Elli yıl sonra düşünüyorum, 27 Mayıs olmayabilir miydi?
Gençlik gösterileriyle istenilen sonuç elde edilmişti, üstelik iki de şehit verilmişti, Menderes pes etmiş, Tahkikat Komisyonu'nun "lağvedildiğini" açıklamıştı...
O komisyon "CHP'nin darbe kışkırtıcılığı yapıp yapmadığını" araştırmak amacıyla kurulmuştu.
Çünkü, CHP gerçekten de darbe kışkırtıcılığı yapmaktaydı! Son yıllarda dozunu arttırdığı "hırçın, hatta vahşi muhalefet" çizgisine bir de bunu eklemişti. CHP eğik düzleme girmiş, kapatılmaya doğru gidiyordu.
Fakat Menderes, tepkiyi görünce vazgeçti. 28-29 Nisan olayları amacına ulaşmış, Deniz Baykal'ın beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay Meydanı'nda Menderes'in yakasına yapışıp onu tartaklaması işe yaramıştı!...
"Ok yaydan çıktığı için darbecilerin o gece artık geri basamadıkları" söylenir...
Hayır, darbe, Tahkikat Komisyonu dağıtılsa da yapılacaktı, Menderes istifa etse de yapılacaktı... Üzerinde beş yıldır çalışılmaktaydı!
Çünkü bürokrasi, on yıl önce elinden kaçırdığı iktidarı geri istiyordu. Ayrıcalıklar elinden gitmiş, "zart zurt yetkisi" ve keyfi başkalarının eline geçmişti. Darbeden başka çaresi de yoktu.
1961 seçimlerini, olaylar kendi akışına bırakılsa, CHP'nin "zaten" kazanacağı söylenir...
Birçok kişi gibi ben de buna inanırdım, artık öyle düşünmüyorum.
1961 seçimlerini gene DP kazanacaktı, belki 1957 seçimleri gibi ıkına sıkına ama gene kazanacaktı... Darbe bu yolu kesti. Bunu, 1965 yılına kadar erteledi. Gelen de DP'nin "B takımı" oldu. Demirel, Menderes'in "su müdürüydü" alt tarafı.
Günümüzde olup bitenleri bir de bu açıdan değerlendiriniz: Bütün gürültü patırtıya, Aydın Doğan ve Zafer Mutlu'nun yürüttüğü, toplumun ruh sağlığını zedeleyen bütün o vahşi muhalefete rağmen, ekonomik krize, şuna buna rağmen gene kazanan, hep kazanan, gene kazanacağı anlaşılan bir AKP... Kapatılırsa, yöneticileri tırpanlanırsa ikiye bölüneceği (altmışlı yılların ilk yarısının AP ve YTP'si gibi), yerini ister istemez "B takımına" bırakacağı ve böylece çaptan düşeceği umulan bir AKP... Asla tek başına iktidara gelemeyeceği bir kere daha anlaşılan bir CHP... Ve de "konjonktür müsait olmadığı" için artık yapılamayan, Silivri çarşafına dolanan yeni bir darbe özlemi...
Günümüzde bir de, "benim darbem iyidir, seninki kötüdür" kafasında giden basın şaşkınları var: 27 Mayıs iyidir, 12 Eylül kötüdür, 9 Mart iyidir, 12 Mart kötüdür...
27 Mayıs iyi midir?
Solcu geçinenler elli yıldır öyle derler.
"Ömür boyu parlamenterlik" kurumunu getiren, "seçimle değil de atamayla parlamenterlik" şeklinde, Batı'da on dokuzuncu yüzyılda kalmış ama bizde ilerici olduğu söylenen bir ucube yaratan, "cahil" halkın seçtiği meclise güvenemeyip onu "üniversite mezunu bürokrat ve ileri gelenlerden" oluşan bir üst meclisin denetimine veren bir darbe, iyi midir? İleri midir?
Senato pek makbul bir kurumdu da, ilerici CHP memleketi tam yirmi yedi yıl boyunca senatosuz nasıl yönetmişti acaba?
Devletin kurucusu Atatürk bir senatoya niçin gerek görmemişti acaba?
Atatürk'ün anayasası, Atatürkçü geçinen bürokratlar ve gazeteciler tarafından niçin ortadan kaldırılmış, niçin değiştirilmişti acaba?
Küfür etmeden cevap verecekseniz veriniz.
Engin Ardıç
25 Mart 2009 Çarşamba
Seçim için arabasına bahse girer misin
Bir önceki yazımızda “Seçimde sürpriz yapacak parti var mı?” konusunu ele alacağımızı ifade etmiştik. O konuya geleceğim.
Fakat ondan önce, yıllarını seçmen davranışlarını analize vermiş bir bilim adamı olarak “oy verme olgusuna” farklı bir bakış açısı getiren yeni bir açıklamadan söz etmek istiyorum: Ülke ve dünya gündemine ilişkin görüş ve düşünceleri merakla izlenen Sayın Fethullah Gülen acaba yaklaşan seçimlerle ilgili ne düşünüyor?
Sayın Gülen’in günlük sohbetlerine, çeşitli konulara ilişkin düşüncelerine yer veren resmi web siteleri var. Dün bu konudaki merakları giderecek yeni bir sohbeti yayınlandı www.hergul.org sitesinde�
Açıklamadaki iki nokta özellikle dikkat çekici�
İlki, bir vatandaşlık görevi olan oy verme işleminin dini sorumluluğu var mı? İki, oy verilecek partide veya adaylarda hangi özellikler öne çıkmalı�
Sayın Gülen’in ilk başlıkla ilgili düşünceleri şöyle:
“İnanan bir insanın -kendi ruh ve mana köklerinin yeniden neşv ü nema bulması niyetiyle- inandığı istikamette oyunu kullanması, üzerine bir vecibedir; bu görevini yerine getirmeyen bir insan günaha girmiş olur.”
Hakikaten bu konu daha önce altı pek çizilmemiş ilginç bir nokta� Oy verme sorumluluğunu yerine getirmeyenler günaha girmiş olurlar diyor�
İkinci nokta da oy verilecek parti veya adayların özellikleri ile ilgili� O da şöyle:
“Değerlerimize saygılı, dinine - diyanetine, ülküsüne - ülkesine, geçmişine - geleceğine saygılı olan, kalbî ve ruhî hayatımızı hesaba katan ve aynı zamanda ebed arzularımız adına da bir mesajı bulunan insanlar hangi partide olurlarsa olsunlar, biz onlardan yana izhar-ı re’yde bulunuruz. Parti ayrımı gözetmeyiz. Ne Amerika, ne Çin, ne Hindistan, ne de Rusya� Bizim yegâne arzumuz, bağımsız ve devletler muvazenesinde söz sahibi güçlü bir Türkiye’dir.”
Sayın Gülen’in ‘bir oy bir oydur’ düşüncesi ile gündeme getirdiği ve seçimlere katılımı ne kadar önemsediğini gösteren bir başka önerisi de var. O da şöyle:
“İster genel, isterse de mahalli seçimlerde, imkânım olsa, borç para alır, biletlerini temin eder ve burada duran arkadaşların bile oylarını kullanmak üzere Türkiye'ye gidip gelmelerini isterdim. Hiçbir zaman şu ya da bu partiyi işaret etmedim. Ne var ki, imkânı olduğu halde, mefkûresi hesabına faydalı gördüğü kimseler için izhar-ı re'yde bulunmayanların Allah katında mesul olacaklarına da inanıyorum.”
Sayın Gülen’in siyaset meydanlarındaki üslup konusu başta olmak üzere geçmişteki ve önümüzdeki seçimlere ilişkin geniş değerlendirmelerine yer sohbetine linkten ulaşabilirsiniz.
...
Osman Özsoy
Fakat ondan önce, yıllarını seçmen davranışlarını analize vermiş bir bilim adamı olarak “oy verme olgusuna” farklı bir bakış açısı getiren yeni bir açıklamadan söz etmek istiyorum: Ülke ve dünya gündemine ilişkin görüş ve düşünceleri merakla izlenen Sayın Fethullah Gülen acaba yaklaşan seçimlerle ilgili ne düşünüyor?
Sayın Gülen’in günlük sohbetlerine, çeşitli konulara ilişkin düşüncelerine yer veren resmi web siteleri var. Dün bu konudaki merakları giderecek yeni bir sohbeti yayınlandı www.hergul.org sitesinde�
Açıklamadaki iki nokta özellikle dikkat çekici�
İlki, bir vatandaşlık görevi olan oy verme işleminin dini sorumluluğu var mı? İki, oy verilecek partide veya adaylarda hangi özellikler öne çıkmalı�
Sayın Gülen’in ilk başlıkla ilgili düşünceleri şöyle:
“İnanan bir insanın -kendi ruh ve mana köklerinin yeniden neşv ü nema bulması niyetiyle- inandığı istikamette oyunu kullanması, üzerine bir vecibedir; bu görevini yerine getirmeyen bir insan günaha girmiş olur.”
Hakikaten bu konu daha önce altı pek çizilmemiş ilginç bir nokta� Oy verme sorumluluğunu yerine getirmeyenler günaha girmiş olurlar diyor�
İkinci nokta da oy verilecek parti veya adayların özellikleri ile ilgili� O da şöyle:
“Değerlerimize saygılı, dinine - diyanetine, ülküsüne - ülkesine, geçmişine - geleceğine saygılı olan, kalbî ve ruhî hayatımızı hesaba katan ve aynı zamanda ebed arzularımız adına da bir mesajı bulunan insanlar hangi partide olurlarsa olsunlar, biz onlardan yana izhar-ı re’yde bulunuruz. Parti ayrımı gözetmeyiz. Ne Amerika, ne Çin, ne Hindistan, ne de Rusya� Bizim yegâne arzumuz, bağımsız ve devletler muvazenesinde söz sahibi güçlü bir Türkiye’dir.”
Sayın Gülen’in ‘bir oy bir oydur’ düşüncesi ile gündeme getirdiği ve seçimlere katılımı ne kadar önemsediğini gösteren bir başka önerisi de var. O da şöyle:
“İster genel, isterse de mahalli seçimlerde, imkânım olsa, borç para alır, biletlerini temin eder ve burada duran arkadaşların bile oylarını kullanmak üzere Türkiye'ye gidip gelmelerini isterdim. Hiçbir zaman şu ya da bu partiyi işaret etmedim. Ne var ki, imkânı olduğu halde, mefkûresi hesabına faydalı gördüğü kimseler için izhar-ı re'yde bulunmayanların Allah katında mesul olacaklarına da inanıyorum.”
Sayın Gülen’in siyaset meydanlarındaki üslup konusu başta olmak üzere geçmişteki ve önümüzdeki seçimlere ilişkin geniş değerlendirmelerine yer sohbetine linkten ulaşabilirsiniz.
...
Osman Özsoy
24 Mart 2009 Salı
Eskiden yeniden,(hoş bi yazı,okuyn istersenz :) )
Uzaktan bakıp da hayalinde kendine göre senaryo yazanların oraya varınca bambaşka oyun ortaya koymalarıdır bu.
Mücahit ağabeyinin konferansına şehir içi otobüs parası bile olmadığı için evden erken çıkıp yaya gelen mücahitlerimiz, şimdilerde beşyıldızlı otelin restorantına son model otomobille geliyorlar.
Eskilerde (derken on yıl öncesinde) evine davet ettiği mahalle camii hocasına kendi hanımının yüzünü göstermemek için çay servisini kapının arkasında hanımından alıp içeriye girenlerimiz, şimdilerde yabancı misyon şefleriyle yanak yanağa öpüşmelerinde sakınca görmüyorlar veya ülke çıkarları için her şeyi yaparız mantığı yürüterek yanlışlarını devam ettiriyorlar.
"Hocam, başörtüsü ve manto tesettür yerine geçmez değil mi?" diyerek yönlendirici sorular soranlar bu günlerde Hadise'nin kıyafetine imza atıyorlar.
Kendilerini sonuncu sınıfa kasıtlı kaydedildiklerini iddia ederlerken, kaydedenlere yakınlaşarak ikinci sınıfa uçurulunca eski sınıf arkadaşlarını tanıyamayanlar, yeni arkadaşlarıyla evrensel düşler kurarak kazanmanın önündeki domuzu da, faizi de, zinayı da kaldırıp her şey meşrudur ortamı oluşturarak yanlışın şeklini değiştiriyorlar.
Sakalı göbeğine kadar varan, kirli paltolu insanların ellerini öpmeyi din iman zannederlerken her şeyi ahlâk üstü düşünmeye başladılar ve kılık kıyafet işlerini Gaylara vermeye başlayarak eski yanlışa devam ettiler.
Bir zamanlar, kadın yüzünün açılmasına izin vermeyenler, bu günlerde toplantılara hanımının başını açarak gidiyorlar.
Açmayan hanımı da ya boşuyorlar veya vitrinlik ve heveslik olarak birini buluyorlar.
Meydan mitinglerinde, özel sohbetlerde konuşurlarken eskiden yapılan konuşmalarda en çok geçen isimler, Allah celle celalüh diyor ki, Muhammed sallallahü aleyhi ve selem buyurmuş ki, diye devam ederken şimdilerde "Atatürk diyor ki..." diye devam ediyorlar.
Eskiden "Büyük şeytan" denilen bu günlerde "En büyük müttefik" oldu.
Eskiden Filistin direnişi için şiirler yazılırdı, elden geldiğince en bilinmez yollardan yardım gönderilirdi.
Bu günlerde ise toplanan yardımlar, İsrail desteğinde olan el-Fetih'e veriliyor ve direnen Hamas'ın direncinin kırılması için siyasi, ekonomik her türlü baskı uygulanıyor.
Eğer Hamas, bu oyuna gelirse ilk seçimde Hamas'ın işini bitirecekler ve İsrail'in işgalinin önünü açacaklar.
Aynı zamanda yıllardır Amerika'nın baş ağrısı olan Mollaları devreden çıkaracaklar.
Mollaların suçu çok büyük.
Mollalar, her yerde, her zaman hazır ve nazır olan Amerika'nın Tahran Büyükelçiliği'ni 444 gün rehin tutmuşlar, o günlerde Amerika'yı dünyaya rezil etmişler ve hiçbir şey yapamayacağını ortaya koymuşlardı.
O olaydan sonradır ki, nüfusu küçücük olan devlet başkanları bile Amerika'ya posta koyar hale gelmişti.
Şimdilerde o acının intikamını Türkiye aracılığıyla Haziranda almaya çalışıyorlar.
Ama başarılı olacaklarını sanmıyorum.
Çünkü dünya genelinde Müslümanlar, başarılı olanların Ebu Cehil gibi parlamento üyesi ve yeraltı dünyasının babası olanların değil, Bilali Habeşilerin, Ebu Zerlerin, Ebu Bekirlerin, Ömerlerin, Alilerin, Osmanların başarılı olduğunu iman esası gibi gördü ve bildi.
Mahmut Toptaş
Mücahit ağabeyinin konferansına şehir içi otobüs parası bile olmadığı için evden erken çıkıp yaya gelen mücahitlerimiz, şimdilerde beşyıldızlı otelin restorantına son model otomobille geliyorlar.
Eskilerde (derken on yıl öncesinde) evine davet ettiği mahalle camii hocasına kendi hanımının yüzünü göstermemek için çay servisini kapının arkasında hanımından alıp içeriye girenlerimiz, şimdilerde yabancı misyon şefleriyle yanak yanağa öpüşmelerinde sakınca görmüyorlar veya ülke çıkarları için her şeyi yaparız mantığı yürüterek yanlışlarını devam ettiriyorlar.
"Hocam, başörtüsü ve manto tesettür yerine geçmez değil mi?" diyerek yönlendirici sorular soranlar bu günlerde Hadise'nin kıyafetine imza atıyorlar.
Kendilerini sonuncu sınıfa kasıtlı kaydedildiklerini iddia ederlerken, kaydedenlere yakınlaşarak ikinci sınıfa uçurulunca eski sınıf arkadaşlarını tanıyamayanlar, yeni arkadaşlarıyla evrensel düşler kurarak kazanmanın önündeki domuzu da, faizi de, zinayı da kaldırıp her şey meşrudur ortamı oluşturarak yanlışın şeklini değiştiriyorlar.
Sakalı göbeğine kadar varan, kirli paltolu insanların ellerini öpmeyi din iman zannederlerken her şeyi ahlâk üstü düşünmeye başladılar ve kılık kıyafet işlerini Gaylara vermeye başlayarak eski yanlışa devam ettiler.
Bir zamanlar, kadın yüzünün açılmasına izin vermeyenler, bu günlerde toplantılara hanımının başını açarak gidiyorlar.
Açmayan hanımı da ya boşuyorlar veya vitrinlik ve heveslik olarak birini buluyorlar.
Meydan mitinglerinde, özel sohbetlerde konuşurlarken eskiden yapılan konuşmalarda en çok geçen isimler, Allah celle celalüh diyor ki, Muhammed sallallahü aleyhi ve selem buyurmuş ki, diye devam ederken şimdilerde "Atatürk diyor ki..." diye devam ediyorlar.
Eskiden "Büyük şeytan" denilen bu günlerde "En büyük müttefik" oldu.
Eskiden Filistin direnişi için şiirler yazılırdı, elden geldiğince en bilinmez yollardan yardım gönderilirdi.
Bu günlerde ise toplanan yardımlar, İsrail desteğinde olan el-Fetih'e veriliyor ve direnen Hamas'ın direncinin kırılması için siyasi, ekonomik her türlü baskı uygulanıyor.
Eğer Hamas, bu oyuna gelirse ilk seçimde Hamas'ın işini bitirecekler ve İsrail'in işgalinin önünü açacaklar.
Aynı zamanda yıllardır Amerika'nın baş ağrısı olan Mollaları devreden çıkaracaklar.
Mollaların suçu çok büyük.
Mollalar, her yerde, her zaman hazır ve nazır olan Amerika'nın Tahran Büyükelçiliği'ni 444 gün rehin tutmuşlar, o günlerde Amerika'yı dünyaya rezil etmişler ve hiçbir şey yapamayacağını ortaya koymuşlardı.
O olaydan sonradır ki, nüfusu küçücük olan devlet başkanları bile Amerika'ya posta koyar hale gelmişti.
Şimdilerde o acının intikamını Türkiye aracılığıyla Haziranda almaya çalışıyorlar.
Ama başarılı olacaklarını sanmıyorum.
Çünkü dünya genelinde Müslümanlar, başarılı olanların Ebu Cehil gibi parlamento üyesi ve yeraltı dünyasının babası olanların değil, Bilali Habeşilerin, Ebu Zerlerin, Ebu Bekirlerin, Ömerlerin, Alilerin, Osmanların başarılı olduğunu iman esası gibi gördü ve bildi.
Mahmut Toptaş
DİKKAT, DİKKAT, DİKKAT!
Seçim yasakları başladı ve seçimde son haftaya girildi..
Öte yandan Ergenekonda kritik eşikteyiz..
Bundan sonra gelecek hiçbir habere hemen inanmayın.
Kamuoyu araştırmalarının tamamına yakını düzmece olacaktır..
Hani derler ya “Fala inanma, falsız da kalma”.. Haberleri izleyin, ama hemen inanmayın..
Haberleri izlerken biraz da kim; kim için ne söylüyor ona bakın isterseniz..
Ya da kafa konforunuz bozulmasın istiyorsanız bakmayın bu haberlere..
Bir de kimin ne dediğinden çok ne demediğine bakın bakalım bir de!
Bir de provakasyonlara dikkat..
Fasıklar size bir haber getirirlerse dikkat edin. Hemen inanmayın..
Bugünki haberleri kesin saklayın, seçimden sonra okuyun isterseniz. Bakın büyük puntolarla verilen haberlerin çoğu seçimden sonra unutulup gidecektir. Vaadler, eleştiriler siyasi bir “yalan rüzgârı”nın savurduğu uyduruk haberlerdir..
Birileri zihinleri bulandırmak, seçmeni tereddüte düşürmek için ne lazımsa yapacaktır.
Yalan haber uyduracak, iftira edecek. Yani “Çamur at izi kalsın” hesabı..
Birileri de, kendi adamının yanlışını gizleyecek, onun bazı güzelliklerini daha fazla öne çıkarmaya çalışacaktır.
“Satışa gelmeyin”.
Bunlar “at cambazı” gibi, siyaset cambazı.. Kapıdan satış ekipleri, bıçkın işportacı..
Diğer illerin çoğunda yok ama, İstanbul’da Parti Bayrağı çılgınlığı tam bir felaket. Korkunç bir çevre ve görüntü kirliliği meydana getiriyor. Bir de o bangır bangır parti propagandaları.. “Gel vatandaş gel” hesabı lider, aday medihleri..
Bu da yeni bir “Meddahlık türü” herhalde..
Eskiden bu kadar değildi. En azından amflikatörler, mikrofonlar bu kadar güçlü değildi. Bir de insanlar kendileri yaparken farkına varmıyorlar.. Tıpkı insanın kendi yediği sarmısağın kokusunu duymaması gibi. Ya da kendi horlamasını duymaması gibi..
Seçim bazıları için karalama kampanyasına dönüştü. Kimileri için vur patlasın, çal oynasın “siyasi çengi” havasında gidiyor.. Şarkılar, türküler.. Kimi kendi adayını yere göğe sığdıramıyor. Şehri değil ülkeyi, ülkeyi değil dünyayı kurtaracak adam sanki adayları..
