15 Nisan 2009 Çarşamba

Bahçeli, Ergenekon ve ötesi

Türkiye’de darbe yapmak isteyen çetenin hedefi Tayyip Erdoğan ise de önünde engel gördüğü tek siyasinin Devlet Bahçeli olduğunu ister ‘sağ’da ister ‘sol’da olsun herhalde herkes fark etmeye başladı... Açık söyleyeyim; şayet Bahçeli genel başkan olduktan sonra, geçmişin karanlık tablosunda MHP’ye musallat olan elleri tasfiye etmemiş; partinin tavır ve üslubunu değiştirip yüzü demokrasiye dönük bir siyasi yapı inşaya yönelmemiş olsa, şüpheniz olmasın ki bugün farklı nitelikte ve boyutta gelişmeleri konuşuyor olurduk...
‘MHP’ye musallat olan eller’ dedim... Türkiye’yi 12 Eylül öncesinin girdabına iten, sosyalist düşünceye inanmış kadroları nasıl iğfal ettiyse, MHP kadrolarından ve Ülkücü gençlik gövdesinden kopardıklarının vatanseverlik duygularını kullanan, oların yetmediği yerde sızdırdığı ajanlar üzerinden bir dizi provokasyon sergileyen yerli/yabancı ellerden söz ediyorum...
Bahçeli’nin bu bağı koparmış olması nedeniyledir ki Türkiye’yi kurcalayan elin tali uzantılarından biri Susurluk kazasının üzerinden yıllar geçtikten sonra bugün kısmen deşifre olmaya başladı. Keza kimi sol örgütlerin hâlâ istihbarat birimleri tarafından yönetilmeye devam ettiği de.
MHP geçmişte benimsediği devletperest siyaseti ve üslubu sürdürseydi, örneğin DTP’nin asayiş kuvvetlerinin kontrol edemediği, kanlı sahnelerle dolu kışkırtıcı sokak gösterilerinin ne boyutta olaylara dönüşerek ülke çapında tırmanacağını düşünmek bile yeterince
ürküntü vermeye yetmez mi?
MHP liderine yönelik eleştirilerin odağında işte bu kritik denge eşiğinin bulunması manidardır. Bahçeli MHP gençliğini sokağa dökmediği için eleştiriliyor, Ülkücüleri iğdiş etmekle suçlanıyordu. İtidal demesi korkaklığının, müdahaleyi devletin güvenlik güçlerine bırakın demesi pısırıklığının, raydan çıkmış dernekleri kapatması eyyamcılığının işareti olarak gösteriliyordu. Ama tutmadı evdeki hesap. MHP zaptiye değil parti olma iradesini muhafaza etti. Daha ötesi tarihinde rastlanmayan şekilde sorunlara çözüm üretme ve önerilerini laf olmaktan çıkarıp projeye dönüştürme noktasına geldi. Nitekim cumhurbaşkanlığı krizi ‘malum eller’in olanca kışkırtmasına karşın MHP’nin demokrasiye ve milli iradeye bağlılığı sayesinde aşıldı.
Sıkıntı 29 Mart’ta alınan sonuca rağmen geçmiş değil. MHP lideri hâlâ eleştiri oklarının hedefi. Meydanlara çıkmaktan, gazete ve televizyonlara röportaj vermekten kaçınmasının çağdaş lider sayılmasına mani hal olduğuyla başlayıp uçağa binmekten korkmasına kadar uzanan bir dizi yakışıksız laf üretiliyor hakkında. Bunları kim söylüyor derseniz, geçmişte arsızlığı neredeyse bakanlığın alt katına inşaat malzemeleri dükkânı açacak raddeye varmış birileri! (bkz. Koray Aydın -AK-)
Eskiyen ve artık fazlasıyla deşifre olan ağabeyiyle seviye farkı dolayısıyla vitrine koyduğu söz bu düzeyde olan tezgâhtarın dilinin döndüğü kelimeler ne olursa olsun Bahçeli’den şikâyetin sebebi bu değil elbette. Türkiye’nin yangın yerine dönmesinin önündeki engel
MHP lideri. Ve hâlâ ‘ Mani zail olursa memnu avdet eder’ düşüncesiyle birileri bir yerlerde onun şu ya da bu şekilde görevden ayrılacağı günün, ‘tak fişi bitir işi’ usulüyle sonuç alınan günlerin hayalini kuruyor olabilir pekâlâ.
Bahçeli korktuğu için uçağa binmedi, amenna. Muhsin Yazıcıoğlu korkmadı da
ne oldu, diye sormak da mı gelmez mi akla bunu söylerken?
Başladık sürdürelim komployu; madem şu an için Ülkü Ocakları’nı devreye alamıyoruz, Yazıcıoğlu’nu safdışı edip Alperen Ocakları’na el atarak acil ihtiyacı giderelim diye düşünmüş olamaz mı bizim Big brother? Ne dersiniz?

Avni Özgürel

TSK’da kırılma noktası

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un davetlisi olarak Harp Akademileri Komutanlığı’ndaki toplantıdaydık. Emekli komutanlar, akademi öğrencisi subaylar, sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin yanı sıra 200’e yakın davetli gazeteci vardı.

Salonun panaromik görüntüsü, ilk bakışta tuhaf geldi bana. Sanırım, gelişmiş demokrasilere sahip hiçbir ülkede bir genelkurmay başkanı, çözümü siyaset kurumuna ait sorunlara ilişkin değerlendirme toplantısı düzenlemez.

Böyle bir toplantı düzenlense bile ülkenin tüm ileri gelen gazetecileri koştururcasına o salona doluşmaz. Bu tablo bile gösteriyor ki, Türk demokrasisinin kendine özgü koşulları var.

Buna rağmen o tuhaflık, Başbuğ’un salona girişi sırasında gösterdi kendini. Öndeki protokol ve en gerideki sıralara yerleşen subaylar tümden ayağa kalkarken, sivillerin yerleştiği orta sıralarda ‘dalgalanma’ oldu.

Özellikle gazeteciler birbirlerine baktılar, ayağa kalkılıp kalkılmayacağı konusunda tereddütleri vardı anlaşılan. Kimileri uydu protokole, kimileri oturmayı tercih etti.

İlker Paşa ise üç eski genelkurmay başkanının arasına oturdu; solda Hüseyin Kıvrıkoğlu, sağda İsmail Hakkı Karadayı ve Yaşar Büyükanıt vardı. Konuşması ise tahminlerin aksine daha uzun sürdü.

Başbuğ, kürsüye üniformalı çıktı, ancak bir üniversitede öğretim üyeliği yapan akademisyen edasında konuştu. Zaten kendi de sivil-asker ilişkileri, terör, terörle mücadele, demokrasi ve laiklik konularındaki aktüel tartışma konularına akademik pencereden bakmaya çalıştığını anlattı.

Ancak ‘akademisyen edasında’ derken kastım, son Ergenekon dalgasında gözaltına alınan darbeci akademisyenlere gönderme yapmak değildi. Sanki onlar postal içinde üniformalı, Başbuğ sivildi. Genel hatlarıyla demokrasiyi önemseyen, temel hak ve özgürlükleri referans alan bir general vardı karşımızda.

Her fikre açıldı

Başbuğ’u dinlerken farklı düşüncelere sahip gazetecilere yönelik davetin gerisinde yatan temel nedene dair fikir sahibi oldum. Başbuğ, ezber bozan açıklamalarını her fikre tanıtma kaygısı içinde gibiydi.

Anlaşılmak istiyordu. O nedenle fikir yelpazesinin açısını çok geniş tuttu. Uzlaşmacı, sorgulayıcı, birleştirici bir yaklaşım içinde, dargın veya kırgın olduğu her kesimle barışmak ister gibiydi.

Tek istisnası vardı; o da dini cemaatler.

Din eksenli cemaatlere karşı sert tepki gösterirken, ‘irtica’ kavramını kullanmaktan kaçınması dikkat çekiciydi. Sıkça ‘mütedeyyin’ ifadesine sarıldı. ‘Mürteci’ ve ‘mütedeyyin’ ayrımı, asker açısından orijinal bir yaklaşımdır.

