ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın Ankara ziyaretinde patlattığı "Obama bombası", Türkiye'nin 2009 tarihine hiç kuşkusuz yılın diplomatik olayı olarak geçecek.
ERDAL ŞAFAK
http://www.sabah.com.tr/safak.html
8 Mart 2009 Pazar
Beşir düşmanlığı Batı hayranlığının sonucu mu?
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Sudan Devlet Başkanı Beşir hakkında verdiği tutuklama kararı nedense Türk medyasında geniş bir taraftar buldu. Bu vesile ile medyada müthiş bir Beşir karşıtlığı olduğunu öğrendik. Beşir hakkında verilen tutuklama kararını desteklemek adalet adına ise diyecek fazla bir sözümüz olmaz. Ancak, Beşir hakkında tutuklama kararı veren mahkemenin adil davrandığından emin olunabilmesi gerekir. Özellikle uluslararası mahkemelerde adaletten çok siyasi yandaşlıklar ile belirli güç odaklarının tesiri belirleyici oluyorsa verilen kararın adil oluşundan söz etmek ve buna göre de bu karara destek vermek yanlış olur.
Söz gelimi Beşir hakkında tutuklama kararı veren mahkeme ABD ya da İngiltere, Fransa ve hatta Yahudi lobileri istemediği sürece bir ülke lideri hakkında dava açabiliyor mu? Açabilse bile sonuçlandırabiliyor mu? Bu soruya hiç düşünmeden 'evet' demek mümkün mü?
Başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere bu örgüte bağlı tüm uluslararası örgütlerin özellikle ABD'nin kontrolü altında olduğunu bilmeyen kaldı mı? Söz gelimi Müslüman ülkeler BM'nin kararlarının uygulamasında belirleyici olabiliyor mu? Güvelik Konseyi'nin veto hakkı olan daimi üyeleri arasında bir tek Müslüman ülke var mı? Daha pek çok soruyu sıralamak mümkündür. Bütün bunlar gösteriyor ki BM ve diğer uluslararası örgütler Hıristiyan Batı'nın hakimiyetini pekiştirmek, haksızlıklarına ve katliamlarına uluslararası hukukta meşruiyet kazandırmak için oluşturulmuş örgütlerdir. Dikkat edilirse bu örgütler Müslüman ülkeler aleyhine konularda hemen harekete geçebilirler, geçmezlerse geçirilirler. Müslümanlar zulme ve katliama uğruyorsa bu örgütlerin kılı kıpırdamaz, konu sadece birkaç açıklama ile geçiştirilir. Bu noktada Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Sudan Devlet Başkanı Beşir hakkında verdiği kararı peşin olarak doğru kabul etmek ve hemen Beşir aleyhinde saldırıya geçmek olsa olsa Batı hayranlığının bir sonucu olabilir.
Söz konusu mahkemenin kararının ardından medyanın bir bölümünde adeta sevinç çığlıkları yükselmeye başladı. Hatta,Türkiye'nin tavrı Beşir'e destek olarak yorumlanıp karşı saldırıya geçildi. Beşir'i taşa tutan medya organları nedense bu vesile ile olsun İsrail'in Filistinlilere karşı sergilediği vahşeti, cinayetleri hatırlayıp aynı mahkemenin niçin İsrail yöneticileri için Beşir örneğine benzer harekete geçemediğini düşünmek gerekmez mi?
Bu arada bazı yazarlar Uluslararası Mahkemelerin özellikle Müslümanlar söz konusu olduğunda adil davranamadığı, bunun için verilen kararların tereddütle karşılanması gerektiği düşüncesinden hareket edenlerin tavrını Beşir destekçiliği olarak kabul etmeleri ve "Beşir'e destek insanlığa mı, Müslümanlığa mı sığar" şeklinde sormalarını anlamak mümkün değildir. Daha doğrusu bu tür değerlendirmeler olaya sadece Hıristiyan dünyanın penceresinden bakmak, o gözle değerlendirmek anlamına gelmez mi?
Sudan'ın yıllardan beri mücadele ettiği gerek Güney Sudan'daki çatışma gerek Darfur'da patlak veren ayaklanma durduk yerde meydana gelmiş değildir. Olayları derinlemesine inceleyenler görürler ki ülkemizde yaşananlara benzer bir tablo vardır. Bu tabloda Güney Sudan'da şimdi anlaşmayla bitirilmiş olan çatışmalar ve Darfur'da ortaya çıkan çatışmanın arkasında Hıristiyan dünyası ve Dünya Siyonizmi vardır. Hatta Güney Sudan'da ayrılıkçı güçlere Dünya Kiliseler Birliği'nin destek verdiği tescillenmiştir. Bütün bunları görmezden gelerek Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kararına destek vermek her ne olursa olsun Batı'nın safında yer alma gayretinin bir sonucudur.
Beşir'in yanında yer almak, zalimlerin verdiği karara güvenmemek ve onlara destek vermemek anlamına gelir.
Şahsen, Filistin'de yaşananların hesabını soramayan batılıların hiçbir kararına güvenemem, güvenmeyi biraz saflık olarak görürüm. Ve yine Irak'ı işgal eden güçlerin işgal gerekçesi olarak dünyaya söylediklerinin tamamının yalan çıktığını bile bile Batı dünyasının arkasına takılmayı da kendi kardeşlerimize karşı savaşmak olarak değerlendiririm.
İslâm dünyasının neresine bakarsanız bakın kan akmakta ve akan kanın arkasında Hıristiyan dünyası vardır. İşte bu dünyanın elindeki bir Uluslararası Mahkemenin verdiği karara güvenmiyorum. Bu tavrımı da insanlık ve İslâm adına belirliyorum. Zalimlerin yanında yer almamak, zalimlerin aldığı karara güvenmemek adına yapıyorum. Ama isteyen istediğine inanabilir, isteyen istediğinin peşinden gidebilir.
Abdülkadir Özkan
Söz gelimi Beşir hakkında tutuklama kararı veren mahkeme ABD ya da İngiltere, Fransa ve hatta Yahudi lobileri istemediği sürece bir ülke lideri hakkında dava açabiliyor mu? Açabilse bile sonuçlandırabiliyor mu? Bu soruya hiç düşünmeden 'evet' demek mümkün mü?
Başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere bu örgüte bağlı tüm uluslararası örgütlerin özellikle ABD'nin kontrolü altında olduğunu bilmeyen kaldı mı? Söz gelimi Müslüman ülkeler BM'nin kararlarının uygulamasında belirleyici olabiliyor mu? Güvelik Konseyi'nin veto hakkı olan daimi üyeleri arasında bir tek Müslüman ülke var mı? Daha pek çok soruyu sıralamak mümkündür. Bütün bunlar gösteriyor ki BM ve diğer uluslararası örgütler Hıristiyan Batı'nın hakimiyetini pekiştirmek, haksızlıklarına ve katliamlarına uluslararası hukukta meşruiyet kazandırmak için oluşturulmuş örgütlerdir. Dikkat edilirse bu örgütler Müslüman ülkeler aleyhine konularda hemen harekete geçebilirler, geçmezlerse geçirilirler. Müslümanlar zulme ve katliama uğruyorsa bu örgütlerin kılı kıpırdamaz, konu sadece birkaç açıklama ile geçiştirilir. Bu noktada Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Sudan Devlet Başkanı Beşir hakkında verdiği kararı peşin olarak doğru kabul etmek ve hemen Beşir aleyhinde saldırıya geçmek olsa olsa Batı hayranlığının bir sonucu olabilir.
Söz konusu mahkemenin kararının ardından medyanın bir bölümünde adeta sevinç çığlıkları yükselmeye başladı. Hatta,Türkiye'nin tavrı Beşir'e destek olarak yorumlanıp karşı saldırıya geçildi. Beşir'i taşa tutan medya organları nedense bu vesile ile olsun İsrail'in Filistinlilere karşı sergilediği vahşeti, cinayetleri hatırlayıp aynı mahkemenin niçin İsrail yöneticileri için Beşir örneğine benzer harekete geçemediğini düşünmek gerekmez mi?
Bu arada bazı yazarlar Uluslararası Mahkemelerin özellikle Müslümanlar söz konusu olduğunda adil davranamadığı, bunun için verilen kararların tereddütle karşılanması gerektiği düşüncesinden hareket edenlerin tavrını Beşir destekçiliği olarak kabul etmeleri ve "Beşir'e destek insanlığa mı, Müslümanlığa mı sığar" şeklinde sormalarını anlamak mümkün değildir. Daha doğrusu bu tür değerlendirmeler olaya sadece Hıristiyan dünyanın penceresinden bakmak, o gözle değerlendirmek anlamına gelmez mi?
Sudan'ın yıllardan beri mücadele ettiği gerek Güney Sudan'daki çatışma gerek Darfur'da patlak veren ayaklanma durduk yerde meydana gelmiş değildir. Olayları derinlemesine inceleyenler görürler ki ülkemizde yaşananlara benzer bir tablo vardır. Bu tabloda Güney Sudan'da şimdi anlaşmayla bitirilmiş olan çatışmalar ve Darfur'da ortaya çıkan çatışmanın arkasında Hıristiyan dünyası ve Dünya Siyonizmi vardır. Hatta Güney Sudan'da ayrılıkçı güçlere Dünya Kiliseler Birliği'nin destek verdiği tescillenmiştir. Bütün bunları görmezden gelerek Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kararına destek vermek her ne olursa olsun Batı'nın safında yer alma gayretinin bir sonucudur.
Beşir'in yanında yer almak, zalimlerin verdiği karara güvenmemek ve onlara destek vermemek anlamına gelir.
Şahsen, Filistin'de yaşananların hesabını soramayan batılıların hiçbir kararına güvenemem, güvenmeyi biraz saflık olarak görürüm. Ve yine Irak'ı işgal eden güçlerin işgal gerekçesi olarak dünyaya söylediklerinin tamamının yalan çıktığını bile bile Batı dünyasının arkasına takılmayı da kendi kardeşlerimize karşı savaşmak olarak değerlendiririm.
İslâm dünyasının neresine bakarsanız bakın kan akmakta ve akan kanın arkasında Hıristiyan dünyası vardır. İşte bu dünyanın elindeki bir Uluslararası Mahkemenin verdiği karara güvenmiyorum. Bu tavrımı da insanlık ve İslâm adına belirliyorum. Zalimlerin yanında yer almamak, zalimlerin aldığı karara güvenmemek adına yapıyorum. Ama isteyen istediğine inanabilir, isteyen istediğinin peşinden gidebilir.
Abdülkadir Özkan
Koltuğa oturmak, koltuğun altında kalmak
Liderlik ve yönetim pek çok insanın talep edebileceği bir istektir. Kendisini ehil gören bir mü'minin liderlik veya yöneticilik talebinde bulunması sakıncalı da değildir. Ancak oturulacak koltuğun yeri önemlidir. Mü'min, üzerinde oturacağı bir koltuğu talep eder.
Koltuğun altında kalmak mü'min için zillettir. Koltuk, mü'mini ezmeye başladığında maksatla pratik arasında çelişki oluşmuş demektir. Nasıl bir mü'min, abdest ve diğer şartlarını hazır ederek namaza başladığı halde, namaz içindeki bir arızadan ötürü namazı bozulabiliyorsa, siyasette de ilk çıkılan noktadan sapmalar oluştuğunda niyet bozulduğu için geri çekilmeyi, arızalanan bölümü tamir etmeyi denemek gerekmektedir. Çıkış noktalarından taviz vererek yola devam edilmesi halinde, Allah için ele alınan bir işten cehenneme girilecek bir gerekçe hazırlanmış olur ki bunun adı felakettir.
Koltuğunu kalbine gömmüş mü'min örnekleri yüzünden Müslümanlar siyasete soğuk bakar olmuşlardır. Koltukla beraber yeni bir çevre oluşacaktır elbette. Tıpkı insanın evlenmesiyle yeni bir çevreye de sahip olması gibidir bu. Evlenip yeni bir çevre edinen öz anne ve babasını, kardeşlerini yok saymayacağı gibi, siyasetle iştigal edenler de beraber sabah namazı kıldıkları ilk çevrelerini dağıtmamalıdırlar ki, koltuk onların üzerine oturmuş olmasın.
İstişarenin önemini idrak etmiş bir mü'min olarak, mü'min kardeşleriyle sürekli istişare eden, istişare sonucunu da kendisi için bağlayıcı gören bir mü'min yönetici yanılma ihtimalini azaltacağı gibi yanıldıklarından ötürü vebale girme riskini de azaltır.
Siyasetin çizgileri
Çevremizde siyasetçi olarak görmek zorunda kaldığımız şahsiyetlerin siyasete ait kadroları doldurmuş olmaları, İslam'ın siyasetçi tipinin onlar gibi olduğuna delalet etmez elbette. İmam Buharî'nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ibadet olan bir siyaseti yapan kişinin beyin yapısını tahlil ederek önümüze koymaktadır. Koltuğa yerleştiği günle ertesi gün arasında çizgi farkı oluşturanlar, koltuğu kullanma amacını saptıranlar ve koltuğu ilahlaştıranlar için bu çizgiler oldukça önemlidir.
İş zamanı adı anılıp, iş vakti geçince adı unutulan, hizmette sadakatine rağmen toplantılara alınmaya bile uygun görülmeyen, her işin adamı, her zamanın elemanı olan ama bir türlü öne çıkarılmayan, tipi beğenilmeyen isimsiz kahramanları tanıtıyor hadisimiz. Kılık kıyafeti, makamı, menfaati putlaştıranları önümüze koyuyor. Hepimiz bu hadisi şerifi ilke edinmeliyiz:
'Altın kulu, gümüş kulu, kadife kumaş ve zencefil kulu kahrolsun. Böylesine verilse memnun olur, verilmezse küser.
Böylesi sürünsün, zarar içinde olsun. Vücuduna diken battığında cımbızla çıkaran bulunmasın!
Cennet, hayır ve saadet şu kula layıktır:
Allah yolunda cihad için atının dizginini tutmuş, başı dağınık, ayakları tozludur. İleri bir göreve verilecek olsa orada hizmet eder. Geri hizmetlerden birine verilse oradaki görevi yapar. Bir meclise girmek için izin isteyecek olsa izin verilmez, aracılık yapmak istese aracılığını kabul eden olmaz.' [Buharî, Cihad, 69]
Liderlik, yöneticilik büyük bir sorumluluktur
Lider olmak için kendini zorlayanların liderliğin akıbetini düşünmeleri gerekmektedir. Mesele sadece maaşı helal etme meselesi değildir. Çalarken yakalanmamış olmak, uhrevi mesuliyetten kurtulmaya yetmez. Müslümanların işini görmek üzere sorumluluk üstlenenler, camide namaz kıldıran imamlardan daha az sorumlu değildirler. Siyaset ve yöneticilik bir ibadettir. Yerine getirilirken sürekli abdestli bulunulması gerekmiyor diye ibadet olma vasfını kaybetmiş değildir. İbadet ise olduğu gibi sorumluluktur.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:
'Müslümanların işlerinden bir işte görev alıp da onlar için gayret etmeyen, onlarla beraber cennete giremez.' [Müslim, İmare, 5 (4708) Benzer bir rivayet için de bkz. Buharî, Ahkâm, 8 (7150)]
Şu hadisleri sorumluluk almak için kendini zorlayan herkes dikkate almalıdır:
'Siz, liderlik için çırpınacaksınız. Kıyamet günü ise pişmanlık olacaktır o.' [Buharî, Ahkâm, 7 ( 7147)]
'On kişiye lider olmuş biri yoktur ki kıyamet günü elleri kelepçeli gelmiş olmasın; ya adaleti onu çözer ya da zulmü öyle bırakır.' [Terğib ve terhib, 3368.hadis]
Ashabın önde gelen isimlerinden olan, Enes bin Malik'in kardeşi Bera bin malik radıyallahu anh zühdü ve takvasıyla bilinen biriydi. Duası makbul ibadeti titizdi. Buna rağmen Ömer bin Hattab radıyallahu anh, ordu komutanlarına Bera bin Malik'i komutan yapmamaları için uyarmıştı. Çünkü Bera bin malik radıyallahu anh ölümü göze almış, yiğit bir sahabiydi. Şehadete koşuyor, geride bıraktıklarını unutuyordu. Öyle birinin emretme yetkisini Müslümanlar üzerinde kullandığında, Müslümanların zarar edebileceği ama onun şehadetiyle kâr etmiş olacağı keskin kararlar vermesi muhtemeldi. Liderlik ise geniş düşünmeyi gerektiren bir konumdu.
Lider için iki destek
Bu desteklerin birincisi, zayıflardır. Müslümanların zavallı, kimsesiz, çaresiz tipleri servet içinde yüzenlerinden daha yakın dururlar Allah'a. Yönetimde başarı, savaşta zafer onların dua ettiği taraftadır. Şu hadisi şerif çok düşünülmesi gereken bir hadistir:
'Allah bu ümmete zayıfları sayesinde yardım eder. Onların duası ve namazı, ihlası ile yardım görürsünüz.' [Nesai, Cihad, 43 (4372)]
Desteklerin ikincisi ve en önemlisi de, Allah Teâlâ'nın bizde göreceği amellerdeki ihlasa ve gayrete göre bize yardım edeceği gerçeğidir. Cihadın ve çalışmanın edebiyatı bizi şişirebilir ama Allah'ın yardımı, iyi edebiyat yapanlar için değil salih amelleri olanlar içindir. Buharî Cihad bölümünün ön üçüncü başlığını Ebu'd-Derda radıyallahu anhı bir sözü ile başlatmaktadır. Diyor ki: 'Siz, amelleriniz sayesinde savaşabilirsiniz.'
Düşünce kutusu
Bir Müslüman'ın yetenekleri, tecrübeleri ve imkânları nedeniyle diğer Müslümanların üzerine yönetici olmayı, bir birimi idare etmeyi talep etmesi onun bir hakkı olduğu gibi, Müslümanlara verebileceği bir becerisi olanın da onu vermesi İslam'ın onun üzerindeki hakkıdır. Bir hastayı tedavi etmek doktorun üzerindeki insanlık hakkı, onun da ücret alması doktorun insanlar üzerindeki hakkı oluyor da idari birikimi olan bir Müslüman'ın tecrübelerini ümmetinin lehinde kullanması neden hak olmuyor?
"Koltuğunu kalbine gömmüş mü'min örnekleri yüzünden Müslümanlar siyasete soğuk bakar olmuşlardır. Koltukla beraber yeni bir çevre oluşacaktır elbette. Tıpkı insanın evlenmesiyle yeni bir çevreye de sahip olması gibidir bu. Evlenip yeni bir çevre edinen öz anne ve babasını, kardeşlerini yok saymayacağı gibi, siyasetle iştigal edenler de beraber sabah namazı kıldıkları ilk çevrelerini dağıtmamalıdırlar ki, koltuk onların üzerine oturmuş olmasın.
Nureddin Yıldız
Koltuğun altında kalmak mü'min için zillettir. Koltuk, mü'mini ezmeye başladığında maksatla pratik arasında çelişki oluşmuş demektir. Nasıl bir mü'min, abdest ve diğer şartlarını hazır ederek namaza başladığı halde, namaz içindeki bir arızadan ötürü namazı bozulabiliyorsa, siyasette de ilk çıkılan noktadan sapmalar oluştuğunda niyet bozulduğu için geri çekilmeyi, arızalanan bölümü tamir etmeyi denemek gerekmektedir. Çıkış noktalarından taviz vererek yola devam edilmesi halinde, Allah için ele alınan bir işten cehenneme girilecek bir gerekçe hazırlanmış olur ki bunun adı felakettir.
