.
• İşletmeler borçlanırken, borçlanmada, borçlanmanın kritik noktası olan, satışlarının üçte ikisinden daha fazla borçlanmamaya özen göstermelidirler.
• İşletmeler borçlanma hacimlerini gelirlerine göre belirlemelidirler. Devlet de olsa hiçbir kurum ve kuruluş, borçla borç ödeyerek, uzun süre ayakta kalamaz.
• Bütün kurum ve kuruluşlar paradan kazanç sağlamayı bırakıp, ürün ve hizmet üretiminden gelir elde etmeye çalışmalıdırlar. Para ticaret değil, değişim aracıdır.
• Devlet daralan talebi canlandırmak için, Ermenistan başta olmak üzere, bütün komşu ülkelerle sınır ticaretini geliştirecek tedbirler almalıdır.
• Köklü bir vergi düzenlemesinin ön çalışması olarak, KDV ve ÖTV oranları düşürülmelidir. Vergi oranlarının yüksek olması, vergi gelirlerinin yüksek olmasının güvencesi değildir.
• Kriz dönemlerinde küçülmesini bilmeyenler, krizsiz dönemlerde büyüyecek kaynak bulamazlar. şirket birleşmeleri kolaylaştırılmalıdır.
• Bütün krizlerin kaynağında savurganlık vardır. Her kurum ve kuruluş, elindeki kaynakları en verimli biçimde değerlendirecek stratejiler geliştirmelidir.
İster kriz dönemi olsun, isterse olmasın bütün kurum ve kuruluşlar, Anadolu'da denildiği gibi, iki kere ikiyi, girdilerini alırken, üçe indirmeye, çıktılarını satarken de beşe çıkarmaya çalışmalıdırlar. Giderlerini azaltmak, gelirlerini çoğaltmak için, dünya kuruluşlarıyla uzun soluklu bir yarışa girmeyen kuruluşlar, rekabet üstünlüğü kazanamazlar. Başarılı kuruluşlar, krizleri yönetmesini bilen kuruluşlardır. Krizsiz ekonomi, karsız kış olmaz.
Her tüketim kendi üretimini, her kriz kendi fırsatını oluşturur.
Krizde küçülerek büyüyenler, ortaklık yapmasını bilenlerdir.
Nazif Gürdoğan
Gelire Endeksli Senetler
Bu senetleri alıp satmanın ve getirisine malik olup kullanmanın caiz olup olmadığını anlayabilmek için öncelikle bu senetlerin ne senedi olduğuna ve hükme tesir eden özelliklerine bakmak gerekiyor.
Hazine Müsteşarlığı, gelire endeksli senetler (GES) tanıtım kılavuzunda, bu senetlerle ilgili olarak -bizim için önemli olan- şu bilgileri veriyor:
“Getirileri, Kamu İktisadi Teşebbüsleri'nden (KİT) elde edilen ve bütçeye aktarılan hasılat paylarına endekslenmek suretiyle oluşturulan “Gelire Endeksli Senet (GES)” ihracı ile Hazine Müsteşarlığı'nca ihraç edilen devlet iç borçlanma senetlerinin çeşitlendirilmesi ve yatırımcı tabanının genişletilmesi amaçlanmaktadır. Gelirlere Endeksli Senetler (GES) ile getirisi devlet gelirleriyle ilişkilendirilen bir yatırım aracı yaratılmış olmaktadır.”
Bu tanımlamaya göre devlet iç borçlanmasının daha önce bilinen senetlerine bir yenisi eklenmekte, yani bu senet –yine devlet borçlanması çerçevesinde bulunmakla beraber- mesela “üzerinde faiz yüzdesi yazılı” devlet tahvillerinden farklı olmaktadır. “Yatırımcı tabanının genişlemesi” de, faize yaklaşmayan kimselerin bu farklı senetleri alması ile olacaktır.
Peki devlet neyi borçlanmaktadır?
Eğer bu borç, ödünç aldığı bir paraya karşı belli bir faizi ödeme şeklinde olsaydı bu “faizli borçlanma” olacağı için İslam'a göre elbette caiz olmayacaktı.
Devlet, GES'inde para ödünç almıyor, belli ve İslam'a göre geliri meşru olan bazı gelir kaynaklarındaki hasılat payını, geçici olarak özel şahıslara, bedeli ile devrediyor. Bu gelir kaynaklarındaki devlet payını senet alanlara, belli zaman dilimlerinde, hisseleri nisbetinde paylaştırıyor.
“Bütçe Kanunu'nda 2009, 2010 ve 2011 yılları için açıklanan hasılat payına ilişkin gelir tahmini rakamları, GES'ler için azami getiri sınırını oluşmaktadır.”
“Senetler, her bir kupon döneminde asgari gelir payı getiri garantili ve azami gelir payı getiri limitini haizdir. Söz konusu senetlere uygulanacak asgari kupon ödeme garantisi sayesinde yatırımcının gelir payındaki değişimden olumsuz etkilenmesi önlenmiş olacaktır.”
Bu iki paragrafın açıklamaya ihtiyacı var:
Devlet, devrettiği geliri sınırlayabilir; “devrettiğim gelirin en fazla yüzde şu kadarını vereceğim, bu kadarını devrediyorum, daha fazlası benimdir” diyebilir. Bu noktada bir problem yok.
Ama “Senet sahibine devrettiğim gelir, şu kârdan aşağı olursa ben onu şu kadara tamamlayacağım” dediğinde ortaya problem çıkar.
Bu tamamlama, yani gelirde bulunmayan devlet ödemesi nedir diye sorulur.
Eğer senet, borç senedi olsaydı bu fazladan ödemede faiz olurdu; yani devlet, borç aldığı ve karşılığında borçlanma senedi verdiği meblağa karşı belli bir fazla ödemeyi teahhüt etmiş olur ve bunun bir kısmını belli gelirlerden, o yetmediği takdirde kalanını da bütçeden ödemiş olurdu.
Halbuki bu senet bir borç senedi değil, bir “gelir kaynağındaki hisseyi devir” belgesidir/senedidir.
İnsanlar bu senetlere rağbet etsinler diye devlet, kamu yararını ve devletin ihtiyacını gözeterek “bu gelirler şu kadara ulaşmazsa üstünü ben tamamlarım” dediğinde bu teşvik ödemelerine benzer. Devlet fayda gördüğünde belli alanlara, karşılıksız olarak ödemede bulunabilir.
“Ben, belli KİT'lere ortak oldum, bunun gelirinden payıma düşeni alırım, ama kâr garantisinde faiz kokusu görüyorum, bunu almam” diyenler olursa, onlar da bu ödemeyi alır ve yoksullara dağıtabilirler.