İlk defa bir genelkurmay başkanı ‘irtica’ tartışmasına akılcı ve gerçekçi yaklaştı. Keşke, CHP de aynı duyarlılığı gösterebilse. Başbuğ’un bu minvalde orduyu ‘peygamber ocağı’ olarak tanımlaması, çok dikkat çekiciydi.

Başbuğ’un şaşırtan ikinci önemli mesajı, kimlik tartışmasına yönelik olanıydı. Düne kadar harp okullarında ‘kart-kurt’ olarak anlatılan Kürtlere Harp Akademisi’nde Başbuğ’un dilinden ‘alt kimlik’ verildi. Elbette, genelkurmay başkanı kimlik dağıtıcısı değildir.

Ancak askerlerin Kürt meselesine köhnemiş kavramları terk ederek çözüm aramaya başlaması hafife alınmamalıdır. Başbakan Erdoğan’ın geçmişteki benzer ifadelerini kimi komutanların nasıl bir ‘ihanet’ kampanyasına dönüştürdüğü unutulmasın.

Af mesajı

En az onun kadar önemli mesajı, PKK’nın toplumsal zemininin kaydırılmasına yönelik çözüm önerisiydi. İlk defa kamuoyuna açık şekilde ‘af’ mesajı verdiler. Mesajdan çıkardığım kadarıyla, TCK’daki etkin pişmanlık maddesinin revize edilerek yeniden düzenlenmesi konusunda hükümete öneride bulundu.

Böylece, bir süre önce Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın dile getirdiği Kürt açılımına Başbuğ da sahip çıkmış oldu.

Hele şu söz her şeyi anlatmaya yeter artar bile; ‘Terörist de neticede insandır... Çeşitli nedenlerle evlatlarını örgüte kaptıran ana ve babaların duydukları acıları ve onların içinde bulundukları durumları da düşünmek ve onları anlamak zorundayız.’

Yine ilk defa bir genelkurmay başkanından çocukları PKK’da bulunan ana ve babalara ‘insani’ mesajlar gönderildiğine tanık olduk.

Atatürk’ün bir sözüne atıfta bulunarak cumhuriyeti ‘Türkiye halkı’nın kurduğuna dikkat çeken Başbuğ, bu ifadedeki ‘Türkiye’ sözcüğünün çekilerek yerine ‘Türk’ kavramının konmasının etnik milliyetçilik olacağını anlattı.

Aynı şekilde dini azınlıklara yönelik parlamentoda temsil temennisinde bulunması da Başbuğ açılımının boyutlarını ortaya koyan bir diğer önemli mesajdı.

Demokrasiye sadakat

Ezber bozan bu açıklamalara ilave olarak Başbuğ’un laiklik vurgusuna demokrasi kavramını eklemesi ise üzerinde durulması gereken açıklamadır. Israrla, TSK’nın demokrasiye bağlı olduğunun altını çizerek, temel hak ve özgürlüklerin önemine değindi.

Tüm bu özgürlükçü açılımlara rağmen Başbuğ’un hala bazı şüphelerden kendini kurtaramadığı izlenimini edindim. Demokrasi kisvesi altında TSK’nin sistematik olarak yıpratılmaya çalışıldığını ve kasıtlı olarak din düşmanı kurum gibi gösterilmek istendiğini söyledi.

Belki bazı kaygılarında haklı olabilir ama sepetteki çürük elmaların temizlenmesine yönelik yayınları sözkonusu sistematik yıpratma kampanyası içinde değerlendirmenin yanlış olacağını düşünüyorum.

Görüyorum ki, hala ‘şüpheler’ diyalog süreci önünde engel olarak duruyor. Umudum, bu korku bariyerinin de aşılması yönündedir.

Her şeye rağmen, Başbuğ’un dünkü demokratik açılımı, TSK tarihi açısından bir kırılma noktasıdır.

Şamil Tayyar

14 Nisan 2009 Salı

Ağla ey kavmim!

Ey kavmim!
Dünden bugüne hâl-i pür melaline dön de bir bak. Düşmanlarının putuna tapıyorsun, ama bunun farkında bile değilsin.
İsrailoğulları da öyle yapmıştı. Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa Tur'a, Rabbinin mesajını almaya gittiğinde, ellerindeki altın gümüş takılardan bir heykel yapıp tapmaya koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli, kimin tanrısıydı biliyor musun? Kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden Firavun'un. Yani düşmanlarının.
Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden, çarmıha geren İsrailoğulları gibi, iyilerini taşlıyorsun Ey kavmim! İçindeki iyiliği taşladığını, onu katlettiğini bilmeden yapıyorsun bunu. Seni aydınlatmak için yanan her ışığı, bir kova su alıp söndürmek için koşuyorsun. "Yangın var!" diyenlerin ardınca gidiyorsun. Bilmiyorsun ki ışığı söndürmek için seğirtenler, senin imanını kundaklayanların ta kendisidirler.
Ey kavmim!
Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye yanaşmıyorsun. Sözleşmene ihanet ediyorsun. Men ve Selva'yı önünde bulsan, "Hani bunun soğanı sarımsağı?" diyorsun. Soğanı, sarımsağı özgürlüğe tercih ediyorsun. Hakikatin ardınca değil, atalarının ardınca gidiyorsun. Ölülerin için ölüyor, fakat dirilerini ellerinle öldürüyorsun.
Ey kavmim!
İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere benziyorsun". Dışardan alımlı-çalımlı görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş gibi kokuyor. Paraya ve korkuya iman ediyorsun. Efendilerin seni para ve korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar senin eserindir. Bu halinle sen, celladını doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru tekmeliyorsun. Zalimi yüceltiyor, mazlumu eziyorsun. Değerlerini pazarlıyor, kimliğinden utanıyorsun.
Ey kavmim!
Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su taşıyanları suçluyor, Nemrud'a odun taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi", Hacer'e "kaçak", Meryem'e "günahkar" gözüyle bakıyorsun. Hüseyin'e "zavallı", Zeyneb'e "hesap bilmez" gözüyle bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı altından seyredecekmiş gibi duruyorsun. Jean Darck'ın ateşini tutuşturmak için sıraya giriyorsun. Söyle ey kavmim, içinde kaç Mata Hari barındırıyorsun?
Ey kavmim! Nuh Kavmi'ni unutma! Âd ve Semud kavimlerini unutma! Sodom ve Gomore'yi unutma! Karun'u unutma!
Ey kavmim!
Safını seç. Anlamdan yana mısın, anlamsızlıktan yana mı? Sevaptan yana mısın, günahtan yana mı? Adem'den yana mısın, İblis'ten yana mı? Habil'den yana mısın, Kabil'den yana mı? İbrahim'den yana mısın, Nemrut'tan yana mı? Musa'dan yana mısın, Firavun'dan yana mı?
Güce tapma ey kavmim! Zalimini öz ellerinle besleme! Korkuya boyun eğme ey kavmim! Zillet halkasını ellerinle boğazına geçirme! Sana fiyat biçenlerin ödediğine aldanma ey kavmim! Sana değer biçenlerin yüreğine sığın.
Unutma ki kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar.
İçindeki iyileri gözet! Onları içinden çıkardığın eşkıyalara rüşvet verme! Toplumsal değişimin baharı geldiğinde kullanacağın bir maya bulunsun. Ona gözün gibi bak. Yüreğinde bir inci gibi sakla zamanın afetlerinden, kendi afetlerinden.
Ağla ey kavmim! Anla ey kavmim!

Mustafa İslamoğlu

Bir yanlışlık var

Hayrola, yeniden darbe-öncesi provokasyonlar dönemine geri mi dönüyoruz? Sağda-solda çıkan yazı ve değerlendirmelere bakarsanız, öyle... Önce, polislere ders veren iki akademisyen “Aman, dikkat” uyarısında bulunan yazılarla okur karşısına çıktılar; sonra Fethullah Gülen'in görüşlerine yer veren bir internet sitesi Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatı sonrasında Alperenler'in taşkınlık yapmadan yürümelerine müsaade edilmesini talep eden bir yazıya yer verdi. Can Dündar bu ikisini birleştirip kendisi bir 'uyarı' yazısı yazdı.