Koltuğunu kalbine gömmüş mü'min örnekleri yüzünden Müslümanlar siyasete soğuk bakar olmuşlardır. Koltukla beraber yeni bir çevre oluşacaktır elbette. Tıpkı insanın evlenmesiyle yeni bir çevreye de sahip olması gibidir bu. Evlenip yeni bir çevre edinen öz anne ve babasını, kardeşlerini yok saymayacağı gibi, siyasetle iştigal edenler de beraber sabah namazı kıldıkları ilk çevrelerini dağıtmamalıdırlar ki, koltuk onların üzerine oturmuş olmasın.
İstişarenin önemini idrak etmiş bir mü'min olarak, mü'min kardeşleriyle sürekli istişare eden, istişare sonucunu da kendisi için bağlayıcı gören bir mü'min yönetici yanılma ihtimalini azaltacağı gibi yanıldıklarından ötürü vebale girme riskini de azaltır.
Siyasetin çizgileri
Çevremizde siyasetçi olarak görmek zorunda kaldığımız şahsiyetlerin siyasete ait kadroları doldurmuş olmaları, İslam'ın siyasetçi tipinin onlar gibi olduğuna delalet etmez elbette. İmam Buharî'nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ibadet olan bir siyaseti yapan kişinin beyin yapısını tahlil ederek önümüze koymaktadır. Koltuğa yerleştiği günle ertesi gün arasında çizgi farkı oluşturanlar, koltuğu kullanma amacını saptıranlar ve koltuğu ilahlaştıranlar için bu çizgiler oldukça önemlidir.
İş zamanı adı anılıp, iş vakti geçince adı unutulan, hizmette sadakatine rağmen toplantılara alınmaya bile uygun görülmeyen, her işin adamı, her zamanın elemanı olan ama bir türlü öne çıkarılmayan, tipi beğenilmeyen isimsiz kahramanları tanıtıyor hadisimiz. Kılık kıyafeti, makamı, menfaati putlaştıranları önümüze koyuyor. Hepimiz bu hadisi şerifi ilke edinmeliyiz:
'Altın kulu, gümüş kulu, kadife kumaş ve zencefil kulu kahrolsun. Böylesine verilse memnun olur, verilmezse küser.
Böylesi sürünsün, zarar içinde olsun. Vücuduna diken battığında cımbızla çıkaran bulunmasın!
Cennet, hayır ve saadet şu kula layıktır:
Allah yolunda cihad için atının dizginini tutmuş, başı dağınık, ayakları tozludur. İleri bir göreve verilecek olsa orada hizmet eder. Geri hizmetlerden birine verilse oradaki görevi yapar. Bir meclise girmek için izin isteyecek olsa izin verilmez, aracılık yapmak istese aracılığını kabul eden olmaz.' [Buharî, Cihad, 69]
Liderlik, yöneticilik büyük bir sorumluluktur
Lider olmak için kendini zorlayanların liderliğin akıbetini düşünmeleri gerekmektedir. Mesele sadece maaşı helal etme meselesi değildir. Çalarken yakalanmamış olmak, uhrevi mesuliyetten kurtulmaya yetmez. Müslümanların işini görmek üzere sorumluluk üstlenenler, camide namaz kıldıran imamlardan daha az sorumlu değildirler. Siyaset ve yöneticilik bir ibadettir. Yerine getirilirken sürekli abdestli bulunulması gerekmiyor diye ibadet olma vasfını kaybetmiş değildir. İbadet ise olduğu gibi sorumluluktur.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:
'Müslümanların işlerinden bir işte görev alıp da onlar için gayret etmeyen, onlarla beraber cennete giremez.' [Müslim, İmare, 5 (4708) Benzer bir rivayet için de bkz. Buharî, Ahkâm, 8 (7150)]
Şu hadisleri sorumluluk almak için kendini zorlayan herkes dikkate almalıdır:
'Siz, liderlik için çırpınacaksınız. Kıyamet günü ise pişmanlık olacaktır o.' [Buharî, Ahkâm, 7 ( 7147)]
'On kişiye lider olmuş biri yoktur ki kıyamet günü elleri kelepçeli gelmiş olmasın; ya adaleti onu çözer ya da zulmü öyle bırakır.' [Terğib ve terhib, 3368.hadis]
Ashabın önde gelen isimlerinden olan, Enes bin Malik'in kardeşi Bera bin malik radıyallahu anh zühdü ve takvasıyla bilinen biriydi. Duası makbul ibadeti titizdi. Buna rağmen Ömer bin Hattab radıyallahu anh, ordu komutanlarına Bera bin Malik'i komutan yapmamaları için uyarmıştı. Çünkü Bera bin malik radıyallahu anh ölümü göze almış, yiğit bir sahabiydi. Şehadete koşuyor, geride bıraktıklarını unutuyordu. Öyle birinin emretme yetkisini Müslümanlar üzerinde kullandığında, Müslümanların zarar edebileceği ama onun şehadetiyle kâr etmiş olacağı keskin kararlar vermesi muhtemeldi. Liderlik ise geniş düşünmeyi gerektiren bir konumdu.
Lider için iki destek
Bu desteklerin birincisi, zayıflardır. Müslümanların zavallı, kimsesiz, çaresiz tipleri servet içinde yüzenlerinden daha yakın dururlar Allah'a. Yönetimde başarı, savaşta zafer onların dua ettiği taraftadır. Şu hadisi şerif çok düşünülmesi gereken bir hadistir:
'Allah bu ümmete zayıfları sayesinde yardım eder. Onların duası ve namazı, ihlası ile yardım görürsünüz.' [Nesai, Cihad, 43 (4372)]
Desteklerin ikincisi ve en önemlisi de, Allah Teâlâ'nın bizde göreceği amellerdeki ihlasa ve gayrete göre bize yardım edeceği gerçeğidir. Cihadın ve çalışmanın edebiyatı bizi şişirebilir ama Allah'ın yardımı, iyi edebiyat yapanlar için değil salih amelleri olanlar içindir. Buharî Cihad bölümünün ön üçüncü başlığını Ebu'd-Derda radıyallahu anhı bir sözü ile başlatmaktadır. Diyor ki: 'Siz, amelleriniz sayesinde savaşabilirsiniz.'
Düşünce kutusu
Bir Müslüman'ın yetenekleri, tecrübeleri ve imkânları nedeniyle diğer Müslümanların üzerine yönetici olmayı, bir birimi idare etmeyi talep etmesi onun bir hakkı olduğu gibi, Müslümanlara verebileceği bir becerisi olanın da onu vermesi İslam'ın onun üzerindeki hakkıdır. Bir hastayı tedavi etmek doktorun üzerindeki insanlık hakkı, onun da ücret alması doktorun insanlar üzerindeki hakkı oluyor da idari birikimi olan bir Müslüman'ın tecrübelerini ümmetinin lehinde kullanması neden hak olmuyor?
"Koltuğunu kalbine gömmüş mü'min örnekleri yüzünden Müslümanlar siyasete soğuk bakar olmuşlardır. Koltukla beraber yeni bir çevre oluşacaktır elbette. Tıpkı insanın evlenmesiyle yeni bir çevreye de sahip olması gibidir bu. Evlenip yeni bir çevre edinen öz anne ve babasını, kardeşlerini yok saymayacağı gibi, siyasetle iştigal edenler de beraber sabah namazı kıldıkları ilk çevrelerini dağıtmamalıdırlar ki, koltuk onların üzerine oturmuş olmasın.
Nureddin Yıldız
“Essalatü ve’sselamü aleyke ya Resûlellah”
Eğer bizden önce ölüp gidenler, söz söylecek durumda olsalardı, bizlere hitaben yana yakıla derlerdi ki: "Ey henüz hayatta bulunan kişi! Bizim zamanımız gaflette geçti, Bari sen birkaç günlük hayatını bil fırsat. Henüz imkân var iken, eyle zikirle fikir, ibadet ve taat" ALLAH Teâlâ, hepimizi bu ulvi gecenin feyzine kavuştursun. Amin..
2- Salat ü selâm okumak. Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimize hiç olmazsa bir tesbih salat ü selâm okumalıyız. Can ü gönülden, "Es-salatü ve's-selamü aleyke ya Resûlellah" demeliyiz.
3- Kur'an-ı Kerîm okumak veya dinlemek. Böyle mübarek bir gecede yapacağımız ibadetlerin en önemlisi: Kur'an-ı Kerim'i okumak, dinlemek ve anlamı üzerinde düşünmektir. Çünkü Kur'an-ı Kerîm Cenâb-ı Hakk'ın insanlığa son mesajıdır. O'nun iyi anlaşılması ve uygulanması halinde insanlık mutlu olacaktır.
4- Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hayatını ve ahlâkını okuyup iyice anlamak.
Muhterem Okuyucu!
Mevlid Gecesini idrak edip ihya ederken bir de şu hususu iyice tefekkür etmemiz gerekir. Mevlid Gecesi neden mübarek, büyük bir gece oldu? Evet neden? Çünkü Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bu gece dünyayı şereflendirdi de ondan... O halde bu mübarek gecede Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ile olan ilgi ve alâkamızı, münasebetimizi iyice gözden geçirmemiz gerekiyor. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünnetini şahsi hayatımıza, iş hayatımıza ve ev hayatımıza uygulayabiliyor muyuz? Şimdi bir düşünelim, iyice tefekkür edelim:
a- Bugün ölsek, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bizim hakkımızda şefaatçi mi olur? Yoksa davacı mı, şikayetçi mi olur?
b- Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünneti bizim hayatımızın neresinde? Evet şahsî hayatımızın neresinde, iş hayatımızın neresinde, ev hayatımızın neresinde?..
Evet bütün bu hususları iyice gözden geçirmemiz ve eksikliklerimizi telâfi etmeye karar vermemiz gerekir. İşte o zaman gerçek manada Mevlid Gecesini idrak ve ihya etmiş oluruz. Yoksa biraz istiğfar, biraz dua ve biraz da kaza ve nafile namaz kılmakla kendimizi avutmayalım.
Bir düşünelim! Biz neyi kutluyoruz? Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin doğumunun yıl dönümünü.... O halde şahsî, ev ve iş hayatımıza Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz hakim olmadan Mevlid Gecesi kutlanır mı? Gelin-Damat olmadan düğün yapılır mı?
Bu gecenin fazileti, mübarek ve hayırlı oluşu, madem ki Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin bu gece doğmuş olmasıdır. O zaman bu hayır, bereket ve fazilet kaynağı niçin bizim hayatımızda hakim değil? Niçin O'ndan uzak duruyoruz? Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz niçin ferdî yaşantımızda, düşünce, duygu ve hayata bakışımızın esası değil, hayatımıza hakim değil?!.. İşte değerini, O'nun doğumundan alan şu mübarek Mevlid Gecesinde bu sorunun cevabı üzerinde tefekkür etmek ve Kur'an-ı Kerim'le birlikte Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin bize Rabbimizden getirdiği risaleti, Hak Din olan İslâm'ı hayatımıza hakim kılmanın yollarını düşünüp bu uğurda çalışmak için azmetmek, elbette ki bu gecenin manasına uygun olan en hayırlı amellerden olacaktır.
Tüm Müslümanlar olarak bilelim ki: Bugün yeryüzünde kafirlerin tağutî yönetimleri altında zulümlere, katliamlara, saldırılara maruz kalarak zillet, sefalet içinde karanlık, kirli bir hayat yaşıyorsak; bunun tek sebebi vardır: O da, bu mübarek gecede doğmuş olan Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin bize getirdiği hidayetin, risaletin ve bizim için razı olduğu tek Hak Din olan İslâm'ın; düşünce, duygu ve bakış açımızdan, buna ilaveten de sosyal, toplumsal ve devlet yaşantımızdan uzaklaştırılmış olmasıdır.
Mehmet Talü
2- Salat ü selâm okumak. Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimize hiç olmazsa bir tesbih salat ü selâm okumalıyız. Can ü gönülden, "Es-salatü ve's-selamü aleyke ya Resûlellah" demeliyiz.
3- Kur'an-ı Kerîm okumak veya dinlemek. Böyle mübarek bir gecede yapacağımız ibadetlerin en önemlisi: Kur'an-ı Kerim'i okumak, dinlemek ve anlamı üzerinde düşünmektir. Çünkü Kur'an-ı Kerîm Cenâb-ı Hakk'ın insanlığa son mesajıdır. O'nun iyi anlaşılması ve uygulanması halinde insanlık mutlu olacaktır.
4- Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hayatını ve ahlâkını okuyup iyice anlamak.
Muhterem Okuyucu!
Mevlid Gecesini idrak edip ihya ederken bir de şu hususu iyice tefekkür etmemiz gerekir. Mevlid Gecesi neden mübarek, büyük bir gece oldu? Evet neden? Çünkü Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bu gece dünyayı şereflendirdi de ondan... O halde bu mübarek gecede Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ile olan ilgi ve alâkamızı, münasebetimizi iyice gözden geçirmemiz gerekiyor. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünnetini şahsi hayatımıza, iş hayatımıza ve ev hayatımıza uygulayabiliyor muyuz? Şimdi bir düşünelim, iyice tefekkür edelim:
a- Bugün ölsek, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bizim hakkımızda şefaatçi mi olur? Yoksa davacı mı, şikayetçi mi olur?
b- Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünneti bizim hayatımızın neresinde? Evet şahsî hayatımızın neresinde, iş hayatımızın neresinde, ev hayatımızın neresinde?..
Evet bütün bu hususları iyice gözden geçirmemiz ve eksikliklerimizi telâfi etmeye karar vermemiz gerekir. İşte o zaman gerçek manada Mevlid Gecesini idrak ve ihya etmiş oluruz. Yoksa biraz istiğfar, biraz dua ve biraz da kaza ve nafile namaz kılmakla kendimizi avutmayalım.
Bir düşünelim! Biz neyi kutluyoruz? Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin doğumunun yıl dönümünü.... O halde şahsî, ev ve iş hayatımıza Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz hakim olmadan Mevlid Gecesi kutlanır mı? Gelin-Damat olmadan düğün yapılır mı?
Bu gecenin fazileti, mübarek ve hayırlı oluşu, madem ki Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin bu gece doğmuş olmasıdır. O zaman bu hayır, bereket ve fazilet kaynağı niçin bizim hayatımızda hakim değil? Niçin O'ndan uzak duruyoruz? Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz niçin ferdî yaşantımızda, düşünce, duygu ve hayata bakışımızın esası değil, hayatımıza hakim değil?!.. İşte değerini, O'nun doğumundan alan şu mübarek Mevlid Gecesinde bu sorunun cevabı üzerinde tefekkür etmek ve Kur'an-ı Kerim'le birlikte Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin bize Rabbimizden getirdiği risaleti, Hak Din olan İslâm'ı hayatımıza hakim kılmanın yollarını düşünüp bu uğurda çalışmak için azmetmek, elbette ki bu gecenin manasına uygun olan en hayırlı amellerden olacaktır.
Tüm Müslümanlar olarak bilelim ki: Bugün yeryüzünde kafirlerin tağutî yönetimleri altında zulümlere, katliamlara, saldırılara maruz kalarak zillet, sefalet içinde karanlık, kirli bir hayat yaşıyorsak; bunun tek sebebi vardır: O da, bu mübarek gecede doğmuş olan Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin bize getirdiği hidayetin, risaletin ve bizim için razı olduğu tek Hak Din olan İslâm'ın; düşünce, duygu ve bakış açımızdan, buna ilaveten de sosyal, toplumsal ve devlet yaşantımızdan uzaklaştırılmış olmasıdır.
Mehmet Talü
Muhammedî bahar geliyor
Hava, su derken üçüncü cemre de toprağa düştü. Kışın kefeni yırtıldı. Yeni bir dirilişin eşiğine adım atıldı. Bahar bütün tebessümleriyle yüzünü göstermeye başladı. Gonca gonca, burç burç, tomurcuk tomurcuk gülümsüyor dallar, bütün kırlar.
Rüzgâr artık meltemdir, sular tatlı çağlayan. Kır çiçekleri bütün renkleriyle yazı yaban her tarafı mühürlüyor. Tevhidin cemal ve hüsün tuğraları dağlara, ovalara, vadilere her tarafa çekiliyor. Toprak, rahmet hazinelerini çıkarıyor. Bahar geliyor, bahar!
Tabiat, sura üflenmiş gibi diriliş naraları atıyor. En güzel havalara, en tatlı sulara giriyor. Kuşlar, böcekler ve daha nice hayvanlar, kış kuşatmasından kurtuluyor; bahar çıkartmasına hazırlanıyor. Kış çerileri tedirgin ve perişan. Yüce Yaratıcının “Ol” emriyle akla hayale sığmayan bir şölene hazırlanıyor, tabiat.
Ya toplumlar?
Bugün bir cemre daha düşüyor. İnsanlık toprağının bağrına, havasına suyuna bir kutlu cemre daha düşüyor. Ve sanki şairin duası kabul oluyor:
“Vicdanlar, sakat çıkmadan, / Yâ Muhammed, yarına; / İyiliklerle gel, güzelliklerle gel / Âdem oğullarına! / Yüreklerden taşsın / Yine, imanlar! / Itrî, bestelesin Tekbir'ini; / Evliyâ, okusun / Kur'an'lar! / Ve Kur'ân'ı göz nuruyla çoğaltsın / Kayışzâde Osmanlar! / Na'tini Gaalib yazsın, / Mevlid'ini Süleymanlar! / Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle / Geri gelsin Sinan'lar! / Çarpılsın, hakikat niyetine / Cenaze namazı kıldıranlar! / Gel ey Muhammed, bahardır.. / Dudaklar ardında saklı / Âminlerimiz vardır!.. / Hacdan döner gibi gel; / Mi'rac'dan iner gibi gel; / Bekliyoruz yıllardır! / Bulutlar kanad, rüzgâr kanad; / Hızır kanad, / Cibril kanad; / Nisan kanad, bahar kanad; / Âyetlerini ezber bilen / Yapraklar kanad.. / Açılsın göklerin kapıları, / Açılsın perdeler, kat kat! / Çöllere dökülsün yıldızlar; / Dizilsin yollarına / Yetimler, günahsızlar! / Çöl gecelerinden, yanık / Türküler yapan kızlar / Sancağını saçlarıyla dokusun; / Bilâl-i Habeşî sustuysa / Ezanlarını Dâvûd okusun! / Konsun, yine pervazlara / Güvercinler; / (Hû hû) lara karışsın / Âminler.. / Mübarek akşamdır; / Gelin ey Fâtiha'lar, / Yâsin'ler!” diye yalvarmıştı Arif Nihat Asya.
Bu kutlu dua, yalnız kalmadı hiçbir zaman. Kutlu nefeslerle havamıza katılan bu dualar, suyumuzu, toprağımızı cemre cemre mayaladılar. Gönüllerimizi, ruhlarımızı bahar renkleriyle boyaladılar:
“Ah yetiş çocukluğunda çobanlık eden / Yetiş toprağın yeni mayalanmasına / Yetiş mağaranın ışımasına / Yetiş ayı ikiye bölen parmaklarıyla / Yetiş büyük armağancım / Oruç armağancım namaz armağancım / Yetiş uluların imamı / Yetiş toprağın yeni doğuşuna / İnsanın yeniden / Dirilme süzülüşüne / Yetiştir toprak saçan ellerini / Tanrı gücünü görmeyen gözlere / Saçtığın topraklardan yetiştir bize / Ey gök yolcusu / Yolculuğunda meleğin kanadı / Mevsimi geçmiş bir gül yaprağı gibi kuruyan / Yetiş bize kıyamet bildiricisi / Kıyametin sevinç muştucusu / Yetiş kabaran yeni toprağa / Kur'an tohumunu ekmek için / Gül tohumlarını saç bize / Gül bahçesi olan türbenden / Ve komşun Tanrıevi'nden / Ve sevgilin olan ve sevgilisi olduğun / Diri Diriltici olanın / Acımasından bize / Yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber / Yetiş her zaman diri olan varlığınla / Yetiş yak lambamızı / Yetiş aydınlat karanlığımızı / Yetiş yeşillendir çöllerimizi / Yetiş dirilt insanımızı / Seni sevenin ismiyle yetiş bize / Yetiştir bize / Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını / Verim yağmuru insin ülkemize / Mekke'ye Medine'ye Şam'a / Kudüs'e Bağdat'a İstanbul'a / Semerkand'a Taşkent'e Diyarbekir'e / Yetiş peygamber imdadı yetiş / Yetiş Allah'ın izniyle / Yetiştir erlerini / Diriliş bayraklarını taşıyan / Şehit gömleklerini peşin giymiş / Ateşten, sudan geçer gibi geçen / Allah önünde her varlığı yok gören / Dağların üstünde erip / Kentlere şafaklar gibi ağan / Küçük askerlerini / Gül diksinler diye yeni topraklarına / İnsanın ta gönlüne / Yetiştir erenlerini / Allah'ım / Âmin” diyerek bütün ruhuyla yalvaran Sezai Karakoç ve Zamanın Güzeli, münacatlarıyla bir bahar sevdasını, yeniden diriliş dualarıyla dillere, gönüllere mayalamışlardı.