Şuna da işaret etmek gerekir ki, normal durumlarda reel gelirin, senetteki asgari gelirden daha az olma ihtimali yok gibidir.
“GES'lerin getirileri, Kamu İktisadi Teşebbüsleri içerisinde yer alan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Devlet Malzeme Ofisi (DMO), Devlet Hava Meydanları İşletmeleri (DHMİ) ve Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü'nden (KIYEM) bütçeye aktarılan hasılat payları kadar olacaktır. Bu çerçevede, söz konusu senetlerin getirilerine ilişkin ödemelerin hesaplanmasında TPAO, DMO, DHMİ ve KIYEM tarafından bütçeye aktarılan üç aylık ve altı aylık hasılat paylarının toplamı esas alınacaktır.”
Burada şöyle bir soru makuldür:
Devlet, bazı vergileri ve gelirlerden devlet hisselerini bedel karşılığı özel kesime devredebilir mi? Bu devlet hakkı alım-satıma, bedel ile devretmeye konu olabilir mi?
Genel olarak mali hakların temelli veya geçici olarak satımı, kiralanması, devri caiz görülmektedir. Mesela telif hakkı -aynı zamanda- bir mali (ekonomik) haktır. Bu hakkın sahibi, hakkını, geçici veya temelli olarak bedel karşılığında satabilir.
Devlete gelince:
Osmanlı'da, XV. Yüzyıl'ın ikinci yarısından itibaren görülen ve XVI. Yüzyıl'ın başlarından itibaren hızla genişleyen bir iltizam usulü vardı. “Deruhte, tevcîh, füruht, ihale ve teahhüt” adlarıyla da anılan iltizam usulünü Prof. M. Genç şöyle tarif eder: “Devletin, genellikle belirli bir mekanla sınırlı kanuni ve/veya şer'î vergi unsurlarından oluşan bir demeti ifade eden mukataa birimlerini vergilendirmeyi, rekabete açık, ekseriye müzayede ile tespit dilen ve bir bölümü peşin ödenmesi istenen belirli bir yıllık bedel karşılığında, sınırlı bir süre (tahvil) için kârı ve zararı kendine ait olmak üzere kabul edecek mültezimlere, güvenilir bir kefaletle devretmesidir.” (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi).
Tarifte geçen mukataa kelimesi de Osmanlı'da, “vergilerin belirli bir meblağ karşılığında iltizama verilmesi” ve daha sonra “hazineye ait bir kısım vergilerden oluşturulmuş birer mali birim” manasında kullanılmıştır.
Bu usul şöyle işlerdi: Devlet vergi ve hasılat gelirlerini müzayedeye çıkarır, en fazla verene ihale ederdi. İhaleyi alan (mültezim) ihale bedelinin tamamını veya bir kısmını (toplayacağı vergi ve geliri kısmen karşılayan meblağı) devlete peşin öder, halktan zamanı geldikçe tahsil eder, ödediği ile topladığı arasındaki lehinde fark onun kârı olurdu.
GES uygulamasının buna benzediğini ve meşru olduğunu düşünüyorum.
Hayrettin Karaman
Hazine Müsteşarlığı, gelire endeksli senetler (GES) tanıtım kılavuzunda, bu senetlerle ilgili olarak -bizim için önemli olan- şu bilgileri veriyor:
“Getirileri, Kamu İktisadi Teşebbüsleri'nden (KİT) elde edilen ve bütçeye aktarılan hasılat paylarına endekslenmek suretiyle oluşturulan “Gelire Endeksli Senet (GES)” ihracı ile Hazine Müsteşarlığı'nca ihraç edilen devlet iç borçlanma senetlerinin çeşitlendirilmesi ve yatırımcı tabanının genişletilmesi amaçlanmaktadır. Gelirlere Endeksli Senetler (GES) ile getirisi devlet gelirleriyle ilişkilendirilen bir yatırım aracı yaratılmış olmaktadır.”
Bu tanımlamaya göre devlet iç borçlanmasının daha önce bilinen senetlerine bir yenisi eklenmekte, yani bu senet –yine devlet borçlanması çerçevesinde bulunmakla beraber- mesela “üzerinde faiz yüzdesi yazılı” devlet tahvillerinden farklı olmaktadır. “Yatırımcı tabanının genişlemesi” de, faize yaklaşmayan kimselerin bu farklı senetleri alması ile olacaktır.
Peki devlet neyi borçlanmaktadır?
Eğer bu borç, ödünç aldığı bir paraya karşı belli bir faizi ödeme şeklinde olsaydı bu “faizli borçlanma” olacağı için İslam'a göre elbette caiz olmayacaktı.
Devlet, GES'inde para ödünç almıyor, belli ve İslam'a göre geliri meşru olan bazı gelir kaynaklarındaki hasılat payını, geçici olarak özel şahıslara, bedeli ile devrediyor. Bu gelir kaynaklarındaki devlet payını senet alanlara, belli zaman dilimlerinde, hisseleri nisbetinde paylaştırıyor.
“Bütçe Kanunu'nda 2009, 2010 ve 2011 yılları için açıklanan hasılat payına ilişkin gelir tahmini rakamları, GES'ler için azami getiri sınırını oluşmaktadır.”
“Senetler, her bir kupon döneminde asgari gelir payı getiri garantili ve azami gelir payı getiri limitini haizdir. Söz konusu senetlere uygulanacak asgari kupon ödeme garantisi sayesinde yatırımcının gelir payındaki değişimden olumsuz etkilenmesi önlenmiş olacaktır.”
Bu iki paragrafın açıklamaya ihtiyacı var:
Devlet, devrettiği geliri sınırlayabilir; “devrettiğim gelirin en fazla yüzde şu kadarını vereceğim, bu kadarını devrediyorum, daha fazlası benimdir” diyebilir. Bu noktada bir problem yok.
Ama “Senet sahibine devrettiğim gelir, şu kârdan aşağı olursa ben onu şu kadara tamamlayacağım” dediğinde ortaya problem çıkar.
Bu tamamlama, yani gelirde bulunmayan devlet ödemesi nedir diye sorulur.
Eğer senet, borç senedi olsaydı bu fazladan ödemede faiz olurdu; yani devlet, borç aldığı ve karşılığında borçlanma senedi verdiği meblağa karşı belli bir fazla ödemeyi teahhüt etmiş olur ve bunun bir kısmını belli gelirlerden, o yetmediği takdirde kalanını da bütçeden ödemiş olurdu.