Kimi kaptırmış kendini, belediyeyi unutmuş, ülkeye ve dünyaya nizam veriyor..
Kimi meydan okuyor, kimi tehdit ediyor. Kimi ağzının tadı ile küfür bile edememekten dert yanıyor..
Neyse ki meteorolojiden güzel haberler var. Kar ve kış geri geliyormuş.. Yani bu “tantana”lar yağmurda daha az olur. Meydanlar siyaset çöplüğüne dönmez. Siyasetin “Meydan savaşları” da biter belki.. Ama bakarsınız siyaset kar, kış, rüzgâr dinlemez.. “Beraber yürüdük biz bu yağmurda” diye otobüsler sokak aralarına dalar herkes kendi şarkısını çalar, kendi söyler, kendi dinler..
Sabır! Şunun şurasında bir hafta kaldı..
Bana kalırsa her zaman olduğu gibi bu seçimde de kafanızı kiraya vermeyin.. Kendi vicdanınızın sesine kulak verin. Korkularınızı not edin, ama umudunuza göre oy verin.. Aklınızı iyi kullanın. Unutmayın Allah (cc) cahil ve zalim bir kavme hidayet nasib etmez..
Siz oyunuzu kime verirseniz verin, unutmayın ki, sonucu tayin edecek olan Allah’tır.. Sonuçta Allah’ın dediği olacak.. Herkes yaptığının karşılığını görecek. Sonuçta insanlar kendi velilerini, kurtarıcılarını değil, kendi vekillerini seçecek ve herkes layığını bulacak. Tencere yuvarlanacak kapağını bulacak..
“Kurtarıcı” yok! Aksine “Kurtarıcılardan kurtulmadan kurtulmak yok”..
Siyasilerin hemen hepsi, size duymak istediklerinizi söylüyorlar.. Sloganların çoğu kulağa hoş gelse de içi boş.. Vaad etmek kolay. Sonuçta konjonktür ve reel politik, siyasi denge, güç, mevzuat denen hadiseye gidip teslim olacak çoğu..
Vatanı, memleketi birbirimizden kurtarmak değil, birlikte nasıl yönetiriz ona bakmamız gerek.
CHP’li komşunuz ya da AK Parti’li arkadaşınız doğru, namuslu, dürüst bir adaya oy verebiliyor mu? Beğenmediği adayın üzerini çizebiliyor mu? Dürüst insanlar, adayların belirlenmesinde sözsahibi olabiliyorlar mı, ona bakmak gerek..
Bu adayların çoğunu biz belirlemedik.. Seçilmişleri seçiyoruz. Birinci seçiciler Genel Başkanlar. Biz intihabı sani rolündeyiz.. Siyasetin objesi biz değiliz yani yurttaş / millet değil.. Siyaset büyük ölçüde bir illüzyon.. Tıpkı borsa gibi..
Birileri seçimleri tartışmalı hale getirmek için düğmeye basabilir. Suikastlar, bombalı eylemler gündeme gelebilir.. Herkesin ihtiyadlı olması gerek. Bu kadarcık hukuk devletine bile tahammül etmeyen çeteler ortalığı karıştırmak için çılgınca planlar peşinde olabilir..
Aman dikkat!
Bu arada internet ortamında değişik isim altında, farklı argümanlarla küfür, tehdit içerikli, bazan Ayet-Hadis kullanarak, bazan komplo teorileri ile insanların kafalarını karıştırmak isteyen düzinelerce mesaj dolaşmaya başladı. Bunların çoğu örgütlü. Aynı mesajı farklı isimlerle hedef kişilere gönderiyorlar. Maksatları insanları korkutmak, kitleler üzerinde psikolojik baskı kurmak.. Yani psikolojik harp takdikleri kullanıyorlar. Sureti haktan gözüken bu insanların yalanlarına inanmayın..
Lütfen sabır. Sükûnet.. Ve dua! Ve tevbe!
Allahım! Bize hakkı hak, batılı batıl göster, Hakta toplanmamızı sanib eyle! Bize merhamet et. Şüphesiz ki, biz zalimlerden olduk! Bizi affet! Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanların değil.. Bizim ellerimizle zalimleri cezalandır ve mazlumlara yardım et.. Bizi gıybet, iftira, dedikodudan koru.. Şüphe yok ki, başkaları için söylediklerimiz, eğer onlarda yoksa, Sen bizi o şeyle yargılayacak olansın! (Amin)
Selâm ve dua ile..
Abdurrahman Dilipak
Öte yandan Ergenekonda kritik eşikteyiz..
Bundan sonra gelecek hiçbir habere hemen inanmayın.
Kamuoyu araştırmalarının tamamına yakını düzmece olacaktır..
Hani derler ya “Fala inanma, falsız da kalma”.. Haberleri izleyin, ama hemen inanmayın..
Haberleri izlerken biraz da kim; kim için ne söylüyor ona bakın isterseniz..
Ya da kafa konforunuz bozulmasın istiyorsanız bakmayın bu haberlere..
Bir de kimin ne dediğinden çok ne demediğine bakın bakalım bir de!
Bir de provakasyonlara dikkat..
Fasıklar size bir haber getirirlerse dikkat edin. Hemen inanmayın..
Bugünki haberleri kesin saklayın, seçimden sonra okuyun isterseniz. Bakın büyük puntolarla verilen haberlerin çoğu seçimden sonra unutulup gidecektir. Vaadler, eleştiriler siyasi bir “yalan rüzgârı”nın savurduğu uyduruk haberlerdir..
Birileri zihinleri bulandırmak, seçmeni tereddüte düşürmek için ne lazımsa yapacaktır.
Yalan haber uyduracak, iftira edecek. Yani “Çamur at izi kalsın” hesabı..
Birileri de, kendi adamının yanlışını gizleyecek, onun bazı güzelliklerini daha fazla öne çıkarmaya çalışacaktır.
“Satışa gelmeyin”.
Bunlar “at cambazı” gibi, siyaset cambazı.. Kapıdan satış ekipleri, bıçkın işportacı..
Diğer illerin çoğunda yok ama, İstanbul’da Parti Bayrağı çılgınlığı tam bir felaket. Korkunç bir çevre ve görüntü kirliliği meydana getiriyor. Bir de o bangır bangır parti propagandaları.. “Gel vatandaş gel” hesabı lider, aday medihleri..
Bu da yeni bir “Meddahlık türü” herhalde..
Eskiden bu kadar değildi. En azından amflikatörler, mikrofonlar bu kadar güçlü değildi. Bir de insanlar kendileri yaparken farkına varmıyorlar.. Tıpkı insanın kendi yediği sarmısağın kokusunu duymaması gibi. Ya da kendi horlamasını duymaması gibi..
Seçim bazıları için karalama kampanyasına dönüştü. Kimileri için vur patlasın, çal oynasın “siyasi çengi” havasında gidiyor.. Şarkılar, türküler.. Kimi kendi adayını yere göğe sığdıramıyor. Şehri değil ülkeyi, ülkeyi değil dünyayı kurtaracak adam sanki adayları..
Kimi kaptırmış kendini, belediyeyi unutmuş, ülkeye ve dünyaya nizam veriyor..
Kimi meydan okuyor, kimi tehdit ediyor. Kimi ağzının tadı ile küfür bile edememekten dert yanıyor..
Neyse ki meteorolojiden güzel haberler var. Kar ve kış geri geliyormuş.. Yani bu “tantana”lar yağmurda daha az olur. Meydanlar siyaset çöplüğüne dönmez. Siyasetin “Meydan savaşları” da biter belki.. Ama bakarsınız siyaset kar, kış, rüzgâr dinlemez.. “Beraber yürüdük biz bu yağmurda” diye otobüsler sokak aralarına dalar herkes kendi şarkısını çalar, kendi söyler, kendi dinler..
Sabır! Şunun şurasında bir hafta kaldı..
Bana kalırsa her zaman olduğu gibi bu seçimde de kafanızı kiraya vermeyin.. Kendi vicdanınızın sesine kulak verin. Korkularınızı not edin, ama umudunuza göre oy verin.. Aklınızı iyi kullanın. Unutmayın Allah (cc) cahil ve zalim bir kavme hidayet nasib etmez..
Siz oyunuzu kime verirseniz verin, unutmayın ki, sonucu tayin edecek olan Allah’tır.. Sonuçta Allah’ın dediği olacak.. Herkes yaptığının karşılığını görecek. Sonuçta insanlar kendi velilerini, kurtarıcılarını değil, kendi vekillerini seçecek ve herkes layığını bulacak. Tencere yuvarlanacak kapağını bulacak..
“Kurtarıcı” yok! Aksine “Kurtarıcılardan kurtulmadan kurtulmak yok”..
Siyasilerin hemen hepsi, size duymak istediklerinizi söylüyorlar.. Sloganların çoğu kulağa hoş gelse de içi boş.. Vaad etmek kolay. Sonuçta konjonktür ve reel politik, siyasi denge, güç, mevzuat denen hadiseye gidip teslim olacak çoğu..
Vatanı, memleketi birbirimizden kurtarmak değil, birlikte nasıl yönetiriz ona bakmamız gerek.
CHP’li komşunuz ya da AK Parti’li arkadaşınız doğru, namuslu, dürüst bir adaya oy verebiliyor mu? Beğenmediği adayın üzerini çizebiliyor mu? Dürüst insanlar, adayların belirlenmesinde sözsahibi olabiliyorlar mı, ona bakmak gerek..
Bu adayların çoğunu biz belirlemedik.. Seçilmişleri seçiyoruz. Birinci seçiciler Genel Başkanlar. Biz intihabı sani rolündeyiz.. Siyasetin objesi biz değiliz yani yurttaş / millet değil.. Siyaset büyük ölçüde bir illüzyon.. Tıpkı borsa gibi..
Birileri seçimleri tartışmalı hale getirmek için düğmeye basabilir. Suikastlar, bombalı eylemler gündeme gelebilir.. Herkesin ihtiyadlı olması gerek. Bu kadarcık hukuk devletine bile tahammül etmeyen çeteler ortalığı karıştırmak için çılgınca planlar peşinde olabilir..
Aman dikkat!
Bu arada internet ortamında değişik isim altında, farklı argümanlarla küfür, tehdit içerikli, bazan Ayet-Hadis kullanarak, bazan komplo teorileri ile insanların kafalarını karıştırmak isteyen düzinelerce mesaj dolaşmaya başladı. Bunların çoğu örgütlü. Aynı mesajı farklı isimlerle hedef kişilere gönderiyorlar. Maksatları insanları korkutmak, kitleler üzerinde psikolojik baskı kurmak.. Yani psikolojik harp takdikleri kullanıyorlar. Sureti haktan gözüken bu insanların yalanlarına inanmayın..
Lütfen sabır. Sükûnet.. Ve dua! Ve tevbe!
Allahım! Bize hakkı hak, batılı batıl göster, Hakta toplanmamızı sanib eyle! Bize merhamet et. Şüphesiz ki, biz zalimlerden olduk! Bizi affet! Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanların değil.. Bizim ellerimizle zalimleri cezalandır ve mazlumlara yardım et.. Bizi gıybet, iftira, dedikodudan koru.. Şüphe yok ki, başkaları için söylediklerimiz, eğer onlarda yoksa, Sen bizi o şeyle yargılayacak olansın! (Amin)
Selâm ve dua ile..
Abdurrahman Dilipak
Daralma bütçeyi vuruyor
Küresel kriz, dünya ekonomilerinde ciddi hasarlar bırakırken, bütçelerde de rekor açıklara yol açıyor.
ABD'de, eylülde sona erecek olan 2009 mali yılı tahmini bütçe açığının 1,75 trilyon dolar olması bekleniyor. Ülke GSYH'sının yüzde 12,3'üne denk gelen bu tutar, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana görülen en büyük açık. Hem tutar, hem nisbi olarak.
Açığın bu kadar büyük olmasının sebebi, batık bankalar ve şirketlere aktarılan paraların yanı sıra ekonomiyi canlandırmak için açıklanan tedbir paketleri. Sadece ABD değil, Kanada'dan AB ülkelerine ve Japonya'ya kadar pek çok gelişmiş ülke, ekonomideki çöküşü durdurabilmek için bütçede açık verme pahasına tedbirler açıklıyor. Kemer sıkmanın krizi daha da derinleştireceği korkusu var çünkü.
Böyle olunca ülkeler, hükümetler bütçe sorunuyla boğuşuyor. Bir yanda durgunluk sebebiyle azalan ve azalması beklenen bütçe gelirleri, diğer yanda artan harcamalar.
2009'un ilk iki ayına ilişkin bütçe rakamları, Türkiye'de de gelirlerin neredeyse yerinde saydığını, harcamalarınsa arttığını gösteriyor. Maliye Bakanlığı'nın verilerine göre, şubat ayındaki bütçe açığı 7,39 milyar TL olarak gerçekleşti. Yılın ilk iki ayına ait toplam rakam ise 10,36 milyar TL. Bu, yıl sonu için öngörülen 10,4 milyarlık açık hedefine yakın bir tutar.
Açığın temel sebebi, giderler yüzde 35,5 oranında artarken gelirlerin yüzde 2,5 gibi düşük oranda artış kaydetmesi. Gider tarafında, faiz hariç harcamalar yüzde 29,5, faiz harcamaları da yüzde 51,6 oranında artmış.
Gelirlerin bu kadar az artış göstermesinin (enflasyonu dikkate alırsak düşüş söz konusu) sebebi, bütçe gelirlerinin yüzde 80'ini oluşturan vergi gelirlerinin azalması. Yılın ilk iki ayında vergi gelirlerinde yüzde 5,8'lik düşüş var. Geçen yılın ilk iki ayında 29,34 milyar olan rakam, bu yıl aynı dönemde 27,63 milyar TL'ye inmiş.
Detaylara baktığımızda ise, ekonomideki daralma noktalarını net olarak görüyoruz. Mesela motorlu taşıt araçlarına ilişkin ÖTV, yüzde 37,3 küçülmüş. Yani satışların düşmesi doğrudan vergi gelirlerine de yansımış. Sadece üretime ve istihdama değil.
Dayanıklı tüketim malları üzerinden alınan ÖTV'de yüzde 35,2'lik kayıp söz konusu.
Dış ticaretin hızlı bir gerileme kaydetmesi de, bu alandaki vergilerin yüksek oranda düşmesine yol açmış.
Görünen o ki, bir süre önce açıklanan ve üç ay devam edecek olan otomotiv, beyaz eşya ve konuttaki vergi indirimi, vergi gelirlerindeki düşüşü önleme açısından da çok önemli bir adım. Muhtemelen mart ve nisan aylarındaki bütçe sonuçları, ÖTV'deki düşüşün hafiflediğini gösterecek. Yarı yarıya yapılan indirime rağmen.
Hatırladığım kadarıyla Türkiye, ilk kez bir krizle mücadele ederken ciddi boyutta vergi indirimine gidiyor. Oysa bizler için kriz demek, bir anda yükselen faiz, kur ve enflasyon yanında olağanüstü vergiler demekti.
Eğer kamu kesimi de, özel sektör gibi, ciddi borç yükü altında bulunsa, bütçe dengeleri eskisi gibi zayıf olsaydı, büyük sıkıntılar yaşayabilirdik. Ve bu tür tedbirlere müracaat etmek hayal olabilirdi. Şu ana kadar herhangi bir batık faturasının ortaya çıkmaması da büyük bir avantaj. Bu sayede tedbirler, ekonomiyi canlandırmaya odaklanabiliyor. Ama yine de dikkati elden bırakmamak gerekiyor. Henüz dünyada sular durulmadı.
Kadir Dİkbaş
ABD'de, eylülde sona erecek olan 2009 mali yılı tahmini bütçe açığının 1,75 trilyon dolar olması bekleniyor. Ülke GSYH'sının yüzde 12,3'üne denk gelen bu tutar, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana görülen en büyük açık. Hem tutar, hem nisbi olarak.
Açığın bu kadar büyük olmasının sebebi, batık bankalar ve şirketlere aktarılan paraların yanı sıra ekonomiyi canlandırmak için açıklanan tedbir paketleri. Sadece ABD değil, Kanada'dan AB ülkelerine ve Japonya'ya kadar pek çok gelişmiş ülke, ekonomideki çöküşü durdurabilmek için bütçede açık verme pahasına tedbirler açıklıyor. Kemer sıkmanın krizi daha da derinleştireceği korkusu var çünkü.
Böyle olunca ülkeler, hükümetler bütçe sorunuyla boğuşuyor. Bir yanda durgunluk sebebiyle azalan ve azalması beklenen bütçe gelirleri, diğer yanda artan harcamalar.
2009'un ilk iki ayına ilişkin bütçe rakamları, Türkiye'de de gelirlerin neredeyse yerinde saydığını, harcamalarınsa arttığını gösteriyor. Maliye Bakanlığı'nın verilerine göre, şubat ayındaki bütçe açığı 7,39 milyar TL olarak gerçekleşti. Yılın ilk iki ayına ait toplam rakam ise 10,36 milyar TL. Bu, yıl sonu için öngörülen 10,4 milyarlık açık hedefine yakın bir tutar.
Açığın temel sebebi, giderler yüzde 35,5 oranında artarken gelirlerin yüzde 2,5 gibi düşük oranda artış kaydetmesi. Gider tarafında, faiz hariç harcamalar yüzde 29,5, faiz harcamaları da yüzde 51,6 oranında artmış.
Gelirlerin bu kadar az artış göstermesinin (enflasyonu dikkate alırsak düşüş söz konusu) sebebi, bütçe gelirlerinin yüzde 80'ini oluşturan vergi gelirlerinin azalması. Yılın ilk iki ayında vergi gelirlerinde yüzde 5,8'lik düşüş var. Geçen yılın ilk iki ayında 29,34 milyar olan rakam, bu yıl aynı dönemde 27,63 milyar TL'ye inmiş.
Detaylara baktığımızda ise, ekonomideki daralma noktalarını net olarak görüyoruz. Mesela motorlu taşıt araçlarına ilişkin ÖTV, yüzde 37,3 küçülmüş. Yani satışların düşmesi doğrudan vergi gelirlerine de yansımış. Sadece üretime ve istihdama değil.
Dayanıklı tüketim malları üzerinden alınan ÖTV'de yüzde 35,2'lik kayıp söz konusu.
Dış ticaretin hızlı bir gerileme kaydetmesi de, bu alandaki vergilerin yüksek oranda düşmesine yol açmış.
Görünen o ki, bir süre önce açıklanan ve üç ay devam edecek olan otomotiv, beyaz eşya ve konuttaki vergi indirimi, vergi gelirlerindeki düşüşü önleme açısından da çok önemli bir adım. Muhtemelen mart ve nisan aylarındaki bütçe sonuçları, ÖTV'deki düşüşün hafiflediğini gösterecek. Yarı yarıya yapılan indirime rağmen.
Hatırladığım kadarıyla Türkiye, ilk kez bir krizle mücadele ederken ciddi boyutta vergi indirimine gidiyor. Oysa bizler için kriz demek, bir anda yükselen faiz, kur ve enflasyon yanında olağanüstü vergiler demekti.
Eğer kamu kesimi de, özel sektör gibi, ciddi borç yükü altında bulunsa, bütçe dengeleri eskisi gibi zayıf olsaydı, büyük sıkıntılar yaşayabilirdik. Ve bu tür tedbirlere müracaat etmek hayal olabilirdi. Şu ana kadar herhangi bir batık faturasının ortaya çıkmaması da büyük bir avantaj. Bu sayede tedbirler, ekonomiyi canlandırmaya odaklanabiliyor. Ama yine de dikkati elden bırakmamak gerekiyor. Henüz dünyada sular durulmadı.
Kadir Dİkbaş
İktidar ve muhalefeti bekleyen risk haritası (1)
Seçim öncesi bazı yapıcı tespitlerde bulunmakta fayda görüyorum. Çünkü bu memlekette hiçbir sıcak gündem sağduyu ile tartışılamıyor.
Bu nedenle ortalık karışmadan gerçekleri söylemek daha doğru. Öncelikle belirtmek zorundayız ki 29 Mart gecesi ortaya çıkacak sonuç ne olursa olsun asıl kazanan demokrasi olacaktır; tabii ki sandığa yansıyan iradeyi bir türlü içine sindiremeyen bazı güçler bu seçimi de toplumun burnundan getirmeye yeltenmezse... Her neyse.. Önemli olan, zor zamanda zor analizler yaparak, yapıcı ve yol gösterici olmaya gayret etmek. Bu nedenle -mahallî seçimlerin sonucuna aldırış etmeden- bazı gerçekleri dile getirmekte fayda var. Ülkeyi yedi yıldır idare eden AK Parti'den başlayarak, siyasî hareketleri bekleyen sınavları bugünden yazmakta fayda görüyorum.
AK PARTİ: Görünen o ki AK Parti meydanları lebaleb dolduruyor. Kar yağıyor, yağmur bastırıyor; ama seçmen hiçbir zorluğa boyun eğmiyor. Meydanların bu kadar coşkulu olması parti için büyük bir avantaj. Bu durum, dezavantaja da dönebilir. Kısa vadede AK Parti'yi etkileyecek en bariz risk, seçmen tabanında oluşabilecek rehavet duygusudur. Sağ seçmendeki rehavet duygusu öteden beri beklenmedik sonuçların doğmasına neden olmuştur. 'AK Parti almış başını gidiyor' havası, bu partiye oy vermeyi düşünen bazı seçmenleri sandıktan uzaklaştırabileceği gibi, 'Biraz da filan partiyi destekleyelim' havasına sokabilir. Turgut Özal'ın 1989 mahallî seçimlerindeki beklenmedik tepkiye 'kantarın topuzu fazla kaçtı' dediği nokta da budur.