Maya tuttu. Dualar, daha nice nice dualar çoğala çoğala, dünyanın dört bir yanını kuşattı. Dünyanın dört bir yanında dua burçları, tomurcukları, goncaları baş gösterdi.
Ve Muhammedî bahar geliyor. Kutlu doğumlarla diriliş, dünyayı sarıyor.
Mevlid kandiliniz kutlu olsun, aziz, can dostlarım, sevgili okuyucularım.
Mehmet Doğan
Rüzgâr artık meltemdir, sular tatlı çağlayan. Kır çiçekleri bütün renkleriyle yazı yaban her tarafı mühürlüyor. Tevhidin cemal ve hüsün tuğraları dağlara, ovalara, vadilere her tarafa çekiliyor. Toprak, rahmet hazinelerini çıkarıyor. Bahar geliyor, bahar!
Tabiat, sura üflenmiş gibi diriliş naraları atıyor. En güzel havalara, en tatlı sulara giriyor. Kuşlar, böcekler ve daha nice hayvanlar, kış kuşatmasından kurtuluyor; bahar çıkartmasına hazırlanıyor. Kış çerileri tedirgin ve perişan. Yüce Yaratıcının “Ol” emriyle akla hayale sığmayan bir şölene hazırlanıyor, tabiat.
Ya toplumlar?
Bugün bir cemre daha düşüyor. İnsanlık toprağının bağrına, havasına suyuna bir kutlu cemre daha düşüyor. Ve sanki şairin duası kabul oluyor:
“Vicdanlar, sakat çıkmadan, / Yâ Muhammed, yarına; / İyiliklerle gel, güzelliklerle gel / Âdem oğullarına! / Yüreklerden taşsın / Yine, imanlar! / Itrî, bestelesin Tekbir'ini; / Evliyâ, okusun / Kur'an'lar! / Ve Kur'ân'ı göz nuruyla çoğaltsın / Kayışzâde Osmanlar! / Na'tini Gaalib yazsın, / Mevlid'ini Süleymanlar! / Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle / Geri gelsin Sinan'lar! / Çarpılsın, hakikat niyetine / Cenaze namazı kıldıranlar! / Gel ey Muhammed, bahardır.. / Dudaklar ardında saklı / Âminlerimiz vardır!.. / Hacdan döner gibi gel; / Mi'rac'dan iner gibi gel; / Bekliyoruz yıllardır! / Bulutlar kanad, rüzgâr kanad; / Hızır kanad, / Cibril kanad; / Nisan kanad, bahar kanad; / Âyetlerini ezber bilen / Yapraklar kanad.. / Açılsın göklerin kapıları, / Açılsın perdeler, kat kat! / Çöllere dökülsün yıldızlar; / Dizilsin yollarına / Yetimler, günahsızlar! / Çöl gecelerinden, yanık / Türküler yapan kızlar / Sancağını saçlarıyla dokusun; / Bilâl-i Habeşî sustuysa / Ezanlarını Dâvûd okusun! / Konsun, yine pervazlara / Güvercinler; / (Hû hû) lara karışsın / Âminler.. / Mübarek akşamdır; / Gelin ey Fâtiha'lar, / Yâsin'ler!” diye yalvarmıştı Arif Nihat Asya.
Bu kutlu dua, yalnız kalmadı hiçbir zaman. Kutlu nefeslerle havamıza katılan bu dualar, suyumuzu, toprağımızı cemre cemre mayaladılar. Gönüllerimizi, ruhlarımızı bahar renkleriyle boyaladılar:
“Ah yetiş çocukluğunda çobanlık eden / Yetiş toprağın yeni mayalanmasına / Yetiş mağaranın ışımasına / Yetiş ayı ikiye bölen parmaklarıyla / Yetiş büyük armağancım / Oruç armağancım namaz armağancım / Yetiş uluların imamı / Yetiş toprağın yeni doğuşuna / İnsanın yeniden / Dirilme süzülüşüne / Yetiştir toprak saçan ellerini / Tanrı gücünü görmeyen gözlere / Saçtığın topraklardan yetiştir bize / Ey gök yolcusu / Yolculuğunda meleğin kanadı / Mevsimi geçmiş bir gül yaprağı gibi kuruyan / Yetiş bize kıyamet bildiricisi / Kıyametin sevinç muştucusu / Yetiş kabaran yeni toprağa / Kur'an tohumunu ekmek için / Gül tohumlarını saç bize / Gül bahçesi olan türbenden / Ve komşun Tanrıevi'nden / Ve sevgilin olan ve sevgilisi olduğun / Diri Diriltici olanın / Acımasından bize / Yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber / Yetiş her zaman diri olan varlığınla / Yetiş yak lambamızı / Yetiş aydınlat karanlığımızı / Yetiş yeşillendir çöllerimizi / Yetiş dirilt insanımızı / Seni sevenin ismiyle yetiş bize / Yetiştir bize / Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını / Verim yağmuru insin ülkemize / Mekke'ye Medine'ye Şam'a / Kudüs'e Bağdat'a İstanbul'a / Semerkand'a Taşkent'e Diyarbekir'e / Yetiş peygamber imdadı yetiş / Yetiş Allah'ın izniyle / Yetiştir erlerini / Diriliş bayraklarını taşıyan / Şehit gömleklerini peşin giymiş / Ateşten, sudan geçer gibi geçen / Allah önünde her varlığı yok gören / Dağların üstünde erip / Kentlere şafaklar gibi ağan / Küçük askerlerini / Gül diksinler diye yeni topraklarına / İnsanın ta gönlüne / Yetiştir erenlerini / Allah'ım / Âmin” diyerek bütün ruhuyla yalvaran Sezai Karakoç ve Zamanın Güzeli, münacatlarıyla bir bahar sevdasını, yeniden diriliş dualarıyla dillere, gönüllere mayalamışlardı.
Maya tuttu. Dualar, daha nice nice dualar çoğala çoğala, dünyanın dört bir yanını kuşattı. Dünyanın dört bir yanında dua burçları, tomurcukları, goncaları baş gösterdi.
Ve Muhammedî bahar geliyor. Kutlu doğumlarla diriliş, dünyayı sarıyor.
Mevlid kandiliniz kutlu olsun, aziz, can dostlarım, sevgili okuyucularım.
Mehmet Doğan
Darbenin bu yanında ve karşı yanında duran karakterler
Elinde güç varken aslan kesilir. Elinde güç olduğunu hissettiğinde ya da zırhına bürünmüşken, zırhını kimsenin delemeyeceğine emin olduğunda...
Esip gürler. "Bırakın şunun hakkından geleyim" diye horozlanır. Kabadayılık gösterilerinde bulunur.
Gücü elinden alındığında, apoletleri söküldüğünde süklüm püklüm olur. Bir anda el ayak ovuşturmaya başlar. Kime sığınacağını, kimden imdat isteyeceğini bilemez.
*
Ben, bu pis karakterin iki istisnasını gördüm siyaset ortamında. Biri, 1970'li yıllarda kalleşçe bir bombalı suikasta uğrayan Hamido (Malatyalı Hamit Fendoğlu, o günün Malatya belediye başkanı), öteki geçenlerde hayata veda eden opera sanatçısı Ayhan Aydan hanımefendi...
Her ikisi de menfur Yassıada mahkemelerinin ortalığı kasıp kavurduğu günlerde dik durmayı başarabilmiş iki cesaret abidesi... Öyle günler ki, darbecilerin hükümet ve Meclis üyelerini hapishanelere attığı, yüzlerce mahkûmun idam cezasıyla yargılandığı; savunmasız sanıklara "düşükler" diye hitap etmeni marifet sayıldığı 1960-61 yıllarının karanlık günleri...
İnsanların korkudan dilini yutayazdığı zulüm günleri... Başbakan Adnan Menderes'in bile biraz saygıdan, biraz nezaketten, biraz çekingenlikten mahkemenin zalim başkanı Salim Başol'a: "Reis beyefendi hazretleri..." diye hitap ettiği günler...
Mahkemede Hamido'nun ifadesi alınıyor. Hamido dik duruşunu asla bozmuyor. Cumhurbaşkanına ve Başbakan'a atıfta bulunmak gerektiği her seferinde: "Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Başbakanım" diye anıyor. Cumhurbaşkanı (Celal Bayar) ile Başbakan (Adnan Menderes) diğer sanık bakanlar ve milletvekilleriyle birlikte mahkeme salonundalar. Hamido reisin uyarmasına rağmen fütur getirmiyor, dik duruşunu bozmuyor. Mahkeme başkanına hitaben ve oradaki cumhurbaşkanına ve başbakana hafif bir reveransla: "Onlar benim cumhurbaşkanım ve başbakanımdır; o zaman öyleydi, şimdi de öyle. Her zaman da öyle kalacak!" dedi. Bu tavrı sergilemek yürek işiydi. Cumhurbaşkanının ve başbakanın ikbal zamanında onlara perestiş etmek marifet değildi. Ama kendisinin de başının belada olduğu bir günde bu tavrı gösterebilmek mangal kadar yürek isterdi.
Diğer örnek opera sanatçısı Ayhan Aydan... Zalim darbeciler, hükümeti devirmiş, arkasından mahkemeye gerekçe arıyorlar. Aslında anayasaya muhalefetten yargılanmaları gerekirken, sonradan kendilerini ne kadar küçük düşüreceğini bilmeden mahkemenin yönünü kişisel ilişkilere indirgemekte beis görmüyorlar. Afgan kralının Celal Bayar'a hediye ettiği bir tazıyı Bayar hayvanat bahçesine hediye etmiş, "vay, sen misin bunu yapan!". Bayar, adına köpek davası denilen bu olaydan yargılanıyor. Menderes'in ise bir kadın romancı ile ilişkisinden; bir de Ayhan Aydan'dan olduğu söylenen bir çocuk aldırma olayından bahsediliyor... Bu olayı söz konusu etmek suretiyle Menderes'i küçük düşürmek istiyorlar. İşte, tam da yıldızın parlayacağı ya da kayıp gideceği, unufak olacağı kritik an... Ayhan Aydan fütur getirmiyor. "Ben bu adama âşık oldum" diyor ve devam ediyor: "Ben bu adama âşık oldum ve ondan bir çocuğum olmasını istedim. Halen de ondan bir çocuğumun olmasını isterdim. Bebeğim bir talihsizlik eseri kendiliğinden düştü. Beyefendinin bu olayda bir dahli yoktur!" Oysa savcı, bebeğin Menderes'in nüfuzunu kullanarak tıbbî yöntemle bebeğin düşürülmesinde rol oynadığını iddia ediyordu. O tarihte çocuk aldırmak suç sayılıyordu. Aydan'ın bu sözleri savcının tüm beklentilerini bir anda boşa çıkardı. Öyle bir zulüm gününde, irili ufaklı bütün kalemlerin, Menderes aleyhinde kalem oynatmayı marifet bellediği bir günde Ayhan Aydan'ın tavrı yürek istiyordu; az buz değil, mangal kadar bir yürek...
*
İmdi, bu örneklere bakarak bir takım asker eskilerinin "o ses bana ait değildi, siz buna inanıyor musunuz çocuklar" kabilinden bin dereden su getirmeye çalışan mıy mıy serzenişlerle kendilerini inkâra kalkışmalarının nasıl bir karaktere zarf oluşturduğunu görünce, onlara acımak ve onlar adına utanç duymamak elden gelmiyor
Rasim Özdenören
Esip gürler. "Bırakın şunun hakkından geleyim" diye horozlanır. Kabadayılık gösterilerinde bulunur.
Gücü elinden alındığında, apoletleri söküldüğünde süklüm püklüm olur. Bir anda el ayak ovuşturmaya başlar. Kime sığınacağını, kimden imdat isteyeceğini bilemez.
*
Ben, bu pis karakterin iki istisnasını gördüm siyaset ortamında. Biri, 1970'li yıllarda kalleşçe bir bombalı suikasta uğrayan Hamido (Malatyalı Hamit Fendoğlu, o günün Malatya belediye başkanı), öteki geçenlerde hayata veda eden opera sanatçısı Ayhan Aydan hanımefendi...
Her ikisi de menfur Yassıada mahkemelerinin ortalığı kasıp kavurduğu günlerde dik durmayı başarabilmiş iki cesaret abidesi... Öyle günler ki, darbecilerin hükümet ve Meclis üyelerini hapishanelere attığı, yüzlerce mahkûmun idam cezasıyla yargılandığı; savunmasız sanıklara "düşükler" diye hitap etmeni marifet sayıldığı 1960-61 yıllarının karanlık günleri...
İnsanların korkudan dilini yutayazdığı zulüm günleri... Başbakan Adnan Menderes'in bile biraz saygıdan, biraz nezaketten, biraz çekingenlikten mahkemenin zalim başkanı Salim Başol'a: "Reis beyefendi hazretleri..." diye hitap ettiği günler...
Mahkemede Hamido'nun ifadesi alınıyor. Hamido dik duruşunu asla bozmuyor. Cumhurbaşkanına ve Başbakan'a atıfta bulunmak gerektiği her seferinde: "Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Başbakanım" diye anıyor. Cumhurbaşkanı (Celal Bayar) ile Başbakan (Adnan Menderes) diğer sanık bakanlar ve milletvekilleriyle birlikte mahkeme salonundalar. Hamido reisin uyarmasına rağmen fütur getirmiyor, dik duruşunu bozmuyor. Mahkeme başkanına hitaben ve oradaki cumhurbaşkanına ve başbakana hafif bir reveransla: "Onlar benim cumhurbaşkanım ve başbakanımdır; o zaman öyleydi, şimdi de öyle. Her zaman da öyle kalacak!" dedi. Bu tavrı sergilemek yürek işiydi. Cumhurbaşkanının ve başbakanın ikbal zamanında onlara perestiş etmek marifet değildi. Ama kendisinin de başının belada olduğu bir günde bu tavrı gösterebilmek mangal kadar yürek isterdi.
Diğer örnek opera sanatçısı Ayhan Aydan... Zalim darbeciler, hükümeti devirmiş, arkasından mahkemeye gerekçe arıyorlar. Aslında anayasaya muhalefetten yargılanmaları gerekirken, sonradan kendilerini ne kadar küçük düşüreceğini bilmeden mahkemenin yönünü kişisel ilişkilere indirgemekte beis görmüyorlar. Afgan kralının Celal Bayar'a hediye ettiği bir tazıyı Bayar hayvanat bahçesine hediye etmiş, "vay, sen misin bunu yapan!". Bayar, adına köpek davası denilen bu olaydan yargılanıyor. Menderes'in ise bir kadın romancı ile ilişkisinden; bir de Ayhan Aydan'dan olduğu söylenen bir çocuk aldırma olayından bahsediliyor... Bu olayı söz konusu etmek suretiyle Menderes'i küçük düşürmek istiyorlar. İşte, tam da yıldızın parlayacağı ya da kayıp gideceği, unufak olacağı kritik an... Ayhan Aydan fütur getirmiyor. "Ben bu adama âşık oldum" diyor ve devam ediyor: "Ben bu adama âşık oldum ve ondan bir çocuğum olmasını istedim. Halen de ondan bir çocuğumun olmasını isterdim. Bebeğim bir talihsizlik eseri kendiliğinden düştü. Beyefendinin bu olayda bir dahli yoktur!" Oysa savcı, bebeğin Menderes'in nüfuzunu kullanarak tıbbî yöntemle bebeğin düşürülmesinde rol oynadığını iddia ediyordu. O tarihte çocuk aldırmak suç sayılıyordu. Aydan'ın bu sözleri savcının tüm beklentilerini bir anda boşa çıkardı. Öyle bir zulüm gününde, irili ufaklı bütün kalemlerin, Menderes aleyhinde kalem oynatmayı marifet bellediği bir günde Ayhan Aydan'ın tavrı yürek istiyordu; az buz değil, mangal kadar bir yürek...
*
İmdi, bu örneklere bakarak bir takım asker eskilerinin "o ses bana ait değildi, siz buna inanıyor musunuz çocuklar" kabilinden bin dereden su getirmeye çalışan mıy mıy serzenişlerle kendilerini inkâra kalkışmalarının nasıl bir karaktere zarf oluşturduğunu görünce, onlara acımak ve onlar adına utanç duymamak elden gelmiyor
Rasim Özdenören
Ahenk ve tevhid
Cansever'in İdris Küçükömer'e cevabını hatırlayalım: Küçükömer, Osmanlı toplum sisteminin "merkeziyetçiliği" görüşünü savunmuş ve bunun feodalleşmeyi engellediğini söyleyerek, (iddiasını desteklemek üzere) mimarların daha rahat anlayabileceği bir örnek vermişti: Süleymaniye Camii. Ona göre, Süleymaniye'nin kubbesi Osmanlı merkeziyetçiliğinin simgesiydi. Turgut Cansever ise mimaride en önemli meselenin üslup olduğunu, buna da "taşıyıcı unsurlar arasında parça-bütün ilişkisinin en ahenkli tarzda kurulabilmesiyle" ulaşıldığını; "Süleymaniye'nin merkezinde kubbe bulunmakla beraber (ki tam merkezde de sayılmaz), bu konumun merkeziyetçilikten çok, merkez-çevre ilişkisindeki ahengi yansıtacak tarzda olduğunu" ileri sürmüştü.
Cansever'in mimarlık anlayışından çıkardığımız sonuç: Mimaride en önemli mesele üsluptur, buna da taşıyıcı unsurlar arasında parça-bütün ilişkisinin en ahenkli tarzda kurulabilmesiyle ulaşılır. Çağdaş yönetim düşünürleri bu ifadeyi İngilizce okuyabilmiş olsalardı, her halde kitaplarının girişini onunla süslerlerdi. Çünkü onlar da dönüp dolaşıp girişimcilerle yöneticiler arasında, yöneticilerle işgörenler arasında, kısaca tüm "taşıyıcı unsurlar" arasında kurulacak ahengin örgütlerin başarı ve mutluluğunda (evet, mutluluğunda!) en büyük etken olduğunu söylüyorlar.