İsterseniz önce Can Dündar'ın Milliyet'teki yazısının hüküm bölümüne göz atalım:

“Mesaj kimeydi? 'Tasfiye sürecindekilerin son çırpınışları' mı? / Taraf yazarlarının dediği gibi, 'yeni bir darbe ortamı hazırlığı' mı? / Göreceğiz. Burada beni asıl kuşkulandıran, Gülen'in (Taraf yazarlarının aksine) Alperenler'i kollayan tavrı oldu. / Hatırlayacaksınız aynı Gülen, geçen haftaki mülakatında da 'bazı şer odakları'nın yeni tezgâhlar peşinde oldukları uyarısını yapmış, 'Amaçları, müdahaleye zemin hazırlamak' demişti. / Gülen'e göre, bazı kesimler, kitap okuyan hakiki Müslümanları ('Fethullahçılar?') ellerine silâh verip terörist gibi göstererek, 'kitapların sahibi zat'ın ('Fethullah Gülen?') posterlerini evlerine asarak iki yerde eylem yaptırabilir ve irtica yaygarası koparabilirlerdi. / Ne zaman veriyordu Gülen bu mesajı?.. / Tam da Obama Ankara'da 'ılımlı İslâm' projesini çöpe attığını açıklarken... / Bush patentli bir misyonun üzerindeki Amerikan zırhı kalkarken... / Tuhaf bir şeyler oluyor. / Belki son bir hesaplaşma, belki yeni bir tezgâh...”

Can Dündar “Uyanık olmakta yarar var” diye bitirmiş yazısını. Polis Akademisi öğretim üyeleri Önder Aytaç ile Emre Uslu'nun dikkat çeken yazısı da benzer bir 'uyarı' ile bitiyor: “Şimdi 'Taraf' olmak zamanı!.. Şimdi uyanık olmak zamanı!.. Şimdi artık yeter demek zamanı...”

Milliyet'teki yazıda Fethullah Gülen'e atfedilen görüşlere erişmek için özel bir çaba sarf ettim; Dündar, Gülen'in sohbetlerine yer verilen sitede 30 Mart tarihinde şu satırların yer aldığını yazıyor: “O insanı sevenler, böyle yaralı oldukları bir dönemde ağızlarını, dillerini kontrol altına almakta zorlanabilirler. Ancak nihayetinde bu, sözün bittiği yerdir, demek lazım. Sokaktaki insanlar kaba kuvvetle telkin edilmemeli. Umumun malına zarar vermeden, taşkınlık çıkarmadan yürüyor, bağırıyorlarsa, örneğin, 'Alperenler, başbuğlar ölmez' diye haykırıp boşalıyorlarsa onların hakkıdır; buna müsaade edilmelidir.”

O siteye ben de girdim ve farklı bir değiniye ulaştım. Şöyle diyor Fethullah Gülen: “Alperenler arasından yüreğindeki yangını sokakta bağırmak suretiyle söndürmek isteyenler de çıkabilir; bunu da anlayışla karşılamak ve acıya ortak olmak lazımdır.”

Herhalde dikkat etmişsinizdir; iki metin arasında bayağı önemli farklar var.

Bu konuya sellemehüsselâm girişimin sebebini de yazayım da o farkların neden önemli olduğunu daha iyi anlayalım: Bir dostum, hani BBP lideri Muhsin Yazdıcıoğlu'nun uğradığı helikopter kazasına daha ilk günden “Suikast olabilir mi?” diye yaklaşan dostum, neredeyse ilk günden bu kuşkusunu Alperenler örgütünün sahipsiz kalması tehlikesine bağlıyor. Dediği şu: “Yazıcıoğlu'nun vefatı örgüt için büyük bir kayıp. Birileri onlar üzerinden bazı hesaplarını gerçekleştirmek istiyor olabilir...”

Fethullah Gülen'in de benzer bir duyguyla yüklü olduğuna inanıyorum. Aslında Alperenler'e “Dikkatli olun” demek istiyor, ama bunu sanki dolaylı yoldan anlatıyor: “Yüreğinizdeki yangını bağırarak söndürmek isteyebilirsiniz, bunda bir mahzur yok; ancak daha ötesine lütfen sapmayın.”

Alperenler heyecanlı gençler... Muhsin Yazıcıoğlu örgütün isminin yanlış eylemlerle birlikte anılması konusunda ne kadar hassastı, hatırlayalım. Kendisiyle fotoğraf çektirmiş bir grup arasında Hrant Dink suikastında ismi geçen bir gencin bulunması kendisini çok rahatsız etmişti. Derhal o tür insanlarla kendisi arasına mesafe koydu. Yanlış eylemlerle örgütü ilintilendirmek isteyenlere tepki verdi.

Şimdi yeniden en başta sorduğum “Hayrola, yeniden darbe-öncesi provokasyonlar dönemine geri mi dönüyoruz?” sorusuna dönelim. Böyle bir ihtimal var mı gerçekten?

“Var” diyenler kusura bakmasınlar, çünkü görüşlerine itirazım var. Alperenler herhalde kendilerini kullandırtmaz. Türkiye'nin eskiden yaşanan türden 'kışkırtıcı eylemlere' bugün fazla açık olmadığı kanaatindeyim. Birileri bir yerlerde ülkeyi karıştıracak eylemler planlıyor olabilir, ancak hayata geçirmede eskisi kadar şansları olacak mı? Hiç sanmıyorum.

Her şeyden önce içte ve dışta destek bulamayacaklarına eminim. İçte etkili odaklardan, dışta güçlü ülkelerden destek alınmaksızın girişilecek her türlü provokasyonun bunu planlayanların elinde patlaması mukadder görünüyor bana.

Tabii bizler her daim 'uyanık' davranırsak.

Taha Kıvanç

Bakü'de üslenip Türkiye'de iktidar hesabı yapanlar var!

Türkiye ile Azerbaycan arasında şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde bir krizin varlığı gerçek mi yoksa bir pazarlama mı? Türk-Ermeni ilişkilerindeki seyir, yakınlaşma, sınır kapılarının açılması tartışması, Türkiye'deki "Ermeni Lobisi"nin etkileri, Türkiye'nin "yakın çevre"sine ilişkin sorunları sıfırlama stratejisi, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin bundan sonraki seyri, 24 Kasım'a yönelik caydırıcı çabalar, Kafkaslar'daki jeopolitik satranç, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin hükümetleri aşan boyutu gibi bir çok başlık altında tartışılması gereken konu hakkında birkaç paragrafta söylenebilecekler elbette yeterli olmayacak.

Ancak bütün bunların ötesinde bugünlerde "olağan" olmayan bir görüntünün varlığı gerçek. Aslında aylardır varolan, giderek yükselen, bazı çevreler tarafından sabote edilen, Türkiye karşıtı bir kampanyaya dönüştürülmek istenen, Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasını Azerbaycan'ı karşıtmış gibi gösterme eğiliminin hissedildiği, gelişmeleri kendi niteliğinden koparıp başka bir tabloya dönüştüren adeta bir kampanya var.

ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye ziyareti sırasında zirveye çıkan, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev'in İstanbul'daki Medeniyetler Zirvesi'ne katılmayı reddetmesiyle kendini gösteren her yönüyle Türkiye için son derece kritik önem arzeden bir süreç. Bütün bunlar bilgi kirliği ve yanlış anlamalarla da birleştirilince Ankara-Bakü arasındaki ilişkilerde bir nevi kırılma görüntüsü veriyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, bütün tartışmalara nokta koyarcasına; "Karabağ'da çözüm olmazsa kapı açılmaz" sözü bile sert rüzgarları dindirmeye yetmedi. Oysa bu söz, Türkiye'nin "değiştirilmesi çok zor" stratejilerinden birinin altını çiziyordu. Daha kısa cümlelerle tartışalım:

1- Ermenistan'la yakınlaşma, öncelikle Türkiye'nin yakın çevresindeki krizleri sıfırlama politikasının bir sonucu. Ankara; Ermenistan'la yakınlaşma konusunda, dar anlamda ve kısa vadeli çıkarlarla hareket edecek bir ülke değil, buna da ihtiyacı yok. Bütün komşularıyla çok iyi ilişkiler geliştiren Türkiye'nin önünde çözülmemiş tek ilişki olarak Ermenistan var.