Halbuki bu senet bir borç senedi değil, bir “gelir kaynağındaki hisseyi devir” belgesidir/senedidir.
İnsanlar bu senetlere rağbet etsinler diye devlet, kamu yararını ve devletin ihtiyacını gözeterek “bu gelirler şu kadara ulaşmazsa üstünü ben tamamlarım” dediğinde bu teşvik ödemelerine benzer. Devlet fayda gördüğünde belli alanlara, karşılıksız olarak ödemede bulunabilir.
“Ben, belli KİT'lere ortak oldum, bunun gelirinden payıma düşeni alırım, ama kâr garantisinde faiz kokusu görüyorum, bunu almam” diyenler olursa, onlar da bu ödemeyi alır ve yoksullara dağıtabilirler.
Şuna da işaret etmek gerekir ki, normal durumlarda reel gelirin, senetteki asgari gelirden daha az olma ihtimali yok gibidir.
“GES'lerin getirileri, Kamu İktisadi Teşebbüsleri içerisinde yer alan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Devlet Malzeme Ofisi (DMO), Devlet Hava Meydanları İşletmeleri (DHMİ) ve Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü'nden (KIYEM) bütçeye aktarılan hasılat payları kadar olacaktır. Bu çerçevede, söz konusu senetlerin getirilerine ilişkin ödemelerin hesaplanmasında TPAO, DMO, DHMİ ve KIYEM tarafından bütçeye aktarılan üç aylık ve altı aylık hasılat paylarının toplamı esas alınacaktır.”
Burada şöyle bir soru makuldür:
Devlet, bazı vergileri ve gelirlerden devlet hisselerini bedel karşılığı özel kesime devredebilir mi? Bu devlet hakkı alım-satıma, bedel ile devretmeye konu olabilir mi?
Genel olarak mali hakların temelli veya geçici olarak satımı, kiralanması, devri caiz görülmektedir. Mesela telif hakkı -aynı zamanda- bir mali (ekonomik) haktır. Bu hakkın sahibi, hakkını, geçici veya temelli olarak bedel karşılığında satabilir.
Devlete gelince:
Osmanlı'da, XV. Yüzyıl'ın ikinci yarısından itibaren görülen ve XVI. Yüzyıl'ın başlarından itibaren hızla genişleyen bir iltizam usulü vardı. “Deruhte, tevcîh, füruht, ihale ve teahhüt” adlarıyla da anılan iltizam usulünü Prof. M. Genç şöyle tarif eder: “Devletin, genellikle belirli bir mekanla sınırlı kanuni ve/veya şer'î vergi unsurlarından oluşan bir demeti ifade eden mukataa birimlerini vergilendirmeyi, rekabete açık, ekseriye müzayede ile tespit dilen ve bir bölümü peşin ödenmesi istenen belirli bir yıllık bedel karşılığında, sınırlı bir süre (tahvil) için kârı ve zararı kendine ait olmak üzere kabul edecek mültezimlere, güvenilir bir kefaletle devretmesidir.” (Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi).
Tarifte geçen mukataa kelimesi de Osmanlı'da, “vergilerin belirli bir meblağ karşılığında iltizama verilmesi” ve daha sonra “hazineye ait bir kısım vergilerden oluşturulmuş birer mali birim” manasında kullanılmıştır.
Bu usul şöyle işlerdi: Devlet vergi ve hasılat gelirlerini müzayedeye çıkarır, en fazla verene ihale ederdi. İhaleyi alan (mültezim) ihale bedelinin tamamını veya bir kısmını (toplayacağı vergi ve geliri kısmen karşılayan meblağı) devlete peşin öder, halktan zamanı geldikçe tahsil eder, ödediği ile topladığı arasındaki lehinde fark onun kârı olurdu.
GES uygulamasının buna benzediğini ve meşru olduğunu düşünüyorum.
Hayrettin Karaman
'Rüzgâr' konusunda iyi gelişmeler
“Rüzgârdan elektrik üretmek için iki yıldır bekleyen yatırımcıların önü açıldı” diyor haber.
Türkiye Elektrik İletim Aş. (TEİAş) rüzgâr santrallerinin ulusal elektrik şebekesine bağlanabilmesi için gerekli iletim bağlantı noktaları çalışmalarını tamamlamış. Atılan bu adım, yaklaşık 12 bin megavat (MW) kurulu güce denk geliyormuş.
Hatırlıyorsunuzdur; bir yıl kadar önce rüzgârdan elektrik elde etmek isteyen yatırımcıların şaşırtıcı derece yüksek seviyede gerçekleşen lisans başvurularının gerçekleşebilmesi için haberde sözü edilen “iletim hatları”nın eksikliği en büyük engel olduğu söylenmişti. TEİAş'nin bu eksikliği gidermek için gerçekleştirdiği çalışmalar sonucunda 7 bin MW gücünde rüzgâr santralinin kurulup faaliyete geçmesi mümkünmüş artık.
Yeryüzü Politikası Enstitüsü Başkanı Lester Brown, geçen yılın haziran ayında TEMA'nın davetlisi olarak geldiği İstanbul'da rüzgâr enerjisine ilişkin şöyle diyordu: “Rüzgâr enerjisinin heyecanlı tarafı da kimse rüzgâra ambargo koyamaz ve kimse fiyatlarla oynayamaz. Bu yüzden daha güvenli bir enerji kaynağı istiyorsak, rüzgârı kullanmalıyız.”
Brown'un sözlerini zenginleştirebilirsiniz. Ambargo konulamayan ve fiyatlarıyla oynanamayan rüzgâr enerjisinin kullanımı makul ölçüde yaygınlaşır ise, bu kuvvetli rüzgâr bugünün gaz ve petrolden beslenen demokrasi karşıtı rejimlerini de silip süpürecektir. ABD'nin ve diğer Batı ülkelerinin Irak ve benzeri ülkelere ilgisi de son bulacaktır.
Barışın yolu da büyük ölçüde “ekopolitik”ten geçmektedir yani... .
Hiç değilse bazı okurlarım hatırlıyordur herhalde. Geçen yıl ben de “rüzgâr”a dair birçok yazı yayımladım. “Rüzgâr eken enerji biçer” diyerek, “rüzgâr cennetleri”nden birisi olan Türkiye'nin bu yolu seçmesinin sağlayacağı yararları sıralamaya çalıştım.