Yirminci yüzyılın ortalarına kadar yönetim düşüncesine "merkeziyetçilik" hakimdi. Tepedekiler kafayı, aşağıdakiler kol ve bacakları temsil ediyordu. Akıllı merkez kararları verecek, aklı olmayan çevre de verilen emirleri uygulayacaktı. Bunun siyasi örgütlerdeki tecessümü II. Dünya Savaşı çılgınlığına yol açan Nazizm-Faşizm-Stalinizm, ekonomik örgütlerdeki tecessümü de Taylorizm-Fordizm diye nitelendirilen katı yönetim anlayışları oldu. Yüzyılın ikinci yarısında ise sadece devlet yönetiminde değil, şirket yönetiminde de bu merkeziyetçi paradigmadan uzaklaşıldı. Richard Daft bu değişimi "fizyondan füzyona geçiş" olarak adlandırıyor:
En ileri örneği atom bombası olan fizyon sürecinde, atomun çekirdeği parçalanmak suretiyle enerji elde edilir. Tehlikeli zehirli atıktan ötürü bu parçalama sürecinin ihtiyatlı kontrol altında tutulması gerekir. Fizyon enerjisi elde etme girişimleri bu yüzden ciddi kontrol sistemleriyle el ele yürür. Batı dünyasında son yüzyıl içinde geliştirilen yöneticilik tarzının timsali fizyondur. Fordist evrenin seri üretimi ve 'bilimsel yöneticiliği' geniş iş bölümüne, biçimsel otoriteye ve sıkı denetime dayanıyordu. Örgütler, bireylerle departmanlar arasına katı sınırlar koyuyor; bunlar ise kaynak, terfi, maaş veya bütçe artışı gibi hususlarda birbirleriyle yarışıyordu. Yöneticiler hem birbirlerini rakip sayıyor, hem kendilerini işçilerden ayrı görüyorlardı. İnsanlar elleri (nadiren kafaları) ile çalışmaya özendiriliyor, fakat kişiliklerinin duygusal ve manevî yönlerini işin dışında tutmaları isteniyordu. (Bkz. Fusion Leadership, San Francisco: Berrett-Koehler, 1998.)
Güçlü örgütsel kuvvetleri çalışır hale getirdiğinden, fizyon-temelli örgütlerin işleri belirli bir yere kadar verimli olur. Örgüt, verdiği teşvikler karşılığında rutin, öngörülebilir davranışlar bekler ve elde eder. Makine görünümlü örgüt pek az duyguyla çalışır; rasyonel analiz ve kişisel çıkar benzini yeterlidir. İnsanları arzu edilen rol, görev ve davranışlara yönelten bu sistem gerçekten çok güçlüdür. İki küçük kusuru vardır sadece: Deha ve yaratıcılığı sınırlaması, bir de hızlı değişim dönemlerinde örgütsel eylemsizliğe (atalete) yol açması. Bunlar değişimin baş döndürdüğü kaotik bir dünyada ciddi kusurlardır ve etkileri ancak füzyon kavramına müracaatla giderilebilir.
Füzyon, fizyonun tam tersidir. Atomları parçalamak yerine, atom çekirdeklerini birleştiren bir süreçtir. Her atom diğerlerini iten pozitif yüke sahip olduğundan, çok zor bir işlemdir bu. Atomun sınır elektronları alınıp baskı meydana getirilmek suretiyle bu engel aşılır. Füzyon meydana geldiğinde, fizyonun beş misli enerji üretir. Bir gram füzyon materyali sekiz ton petrol kadar enerji üretir.
Füzyon da belirli bir yöneticilik tarzının timsalidir. Birleşme, bir araya gelme, bağlantılar oluşturma ve ortak hareket etmeye dairdir. Konuşmayı, bilgi paylaşımını, birey ve şubeler arasındaki sınırları aşan ortak sorumlulukları özendirmek suretiyle engelleri azaltmayı hedefler. Birlik (tevhid) duygusuna ulaşmaktır füzyon; başkalarını ayrı görmek değil, onları aynı bütünün parçaları saymaktır. Farkları değil, benzerlikleri görmektir. Ortak bir zemini ve bir cemaat duygusunu öne çıkarmaktır. Her birey kendi bütününü; beden, akıl, gönül ve ruhunu çalışma yerine getirir ve oradaki oluşuma katar. Füzyon birey ve örgütlerde bütünlüğü sağlamaktır.
Cansever de tevhid ve bütünlük peşindeydi. "İslam'ın gündemindeki ilkelerin en önemlisi tevhid ilkesidir" diyordu. Batı felsefesi ancak 20. yüzyılda bu ilkeye yaklaşır gibi oldu: "Asır başında Varlık felsefesiyle, Gestalt teorisiyle beraber 'bütün'ün önemi tekrar kavranıldı." Bütünün ve ahengin. Yukarıda işaret edilen baskıcı, merkeziyetçi görüşü "Rönesans'ın temel yanılgısı" sayan Cansever, bunun her şeyi dondurduğunu; buna karşılık İslam ve Asya felsefelerinin hayatı ve sanatı dinamik bir süreç olarak algıladıklarını söyler. Batı düşünce ve sanatının 20. yüzyıldaki dönüşümünün İslam'a ve Asya felsefelerine yönelik olduğunu belirten Cansever, Picasso'nun bir portre çalışmasını örnek gösterir: "Picasso o portrede bir genç kızın yüzünü aynı satıh üzerinde bir karşıdan, bir tam profil, bir de dörtte üç profil olarak üç defa resmeder. Onun donuk bir şey olmadığını, farklı görüş açılarından farklı biçimler vücuda getirdiğini ortaya koyar. Rönesans'ın donuk anlayışı ise değişmeye hiçbir şekilde açık değildir." (Kubbeyi Yere Koymamak)
Farklı görüş açılarından farklı biçimler meydana getirmenin gerek Osmanlı mimarisiyle, gerek 21. yüzyıl yönetim düşüncesiyle bağlantısını haftaya konuşalım.
Mustafa Özel
Cansever'in mimarlık anlayışından çıkardığımız sonuç: Mimaride en önemli mesele üsluptur, buna da taşıyıcı unsurlar arasında parça-bütün ilişkisinin en ahenkli tarzda kurulabilmesiyle ulaşılır. Çağdaş yönetim düşünürleri bu ifadeyi İngilizce okuyabilmiş olsalardı, her halde kitaplarının girişini onunla süslerlerdi. Çünkü onlar da dönüp dolaşıp girişimcilerle yöneticiler arasında, yöneticilerle işgörenler arasında, kısaca tüm "taşıyıcı unsurlar" arasında kurulacak ahengin örgütlerin başarı ve mutluluğunda (evet, mutluluğunda!) en büyük etken olduğunu söylüyorlar.
Yirminci yüzyılın ortalarına kadar yönetim düşüncesine "merkeziyetçilik" hakimdi. Tepedekiler kafayı, aşağıdakiler kol ve bacakları temsil ediyordu. Akıllı merkez kararları verecek, aklı olmayan çevre de verilen emirleri uygulayacaktı. Bunun siyasi örgütlerdeki tecessümü II. Dünya Savaşı çılgınlığına yol açan Nazizm-Faşizm-Stalinizm, ekonomik örgütlerdeki tecessümü de Taylorizm-Fordizm diye nitelendirilen katı yönetim anlayışları oldu. Yüzyılın ikinci yarısında ise sadece devlet yönetiminde değil, şirket yönetiminde de bu merkeziyetçi paradigmadan uzaklaşıldı. Richard Daft bu değişimi "fizyondan füzyona geçiş" olarak adlandırıyor:
En ileri örneği atom bombası olan fizyon sürecinde, atomun çekirdeği parçalanmak suretiyle enerji elde edilir. Tehlikeli zehirli atıktan ötürü bu parçalama sürecinin ihtiyatlı kontrol altında tutulması gerekir. Fizyon enerjisi elde etme girişimleri bu yüzden ciddi kontrol sistemleriyle el ele yürür. Batı dünyasında son yüzyıl içinde geliştirilen yöneticilik tarzının timsali fizyondur. Fordist evrenin seri üretimi ve 'bilimsel yöneticiliği' geniş iş bölümüne, biçimsel otoriteye ve sıkı denetime dayanıyordu. Örgütler, bireylerle departmanlar arasına katı sınırlar koyuyor; bunlar ise kaynak, terfi, maaş veya bütçe artışı gibi hususlarda birbirleriyle yarışıyordu. Yöneticiler hem birbirlerini rakip sayıyor, hem kendilerini işçilerden ayrı görüyorlardı. İnsanlar elleri (nadiren kafaları) ile çalışmaya özendiriliyor, fakat kişiliklerinin duygusal ve manevî yönlerini işin dışında tutmaları isteniyordu. (Bkz. Fusion Leadership, San Francisco: Berrett-Koehler, 1998.)
Güçlü örgütsel kuvvetleri çalışır hale getirdiğinden, fizyon-temelli örgütlerin işleri belirli bir yere kadar verimli olur. Örgüt, verdiği teşvikler karşılığında rutin, öngörülebilir davranışlar bekler ve elde eder. Makine görünümlü örgüt pek az duyguyla çalışır; rasyonel analiz ve kişisel çıkar benzini yeterlidir. İnsanları arzu edilen rol, görev ve davranışlara yönelten bu sistem gerçekten çok güçlüdür. İki küçük kusuru vardır sadece: Deha ve yaratıcılığı sınırlaması, bir de hızlı değişim dönemlerinde örgütsel eylemsizliğe (atalete) yol açması. Bunlar değişimin baş döndürdüğü kaotik bir dünyada ciddi kusurlardır ve etkileri ancak füzyon kavramına müracaatla giderilebilir.
Füzyon, fizyonun tam tersidir. Atomları parçalamak yerine, atom çekirdeklerini birleştiren bir süreçtir. Her atom diğerlerini iten pozitif yüke sahip olduğundan, çok zor bir işlemdir bu. Atomun sınır elektronları alınıp baskı meydana getirilmek suretiyle bu engel aşılır. Füzyon meydana geldiğinde, fizyonun beş misli enerji üretir. Bir gram füzyon materyali sekiz ton petrol kadar enerji üretir.
Füzyon da belirli bir yöneticilik tarzının timsalidir. Birleşme, bir araya gelme, bağlantılar oluşturma ve ortak hareket etmeye dairdir. Konuşmayı, bilgi paylaşımını, birey ve şubeler arasındaki sınırları aşan ortak sorumlulukları özendirmek suretiyle engelleri azaltmayı hedefler. Birlik (tevhid) duygusuna ulaşmaktır füzyon; başkalarını ayrı görmek değil, onları aynı bütünün parçaları saymaktır. Farkları değil, benzerlikleri görmektir. Ortak bir zemini ve bir cemaat duygusunu öne çıkarmaktır. Her birey kendi bütününü; beden, akıl, gönül ve ruhunu çalışma yerine getirir ve oradaki oluşuma katar. Füzyon birey ve örgütlerde bütünlüğü sağlamaktır.
Cansever de tevhid ve bütünlük peşindeydi. "İslam'ın gündemindeki ilkelerin en önemlisi tevhid ilkesidir" diyordu. Batı felsefesi ancak 20. yüzyılda bu ilkeye yaklaşır gibi oldu: "Asır başında Varlık felsefesiyle, Gestalt teorisiyle beraber 'bütün'ün önemi tekrar kavranıldı." Bütünün ve ahengin. Yukarıda işaret edilen baskıcı, merkeziyetçi görüşü "Rönesans'ın temel yanılgısı" sayan Cansever, bunun her şeyi dondurduğunu; buna karşılık İslam ve Asya felsefelerinin hayatı ve sanatı dinamik bir süreç olarak algıladıklarını söyler. Batı düşünce ve sanatının 20. yüzyıldaki dönüşümünün İslam'a ve Asya felsefelerine yönelik olduğunu belirten Cansever, Picasso'nun bir portre çalışmasını örnek gösterir: "Picasso o portrede bir genç kızın yüzünü aynı satıh üzerinde bir karşıdan, bir tam profil, bir de dörtte üç profil olarak üç defa resmeder. Onun donuk bir şey olmadığını, farklı görüş açılarından farklı biçimler vücuda getirdiğini ortaya koyar. Rönesans'ın donuk anlayışı ise değişmeye hiçbir şekilde açık değildir." (Kubbeyi Yere Koymamak)
Farklı görüş açılarından farklı biçimler meydana getirmenin gerek Osmanlı mimarisiyle, gerek 21. yüzyıl yönetim düşüncesiyle bağlantısını haftaya konuşalım.
Mustafa Özel
Kim kimden neyi esirgiyor?
Son 'Beyin Fırtınası' programında (atv), dün, söz Türkiye'de muhafazakârlığın yükselişine ve bunu simgeleyen yedi yıllık Ak Parti iktidarına rağmen muhafazakârların toplumun değişik alanlarında hâlâ görünürlük kazanmamasına gelince, Hasan Bülent Kahraman şu noktaya dikkatimi çekti: “Toplumun genelinde herhangi bir sorun yok, orada geçişlilik bütün boyutlarıyla yaşanıyor; sorun yukarılarda...”
Benim de söylemeye çalıştığım bu zaten...
Televizyonda bizi izlemeyenler önceki akşam verilen bir davetten görüntüleri başka kanallarda bolca seyrettiler. Ülkemizin en büyük holdinginin bânisinin vefatı yıldönümü vesilesiyle verilen bir davetti ve salona girer-çıkarken görüntülenen genç-yaşlı çiftler arasında 'muhafazakâr işadamı' olarak bilinen ya da o görüntüyü veren tek bir kişi bulunmuyordu...
Öyleleri davetli olduğu halde katılma ihtiyacı da duymamış olabilirler elbette; ancak büyük bir ihtimalle o törene davet edilmediklerini düşünüyorum.
Sadece iş hayatına ait değil bu gözlemim, hayatın hemen her alanında aynı durumla karşı karşıyayız. Bazısı çatı kuruluşunca düzenlenen, bazısı da -gariptir- Ak Partili belediyelerin sponsorluğunda yapılan değişik gecelere, davetlere sırf gözlem yapabilmek amacıyla katılıyorum; oralarda da gördüğüm tipler bundan sekiz-on yıl önce benzer etkinliklerde gördüklerimden pek farklı değil. Sanat, edebiyat, TV dünyası, sinema fark etmiyor, hemen her ilgi alanı içinde 'muhafazakâr' diye tanımlanabilecek kişiler hiç de az değil; ancak onları da kapsayacak bir anlayışla düzenlenen sosyal etkinliklere ben pek rastlayamıyorum.
Bu konular üzerinde düşünüp yazan biri Hasan Bülent Kahraman; tespitimi doğru buluyor ve bunu sınıfsal kaygılara bağlıyor. Kapıların 'yeni zenginlere' (buna ben 'yeni sinemacıları', ve 'yeni edebiyatçıları' de ekliyorum) açılmasının kendilerini yerlerinden edebileceği kaygısı 'eski zenginleri' bir tedbir olarak tavır almaya sevk ediyor...
Sıradan insanlar arasında parti veya eğilim farklarına göre bir ayrımcılık söz konusu değilken, iş dünyasından kendisi veya eşi başörtülü biri, ya da sanatçı, sinemacı, yazar gibiler önlerinde kocaman bir duvar buluyorlar...
Program ortağım haklı galiba: Medyada bazılarına dönük eleştirilerimden sonra ülkemizin en büyük medya patronunu 'fasıl' gibi ayrımcılığı ortadan kaldıran bir etkinlikte ağırlamam, eleştirdiklerim tarafından “Onlar gitsin, ben geleyim” biçiminde yorumlanmadı mı?
Aklımın almadığı bir yön yine de var: Ülkemizin en büyük iki holdinginin mütevazı çıkışını gerçekleştiren ilk kuşak biliniyor. Vehbi Koç ile Hacı Ömer Sabancı... Vehbi Bey hayata bakkal olarak atılmıştı; Hacı Ömer Bey ise tekstil alanına girmeden önce hamallık yapıyordu. Her iki kurucunun yanlarında kendileri gibi mütevazı geçmişlere sahip hayat ortakları bulunuyordu. İş dünyasından diğer isimlerin durumunun da fazla farklı olmadığını biliyoruz.
Geçmişte kendi aileleri için söz konusu olmamış bir ayrımcılığı bugün başkalarına kendileri nasıl reva görürler?
Türkiye'nin bugünkü gerçekliği göz kapatılınca ortalıktan yok olacak gibi değil: Ülke yedi yıldır Ak Parti hükümeti tarafından yönetiliyor ve bugünkü tabloya bakıldığında iktidarın kısa vadede el değiştirmesi pek beklenmiyor.
Ak Parti kendi politik çizgisini kimseye zorla benimsetmemeli, eyvallah, ancak ülkeyi uzun yıllar yöneten (ve galiba daha da yönetecek olan) bir siyasi partinin kültür iklimine yakın duran insanların 'eskiler' tarafından dışlanmalarına ne diyeceğiz?
Şu andaki mevcut durumun yanlışlığı önce kabul edilmeli ve telâfisi için ciddi çabalar gösterilmeli. Yoksa şimdilerde 'medya' boyutunda yaşanan çarpıklığın pek çok başka alanda da geçerli olduğu iyice göze batmaya başladığında yanlışlığın telâfisi çok daha zor olabilir.
Fehmi Koru
Benim de söylemeye çalıştığım bu zaten...
Televizyonda bizi izlemeyenler önceki akşam verilen bir davetten görüntüleri başka kanallarda bolca seyrettiler. Ülkemizin en büyük holdinginin bânisinin vefatı yıldönümü vesilesiyle verilen bir davetti ve salona girer-çıkarken görüntülenen genç-yaşlı çiftler arasında 'muhafazakâr işadamı' olarak bilinen ya da o görüntüyü veren tek bir kişi bulunmuyordu...
Öyleleri davetli olduğu halde katılma ihtiyacı da duymamış olabilirler elbette; ancak büyük bir ihtimalle o törene davet edilmediklerini düşünüyorum.
Sadece iş hayatına ait değil bu gözlemim, hayatın hemen her alanında aynı durumla karşı karşıyayız. Bazısı çatı kuruluşunca düzenlenen, bazısı da -gariptir- Ak Partili belediyelerin sponsorluğunda yapılan değişik gecelere, davetlere sırf gözlem yapabilmek amacıyla katılıyorum; oralarda da gördüğüm tipler bundan sekiz-on yıl önce benzer etkinliklerde gördüklerimden pek farklı değil. Sanat, edebiyat, TV dünyası, sinema fark etmiyor, hemen her ilgi alanı içinde 'muhafazakâr' diye tanımlanabilecek kişiler hiç de az değil; ancak onları da kapsayacak bir anlayışla düzenlenen sosyal etkinliklere ben pek rastlayamıyorum.
Bu konular üzerinde düşünüp yazan biri Hasan Bülent Kahraman; tespitimi doğru buluyor ve bunu sınıfsal kaygılara bağlıyor. Kapıların 'yeni zenginlere' (buna ben 'yeni sinemacıları', ve 'yeni edebiyatçıları' de ekliyorum) açılmasının kendilerini yerlerinden edebileceği kaygısı 'eski zenginleri' bir tedbir olarak tavır almaya sevk ediyor...
Sıradan insanlar arasında parti veya eğilim farklarına göre bir ayrımcılık söz konusu değilken, iş dünyasından kendisi veya eşi başörtülü biri, ya da sanatçı, sinemacı, yazar gibiler önlerinde kocaman bir duvar buluyorlar...
Program ortağım haklı galiba: Medyada bazılarına dönük eleştirilerimden sonra ülkemizin en büyük medya patronunu 'fasıl' gibi ayrımcılığı ortadan kaldıran bir etkinlikte ağırlamam, eleştirdiklerim tarafından “Onlar gitsin, ben geleyim” biçiminde yorumlanmadı mı?
Aklımın almadığı bir yön yine de var: Ülkemizin en büyük iki holdinginin mütevazı çıkışını gerçekleştiren ilk kuşak biliniyor. Vehbi Koç ile Hacı Ömer Sabancı... Vehbi Bey hayata bakkal olarak atılmıştı; Hacı Ömer Bey ise tekstil alanına girmeden önce hamallık yapıyordu. Her iki kurucunun yanlarında kendileri gibi mütevazı geçmişlere sahip hayat ortakları bulunuyordu. İş dünyasından diğer isimlerin durumunun da fazla farklı olmadığını biliyoruz.