Medyanın yol açtığı rehavet havası sadece sağ partilere mahsus bir keyfiyet değil. CHP'nin son genel seçimlerde başına gelen de buydu zaten. Cumhuriyet mitinglerindeki coşku 'kesinlikle başarılı olacak' gibi bir algıya sebep oldu. DSP ile birleştiği halde oylarını artıramadı. Benzer bir rehavet havası Saadet Partisi başta olmak üzere diğer sağ partilere oy vermeyi kolaylaştırabilir. Zaten bu sebeple AK Parti'ye sert muhalefet yapan medya grupları, SP ve MHP adaylarına özel ilgi gösteriyor...
Bütün dünyayı sarsan global ekonomik kriz, günlük hayatta kendini hissettirdikçe iktidar partisinin bu durumdan olumsuz etkilenmemesi düşünülemez. Neyse ki kendine muhalefet partisi rolü biçen medya, ekonomik krizi irrasyonel bir abartıyla kamuoyuna sunuyor. Bu da tepki ve kuşkuya yol açıyor. Ergenekon soruşturması gibi hayati mevzularda dilini yutmuşçasına sessiz kalanların iktidar partisine karşı yürüttüğü mübalağa ve mugalata, krizin beklendiği kadar olumsuzluk yansıtmamasına sebep oluyor. Muhalefet partileri de krizi yeterince rasyonel bir üslupla anlatamadı. İroniye bakar mısınız lütfen: 'IMF ile neden anlaşmıyorsunuz?' diyen bir sol imajı ve 'ülkemizin menfaatlerini sonuna kadar savunacağız; ancak o garantiyi alırsak anlaşacağız' diyen bir iktidar söylemi. Hangisi sempatik gelebilir bu topluma? Her şeye rağmen, global kriz AK Parti'yi etkileyebilir. Partinin 'Bu krizi biz çıkarmadık ki sorumluluk tamamen bize ait olsun' savunması, toplumun önemli bir kesimi tarafından inandırıcı bulunuyor. Ancak yine de vatandaşın canı yanıyor bu krizden. Bu durumda vatandaş daha hissî davranabiliyor; bu da normal bir tepki olarak görülebilir. O yüzden alınabilecek bütün tedbirler alınmalı ki inandırıcı olabilsin. Hükümetin art arda aldığı ekonomik önlemler ve açıkladığı paketler bu açıdan da önemli. Halkı rahatlatacak önlemlerin yanı sıra 'Dünya tarihinin en büyük krizini de ancak biz çözebiliriz' diyerek alternatifsizliğin savunulması siyaseten doğru bir hamledir; ancak bunun ikna edici olabilmesi için alınan tedbirlerin gerçekten de umut verici sonuçlar doğurması gerekir. Kamu vicdanı hem bilgi ile karar verir hem sezgi ile; bunu iyi göremeyen ve zamanında hamle yapamayan sıkıntı çekebilir... Aslında uzun vadede AK Parti'yi bekleyen risk başka bir sınavı gündeme getiriyor. AK Parti "reformcu, ezber bozan, yenilikçi, değişimci" özellikleriyle geniş kitlelerden destek aldı. Bu havanın dağılması, ancak bu partinin değişimin gerisine düşmesiyle ortaya çıkar. Yani, AB süreci ile başlayan ve geniş kitleleri arkasından sürükleyen katılımcı ve çoğulcu demokrasi hedefinin, daha yeni söylem ve eylemlerle sürdürülmesi gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında 'Kürt sorunu'na yaklaşımın önemi de artıyor; Ergenekon soruşturmasının 'ucu nereye dayanırsa dayansın' taahhüdü de. Demokratikleşme, şeffaflaşma, özgürleşme ideallerinin somut adımları –onca eleştiriye rağmen- devam etmeli ki parti, varlık nedenini sürdürebilsin...
2002 yılında çevrenin merkeze karşı yürüttüğü eleştirileri arkasına alan AK Parti fırtına gibi esti ve büyük bir sempati topladı. Kim ne derse desin bugün Tayyip Erdoğan sadece başarılı bir siyasi lider değil; ülke sınırlarını aşan bir fenomen haline geldi. Ve artık AK Parti, bir merkez partisi konumundadır. Haliyle artık devletle daha iç içe, birtakım dengeleri daha fazla gözetmek zorunda. Bu şartlar altında bile reform ajandasındaki demokratik maddelerin güncellenmesi gerekiyor. Toplumun özgürlük talepleri, AK Parti'nin önüne geçerse parti için sıkıntı başlar. Bu nedenle parti, mahallî seçim sonuçlarına bakmaksızın, yeni ve özgürlükçü bir manifesto hazırlamak zorunda. Siyasi Partiler Kanunu başta olmak üzere çoğulcu ve katılımcı demokrasinin önüne çıkacak engelleri ortadan kaldırması hem partiye çağ atlatacaktır hem Türkiye'ye...
CHP: CHP'nin yeniden güçlenip kendine gelmesi için temel bazı adımlar atması gerekiyor. Mahallî seçimlerde üç-beş puan kazanmak bu partiye yeni bir umut bahşetmez. İktidar namzedi olabilmek için temel bazı meselelerde yeniden düşünmesi, hatta ezber dışına çıkarak yeni hamleler yapması gerekiyor. Bugünkü mantık onlarca sene bu partiyi iktidardan mahrum eder. CHP, tarihî fırsatları kaçırdı çünkü. 27 Nisan muhtırasının yayımlandığı gün, CHP 'Bu durum demokrasiye karşı yapılmıştır ve yanlıştır' deseydi hem parti büyürdü, hem lideri demokrasi kahramanı olurdu. Oysa CHP bu zor ama doğru yolları seçmedi. Birilerinin kendilerine 'iktidarı altın tepsi içinde sunması'nı bekledi. Rakibini mahkeme kapılarında süründürmeye çalışan ve sürekli mızıkçılık yapan bir imaj çizdi. Sandıkta bulamadığı gücü, anayasal kuruluşlardan alma gayreti CHP'yi zaafa uğrattı...
Neyse ki 29 Mart seçimlerine CHP bu havayla girmedi. Seçim kampanyasını laik-antilaik çatışması üzerine kurmadı. İstanbul örgütünün de katkılarıyla halkla barışmaya gayret etti. İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin ve ekibi, mahalli seçimler öncesi demokratik açılımlar yapan parti havası oluşturdu. Bu, uzun bir süreden beri yakalanan önemli bir rüzgârdı. Çarşaf açılımı diye isimlendirilen gayret, partiyi klasik ve kilitlenmiş kitlesinden kurtararak, yeni insanlarla buluşturdu. Ne var ki her açılım gibi bu adım da kendini inandırıcı kılmak zorundaydı. İşte o noktada iletişim arızaları yaşandı. Çarşaflı bir kıyafetle seçim otobüsüne gelen bir bayanın tartaklanması, bazı kuşkuların oluşmasına neden oldu... Çarşaf açılımının ardından 'Her mahalleye Kur'an kursu' gibi bir söylemin ortaya atılması partinin (hiç olmazsa önemli bir bölümünün) değişimden yana olduğunu ortaya koyuyordu. Kim ne derse desin bu, CHP'nin vatandaşla barışma gayretiydi. Üstelik Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'ya da bir mesaj olarak algılandı bu açılımlar. Bu durumdan sonra AK Parti'ye yeniden 'odak' denmesi çifte standardın tescili anlamına gelir. Sadece din ile ilgili konular değil; CHP 'Kürt meselesi'nde de önemli adımlar attı bu seçimler öncesinde. Sadece başörtülü Meclis üyeliğinden, ya da Ayasofya'yı açmak isteyen CHP'li adaylardan değil; Kürtçe mevlit, Kürtçe hutbe gibi konuları bile konuşabilen CHP'lilerden haberdar kamuoyu. CHP'nin hem dindar kitlelerle barışıp 'inanca saygılı laiklik' anlayışını pekiştirmesi gerekiyor; hem de Doğu ve Güneydoğu insanıyla demokratik çerçevede uzlaşması.
CHP'nin diğer önemli bir riski de Ergenekon davası. Ortada silahlar, bombalar, krokiler, suikastlar, kaotik eylemler varken Ergenekon zanlılarına fikir suçundan yargılanıyorlarmış gibi davranmak, CHP hakkında negatif kanaatlerin yaygınlaşmasına sebep oluyor. Ergenekon soruşturmasında izlenecek yol belliydi aslında. 'Kurumları yıpratmayalım; ancak yetkisini aşıp demokrasinin dışına çıkanlar varsa onlar da yargıya hesabını versin.' denseydi 'Ergenekon'un avukatlığı' sendromuna hiç girilmemiş olunacaktı.
CHP, muhalefet rolünü demokratik çerçevede yapar, icraat denetimini, inanç gardiyanlığına tercih eder, geniş halk kitleleriyle yeniden kucaklaşıp 'inanca saygılı laiklik' anlayışını yeniden diriltirse, genişler büyür, alternatif hale gelir. Aksi takdirde patinajdan kurtulması mümkün değil...
Ekrem Dumanlı
Bu nedenle ortalık karışmadan gerçekleri söylemek daha doğru. Öncelikle belirtmek zorundayız ki 29 Mart gecesi ortaya çıkacak sonuç ne olursa olsun asıl kazanan demokrasi olacaktır; tabii ki sandığa yansıyan iradeyi bir türlü içine sindiremeyen bazı güçler bu seçimi de toplumun burnundan getirmeye yeltenmezse... Her neyse.. Önemli olan, zor zamanda zor analizler yaparak, yapıcı ve yol gösterici olmaya gayret etmek. Bu nedenle -mahallî seçimlerin sonucuna aldırış etmeden- bazı gerçekleri dile getirmekte fayda var. Ülkeyi yedi yıldır idare eden AK Parti'den başlayarak, siyasî hareketleri bekleyen sınavları bugünden yazmakta fayda görüyorum.
AK PARTİ: Görünen o ki AK Parti meydanları lebaleb dolduruyor. Kar yağıyor, yağmur bastırıyor; ama seçmen hiçbir zorluğa boyun eğmiyor. Meydanların bu kadar coşkulu olması parti için büyük bir avantaj. Bu durum, dezavantaja da dönebilir. Kısa vadede AK Parti'yi etkileyecek en bariz risk, seçmen tabanında oluşabilecek rehavet duygusudur. Sağ seçmendeki rehavet duygusu öteden beri beklenmedik sonuçların doğmasına neden olmuştur. 'AK Parti almış başını gidiyor' havası, bu partiye oy vermeyi düşünen bazı seçmenleri sandıktan uzaklaştırabileceği gibi, 'Biraz da filan partiyi destekleyelim' havasına sokabilir. Turgut Özal'ın 1989 mahallî seçimlerindeki beklenmedik tepkiye 'kantarın topuzu fazla kaçtı' dediği nokta da budur.
Medyanın yol açtığı rehavet havası sadece sağ partilere mahsus bir keyfiyet değil. CHP'nin son genel seçimlerde başına gelen de buydu zaten. Cumhuriyet mitinglerindeki coşku 'kesinlikle başarılı olacak' gibi bir algıya sebep oldu. DSP ile birleştiği halde oylarını artıramadı. Benzer bir rehavet havası Saadet Partisi başta olmak üzere diğer sağ partilere oy vermeyi kolaylaştırabilir. Zaten bu sebeple AK Parti'ye sert muhalefet yapan medya grupları, SP ve MHP adaylarına özel ilgi gösteriyor...
Bütün dünyayı sarsan global ekonomik kriz, günlük hayatta kendini hissettirdikçe iktidar partisinin bu durumdan olumsuz etkilenmemesi düşünülemez. Neyse ki kendine muhalefet partisi rolü biçen medya, ekonomik krizi irrasyonel bir abartıyla kamuoyuna sunuyor. Bu da tepki ve kuşkuya yol açıyor. Ergenekon soruşturması gibi hayati mevzularda dilini yutmuşçasına sessiz kalanların iktidar partisine karşı yürüttüğü mübalağa ve mugalata, krizin beklendiği kadar olumsuzluk yansıtmamasına sebep oluyor. Muhalefet partileri de krizi yeterince rasyonel bir üslupla anlatamadı. İroniye bakar mısınız lütfen: 'IMF ile neden anlaşmıyorsunuz?' diyen bir sol imajı ve 'ülkemizin menfaatlerini sonuna kadar savunacağız; ancak o garantiyi alırsak anlaşacağız' diyen bir iktidar söylemi. Hangisi sempatik gelebilir bu topluma? Her şeye rağmen, global kriz AK Parti'yi etkileyebilir. Partinin 'Bu krizi biz çıkarmadık ki sorumluluk tamamen bize ait olsun' savunması, toplumun önemli bir kesimi tarafından inandırıcı bulunuyor. Ancak yine de vatandaşın canı yanıyor bu krizden. Bu durumda vatandaş daha hissî davranabiliyor; bu da normal bir tepki olarak görülebilir. O yüzden alınabilecek bütün tedbirler alınmalı ki inandırıcı olabilsin. Hükümetin art arda aldığı ekonomik önlemler ve açıkladığı paketler bu açıdan da önemli. Halkı rahatlatacak önlemlerin yanı sıra 'Dünya tarihinin en büyük krizini de ancak biz çözebiliriz' diyerek alternatifsizliğin savunulması siyaseten doğru bir hamledir; ancak bunun ikna edici olabilmesi için alınan tedbirlerin gerçekten de umut verici sonuçlar doğurması gerekir. Kamu vicdanı hem bilgi ile karar verir hem sezgi ile; bunu iyi göremeyen ve zamanında hamle yapamayan sıkıntı çekebilir... Aslında uzun vadede AK Parti'yi bekleyen risk başka bir sınavı gündeme getiriyor. AK Parti "reformcu, ezber bozan, yenilikçi, değişimci" özellikleriyle geniş kitlelerden destek aldı. Bu havanın dağılması, ancak bu partinin değişimin gerisine düşmesiyle ortaya çıkar. Yani, AB süreci ile başlayan ve geniş kitleleri arkasından sürükleyen katılımcı ve çoğulcu demokrasi hedefinin, daha yeni söylem ve eylemlerle sürdürülmesi gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında 'Kürt sorunu'na yaklaşımın önemi de artıyor; Ergenekon soruşturmasının 'ucu nereye dayanırsa dayansın' taahhüdü de. Demokratikleşme, şeffaflaşma, özgürleşme ideallerinin somut adımları –onca eleştiriye rağmen- devam etmeli ki parti, varlık nedenini sürdürebilsin...
2002 yılında çevrenin merkeze karşı yürüttüğü eleştirileri arkasına alan AK Parti fırtına gibi esti ve büyük bir sempati topladı. Kim ne derse desin bugün Tayyip Erdoğan sadece başarılı bir siyasi lider değil; ülke sınırlarını aşan bir fenomen haline geldi. Ve artık AK Parti, bir merkez partisi konumundadır. Haliyle artık devletle daha iç içe, birtakım dengeleri daha fazla gözetmek zorunda. Bu şartlar altında bile reform ajandasındaki demokratik maddelerin güncellenmesi gerekiyor. Toplumun özgürlük talepleri, AK Parti'nin önüne geçerse parti için sıkıntı başlar. Bu nedenle parti, mahallî seçim sonuçlarına bakmaksızın, yeni ve özgürlükçü bir manifesto hazırlamak zorunda. Siyasi Partiler Kanunu başta olmak üzere çoğulcu ve katılımcı demokrasinin önüne çıkacak engelleri ortadan kaldırması hem partiye çağ atlatacaktır hem Türkiye'ye...
CHP: CHP'nin yeniden güçlenip kendine gelmesi için temel bazı adımlar atması gerekiyor. Mahallî seçimlerde üç-beş puan kazanmak bu partiye yeni bir umut bahşetmez. İktidar namzedi olabilmek için temel bazı meselelerde yeniden düşünmesi, hatta ezber dışına çıkarak yeni hamleler yapması gerekiyor. Bugünkü mantık onlarca sene bu partiyi iktidardan mahrum eder. CHP, tarihî fırsatları kaçırdı çünkü. 27 Nisan muhtırasının yayımlandığı gün, CHP 'Bu durum demokrasiye karşı yapılmıştır ve yanlıştır' deseydi hem parti büyürdü, hem lideri demokrasi kahramanı olurdu. Oysa CHP bu zor ama doğru yolları seçmedi. Birilerinin kendilerine 'iktidarı altın tepsi içinde sunması'nı bekledi. Rakibini mahkeme kapılarında süründürmeye çalışan ve sürekli mızıkçılık yapan bir imaj çizdi. Sandıkta bulamadığı gücü, anayasal kuruluşlardan alma gayreti CHP'yi zaafa uğrattı...
Neyse ki 29 Mart seçimlerine CHP bu havayla girmedi. Seçim kampanyasını laik-antilaik çatışması üzerine kurmadı. İstanbul örgütünün de katkılarıyla halkla barışmaya gayret etti. İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin ve ekibi, mahalli seçimler öncesi demokratik açılımlar yapan parti havası oluşturdu. Bu, uzun bir süreden beri yakalanan önemli bir rüzgârdı. Çarşaf açılımı diye isimlendirilen gayret, partiyi klasik ve kilitlenmiş kitlesinden kurtararak, yeni insanlarla buluşturdu. Ne var ki her açılım gibi bu adım da kendini inandırıcı kılmak zorundaydı. İşte o noktada iletişim arızaları yaşandı. Çarşaflı bir kıyafetle seçim otobüsüne gelen bir bayanın tartaklanması, bazı kuşkuların oluşmasına neden oldu... Çarşaf açılımının ardından 'Her mahalleye Kur'an kursu' gibi bir söylemin ortaya atılması partinin (hiç olmazsa önemli bir bölümünün) değişimden yana olduğunu ortaya koyuyordu. Kim ne derse desin bu, CHP'nin vatandaşla barışma gayretiydi. Üstelik Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'ya da bir mesaj olarak algılandı bu açılımlar. Bu durumdan sonra AK Parti'ye yeniden 'odak' denmesi çifte standardın tescili anlamına gelir. Sadece din ile ilgili konular değil; CHP 'Kürt meselesi'nde de önemli adımlar attı bu seçimler öncesinde. Sadece başörtülü Meclis üyeliğinden, ya da Ayasofya'yı açmak isteyen CHP'li adaylardan değil; Kürtçe mevlit, Kürtçe hutbe gibi konuları bile konuşabilen CHP'lilerden haberdar kamuoyu. CHP'nin hem dindar kitlelerle barışıp 'inanca saygılı laiklik' anlayışını pekiştirmesi gerekiyor; hem de Doğu ve Güneydoğu insanıyla demokratik çerçevede uzlaşması.
CHP'nin diğer önemli bir riski de Ergenekon davası. Ortada silahlar, bombalar, krokiler, suikastlar, kaotik eylemler varken Ergenekon zanlılarına fikir suçundan yargılanıyorlarmış gibi davranmak, CHP hakkında negatif kanaatlerin yaygınlaşmasına sebep oluyor. Ergenekon soruşturmasında izlenecek yol belliydi aslında. 'Kurumları yıpratmayalım; ancak yetkisini aşıp demokrasinin dışına çıkanlar varsa onlar da yargıya hesabını versin.' denseydi 'Ergenekon'un avukatlığı' sendromuna hiç girilmemiş olunacaktı.
CHP, muhalefet rolünü demokratik çerçevede yapar, icraat denetimini, inanç gardiyanlığına tercih eder, geniş halk kitleleriyle yeniden kucaklaşıp 'inanca saygılı laiklik' anlayışını yeniden diriltirse, genişler büyür, alternatif hale gelir. Aksi takdirde patinajdan kurtulması mümkün değil...
Ekrem Dumanlı
Eski dostlarla sohbet
Yamuk zeminlerde hakikat aramaya çalışmak, doğruyu bulmaya uğraşmak, düşe kalkmak, bazen arazide yamulmak da bu işin doğasında galiba.
Bir de hatıralar... İnsanı hep kovalar!
Meslekte iyi şeyleri paylaştığım herkesi, o günler için hep iyilikle anarım.
Sonra aralar, düşünceler açılır bazen.
Kimi belki bende yamukluk görür; kiminin yamuğu ise hatıralarımı acıtır.
Belki oradan oraya yolculukta her birimiz bir ölçüde çifte standarda batabildiğinden. Bazen yüzeyde, bazen derin, bazen çamur.
Genel yönetmen
Bir dönem Cumhuriyet'te (iki yıl) birlikte çalıştığım üç kişiyle az sohbet.
İkisi zaten Cumhuriyet'e bindiriyor; biri de Cumhuriyet'ten bana.
"12 Eylül darbesi sonrası, darbe karşıtı Cumhuriyet"te, genel yayın yönetmenim Hasan Cemal.
"Balbay günlükleri" ne diyor ki, "Bu haberi görmezden gelmenin gazetecilikte yeri yoktur."
Sansürleri kınıyor. Haklı.