Türkiye yakın geçmişte bu yolda epeyce yol aldı muhakkak. Ama unutmayalım ki, “rüzgâr” artık gelişmiş-gelişmemiş her ülkenin gözünü diktiği bir enerji kaynağı. Geçenlerde karşılaştığımız bir haber Hindistan'ın rüzgâr santralleri sektöründe dünya üçüncüsü olduğu bilgisini veriyordu. Almanya başta olmak üzere bu alana çoktan yatırım yapmış ülkelerin durumu zaten ortada. Fransa gibi “nükleer santral cenneti” olarak nitelenebilecek bir Avrupa ülkesi bile rüzgâr enerjisinin payını bugünden 2025'e kadar _'e yükseltmeyi düşünüyor. Yakın gelecekte enerjide “5. sütun” olarak adlandırılan yenilenebilir enerji kaynakları diğer sütunların önüne geçeceğini söylemek yanlış olmasa gerek.
Enerji Bakanı Hilmi Güler'in bu konudaki emeği -en başta tabii ki ülkenin “rüzgâr haritası”nın çıkarılması- inkâr edilemez herhalde. Ayrıca benim gözlemim -bilmem katılır mısınız?- Güler'in bu işe giderek daha fazla sarıldığı yönünde. Yanlış hatırlamıyorsam, Enerji Bakanı'nın şimdiden kendisine yenilenebilir enerji kaynakları ile beslenen bir ev inşa ettiğini dair bir haberle de karşılaşmıştık. Dolayısıyla Güler'in bir dönem daha koltuğunu koruması halinde artık çok da ısrarla savunmadığını gözlediğimiz “nükleer enerji” konusunda protestocular arasına katılmasının imkan dahilinde olduğunu söyleyebiliriz! Biliyorsunuz, Enerji Bakanı sadece “rüzgâr” konusunda değil, “jeotermal” ve doğrudan “Güneş” enerjisi konusuna da giderek daha kararlı biçimde sarılıyor.. Verdiği örnekler, yaptığı hesaplar gerçekten çok teşvik edici.
Bütün bunlar güzel gelişmeler ama yeterli mi?
Bu soruya cevaben geçen yıl Diyarbakır'da mimar Çelik Erengezgin'in projesini çizdiği “Güneş Evi”ni hatırlıyorum. Bütün enerjisini Güneş'ten elde eden bu ev, aslında, yerleşim yerlerimizi dolduran konut ve işyerlerinin nasıl birer israf merkezi olduğunu hatırlatıyordu bize. Tamam, ülkeyi baştan sona bu türden evlerle donatmak -şimdilik- boş bir hayal olarak değerlendirilebilir. Ama bunun bir ortası yok mudur? Enerjinin “dört sütunu”nun çoktandır birçok açıdan alarm vermeye başlamasına rağmen hâlâ enerjiye doymayan konut ve işyerleri projelerinde ısrar etmek ne büyük bir aymazlıktır. Yaz ve kış elektrik tüketimine bağımlı “klimatize” konut-işyeri-çarşıların yükselmesine hiçbir kısıtlama getirmemek ya da mevcut yapıların işlemesinde sırasında jeotermal sırasında güneş ve rüzgâr enerjisinin kullanılmasını özendirmek yönünde en ufak bir düzenleme girişiminde bulunmamak konuyu hâlâ ne derece az ciddiye aldığımızın göstergesidir.
Kürşat Bumin
Türkiye Elektrik İletim Aş. (TEİAş) rüzgâr santrallerinin ulusal elektrik şebekesine bağlanabilmesi için gerekli iletim bağlantı noktaları çalışmalarını tamamlamış. Atılan bu adım, yaklaşık 12 bin megavat (MW) kurulu güce denk geliyormuş.
Hatırlıyorsunuzdur; bir yıl kadar önce rüzgârdan elektrik elde etmek isteyen yatırımcıların şaşırtıcı derece yüksek seviyede gerçekleşen lisans başvurularının gerçekleşebilmesi için haberde sözü edilen “iletim hatları”nın eksikliği en büyük engel olduğu söylenmişti. TEİAş'nin bu eksikliği gidermek için gerçekleştirdiği çalışmalar sonucunda 7 bin MW gücünde rüzgâr santralinin kurulup faaliyete geçmesi mümkünmüş artık.
Yeryüzü Politikası Enstitüsü Başkanı Lester Brown, geçen yılın haziran ayında TEMA'nın davetlisi olarak geldiği İstanbul'da rüzgâr enerjisine ilişkin şöyle diyordu: “Rüzgâr enerjisinin heyecanlı tarafı da kimse rüzgâra ambargo koyamaz ve kimse fiyatlarla oynayamaz. Bu yüzden daha güvenli bir enerji kaynağı istiyorsak, rüzgârı kullanmalıyız.”
Brown'un sözlerini zenginleştirebilirsiniz. Ambargo konulamayan ve fiyatlarıyla oynanamayan rüzgâr enerjisinin kullanımı makul ölçüde yaygınlaşır ise, bu kuvvetli rüzgâr bugünün gaz ve petrolden beslenen demokrasi karşıtı rejimlerini de silip süpürecektir. ABD'nin ve diğer Batı ülkelerinin Irak ve benzeri ülkelere ilgisi de son bulacaktır.
Barışın yolu da büyük ölçüde “ekopolitik”ten geçmektedir yani... .
Hiç değilse bazı okurlarım hatırlıyordur herhalde. Geçen yıl ben de “rüzgâr”a dair birçok yazı yayımladım. “Rüzgâr eken enerji biçer” diyerek, “rüzgâr cennetleri”nden birisi olan Türkiye'nin bu yolu seçmesinin sağlayacağı yararları sıralamaya çalıştım.
Türkiye yakın geçmişte bu yolda epeyce yol aldı muhakkak. Ama unutmayalım ki, “rüzgâr” artık gelişmiş-gelişmemiş her ülkenin gözünü diktiği bir enerji kaynağı. Geçenlerde karşılaştığımız bir haber Hindistan'ın rüzgâr santralleri sektöründe dünya üçüncüsü olduğu bilgisini veriyordu. Almanya başta olmak üzere bu alana çoktan yatırım yapmış ülkelerin durumu zaten ortada. Fransa gibi “nükleer santral cenneti” olarak nitelenebilecek bir Avrupa ülkesi bile rüzgâr enerjisinin payını bugünden 2025'e kadar _'e yükseltmeyi düşünüyor. Yakın gelecekte enerjide “5. sütun” olarak adlandırılan yenilenebilir enerji kaynakları diğer sütunların önüne geçeceğini söylemek yanlış olmasa gerek.