Geçmişte kendi aileleri için söz konusu olmamış bir ayrımcılığı bugün başkalarına kendileri nasıl reva görürler?
Türkiye'nin bugünkü gerçekliği göz kapatılınca ortalıktan yok olacak gibi değil: Ülke yedi yıldır Ak Parti hükümeti tarafından yönetiliyor ve bugünkü tabloya bakıldığında iktidarın kısa vadede el değiştirmesi pek beklenmiyor.
Ak Parti kendi politik çizgisini kimseye zorla benimsetmemeli, eyvallah, ancak ülkeyi uzun yıllar yöneten (ve galiba daha da yönetecek olan) bir siyasi partinin kültür iklimine yakın duran insanların 'eskiler' tarafından dışlanmalarına ne diyeceğiz?
Şu andaki mevcut durumun yanlışlığı önce kabul edilmeli ve telâfisi için ciddi çabalar gösterilmeli. Yoksa şimdilerde 'medya' boyutunda yaşanan çarpıklığın pek çok başka alanda da geçerli olduğu iyice göze batmaya başladığında yanlışlığın telâfisi çok daha zor olabilir.
Fehmi Koru
Oktay Ekşi Osmanlı'dan ne anlar?
Metrobüsün Asya'yı Avrupa'ya bağlaması münasebetiyle düzenlenen törende açılan "Son Osmanlı Padişahı Kadıköy'e hoş geldiniz!" dövizi, basında yeni bir Osmanlı tartışmasının fitilini ateşlemiş görünüyor.
4 Mart günü "Sabah"ta Emre Aköz, Cumhuriyet'in 85. yılında hâlâ Osmanlı'nın hatırlanıyor olmasındaki ilginçliğe dikkat çekerken, aynı gün "Hürriyet"in başyazarı Oktay Ekşi, olanca Osmanlı cahilliğini okurlarının kafasına boca ediverdi.
Ekşi gibilerinin anlayamadığı nokta, yıllardır uyutulmuş/uyuşturulmuş bulunan Osmanlı refleksinin uyandırılacağı günü beklemekte olduğudur. Yıllar önce bir 'Osmanlı tsunamisi'nin Türkiye'nin üzerine gelmekte olduğunu söylemiştim. Tam 2 yıl önce çıkan "Geri Gel Ey Osmanlı" adlı kitabım da aslında bugün olan bitenlerin bir nevi habercisi gibiydi.
Yalnız şunu söylemekte fayda var: Türkiye'nin genlerinde bir süre uyumaya bırakılan bu 'Osmanlı refleksi', çok partili hayata geçişimizle birlikte ve daha CHP iktidarında saklanamayacak bir hale gelir. Nitekim 22 Nisan 1948 tarihli mizah dergisi "Karagöz", 23 Nisan Bayramı'nı Kafkaslardan Tuna'ya uzanan "büyük Türkiye"nin kuruluşunun başlangıcı olarak resmeder.
Nitekim İstanbul'un fethinin 500. yıl kutlamaları da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından başlatılmış, ne ki, 1953'te Demokrat Parti iktidarına nasip olmuştur. Hatta şunu da söyleyelim: Yunanistan'ın notası üzerine DP iktidarı 500. yıl kutlamalarını durdurmak için çırpınmışsa da, bunu tarihimize hakaret sayanlar, zamanın CHP'lileri olmuştur. Abartmıyorum, size o zamanki "Cumhuriyet" ve "Hürriyet" gazetelerinde yazılanları aktarsam ağzınız bir karış açıkta kalır. Sanırsınız ki, Fatih'in şahsında Osmanlı geri dönmektedir.
Şimdi aynı (aynı mı, emin değilim o kadar) "Hürriyet" gazetesinin başyazarı çıkmış, ne akıl almaz iddialara imza atıyor.
Oktay Ekşi basındaki Osmanlı özleminden örnekler verdikten sonra "Merak ediyoruz, bir 'Osmanlı modası' yaratmaya çalışanların derdi -veya özlemi- nedir?" diye soruyor. Ben de diyorum ki, "Osmanlı özlemi" diye bir şey yok, Türkiye zaten Osmanlı'nın devamı ve hülasasıdır. Özlem yok, yeniden hatırlama var. Barajın arkasında biriktirdiğimiz sular artık taşıyor, üzerimize geliyor. Bu gerçeğe gözünüzü kapamaktan vazgeçin.
Bu arada Osmanlı tarihi hakkında yalan yanlış bazı bilgi ve hükümlerde bulunuyor ki, Ekşi'nin Osmanlı'ya bu kadar takmasının, Osmanlı tarihini hemen hiç bilmeyişinden kaynaklandığını öğreniyoruz.
Mesela diyor ki: 36 padişahtan Fatih, Yavuz ve Kanuni'yi çıkartırsanız hangisini saygıyla, hayranlıkla, ileri görüşlülükle anabilirsiniz?
Buradaki sakatlık şu: Saygı duyulması için bir padişahın ille de zafer kazanması gerekiyor.
Bir yandan yazı yazarken Şeyh Hamdullah'ın hokkasını tutan, öbür yandan Mikelanj'ı Haliç'e köprü yapması için İstanbul'a davet eden II. Bayezid'e neden saygı duymayalım? Üstelik en büyük kitap tutkunlarından biridir, Fatih döneminde Osmanlı sosyal yapısında deprem etkisi yaptığı anlaşılan hızlı fetihleri ve reformları pekiştiren kurumsal düzenlemeleri yapmak, saygı duyulması için yeterli sebep değil midir?
Hayranlık duyacaksanız, işte her sırtı çıplak olana üzerindekini çıkarıp verdiği için bir giydiğini bir daha giymeyen Osman Gazi. Aydınlanma diyorsanız bağımsız kütüphaneler açan I. Mahmud neyinize yetmiyor? Vücudunda tam 40 tane kılıç yarası taşıyan Çelebi Mehmed neci oluyor?
İleri görüşlülükte idare ve orduyu ıslah etmenin önemini daha 17. yüzyıl başında fark etmiş bulunan II. (Genç) Osman'ın eline kim su dökebilir? GATA başta olmak üzere açtığı kurumlarla Cumhuriyet'in temellerini hazırlayan II. Abdülhamid'in mirasını kim inkâr edebilir?
Oktay Ekşi bol keseden konuşmaya devam ediyor: "Kurucu tebaasını yani Türk halkını ezen ve azınlıklara ezdiren başka bir hanedan biliyor musunuz? Tüm tarihinin üçte birini zilletle geçiren hangi hanedana özlem duyulabilir?"
Bunca araştırmaya, yayına, doktora tezine şuna buna rağmen bu bayatın bayatı söylem hâlâ neden bu denli revaçta anlamıyorum. Osmanlı Devleti Türk halkını neden ezmiş olsun? Keyif almak için mi? Bir tür Drakula mı tasavvur ediyoruz Osmanlı'yı? 1920'lerde belki cazip olan bu iddiaya hâlâ sarılanlar şunu bilsinler ki, sınırlar geriye çekildikçe güvenebileceği insan kaynağı da Anadolu'ya inhisar etmişti mecburen. Fakat Çanakkale'de, Arap ve Kürt kardeşleriyle yan yana yatan Anadolu çocuklarını da unutmayın. Bir imparatorluk, halklar çorbasıdır. Kimin nereli olduğu hiç önemli değildir. Roma'da bile Arap imparator vardı. Önemli olan, resmî ideolojiye uymak ve devlete faydalı olmaktır. Taşıdığınız değer önemlidir, nereli olduğunuz değil. Anadolu çocuklarının cephelerde telef edildiğini söyleyenler, devşirme egemenliğindeki dönemler için de Türkleri ihmal ediyor diyorlardı. İyi de devlet ne yapsın? Türkleri savaştırsın mı savaştırsın mı? Bir karar verin.
Anlaşılan, Ekşi'nin aklına zafer ve yenilgiden başka bir şey gelmiyor tarih deyince. Söylediği aynen şu: "Hadi askerî alandaki yenilgilerini sineye çekmeye çalışalım. Tüm Osmanlı tarihinin medeniyete katkı anlamında ortaya koyduğu -Mimar Sinan'ın hepimizin göğsünü kabartan muhteşem eserleri dışında- ne vardır da biz bilmiyoruz? Koskoca 600 yılı bir tek Sinan'la açıklayabilir miyiz?"
Bence asıl fecaat burada
İlkokul çocukları bile biliyor ki, Sinan'dan sonra da Osmanlı mimarisi bal gibi devam etti. Sultanahmet, Yeni Cami, Fatih Camii, Laleli Camii, Topkapı Sarayı'nın büyük bir kısmı Sinan'dan sonra yapıldı. İshak Paşa Sarayı'nı da mı Sinan yaptı? Bilecik-Eskişehir yolundaki Vezirhan kimin eseridir? Bunu bir yana bırakalım, tek medeniyet göstergesi mimariden mi ibarettir? Çadır sanatı, kuş evleri, sebiller, leylek vakıfları, hat sanatı dünyayı kendisine hayran bırakmıyor mu? Levni diye bir ressamımız var, biliyor musunuz? Sonra ille Batılılar mı beğenince muhteşem oluyor bir eser?
Bir sömürge aydını ya da bu topraklarda zoraki bir misafir gibi oturup evini sürekli çekiştiren Oktay Ekşi'ler gibi tarihini 1923'ten başlatanların ve öncesini ancak utanmak için hatırlayanların ne kadar aydın olabileceklerini Oğuz Atay'ın o ısırıcı cümlesiyle değerlendirmeye ne dersiniz:
"Ha- Ha- Ha! İşe bak, İngiltere krallık, biz Cumhuriyet'iz; İngiltere tarihin gerisinde bu yüzden, biz ilerisindeyiz."
Söyleyin, bu bayat yalanı ne kadar dinledik? Ve ne zamana kadar dinlemeye devam edeceğiz? Son söz yine Oğuz Atay'ın olsun:
"İlerici, gerici her türlü akımların tekelini ellerinde tutan bir küçük yarı-aydın çetesi, yıllardır kendini yenileme gereğini duymadığı için bugün artık yerini kaybetmemek için ancak bezirgân oyunlarıyla ayakta durmaya çalışmaktadır. (...) Bugün haksız olarak gasp ettikleri yerler gerçek sahiplerini beklemektedir. Halkın evrensel ruhuna inanan; onu derinliğine tanımaya çalışan gerçek bir aydın topluluğu bu kültür gangsterlerinin yerini almazsa toplumun, çağın çok gerisinde kalacaktır..."
Bana göre Ekşi gibiler tarihimizi akıl cebimizden çaldıkları için "tarih gangsterleri" olarak adlandırılmayı hak ediyorlar.
Mustafa Armağan
4 Mart günü "Sabah"ta Emre Aköz, Cumhuriyet'in 85. yılında hâlâ Osmanlı'nın hatırlanıyor olmasındaki ilginçliğe dikkat çekerken, aynı gün "Hürriyet"in başyazarı Oktay Ekşi, olanca Osmanlı cahilliğini okurlarının kafasına boca ediverdi.
Ekşi gibilerinin anlayamadığı nokta, yıllardır uyutulmuş/uyuşturulmuş bulunan Osmanlı refleksinin uyandırılacağı günü beklemekte olduğudur. Yıllar önce bir 'Osmanlı tsunamisi'nin Türkiye'nin üzerine gelmekte olduğunu söylemiştim. Tam 2 yıl önce çıkan "Geri Gel Ey Osmanlı" adlı kitabım da aslında bugün olan bitenlerin bir nevi habercisi gibiydi.
Yalnız şunu söylemekte fayda var: Türkiye'nin genlerinde bir süre uyumaya bırakılan bu 'Osmanlı refleksi', çok partili hayata geçişimizle birlikte ve daha CHP iktidarında saklanamayacak bir hale gelir. Nitekim 22 Nisan 1948 tarihli mizah dergisi "Karagöz", 23 Nisan Bayramı'nı Kafkaslardan Tuna'ya uzanan "büyük Türkiye"nin kuruluşunun başlangıcı olarak resmeder.
Nitekim İstanbul'un fethinin 500. yıl kutlamaları da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından başlatılmış, ne ki, 1953'te Demokrat Parti iktidarına nasip olmuştur. Hatta şunu da söyleyelim: Yunanistan'ın notası üzerine DP iktidarı 500. yıl kutlamalarını durdurmak için çırpınmışsa da, bunu tarihimize hakaret sayanlar, zamanın CHP'lileri olmuştur. Abartmıyorum, size o zamanki "Cumhuriyet" ve "Hürriyet" gazetelerinde yazılanları aktarsam ağzınız bir karış açıkta kalır. Sanırsınız ki, Fatih'in şahsında Osmanlı geri dönmektedir.
Şimdi aynı (aynı mı, emin değilim o kadar) "Hürriyet" gazetesinin başyazarı çıkmış, ne akıl almaz iddialara imza atıyor.
Oktay Ekşi basındaki Osmanlı özleminden örnekler verdikten sonra "Merak ediyoruz, bir 'Osmanlı modası' yaratmaya çalışanların derdi -veya özlemi- nedir?" diye soruyor. Ben de diyorum ki, "Osmanlı özlemi" diye bir şey yok, Türkiye zaten Osmanlı'nın devamı ve hülasasıdır. Özlem yok, yeniden hatırlama var. Barajın arkasında biriktirdiğimiz sular artık taşıyor, üzerimize geliyor. Bu gerçeğe gözünüzü kapamaktan vazgeçin.
Bu arada Osmanlı tarihi hakkında yalan yanlış bazı bilgi ve hükümlerde bulunuyor ki, Ekşi'nin Osmanlı'ya bu kadar takmasının, Osmanlı tarihini hemen hiç bilmeyişinden kaynaklandığını öğreniyoruz.
Mesela diyor ki: 36 padişahtan Fatih, Yavuz ve Kanuni'yi çıkartırsanız hangisini saygıyla, hayranlıkla, ileri görüşlülükle anabilirsiniz?
Buradaki sakatlık şu: Saygı duyulması için bir padişahın ille de zafer kazanması gerekiyor.
Bir yandan yazı yazarken Şeyh Hamdullah'ın hokkasını tutan, öbür yandan Mikelanj'ı Haliç'e köprü yapması için İstanbul'a davet eden II. Bayezid'e neden saygı duymayalım? Üstelik en büyük kitap tutkunlarından biridir, Fatih döneminde Osmanlı sosyal yapısında deprem etkisi yaptığı anlaşılan hızlı fetihleri ve reformları pekiştiren kurumsal düzenlemeleri yapmak, saygı duyulması için yeterli sebep değil midir?
Hayranlık duyacaksanız, işte her sırtı çıplak olana üzerindekini çıkarıp verdiği için bir giydiğini bir daha giymeyen Osman Gazi. Aydınlanma diyorsanız bağımsız kütüphaneler açan I. Mahmud neyinize yetmiyor? Vücudunda tam 40 tane kılıç yarası taşıyan Çelebi Mehmed neci oluyor?
İleri görüşlülükte idare ve orduyu ıslah etmenin önemini daha 17. yüzyıl başında fark etmiş bulunan II. (Genç) Osman'ın eline kim su dökebilir? GATA başta olmak üzere açtığı kurumlarla Cumhuriyet'in temellerini hazırlayan II. Abdülhamid'in mirasını kim inkâr edebilir?
Oktay Ekşi bol keseden konuşmaya devam ediyor: "Kurucu tebaasını yani Türk halkını ezen ve azınlıklara ezdiren başka bir hanedan biliyor musunuz? Tüm tarihinin üçte birini zilletle geçiren hangi hanedana özlem duyulabilir?"
Bunca araştırmaya, yayına, doktora tezine şuna buna rağmen bu bayatın bayatı söylem hâlâ neden bu denli revaçta anlamıyorum. Osmanlı Devleti Türk halkını neden ezmiş olsun? Keyif almak için mi? Bir tür Drakula mı tasavvur ediyoruz Osmanlı'yı? 1920'lerde belki cazip olan bu iddiaya hâlâ sarılanlar şunu bilsinler ki, sınırlar geriye çekildikçe güvenebileceği insan kaynağı da Anadolu'ya inhisar etmişti mecburen. Fakat Çanakkale'de, Arap ve Kürt kardeşleriyle yan yana yatan Anadolu çocuklarını da unutmayın. Bir imparatorluk, halklar çorbasıdır. Kimin nereli olduğu hiç önemli değildir. Roma'da bile Arap imparator vardı. Önemli olan, resmî ideolojiye uymak ve devlete faydalı olmaktır. Taşıdığınız değer önemlidir, nereli olduğunuz değil. Anadolu çocuklarının cephelerde telef edildiğini söyleyenler, devşirme egemenliğindeki dönemler için de Türkleri ihmal ediyor diyorlardı. İyi de devlet ne yapsın? Türkleri savaştırsın mı savaştırsın mı? Bir karar verin.
Anlaşılan, Ekşi'nin aklına zafer ve yenilgiden başka bir şey gelmiyor tarih deyince. Söylediği aynen şu: "Hadi askerî alandaki yenilgilerini sineye çekmeye çalışalım. Tüm Osmanlı tarihinin medeniyete katkı anlamında ortaya koyduğu -Mimar Sinan'ın hepimizin göğsünü kabartan muhteşem eserleri dışında- ne vardır da biz bilmiyoruz? Koskoca 600 yılı bir tek Sinan'la açıklayabilir miyiz?"
Bence asıl fecaat burada
İlkokul çocukları bile biliyor ki, Sinan'dan sonra da Osmanlı mimarisi bal gibi devam etti. Sultanahmet, Yeni Cami, Fatih Camii, Laleli Camii, Topkapı Sarayı'nın büyük bir kısmı Sinan'dan sonra yapıldı. İshak Paşa Sarayı'nı da mı Sinan yaptı? Bilecik-Eskişehir yolundaki Vezirhan kimin eseridir? Bunu bir yana bırakalım, tek medeniyet göstergesi mimariden mi ibarettir? Çadır sanatı, kuş evleri, sebiller, leylek vakıfları, hat sanatı dünyayı kendisine hayran bırakmıyor mu? Levni diye bir ressamımız var, biliyor musunuz? Sonra ille Batılılar mı beğenince muhteşem oluyor bir eser?
Bir sömürge aydını ya da bu topraklarda zoraki bir misafir gibi oturup evini sürekli çekiştiren Oktay Ekşi'ler gibi tarihini 1923'ten başlatanların ve öncesini ancak utanmak için hatırlayanların ne kadar aydın olabileceklerini Oğuz Atay'ın o ısırıcı cümlesiyle değerlendirmeye ne dersiniz:
"Ha- Ha- Ha! İşe bak, İngiltere krallık, biz Cumhuriyet'iz; İngiltere tarihin gerisinde bu yüzden, biz ilerisindeyiz."
Söyleyin, bu bayat yalanı ne kadar dinledik? Ve ne zamana kadar dinlemeye devam edeceğiz? Son söz yine Oğuz Atay'ın olsun:
"İlerici, gerici her türlü akımların tekelini ellerinde tutan bir küçük yarı-aydın çetesi, yıllardır kendini yenileme gereğini duymadığı için bugün artık yerini kaybetmemek için ancak bezirgân oyunlarıyla ayakta durmaya çalışmaktadır. (...) Bugün haksız olarak gasp ettikleri yerler gerçek sahiplerini beklemektedir. Halkın evrensel ruhuna inanan; onu derinliğine tanımaya çalışan gerçek bir aydın topluluğu bu kültür gangsterlerinin yerini almazsa toplumun, çağın çok gerisinde kalacaktır..."