Biz onu "gazeteciye hapis getiren kanunla ilgili her şey" patron arzusuyla sansür edilirken, aleyhte tek satır yazılamazken, otosansüre diklenenler kovulurken, "Azledilen Tantan'dan yana" yazısı cartlanırken de bu pistlerde görmek isterdik.
Olmadı!
Tabii insan değişiyor da...
Sabah'ta yazarken, "Susurluk düzeni yerleştiren Çiller familyası" destekçisi görmemek isterdik...
Ne tuhaf, tam tersi...
Refahyol'a, yani daha önce desteklediği Çiller'e de 28 Şubat organizasyonunda yine Sabah'ta vururken görmemek isterdik... "28 Şubat askeri müdahalesi" nden yana yazmasın isterdik...
Olmadı.
Yazı işleri müdürü
"12 Eylül darbesi sonrası Cumhuriyet'i"nde yazı işleri müdürüm Okay Gönensin.
Doğru tespitler yapıyor ve güm diye diyor ki, "İşlediği gazetecilik suçu, Balbay'ın bu mesleğe devam etmesine engel."
Gönensin'in patronunun vekilleri benim için "Gazetecilik yapmaya hakkı var mıdır?" diye esmişti ya... Şunu düşündüm: "Ne olursa olsun, bir özgürlük, irade ve ifade işi olan gazetecilik her zaman herkese açıktır. İçine edene bile. Loca, lonca, oda değildir. Hukuk bir yana, esas karar mercii vicdanlar. Gazetecininki; okur, meslektaş, müessese, örgüt vicdanları."
Gönensin, "gazetecilik suçları" na titizliği, o günlerde de şimdi de yanı başında bulunan, "general talimatıyla bazı gazetecileri hain, alçak ilan etmiş", o dönem "postal postası" olmuş başkalarına da göstermiş olsaydı, daha "okey" değil miydi?
Çünkü; generaller ve iktidarlarla iç içe haber, manşet, yazı kotaranlar ona komşu, "mesleğe devam edebiliyor"! Engel yok.
Arkadaş
Üçüncü ahbabım, o yıllarda, "12 Eylül darbecilerine karşı, Cumhuriyet'te de Vaziyet" aldığımız, o dönemlerin çok sevdiğim, yeni gazete kurarken hemen davet ettiğim, habere bakışı, Türkçesi, esprisi en iyi gazetecilerinden Deniz Som.
Geçmişin samimiyetiyle sadece adımı başlık yapıp yazmış.
"Balbay günlükleri"ni yayınlayan "İki eski Cumhuriyet çalışanı Doğan Akın ve Aydın Engin'e güvenmek, kaynağı doğru kabul etmek"le suçluyor.
Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'ni hazırladığım halde, o maddelere uymamakla suçlamış.
"Kaynağını bilmediği bilgi ve haberler... Temel bilgilerin yok edilmesi... Yanıltıcı yayın malzemesi... Çalıntı, iftira, lekeleme, hakaret, saptırma, dayanaksız suçlamadan uzak durmak" gibileri ihlalle.
Bildirge'yi okumasına sevindim; umarım tamamını okumuştur.
"Her tür sansür ve otosansürle mücadele... Demokrasi, barış, insan hakları... Halka sorumluluğun tüm otoritelere sorumluluktan önce gelmesi... Halkı ilgilendiren tüm olayları izleme, araştırma hakkı... Kaynakların gizliliği... Gazetecinin mesleğini propagandacılıkla karıştırmaması... Çalıştığı yer dışında kimseden işiyle ilgili talimat almaması... Devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politikalarda önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanılması... Asıl olanın kamu yararı sayılması..." gibi şeyler.
Özellikle, "Özdeşleşmeme". Kimi generalle de özdeşleşmeme; sözcüsü, kalemi, kâtibi, postası, kuryesi, danışmanı, tahrikçisi olmama.
"Kaynak" meselesine gelince;
Tartışmalı ve elbet tartışılmalı.
Yayınlayanlar kaynaktan emin olduklarını söyleyen "mesleki titizliği bilinen" iki gazeteci. Günlüklerden "özel hayat"ı ifşa etmediklerine ise eminim.
Som'un, Cumhuriyet'te onca yıl manşet, haber, yorum yazmış gazetecilere neye istinaden güvenmediğini ise anlamadım. Cumhuriyet'te çalışmış olana güvenmeyecek miyiz!
O bir yana; (eksikler de bir yana) doğruluğu biliniyorsa, "Balbay'a atfedilen günlükler" şu ana kadar reddedilmediği için, "kaynak" artık "Balbay'ın notları".
Som, titizliği "Genç subaylar rahatsız" manşetinde gösterdi mi, bilmiyorum. Çünkü "kaynaklar" aynıydı: Aynı generaller, aynı Balbay, aynı notlar, aynı hard disk.
Cumhuriyet'in pazar manşeti de (Kayseri'de askeriyede "Fettullahçı örgütlenme") mesela, belki doğru ve önemlidir ama "sorgudaki bir astsubayın ifadesi" olduğu söylenen (ve söyleyen) bir kaynağa dayalıydı. Hangi koşullarda ifade alındığı belirsizdi.
Âlem
Deniz;
Madem "benimkini beyenmiyorsun", "Bildirge"nin daha iyisini yazsaydın da yakın çevren bari ona uysaydı. Benim çevrede pek uyulmuyor zaten!
Nasıl olsa, Bildirge'ye rağmen, "darbeli veya darbeci gazeteciler" ödül bile alabiliyor Cemiyet'ten! Nasıl olsa, sansürcü veya sansüre gık diyememiş gazetecilerin imzaları da "uzanıp sere serpe yatıvermiş" Bildirge' de.
Nasıl olsa, yanı başında yazı, haber yüzünden kovulanı ıslık çalıp izleyen, sivil ya da askeri güç gölgesinde tek ayak havada veya "yeminli" müşavirlik yapan da Bildirge okuyor her köşede.
Nasıl olsa, sansürcü başkasını sansürle, kurye başkasını kuryelikle, posta başkasını postallıkla, asker emriyle arkadaş kovan başkasını hukuksuzlukla, başbakan karşısında el pençe divan durmuş olan başkasını bozuntulukla, kaynakçı başkasını overlokçulukla suçlayabiliyor bu alemde.
Deniz, geçmiş güzel günlerin hatırasıyla gözlerinden öperim.
Gözlerin kapalı ise, göz kapaklarından mecburen!
Umur Talu
Bir de hatıralar... İnsanı hep kovalar!
Meslekte iyi şeyleri paylaştığım herkesi, o günler için hep iyilikle anarım.
Sonra aralar, düşünceler açılır bazen.
Kimi belki bende yamukluk görür; kiminin yamuğu ise hatıralarımı acıtır.
Belki oradan oraya yolculukta her birimiz bir ölçüde çifte standarda batabildiğinden. Bazen yüzeyde, bazen derin, bazen çamur.
Genel yönetmen
Bir dönem Cumhuriyet'te (iki yıl) birlikte çalıştığım üç kişiyle az sohbet.
İkisi zaten Cumhuriyet'e bindiriyor; biri de Cumhuriyet'ten bana.
"12 Eylül darbesi sonrası, darbe karşıtı Cumhuriyet"te, genel yayın yönetmenim Hasan Cemal.
"Balbay günlükleri" ne diyor ki, "Bu haberi görmezden gelmenin gazetecilikte yeri yoktur."
Sansürleri kınıyor. Haklı.
Biz onu "gazeteciye hapis getiren kanunla ilgili her şey" patron arzusuyla sansür edilirken, aleyhte tek satır yazılamazken, otosansüre diklenenler kovulurken, "Azledilen Tantan'dan yana" yazısı cartlanırken de bu pistlerde görmek isterdik.
Olmadı!
Tabii insan değişiyor da...
Sabah'ta yazarken, "Susurluk düzeni yerleştiren Çiller familyası" destekçisi görmemek isterdik...
Ne tuhaf, tam tersi...
Refahyol'a, yani daha önce desteklediği Çiller'e de 28 Şubat organizasyonunda yine Sabah'ta vururken görmemek isterdik... "28 Şubat askeri müdahalesi" nden yana yazmasın isterdik...
Olmadı.
Yazı işleri müdürü
"12 Eylül darbesi sonrası Cumhuriyet'i"nde yazı işleri müdürüm Okay Gönensin.
Doğru tespitler yapıyor ve güm diye diyor ki, "İşlediği gazetecilik suçu, Balbay'ın bu mesleğe devam etmesine engel."
Gönensin'in patronunun vekilleri benim için "Gazetecilik yapmaya hakkı var mıdır?" diye esmişti ya... Şunu düşündüm: "Ne olursa olsun, bir özgürlük, irade ve ifade işi olan gazetecilik her zaman herkese açıktır. İçine edene bile. Loca, lonca, oda değildir. Hukuk bir yana, esas karar mercii vicdanlar. Gazetecininki; okur, meslektaş, müessese, örgüt vicdanları."
Gönensin, "gazetecilik suçları" na titizliği, o günlerde de şimdi de yanı başında bulunan, "general talimatıyla bazı gazetecileri hain, alçak ilan etmiş", o dönem "postal postası" olmuş başkalarına da göstermiş olsaydı, daha "okey" değil miydi?
Çünkü; generaller ve iktidarlarla iç içe haber, manşet, yazı kotaranlar ona komşu, "mesleğe devam edebiliyor"! Engel yok.
Arkadaş
Üçüncü ahbabım, o yıllarda, "12 Eylül darbecilerine karşı, Cumhuriyet'te de Vaziyet" aldığımız, o dönemlerin çok sevdiğim, yeni gazete kurarken hemen davet ettiğim, habere bakışı, Türkçesi, esprisi en iyi gazetecilerinden Deniz Som.
Geçmişin samimiyetiyle sadece adımı başlık yapıp yazmış.
"Balbay günlükleri"ni yayınlayan "İki eski Cumhuriyet çalışanı Doğan Akın ve Aydın Engin'e güvenmek, kaynağı doğru kabul etmek"le suçluyor.
Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'ni hazırladığım halde, o maddelere uymamakla suçlamış.
"Kaynağını bilmediği bilgi ve haberler... Temel bilgilerin yok edilmesi... Yanıltıcı yayın malzemesi... Çalıntı, iftira, lekeleme, hakaret, saptırma, dayanaksız suçlamadan uzak durmak" gibileri ihlalle.
Bildirge'yi okumasına sevindim; umarım tamamını okumuştur.
"Her tür sansür ve otosansürle mücadele... Demokrasi, barış, insan hakları... Halka sorumluluğun tüm otoritelere sorumluluktan önce gelmesi... Halkı ilgilendiren tüm olayları izleme, araştırma hakkı... Kaynakların gizliliği... Gazetecinin mesleğini propagandacılıkla karıştırmaması... Çalıştığı yer dışında kimseden işiyle ilgili talimat almaması... Devleti yönetenlerin belirlediği ulusal ve uluslararası politikalarda önyargılara değil, halkın haber alma hakkına dayanılması... Asıl olanın kamu yararı sayılması..." gibi şeyler.
Özellikle, "Özdeşleşmeme". Kimi generalle de özdeşleşmeme; sözcüsü, kalemi, kâtibi, postası, kuryesi, danışmanı, tahrikçisi olmama.
"Kaynak" meselesine gelince;
Tartışmalı ve elbet tartışılmalı.
Yayınlayanlar kaynaktan emin olduklarını söyleyen "mesleki titizliği bilinen" iki gazeteci. Günlüklerden "özel hayat"ı ifşa etmediklerine ise eminim.
Som'un, Cumhuriyet'te onca yıl manşet, haber, yorum yazmış gazetecilere neye istinaden güvenmediğini ise anlamadım. Cumhuriyet'te çalışmış olana güvenmeyecek miyiz!
O bir yana; (eksikler de bir yana) doğruluğu biliniyorsa, "Balbay'a atfedilen günlükler" şu ana kadar reddedilmediği için, "kaynak" artık "Balbay'ın notları".
Som, titizliği "Genç subaylar rahatsız" manşetinde gösterdi mi, bilmiyorum. Çünkü "kaynaklar" aynıydı: Aynı generaller, aynı Balbay, aynı notlar, aynı hard disk.
Cumhuriyet'in pazar manşeti de (Kayseri'de askeriyede "Fettullahçı örgütlenme") mesela, belki doğru ve önemlidir ama "sorgudaki bir astsubayın ifadesi" olduğu söylenen (ve söyleyen) bir kaynağa dayalıydı. Hangi koşullarda ifade alındığı belirsizdi.
Âlem
Deniz;
Madem "benimkini beyenmiyorsun", "Bildirge"nin daha iyisini yazsaydın da yakın çevren bari ona uysaydı. Benim çevrede pek uyulmuyor zaten!
Nasıl olsa, Bildirge'ye rağmen, "darbeli veya darbeci gazeteciler" ödül bile alabiliyor Cemiyet'ten! Nasıl olsa, sansürcü veya sansüre gık diyememiş gazetecilerin imzaları da "uzanıp sere serpe yatıvermiş" Bildirge' de.
Nasıl olsa, yanı başında yazı, haber yüzünden kovulanı ıslık çalıp izleyen, sivil ya da askeri güç gölgesinde tek ayak havada veya "yeminli" müşavirlik yapan da Bildirge okuyor her köşede.
Nasıl olsa, sansürcü başkasını sansürle, kurye başkasını kuryelikle, posta başkasını postallıkla, asker emriyle arkadaş kovan başkasını hukuksuzlukla, başbakan karşısında el pençe divan durmuş olan başkasını bozuntulukla, kaynakçı başkasını overlokçulukla suçlayabiliyor bu alemde.
Deniz, geçmiş güzel günlerin hatırasıyla gözlerinden öperim.
Gözlerin kapalı ise, göz kapaklarından mecburen!
Umur Talu
Herkes uğraşmalı, bu iş bitmeli!
İkinci kez Bağdat'tayız. 2008 Temmuz'unda Başbakan Tayyip Erdoğan'la gelmiş ve "Bağdat'ı göremeden dönmüştük. Bu kez Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün hazırlıkları aylar süren ve haftalardır konuşulan gezisine eşlik ediyoruz.
Heyetimiz hayli kalabalık. 103 kişi: Cumhurbaşkanı Gül, eşi Hayrünnisa Hanım, Başbakanlık Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Irak Türkmeni bir aileden gelen Bilkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Doğramacı, TBMM'den 2 üye, Cumhurbaşkanlığı'ndan 21 görevli, Devlet Bakanlığı'ndan 4, İçişleri Bakanlığı'ndan 1 bürokrat, Dışişleri Bakanlığı'ndan 12 diplomat ve memur, Genelkurmay Başkanlığı temsilcisi, 11 işadamı, 11 gazeteci ve 34 koruma. Evet, 34 koruma!
Uçakta Gül'le yarım saat kadar sohbet etme imkânımız oldu. Söze, "Bağdat'ı daha önce göreniniz var mı?" sorusuyla başladı. Düzeltti: "Eski Bağdat'ı, yani savaştan önceki Bağdat'ı gören var mı?" Ve ekledi: "Varsa, o güzel Bağdat'ın ne hale geldiğini görünce herhalde gözyaşlarını tutamayacak. "
Sonra kendi anılarını aktardı. İlk kez 1974'te ziyaret etmişti Bağdat'ı. "Babil Kulesi'ni bile görmüştüm" dedi. Özellikle iki mahali unutamıyordu: Birincisi, Türk Şehitliği. "Cennetten bir köşeydi orası. Girişinde taştan örülmüş küçük bir anıt bulunuyordu. Anıtta "Bağdat'ın kapısını Genç Osman açtı" diye başlayan o ünlü şiirin 4 kıtası yazılmıştı..." Gül'ün ikinci unutamadığı mekân ise İmam-ı Azam Camii'ydi.
Erbil'e gidilebilir miydi?
Bu girişten sonra sorularımız başladı:
* Gezinizi neden Bağdat'la sınırlı tuttunuz? Örneğin neden Erbil'i eklemediniz?
Gül: Bu özelliği olan bir gezi. 33 yıl aradan sonra Irak'a giden ilk Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'yım. (Not: En son 1976'da Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ziyaret etmişti.) O nedenle programın çok titizlikle hazırlanması gerekiyordu. Sadece Erbil olamazdı. Ya Kerkük. Musul, Necef ve Basra gibi Irak'ın tüm coğrafyasındaki kentlere de uğramak gerekiyordu, ya da sadece Bağdat'la sınırlamak. İlk seçenek güvenlik sorunları nedeniyle sakıncalı bulununca, Bağdat'la yetindik.
Gezimiz, Türkiye'nin Irak'a verdiği desteğin vurgulanması açısından önemli. Ayrıca Irak'ın normalleşmesi, toprak bütünlüğünü ve siyasal istikrarını koruması, komşularıyla iyi ilişkiler kurması açısından da önem taşıyor. Irak normalleşirse, doğal kaynaklarını daha iyi değerlendirip halkının refahını sağlayabilir. Normalleşmesi için iki koşulun gerçekleşmesi çok önemli: 1-Toprak bütünlüğünün korunması, 2-Terör örgütlerinin temizlenmesi. Türkiye'yi ilgilendiren terör örgütleri Irak Bölgesel Kürt Yönetimi'nin denetimindeki bölgede bulunuyor. Irak'ın topraklarını tümüyle kontrol edebilmesi, öncelikle o terör örgütlerini söküp atmasından geçiyor.
* Mesut Barzani'nin sizinle görüşmek için Bağdat'a geleceği spekülasyonları yapılıyordu. Ama gelmiyor. Siz bu tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gül: Barzani şu sıralar Avrupa'da. Hem şahsi sorunları var (Sağlık kontrolü), hem de Başbakan Nuri El-Maliki ile ilişkileri son derece gergin. Aralarında çok sorun var.
* Resmi görüşmelerde hangi konular üstünde durulacak?
Gül: İlave petrol ve doğalgaz boru hatları inşası ağırlıklı bir yer tutuyor. Tabii güvenlik sorunu da. Gezi ayrıca bu ve benzer konularda karşılıklı siyasi irade beyanının ortaya konulması açısından ayrı bir anlam taşıyor.
Sınır çizgisinin cilvesi
* Kuzey Irak'la ilişkiler hangi noktada?
Gül: Hiçbir ülke artık homojen değil. Ama biz "Hepimiz bir milletiz" dediğimizde, Türkler, Kürtler ve diğer unsurların bir arada yaşamasını kastediyoruz. Şimdi Kürtler'in bir bölümü Irak'ta. Sınırlar bölünürken çizgi bazen ortadan geçti, bazen kıyıdan...
Irak'ın yapısı bizi ilgilendirmez. Buna sadece Irak halkı karar verebilir.
Ancak iş Kuzey Irak'a gelince, durum biraz farklı: Terör örgütünün lider kadrosu, karargâhları orada. "Benim bölgem, benim topraklarım" diyorsa gereğini yapmalı. Yok, "No man's land", yani "İnsansız bölge" olarak görüyorsa, o zaman konuşulacak bir şey yok, Zaten sormamıza da ihtiyaç kalmaz, gereğini yaparız.
Terör örgütünün bitirilmesi için bütün yollar denenebilir, denenmeli. Zaten bu konuda tek yol, tek çözüm olamaz. Türkiye'de terörü haklı kılacak bir durum yok. Bunu artık dünya da anladı. Örgüte farklı bakan bazı Avrupa ülkeleri de tutumlarını düzelttiler.
Herkesin muhasebesini yapacağı, herkesin kanı durdurup kardeşliği güçlendireceği, aidiyet duygusunun paylaşılacağı bir dönem başlamalı.
Umutluyum. Herkesin bu anlayışa geldiğine inanıyorum. Herkes bu işi bitirmek için canla başla çalışıyor.
İlk kez "Kürdistan" dedi
* "Herkes" kim?
Gül: Bu konu ancak bu başlıkla ve ancak bu kadar konuşulabilir.
Eşimle birlikte Irak'a gitmem, en büyük jest. Çomak sokmuyoruz, gizli ajandamız yok. Irak'a, kuzey bölgesi de dahil, baştan beri en büyük desteği biz verdik, Türkiye verdi. Madem Irak'ın parçasısınız, madem Kürdistan Bölge Hükümeti'siniz (Not: Gül sohbet boyunca ilk ve son kez "Kürdistan" sözcüğünü kullandı, Irak Anayasası'nda bu ifadenin yer aldığını vurguladı, "Irak Anayasası'na göre nasıl tanımlanıyorsa, adı o" dedi), orası sizin diyorsanız, terör örgütünü barındıramazsınız. Çünkü terör örgütünün oradaki varlığı, daha fazla işbirliğini önlüyor.
Terörü sona erdirmek için çeşitli yollar denenebilir: Silahlı mücadele, örgüt üyelerini kazanmak, dağdan indirmek, halkı terör örgütünden izole etmek gibi. Bu yolların hepsi bir arada uygulanabilir.
Ama bu işin artık bitmesi lazım. Silah bırakılacak, terör ve kan dökülmesi bitecek.
Kürt Konferansı girişimi
* Erbil'deki Kürt Konferansı girişimi için ne düşünüyorsunuz?