Enerji Bakanı Hilmi Güler'in bu konudaki emeği -en başta tabii ki ülkenin “rüzgâr haritası”nın çıkarılması- inkâr edilemez herhalde. Ayrıca benim gözlemim -bilmem katılır mısınız?- Güler'in bu işe giderek daha fazla sarıldığı yönünde. Yanlış hatırlamıyorsam, Enerji Bakanı'nın şimdiden kendisine yenilenebilir enerji kaynakları ile beslenen bir ev inşa ettiğini dair bir haberle de karşılaşmıştık. Dolayısıyla Güler'in bir dönem daha koltuğunu koruması halinde artık çok da ısrarla savunmadığını gözlediğimiz “nükleer enerji” konusunda protestocular arasına katılmasının imkan dahilinde olduğunu söyleyebiliriz! Biliyorsunuz, Enerji Bakanı sadece “rüzgâr” konusunda değil, “jeotermal” ve doğrudan “Güneş” enerjisi konusuna da giderek daha kararlı biçimde sarılıyor.. Verdiği örnekler, yaptığı hesaplar gerçekten çok teşvik edici.
Bütün bunlar güzel gelişmeler ama yeterli mi?
Bu soruya cevaben geçen yıl Diyarbakır'da mimar Çelik Erengezgin'in projesini çizdiği “Güneş Evi”ni hatırlıyorum. Bütün enerjisini Güneş'ten elde eden bu ev, aslında, yerleşim yerlerimizi dolduran konut ve işyerlerinin nasıl birer israf merkezi olduğunu hatırlatıyordu bize. Tamam, ülkeyi baştan sona bu türden evlerle donatmak -şimdilik- boş bir hayal olarak değerlendirilebilir. Ama bunun bir ortası yok mudur? Enerjinin “dört sütunu”nun çoktandır birçok açıdan alarm vermeye başlamasına rağmen hâlâ enerjiye doymayan konut ve işyerleri projelerinde ısrar etmek ne büyük bir aymazlıktır. Yaz ve kış elektrik tüketimine bağımlı “klimatize” konut-işyeri-çarşıların yükselmesine hiçbir kısıtlama getirmemek ya da mevcut yapıların işlemesinde sırasında jeotermal sırasında güneş ve rüzgâr enerjisinin kullanılmasını özendirmek yönünde en ufak bir düzenleme girişiminde bulunmamak konuyu hâlâ ne derece az ciddiye aldığımızın göstergesidir.
Kürşat Bumin
Referanduma doğru
Yerel yönetimlerin sorunlarını tartışmak açısından Türkiye belki de en kısır seçimlerden birine gidiyor. Hiçbir partinin veya adayın böyle bir enerjisi yok. Kentleşmeye, imar durumuna, altyapıya, sağlığa veya depreme yönelik neredeyse hiç proje ya da düşünülmüş öneri görülmüyor. Ancak anlaşılan toplumun da kulağı bu tür konulara açık değil. En azından medyanın yerel yönetim sorunlarına karşı ilgisiz olduğunu, adaylara yönelik tanıtım, sorgulama ve değerlendirmelerin ilginç bulunmadığını söylemek mümkün.
Bu anlaşılır bir durum... Çünkü ülke cumhuriyet rejiminin başından bu yana belki de en kritik dönemecin içinde ve burada alınacak yön gelecek açısından öylesine belirleyici ki, kimsenin yerel yönetim meselelerine bakacak hali yok. Hatta bu seçimlerin çok partili hüviyetini de kaybettiğini ve bir AKP referandumuna dönüştüğünü söylemek mümkün. Söz konusu durumun en önemli etkeni ise tabii ki Ergenekon davası. Çünkü bu dava hukuk dışına çıkmış, cinayetlere kadar varan suçlar işlemiş bir ağın tespitinden ve cezalandırılmasından öteye gidiyor. Bu dava doğrudan askeri vesayet rejiminin de geleceğini etkiliyor ve bu nedenle de Türkiye’de hak ve özgürlükleri temel alan bir demokrasi anlayışının ne derece geçerli olabileceğine ışık tutuyor. Bu açıdan ele alındığında Ergenekon davasının seyri, AB ile ilişkilerin ve yapılması gereken reformların da hızını ve yönünü belirleyecek öneme haiz.
Nitekim kamuoyu anketleri AKP seçmeninin ezici bir çoğunlukla bu davayı desteklediğini göstermekte. Devletin çeteleşme eğiliminin ortadan kaldırılmasıyla yeni bir dönemin açılacağı umuluyor ve AKP bu yeni dönemin tek olası taşıyıcısı olarak görülüyor. Böylece ‘AKP diğerlerine karşı’ türünden bir ikili tercihe sıkışmış olarak yerel yönetim seçimlerine gidiyoruz. Bu arada ortaya çıkan Gazze gündeminin önemi de buradaydı... Erdoğan’ın Peres’e verdiği tepkinin önceden düşünülmüş olup olmadığı soruları da bu nedenle soruldu. Çünkü açıktır ki, bu olay AKP’nin prestijinin önemli ölçüde artmasına ve seçim öncesinde seçmen psikolojisini yakalamasına yol açtı.
Olaydan hemen sonra Metropoll şirketi tarafından yapılan ve yüzde 3 hata payı sınırında olan bir telefon anketi, Erdoğan’ın konuşmalarını ve hükümetin politikasını onaylayanların oranının yüzde 81,5 olduğunu göstermekteydi. Toplantının terk edilmesi yüzde 78,5 ile desteklenirken, Başbakan’ın genel olarak üslubu ve tarzı da kabaca yüzde 74 onay almaktaydı. Bunların çok da hayalci ve yüzeysel yanıtlar olduğunu düşünmemekte yarar var. Çünkü Erdoğan’ın üslubunun Yahudi düşmanlığını veya İsrail ile ilişkileri nasıl etkilediği sorulduğunda yaklaşık yüzde 40’lık bir kesim, yapılanın muhtemel olumsuz sonuçlarına dikkat çekmekten geri durmamıştı.
Dolayısıyla Davos sonrasında AKP’nin manevi bir üstünlük sağladığı ortada. Ancak daha önemlisi bu olayın bir trendi de tersine çevirmesi. Henüz bir hafta önce rutin olarak yapılmış olan Metropoll anketi ile Davos sonrası karşılaştırıldığında Erdoğan’ın kişisel olarak ‘beğenilme’ yüzdesinin 10-15 puan arttığı ve Aralık 2007 seviyesine çıktığı gözüküyor.