2- Ermeni meselesi ve soykırım konusu Türkiye'nin Osmanlı'dan bugüne üstesinden gelemediği, Türkiye'nin bölgesel ve uluslar arası konumunu belirleme gücüne sahip, daraltıcı, mahkum ettirici, bölgesel ve uluslararası hesaplarını boşa çıkarıcı bir sorun. Çözümü çok zor, sancılı ama Türkiye'yi rehin alan bir sorun. "Komşularla iyi geçinme" projesinin çok ötesinde bütün dünyayı Türkiye'nin karşısına diken yaşamsal bir sorun. Elbette kolay çözüm beklenmiyor. Ama bu şekilde kalması Türkiye'ye uzun vadede ağır bedeller ödetmeye devam edecek. Türkiye'nin, bu sorunu çözmeden 21. Yüzyıl'a dönük pozisyon belirlemesi neredeyse imkansız. Bir yerden başlanması gerekiyor.

3- ABD ve Avrupa'nın, Türkiye'nin Kafkaslar'da beraber hareket ettiği Batı cephesinin Güney Kafkaslar'a yönelik en büyük projesi, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan gibi bölgenin üç ülkesini Rusya'nın etki alanından çıkarmak. Bu projenin başarılı olamadığı tek ülke Ermenistan. Türkiye-Ermenistan yakınlaşması bir Batılı proje olarak da önümüzde duruyor. Bu süreç, Kafkaslar'daki güç mücadelesinin, jeopolitik restleşmenin de bir sonucu. Bu yüzden Ermenistan'ın Batı klübüne entegre olması için Türkiye'yi adım atma konusunda baskılar devam edecek.

4- Ancak Azerbaycan bu eksenin en önemli ülkesi. Hem kaynakları itibariyle hem de Hazar çevresine yönelik stratejik hesaplar nedeniyle Bu yüzden ne Türkiye ne ABD ne de Avrupa, Bakü'yü rahatsız edecek bir girişimde bulunamaz. Bakü'yü Rusya'ya yönlendirmek demek Batı'nın bu bölgedeki bütün hesaplarının çökmesi demektir. Bu yüzden İlham Aliyev yönetimi, Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasına karşı bu "kart"ı hissettiriyor. Ancak bunu hiçbir zaman yapmayacaktır. Azerbaycan yönetiminin böyle bir lüksü olduğunu sanmıyorum.

5- Rusya-Azerbaycan arasında Karabağ dışında bazı bölgelerin iadesi konusunda görüşmeler söz konusu. İlginçtir, bir süre önce Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Ermeni meslektaşıyla aynı konuları görüşüyordu. İlk etapta altı kasabanın iadesi konusunda ciddi ilerlememe kaydedildi ve Babacan Bakü'ye giderek durumu aktardı.

6- Ankara-Bakü arasında kriz değil, bir iletişim sorunu var. Türkiye Erivan'la yakınlaşmayı Karabağ'da çözüm arayışı ile paralel tutuyor. Sadece 24 Kasım'da ABD yönetiminin "soykırım" açıklaması ihtimaline karşı süreç hızlandırıldı. Ancak Türkiye'nin Azerbaycan'la ilişkilere ve Güney Kafkaslar'a bakışında hiçbir politik değişim söz konusu değil. Süreç, Ermenistan'ın Karabağ dışındaki topraklardan çekilmesiyle son bulacaktır. Karabağ konusunda ise özel bir çalışma başlatılacaktır.

7- Öyleyse sorun ne? Asıl önemli olan burası işte. Burada iki gerçek var. Krizin asıl sebebi bu iki gerçek. Birincisi Kafkaslar'daki jeopolitik restleşme. Türkiye ve Batı ile Rusya arasındaki güç mücadelesi. Ermenistan'ın Batı eksenine kayması Rusya için bütün Güney Kafkaslar'ın kaybı anlamına geliyor. Bunun sonuçları da Moskova için yıkıcı olacaktır. Bu yıkıcı etki Kafkaslar'ın çok ötesinde sonuçlara yol açacaktır. Bu yüzden, Batı'nın Ermeni restine Rusya Azerbaycan üzerindeki nüfuzu ile karşılık veriyor. Bakü yönetimi ve Azeri halkı bu dönemde son derece duyarlı olmak zorunda.

İkinci gerçek ise trajik bir durum. Bazı çevreler bu durumu Türkiye'nin iç politik tartışmalarıyla ele alıyor. AK Parti iktidarına karşı Azerbaycan üzerinden bir operasyon yürütülüyor. Bu çevrelerin dar iç politik hesaplarıyla Türkiye ve Azerbaycan halkı birbirine karşı kışkırtılıyor. Bence bu konu üzerinde ısrarla durmakta fayda var. Özellikle hükümetin, Türkiye'de iktidar hesabı yapanların böylesine hassas bir konuyu istismar eden çevreleri, Azerbaycan'ı Türkiye'ye karşı kışkırtanları iyi izlemesi gerekiyor. Bu çevreler yaptıklarıyla hükümete değil Türkiye'nin çıkarlarına, Türkiye'nin Türk dünyası ile ilişkilerine çok ağır darbe vuruyorlar. Azeri topraklarından Türkiye'deki iç politikaya ciddi bir saldırı söz konusu. Bu saldırı sadece Türkiye'ye değil Azerbaycan'a da büyük darbe vuracak. Saldırıyı yapanlar Ermeni meselesi gibi hassas bir konu üzerinden, yanlış anlaşılma ihtimali çok yüksek bir konu üzerinden, duygusal bir konu üzerinden hareket ediyor. Bu çevreler milliyetçi görünüm altında bu ülkeye büyük bir kötülük yapıyor. İçeride darbe dahil her türlü entrika ile iktidar hesabı yapanlar artık Azerbaycan'ı mı üs olarak kullanıyor!

Kimsenin endişesi olmasın. Türkiye hiçbir zaman Azerbaycan'ı yok sayarak bir girişimde bulunmayacak. Ne Azerbaycan Rusya eksenine kayacak ne ilişkiler Özbekistan gibi olacak. Sadece biraz sabır. Azerbaycan'da kamuoyu oluşturup Türkiye'de iktidar hesapları yapanlara dikkat!

İbrahim Karagül

13 Nisan 2009 Pazartesi

Sinir Kapısı

Azerbaycan'ın bugünkü noktaya gelmesinde hiç şüphesiz Türkiye'nin doğrudan maddi manevi katkısı oldu.Azerbaycan Ordusu'nun SSCB askeri yürüyüşünü değiştirmesi TSK'nın katkılarıyla oldu.

Halen tuğgeneral düzeyinde askeri ataşe bulunduran yegane ülkeyiz.

İşadamlarımız, sayıları yirmiye varan Türk Okulları, yatırımcılarımızın fabrikaları, kültürel sosyal etkinlikler...

Azerbaycan'daki birçok futbol takımının teknik direktörüne varıncaya kadar...

Hiç unutmayız, Rahmetli Haydar Aliyev rahatsızlandığı sırada kendini Türk hekimlere emanet etmişti. GATA'da sadece tedavi olmuyordu, yanında bulunan özel doktoru da yine bir Türk'tü.

Yanlış anlaşılmasın bütün bunları Azeri kardeşlerimizin gözüne sokma diye bir derdimiz elbette olamaz. Ama İran 2001 de Hazar'da deniz sınırını aştığı zaman yine Türk F-16'ları gitmişti.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki varolan ilişkiler hiçbir hükümetin döneminde aksama yaşamadı Tıpkı şu andaki gibi.

Cumhurbaşkanı Gül'ün ilk resmi ziyaretini Bakü'ye yapması, ve bir yıl içinde Azerbaycan'a üç defa gitmesi iki ülke devlet ve hükümet yetkilileri arasındaki geliş-gidişlerin sayısı bir yılın içinde 10'u geçti.