Gül: Türkiye'yi kaybetmenin ve kazanmanın ne olduğunu Kuzey Irak Kürtleri de gördüler. Aramızdaki ilişkileri terör örgütünün zehirlediğini artık anladılar. Oysa onlara Türkiye her zaman kucak açtı. Halepçe'den sonra, İlk Körfez Savaşı'nda... Mesut Barzani'nin konvoyuna bomba atıldığında, hemen telefon edip yaralıları Türkiye'de tedavi etmeye hazır olduğumuzu bildirdim.
Şimdi onlar da "Bu ateş sönmeli, kan durmalı, terör bitmeli" çerçevesinde ilk defa harekete geçiyorlar. Göreceğiz. İzleyeceğiz.
Uçaktan iner inmez, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin Dicle kıyısındaki resmi konutuna gittik. (Not: Saddam Hüseyin'in eşi Sacide'nin yazlık sarayı.) Hemen resmi görüşmelere geçildi. Ardından ticari ve ekonomik işbirliği anlaşması ve basın toplantısı.
Ya silah bırakacaklar, ya da...
Türkiye-Irak ve Türkiye-Kuzey Irak ilişkilerinde PKK'nın olumsuz etkileri basın toplantısında da iki lider tarafından dile getirildi. İşte yanıtlar:
Gül: Türkiye-Irak ilişkilerinin daha da ileri götürüleceği bir dönemde sıkıntılı unsurların, terör belasının aramızdan çıkması gerekiyor. Terörü tamamen yok etmek için her türlü çalışmanın hep birlikte yapılması gerekir. Herkese iş düşüyor. Terör örgütünün kamplarının ve lider kadrolarının olduğu yerin yöneticilerine herkesten çok iş düşüyor.
Talabani: PKK sadece Türkiye-Irak ilişkilerini zehirlemekle kalmıyor, ayrıca Kuzey Irak'ta 500 köyün halkının evlerine dönmesini de engelliyor. PKK'lılara son sözümüz şu: Ya silahlı mücadeleyi terk edecekler. Ya da ülkemizi.
Talabani sözlerini, "Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz" diye noktaladı. Ama o diyardan o kadar çok şey kaybolmuş ki...
Erdal Şafak
Heyetimiz hayli kalabalık. 103 kişi: Cumhurbaşkanı Gül, eşi Hayrünnisa Hanım, Başbakanlık Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Irak Türkmeni bir aileden gelen Bilkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Doğramacı, TBMM'den 2 üye, Cumhurbaşkanlığı'ndan 21 görevli, Devlet Bakanlığı'ndan 4, İçişleri Bakanlığı'ndan 1 bürokrat, Dışişleri Bakanlığı'ndan 12 diplomat ve memur, Genelkurmay Başkanlığı temsilcisi, 11 işadamı, 11 gazeteci ve 34 koruma. Evet, 34 koruma!
Uçakta Gül'le yarım saat kadar sohbet etme imkânımız oldu. Söze, "Bağdat'ı daha önce göreniniz var mı?" sorusuyla başladı. Düzeltti: "Eski Bağdat'ı, yani savaştan önceki Bağdat'ı gören var mı?" Ve ekledi: "Varsa, o güzel Bağdat'ın ne hale geldiğini görünce herhalde gözyaşlarını tutamayacak. "
Sonra kendi anılarını aktardı. İlk kez 1974'te ziyaret etmişti Bağdat'ı. "Babil Kulesi'ni bile görmüştüm" dedi. Özellikle iki mahali unutamıyordu: Birincisi, Türk Şehitliği. "Cennetten bir köşeydi orası. Girişinde taştan örülmüş küçük bir anıt bulunuyordu. Anıtta "Bağdat'ın kapısını Genç Osman açtı" diye başlayan o ünlü şiirin 4 kıtası yazılmıştı..." Gül'ün ikinci unutamadığı mekân ise İmam-ı Azam Camii'ydi.
Erbil'e gidilebilir miydi?
Bu girişten sonra sorularımız başladı:
* Gezinizi neden Bağdat'la sınırlı tuttunuz? Örneğin neden Erbil'i eklemediniz?
Gül: Bu özelliği olan bir gezi. 33 yıl aradan sonra Irak'a giden ilk Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı'yım. (Not: En son 1976'da Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ziyaret etmişti.) O nedenle programın çok titizlikle hazırlanması gerekiyordu. Sadece Erbil olamazdı. Ya Kerkük. Musul, Necef ve Basra gibi Irak'ın tüm coğrafyasındaki kentlere de uğramak gerekiyordu, ya da sadece Bağdat'la sınırlamak. İlk seçenek güvenlik sorunları nedeniyle sakıncalı bulununca, Bağdat'la yetindik.
Gezimiz, Türkiye'nin Irak'a verdiği desteğin vurgulanması açısından önemli. Ayrıca Irak'ın normalleşmesi, toprak bütünlüğünü ve siyasal istikrarını koruması, komşularıyla iyi ilişkiler kurması açısından da önem taşıyor. Irak normalleşirse, doğal kaynaklarını daha iyi değerlendirip halkının refahını sağlayabilir. Normalleşmesi için iki koşulun gerçekleşmesi çok önemli: 1-Toprak bütünlüğünün korunması, 2-Terör örgütlerinin temizlenmesi. Türkiye'yi ilgilendiren terör örgütleri Irak Bölgesel Kürt Yönetimi'nin denetimindeki bölgede bulunuyor. Irak'ın topraklarını tümüyle kontrol edebilmesi, öncelikle o terör örgütlerini söküp atmasından geçiyor.
* Mesut Barzani'nin sizinle görüşmek için Bağdat'a geleceği spekülasyonları yapılıyordu. Ama gelmiyor. Siz bu tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gül: Barzani şu sıralar Avrupa'da. Hem şahsi sorunları var (Sağlık kontrolü), hem de Başbakan Nuri El-Maliki ile ilişkileri son derece gergin. Aralarında çok sorun var.
* Resmi görüşmelerde hangi konular üstünde durulacak?
Gül: İlave petrol ve doğalgaz boru hatları inşası ağırlıklı bir yer tutuyor. Tabii güvenlik sorunu da. Gezi ayrıca bu ve benzer konularda karşılıklı siyasi irade beyanının ortaya konulması açısından ayrı bir anlam taşıyor.
Sınır çizgisinin cilvesi
* Kuzey Irak'la ilişkiler hangi noktada?
Gül: Hiçbir ülke artık homojen değil. Ama biz "Hepimiz bir milletiz" dediğimizde, Türkler, Kürtler ve diğer unsurların bir arada yaşamasını kastediyoruz. Şimdi Kürtler'in bir bölümü Irak'ta. Sınırlar bölünürken çizgi bazen ortadan geçti, bazen kıyıdan...
Irak'ın yapısı bizi ilgilendirmez. Buna sadece Irak halkı karar verebilir.
Ancak iş Kuzey Irak'a gelince, durum biraz farklı: Terör örgütünün lider kadrosu, karargâhları orada. "Benim bölgem, benim topraklarım" diyorsa gereğini yapmalı. Yok, "No man's land", yani "İnsansız bölge" olarak görüyorsa, o zaman konuşulacak bir şey yok, Zaten sormamıza da ihtiyaç kalmaz, gereğini yaparız.
Terör örgütünün bitirilmesi için bütün yollar denenebilir, denenmeli. Zaten bu konuda tek yol, tek çözüm olamaz. Türkiye'de terörü haklı kılacak bir durum yok. Bunu artık dünya da anladı. Örgüte farklı bakan bazı Avrupa ülkeleri de tutumlarını düzelttiler.
Herkesin muhasebesini yapacağı, herkesin kanı durdurup kardeşliği güçlendireceği, aidiyet duygusunun paylaşılacağı bir dönem başlamalı.
Umutluyum. Herkesin bu anlayışa geldiğine inanıyorum. Herkes bu işi bitirmek için canla başla çalışıyor.
İlk kez "Kürdistan" dedi
* "Herkes" kim?
Gül: Bu konu ancak bu başlıkla ve ancak bu kadar konuşulabilir.
Eşimle birlikte Irak'a gitmem, en büyük jest. Çomak sokmuyoruz, gizli ajandamız yok. Irak'a, kuzey bölgesi de dahil, baştan beri en büyük desteği biz verdik, Türkiye verdi. Madem Irak'ın parçasısınız, madem Kürdistan Bölge Hükümeti'siniz (Not: Gül sohbet boyunca ilk ve son kez "Kürdistan" sözcüğünü kullandı, Irak Anayasası'nda bu ifadenin yer aldığını vurguladı, "Irak Anayasası'na göre nasıl tanımlanıyorsa, adı o" dedi), orası sizin diyorsanız, terör örgütünü barındıramazsınız. Çünkü terör örgütünün oradaki varlığı, daha fazla işbirliğini önlüyor.
Terörü sona erdirmek için çeşitli yollar denenebilir: Silahlı mücadele, örgüt üyelerini kazanmak, dağdan indirmek, halkı terör örgütünden izole etmek gibi. Bu yolların hepsi bir arada uygulanabilir.
Ama bu işin artık bitmesi lazım. Silah bırakılacak, terör ve kan dökülmesi bitecek.
Kürt Konferansı girişimi
* Erbil'deki Kürt Konferansı girişimi için ne düşünüyorsunuz?
Gül: Türkiye'yi kaybetmenin ve kazanmanın ne olduğunu Kuzey Irak Kürtleri de gördüler. Aramızdaki ilişkileri terör örgütünün zehirlediğini artık anladılar. Oysa onlara Türkiye her zaman kucak açtı. Halepçe'den sonra, İlk Körfez Savaşı'nda... Mesut Barzani'nin konvoyuna bomba atıldığında, hemen telefon edip yaralıları Türkiye'de tedavi etmeye hazır olduğumuzu bildirdim.
Şimdi onlar da "Bu ateş sönmeli, kan durmalı, terör bitmeli" çerçevesinde ilk defa harekete geçiyorlar. Göreceğiz. İzleyeceğiz.
Uçaktan iner inmez, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin Dicle kıyısındaki resmi konutuna gittik. (Not: Saddam Hüseyin'in eşi Sacide'nin yazlık sarayı.) Hemen resmi görüşmelere geçildi. Ardından ticari ve ekonomik işbirliği anlaşması ve basın toplantısı.
Ya silah bırakacaklar, ya da...
Türkiye-Irak ve Türkiye-Kuzey Irak ilişkilerinde PKK'nın olumsuz etkileri basın toplantısında da iki lider tarafından dile getirildi. İşte yanıtlar:
Gül: Türkiye-Irak ilişkilerinin daha da ileri götürüleceği bir dönemde sıkıntılı unsurların, terör belasının aramızdan çıkması gerekiyor. Terörü tamamen yok etmek için her türlü çalışmanın hep birlikte yapılması gerekir. Herkese iş düşüyor. Terör örgütünün kamplarının ve lider kadrolarının olduğu yerin yöneticilerine herkesten çok iş düşüyor.
Talabani: PKK sadece Türkiye-Irak ilişkilerini zehirlemekle kalmıyor, ayrıca Kuzey Irak'ta 500 köyün halkının evlerine dönmesini de engelliyor. PKK'lılara son sözümüz şu: Ya silahlı mücadeleyi terk edecekler. Ya da ülkemizi.
Talabani sözlerini, "Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz" diye noktaladı. Ama o diyardan o kadar çok şey kaybolmuş ki...
Erdal Şafak
Alevi liderleri öldürmek kimin işine yarar?
Saldırıya uğrayan topluluğun dayanışma dozu artar. 'Saflar sıklaştırılır'. Duygular keskinleşir. Karşı tarafa olan nefret güçlenir.
Saldırıya uğrayan taraf, 'düşmandan öcünü almak için' fırsat kollamaya başlar.
Tabii bu durum topluluğun kışkırtmaya açık hale gelmesine yol de açar.
Yukarıda anlatmaya çalıştığım mekanizma Alevilere karşı bir kez daha kullanılmaya çalışıldı.
Alevi kanaat önderleri öldürülecek ve Uğur Mumcu cinayetinde ya da Danıştay Saldırısı'nda olduğu gibi suç, öbür tarafın üstüne atılacaktı.
Ergenekoncuların bu hazırlığı Emniyet tarafından fark edilerek engellendi.
Ne tür bir provokasyondan kurtulduğumuzu, Alevi ve Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Kazım Genç, bakın nasıl anlatıyor:
* Ergenekon'un Alevi önderlere suikast planladığı da ortaya çıktı. Sizce neden Alevileri hedef almak istediler?
Geçen yıl Alevi ve Bektaşi Federasyonu'nda yönetim değişti. Ali Balkız genel başkan, ben de genel sekreter oldum. Bizim dönemimizde Aleviler ilk defa bir katliama uğramadan sadece hak talebi nedeniyle meydanlara çıktı. Bu mitingleri görüp, "Alevi toplumu, Alevi örgütlerini dinliyor. Bunların yöneticilerine yönelik yapılacak suikastlar, Alevileri sokağa döker. Biz de aralarına 40 provokatörümüzü sokar, bir camiye, bir yerlere bomba koyarsak, toplumda bir kaos yaratır ve böylece ülkede darbe ortamını hazırlarız" demiş olabilirler. 12 Eylül darbesini de Maraş katliamı hazırlamamış mıydı?
* Bu suikast planlarını öğrendikten sonra ne hissettiniz?
Ergenekon savcısıyla iki kez toplam beş saate yakın görüştüm ben. Ergenekon'dan tutuklu eski Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin'in bilgisayarından çıkan bizimle ilgili planları gösterdi bize. Başkan Ali Balkız'la bana yerel seçimlerden önce suikast yapmayı planlamışlar. Evimin fotoğraflarını (karlı bir günde) çekmişler. Benim evime kargoyla bombalı paket göndereceklermiş.
* Planda, sizi öldürmekle neyi hedeflediklerini yazmışlar mı?
Evet. Eylemin amacı olarak, Alevi toplumunda infial yaratmak, ülkede kaos oluşturmak gibi şeyler yazılıydı. Bana bombalı paketi de yakın bir akrabamın ismiyle göndereceklermiş. Bu iş için 8 eleman görevlendirmişler. Ali Balkız'ın arabasına da patlayıcı koyacaklarmış. Savcı suikast planlarını gösterdiğinde, ben hukukçu gözüyle 'Belgeler sahte olabilir' diye baktım tabii.
* Belgeler sahte miydi?
Her sayfanın üstünde bir paraf vardı. Sorduğumda savcı bu parafların İbrahim Şahin'in avukatına ait olduğunu söyledi. "Biz arama yaptığımızda dokümanları kutulara, torbalara doldurup mühürlüyoruz. Bunları Emniyet'te sanığın avukatının yanında açıyoruz ve çıkan her evrakı ona paraflatıyoruz." Bu bilgi benim için önemliydi. Belgelerle ilgili şüphe duymama gerek kalmadı. (Neşe Düzel, Taraf, 23 Mart)
Vaziyete bakar mısınız?
Adamlar üşenmemiş karlı bir günde dahi keşif yapıp Kazım Genç'in evinin fotoğraflarını çekmişler.
"Bu adam en 'etkin' biçimde nasıl öldürülür" diye planlar yapmışlar. Sekiz kişinin bu işle ilgilenmesi tasarlanmış.
Yani önemli miktarda; zaman, emek ve para harcanmış.
"Ergenekon yoktur" diyenlere, bunca çabanın kimler tarafından ve niye harcandığını ısrarla sorunuz.
Bakalım ne cevap verecekler?
Emre Aköz
Saldırıya uğrayan taraf, 'düşmandan öcünü almak için' fırsat kollamaya başlar.
Tabii bu durum topluluğun kışkırtmaya açık hale gelmesine yol de açar.
Yukarıda anlatmaya çalıştığım mekanizma Alevilere karşı bir kez daha kullanılmaya çalışıldı.
Alevi kanaat önderleri öldürülecek ve Uğur Mumcu cinayetinde ya da Danıştay Saldırısı'nda olduğu gibi suç, öbür tarafın üstüne atılacaktı.
Ergenekoncuların bu hazırlığı Emniyet tarafından fark edilerek engellendi.
Ne tür bir provokasyondan kurtulduğumuzu, Alevi ve Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Kazım Genç, bakın nasıl anlatıyor:
* Ergenekon'un Alevi önderlere suikast planladığı da ortaya çıktı. Sizce neden Alevileri hedef almak istediler?
Geçen yıl Alevi ve Bektaşi Federasyonu'nda yönetim değişti. Ali Balkız genel başkan, ben de genel sekreter oldum. Bizim dönemimizde Aleviler ilk defa bir katliama uğramadan sadece hak talebi nedeniyle meydanlara çıktı. Bu mitingleri görüp, "Alevi toplumu, Alevi örgütlerini dinliyor. Bunların yöneticilerine yönelik yapılacak suikastlar, Alevileri sokağa döker. Biz de aralarına 40 provokatörümüzü sokar, bir camiye, bir yerlere bomba koyarsak, toplumda bir kaos yaratır ve böylece ülkede darbe ortamını hazırlarız" demiş olabilirler. 12 Eylül darbesini de Maraş katliamı hazırlamamış mıydı?
* Bu suikast planlarını öğrendikten sonra ne hissettiniz?
Ergenekon savcısıyla iki kez toplam beş saate yakın görüştüm ben. Ergenekon'dan tutuklu eski Özel Harekât Daire Başkanı İbrahim Şahin'in bilgisayarından çıkan bizimle ilgili planları gösterdi bize. Başkan Ali Balkız'la bana yerel seçimlerden önce suikast yapmayı planlamışlar. Evimin fotoğraflarını (karlı bir günde) çekmişler. Benim evime kargoyla bombalı paket göndereceklermiş.
* Planda, sizi öldürmekle neyi hedeflediklerini yazmışlar mı?
Evet. Eylemin amacı olarak, Alevi toplumunda infial yaratmak, ülkede kaos oluşturmak gibi şeyler yazılıydı. Bana bombalı paketi de yakın bir akrabamın ismiyle göndereceklermiş. Bu iş için 8 eleman görevlendirmişler. Ali Balkız'ın arabasına da patlayıcı koyacaklarmış. Savcı suikast planlarını gösterdiğinde, ben hukukçu gözüyle 'Belgeler sahte olabilir' diye baktım tabii.
* Belgeler sahte miydi?
Her sayfanın üstünde bir paraf vardı. Sorduğumda savcı bu parafların İbrahim Şahin'in avukatına ait olduğunu söyledi. "Biz arama yaptığımızda dokümanları kutulara, torbalara doldurup mühürlüyoruz. Bunları Emniyet'te sanığın avukatının yanında açıyoruz ve çıkan her evrakı ona paraflatıyoruz." Bu bilgi benim için önemliydi. Belgelerle ilgili şüphe duymama gerek kalmadı. (Neşe Düzel, Taraf, 23 Mart)
Vaziyete bakar mısınız?
Adamlar üşenmemiş karlı bir günde dahi keşif yapıp Kazım Genç'in evinin fotoğraflarını çekmişler.
"Bu adam en 'etkin' biçimde nasıl öldürülür" diye planlar yapmışlar. Sekiz kişinin bu işle ilgilenmesi tasarlanmış.
Yani önemli miktarda; zaman, emek ve para harcanmış.
"Ergenekon yoktur" diyenlere, bunca çabanın kimler tarafından ve niye harcandığını ısrarla sorunuz.
Bakalım ne cevap verecekler?
Emre Aköz
23 Mart 2009 Pazartesi
Kapitalizm, imparatorluğun üzerine çökerken...
Evet, kapitalizm de imparatorluk da çöküyor. Aşırı modernite saplantısından yorgun düşenler bunu şiddetle reddediyor. "Olsa olsa Amerikan kapitalizmi çöker, Japon ya da Avrupa kapitalizmi ile yola devam ederiz" demeye getiriyorlar.
Oysa, daha önce burada değindiğimiz gibi, "ekonomik krize iktisatçıların önereceği bir şey yok, bilgeleri, feylesofları, simyacıları yardıma çağıralım." Zira benim de savunduğum kısa vadeli çözümlerle bu kriz yerini sadece daha büyüğüne terk etmek üzere ötelenmiş olur. O kadar. Her seferinde ise hatalardan ders çıkarma ve tedavi etme şansı azalır. Orta vadeli tedbirler bağlamında savunduğum uluslararası düzenin yeniden inşa edilmesi de şart. Devlet Bakanı Mehmet Şimşek G-20 zirvesine "uluslararası büyük bir ortak fonun kurulması" yolundaki taleple gidiyor. Bu bizim acil tedbirler paketimizde var. Oysa önceki gün açıklanan Rusya'nın talebi "küresel ortak para biriminin ikamesi" yönünde. Bu da bizim orta vadeli paketimizde vardı.
Şimdi G-20 içerisinde olup da esas uzun vadeli kalıcı çözümü önerecek bir yiğit aranıyor. O yiğit bence Türkiye'den çıkmalı. Hem zirvede bunları anlatmalı hem de Türkiye'ye geldiğinde Obama'yı ciddiyetle karşısına alıp bunları konuşmalı.
Ünlü sosyolog Wallerstein'in ifade ettiği gibi "Batı'da serbest iradenin ve determinizmin sonu" geldi. Bütün evreni basit bir rasyonalite algısına indiren hazcı ve tatminci (hedonist) felsefe büyük bir kirlilik ve yabancılaşmaya neden olarak arkada koca bir çevre ve insan çölü bıraktı. Tuzlanan tarım toprakları gibi ortalık ebediyen kaybolan nesiller enkazına döndü. "Ekini (ekonomi) ve nesli talan edip yağmaladılar." (Bakara 2/205).