Öte yandan Metropoll anketlerinin zaman içinde sıralanması çok daha önemli bir bilgi sunmakta... Nisan 08, Haziran 08, Eylül 08, Kasım 08, Ocak 09 ve Davos sonrası olarak dizildiğinde AKP oylarının seyri şöyle: 50 – 40,5 – 51 – 32,5 – 39 – 49,5. Diğer bir deyişle bu parti şu anda en yüksek oy potansiyeli noktasını yeniden yakalamış gözüküyor. Üstelik bu oranlar kararsızların dağıtılmasından önceki hali yansıtmakta ve kararsız oylarının seyri de son derece ilginç bir ilave bilgi vermekte... Aynı zaman çizelgesini veri aldığımızda kararsız oyları şöyle olmuş: 23,5 – 30,5 – 25,5 – 40 – 28,5 – 30. İlk gözlem AKP oyları ile kararsızların ters yönde olmasıdır. Yani kararsızlık farklı partiler arasında olmaktan ziyade, AKP’ye oy verip vermemek arasındadır. Nitekim AKP ile kararsız oyları toplandığında nispeten istikrarlı bir düzey çıkmaktadır. Ancak bu düzey de Davos sonrasında yerinden oynamış ve AKP+kararsız oylar en üst seviyesine çıkmış gözüküyor. Bunun anlamı CHP ve MHP’nin çekirdek oylarında AKP veya kararsızlara kayma yaşanmasıdır. Gerçekten de Davos sonrasında her iki parti (CHP 11,5 ve MHP 5,3 ile) son yılın en düşük destek oranlarına yaklaşmış durumdalar.
Aylık Metropoll anketlerinin sıralanması muhalefetin ne denli paralize olduğunu da açıkça gösteriyor. Ana muhalefet olan CHP oyları tüm dönem içinde yüzde 10 ila 15 arasında sıkışmış durumda. MHP ise, son düşüşü dikkate almazsak, yüzde 7-8 arasında. Görünen o ki bu iki parti kendi yaptıklarıyla değil, AKP’nin hataları sayesinde oy kazanıyorlar, ama AKP’nin puan getirici tutumları karşısında da aynı süratle oy kaybediyorlar.
Kısacası referandum tespiti oy verme eğilimleri ile de desteklenmekte. Seçmen partiler arasında değil, neredeyse iki farklı rejim arasında tercih yapmak durumunda. Bunun abartılı bir yorum olduğu söylenebilir... Çünkü gerçekten de AKP’nin demokrasi yönünde gitme iradesinin karineleri yetersiz ve faydacı bir pragmatizm galebe çalabilir. Ama alternatifin ne olduğu belli ve seçmen de o alternatifi istemediği ölçüde AKP’ye destek verecek.
Etyen Mahçupyan
Bu anlaşılır bir durum... Çünkü ülke cumhuriyet rejiminin başından bu yana belki de en kritik dönemecin içinde ve burada alınacak yön gelecek açısından öylesine belirleyici ki, kimsenin yerel yönetim meselelerine bakacak hali yok. Hatta bu seçimlerin çok partili hüviyetini de kaybettiğini ve bir AKP referandumuna dönüştüğünü söylemek mümkün. Söz konusu durumun en önemli etkeni ise tabii ki Ergenekon davası. Çünkü bu dava hukuk dışına çıkmış, cinayetlere kadar varan suçlar işlemiş bir ağın tespitinden ve cezalandırılmasından öteye gidiyor. Bu dava doğrudan askeri vesayet rejiminin de geleceğini etkiliyor ve bu nedenle de Türkiye’de hak ve özgürlükleri temel alan bir demokrasi anlayışının ne derece geçerli olabileceğine ışık tutuyor. Bu açıdan ele alındığında Ergenekon davasının seyri, AB ile ilişkilerin ve yapılması gereken reformların da hızını ve yönünü belirleyecek öneme haiz.
Nitekim kamuoyu anketleri AKP seçmeninin ezici bir çoğunlukla bu davayı desteklediğini göstermekte. Devletin çeteleşme eğiliminin ortadan kaldırılmasıyla yeni bir dönemin açılacağı umuluyor ve AKP bu yeni dönemin tek olası taşıyıcısı olarak görülüyor. Böylece ‘AKP diğerlerine karşı’ türünden bir ikili tercihe sıkışmış olarak yerel yönetim seçimlerine gidiyoruz. Bu arada ortaya çıkan Gazze gündeminin önemi de buradaydı... Erdoğan’ın Peres’e verdiği tepkinin önceden düşünülmüş olup olmadığı soruları da bu nedenle soruldu. Çünkü açıktır ki, bu olay AKP’nin prestijinin önemli ölçüde artmasına ve seçim öncesinde seçmen psikolojisini yakalamasına yol açtı.
Olaydan hemen sonra Metropoll şirketi tarafından yapılan ve yüzde 3 hata payı sınırında olan bir telefon anketi, Erdoğan’ın konuşmalarını ve hükümetin politikasını onaylayanların oranının yüzde 81,5 olduğunu göstermekteydi. Toplantının terk edilmesi yüzde 78,5 ile desteklenirken, Başbakan’ın genel olarak üslubu ve tarzı da kabaca yüzde 74 onay almaktaydı. Bunların çok da hayalci ve yüzeysel yanıtlar olduğunu düşünmemekte yarar var. Çünkü Erdoğan’ın üslubunun Yahudi düşmanlığını veya İsrail ile ilişkileri nasıl etkilediği sorulduğunda yaklaşık yüzde 40’lık bir kesim, yapılanın muhtemel olumsuz sonuçlarına dikkat çekmekten geri durmamıştı.
Dolayısıyla Davos sonrasında AKP’nin manevi bir üstünlük sağladığı ortada. Ancak daha önemlisi bu olayın bir trendi de tersine çevirmesi. Henüz bir hafta önce rutin olarak yapılmış olan Metropoll anketi ile Davos sonrası karşılaştırıldığında Erdoğan’ın kişisel olarak ‘beğenilme’ yüzdesinin 10-15 puan arttığı ve Aralık 2007 seviyesine çıktığı gözüküyor.