Bana göre Ekşi gibiler tarihimizi akıl cebimizden çaldıkları için "tarih gangsterleri" olarak adlandırılmayı hak ediyorlar.
Mustafa Armağan
Lâ tahzen...
Üzülme!Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.
Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.
Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki...
Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki... Gözden çıkarmamış olmalı seni.
Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.
Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki... Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.
Üzülme!
Seni bir "İşiten" var. Seni senin kendini bile sevmenden önce O sevdi seni. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.
Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin? Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.
Üzülme!
O'nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan gözleri yaşlar içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: "Lâ tahzen, innAllahe meânâ."
Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. "Rabbin sana küsmedi ki..." Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. "Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki..."
Senai Demirci
Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.
Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki...
Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki... Gözden çıkarmamış olmalı seni.
Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.
Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki... Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.
Üzülme!
Seni bir "İşiten" var. Seni senin kendini bile sevmenden önce O sevdi seni. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.
Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin? Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.
Üzülme!
O'nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan gözleri yaşlar içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: "Lâ tahzen, innAllahe meânâ."
Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. "Rabbin sana küsmedi ki..." Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. "Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki..."
Senai Demirci
7 Mart 2009 Cumartesi
PKK'nın tasfiyesi-2 (ilk yazıyla birlikte değerlendirin; listede göreceksiniz)
"... Neden PKK ile birlikte bir çözüm değil de, PKK'nın tasfiye edilmesini istiyorsunuz?" diye soruyordu son yazımda alıntı yaptığım okur mektubu...
Cevaba buradan başlayalım.
Çünkü "PKK ile birlikte" çözümün mümkün olmadığını düşünüyorum. Silahlı bir örgüt bir ülkenin ordusuna pusu kurarken, karakollarını basarken, ne devletin ne de toplumun çoğunluğunun barışı konuşmak istemeyeceğini bildiğim için PKK'nın tasfiyesini istiyorum.
Okurumun temel yanılgısı PKK'nın tasfiyesiyle Kürt siyasi hareketinin ya da Kürt kimliğinin tasfiyesini aynı şey gibi görmesi. "Kürt sorununun şimdiye kadar çözülmemesinin nedenlerinden birisi, devletin Kürtlüğü tasfiye düşüncesidir. Evet, eğer insanlar, halklar, topluluklar ve politikacılar birbirlerini tasfiye etme yerine birbirlerini kabul ederek, birlikte yaşamayı becerebilselerdi, bugün insanlık kan deryasında yüzmezdi" cümlesini başka nasıl yorumlayabiliriz?
İnsanların, halkların, toplulukların ve politikacıların birbirini tasfiye etmesiyle bir devletin silahlı bir örgütü tasfiye etmeye çalışması aynı şey midir?
"PKK olmadığı zaman da Kürt sorunu çözülmemişti, olduğu zaman da... Demek ki sorun PKK'nın olup olması değil, esas sorun zihniyettir. Zihniyet değişirse sorun da çözülür, hem de PKK ile birlikte." diyor okurum.
Evet, doğru. PKK olmadığı zaman da Kürt sorunu çözülmemişti. Olduğu zaman da... Şimdi PKK ortada kalkarsa yine Kürt sorunu çözülmüş olmayacak. Ama çözülmesi için bir imkan doğacak. PKK'nın varlığının sürekli engellediği bir imkan...
PKK'nın tasfiyesi silah bırakması demektir. Öyle geçici ateşkes filan değil; şiddet kullanmaktan temelli vazgeçmesi. Hayal kurmayalım, hiçbir devlet yasa dışı bir silahlı güç yedekte bekletilirken, silah tehdidi altında "barış"ı konuşamaz.
Silahlar bırakıldıktan sonra siyaset arenasında yerini alacak olan Kürt siyasi hareketi içinde muhtemeldir ki geçmişte PKK'lı olan birçok insan bulunacaktır. Hatta bu kişiler PKK'nın öteden beri savunduğu kimi siyasi projeleri de savunacaktır. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez; bu durum "PKK'nın siyasallaşması" anlamına gelmez. Çünkü PKK'yı PKK yapan şey savunduğu fikirler değil, hedefine ulaşmak için seçtiği yoldur; yani şiddettir. PKK'nın temel karakteristiği budur. Şiddet ortadan kalktığında PKK da ortadan kalkmış, yeni bir durum doğmuştur. Bu yeni durumda aynı fikirlerle karşı karşıya kaldığımızda siyasetin aşırılıkları törpüleyici, uzlaştırıcı, sorun çözücü gücüne güvenmek gerekir.
X x x
Şu anda öyle bir noktadayız ki, "buraya nasıl geldik" sorusunun cevabında yoğunlaşmak kendimizi çıkmaza sokmaktan başka bir işe yaramaz.
Barış masasına oturulduğunda, muhtemeldir ki, bazılarımız 1980'lerde devletin Kürt halkına silaha sarılmaktan başka yol bırakamadığına, dolayısıyla PKK'nın mücadelesinin meşru ve faydalı olduğuna; bazılarımız ise silaha sarılmanın baştan itibaren yanlış olduğuna, Kürt hareketi bütün zorluklarına rağmen sabırla demokratik mücadele yöntemlerine bağlı kalsaydı daha doğru olacağına inanmaya devam ediyor olacağız. Ve yine muhtemeldir ki, bu görüş farklılıkları geleceğe de yansıyacak; 25 yıllık bu zaman diliminin farklı farklı tarihleri yazılacak ilerde.
Yazılsın varsın... Gelecek kuşaklar bu farklı tarihleri okuyup üzerinde düşünsün, tartışsın...
Ama biz bugün bunu yapmayalım. Bugün, geçmişin hesaplaşmasını bir yana bırakıp, birleştiğimiz noktada odaklanalım.
Birleştiğimiz nokta şudur: Artık hepimiz bu savaşın bir galibi olamayacağının farkındayız, hepimiz barış istiyoruz. Ve bu barış için her iki tarafın da yapması gereken şeyleri biliyoruz.
PKK silah bırakmadan, devlet de kapsamlı bir affı gündeme getirmeden ve bunlar eşzamanlı bir biçimde planlanmadan şiddeti durdurmanın mümkün olmadığı görülüyor. Dolayısıyla, savaşın bitmesini isteyen herkesin, kendi kamuoyunu atılacak bu adımlara psikolojik olarak hazırlamaya gayret etmesi gerekir.
Kürtler PKK'nın tasfiyesini içine sindirmek zorunda.
Türkler de affı...
Biliyorum, bu yazıyı okuyanların birçoğu dahil milyonlarca insan suç varsa cezasının da olması gerektiğini, PKK'lıların affının adil olmadığını düşünüyor.
Terörü halka karşı işlenen bir suç olarak gören biri olarak, ben de kendi payıma, devletin bireylere karşı işlenen bir suçu affetmesine karşıyım. Ayrıca afların hukuk devletini zedelediğine ve adaletsizlik yarattığına da inanırım.
Ama bazen, barışın adaletten daha önemli olduğu tarihi anlar vardır. Eğer savaş ancak bu yolla bitirilebilecekse; daha fazla insan ölmemesi ancak böyle mümkünse adaletsizliği bir ölçüde sineye çekebileceğimiz anlar...
İşte biz şu anda öyle bir andayız.
Bunca ölümün katılaştırdığı yüreklerimizi yumuşatmanın zamanıdır. Karşılıklı hınçlarımızı, öfkelerimizi, intikam duygularımızı, zihnimize yer eden kırmızı çizgilerimizi, "asla"larımızı "ilelebet"lerimizi bir tarafa bırakıp hayata bir şans versek diyorum.
Bütün söylediğim de bu aslında...
Gülay Göktürk - 06.03.2009
Cevaba buradan başlayalım.
Çünkü "PKK ile birlikte" çözümün mümkün olmadığını düşünüyorum. Silahlı bir örgüt bir ülkenin ordusuna pusu kurarken, karakollarını basarken, ne devletin ne de toplumun çoğunluğunun barışı konuşmak istemeyeceğini bildiğim için PKK'nın tasfiyesini istiyorum.
Okurumun temel yanılgısı PKK'nın tasfiyesiyle Kürt siyasi hareketinin ya da Kürt kimliğinin tasfiyesini aynı şey gibi görmesi. "Kürt sorununun şimdiye kadar çözülmemesinin nedenlerinden birisi, devletin Kürtlüğü tasfiye düşüncesidir. Evet, eğer insanlar, halklar, topluluklar ve politikacılar birbirlerini tasfiye etme yerine birbirlerini kabul ederek, birlikte yaşamayı becerebilselerdi, bugün insanlık kan deryasında yüzmezdi" cümlesini başka nasıl yorumlayabiliriz?
İnsanların, halkların, toplulukların ve politikacıların birbirini tasfiye etmesiyle bir devletin silahlı bir örgütü tasfiye etmeye çalışması aynı şey midir?
"PKK olmadığı zaman da Kürt sorunu çözülmemişti, olduğu zaman da... Demek ki sorun PKK'nın olup olması değil, esas sorun zihniyettir. Zihniyet değişirse sorun da çözülür, hem de PKK ile birlikte." diyor okurum.
Evet, doğru. PKK olmadığı zaman da Kürt sorunu çözülmemişti. Olduğu zaman da... Şimdi PKK ortada kalkarsa yine Kürt sorunu çözülmüş olmayacak. Ama çözülmesi için bir imkan doğacak. PKK'nın varlığının sürekli engellediği bir imkan...
PKK'nın tasfiyesi silah bırakması demektir. Öyle geçici ateşkes filan değil; şiddet kullanmaktan temelli vazgeçmesi. Hayal kurmayalım, hiçbir devlet yasa dışı bir silahlı güç yedekte bekletilirken, silah tehdidi altında "barış"ı konuşamaz.
Silahlar bırakıldıktan sonra siyaset arenasında yerini alacak olan Kürt siyasi hareketi içinde muhtemeldir ki geçmişte PKK'lı olan birçok insan bulunacaktır. Hatta bu kişiler PKK'nın öteden beri savunduğu kimi siyasi projeleri de savunacaktır. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez; bu durum "PKK'nın siyasallaşması" anlamına gelmez. Çünkü PKK'yı PKK yapan şey savunduğu fikirler değil, hedefine ulaşmak için seçtiği yoldur; yani şiddettir. PKK'nın temel karakteristiği budur. Şiddet ortadan kalktığında PKK da ortadan kalkmış, yeni bir durum doğmuştur. Bu yeni durumda aynı fikirlerle karşı karşıya kaldığımızda siyasetin aşırılıkları törpüleyici, uzlaştırıcı, sorun çözücü gücüne güvenmek gerekir.
X x x
Şu anda öyle bir noktadayız ki, "buraya nasıl geldik" sorusunun cevabında yoğunlaşmak kendimizi çıkmaza sokmaktan başka bir işe yaramaz.
Barış masasına oturulduğunda, muhtemeldir ki, bazılarımız 1980'lerde devletin Kürt halkına silaha sarılmaktan başka yol bırakamadığına, dolayısıyla PKK'nın mücadelesinin meşru ve faydalı olduğuna; bazılarımız ise silaha sarılmanın baştan itibaren yanlış olduğuna, Kürt hareketi bütün zorluklarına rağmen sabırla demokratik mücadele yöntemlerine bağlı kalsaydı daha doğru olacağına inanmaya devam ediyor olacağız. Ve yine muhtemeldir ki, bu görüş farklılıkları geleceğe de yansıyacak; 25 yıllık bu zaman diliminin farklı farklı tarihleri yazılacak ilerde.
Yazılsın varsın... Gelecek kuşaklar bu farklı tarihleri okuyup üzerinde düşünsün, tartışsın...
Ama biz bugün bunu yapmayalım. Bugün, geçmişin hesaplaşmasını bir yana bırakıp, birleştiğimiz noktada odaklanalım.
Birleştiğimiz nokta şudur: Artık hepimiz bu savaşın bir galibi olamayacağının farkındayız, hepimiz barış istiyoruz. Ve bu barış için her iki tarafın da yapması gereken şeyleri biliyoruz.
PKK silah bırakmadan, devlet de kapsamlı bir affı gündeme getirmeden ve bunlar eşzamanlı bir biçimde planlanmadan şiddeti durdurmanın mümkün olmadığı görülüyor. Dolayısıyla, savaşın bitmesini isteyen herkesin, kendi kamuoyunu atılacak bu adımlara psikolojik olarak hazırlamaya gayret etmesi gerekir.
Kürtler PKK'nın tasfiyesini içine sindirmek zorunda.
Türkler de affı...
Biliyorum, bu yazıyı okuyanların birçoğu dahil milyonlarca insan suç varsa cezasının da olması gerektiğini, PKK'lıların affının adil olmadığını düşünüyor.
Terörü halka karşı işlenen bir suç olarak gören biri olarak, ben de kendi payıma, devletin bireylere karşı işlenen bir suçu affetmesine karşıyım. Ayrıca afların hukuk devletini zedelediğine ve adaletsizlik yarattığına da inanırım.
Ama bazen, barışın adaletten daha önemli olduğu tarihi anlar vardır. Eğer savaş ancak bu yolla bitirilebilecekse; daha fazla insan ölmemesi ancak böyle mümkünse adaletsizliği bir ölçüde sineye çekebileceğimiz anlar...
İşte biz şu anda öyle bir andayız.
Bunca ölümün katılaştırdığı yüreklerimizi yumuşatmanın zamanıdır. Karşılıklı hınçlarımızı, öfkelerimizi, intikam duygularımızı, zihnimize yer eden kırmızı çizgilerimizi, "asla"larımızı "ilelebet"lerimizi bir tarafa bırakıp hayata bir şans versek diyorum.
Bütün söylediğim de bu aslında...
Gülay Göktürk - 06.03.2009
Darfur'un Gazze'den farkı ne?
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) Sudan lideri Ömer el Beşir hakkındaki tutuklama kararına Ankara'nın verdiği tepki, bazılarına göre çifte standart. Nasıl olur da Gazze'de İsrail'e meydan okuyan Türkiye, Darfur'da Sudan yönetiminin yanında yer alır?
Uzaktan bakınca mantıklı gibi görünen bir yaklaşım bu. BM'ye göre 300 bin kişinin öldüğü, 2 milyondan fazla insanın evsiz kaldığı Darfur'da yaşananlar elbette kabul edilemez. Uluslararası toplumun duyarlılık göstermesi de çok yerinde.
Gazze kadar gündemde olmasa da resmi ve sivil Türkiye, Darfur için duyarlılık sergiliyor. Erdoğan, Sudan ziyaretinde Darfur'u ihmal etmemiş; bölgedeki drama bizzat tanıklık etmişti. TİKA bölgede önemli yardım faaliyetlerinde bulunuyor. Kimse Yok mu Derneği, Orhaniye adında bir kasaba kuruyor. Gönüllü Türk doktorlar, hastalara hizmet vermek için seferber. İHH ve diğer yardım kuruluşları da bölgede aktif. Kısaca, kimse Türkiye'nin Darfur'un acısını paylaşmadığını söyleyemez.
Türkiye'nin Darfur krizinde, İslamcı bir hassasiyetle Sudan'dan yana tavır aldığı temelsiz bir iddia. Zira, bu çatışmanın tüm tarafları Müslüman. Asırlardır göçmen kabilelerle yerleşik kabileler arasında süren çatışmaların bir devamı bu. Bugünün dünden farkı ise galiba Afrika üzerindeki yeni güç mücadelesinde saklı.
Sudan yönetiminin Arap; Darfur'da mağdur olanların ise Afrikalı olduğu, dolayısıyla bunun bir Arap-Afrikalı çatışması olduğu söylenebilir. Ama bu durumda, 22 üyeli Arap Ligi'nin de 53 üyeli Afrika Birliği'nin de Beşir aleyhindeki karara karşı olduğu gerçeği nasıl görmezden gelinebilir? Buna bir de 57 üyeli İslam Konferansı Teşkilatı'nın da karara itiraz ettiği eklenince, ortaya çıkan tabloya biraz şüpheyle bakmak gerekmez mi?
Türkiye'nin çelişkisi olsa bile asıl büyük çelişki, Darfur için blok olarak ayağa kalkan Batı'nın Gazze'deki katliamı seyretmesi değil mi? Malumunuz, Sudan gibi İsrail de UCM'nin yetkisini tanımayan ülkelerden biri. Ve normalde bu mahkemenin Sudan üzerinde yargı yetkisi yok. Bunu sağlamak için UCM'nin dayandığı Roma Statüsü'ndeki bir istisnayı devreye sokmak gerekiyordu. Ve Beşir hakkındaki yargı süreci, BM Güvenlik Konseyi kararıyla başlatıldı. İslam dünyasının UCM'nin kararına ikna olması için Gazze konusunda da aynı yöntem izlenerek, İsrail Başbakanı Ehud Olmert'in de bu mahkemeye sevk edilmesi gerekmez mi?
Halbuki kendi kurumlarının bile saldırıya uğramasına rağmen BM, Gazze'de bir kınama kararı bile alamadı. Basit bir ateşkes çağrısı bile günler sonra geldi. BM'nin açıkladığı bilançoyu hatırlayalım: İsrail'in 22 gün süren Gazze saldırılarında, 437'si çocuk, 110'u kadın 123'ü yaşlı erkek, 14'ü tıp görevlisi, 4'ü gazeteci toplam 1.330 Filistinli öldü. Yaralanan 5.450 kişiden 1.890'ı çocuktu...
Üstelik Gazze'de yaşanan, bir devletin ambargo altındaki bir halka çocuk-kadın ayrımı yapmadan gerçekleştirdiği bir saldırı idi. Darfur'daki ise Sudan yönetiminin kabileler arasındaki çatışmada oynadığı dolaylı rolle ilgili. Hartum, bölgedeki vahşetin Cancavid denen milislerin eseri olduğunu iddia ediyor. Merkezden çok uzakta ve Türkiye büyüklüğündeki Darfur'daki otorite eksikliğini kabul ediyor. Suçlamalar ise milisleri bizzat Beşir'in yönlendirdiği şeklinde.
Darfur'a gidenlerin gözlemleri de olayla ilgili şüpheleri artırıyor. Kimse Yok mu'nun bölgedeki faaliyetlerine katılan Abdurrahman Sanlı bunlardan biri. Hadisenin bazı güçlerce tahrik edildiğini düşünen Sanlı, Turuncu dergisine verdiği röportajda, Darfur ile Güneydoğu arasında paralellik kurarak şöyle diyor: "Darfur'da halkı korkutmak için planlı bir çalışma yapıldığı, görüştüğümüz bölge insanının ısrarla vurguladığı bir konuydu. Anlatılan bir olay çok tanıdıktı. Halkın daha da korkması için köy sakinlerini meydana toplayan asiler, herkesi kurşuna dizdikten sonra bir kişiyi canlı bırakıyor. Amaç, dehşetin her yere aktarılmasını sağlamak."
Bu önemli kuşku ve çelişkilerin yanı sıra Asya, Afrika ve Ortadoğu'nun tavrı ortada iken, Batı'nın tavrını hiç şüphe etmeden mutlak doğru kabul etmek ne kadar doğru? Yetkililerin söylediğine göre, hem Hartum hem Darfur, Osmanlı geçmişimiz nedeniyle Türkiye'ye güven duyuyor. Benzer şekilde Batı'da ve İslam dünyasında güçlü bağlara sahip Türkiye'ye bu konuda taraf olma dışında bir rol düşüyor. Aksi bir siyasetin bedelini merak edenler, 1960'larda Cezayir'in bağımsızlığı konusunda Türkiye'nin Batı ile hareket etmesinin sonuçlarına bakabilir.