Tarih gösteriyor ki, büyük güç kaymalarının yaşandığı ortamlar çok tehlikelidir. ABD, çöküşünü durdurmak için II. Dünya Savaşı şaşılığından çıkmalıdır. O çağda ABD "altın vuruşu yapacağı" bir silaha sahipti. Savaş sonrasında ise dünya ekonomisinin %45'ini tek başına oluşturuyordu. Şimdi böyle bir şans yok. Bir günde dünya enkaza dönebilir. Artık ilk defa tek çıkış yolu, barış. Şimdi gereken, bunun kuşatıcı felsefesinin ikamesi.
Bunun ekonomideki karşılığını kısaca sıralayalım:
Bir, ekonominin tanımı acilen ve yeniden yapılmalı. Ekonomi, "kıt kaynaklarla sonsuz arzu ve isteklerin tatmin edildiği" bilimsel bir alan olarak tanımlanıyor. Bu yüzden insan ve kıt kaynaklar üzerinde Darwinist bir yıkım sürüp gitmektedir. Tersine iktisat, "Allah'ın yeterince bahşettiği rızıkları adil ve etkin kullanarak, sınırlı insan ihtiyaçlarını karşılayan bir sanat alanı" olarak görülmelidir.
Merkeze "hayvani dürtüler" değil, insani ihtiyaçlar alınmalı. Schmucaher'in Küçük Güzeldir'de ifade ettiği gibi, "Atalarımız yaşamıyordu da biz yaşam içinde yaşam mı keşfettik?" J.F. Kennedy'nin 1960 seçim kampanyasında vurguladığı nokta tam da buydu: "Kişi başı düşen gelir ve gayri safi milli hasılanın yüksekliği kavramını kutsayıp, her şeyin başı ilan ettik de ne oldu? Ailelerimiz daha sadakatli, toplumumuz daha yekpare, sohbetlerimiz daha muhtevalı, çocuklarımız daha mutlu, ülkemize olan adanmışlık ve tutkumuz daha yüksek, millet olma mefkûremiz daha asil mi oldu?"
Görmüyor musunuz, insanı zevklerinin ardından giden dolap beygirine döndürüp, artık köprüden önceki "son çıkışa" geldik. Bütün hayvanları evcilleştiren insanın, hemcinsini öldürmekten vazgeçip, kendisi de evcilleşmeli. İnsanın tek ve biricik yakıtı "haz tatmini" değildir. Bilakis, kendisini dönüştürüp geliştirerek meleklerle yarışabilen bir meleke ve kabiliyet sahibidir. Ancak, vuslata ermek için bunun yöntem ve öğretisini bulmak lazım. İnsanlık tarihinin büyük bir "sapması" olan materyalizm bir yol haritası sunmuyor. Her makinenin bir "kullanım kılavuzu" var. İnsan denen muazzam makineyi yapan büyük usta, onun sağlık ve saadet içinde sürdürülebilir bir hayat ikame edebilmesi için rehberini ve kılavuzunu da göndermiştir. Madem "rasyoneliz", artık bu çıkmaz yolu terk etme zamanı gelmedi mi?
İbrahim Öztürk
Oysa, daha önce burada değindiğimiz gibi, "ekonomik krize iktisatçıların önereceği bir şey yok, bilgeleri, feylesofları, simyacıları yardıma çağıralım." Zira benim de savunduğum kısa vadeli çözümlerle bu kriz yerini sadece daha büyüğüne terk etmek üzere ötelenmiş olur. O kadar. Her seferinde ise hatalardan ders çıkarma ve tedavi etme şansı azalır. Orta vadeli tedbirler bağlamında savunduğum uluslararası düzenin yeniden inşa edilmesi de şart. Devlet Bakanı Mehmet Şimşek G-20 zirvesine "uluslararası büyük bir ortak fonun kurulması" yolundaki taleple gidiyor. Bu bizim acil tedbirler paketimizde var. Oysa önceki gün açıklanan Rusya'nın talebi "küresel ortak para biriminin ikamesi" yönünde. Bu da bizim orta vadeli paketimizde vardı.
Şimdi G-20 içerisinde olup da esas uzun vadeli kalıcı çözümü önerecek bir yiğit aranıyor. O yiğit bence Türkiye'den çıkmalı. Hem zirvede bunları anlatmalı hem de Türkiye'ye geldiğinde Obama'yı ciddiyetle karşısına alıp bunları konuşmalı.
Ünlü sosyolog Wallerstein'in ifade ettiği gibi "Batı'da serbest iradenin ve determinizmin sonu" geldi. Bütün evreni basit bir rasyonalite algısına indiren hazcı ve tatminci (hedonist) felsefe büyük bir kirlilik ve yabancılaşmaya neden olarak arkada koca bir çevre ve insan çölü bıraktı. Tuzlanan tarım toprakları gibi ortalık ebediyen kaybolan nesiller enkazına döndü. "Ekini (ekonomi) ve nesli talan edip yağmaladılar." (Bakara 2/205).
Tarih gösteriyor ki, büyük güç kaymalarının yaşandığı ortamlar çok tehlikelidir. ABD, çöküşünü durdurmak için II. Dünya Savaşı şaşılığından çıkmalıdır. O çağda ABD "altın vuruşu yapacağı" bir silaha sahipti. Savaş sonrasında ise dünya ekonomisinin %45'ini tek başına oluşturuyordu. Şimdi böyle bir şans yok. Bir günde dünya enkaza dönebilir. Artık ilk defa tek çıkış yolu, barış. Şimdi gereken, bunun kuşatıcı felsefesinin ikamesi.
Bunun ekonomideki karşılığını kısaca sıralayalım:
Bir, ekonominin tanımı acilen ve yeniden yapılmalı. Ekonomi, "kıt kaynaklarla sonsuz arzu ve isteklerin tatmin edildiği" bilimsel bir alan olarak tanımlanıyor. Bu yüzden insan ve kıt kaynaklar üzerinde Darwinist bir yıkım sürüp gitmektedir. Tersine iktisat, "Allah'ın yeterince bahşettiği rızıkları adil ve etkin kullanarak, sınırlı insan ihtiyaçlarını karşılayan bir sanat alanı" olarak görülmelidir.
Merkeze "hayvani dürtüler" değil, insani ihtiyaçlar alınmalı. Schmucaher'in Küçük Güzeldir'de ifade ettiği gibi, "Atalarımız yaşamıyordu da biz yaşam içinde yaşam mı keşfettik?" J.F. Kennedy'nin 1960 seçim kampanyasında vurguladığı nokta tam da buydu: "Kişi başı düşen gelir ve gayri safi milli hasılanın yüksekliği kavramını kutsayıp, her şeyin başı ilan ettik de ne oldu? Ailelerimiz daha sadakatli, toplumumuz daha yekpare, sohbetlerimiz daha muhtevalı, çocuklarımız daha mutlu, ülkemize olan adanmışlık ve tutkumuz daha yüksek, millet olma mefkûremiz daha asil mi oldu?"
Görmüyor musunuz, insanı zevklerinin ardından giden dolap beygirine döndürüp, artık köprüden önceki "son çıkışa" geldik. Bütün hayvanları evcilleştiren insanın, hemcinsini öldürmekten vazgeçip, kendisi de evcilleşmeli. İnsanın tek ve biricik yakıtı "haz tatmini" değildir. Bilakis, kendisini dönüştürüp geliştirerek meleklerle yarışabilen bir meleke ve kabiliyet sahibidir. Ancak, vuslata ermek için bunun yöntem ve öğretisini bulmak lazım. İnsanlık tarihinin büyük bir "sapması" olan materyalizm bir yol haritası sunmuyor. Her makinenin bir "kullanım kılavuzu" var. İnsan denen muazzam makineyi yapan büyük usta, onun sağlık ve saadet içinde sürdürülebilir bir hayat ikame edebilmesi için rehberini ve kılavuzunu da göndermiştir. Madem "rasyoneliz", artık bu çıkmaz yolu terk etme zamanı gelmedi mi?
İbrahim Öztürk
22 Mart 2009 Pazar
Mehmet Ali Erbil yanmazsa, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...
Türkiye’nin “sahte muhalefeti”, “bu kez Mehmet Ali Erbil’in suratında bir sırıtma olarak tezahür etti.
O akşam başka bir zavallı vatandaşın canlı yayında donunu indiresi gelmemişti nedense. 50 sarışın kadını her akşam ekranda taciz etmekten de sıkılmıştı zaten.
Çekmecesinde yıkanmış, katlanmış öylece bekleyen “sahte muhalif” önlüğünü çıkardı. Canı çekti; muhalif, Kemalist, devrimci, solcu tiyatrocu, aydın “Memet” Ali Erbil oluverdi.
“Hani çoğulcu demokrasiydi bunlar? Hani insan haklarıydı bunlar, kendilerine gelince yontuyorlar” diye üst perdeden açtı tiradı.
Değme siyasi analistlere taş çıkarıyordu. “Çoğulcu demokrasi” ile kündeye getirip, “insan haklarıyla” ters köşeye yatırmayı kapmıştı ağabeylerinden.
Exorcist filmindeki gibiydi sahne.
Maskaralığın kitabını yazmış, duvarına asmış ve hatta arada sırada imza günleri yapan Mehmet Ali Erbil’in içine sanki bir Cumhuriyet gazetesi köşe yazarı kaçmıştı.
Üst kabukta bir playboy. Alt katta “aydın bir tiyatrocu”. Sonra bir Yılmaz Özdil. Soymaya devam edince ise bir jakoben devrimci çıktı karşımıza. “Yaa siz böyle koyun gibi olursanız...” diye ekranda donsuz bıraktığı izleyicilerine çıkıştı.
Ne kudretli bir iktidarmış şu AKP. Prime time’da yetmiş milyonun önünde Mehmet Ali Erbil’den bile paparayı yedi.
Prime-time’da anti-AKP krizine giren Erbil ise soluğu diğer tüm benzer vakalar gibi Türk muhalefetinin Pradalar, Ralph Lorentler içindeki büyük kahramanı Uğur Dündar’ın karşısında aldı.
İzlediğimiz sanki 12 Eylül sonrası kaçak bir tv canlı yayınıydı. Sanki 28 Şubat sürecinde Ahmet Hakan ile ‘Haber Saati’ndeydik. Sanki az sonra ‘Ak polisler’ gelip basacaktı stüdyoyu. Hava ağır mı ağırdı. İki keyfi gıcır adam, iki konformist adam “Direne direne kazanacağız” , “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık” diye bağırdı bağıracak başladılar konuşmaya.
İktidar, baskı, muhalefet, özgürlük... Her şey vardı. Racon tamdı. (Bu Memet Ali Erbil 12 Eylül’den önce MDD’li miydi yoksa Proleter Aydınlıkçı mı? )
Çarkıfelek’te tacizdi, belden aşağı espriydi harcanacağına ART’de Emin Çölaşan’ın karşısına çıkarılsa, ADD ve Lions kulübü konferanslarına çağrılsa, Banu Avar ile faşist üniversiteleri dolaşsa sonra da dönüp TKP’nin “Türbanlı kadınlar sokaklardan toplatılsın” mitinginde konuşsa ya.
“Artık bana iç çamaşır getirirsiniz. Artık nereye koyuyorlar bilmiyorum. Kartal’a mı gelirsiniz yoksa Silivri’ye mi...” diye sıkı bir Ergenekon-septik olduğunu bilse Mustafa Balbay, günlüklerinde ona da, ona da yer vermez miydi?
Ama durun “Bunları da herkes söyleyemez yani sıkar biraz yani sıkar sıkar” diyen Erbil’in, bir komutan yardımcısı Marcos, bir liberal-sol avcısı Birgün köşe yazarı, bir 1 Mayıs eyleminde Taksim’e yürüyen DİSK başkanına dönüşmesine çok az kaldı.
Ve o an geldi.
Kemalist arabesk türünün ilk örneği “Bir daha çık Samsun’a. Sarı saçlım mavi gözlüm” türküsünü üstüne almasından korkulan büyük ego Uğur Dündar’ın “AKP’ye kafa tuttun ya yandın sen Mehmet Ali” diye gollük ortasıyla oldu her şey.
Erbil Nâzım’dan patlattı bombayı: “Sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.”
O an Moskova’daki mezarından ters dönme sesleri duyuldu Nâzım’ın.
Aynı sesler henüz Türkiye’yi terk etmemiş büyük muhalif piyanist Fazıl Say “Amerika Afganistan’da yanlışlıkla üç-beş tane kız çocuğunu öldürdü belki. Ama milyonlarca kız çocuğunu diriltti. Nâzım yaşasaydı Amerika’ya hak verirdi” dediğinde de duyulmuştu.
Türk sahte muhalefetinin etinden, sütünden, derisinden istifade ettiği ama “Cumhuriyet’in hapishanelerinde neden çürütüldüğünü sormadığı Nâzım Hikmet’in kötü kaderiydi bu.
Ama Mehmet Ali Erbil’in ağzına düşmek için çok daha kötü bir beddua almış olmalıydı?
İnsan kıskanıyor aslında. Keşke sahiden böyle bir ülkede yaşabilseydik.
Az önce Çarkıfelek’te AKP iktidar sarhoşluğu yüzünden eleştirilebilse. Az sonra Sarıkız, Ayışığı darbeleriyle ilgili belden aşağı bir espri yapsa Mehmet Ali Bey. Beyaz, programında Şener Eruygur’un bitmez tükenmez darbe girişimleriyle dalga geçip, Okan Bayülgen programını Cumhuriyet Mitingleri’ne yetişelim diye erkenden bitirmese. Haydi Gel Bizimle Ol’da Müjde Ar “Çok can yaktım” aykırılıklarını, başörtülü kadınlar için de çalıştırsa.
Ama Türkiye’de muhalefet, Mehmet Ali Erbil’in bile üzerine cuk oturabilen, onun bile prime time’da kafası atınca rahatça içine girebildiği ve kendini güvende hissedebildiği bir kostümdür.
Türkiye’de Kemalizm ve orduya dokunmayan her muhalefet sahtedir, yapaydır, ne akar ne kokar.
Ve ancak Mehmet Ali Erbil kadar yer yakar...
Yıldıray Oğur
O akşam başka bir zavallı vatandaşın canlı yayında donunu indiresi gelmemişti nedense. 50 sarışın kadını her akşam ekranda taciz etmekten de sıkılmıştı zaten.
Çekmecesinde yıkanmış, katlanmış öylece bekleyen “sahte muhalif” önlüğünü çıkardı. Canı çekti; muhalif, Kemalist, devrimci, solcu tiyatrocu, aydın “Memet” Ali Erbil oluverdi.
“Hani çoğulcu demokrasiydi bunlar? Hani insan haklarıydı bunlar, kendilerine gelince yontuyorlar” diye üst perdeden açtı tiradı.
Değme siyasi analistlere taş çıkarıyordu. “Çoğulcu demokrasi” ile kündeye getirip, “insan haklarıyla” ters köşeye yatırmayı kapmıştı ağabeylerinden.
Exorcist filmindeki gibiydi sahne.
Maskaralığın kitabını yazmış, duvarına asmış ve hatta arada sırada imza günleri yapan Mehmet Ali Erbil’in içine sanki bir Cumhuriyet gazetesi köşe yazarı kaçmıştı.
Üst kabukta bir playboy. Alt katta “aydın bir tiyatrocu”. Sonra bir Yılmaz Özdil. Soymaya devam edince ise bir jakoben devrimci çıktı karşımıza. “Yaa siz böyle koyun gibi olursanız...” diye ekranda donsuz bıraktığı izleyicilerine çıkıştı.
Ne kudretli bir iktidarmış şu AKP. Prime time’da yetmiş milyonun önünde Mehmet Ali Erbil’den bile paparayı yedi.
Prime-time’da anti-AKP krizine giren Erbil ise soluğu diğer tüm benzer vakalar gibi Türk muhalefetinin Pradalar, Ralph Lorentler içindeki büyük kahramanı Uğur Dündar’ın karşısında aldı.
İzlediğimiz sanki 12 Eylül sonrası kaçak bir tv canlı yayınıydı. Sanki 28 Şubat sürecinde Ahmet Hakan ile ‘Haber Saati’ndeydik. Sanki az sonra ‘Ak polisler’ gelip basacaktı stüdyoyu. Hava ağır mı ağırdı. İki keyfi gıcır adam, iki konformist adam “Direne direne kazanacağız” , “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık” diye bağırdı bağıracak başladılar konuşmaya.
İktidar, baskı, muhalefet, özgürlük... Her şey vardı. Racon tamdı. (Bu Memet Ali Erbil 12 Eylül’den önce MDD’li miydi yoksa Proleter Aydınlıkçı mı? )
Çarkıfelek’te tacizdi, belden aşağı espriydi harcanacağına ART’de Emin Çölaşan’ın karşısına çıkarılsa, ADD ve Lions kulübü konferanslarına çağrılsa, Banu Avar ile faşist üniversiteleri dolaşsa sonra da dönüp TKP’nin “Türbanlı kadınlar sokaklardan toplatılsın” mitinginde konuşsa ya.
“Artık bana iç çamaşır getirirsiniz. Artık nereye koyuyorlar bilmiyorum. Kartal’a mı gelirsiniz yoksa Silivri’ye mi...” diye sıkı bir Ergenekon-septik olduğunu bilse Mustafa Balbay, günlüklerinde ona da, ona da yer vermez miydi?
Ama durun “Bunları da herkes söyleyemez yani sıkar biraz yani sıkar sıkar” diyen Erbil’in, bir komutan yardımcısı Marcos, bir liberal-sol avcısı Birgün köşe yazarı, bir 1 Mayıs eyleminde Taksim’e yürüyen DİSK başkanına dönüşmesine çok az kaldı.
Ve o an geldi.
Kemalist arabesk türünün ilk örneği “Bir daha çık Samsun’a. Sarı saçlım mavi gözlüm” türküsünü üstüne almasından korkulan büyük ego Uğur Dündar’ın “AKP’ye kafa tuttun ya yandın sen Mehmet Ali” diye gollük ortasıyla oldu her şey.
Erbil Nâzım’dan patlattı bombayı: “Sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.”
O an Moskova’daki mezarından ters dönme sesleri duyuldu Nâzım’ın.
Aynı sesler henüz Türkiye’yi terk etmemiş büyük muhalif piyanist Fazıl Say “Amerika Afganistan’da yanlışlıkla üç-beş tane kız çocuğunu öldürdü belki. Ama milyonlarca kız çocuğunu diriltti. Nâzım yaşasaydı Amerika’ya hak verirdi” dediğinde de duyulmuştu.
Türk sahte muhalefetinin etinden, sütünden, derisinden istifade ettiği ama “Cumhuriyet’in hapishanelerinde neden çürütüldüğünü sormadığı Nâzım Hikmet’in kötü kaderiydi bu.
Ama Mehmet Ali Erbil’in ağzına düşmek için çok daha kötü bir beddua almış olmalıydı?
İnsan kıskanıyor aslında. Keşke sahiden böyle bir ülkede yaşabilseydik.
Az önce Çarkıfelek’te AKP iktidar sarhoşluğu yüzünden eleştirilebilse. Az sonra Sarıkız, Ayışığı darbeleriyle ilgili belden aşağı bir espri yapsa Mehmet Ali Bey. Beyaz, programında Şener Eruygur’un bitmez tükenmez darbe girişimleriyle dalga geçip, Okan Bayülgen programını Cumhuriyet Mitingleri’ne yetişelim diye erkenden bitirmese. Haydi Gel Bizimle Ol’da Müjde Ar “Çok can yaktım” aykırılıklarını, başörtülü kadınlar için de çalıştırsa.
Ama Türkiye’de muhalefet, Mehmet Ali Erbil’in bile üzerine cuk oturabilen, onun bile prime time’da kafası atınca rahatça içine girebildiği ve kendini güvende hissedebildiği bir kostümdür.
Türkiye’de Kemalizm ve orduya dokunmayan her muhalefet sahtedir, yapaydır, ne akar ne kokar.
Ve ancak Mehmet Ali Erbil kadar yer yakar...
Yıldıray Oğur
Yeni fikirler
Bizim en çok korktuğumuz şey nedir?
Galiba, daha önce duymadığımız yeni fikirler duymak.
Çerçevesi kalın kalın çizilmiş bir “tartışılabilecek konular” tablomuz var ve onun dışına çıkmak en büyük suç.
O “tablonun” içine yeni bir konu başlığını kabul etmemiz içinse uzun uzun dövüşmemiz, binlerce yazı yazmamız, mahkemeler açmamız gerekiyor.
Yeni bir fikir duyduğumuzda kirpi gibi toparlanıp oklarımızı çıkartıyoruz.
Dün tiyatro sanatçısı Ali Sürmeli, “artık tek vatan, tek yürek, tek bayrak gibi kavramları geçelim,” demiş.
Sonra da devam etmiş.
“Ben çoğulculuktan yanayım. Benim arabamın plakası bile ABD 13. İstanbul’da polis beni çevirip ‘bu ne’ diye sorduğunda verdiğim cevap ‘Anadolu Birleşik Devletleri plakası’ oldu. Anadolu Birleşik Devletleri’ni kuralım. Biz Osmanlı torunlarıyız. Padişah torunlarıyız. Büyük düşünmeliyiz. Şu Osmanlı’nın torunları biraz daha ufuklara baksa ve biraz daha kucaklayıcı olsa daha mutlu olurum.”