Öte yandan Metropoll anketlerinin zaman içinde sıralanması çok daha önemli bir bilgi sunmakta... Nisan 08, Haziran 08, Eylül 08, Kasım 08, Ocak 09 ve Davos sonrası olarak dizildiğinde AKP oylarının seyri şöyle: 50 – 40,5 – 51 – 32,5 – 39 – 49,5. Diğer bir deyişle bu parti şu anda en yüksek oy potansiyeli noktasını yeniden yakalamış gözüküyor. Üstelik bu oranlar kararsızların dağıtılmasından önceki hali yansıtmakta ve kararsız oylarının seyri de son derece ilginç bir ilave bilgi vermekte... Aynı zaman çizelgesini veri aldığımızda kararsız oyları şöyle olmuş: 23,5 – 30,5 – 25,5 – 40 – 28,5 – 30. İlk gözlem AKP oyları ile kararsızların ters yönde olmasıdır. Yani kararsızlık farklı partiler arasında olmaktan ziyade, AKP’ye oy verip vermemek arasındadır. Nitekim AKP ile kararsız oyları toplandığında nispeten istikrarlı bir düzey çıkmaktadır. Ancak bu düzey de Davos sonrasında yerinden oynamış ve AKP+kararsız oylar en üst seviyesine çıkmış gözüküyor. Bunun anlamı CHP ve MHP’nin çekirdek oylarında AKP veya kararsızlara kayma yaşanmasıdır. Gerçekten de Davos sonrasında her iki parti (CHP 11,5 ve MHP 5,3 ile) son yılın en düşük destek oranlarına yaklaşmış durumdalar.
Aylık Metropoll anketlerinin sıralanması muhalefetin ne denli paralize olduğunu da açıkça gösteriyor. Ana muhalefet olan CHP oyları tüm dönem içinde yüzde 10 ila 15 arasında sıkışmış durumda. MHP ise, son düşüşü dikkate almazsak, yüzde 7-8 arasında. Görünen o ki bu iki parti kendi yaptıklarıyla değil, AKP’nin hataları sayesinde oy kazanıyorlar, ama AKP’nin puan getirici tutumları karşısında da aynı süratle oy kaybediyorlar.
Kısacası referandum tespiti oy verme eğilimleri ile de desteklenmekte. Seçmen partiler arasında değil, neredeyse iki farklı rejim arasında tercih yapmak durumunda. Bunun abartılı bir yorum olduğu söylenebilir... Çünkü gerçekten de AKP’nin demokrasi yönünde gitme iradesinin karineleri yetersiz ve faydacı bir pragmatizm galebe çalabilir. Ama alternatifin ne olduğu belli ve seçmen de o alternatifi istemediği ölçüde AKP’ye destek verecek.
Etyen Mahçupyan
"Onur süvarileri..."
Son iki yılımı gıybeti düşünmeye ayırdım. Okudum, okudum. Yazdım. Hani, denir ya, "elinde çekiç olan çivileri görür"müş... Ben de her sözde, her yüzde, her bahiste "gıybet"i okudum. Bir gün, bir dostum, öylesine "Ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lâzım cancağızım" deyince hoplayıverdim:
Mevlânâ, bu sözü, gıybet için söylemiş olmalıydı. Doğru ya, bütün gıybet sözleri "düne ait"ti. "Yeni şeyler söyleme"yi dert edinseydik, hiç gıybet etme fırsatımız olmazdı. Gıybetler geçmişi anlatır, dedikoduların hepsi "dün"den, "olup bitmiş"lerden söz açar. Kimse "şimdi"nin dedikodusunu yapamaz ki...
Bir akşamüstü, Bediüzzaman Said Nursî'nin "her söylediğin doğru olsun ama her doğruyu söylemen doğru değil!" mealli sözüyle irkildim. Ah nasıl da bilememişim! Söylenmesi doğru olmayan bir doğruydu gıybet... Doğru söylemek bile "kardeşinin ölü etini seve seve dişlemek" gibi tiksindirici bir eylemden uzak etmiyordu beni. "Doğru"nun bunca eğrildiği bir başka yer yoktu!
Derken, Hucûrat'ın 12. ayetinin, tam da kitabın son sayfalarını bağlarken fısıldadığı Rabbânî nezaket çıkageldi. Ayet, gıybeti, "kardeşinin ölü etini seve seve dişlemek" açıklığında tanımlarken, hemen ardından "İğrendiniz değil mi?" diye bir iç dökümüne çağırıyordu. "Hoşlandınız değil mi?" deseydi eğer, tam da gıybetini ederek kardeşimize yaptığımızı bize yapmış olacaktı Rabb'imiz. Bizi gözden çıkarmış olacaktı. Yaptığımız hatayı bize yakıştırmış olacaktı! Ne güzel ki, ettiğimizden tiksinmemizi bekliyor. Tiksindiğimizi biliyor. Tiksindiğimizi bildiğini de bildiriyor. Ne kadar da rahatlatıcı bir anlayışlılık haberi. "Size yakıştırmam bu günahı!" demeye getiriyor. "Sizden çıkmış olsa da, siz tiksinirsiniz bu eylemden!" "Aslını bilseydiniz, yapmazdınız aslında!" diyerek, bizi bulaştığımız çamurdan temizliyor. Oysa, bir insanı, kendisini savunamadığı yerde bir kusuru ile andığımızda, sanki o kusuru seve seve yapıyormuş gibi, sanki o kusurdan hiç pişman olmayacakmış gibi, sanki her yaptığı o kusurdan ibaretmiş gibi resmediyoruz. Kusuru kardeşimize hem yakıştırıyoruz, hem yapıştırıyoruz! Ne garip, bizim kardeşimize reva gördüğümüzü, Rabb'imiz, kimse hesap soramayacağı halde, bize reva görmüyor.
Ayrıca, insanı "kul" olarak sonsuzca onurlandıran bir sırrın kapısı da sürpriz biçimde aralandı. Meğer ki ne kadar kıymetliymişiz biz Rabb'imizin katında. Öyle ellerin insafına bırakmazmış bizi! Öyle dillerin ucuyla lime lime edilmemize izin vermezmiş! Biz vazgeçsek bile hakkımızdan, O işin ucunu bırakmazmış! Çünkü, bir insan kendini "mümin" olarak tanımladığında, kendisini Allah'la ilişkilendirirmiş. Kimliğini Allah'la tanımlamaya başlarmış. Deyim yerindeyse, Allah'la markalanırmış. "Allah'ın kulu." "Allah'ın mahluku." "Allah'ın hayat verdiği." "Allah'ın var ettiği." "Allah'ın rızıklandırdığı." Şu halde, o kişi, üzerinde taşıdığı markanın önemince dokunulmazmış. Kendisini Allah'la ilişkilendireni Allah dokunulmaz kılarmış. Onurunun arkasında dururmuş. Şerefini kollarmış. Hatası olsa da, günahı olsa da, özünde onu kıymetli bilirmiş. Dokunulmazlığını kulunun kendisinden de çok önemsermiş. Böyle olunca, kulunun işitmediği, olmadığı, kendini savunamadığı yerlerde, Allah kulunun bütünlüğünü korur, dokundurmazmış...