Buna bakanları ve diğer yetkililerin ziyaretlerini eklersek galiba bu rakamın üç dört katı elde edilir.

Peki ilişkiler bu noktadayken ne oldu da bugünkü hoşnutsuzluk düzeyine gelindi?

Ateşler Yurdu Azerbaycan'da Türkiye'ye karşı hararetli tepkilerde ne oluyor?

Tepkilerin farklı kaynakları var.

Toprakları işgal edilmiş bir ülke Azerbaycan. Birleşmiş Milletler'in dört kararnamesi var bu konuda ve BM Ermenistan'ın Azeri topraklarından istisnasız çekilmesini istiyor.

Karabağ Azerbaycan'ın öncelikli ve en önemli meselsidir. Bunu Türkiye'de böyle anlıyor. Fakat bazı Azeriler Türkiye'yi ihanet ile suçluyor!

İşte bu noktada biraz durup düşünmek gerekiyor.

Tarihe bakalım, SSCB dönemini didikleyelim... Türkiye hiçbir zaman Azerbaycan'a ihanet etmemiş. Bunun en güzel örneği Şehitler Hıyabanı'ndaki Kafkas İslam Ordusu Anıtı'dır.

Azerbaycan Türkiye'nin önce kardeşi, sonra müttefikidir.

Türkiye önce kendi menfaatini düşünür ama kardeşinin sorunlarını ve menfaatlerini hiçbir zaman gözardı etmez, etmedi de.

Başbakan Erdoğan'ın son haftada yaptığı iki net açıklamaya rağmen Azeri Basını'nda bu açıklamalar gerektiği kadar yer bulmadı. Tepkiler biraz da AK Parti'ye yönelmiş durumda.

Azerbaycan'ın Türkiye'ye birtakım ambargolar koyacağı söylentileri hem doğru değil, hem de reel değil.

Azerbaycan'ın güçlü bir Türkiye ile daha güçlü hale geleceğini kimse unutmamalı.

Güçlü, problemsiz ve sıkıntısız bir Azerbaycan da Türkiye için çok önemli.

Kısacası önemli sorunları, milli meseleleri siyasetüstü bir zeminde yürütmeliyiz.

24 Nisan sözde Ermni soykırım gününe az bir zaman kala Azeri medyası tepkilerini düzeyli bir seviyede tutmalı.

Unutmamak lazım ki, Türkiye ile Azerbaycan dün olduğu gibi bugün de yarın da sevinçte ve kederde birdir.

Yani, Ermenistan sınır kapısının açılması olayı Türkiye ile Azerbaycan arasında bir tür "Sinir Kapısı"na dönüşmesin.

Nuh Gönültaş- BUGÜN

Herşeyimi cumhuriyete mi borçluyum?

Yasakların çevresinden dolanmanın yolunu bulmuş, bir punduna getirip gene bana sataşmış... Sorarlarsa, "ben genel olarak cumhuriyet düşmanlarından sözediyorum, fikir tartışması yapıyorum" deyip zeytinyağı gibi sıyrılacak...
Cumhuriyetin "hatalarını" eleştirmenin cumhuriyet "düşmanlığı" olmadığını anlamak isteyen anlar, istemeyen de kendi karanlığında yaşar gider.
Fakat bu satırların yazarına eleştiri yöneltenler arasında "iyi niyetli ve samimi" olanlar da vardır, bugün onlarla sohbet edeceğim.
Bu eleştiriler arasında "herşeyini cumhuriyete borçlusun" cümlesi başta geliyor...
Acaba gerçekten öyle midir?
İlk, orta ve lise olmak üzere tam on iki yıl okuduğum okul, Galatasaray Lisesi, 1868 yılında açıldı... Abdülaziz dönemi... Atatürk'ün doğumundan on üç yıl önce.
Benim girdiğim ve adını değiştirdikleri için Boğaziçi Üniversitesi olarak bitirdiğim yüksek okul, Robert College, ondan daha da eski... 1863... Atatürk'ün doğumundan on sekiz yıl önce.
Demek ki eğitimimi cumhuriyete borçlu değilim! (Herhalde "işgal kuvvetleri" kendi ayaklarına kurşun sıkıp yabancı dille eğitim yapan okulları kapatacak değillerdi!)
Bu benim için böyledir, başkaları için böyle olmayabilir.
Bir başka eleştiri, "cumhuriyet olmasaydı nerede yazı yazacaktın" şeklindedir.
İkdam'da... Tasvir-i Efkâr'da... Tanin'de... Servet-i Fünun'da... Aydınlık'ta... Meşveret'te... Sabah'ta yahu, Sabah'ta! O zamanlar Sabah gazetesi de vardı!
Radyo yoktu ama herhalde açılacaktı, televizyon yoktu ama herhalde kurulacaktı... Herhalde birçok başka gazete de çıkacaktı, değil mi?
Haaa, bakınız, yazılarımı Latin alfabesiyle değil, Arap harfleriyle yazacaktım.
Dört kadınla evlenme hakkım bulunacaktı ama "alafranga aydınların" çok büyük çoğunluğu gibi, bunu yapmayacaktım. Bana birden fazla kadınla evli bir tek İttihatçı da, bir tek Osmanlı subayı da gösteremezsiniz örneğin...
Başka? Fes mi giyecektim? Hayır, günümüzde modası olmadığı için hiçbir şey giymeyecek, bugünkü gibi başım açık dolaşacaktım.
Gene oy verecektim, gene pasaport alacaktım, gene lira kazanacaktım...
Demek ki, ÇOK ŞEYİMİ cumhuriyete borçluyum ama HER ŞEYİMİ cumhuriyete borçlu değilim.
Bakınız sevgili dostlar, bu eleştiriler "bilmemekten" kaynaklanıyor. Birçok kişi, Türkiye'de her şeyin 29 Ekim 1923 sabahı başladığını sanıyor.
O kadar düşünmeden konuşuyorlar ki, "cumhuriyet olmasaydı bir bayrağımız ve nüfus kâğıdımız bile bulunmayacaktı" yazanlar bile çıktı.
Ben de, "Çanakkale'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da dalgalanan yatak çarşafı mıydı?" diye sordum. Peki 1923 yılının ekim ayından önce, diyelim eylül ayında insanlar cepleri kimliksiz mi dolanıyorlardı?
Cumhuriyetten önce ülkemizde liseler de vardı, üniversite de vardı, çift meclisli parlamento da vardı, basın da vardı, yargıtay da vardı, danıştay da vardı, sayıştay da vardı, bayrak da vardı, kimlik de vardı. Galatasaray da vardı, Fenerbahçe de vardı, Beşiktaş da vardı!
Cumhuriyetten önce, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti vardı. Ona kurban olsunlar.
Ama cumhuriyet bize, yeni "müesseseler" de kattı... Geri kalmış bir ülkeyi daha az geri kalmış yapmayı başardı... Bana sorarsanız en önemlisi de kadın haklarıdır.
Cumhuriyetimize bağlıyım, onu severim, padişah isteyene de deli gözüyle bakarım. Ama bu cumhuriyetin bazı aksaklıklarını, yanlışlarını eleştirmemi engellemez. Çünkü eleştirdiğim, şu rejim ya da bu rejim değil, Türkiye'nin aksaklıklarıdır. Türkiye'nin müzmin hastalıklarından kurtulmasını, ileri gitmesini istemektir. Vatandaş olarak hakkım, gazeteci ve yazar olarak da görevim budur, maç anlatmak değil!
Bu söylediklerimi gene de "düşmanlık" olarak nitelendirecek kadar kötü yürekli, art niyetli ya da sabit fikirli iseniz, lütfen yazılarımı bir daha okumayınız
ENGİN ARDIÇ

Duman duman faşizm

Galiba Murat Belge’nin bir yazısında okumuştum. 80’den önce solcular kendi aralarında “Bu ülkücüler mesele değil de şu Bağdat Caddesi’ndeki arabalı zengin çocukları bir gün faşist olursa o zaman yandık işte” derlermiş.

Galiba o günlere geldik. Çok alametler belirdi.