Sürmeli’nin konuşma yaptığı salondaki işadamları “ayaklanmışlar” ve salonu terk etmişler.
Tepkilerden sonra Sürmeli, “ben espri yaptım” demiş.
Ne desin?
Galiba bizim ülkenin en sıkıcı yanı bu.
İnsanlardaki zihinsel kireçlenme.
Hiçbir esneklik, yeni bir düşünceye tahammül, bildiklerini bir daha gözden geçirme alışkanlığı yok.
Bize bir şeyler öğretmişler, biz de onları “mutlak doğru” diye kabul etmişiz.
Artık onların dışında bir düşünce olamaz.
Bizim aklımıza gelmeyen bir fikri söyleyen “düşmandır”.
Deli miyiz, divane miyiz, neyiz biz?
Kendi fikirlerimizi bir tür “tanrı kelamı” sanmak, bunların asla değişmeyeceğine, başka hiçbir düşünce olamayacağına iman etmek neyin nesi?
Belki Sürmeli doğru söylüyor.
Onun söylediklerini bugüne kadar hiç düşünmemiş olmamız, onun yanıldığının kanıtı mı?
Belki de biz yanılıyoruz.
Belki de bunları düşünmediğimiz için biz eksiğiz.
Hiç mi mümkün değil bu?
De ki, Sürmeli yanlış söylüyor.
Sen de çık doğrusunu söyle.
Salonu terk etmeler, tepki göstermeler de neyin nesi?
Niye kimsenin yeni bir fikre tahammülü yok bu ülkede?
Bakın, eğer bugün bizim düşündüklerimiz mutlak doğrularsa, bu bizim açımızdan “korkunç” bir gerçek olur.
Çünkü bu ülkenin durumu iyi değil.
Avrupa’nın en fakiriyiz.
İşsizlik diz boyu.
Hukukumuz yok.
Demokrasimiz yok.
Bundan sonra yeni hiçbir fikir kabul etmeyeceksek, fikirsel açıdan, çözüm bulmak açısından “en doğru” noktadaysak, bulunduğumuz yerde donup kalacağız demektir.
Bu halde kalmak istiyor musunuz gerçekten?
Hiç mi şikâyetiniz yok?
Şikâyetiniz var ama bu şikâyetlerinizi “ezberlediğiniz, mutlak olduğuna inandığınız” fikirlerle aşmak istiyorsunuz.
İyi de, bugün bu ülkede tekrarlanıp duran fikirler yıllardır tedavülde ve derde deva olmadı.
Demek ki sorunlarınızı aşmak için yeni fikirlere, yeni çözümlere ihtiyacınız var.
Doğru fikirlerin, doğru çözümlerin bulunması için size çok ters gelebilecek, çok aykırı bulacağınız fikirlerin de tartışma gündemine girebilmesi, tartışılabilmesi gerekiyor.
Her yeni fikre tepki gösterirseniz, yeni çözümleri nasıl bulacaksınız?
Yeni çözüm bulamazsanız bu bitmeyen dertlerinizden nasıl kurtulacaksınız?
İnsanları korkutursanız, susturursanız, “espri yaptım” demek zorunda bırakırsanız, tehdit ederseniz, taş olur kalırsınız.
Bir milim kımıldayamazsınız.
Fikirlerden korkmaya gerek yok.
Fikir bu alt tarafı.
Sana doğru gelmiyorsa, sen doğrusunu söylersin, tartışırsınız.
Belki bu ülkenin bir federasyon olması, “Anadolu Birleşik Devletleri” haline gelmesi bu ülkede yaşayanlar için iyi bir çözümdür.
Öyle olmadığını nereden biliyorsun?
Bu konuyu hiç düşündün mü, hiç tartıştın mı, bu konuda bir yazı okudun mu?
Hayır.
Sen ilk defa duyuyorsun ya, o zaman bu fikir mutlaka yanlıştır.
Sizce, bu zekice bir davranış mı?
Sürmeli’nin söylediği yanlış bir fikirse, onun yanlışlığını da salonu terk ederek değil, o fikrin neden yanlış olduğunu ortaya koyan fikirler söyleyerek gösterebilirsin.
Ama biz yeni bir fikri tartışmak istemiyoruz.
Biz, yeni bir fikir söyleyenleri korkutup susturmak istiyoruz.
Yıllarca bunu yaptınız.
Gene yapın.
Beyninizin içinde bir kireç kuyusu taşıyın.
Yeni bir fikir girmesin oraya.
Sonra da oturup halinizden yakının.
Siz şikâyet etmeyi düşünmekten daha çok seviyorsunuz.
Onun için bu halde yaşıyorsunuz zaten.
Ahmet Altan
Galiba, daha önce duymadığımız yeni fikirler duymak.
Çerçevesi kalın kalın çizilmiş bir “tartışılabilecek konular” tablomuz var ve onun dışına çıkmak en büyük suç.
O “tablonun” içine yeni bir konu başlığını kabul etmemiz içinse uzun uzun dövüşmemiz, binlerce yazı yazmamız, mahkemeler açmamız gerekiyor.
Yeni bir fikir duyduğumuzda kirpi gibi toparlanıp oklarımızı çıkartıyoruz.
Dün tiyatro sanatçısı Ali Sürmeli, “artık tek vatan, tek yürek, tek bayrak gibi kavramları geçelim,” demiş.
Sonra da devam etmiş.
“Ben çoğulculuktan yanayım. Benim arabamın plakası bile ABD 13. İstanbul’da polis beni çevirip ‘bu ne’ diye sorduğunda verdiğim cevap ‘Anadolu Birleşik Devletleri plakası’ oldu. Anadolu Birleşik Devletleri’ni kuralım. Biz Osmanlı torunlarıyız. Padişah torunlarıyız. Büyük düşünmeliyiz. Şu Osmanlı’nın torunları biraz daha ufuklara baksa ve biraz daha kucaklayıcı olsa daha mutlu olurum.”
Sürmeli’nin konuşma yaptığı salondaki işadamları “ayaklanmışlar” ve salonu terk etmişler.
Tepkilerden sonra Sürmeli, “ben espri yaptım” demiş.
Ne desin?
Galiba bizim ülkenin en sıkıcı yanı bu.
İnsanlardaki zihinsel kireçlenme.
Hiçbir esneklik, yeni bir düşünceye tahammül, bildiklerini bir daha gözden geçirme alışkanlığı yok.
Bize bir şeyler öğretmişler, biz de onları “mutlak doğru” diye kabul etmişiz.
Artık onların dışında bir düşünce olamaz.
Bizim aklımıza gelmeyen bir fikri söyleyen “düşmandır”.
Deli miyiz, divane miyiz, neyiz biz?
Kendi fikirlerimizi bir tür “tanrı kelamı” sanmak, bunların asla değişmeyeceğine, başka hiçbir düşünce olamayacağına iman etmek neyin nesi?
Belki Sürmeli doğru söylüyor.
Onun söylediklerini bugüne kadar hiç düşünmemiş olmamız, onun yanıldığının kanıtı mı?
Belki de biz yanılıyoruz.
Belki de bunları düşünmediğimiz için biz eksiğiz.
Hiç mi mümkün değil bu?
De ki, Sürmeli yanlış söylüyor.
Sen de çık doğrusunu söyle.
Salonu terk etmeler, tepki göstermeler de neyin nesi?
Niye kimsenin yeni bir fikre tahammülü yok bu ülkede?
Bakın, eğer bugün bizim düşündüklerimiz mutlak doğrularsa, bu bizim açımızdan “korkunç” bir gerçek olur.
Çünkü bu ülkenin durumu iyi değil.
Avrupa’nın en fakiriyiz.
İşsizlik diz boyu.
Hukukumuz yok.
Demokrasimiz yok.
Bundan sonra yeni hiçbir fikir kabul etmeyeceksek, fikirsel açıdan, çözüm bulmak açısından “en doğru” noktadaysak, bulunduğumuz yerde donup kalacağız demektir.
Bu halde kalmak istiyor musunuz gerçekten?
Hiç mi şikâyetiniz yok?
Şikâyetiniz var ama bu şikâyetlerinizi “ezberlediğiniz, mutlak olduğuna inandığınız” fikirlerle aşmak istiyorsunuz.
İyi de, bugün bu ülkede tekrarlanıp duran fikirler yıllardır tedavülde ve derde deva olmadı.
Demek ki sorunlarınızı aşmak için yeni fikirlere, yeni çözümlere ihtiyacınız var.
Doğru fikirlerin, doğru çözümlerin bulunması için size çok ters gelebilecek, çok aykırı bulacağınız fikirlerin de tartışma gündemine girebilmesi, tartışılabilmesi gerekiyor.
Her yeni fikre tepki gösterirseniz, yeni çözümleri nasıl bulacaksınız?
Yeni çözüm bulamazsanız bu bitmeyen dertlerinizden nasıl kurtulacaksınız?
İnsanları korkutursanız, susturursanız, “espri yaptım” demek zorunda bırakırsanız, tehdit ederseniz, taş olur kalırsınız.
Bir milim kımıldayamazsınız.
Fikirlerden korkmaya gerek yok.
Fikir bu alt tarafı.
Sana doğru gelmiyorsa, sen doğrusunu söylersin, tartışırsınız.
Belki bu ülkenin bir federasyon olması, “Anadolu Birleşik Devletleri” haline gelmesi bu ülkede yaşayanlar için iyi bir çözümdür.
Öyle olmadığını nereden biliyorsun?
Bu konuyu hiç düşündün mü, hiç tartıştın mı, bu konuda bir yazı okudun mu?
Hayır.
Sen ilk defa duyuyorsun ya, o zaman bu fikir mutlaka yanlıştır.
Sizce, bu zekice bir davranış mı?
Sürmeli’nin söylediği yanlış bir fikirse, onun yanlışlığını da salonu terk ederek değil, o fikrin neden yanlış olduğunu ortaya koyan fikirler söyleyerek gösterebilirsin.
Ama biz yeni bir fikri tartışmak istemiyoruz.
Biz, yeni bir fikir söyleyenleri korkutup susturmak istiyoruz.
Yıllarca bunu yaptınız.
Gene yapın.
Beyninizin içinde bir kireç kuyusu taşıyın.
Yeni bir fikir girmesin oraya.
Sonra da oturup halinizden yakının.
Siz şikâyet etmeyi düşünmekten daha çok seviyorsunuz.
Onun için bu halde yaşıyorsunuz zaten.
Ahmet Altan
Bu Trabzonspor kaybedecek tabii...
Karşılıksız aşklar vardır...Her gün on defa yıkılsanız da yeni bir umut devşirirsiniz. Aslında olmayacağını bilirsiniz, hissedersiniz, yine de oldurmanın her yolunu denersiniz. Küçük bir kıvılcım ararsınız. Mitolojiden medet umarsınız. Koşarsınız yorulmazsınız. Her duvara toslayışınızda yeni yolları, yeni umutları keşfe çıkarsınız.
Galiba böyle bir şey Trabzonsporlunun şampiyonluk aşkı; kaybetmekten, hasret çekmekten yorgun düşse de umut etmekten vazgeçmez. Sezai Karakoç'un o eşsiz deyişindeki "Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır." sözünün önünde bir sadakat bekçisi gibi başı öne eğiktir.
Trabzonspor, başlar, götürür ama bitiremez. Trabzonsporlu ise aldatılmış aşık saflığında 'bir başka bahara' nakaratını tekrarlayıp durur. 25 yıllık kaybediş öykülerinin altında en derin depresyon nöbetlerini yaşar. Yine de bir gün vuslatın gerçekleşeceği hayaliyle umut tepelerinden hayata gülümsemeye devam eder.
Bağışlayın. G.Antep karşısındaki Trabzonspor'u seyrederken nedense taraftarın ruh dünyasına yolculuk yapmak geldi içimden. İşin duygu tarafı kendine doğru çekince beni, bu cümleler dökülüverdi kalemimden...
Kamil Ocak Stadı'ndaki heyecanlı futbol hikâyesine değinmeden önce Antep'in hakkını teslim etmeliyiz. Sezonun en seyirlik takımlarının başında geliyor Kırmızı�Siyahlılar. Özellikle sahalarında son derece başarılılar. Şayet olaya daha iyi motive olabilselerdi rahatlıkla adlarını zirve aktörleri arasına yazdırırlardı.
Bu sezon Trabzonspor'a karşı hiç kaybetmeyişi (hem ligde hem kupada) G.Antepspor'un sahip olduğu futbol çıtasını gösteriyor. Dün maça özgüvenle başladılar, erken baskı kurdular golü de erken buldular. Haftalardan beri kazanamayan Bordo�Mavili takım, bir türlü oyuna ortak olamadı. Zurita'nın, Tabata'nın, Beto'nun, Hakan Bayraktar'ın, Bekir'in, Cesar'ın enerjisine karşı duramadı.
İlk 45 dakikaya bakıyorum. Trabzonspor'un pozisyon gibi pozisyonu yok. Orta saha verimsiz, Alanzinho G.Saray maçında kalmış. Forvette Gökhan-Umut işlevsiz. Bu takım mücadele ediyor ama 'futbol aklıyla' oynamayı beceremiyor. Hüseyin'den, Colman'dan ve Selçuk'tan üst düzey pas ve organizasyon işçilikleri çıkmıyor. Özetle Trabzonspor, sıradanlık sularında debelenip duruyor.
İki farklı yenik duruma düştükten sonra devrenin sonunda buldukları penaltı golü ikinci yarı için umut olabilirdi. Ama ne gezer. Bu yarıda da Trabzonspor yalancı bir boğuşma gösterisine soyunmuştu. Yanal'ın sahaya sürdüğü Yattara, yeteneklerinin onda birini dahi sergileyemeyecek kadar bezgin ve yorgun bir görüntüdeydi. Antep'in üçüncü golünde Bordo-Mavili savunmanın dağınıklığı tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Gökhan'ın golü ise akıl ve beceri ürünüydü.
Trabzonspor'un son haftalardaki düşüşü şaşırtıcı olsa da dünkü maçın sonucu hiç de şaşırtıcı değil. Antep oynadı, hak etti ve kazandı. Bu kadar basit.
Hayri Beşer
Galiba böyle bir şey Trabzonsporlunun şampiyonluk aşkı; kaybetmekten, hasret çekmekten yorgun düşse de umut etmekten vazgeçmez. Sezai Karakoç'un o eşsiz deyişindeki "Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır." sözünün önünde bir sadakat bekçisi gibi başı öne eğiktir.
Trabzonspor, başlar, götürür ama bitiremez. Trabzonsporlu ise aldatılmış aşık saflığında 'bir başka bahara' nakaratını tekrarlayıp durur. 25 yıllık kaybediş öykülerinin altında en derin depresyon nöbetlerini yaşar. Yine de bir gün vuslatın gerçekleşeceği hayaliyle umut tepelerinden hayata gülümsemeye devam eder.
Bağışlayın. G.Antep karşısındaki Trabzonspor'u seyrederken nedense taraftarın ruh dünyasına yolculuk yapmak geldi içimden. İşin duygu tarafı kendine doğru çekince beni, bu cümleler dökülüverdi kalemimden...
Kamil Ocak Stadı'ndaki heyecanlı futbol hikâyesine değinmeden önce Antep'in hakkını teslim etmeliyiz. Sezonun en seyirlik takımlarının başında geliyor Kırmızı�Siyahlılar. Özellikle sahalarında son derece başarılılar. Şayet olaya daha iyi motive olabilselerdi rahatlıkla adlarını zirve aktörleri arasına yazdırırlardı.
Bu sezon Trabzonspor'a karşı hiç kaybetmeyişi (hem ligde hem kupada) G.Antepspor'un sahip olduğu futbol çıtasını gösteriyor. Dün maça özgüvenle başladılar, erken baskı kurdular golü de erken buldular. Haftalardan beri kazanamayan Bordo�Mavili takım, bir türlü oyuna ortak olamadı. Zurita'nın, Tabata'nın, Beto'nun, Hakan Bayraktar'ın, Bekir'in, Cesar'ın enerjisine karşı duramadı.
İlk 45 dakikaya bakıyorum. Trabzonspor'un pozisyon gibi pozisyonu yok. Orta saha verimsiz, Alanzinho G.Saray maçında kalmış. Forvette Gökhan-Umut işlevsiz. Bu takım mücadele ediyor ama 'futbol aklıyla' oynamayı beceremiyor. Hüseyin'den, Colman'dan ve Selçuk'tan üst düzey pas ve organizasyon işçilikleri çıkmıyor. Özetle Trabzonspor, sıradanlık sularında debelenip duruyor.
İki farklı yenik duruma düştükten sonra devrenin sonunda buldukları penaltı golü ikinci yarı için umut olabilirdi. Ama ne gezer. Bu yarıda da Trabzonspor yalancı bir boğuşma gösterisine soyunmuştu. Yanal'ın sahaya sürdüğü Yattara, yeteneklerinin onda birini dahi sergileyemeyecek kadar bezgin ve yorgun bir görüntüdeydi. Antep'in üçüncü golünde Bordo-Mavili savunmanın dağınıklığı tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Gökhan'ın golü ise akıl ve beceri ürünüydü.
Trabzonspor'un son haftalardaki düşüşü şaşırtıcı olsa da dünkü maçın sonucu hiç de şaşırtıcı değil. Antep oynadı, hak etti ve kazandı. Bu kadar basit.
Hayri Beşer
Nusret'in kahramanı tarih yazdığı geceyi anlatıyor
18 Mart Çanakkale deniz zaferinin binlerce kahramanı vardır ya, Miralay Cevad Bey (Paşa) ve Selahaddin Adil Bey (Paşa) nedense hafızamızın kimsesizler mezarlığına gömülmüş gibidir. O gün savunmamızın komutanı Cevad Paşa'dır, dolayısıyla eğer 18 Mart'ı anıyorsak, Cevad Paşa'nın adını anmadan konuşamamamız gerekir.
Ama konuşuyoruz işte. Bir de Selahaddin Adil Paşa vardır ki, Cevad Paşa o gün Kirte'ye teftişe gittiği için savunmamızı yönetmiştir ve gerçek Çanakkale kahramanı olarak anılmayı fazlasıyla hak etmektedir. İyi de kim anar, kim bilir Selahaddin Adil'i?
Siz, biz neyse ne de, şaşıracaksınız belki ama oğlu bile bilmezmiş babasının Çanakkale'nin kahramanı olduğunu. Bunu ancak 1953 yılında düzenlenen bir konferansta babası kendisinden tek kelime bahsetmeden Çanakkale savaşını anlatana kadar da bilmiyormuş. Hatta konuşmadan sonra hayret etmiş, babam bu savaşın tarihini ne kadar iyi biliyor, diye. Paşa konuşmasını bitirmiş, deniz tarihçisi Abidin Daver çıkmış kürsüye ve demiş ki: Bu tarihçi zannettiğiniz mütevazı şahıs, 18 Mart'ın gerçek kahramanıdır, bakmayın kendisinden bahsetmeyişine. Düşünün, oğlu bu söz üzerine uyanıyor ve babasının Çanakkale deniz savaşını idare eden komutan olduğunu anlıyor!
Yani susmuştur Paşa. Dedem Mustafa Armağan da Çanakkale savaşına katılmıştır ama o da genellikle susmayı tercih etmiştir. Sohbetler arasında geçen birkaç anekdot, o kadar. Neden? Çünkü dışarıdakiler hiç anlayabilirler miydi onların yaşadıklarını? Ortak bir dilleri yoktu ki! Ortak bir hayatları olmayanlar ortak bir dil kuramazlardı da ondan. Çöle mi konuşacaklardı?
Susmayı tercih ettiler onun için. Bu yüzden Çanakkale üzerine hatıratlar pek nadirdir. Yazılanlar da çok sonraları kaleme alınmıştır birkaç istisna hariç. Misal mi? Nusret mayın gemisinin cesaret ve kararlılığı. Geminin komutanı Tophaneli Hakkı Kaptan ve Nazmi Kaptan'ın 18 Mart'tan iki gece önce gerçekleştirdikleri bu dönüm noktası niteliğindeki kahramanlık da uzun süre esrarını koruyan olaylardandı.
"Yedigün" Dergisi muhabiri Naci Sadullah gidip Nazmi Kaptan'ı bir kahvede bulmasa belki de biz o gecenin gerçek öyküsüne hep yabancı kalacaktık. İşte 1935 yılında çıkan bu tarihî röportajı 74 yıl sonra sizlere aktarırken, Çanakkale'nin mucizevi örtüsünü biraz daha araladığınızı sizler de benim gibi hissedeceksiniz, eminim.
Şimdi 16 Mart 1915 gecesine uzanalım ve Nazmi Kaptan'ı can kulağıyla dinleyelim:
"İçeriye girdiğim zaman ayakta bulunan Miralay Cevad Bey yanıma geldi. Elini omzuma koydu ve gözlerimin içine baktı.
- Oğlum, dedi, sana çok mühim bir vazife terettüp ediyor. Ve, bir hakikati gizlemiş olmamak için söyleyeyim ki, üzerine alacağın işte, ölmek ihtimali, sağ dönmek umudundan çok daha fazladır. Fakat şunu da bil ki, bu vazife uğrunda ölmenin şerefi, bu kadar şerefli bir vazifeyi deruhteden mahrum kalan kahramanların azaplarından çok büyüktür.