ABDÜLHAMİT BİLİCİ
Uzaktan bakınca mantıklı gibi görünen bir yaklaşım bu. BM'ye göre 300 bin kişinin öldüğü, 2 milyondan fazla insanın evsiz kaldığı Darfur'da yaşananlar elbette kabul edilemez. Uluslararası toplumun duyarlılık göstermesi de çok yerinde.
Gazze kadar gündemde olmasa da resmi ve sivil Türkiye, Darfur için duyarlılık sergiliyor. Erdoğan, Sudan ziyaretinde Darfur'u ihmal etmemiş; bölgedeki drama bizzat tanıklık etmişti. TİKA bölgede önemli yardım faaliyetlerinde bulunuyor. Kimse Yok mu Derneği, Orhaniye adında bir kasaba kuruyor. Gönüllü Türk doktorlar, hastalara hizmet vermek için seferber. İHH ve diğer yardım kuruluşları da bölgede aktif. Kısaca, kimse Türkiye'nin Darfur'un acısını paylaşmadığını söyleyemez.
Türkiye'nin Darfur krizinde, İslamcı bir hassasiyetle Sudan'dan yana tavır aldığı temelsiz bir iddia. Zira, bu çatışmanın tüm tarafları Müslüman. Asırlardır göçmen kabilelerle yerleşik kabileler arasında süren çatışmaların bir devamı bu. Bugünün dünden farkı ise galiba Afrika üzerindeki yeni güç mücadelesinde saklı.
Sudan yönetiminin Arap; Darfur'da mağdur olanların ise Afrikalı olduğu, dolayısıyla bunun bir Arap-Afrikalı çatışması olduğu söylenebilir. Ama bu durumda, 22 üyeli Arap Ligi'nin de 53 üyeli Afrika Birliği'nin de Beşir aleyhindeki karara karşı olduğu gerçeği nasıl görmezden gelinebilir? Buna bir de 57 üyeli İslam Konferansı Teşkilatı'nın da karara itiraz ettiği eklenince, ortaya çıkan tabloya biraz şüpheyle bakmak gerekmez mi?
Türkiye'nin çelişkisi olsa bile asıl büyük çelişki, Darfur için blok olarak ayağa kalkan Batı'nın Gazze'deki katliamı seyretmesi değil mi? Malumunuz, Sudan gibi İsrail de UCM'nin yetkisini tanımayan ülkelerden biri. Ve normalde bu mahkemenin Sudan üzerinde yargı yetkisi yok. Bunu sağlamak için UCM'nin dayandığı Roma Statüsü'ndeki bir istisnayı devreye sokmak gerekiyordu. Ve Beşir hakkındaki yargı süreci, BM Güvenlik Konseyi kararıyla başlatıldı. İslam dünyasının UCM'nin kararına ikna olması için Gazze konusunda da aynı yöntem izlenerek, İsrail Başbakanı Ehud Olmert'in de bu mahkemeye sevk edilmesi gerekmez mi?
Halbuki kendi kurumlarının bile saldırıya uğramasına rağmen BM, Gazze'de bir kınama kararı bile alamadı. Basit bir ateşkes çağrısı bile günler sonra geldi. BM'nin açıkladığı bilançoyu hatırlayalım: İsrail'in 22 gün süren Gazze saldırılarında, 437'si çocuk, 110'u kadın 123'ü yaşlı erkek, 14'ü tıp görevlisi, 4'ü gazeteci toplam 1.330 Filistinli öldü. Yaralanan 5.450 kişiden 1.890'ı çocuktu...
Üstelik Gazze'de yaşanan, bir devletin ambargo altındaki bir halka çocuk-kadın ayrımı yapmadan gerçekleştirdiği bir saldırı idi. Darfur'daki ise Sudan yönetiminin kabileler arasındaki çatışmada oynadığı dolaylı rolle ilgili. Hartum, bölgedeki vahşetin Cancavid denen milislerin eseri olduğunu iddia ediyor. Merkezden çok uzakta ve Türkiye büyüklüğündeki Darfur'daki otorite eksikliğini kabul ediyor. Suçlamalar ise milisleri bizzat Beşir'in yönlendirdiği şeklinde.
Darfur'a gidenlerin gözlemleri de olayla ilgili şüpheleri artırıyor. Kimse Yok mu'nun bölgedeki faaliyetlerine katılan Abdurrahman Sanlı bunlardan biri. Hadisenin bazı güçlerce tahrik edildiğini düşünen Sanlı, Turuncu dergisine verdiği röportajda, Darfur ile Güneydoğu arasında paralellik kurarak şöyle diyor: "Darfur'da halkı korkutmak için planlı bir çalışma yapıldığı, görüştüğümüz bölge insanının ısrarla vurguladığı bir konuydu. Anlatılan bir olay çok tanıdıktı. Halkın daha da korkması için köy sakinlerini meydana toplayan asiler, herkesi kurşuna dizdikten sonra bir kişiyi canlı bırakıyor. Amaç, dehşetin her yere aktarılmasını sağlamak."
Bu önemli kuşku ve çelişkilerin yanı sıra Asya, Afrika ve Ortadoğu'nun tavrı ortada iken, Batı'nın tavrını hiç şüphe etmeden mutlak doğru kabul etmek ne kadar doğru? Yetkililerin söylediğine göre, hem Hartum hem Darfur, Osmanlı geçmişimiz nedeniyle Türkiye'ye güven duyuyor. Benzer şekilde Batı'da ve İslam dünyasında güçlü bağlara sahip Türkiye'ye bu konuda taraf olma dışında bir rol düşüyor. Aksi bir siyasetin bedelini merak edenler, 1960'larda Cezayir'in bağımsızlığı konusunda Türkiye'nin Batı ile hareket etmesinin sonuçlarına bakabilir.
ABDÜLHAMİT BİLİCİ
‘Grand Bargain’
Grand Bargain... Bu iki İngilizce sözcükten ‘Grand’ büyük demek; ama ulu ya da yüce anlamında büyük. ‘Bargain’ ise pazarlık. Ancak, siyasi terminolojide ‘Grand Bargain’ sözcükleri kullanıldığında, bu, büyük tarihi anlam taşıyan ‘Büyük Uzlaşma’ anlamını ifade ediyor.
Amerika ile İran arasında, özellike Barack Hussein Obama’nın Amerikan Başkanı seçilmesiyle ve başta Ortadoğu, tüm dünyada yepyeni bir Amerikan açılımı beklentisinin ortaya çıktığı dönemde, gerekliliği hatta zorunluluğu vurgulanan bir amaç ‘Grand Bargain’.
Amerika ile İran arasında ne olması, neye ulaşılması gerekiyor sorusunu ortaya attığınız anda, adeta bir ‘konsensüs’ halinde gelen cevap ‘Grand Bargain’.
Washington ile Tahran arasında bir ‘Grand Bargain’ sağlanıp sağlanamaması, Türkiye dahil, birçok ülkenin ve başta Ortadoğu, yerkürenin birçok sorunlu bölgesinin geleceğini şekillendirecek, kaderini belirleyecek ölçüde önemli sayılıyor.
Alçakgönüllülükten saparak, kendi payıma, oldum olası, Amerika ile İran arasında ‘Grand Bargain’ gereğine inanmış ve bunu savunmuş birisi olarak, bugün gelinen nokta beni de özellikle -özellikle entelektüel planda da- yakından ilgilendiriyor.
Bundan iki yıl önce Henry Kissinger ile İstanbul’da konuşurken, konu İran’a geldiğinde, ‘ABD’nin İran’la gerçekleştirmesi gereken, sizin 1972 yılında ABD ile Çin arasında gerçekleştirdiğiniz türden ve boyutta bir ilişki kurmak olmalı’ demiştim. İtiraz etmemişti. Onayladığını belirten bir şey de söylememekle birlikte, ‘Grand Bargain’ fikrine pek de
uzak durmamıştı.
Hillary Rodham Clinton, şu aşamada ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Tahran’a yapacağı ziyaretin birkaç gün öncesinde Türkiye’ye ‘Grand Bargain’ın ipuçlarını bagajında getiriyor mu?
Türkiye, Bayan Clinton’a İran ile ‘Grand Bargain’ gereğini ve buna yönelmeleri halinde Türkiye’nin oynayabileceği ‘olumlu rol’ün ipuçlarını sunacak mı?
Daha o noktaya varmadık galiba; çok da uzağında sayılmayız...
***
Amerika-İran ilişkilerini ve bölgeyi yakından izleyen ya da bilen gözlemcilerin ve doğrudan aktörlerin üzerinde ittifak ettikleri bir husus var: Tarafların birbirlerine karşı duydukları
derin güvensizlik.
Bunu gidermek için İran’da görev yapan bir AB ülkesi büyükelçisi, dün, “Bu güvensizliğin ancak zaman içinde ve adım adım diplomasiyle giderilebileceğini” söyleyerek ‘Grand Bargain’in gerçekçi olmayacağını söyledi.
Tahran Üniversitesi profesörlerinden, hiçbir görüşü paylaşmadığı Ahmedinejad’ın mahalle, çocukluk ve sınıf arkadaşı olan, benim de eski dostum Nasır Hadian, ‘Ben devrimci değilim ama Amerika-İran ilişkilerine devrimci adım gerek. İlişkileri birden ‘Grand Bargain’ şeklinde başlatırsanız, bir yol alabiliriz. İleriye giden yol, ‘Grand Bargain’dan geçiyor’ dedi.
‘Grand Bargain’, işe İran yönünden bakıldığında ‘Rehber’ ya da ‘Dini Lider’ sıfatıyla rejimin bir numaralı yetki koltuğunda oturan Ayetullah Hamenei’nin söyleyeceği son söze bağlı ve Hamenei, İran’da Amerikalılardan en fazla kuşku duyanların başında geliyor.
‘Hamanei faktörü’ göz ardı edilerek, ‘Grand Bargain’ın İran yönünden yürürlüğe girmesinin şansı pek yok.
Peki ‘Grand Bargain’ neyi kapsıyor? Hamanei, eğer Amerikalılar da istediği
takdirde ‘Grand Bargain’a nasıl ‘peki’ diyebilir?
Bu noktada yine adeta ‘oybirliği’yle gelen soru ‘Endgame nedir?’ Yani, bir de ‘endgame’ kavramıyla yüz yüze geliyoruz. Hamanei’nin ‘endgame’i görmesi ve buna ikna olması gerekiyor.
‘Endgame’, amaç ya da işin gelip varacağı ‘nihai durak’. İranlılar, özellikle Hamanei açısından ‘endgame’, ABD’nin kesin olarak ve sağlam güvencelerle İran’daki İslam Cumhuriyeti’ni yıkmayı, bir başka deyimle ‘rejim değişikliği’ aramadığını ortaya koyması gerekiyor.
Başka bir anlamda, İran’a mevcut rejimiyle ‘meşruiyet kazandırmayı’ kabullenmesi.
‘Grand Bargain’ orada da bitmiyor. ABD’nin Afganistan başlayarak Körfez ve tüm Ortadoğu’yu içine alan bölgede İran’ın bir ‘bölgesel güç’ olduğunu ve onun ile, onun bu sıfatı ve özelliğiyle bölgede bir ‘güç paylaşımı’nı görüşmeyi içine sindirmesi de gerekiyor.
İran’ın ‘nükleer programı’ sorunu, bu genel ve büyük fotoğrafın içinde görülmeden,
tek başına ele alınarak anlaşılmaz ve çözülemez.
Bu arada, Hillary Clinton’un Afganistan için bir uluslararası konferans önerisini ve burada İran’ın da burada yer almasının istendiğini duyurması, ‘Grand Bargain’ yönünde yol alınacağına ilişkin heyecan yarattı.
Gidişat o yönde mi gerçekten?
***
Bir yandan da, Hillary’nin son Ortadoğu turunda İran’a karşı bir ‘Yahudi-Sünni ittifakı’ oluşturmaya çalıştığı izlenimleri ve en azından spekülasyonları var. Kamuoyuna yansımamakla birlikte, İsrail yetkililerine alışılmadık bir uyarıcı dille konuştuğunu ve “Sizi, Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye ile aynı gemide görmek istiyoruz” diye konuştuğunu öğrendik.
Bir başka deyimle, Amerika, İsrail’e ‘Başımı gereksiz yere ağrıtma’ uyarısını yapıyor ve daha geniş bir ‘stratejik pencere’den bakarak, İsrail ile bölgenin Türkiye de dahil- Sünni çoğunluklu ülkelerinin beraberliğini görmek istiyor.
Kime karşı?
Kestirme cevap, tabii ki, İran. Bu ise ABD’nin bugüne dek denenmiş ve sonuç vermemiş olan İran’a karşı ‘containment’ yani ‘çevreleme’ politikasına devam edeceğine işaret eder. ‘Containment’ politikası, ‘selective engagement’ denilen belirli ve sınırlı konularda İran’ı dahil eden bir ilişkiye eklenerek sürdürülebiliyor.
‘Containment’+’Selective Engagement’=İran’a karşı bugüne dek izlenen ve izlenmeye devam edilmek istenen ABD politikası.
‘Selective engagement’ın yerini ‘comprehensive engagement’ın yani ‘kapsamlı ilişki’nin alması gerekiyor. Bir başka deyimle ‘Grand Bargain.’
Türkiye, Hillary Clinton ile konuşmadan ve Abdullah Gül, İran’a gitmeden önce bütün
bu konularda kendi yaklaşımını net hale getirmiş, ‘stratejik’ anlamda ne istediğini, ne istemediğini nedenleriyle birlikte kendisine tanımlamış ve dış politikasını ‘yeni dönem’de kavramsallaştırmış mıdır?
Öyle olduğu umulur.
Zira, dönem, istense de istenmese de, ne kadar ayak sürünse de, ‘Grand Bargain’ gerektiren bir dönem.
Cengiz Çandar
Amerika ile İran arasında, özellike Barack Hussein Obama’nın Amerikan Başkanı seçilmesiyle ve başta Ortadoğu, tüm dünyada yepyeni bir Amerikan açılımı beklentisinin ortaya çıktığı dönemde, gerekliliği hatta zorunluluğu vurgulanan bir amaç ‘Grand Bargain’.
Amerika ile İran arasında ne olması, neye ulaşılması gerekiyor sorusunu ortaya attığınız anda, adeta bir ‘konsensüs’ halinde gelen cevap ‘Grand Bargain’.
Washington ile Tahran arasında bir ‘Grand Bargain’ sağlanıp sağlanamaması, Türkiye dahil, birçok ülkenin ve başta Ortadoğu, yerkürenin birçok sorunlu bölgesinin geleceğini şekillendirecek, kaderini belirleyecek ölçüde önemli sayılıyor.
Alçakgönüllülükten saparak, kendi payıma, oldum olası, Amerika ile İran arasında ‘Grand Bargain’ gereğine inanmış ve bunu savunmuş birisi olarak, bugün gelinen nokta beni de özellikle -özellikle entelektüel planda da- yakından ilgilendiriyor.
Bundan iki yıl önce Henry Kissinger ile İstanbul’da konuşurken, konu İran’a geldiğinde, ‘ABD’nin İran’la gerçekleştirmesi gereken, sizin 1972 yılında ABD ile Çin arasında gerçekleştirdiğiniz türden ve boyutta bir ilişki kurmak olmalı’ demiştim. İtiraz etmemişti. Onayladığını belirten bir şey de söylememekle birlikte, ‘Grand Bargain’ fikrine pek de
uzak durmamıştı.
Hillary Rodham Clinton, şu aşamada ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Tahran’a yapacağı ziyaretin birkaç gün öncesinde Türkiye’ye ‘Grand Bargain’ın ipuçlarını bagajında getiriyor mu?
Türkiye, Bayan Clinton’a İran ile ‘Grand Bargain’ gereğini ve buna yönelmeleri halinde Türkiye’nin oynayabileceği ‘olumlu rol’ün ipuçlarını sunacak mı?
Daha o noktaya varmadık galiba; çok da uzağında sayılmayız...
***
Amerika-İran ilişkilerini ve bölgeyi yakından izleyen ya da bilen gözlemcilerin ve doğrudan aktörlerin üzerinde ittifak ettikleri bir husus var: Tarafların birbirlerine karşı duydukları
derin güvensizlik.
Bunu gidermek için İran’da görev yapan bir AB ülkesi büyükelçisi, dün, “Bu güvensizliğin ancak zaman içinde ve adım adım diplomasiyle giderilebileceğini” söyleyerek ‘Grand Bargain’in gerçekçi olmayacağını söyledi.
Tahran Üniversitesi profesörlerinden, hiçbir görüşü paylaşmadığı Ahmedinejad’ın mahalle, çocukluk ve sınıf arkadaşı olan, benim de eski dostum Nasır Hadian, ‘Ben devrimci değilim ama Amerika-İran ilişkilerine devrimci adım gerek. İlişkileri birden ‘Grand Bargain’ şeklinde başlatırsanız, bir yol alabiliriz. İleriye giden yol, ‘Grand Bargain’dan geçiyor’ dedi.
‘Grand Bargain’, işe İran yönünden bakıldığında ‘Rehber’ ya da ‘Dini Lider’ sıfatıyla rejimin bir numaralı yetki koltuğunda oturan Ayetullah Hamenei’nin söyleyeceği son söze bağlı ve Hamenei, İran’da Amerikalılardan en fazla kuşku duyanların başında geliyor.
‘Hamanei faktörü’ göz ardı edilerek, ‘Grand Bargain’ın İran yönünden yürürlüğe girmesinin şansı pek yok.
Peki ‘Grand Bargain’ neyi kapsıyor? Hamanei, eğer Amerikalılar da istediği
takdirde ‘Grand Bargain’a nasıl ‘peki’ diyebilir?
Bu noktada yine adeta ‘oybirliği’yle gelen soru ‘Endgame nedir?’ Yani, bir de ‘endgame’ kavramıyla yüz yüze geliyoruz. Hamanei’nin ‘endgame’i görmesi ve buna ikna olması gerekiyor.
‘Endgame’, amaç ya da işin gelip varacağı ‘nihai durak’. İranlılar, özellikle Hamanei açısından ‘endgame’, ABD’nin kesin olarak ve sağlam güvencelerle İran’daki İslam Cumhuriyeti’ni yıkmayı, bir başka deyimle ‘rejim değişikliği’ aramadığını ortaya koyması gerekiyor.
Başka bir anlamda, İran’a mevcut rejimiyle ‘meşruiyet kazandırmayı’ kabullenmesi.
‘Grand Bargain’ orada da bitmiyor. ABD’nin Afganistan başlayarak Körfez ve tüm Ortadoğu’yu içine alan bölgede İran’ın bir ‘bölgesel güç’ olduğunu ve onun ile, onun bu sıfatı ve özelliğiyle bölgede bir ‘güç paylaşımı’nı görüşmeyi içine sindirmesi de gerekiyor.
İran’ın ‘nükleer programı’ sorunu, bu genel ve büyük fotoğrafın içinde görülmeden,
tek başına ele alınarak anlaşılmaz ve çözülemez.
Bu arada, Hillary Clinton’un Afganistan için bir uluslararası konferans önerisini ve burada İran’ın da burada yer almasının istendiğini duyurması, ‘Grand Bargain’ yönünde yol alınacağına ilişkin heyecan yarattı.
Gidişat o yönde mi gerçekten?
***
Bir yandan da, Hillary’nin son Ortadoğu turunda İran’a karşı bir ‘Yahudi-Sünni ittifakı’ oluşturmaya çalıştığı izlenimleri ve en azından spekülasyonları var. Kamuoyuna yansımamakla birlikte, İsrail yetkililerine alışılmadık bir uyarıcı dille konuştuğunu ve “Sizi, Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye ile aynı gemide görmek istiyoruz” diye konuştuğunu öğrendik.