Birinci Alamet: Pembe mini etekli kız “Sözde Ermeni Soykırımı” iddialarına karşı.

Geçen hafta (artık tümüyle belli bir sınıfın sözcüsü haline gelmiş ve kendini tümüyle toplumun belli bir kesimin karşısında kurmuş olan) laik merkez medya tarafından The Independent gazetesinde Patrick Cockburn imzasıyla çıkan bir yorum çok sevildi, çok takdir gördü.

Obama ile birlikte Türkiye’ye geldiği anlaşılan Cockburn’ün yazısının çok beğenilen kısmı şöyle “Obama’ya iyi İngilizceleriyle soru soran türbansız, mini etekli öğrenciler, modern Türkiye’de laiklerle dinciler arasındaki dengeye dair yanıltıcı bir izlenim veriyor. Gerçek şu ki kırsal kesimde hatta İstanbul’da bile laiklik geriliyor. 20 yıl öncesiyle kıyaslanınca artık sadece birkaç kasap domuz eti satıyor.”

Obama gençlerle buluşurken ordaydım. Evet, Obama’ya pembe mini etekli bir kız soru sordu.

Ama İngiliz gazeteci tartışmayı ya gazetecilere ayrılan uzak bölgeden izlemiş ya da çeviriyi kaçırmış. Çünkü o pembe mini etekli kız hiç de o radikal, marjinal modern görüntüsüne yakışmayan ciddi ve devletçi bir dil kullanarak aksansız İngilizcesiyle “Sözde (So-called) Ermeni Soykırımı iddialarıyla” ilgili o beklendik soruyu Obama’ya soran kızdı. O salondaki en statükocu, en milliyetçi soruyu Obama’ya pembe mini etek giymiş, aksansız bir İngilizce ile konuşan bir kız sordu.

Yine o salonda pek çoğu ABD görmüş, özel üniversitelerde okuyan, AFS ile ABD’de lise okumuş öğrencilerden çıkan diğer sorular da “Kuzey Irak’ta Kürdistan’a izin verecek misiniz”, “Atatürk’ün yurtta barış dünyada barış fikrini nasıl hayata geçireceksiniz” gibi kalp sıkıştıran, insanın içine hafakanlar bastıran sorulardan ileriye gidemedi.

***

İkinci Alamet: En kafası Duman’lı rock grubu Zekeriya Beyaz ile el ele ‘dini kötüye kullananlara’ karşı

“Din bezirgânları”, “dini kendi çıkarları için kullananlar”, “dinî duyguları suiistimal edenler”.

Bu klişeleri duyunca benim aklıma Harp Okulu açılışında konuşan asık suratlı bir general, Esra Ceyhan’ın programında kadınları azarlayan bir Yaşar Nuri, bütün haşmeti ve bütün varlığıyla bir Zekeriya Beyaz, elinde Sözcü gazetesi olan emekli bir laik amca veya teyzeden başka bir şey gelmiyor.

Kim derdi ki kafaları çekip sahneye çıktıkları, çok küfürbaz, çok aykırı, çok marjinal oldukları dilden dile dolaşan terso abi görüntülü kafası dumanlı bir rock grubu, çıksın, topraklarından kemik fışkıran, kolunu sallasan darbeciye çarptığın bir memlekette muhaliflik yapacak mevzu olarak “dini kötü amaçları için kullanan tarikat”ları seçsin kendine. Ve şöyle acayip ‘muhalif’ bir şarkı yapsın:

ortada bir dergâh var,
devrilir başın yanar.
arkasında tezgâhlar,
lemyelit ve leb yutar.
memleket uyurgezer
aldırma geldik oyuna,
kandır beni, kandırsana,
rezil kandırsana...

Off of. Bunun her satırı ibretlik olan sözleri Yılmaz Özdil’in bir yazısından mı uyarlandı? Yoksa bu şarkının söz yazarı hapishane günlerini değerlendiren Hurşit Tolon mudur?

Araya Ergenekoncuların askerlik meselelerini çözdüğü Ceza “Eğitim şart, Türkiye laiktir laik kalacak” diye de hip hop melodileri döşese. Ergenekon darbe yaptıktan sonra da Eurovision’a bu şarkı gönderilse. Kesin Azerbaycan’dan 12 puan alırdık o zaman.

Ama merak etmeyin bileği en kuvvetlinin başkan seçildiği bir sağcı erkekler kulübü, televizyon basıp Duman’dan birinin burnunu kırar, bir grup da Beyazıt Camii’nde cuma namazı çıkışı sonrası Duman cd’lerinin üzerinde tepinir, kurulur yine Türkiye’nin sahte siyasi saflaşması.

Burun kıran, adam kaldıran faşist sağcıların karşısında bembeyaz, çok aydın, çok ileri ve muhalif kalan çağdaş, ilerici, Kemalist, solcu faşizmi. Faşizminden faşizm beğen kendine. Pembe mini etekli olandan mı siyah takım elbiseli olandan mı istersiniz? Bakın seçim yelpazeniz ne kadar da geniş.

Bağdat Caddeli arabalı gençlerin faşist olduğu günleri gördük sonunda.

Peki, şimdi kim faşist, kim değil nasıl anlayacağız?

Bu faşizm sadece adam vurmuyor, piyano bile çalışıyor. İşleri sadece komandoluk değil, tiyatroculuk, ressamlık, heykeltıraşlık. Artık sadece kara kalın kaşlı erkekler arasından çıkmıyor faşistler, eşcinsel köşe yazarı olanı bile var. Artık sadece siyah pardösü, siyah takım, sivri uçlu ayakkabı giymiyorlar, pembe mini etek, Diesel tshirt, bermuda şort giyiyor, küpe hatta piercing takıyorlar.

Bu faşizm sadece marş dinlemiyor, hip hop da dinliyor. Hatta rock grubu kuranı, “Çevik Kuvvet dağıtır” diye rap yapanı bile var. Bu faşistler sadece Arif Nihat Asya okumuyor, (kemikleri sızlıyor ama) Nâzım Hikmet bile okuyor. Sadece bağlama çalmıyor, elektronik gitar bile çalıyor. Sadece yerli sigara içmiyor, kokain çekiyor, ectasy alıyor.

Yani asıl şimdi yandık sahiden...

Yıldıray Oğur

Soygun nasıl yapılıyor

Merkez Bankası geçen cuma günü 2009 yılının ilk iki ayını gösteren ödemeler dengesi gelişmelerini yayınladı. Yılın ilk ayında cari işlemler hesabı 597 milyon dolar fazla verdi. Geçen yılın aynı döneminde cari açık 8 milyar dolar tutarındaydı.

Cari açığın fazlaya dönüşmesinde ithal edilen petrol ve diğer enerji ürünlerinin fiyatlarındaki gerilemenin önemli rolü var. Ama cari açığın fazlaya dönüşmesinin asıl nedeni olarak Türkiye’nin artık ürettiğinden daha az tükettiğini ileri sürebiliriz. Ürettiğinden daha az tüketmek iyi bir şey midir? Evet, ayağınızı yorganınıza göre uzatıyorsunuz anlamına gelir. Kredi imkânlarınız olsa bile size bağımsızlık sağlar.

Cari açık, Türkiye’de bazılarının söylediği gibi büyümeyi destekleyen bir unsur da değildi. Türkiye, ulusal gelirinin neredeyse yüzde sekizine yakın oranında cari açık vermesine rağmen 2003-2007 yılları arasında ortalama yüzde 6,2 oranında büyüdü. Ve yüksek cari açık işsizliğe de çare olmadı. İşsizlik oranı yüzde 9,2’nin altına gerileyemedi. Buna karşın Çin, Malezya, Singapur cari fazla vererek aynı dönemde yüzde 7’nin üzerinde ortalama büyüme hızına ulaştılar. İşte bu nedenle cari fazla vererek de yüksek büyüme hızına ulaşmanın mümkün olduğunu gösterdiler.