"Gıybet bahsi de yetti artık!" diyorsanız, insafınızı uyandıracak son notum: İslam dışında, hiçbir medeniyette bir kişinin onuru, gıyabında bu kadar açıkça korunmuyor, öncelenmiyor. Elini kaldırmaz, diliyle itiraz edemez bir "ölü"ye saygıya davet ediliyor insanlar. Sorun "ölü"ye saygı değil sadece. Bir "ölü"ye saygısızlık yaparak saygınlığını kaybedebilecek diriler sorun ediliyor. Gıybeti edilenin onuru değil sadece, gıybet edecekler, arkadan çekiştirecekler, dedikodu yapacaklar da şerefsiz bir eylemden korunuyor, kollanıyor. Kendilerine yakıştırmayacakları, kendi gözlerinin içine bakmaktan utanacakları o bozguncu eylemden uzak tutuluyorlar. Hoyrat sözlere karşı bir onur savaşı ilan ediliyor. Vicdanla sıcak temasını kaybetmeyen bir toplum inşa ediliyor böylece. Sessizce. Ama sadece burada, bu topraklarda, "mümin"lerin olduğu yerde... Başka bir yerde değil! Burada!
SENAİ DEMİRCİ
Mevlânâ, bu sözü, gıybet için söylemiş olmalıydı. Doğru ya, bütün gıybet sözleri "düne ait"ti. "Yeni şeyler söyleme"yi dert edinseydik, hiç gıybet etme fırsatımız olmazdı. Gıybetler geçmişi anlatır, dedikoduların hepsi "dün"den, "olup bitmiş"lerden söz açar. Kimse "şimdi"nin dedikodusunu yapamaz ki...
Bir akşamüstü, Bediüzzaman Said Nursî'nin "her söylediğin doğru olsun ama her doğruyu söylemen doğru değil!" mealli sözüyle irkildim. Ah nasıl da bilememişim! Söylenmesi doğru olmayan bir doğruydu gıybet... Doğru söylemek bile "kardeşinin ölü etini seve seve dişlemek" gibi tiksindirici bir eylemden uzak etmiyordu beni. "Doğru"nun bunca eğrildiği bir başka yer yoktu!
Derken, Hucûrat'ın 12. ayetinin, tam da kitabın son sayfalarını bağlarken fısıldadığı Rabbânî nezaket çıkageldi. Ayet, gıybeti, "kardeşinin ölü etini seve seve dişlemek" açıklığında tanımlarken, hemen ardından "İğrendiniz değil mi?" diye bir iç dökümüne çağırıyordu. "Hoşlandınız değil mi?" deseydi eğer, tam da gıybetini ederek kardeşimize yaptığımızı bize yapmış olacaktı Rabb'imiz. Bizi gözden çıkarmış olacaktı. Yaptığımız hatayı bize yakıştırmış olacaktı! Ne güzel ki, ettiğimizden tiksinmemizi bekliyor. Tiksindiğimizi biliyor. Tiksindiğimizi bildiğini de bildiriyor. Ne kadar da rahatlatıcı bir anlayışlılık haberi. "Size yakıştırmam bu günahı!" demeye getiriyor. "Sizden çıkmış olsa da, siz tiksinirsiniz bu eylemden!" "Aslını bilseydiniz, yapmazdınız aslında!" diyerek, bizi bulaştığımız çamurdan temizliyor. Oysa, bir insanı, kendisini savunamadığı yerde bir kusuru ile andığımızda, sanki o kusuru seve seve yapıyormuş gibi, sanki o kusurdan hiç pişman olmayacakmış gibi, sanki her yaptığı o kusurdan ibaretmiş gibi resmediyoruz. Kusuru kardeşimize hem yakıştırıyoruz, hem yapıştırıyoruz! Ne garip, bizim kardeşimize reva gördüğümüzü, Rabb'imiz, kimse hesap soramayacağı halde, bize reva görmüyor.
Ayrıca, insanı "kul" olarak sonsuzca onurlandıran bir sırrın kapısı da sürpriz biçimde aralandı. Meğer ki ne kadar kıymetliymişiz biz Rabb'imizin katında. Öyle ellerin insafına bırakmazmış bizi! Öyle dillerin ucuyla lime lime edilmemize izin vermezmiş! Biz vazgeçsek bile hakkımızdan, O işin ucunu bırakmazmış! Çünkü, bir insan kendini "mümin" olarak tanımladığında, kendisini Allah'la ilişkilendirirmiş. Kimliğini Allah'la tanımlamaya başlarmış. Deyim yerindeyse, Allah'la markalanırmış. "Allah'ın kulu." "Allah'ın mahluku." "Allah'ın hayat verdiği." "Allah'ın var ettiği." "Allah'ın rızıklandırdığı." Şu halde, o kişi, üzerinde taşıdığı markanın önemince dokunulmazmış. Kendisini Allah'la ilişkilendireni Allah dokunulmaz kılarmış. Onurunun arkasında dururmuş. Şerefini kollarmış. Hatası olsa da, günahı olsa da, özünde onu kıymetli bilirmiş. Dokunulmazlığını kulunun kendisinden de çok önemsermiş. Böyle olunca, kulunun işitmediği, olmadığı, kendini savunamadığı yerlerde, Allah kulunun bütünlüğünü korur, dokundurmazmış...
"Gıybet bahsi de yetti artık!" diyorsanız, insafınızı uyandıracak son notum: İslam dışında, hiçbir medeniyette bir kişinin onuru, gıyabında bu kadar açıkça korunmuyor, öncelenmiyor. Elini kaldırmaz, diliyle itiraz edemez bir "ölü"ye saygıya davet ediliyor insanlar. Sorun "ölü"ye saygı değil sadece. Bir "ölü"ye saygısızlık yaparak saygınlığını kaybedebilecek diriler sorun ediliyor. Gıybeti edilenin onuru değil sadece, gıybet edecekler, arkadan çekiştirecekler, dedikodu yapacaklar da şerefsiz bir eylemden korunuyor, kollanıyor. Kendilerine yakıştırmayacakları, kendi gözlerinin içine bakmaktan utanacakları o bozguncu eylemden uzak tutuluyorlar. Hoyrat sözlere karşı bir onur savaşı ilan ediliyor. Vicdanla sıcak temasını kaybetmeyen bir toplum inşa ediliyor böylece. Sessizce. Ama sadece burada, bu topraklarda, "mümin"lerin olduğu yerde... Başka bir yerde değil! Burada!
SENAİ DEMİRCİ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)