Bir başka deyimle, Amerika, İsrail’e ‘Başımı gereksiz yere ağrıtma’ uyarısını yapıyor ve daha geniş bir ‘stratejik pencere’den bakarak, İsrail ile bölgenin Türkiye de dahil- Sünni çoğunluklu ülkelerinin beraberliğini görmek istiyor.
Kime karşı?
Kestirme cevap, tabii ki, İran. Bu ise ABD’nin bugüne dek denenmiş ve sonuç vermemiş olan İran’a karşı ‘containment’ yani ‘çevreleme’ politikasına devam edeceğine işaret eder. ‘Containment’ politikası, ‘selective engagement’ denilen belirli ve sınırlı konularda İran’ı dahil eden bir ilişkiye eklenerek sürdürülebiliyor.
‘Containment’+’Selective Engagement’=İran’a karşı bugüne dek izlenen ve izlenmeye devam edilmek istenen ABD politikası.
‘Selective engagement’ın yerini ‘comprehensive engagement’ın yani ‘kapsamlı ilişki’nin alması gerekiyor. Bir başka deyimle ‘Grand Bargain.’
Türkiye, Hillary Clinton ile konuşmadan ve Abdullah Gül, İran’a gitmeden önce bütün
bu konularda kendi yaklaşımını net hale getirmiş, ‘stratejik’ anlamda ne istediğini, ne istemediğini nedenleriyle birlikte kendisine tanımlamış ve dış politikasını ‘yeni dönem’de kavramsallaştırmış mıdır?
Öyle olduğu umulur.
Zira, dönem, istense de istenmese de, ne kadar ayak sürünse de, ‘Grand Bargain’ gerektiren bir dönem.
Cengiz Çandar
Demokrasiyi önce kurtarıcılardan kurtarmak gerek
İddia ediyorum demokrasi en çok zararı demokrasiyi dillerinden düşürmeyenlerin söz ve davranışlarından görüyor. Demokrasiyi; bir takım sanal tehlikelerden korumak iddiasıyla ortalıkta dolaşan bazı tiplerin tasallutundan kurtarmadan sağlıklı bir yapıya kavuşması mümkün değil. Ülkeyi de, demokrasiyi de kurtarıcıların elinden kurtarmadan işlerin yoluna girmesi mümkün görünmüyor. Çünkü, belli bir anlayışın sahipleri demokrasiyi kendilerine göre tarif ediyor, yorumluyor ve herkesin de buna uymasını istiyorlar. Bir bakıma ülkede tek tip insan, tek tip anlayışı hakim kılmaya çalışıyorlar. Demokrasiyi de bu anlayışlarının hakim kılınmasının bir vasıtası olarak görüyorlar. Eğer demokrasi bunların anlayışına göre gelişmez, millet bunların anlayışına prim vermeyecek olursa hemen yaygarayı kopartıyorlar, "Demokrasinin geleceğinden endişe ederiz" diye.
Halbuki demokrasinin geleceği için endişe duymaya gerek yok. Gerekli olan sadece millet iradesine saygılı olmayı öğrenebilmek.
CHP'nin Ankara Yenimahalle Belediye Başkan Adayı Fethi Yaşar'ın bir gazetenin dünkü Ankara ekinde yer alan açıklaması bu yöndeki düşüncelerimi bir kez daha pekiştirdi. Yaşar, açıklamasında yüzde 47 oyun AKP'yi şımarttığını belirterek, "Bu ülkenin aydınlık insanlarının sandıkta bunlara 'Dur' deme zamanı geldi. AKP eğer geçen seçimler kadar oy alırsa, 29 Mart'tan sonra Türkiye'deki demokrasinin geleceğinden endişe ederim" demiş. Şu iki cümle içinde öylesine terslikler var ki, bir defa "Bu ülkenin aydınlık insanlarının sandıkta AKP'ye ders vereceğini" söylemek suretiyle söz konusu partiye oy verenleri doğrudan karanlık olarak nitelendiriyor. Bir baş
ka deyişle Sayın Yaşar'a göre AKP ve AKP'ye oy verenler karanlığı temsil ediyor, CHP'ye oy verenler aydınlığı. Böyle bir anlayış ile demokrasinin bağdaşması, bir arada bulunması mümkün olabilir mi? Bu anlayış doğrudan demokrasinin bir kenara itilmesi sonucunu doğurmaz mı?
Bu arada AKP'nin bu seçimlerde de geçen seçimlerdeki kadar oy almasından demokrasinin tehlikeye düşeceği soncunu çıkarmak ve bundan endişe duymak seçmenin iradesine saygısızlık değil mi? Saygı duyulması gereken seçmen iradesi sadece CHP'ye oy verenler mi oluyor?
Söylenecek pek çok söz var. Ancak, bu zihniyetin 50-60 yıldır hiç değişmediğini belirtmek isterim. Bu öyle bir zihniyet ki demokrasiyi korumak adına darbelere bile destek olabilmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesi öncesi günleri hatırlıyorum. "Eğer o yıllarda CHP ve tabanı Demokrat Parti'ye düşmanlığını darbeye destek verme noktasına taşımamış olsaydı acaba darbe olabilir miydi?" diye hep düşünmüşümdür.
Demek istediğim o ki, ülkemizde öyle bir zihniyet var ki bunlar seçimi sadece kendilerinin sandıktan çıkması olarak düşünüyorlar. Eğer kendileri çıkmıyorsa ülke karanlığa sürüklenmektedir. Millet yanlış yapmıştır, bu yanlışın düzeltilmesi gerekir! Bir başka deyişle sadece kendileri aydınlığın temsilcisi, kendilerinin dışında kalan partiler karanlıktan yanalar. Halbuki böyle bir yaklaşımın karanlık olmakla milleti suçlamak anlamına geldiğini düşünseler, hem milletin karşısına çıkıp kendilerine oy isteyip hem de oy verecek olanları karanlık kafalı olmakla suçlamanın mantıki bir izahı olamayacağını anlayacaklar. Millete karşı mücadele ederek, millet suçlanarak, hatta aşağılanarak demokratik mekanizmanın işlemesi mümkün olabilir mi?
Maksadımın AKP'yi savunmak olmadığını bilmem hatırlatmaya gerek var mı? Bugün AKP'den rahatsız olan zihniyet dün de Millî Görüş partilerinden rahatsızdı. O zaman da rejimin ve demokrasinin tehlikede olduğunu tekrarlayıp duruyor, zinde güçleri harekete geçmeye çağırıyorlardı. Neticede adına Postmodern denen bir darbe gerçekleşti. Milletin oyları ile oluşan Meclis aritmetiği alt-üst edildi. Kısacası millet iradesi rafa kaldırıldı. O gün bu gelişmeler karşısında seslerini çıkarmayanlar bugün de yine seçim sonuçlarına göre demokrasinin kurtulacağı ya da tehlikeye gireceğini ileri sürüyorlar. Bir bakıma 'demokrasi demek CHP demek!' anlayışını dayatıyorlar. Halbuki demokrasi ile dayatma yan yana getirilemez. Demokrasinin olduğu yerde dayatma, dayatmanın olduğu yerde demokrasi olmaz.
Abdülkadir Özkan
Halbuki demokrasinin geleceği için endişe duymaya gerek yok. Gerekli olan sadece millet iradesine saygılı olmayı öğrenebilmek.
CHP'nin Ankara Yenimahalle Belediye Başkan Adayı Fethi Yaşar'ın bir gazetenin dünkü Ankara ekinde yer alan açıklaması bu yöndeki düşüncelerimi bir kez daha pekiştirdi. Yaşar, açıklamasında yüzde 47 oyun AKP'yi şımarttığını belirterek, "Bu ülkenin aydınlık insanlarının sandıkta bunlara 'Dur' deme zamanı geldi. AKP eğer geçen seçimler kadar oy alırsa, 29 Mart'tan sonra Türkiye'deki demokrasinin geleceğinden endişe ederim" demiş. Şu iki cümle içinde öylesine terslikler var ki, bir defa "Bu ülkenin aydınlık insanlarının sandıkta AKP'ye ders vereceğini" söylemek suretiyle söz konusu partiye oy verenleri doğrudan karanlık olarak nitelendiriyor. Bir baş
ka deyişle Sayın Yaşar'a göre AKP ve AKP'ye oy verenler karanlığı temsil ediyor, CHP'ye oy verenler aydınlığı. Böyle bir anlayış ile demokrasinin bağdaşması, bir arada bulunması mümkün olabilir mi? Bu anlayış doğrudan demokrasinin bir kenara itilmesi sonucunu doğurmaz mı?
Bu arada AKP'nin bu seçimlerde de geçen seçimlerdeki kadar oy almasından demokrasinin tehlikeye düşeceği soncunu çıkarmak ve bundan endişe duymak seçmenin iradesine saygısızlık değil mi? Saygı duyulması gereken seçmen iradesi sadece CHP'ye oy verenler mi oluyor?
Söylenecek pek çok söz var. Ancak, bu zihniyetin 50-60 yıldır hiç değişmediğini belirtmek isterim. Bu öyle bir zihniyet ki demokrasiyi korumak adına darbelere bile destek olabilmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesi öncesi günleri hatırlıyorum. "Eğer o yıllarda CHP ve tabanı Demokrat Parti'ye düşmanlığını darbeye destek verme noktasına taşımamış olsaydı acaba darbe olabilir miydi?" diye hep düşünmüşümdür.
Demek istediğim o ki, ülkemizde öyle bir zihniyet var ki bunlar seçimi sadece kendilerinin sandıktan çıkması olarak düşünüyorlar. Eğer kendileri çıkmıyorsa ülke karanlığa sürüklenmektedir. Millet yanlış yapmıştır, bu yanlışın düzeltilmesi gerekir! Bir başka deyişle sadece kendileri aydınlığın temsilcisi, kendilerinin dışında kalan partiler karanlıktan yanalar. Halbuki böyle bir yaklaşımın karanlık olmakla milleti suçlamak anlamına geldiğini düşünseler, hem milletin karşısına çıkıp kendilerine oy isteyip hem de oy verecek olanları karanlık kafalı olmakla suçlamanın mantıki bir izahı olamayacağını anlayacaklar. Millete karşı mücadele ederek, millet suçlanarak, hatta aşağılanarak demokratik mekanizmanın işlemesi mümkün olabilir mi?
Maksadımın AKP'yi savunmak olmadığını bilmem hatırlatmaya gerek var mı? Bugün AKP'den rahatsız olan zihniyet dün de Millî Görüş partilerinden rahatsızdı. O zaman da rejimin ve demokrasinin tehlikede olduğunu tekrarlayıp duruyor, zinde güçleri harekete geçmeye çağırıyorlardı. Neticede adına Postmodern denen bir darbe gerçekleşti. Milletin oyları ile oluşan Meclis aritmetiği alt-üst edildi. Kısacası millet iradesi rafa kaldırıldı. O gün bu gelişmeler karşısında seslerini çıkarmayanlar bugün de yine seçim sonuçlarına göre demokrasinin kurtulacağı ya da tehlikeye gireceğini ileri sürüyorlar. Bir bakıma 'demokrasi demek CHP demek!' anlayışını dayatıyorlar. Halbuki demokrasi ile dayatma yan yana getirilemez. Demokrasinin olduğu yerde dayatma, dayatmanın olduğu yerde demokrasi olmaz.
Abdülkadir Özkan
Nasihatler vasiyet gibidir
Allah (c.c.) bizi birbirlerimize dinde kardeş kıldı. Kardeşlerin birbirlerine vazifelerinden bir de yeri, zamanı ve zemini müsait ve münasip olduğunda nasihat etmektir.
Sen, benim ifade ettiklerimi muhtemelen bilirsin. Ancak sana hatırlatacaklarım var.
"Nasihata karnım tok" deme. Herkesin buna ihtiyacı vardır. Hatırlasana, Hz. Âdem (a.s.) cennette yasak meyveyi yemeden kendisine bunun yasaklandığını hatırlatan birisi olsaydı netice ne olurdu; hele bir muhakeme et bakalım.
Kardeşim, sözüm sanadır. Buna göz ve kulak ver. Diyeceklerime idrakini aç:
• Allah'a kul, Rasûlüne hayırlı Ümmet ol.
• İbadetlerini ihmal etme.
• Sünnetleri hakkıyla yaşa. Çünkü sünnetsiz Müslüman olmaz.
• Günümüzde sünnete savaş açan "modern haydut"lara asla itibar etme.
• İtikadı sağlam, ilmi olan, ameli de itikatına ve ilmine uygun olan bir zâtı kendine müşavir edin. Dini ve dünyevi müşkilatının hâl yolunu ona sor. Direktifleri doğrultusunda hareket et. İstişareni onunla yap. İstişareden sonra kararını ver. Rüyanı bile sâdece ona anlat. Yorumunu da ondan iste. Onun sohbetlerini takip et, nasihatlerini dikkate al.
• Uyunması mekruh olan vakitlerde sakın uyuyayım deme. Bunun Peygamberimizin direktifi olduğunu bil. Uymazsan bedeli ağır olur.
• Arkadaşlarını, komşularını, akrabalarını ve dost çevrelerini seçerken dikkatli ol. Bunlar cehenneme sürükleyenlerden olmasınlar.
• Haram yeme, içme, giyme, görme, duyma, hiçbir harama dalma. Çünkü haram ateştir. Kendini yakma.
• "Aç kalırım" diye korkma. Ölüm gelmeden Allah (c.c.) rızkı kesmez. Sebeplerine sarıl, helâl yoldan rızkını temin et.
• Sabırlı olmak Allah'ın emridir, sabrına mukayyed ol.
• Negatif enerji veren insan ve mekânlardan uzak kalmaya dikkat et.
• İsteklerini kısa ve öz dile getir.
• Yapamayacağın ya da yapmak istemediğin taleplere "hayır" de. Kimseye ümit verme.
• Mutlu edemeyeceğin kimselere enerjini harcama.
• Çalışma dengeni iyi ayarla, dâima plânlı ol.
• Gerçek dostlara, kendine, ailene ve aile efradına zaman ayırmayı ihmal etme.
• İşlerinde orta yolu tut.
• İltifatta ileri gitme.
• Sakalınla oynama. Yüzün ile de oynama.
• Yüzüğünle meşgul olma.
• Dişlerini ellemekten, parmağını burnuna sokmaktan, fazla tükürmekten, fazla el hareketleri yapmaktan, insanların arasında burnunu temizlemekten sakın.
• Sözün düzenli olsun. Kendini beğeniyormuş hissini verme.
• Yaptıklarından, yapacaklarından fazla söz etme.
• Kimseye "ne kadar paran var?" "ne kadar kazanıyorsun?", "aylığın yıllığın nedir?" gibi sorular sorma. Bunlar çok ayıptır. Eskiler böyle sözleri hakaret kabul ederlermiş. Bunu alışkanlık yapanlar sonunda madara olurlarmış.
• Mazluma yardım et. Zayıfa destek ol.
• Saltanata, şaşaaya düşkün kişilerle arkadaşlık etme.
• Giyim, kuşamda ileri gitme, pespaye de olma.
• İhtiyaçlar üzerinde fazla durma.
• Birini, zulüm yapmak için teşhir etme.
• Aileni ve çocuklarını mala ve paraya boğma. Böyle olursan gözlerinde basit görülürsün, rızalarını da asla kazanamazsın. Bunun dozajını iyi ayarla.
• İyi gün dostundan sakın, o en büyük düşmandır.
• Malını şerefinden üstün tutma.
• Selâmı dilinden düşürme.
Bütün bunları sana nasihat ve vasiyet olarak emanet ediyorum. Sen de etrafına duyur.
Allah (c.c.) yardımcın, Peygamber (s.a.v.) şefaatçın olsun...
Mevlüt Özcan
Sen, benim ifade ettiklerimi muhtemelen bilirsin. Ancak sana hatırlatacaklarım var.
"Nasihata karnım tok" deme. Herkesin buna ihtiyacı vardır. Hatırlasana, Hz. Âdem (a.s.) cennette yasak meyveyi yemeden kendisine bunun yasaklandığını hatırlatan birisi olsaydı netice ne olurdu; hele bir muhakeme et bakalım.
Kardeşim, sözüm sanadır. Buna göz ve kulak ver. Diyeceklerime idrakini aç:
• Allah'a kul, Rasûlüne hayırlı Ümmet ol.
• İbadetlerini ihmal etme.
• Sünnetleri hakkıyla yaşa. Çünkü sünnetsiz Müslüman olmaz.
• Günümüzde sünnete savaş açan "modern haydut"lara asla itibar etme.
• İtikadı sağlam, ilmi olan, ameli de itikatına ve ilmine uygun olan bir zâtı kendine müşavir edin. Dini ve dünyevi müşkilatının hâl yolunu ona sor. Direktifleri doğrultusunda hareket et. İstişareni onunla yap. İstişareden sonra kararını ver. Rüyanı bile sâdece ona anlat. Yorumunu da ondan iste. Onun sohbetlerini takip et, nasihatlerini dikkate al.
• Uyunması mekruh olan vakitlerde sakın uyuyayım deme. Bunun Peygamberimizin direktifi olduğunu bil. Uymazsan bedeli ağır olur.
• Arkadaşlarını, komşularını, akrabalarını ve dost çevrelerini seçerken dikkatli ol. Bunlar cehenneme sürükleyenlerden olmasınlar.
• Haram yeme, içme, giyme, görme, duyma, hiçbir harama dalma. Çünkü haram ateştir. Kendini yakma.
• "Aç kalırım" diye korkma. Ölüm gelmeden Allah (c.c.) rızkı kesmez. Sebeplerine sarıl, helâl yoldan rızkını temin et.
• Sabırlı olmak Allah'ın emridir, sabrına mukayyed ol.
• Negatif enerji veren insan ve mekânlardan uzak kalmaya dikkat et.
• İsteklerini kısa ve öz dile getir.
• Yapamayacağın ya da yapmak istemediğin taleplere "hayır" de. Kimseye ümit verme.
• Mutlu edemeyeceğin kimselere enerjini harcama.
• Çalışma dengeni iyi ayarla, dâima plânlı ol.
• Gerçek dostlara, kendine, ailene ve aile efradına zaman ayırmayı ihmal etme.
• İşlerinde orta yolu tut.
• İltifatta ileri gitme.
• Sakalınla oynama. Yüzün ile de oynama.
• Yüzüğünle meşgul olma.
• Dişlerini ellemekten, parmağını burnuna sokmaktan, fazla tükürmekten, fazla el hareketleri yapmaktan, insanların arasında burnunu temizlemekten sakın.
• Sözün düzenli olsun. Kendini beğeniyormuş hissini verme.
• Yaptıklarından, yapacaklarından fazla söz etme.
• Kimseye "ne kadar paran var?" "ne kadar kazanıyorsun?", "aylığın yıllığın nedir?" gibi sorular sorma. Bunlar çok ayıptır. Eskiler böyle sözleri hakaret kabul ederlermiş. Bunu alışkanlık yapanlar sonunda madara olurlarmış.
• Mazluma yardım et. Zayıfa destek ol.
• Saltanata, şaşaaya düşkün kişilerle arkadaşlık etme.
• Giyim, kuşamda ileri gitme, pespaye de olma.
• İhtiyaçlar üzerinde fazla durma.
• Birini, zulüm yapmak için teşhir etme.
• Aileni ve çocuklarını mala ve paraya boğma. Böyle olursan gözlerinde basit görülürsün, rızalarını da asla kazanamazsın. Bunun dozajını iyi ayarla.
• İyi gün dostundan sakın, o en büyük düşmandır.
• Malını şerefinden üstün tutma.
• Selâmı dilinden düşürme.
Bütün bunları sana nasihat ve vasiyet olarak emanet ediyorum. Sen de etrafına duyur.
Allah (c.c.) yardımcın, Peygamber (s.a.v.) şefaatçın olsun...
Mevlüt Özcan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)