Cari açığın fazlaya dönüşmesi Türkiye’nin dış şoklara karşı kırılganlığını azalttı. Türkiye harcamalarını artık dış borç yaparak karşılamıyor. Cari fazla vermenin de sakıncaları var tabii... Kaynaklarınızı etkin kullanamamak gibi bir sorun çıkarıyor ortaya. Ama yaşanan küresel krizde cari fazla vermek ekonomiyi dış şoklara karşı korunaklı hale getiriyor.

Türkiye’yi dış şoklara karşı kırılganlıktan kurtaran ikinci etken ise Türk parasının değer kaybı. Türk parasının değer kaybetmesi ihracata rekabet gücü kazandırdığı için önemli bir teşvik unsuru. Türk parası değer kaybetmesine rağmen hâlâ yüksek değerli. Liranın bir miktar daha değer kaybetmesinde Türkiye’nin küresel piyasalarda rekabet gücü kazanması için fayda var.

Türkiye ekonomisine güven veren üçüncü etken ise bankacılık kesiminin sermayesinin yeterli olması. Yaşanan dünya ekonomik krizinde Türkiye’de bankaların iflas etmemesi kamu maliyesine büyük bir güç sağladı. Aksi takdirde batan bankaları devlet kurtaracak ve çok yüksek düzeyli kamu finansman açıkları oluşacaktı.

Anlayacağınız cari açığı olmayan, döviz kuru ihracatı destekleyen ve bankaları sağlam olan Türkiye geçmişe göre daha iyi durumda.

Türkiye ekonomisinin notu uluslararası ekonomik derecelendirme kriterleri dikkate alındığında şimdi hemen yükseltilmeli. Uluslararası derecelendirme kuruluşları niçin Türkiye’nin notunu yükseltmiyorlar? Niye hâlâ ekonomileri iflas etmiş Doğu Avrupa ülkeleriyle aynı kategoriye koyup Türkiye’yi belirsiz ve spekülatif notunda tutuyorlar? Derecelendirme kuruluşları bu soruların cevabını vermeli. Türkiye’de bu soruları derecelendirme kuruluşlarına sormalı ve sessiz kalmamalı. Çünkü düşük not bize olması gerekenden çok daha fazla faiz ödetiyor. Bu soyguna göz yummamalıyız.

Süleyman Yaşar

Peygamberimizi sevmek (3)

Mekke’nin tescilli müşrikleri de kendilerinden önce helak oluncaya kadar inkarda direnen kafir kavimler gibi “Bize bir melek gönderilmeli değil miydi?” diyen sınıfa dahil oldular.
Kur’an’ın haber verdiğine göre, Rasulullah’ı kastederek “Bu nasıl peygamber!” diyorlardı, “yiyip-içiyor ve çarşılarda geziyor” diyorlardı. İnsan olmak serapa kusurdu bu mantığa göre. Anlaşılan insan neslinden umut kesmiştiler. Aslında onlar kendilerinden umut kesmiştiler. “İnsandan adam olmaz” demeye getiriyorlardı, fakat bilinç altında “Bizden adam olmaz” demiş oluyorlardı.
“Sonra altından bir saray yapsın” dediler. “Şu dağı altın etsin”, “Şu vadiyi altınla doldursun” dediler. “Göğe merdiven dayasın”, “Bize bir melekle görünsün” vs. vs. dediler.
Onlar gerçekte bir peygamber değil, yeryüzünün tüm servetine hükmeden ihtişama gömülmüş bir imparator istiyorlardı.
Niçin olacak, onların gözünde “Büyük adam” olmanın ölçüsü altındı, paraydı, güçtü, saltanattı, ihtişamdı, iktidardı da onun için. Onlar sadece bu saydıklarımızın önünde eğilirler, bu saydıklarımızla insanlara boyun eğdirirlerdi. Bunun dışında, Allah’a, “anlam”a, ahlaka, erdeme teslim olmak onların kitabında yazmazdı.
Eğer istekleri gerçekleşse, onlara peygamber olarak bir melek gönderilse, veya diğer talepleri yerine gelse, inanacaklar mıydı dersiniz?
Kur’an bu soruya açık ve net bir biçimde, “hayır” diyor. Pazarlıkla başlayan bir sürecin sonu iman değil, “alım-satım” işlemi olurdu. Onun için de Allah, onların bu tür taleplerini ciddiye almadı. “Bu vahyi göndermiş olmamız onlara mucize olarak yetmedi mi?” diye meydan okudu ve bu tavrı istiskal etti. Vahiy, Rasulullah da bu yönde inşa etti. O da onların bu tür taleplerini ciddiye almadı.
Ve Rasulullah’ın öz ellerinde terbiye olmuş sahabe de bu tavrı gösterdi. Örnek mi, örnek çok. İşte bir tanesi: İslâm ordusu Bedr’e giderken yolda bir bedevi rast gelir. Bedevi Hz. Peygamber’e; “Sen Peygamber misin?” der. “Evet” cevabını alınca, Rasulullah’ı bedevice bir teste tabi tutar: “O halde devemin karnındakinin (cinsiyeti) nedir, bil bakalım?”
Sizce, orada bulunan sahabe ne yapmıştır?
Mesela, bedeviyi ciddiye alıp Efendimizin cevabına kulak mı kesilmişlerdir? Bedeviye “Biraz dur da vahiy insin” mi demişlerdir. Hayır. Çünkü onlara göre Rasulullah’a böyle bir soru sormak abestir ve oradaki sahabeden biri (Seleme b. Selâme), duruma hemen müdahale ederek, “O soruyu Allah Rasulü’ne sorma. Bu tarafa gel bana sor, ben ….” diyerek adamı tersler. Adama verdiği cevabın sonu o kadar ağırdır ki, Rasulullah dahi Selâme’yi bu ağır ifadesinden dolayı kınamıştır.
Ya Vakıdi’nin ve İbn Hişam’ın naklettiği şu örneğe ne dersiniz? Rasulullah Tebük seferinde devesini kaybeder. Allah Rasulü sebeplere tevessül ederek tüm imkanlarla devesini aratır. Bir münafık şu sözleri sarf eder: “Kendisinin peygamber olduğunu ve gökten haber aldığını söyleyen bir adam, kaybolan devesinin yerini bilmiyor, vallahi hayret!”
Alın size üçüncü örnek: Allah Rasulü vefat ettiğinde Bahreyn’de mukim Abdülkays kabilesi “Eğer peygamber olsaydı ölmezdi” diyerek dinden dönmüşlerdir.
Dürüst olalım: Mevcut peygamber tasavvuruyla, bugünün sıradan Müslümanı bu örneklerdeki düşünme biçiminden hangisine yakındır sizce?
Bir Müslümanın peygamber tasavvurunun bu örneklerden hangisine yakın olduğunu anlamanın en net yolu nedir, biliyor musunuz?
El-Cevap: Allah Rasulü’nü öveyim derken gösterdiği gerekçeler ve deliller.
“Kim neye talipse, Alemlere Rahmet olanda onu arar” dersek, genelleme yapmış olur muyuz? Oluruz. O zaman değiştirelim ve kimseye haksızlık yapmamaya çalışalım: İnsan olmaya talip olan, peygamberimizin Allah tarafından övülen insanlığını görür ve gösterir. Melekleşmeye talip olan (ki bu talebi sünnetullaha aykırı olduğu için hem gerçekleşmeyecek, hem de kendisini onulmaz yanlışlara sürükleyecektir), Allah Rasulü’nde meleklik arar. Sahih haberler arasında buna örnek bulamazsa zayıflara, onlarda bulamazsa yalanlara sarılmakta bir beis görmez. Onlarda da bulamazsa, çoğu zaman görüldüğü gibi kendisi uydurma yoluna gider. Uydurduğuna müşteri olur, müşteri olduğunu uydurur.
Ve ortaya gerçeğiyle hiç alakası olmayan, Allah’ın seçtiğine ve Kur’an’ın tanıttığına benzemeyen efsanevi ve mutasavver bir “peygamber” çıkar. Çıkar çıkmasına da, ne kendisinin onu örnek alıp ahlakını üretmek gibi bir derdi vardır, ne de davranışları üretilebilecek, adımları izlenebilecek kadar yeryüzüne ve insana yakındır.
Müminler! Gözünüzü ve kulağınızı dört açın! Kimse size Alemlere Rahmet olanın sırtından rüşvet vermeye kalkmasın. Bunu yapanları uyarın. Ama bu yola tevessül edenlere, Rasulullah aşkına, Rasulullah’ın “hassû alâ vücûhihimu’t-turâb: yüzüne toprak saçın” tavsiyesini uygulayın. Bu Arap lisanında bir deyimdir: “Onu beklentisinden mahrum edin” manasına gelir. Size kim, “Allah Rasul’ünü örnek alın!”, “Onu çağınıza taşıyın!”, “Onun ahlakını ‘şimdi ve burada’nızda yeniden üretin!”, “Onun mirası vahiydir: ona ihanet etmeyin”, “Onun misyonu risalettir, onu yerde bırakmayın!” diyorsa, onu dinleyin, ona uyun!