Cevad Bey, bana kendini takip etmemi emrederek köşedeki geniş masaya yaklaştı. Boğazın büyük haritasından, harp sahasının o en tehlikeli noktasını gösterdi:
- Yarın akşam, dedi, Nusret vapuruyla buraya mayın dökeceksin! (...)
Gemide yirmi tane mayın vardı. Kepez'de, düşman karakol gemilerinin yollarını Seddülbahir'e çevirmelerini bekledik. Ve onların arkasından Karanlık Liman istikametini tutarak yine yol almaya başladık. Nihayet, Erenköy önlerine vardık. Ve bütün mayınları, zikzaklama, yani irtibatsız olarak serptik. O geçidi tamamiyle tıkadıktan sonra dönmeğe başlamıştık.
Fakat o zamana kadar düşman karakol gemileri de geri dönmüşler, ve aramızdaki mesafeyi gittikçe azaltarak arkamızdan geliyorlardı. Asıl facia, ara verdikleri projektörle tarama ameliyesine başladıkları zaman kopacaktı. Mutlaka görülecek ve mutlaka yanacaktık. (...) Nihayet, korktuğumuz başımıza geldi. Ve düşman karakol gemilerinin projektörleri yandı.
Artık görülmemek ve kurtulmak umudu kalmamış gibiydi. Nitekim nihayet projektörlerden birisi bizim istikametimize çevrilmişti. Ve ışık dalgası, sahilleri, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üstümüze doğru geliyordu.
Ölüm ve ışık dalgasının içine girmemize sekiz, on, nihayet on beş saniye kalmıştı. Fakat tam o sırada bir şey, bir harika, bir mucize, hem de mayın dökmeye gelirken görünmekten kurtuluşumuzdan daha yaman, daha büyük bir mucize oldu.
Bizim sahilde birdenbire yanan projektörlerimizle düşman projektörleri birkaç saniye içinde göz göze geldiler ve ortalığı sise yakın, kesif bir beyazlığa boğan bu umulmadık ışık anaforu bizi yaşama umutlarımıza kavuşturdu. Zira karşılaşan dost ve düşman gözleri kamaşmışlar, birbirlerini boğmuşlar, kör etmişlerdi. Ve bu vaziyet devam ettikçe bizim görülebilmemize imkân kalmamıştı. Düşman projektörü kendisini görmek imkânından mahrum bırakan vaziyetten kurtulmaya çabalıyor, kaçıyor, fakat bizimki mütemadiyen izini takip ediyor, bir lahza boş bırakmıyordu. Ve biz bu bazen üstümüzde, bazen yanımızda cereyan eden ışık çarpışması altında kaçıyorduk.
O anlarda duyduğumuz heyecan bütün bir ömrü doldurabilir, bütün bir ömrü eritebilir, diyebilirim. Nihayet, her saniyesi bir asır geçen uzun bir kaçıştan sonra tehlikeli mıntıka haricine çıkabildik.
O anda Nazmi Kaptan'ın yüzüne elle tutulabilecek kadar kesif ve hazin bir elem sinmişti..
- Ben, dedi, şüphe yok ki, hayatımın en bahtiyar gününü, hayatımın en korkunç gecesinin sabahında yaşadım. Fakat Nusret'in cesur süvarisi Tophaneli Hakkı Kaptan, maalesef, üçüncü gecemizin sabahındaki bayrama kavuşamadı. Zira atlattığımız vartanın heyecanı, onu öyle sarsmıştı ki, biçare o gece, şafağa kavuşamadan öldü!"
Mustafa Armağan
Ama konuşuyoruz işte. Bir de Selahaddin Adil Paşa vardır ki, Cevad Paşa o gün Kirte'ye teftişe gittiği için savunmamızı yönetmiştir ve gerçek Çanakkale kahramanı olarak anılmayı fazlasıyla hak etmektedir. İyi de kim anar, kim bilir Selahaddin Adil'i?
Siz, biz neyse ne de, şaşıracaksınız belki ama oğlu bile bilmezmiş babasının Çanakkale'nin kahramanı olduğunu. Bunu ancak 1953 yılında düzenlenen bir konferansta babası kendisinden tek kelime bahsetmeden Çanakkale savaşını anlatana kadar da bilmiyormuş. Hatta konuşmadan sonra hayret etmiş, babam bu savaşın tarihini ne kadar iyi biliyor, diye. Paşa konuşmasını bitirmiş, deniz tarihçisi Abidin Daver çıkmış kürsüye ve demiş ki: Bu tarihçi zannettiğiniz mütevazı şahıs, 18 Mart'ın gerçek kahramanıdır, bakmayın kendisinden bahsetmeyişine. Düşünün, oğlu bu söz üzerine uyanıyor ve babasının Çanakkale deniz savaşını idare eden komutan olduğunu anlıyor!
Yani susmuştur Paşa. Dedem Mustafa Armağan da Çanakkale savaşına katılmıştır ama o da genellikle susmayı tercih etmiştir. Sohbetler arasında geçen birkaç anekdot, o kadar. Neden? Çünkü dışarıdakiler hiç anlayabilirler miydi onların yaşadıklarını? Ortak bir dilleri yoktu ki! Ortak bir hayatları olmayanlar ortak bir dil kuramazlardı da ondan. Çöle mi konuşacaklardı?
Susmayı tercih ettiler onun için. Bu yüzden Çanakkale üzerine hatıratlar pek nadirdir. Yazılanlar da çok sonraları kaleme alınmıştır birkaç istisna hariç. Misal mi? Nusret mayın gemisinin cesaret ve kararlılığı. Geminin komutanı Tophaneli Hakkı Kaptan ve Nazmi Kaptan'ın 18 Mart'tan iki gece önce gerçekleştirdikleri bu dönüm noktası niteliğindeki kahramanlık da uzun süre esrarını koruyan olaylardandı.
"Yedigün" Dergisi muhabiri Naci Sadullah gidip Nazmi Kaptan'ı bir kahvede bulmasa belki de biz o gecenin gerçek öyküsüne hep yabancı kalacaktık. İşte 1935 yılında çıkan bu tarihî röportajı 74 yıl sonra sizlere aktarırken, Çanakkale'nin mucizevi örtüsünü biraz daha araladığınızı sizler de benim gibi hissedeceksiniz, eminim.
Şimdi 16 Mart 1915 gecesine uzanalım ve Nazmi Kaptan'ı can kulağıyla dinleyelim:
"İçeriye girdiğim zaman ayakta bulunan Miralay Cevad Bey yanıma geldi. Elini omzuma koydu ve gözlerimin içine baktı.
- Oğlum, dedi, sana çok mühim bir vazife terettüp ediyor. Ve, bir hakikati gizlemiş olmamak için söyleyeyim ki, üzerine alacağın işte, ölmek ihtimali, sağ dönmek umudundan çok daha fazladır. Fakat şunu da bil ki, bu vazife uğrunda ölmenin şerefi, bu kadar şerefli bir vazifeyi deruhteden mahrum kalan kahramanların azaplarından çok büyüktür.
Cevad Bey, bana kendini takip etmemi emrederek köşedeki geniş masaya yaklaştı. Boğazın büyük haritasından, harp sahasının o en tehlikeli noktasını gösterdi:
- Yarın akşam, dedi, Nusret vapuruyla buraya mayın dökeceksin! (...)
Gemide yirmi tane mayın vardı. Kepez'de, düşman karakol gemilerinin yollarını Seddülbahir'e çevirmelerini bekledik. Ve onların arkasından Karanlık Liman istikametini tutarak yine yol almaya başladık. Nihayet, Erenköy önlerine vardık. Ve bütün mayınları, zikzaklama, yani irtibatsız olarak serptik. O geçidi tamamiyle tıkadıktan sonra dönmeğe başlamıştık.
Fakat o zamana kadar düşman karakol gemileri de geri dönmüşler, ve aramızdaki mesafeyi gittikçe azaltarak arkamızdan geliyorlardı. Asıl facia, ara verdikleri projektörle tarama ameliyesine başladıkları zaman kopacaktı. Mutlaka görülecek ve mutlaka yanacaktık. (...) Nihayet, korktuğumuz başımıza geldi. Ve düşman karakol gemilerinin projektörleri yandı.
Artık görülmemek ve kurtulmak umudu kalmamış gibiydi. Nitekim nihayet projektörlerden birisi bizim istikametimize çevrilmişti. Ve ışık dalgası, sahilleri, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üstümüze doğru geliyordu.
Ölüm ve ışık dalgasının içine girmemize sekiz, on, nihayet on beş saniye kalmıştı. Fakat tam o sırada bir şey, bir harika, bir mucize, hem de mayın dökmeye gelirken görünmekten kurtuluşumuzdan daha yaman, daha büyük bir mucize oldu.
Bizim sahilde birdenbire yanan projektörlerimizle düşman projektörleri birkaç saniye içinde göz göze geldiler ve ortalığı sise yakın, kesif bir beyazlığa boğan bu umulmadık ışık anaforu bizi yaşama umutlarımıza kavuşturdu. Zira karşılaşan dost ve düşman gözleri kamaşmışlar, birbirlerini boğmuşlar, kör etmişlerdi. Ve bu vaziyet devam ettikçe bizim görülebilmemize imkân kalmamıştı. Düşman projektörü kendisini görmek imkânından mahrum bırakan vaziyetten kurtulmaya çabalıyor, kaçıyor, fakat bizimki mütemadiyen izini takip ediyor, bir lahza boş bırakmıyordu. Ve biz bu bazen üstümüzde, bazen yanımızda cereyan eden ışık çarpışması altında kaçıyorduk.
O anlarda duyduğumuz heyecan bütün bir ömrü doldurabilir, bütün bir ömrü eritebilir, diyebilirim. Nihayet, her saniyesi bir asır geçen uzun bir kaçıştan sonra tehlikeli mıntıka haricine çıkabildik.
O anda Nazmi Kaptan'ın yüzüne elle tutulabilecek kadar kesif ve hazin bir elem sinmişti..
- Ben, dedi, şüphe yok ki, hayatımın en bahtiyar gününü, hayatımın en korkunç gecesinin sabahında yaşadım. Fakat Nusret'in cesur süvarisi Tophaneli Hakkı Kaptan, maalesef, üçüncü gecemizin sabahındaki bayrama kavuşamadı. Zira atlattığımız vartanın heyecanı, onu öyle sarsmıştı ki, biçare o gece, şafağa kavuşamadan öldü!"
Mustafa Armağan
Biri
Biri iste; başkaları istemeye değmiyor. Başkaları istemezken seni, önce O istedi. Yolunu bekleyen yokken, hiç ummadığın bu varlığı isteyeceğini bildi. Seni yoklar arasından seçti ve istedi. Yokluğunun derdinde değilken başkaları, varlığını O önemsedi.
Sen şimdi, başkasını istesen bile, başkası seni istemiyor. Yüzü seni istiyormuş gibi görünse de, özü sana sessizce veda ediyor. Elinde olsa da, elinde kalmıyor. Yanında olsa bile, sana vefa göstermiyor. İstediğin kadar seninle kalmıyor. İstediğince sana yâr olmuyor. İstediğin yere gelmiyor. Sürekli eskiyor, eksiliyor. Arkasını dönüp gidiyor. Yanına kâr kalmıyor.
Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor. Sen kendi sesine bile yabancı ve sağırdın. Sesinin yutulduğu, sözünün boğulduğu o unutulmuşluktan seni O aldı. Kendi sesin bile erişemezdi kulağına. Herkesin sana sağır olduğu yerde, yokluğuna ağlayışına, eksikliğine yanışına kulak veren O oldu. Ağlayanın bile olamazdı yoksa. Eksikliğin kimsenin derdi olmazdı asla. Sevdiklerinin çağırdığı yerde hiç olmasaydın, seni şimdi hiç çağıran olmayacaktı. Adını anmayışlarına bile aldırmayacaklardı. Sessizliğini kocaman bir imdat çığlığı olarak duyan ilk O oldu. Seni çağırmasını bile bilmeyecekleri niye çağırıp durursun? Her çağırdığın yere gelemeyecekler için nasıl da çığlık çığlığa koşturuyorsun. Başka çağırdıkların sana çare olmuyor. Kalbinin sesini duymuyor. Yaralarını görmüyor. Hüzünlerinin yanağına serinlik sunmuyor.
Biri talep et; başkaları lâyık değiller. Kimselere lâzım olmadığın zamanlarda, varlığını lüzumlu gören yalnız O oldu. Kimselerin seni beklemediği odalarda, seni bekleyen, senden vazgeçmeyen bir O oldu. "Olsan da bir, olmasan da bir" sanıldığın dönemlerde, başkalarının gözünde hiç değerin olmadı. Yokluğun dipsiz kuyularından elinden tutup çekecek başka kimse yoktu. Unutuşun karanlık odalarında yüzüne bakıp seni var etmeye değer gören yalnız O oldu. Sen O'nu talep etmeden, O seni talep etti. Kendi yokluğunu kendinin bile dert edinmediği sonsuz s/ağırlıktaki betonların altında seni bir O buldu. Arayanının bile olmadığı talihsiz bir kayıptın sen, seni hiç olduğun yerden aldı, aranılır kıldı. Var olmaya değer olduğun konusunda hep ısrarcı oldu. Seni her an yeni baştan var etti. Her sabah yeni bir beden içinde uyandırdı. Başkaları seni gözden çıkardı ama O hiç çıkarmadı.
Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar. Sen seni O seni gördü diye gördün. Senin kendini görmen bile O'nun seni görmesinden sonra oldu. O seni görmek için görünür olmanı bile şart koşmadı. Hesaplarda yoktun. Ortalıkta gözükmüyordun. Görünmeye değer değildin. Görmeye mecalin zaten yoktu.. Başkaları yokluğunu göremezdi ki yokluğuna acısın da seni gözdesi eylesin. Başkaları eksikliğini hesaplayamazdı ki, varlığınla bir şeylerin tamamlanacağına inansın. Sen görmeye istekli değilken, görmek istediğini gördü. Sen kendi körlüğüne bile kör iken sana gören gözler verdi, görmeye değer güzellikleri hazır etti. Yoksa başkaları ne seni görürdü ne sana görünür olurdu. Başkaları görmeye değer bulmadı seni. Öyleyse, sen onları niye görmeye değer bulasın? Başkalarının gözünden düşeceksin nasılsa, onların gözüne girip de n'edeceksin? Başkalarının teveccühlerinin başköşesinde yer kapmak hatırına O'nun seni görmek istediği yerlerden kaçtın. Seni umursamayan gözlerde, aradığın merhameti bulamayacaksın. Boş yere yorulma. Mahzun ve yalnız bir gözyaşı gibi düş dünyanın gözünden...
Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Sen kendi yokluğunu bilmezdin, senin yokluğunu bir O bildi. Sen kendini bilmediğini bilmezdin, senin kendini bilmediğini de O bildi. Seni yoklukta buldu. Kendini bilir eyledi. "Ben" diye/bilmene izin verdi. Sen her gece kendini sensiz bıraktın, unuttun uykularda bedenini; ama O seni unutmadı, O'nsuz bırakmadı, göz yummadı varlığına. Yokluğunu hesaba katamazdı başkaları, bir O hesapladı sevdiklerinin gözlerinde olacak o korkunç boşluğu. Varlığını yokluğuna tercih etti. Yoklar arasında bildi seni. Başkalarını bilse de seni, en fazla bir ölü listeye yazarlar adını. En fazla bir soğuk taşa kazırlar hatırını. Unuturlar seni. Önce unutmayacaklarına inanırlar. Sonra unuttuklarına utanırlar. Sonunda unuttuklarını da unuturlar.
Biri söyle; Ona ait olmayan sözler lüzumsuz sayılabilir. Nefesine bir O'nun adı yakışır. Sesin bir O'nu anmaya değer. Sözün bir O'nun hatırına yaşar. Başkaları ölüdür, diri nefeslerine değmez. Başkaları unutur, sımsıcak sesini harcamaya gelmez. Başkaları hatır bilmez, söz etmeye değmez. Hu...
Senai Demirci
Sen şimdi, başkasını istesen bile, başkası seni istemiyor. Yüzü seni istiyormuş gibi görünse de, özü sana sessizce veda ediyor. Elinde olsa da, elinde kalmıyor. Yanında olsa bile, sana vefa göstermiyor. İstediğin kadar seninle kalmıyor. İstediğince sana yâr olmuyor. İstediğin yere gelmiyor. Sürekli eskiyor, eksiliyor. Arkasını dönüp gidiyor. Yanına kâr kalmıyor.
Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor. Sen kendi sesine bile yabancı ve sağırdın. Sesinin yutulduğu, sözünün boğulduğu o unutulmuşluktan seni O aldı. Kendi sesin bile erişemezdi kulağına. Herkesin sana sağır olduğu yerde, yokluğuna ağlayışına, eksikliğine yanışına kulak veren O oldu. Ağlayanın bile olamazdı yoksa. Eksikliğin kimsenin derdi olmazdı asla. Sevdiklerinin çağırdığı yerde hiç olmasaydın, seni şimdi hiç çağıran olmayacaktı. Adını anmayışlarına bile aldırmayacaklardı. Sessizliğini kocaman bir imdat çığlığı olarak duyan ilk O oldu. Seni çağırmasını bile bilmeyecekleri niye çağırıp durursun? Her çağırdığın yere gelemeyecekler için nasıl da çığlık çığlığa koşturuyorsun. Başka çağırdıkların sana çare olmuyor. Kalbinin sesini duymuyor. Yaralarını görmüyor. Hüzünlerinin yanağına serinlik sunmuyor.
Biri talep et; başkaları lâyık değiller. Kimselere lâzım olmadığın zamanlarda, varlığını lüzumlu gören yalnız O oldu. Kimselerin seni beklemediği odalarda, seni bekleyen, senden vazgeçmeyen bir O oldu. "Olsan da bir, olmasan da bir" sanıldığın dönemlerde, başkalarının gözünde hiç değerin olmadı. Yokluğun dipsiz kuyularından elinden tutup çekecek başka kimse yoktu. Unutuşun karanlık odalarında yüzüne bakıp seni var etmeye değer gören yalnız O oldu. Sen O'nu talep etmeden, O seni talep etti. Kendi yokluğunu kendinin bile dert edinmediği sonsuz s/ağırlıktaki betonların altında seni bir O buldu. Arayanının bile olmadığı talihsiz bir kayıptın sen, seni hiç olduğun yerden aldı, aranılır kıldı. Var olmaya değer olduğun konusunda hep ısrarcı oldu. Seni her an yeni baştan var etti. Her sabah yeni bir beden içinde uyandırdı. Başkaları seni gözden çıkardı ama O hiç çıkarmadı.
Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar. Sen seni O seni gördü diye gördün. Senin kendini görmen bile O'nun seni görmesinden sonra oldu. O seni görmek için görünür olmanı bile şart koşmadı. Hesaplarda yoktun. Ortalıkta gözükmüyordun. Görünmeye değer değildin. Görmeye mecalin zaten yoktu.. Başkaları yokluğunu göremezdi ki yokluğuna acısın da seni gözdesi eylesin. Başkaları eksikliğini hesaplayamazdı ki, varlığınla bir şeylerin tamamlanacağına inansın. Sen görmeye istekli değilken, görmek istediğini gördü. Sen kendi körlüğüne bile kör iken sana gören gözler verdi, görmeye değer güzellikleri hazır etti. Yoksa başkaları ne seni görürdü ne sana görünür olurdu. Başkaları görmeye değer bulmadı seni. Öyleyse, sen onları niye görmeye değer bulasın? Başkalarının gözünden düşeceksin nasılsa, onların gözüne girip de n'edeceksin? Başkalarının teveccühlerinin başköşesinde yer kapmak hatırına O'nun seni görmek istediği yerlerden kaçtın. Seni umursamayan gözlerde, aradığın merhameti bulamayacaksın. Boş yere yorulma. Mahzun ve yalnız bir gözyaşı gibi düş dünyanın gözünden...
Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Sen kendi yokluğunu bilmezdin, senin yokluğunu bir O bildi. Sen kendini bilmediğini bilmezdin, senin kendini bilmediğini de O bildi. Seni yoklukta buldu. Kendini bilir eyledi. "Ben" diye/bilmene izin verdi. Sen her gece kendini sensiz bıraktın, unuttun uykularda bedenini; ama O seni unutmadı, O'nsuz bırakmadı, göz yummadı varlığına. Yokluğunu hesaba katamazdı başkaları, bir O hesapladı sevdiklerinin gözlerinde olacak o korkunç boşluğu. Varlığını yokluğuna tercih etti. Yoklar arasında bildi seni. Başkalarını bilse de seni, en fazla bir ölü listeye yazarlar adını. En fazla bir soğuk taşa kazırlar hatırını. Unuturlar seni. Önce unutmayacaklarına inanırlar. Sonra unuttuklarına utanırlar. Sonunda unuttuklarını da unuturlar.
Biri söyle; Ona ait olmayan sözler lüzumsuz sayılabilir. Nefesine bir O'nun adı yakışır. Sesin bir O'nu anmaya değer. Sözün bir O'nun hatırına yaşar. Başkaları ölüdür, diri nefeslerine değmez. Başkaları unutur, sımsıcak sesini harcamaya gelmez. Başkaları hatır bilmez, söz etmeye değmez. Hu...
Senai Demirci
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)