Mustafa İslamoğlu

12 Nisan 2009 Pazar

Ermenistan kapısı açılmalı mı?

ABD Başkanı Barack Obama'nın ziyaretinin ardından günlerdir Türkiye- Ermenistan sınırının açılıp açılmayacağı tartışılıyor.

Genel kanaat, "Karabağ sorununda ilerleme sağlanırsa, sınır açılsın" şeklinde.

Birçok kimseyse, "ABD'nin soykırımı tanırım tehdidi nedeniyle Türkiye sınırları açacak, sonuçta 'düşman Ermenistan'ı kazanamadığı gibi 'kardeş Azerbaycan'ı da kaybedecek" endişesi taşıyor.

Peki, hangisi doğru?

Birinci olarak, sınırı kapatma kararı, 1992-94 arasında Ermenilerin Karabağ Özerk Bölgesi'nin dört katı büyüklüğündeki 6 Azeri bölgesini işgal etmesi üzerine alındı.

Gerekçelerimiz arasında "soykırımı iddiasında bulunulmasın" ya da "Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tanınsın" gibi hususlar yoktu.

Katliamlarda 17 bin insan öldü.

800 bin Azeri de göçmen konumuna düştü.

Ermenistan ile sınırı olmayan Karabağ işgal yoluyla birleştirildi.

1994'te ateşkes ilan edildi ama 3 bin kadar Azeri de bu tarihten sonra "düşman ateşi" ile öldürüldü.

13 yıldır işgal sürüyor. 800 bin Azeri de, bir kısmı tren vagonlarında, mülteci olarak yaşıyor.

Kısaca, Ermenistan ile sınırı kapatmamıza neden olan gerekçeler bütün ihtişamıyla yerinde duruyor.

İkinci olarak, "ambargo" uygulaması Türkiye'ye has değil.

ABD bugüne kadar 50'den fazla ülkeye uyguladı.

Küba'ya ambargo 40 yıl sürdü.

Hemen yanı başımızdaki Irak'a, 10 yılı aşkın süre uluslararası ambargo uygulandı.

Gıda girişi bile sınırlıydı. En az 500 bin kadın, yaşlı ve çocuk Iraklı gıda ve ilaç yetersizliği nedeniyle hayata veda etti.

ABD son olarak Sudan'a uluslararası ambargo peşinde...

Oysa Ermenistan'a ambargo yok.

Gürcistan ve İran ile sınır kapıları açık.

Türk hava sahası bile açık.

Türkiye ve Azerbaycan'ın sınır kapısını kapatması ise, sadece ticari maliyetlerini artırıyor.

O halde, Türkiye'ye kapılar açılsın baskısı neden?

Neden hiç kimse Ermenilere "Yaptığınız zulme son verin. BM kararı var.

Azerbaycan topraklarından çekilin" demiyor?

Ermeniler, yurt dışındaki diasporadan faydalanıyor.

Kendilerini "1915'te soykırıma uğramış mağdurlar" olarak gösterip, fiilen yaptıkları ve halen sürdürmekte oldukları katliamları örtüyorlar.

Lobi güçlerini, Türk düşmanlığında birleştiriyorlar.

Böylece ortaya bugünkü çarpık tablo çıkıyor.

"Sizin Azeri kardeşlerinizi öldüren, onları evinden süren, topraklarını işgal eden Ermenilere gönül koyma, sınırı kapatma, diplomatik ilişki kurmama hakkınız yok" deniyor.

Türkiye gelinen aşamada, krizin çözümüne katkıyı amaçlayan pozitif açılımlarda bulunmaya devam etmeli.

Ancak, somut ilerlemeler kaydedilmeden sınır kapısını asla açmamalı...

***

Azerbaycan bilmeli ki...

Başbakan Erdoğan'ın, bütün bu baskılara rağmen "Karabağ'da ilerleme sağlanmazsa, sınır kapısı açılmaz" sözleri Türkiye'nin ilkeli diplomasisinin devamı adına sevindirici.

Türk Dışişleri yetkililerinin gelişmelerden basın ve kamuoyunu yeterince bilgilendirmemeleri ise ciddi bir eksiklik.

Önemli bir hatırlatma da Azerbaycan'a...

Türk dış politikası üzerinde "tahakküm kurmak" gibi anlaşılacak baskılardan kaçının.

Azeri ve Ermeni yetkililer, Türkiye'ye öncesi ve sonrasında herhangi bir bilgilendirme yapmadan İsviçre'de bir araya gelip gizli görüşmeler yapabiliyor.

Türkiye de Ermenistan ile her türlü diplomatik temas kurabilir.

Önemli olan yapılacak açılımların Azerbaycan ve Türkiye'nin ortak çıkarlarına zarar vermemesi...

Azerbaycan bilmeli ki, Türkiye ile ilişkileri germek daha çok kendilerine zarar verir.

Türkiye de bilmeli ki, Ermenistan'ı Azerbaycan'a tercih etmek telafisi zor büyük bir hata olur.

Son olarak, Ermenistan ile sınırları kapatmanın hesapta olmayan bazı stratejik kazanımları mevcuttur.

(Bu stratejik kazanımların neler olduğunu ayrı bir yazıda incelemek dileğiyle...)

Şayet barış amaçlı somut adımlar atılmazsa, sınırlar açmamak bu kazanımların sürmesini de sağlayacaktır.

Erhan Başyurt

Üreten kuruluş öğrenen kuruluştur

Üretimde verimliliklerini sürekli artıran kuruluşlar, birlikte öğrenmenin gücünden yararlanmasını bilen kuruluşlardır. Kuruluşlarda birlikte öğrenilen her şey, bir noktaya benzer. Çalışanların biriktirdikleri noktalar ne kadar çoksa, ortaya çıkardıkları resimler gibi, ürettikleri ürünler de o kadar kusursuz olur. Peter Senge'nin “Beşinci Disiplin”inin “öğrenen kuruluş” yasaları, “üreten kuruluş”lar için de geçerlidir.

• “Bugünün problemleri dünün çözümlerinden kaynaklanır.” Dünya sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçti. Bilgi toplumunun problemleri, sanayi toplumunun yöntemleriyle çözülemez.

• “Ne kadar sıkı yüklenirseniz, sistem de o sıkılıkta geriye itecektir.” Kuruluşlar da, Fizik'teki “etki ve tepki” yasasına uyarlar. Hiçbir yerde “zorla güzellik” olmaz.

• “Bir davranış kötü sonuçlardan önce iyi sonuçlar oluşturur”. Kuruluşlarda kısa vadeli çözümlerin yararları, uzun dönemde ortaya çıkacak zararların yanında çok küçük kalır.

• “Bir sorundan kolay çıkış normal olarak o soruna tekrar geri götürür”. Kuruluşlarda kolay çözümlerin faturası, çoğu zaman çok daha pahalıya patlar.

• “Tedavi hastalıktan kötü olabilir”. Kuruluşlarda bazı sorunlara katlanmayanlar, çözüm adına daha büyük bedel ödemek zorunda kalırlar.

• “Daha hızlı daha yavaştır”. Aşırı hız, trafikte nasıl kazalara yol açarsa, kuruluşlarda da büyük zararlara yol açar. Bunun için, Anadolu'da “acele giden ecele gider” denilir.

• “Neden ve sonuç zaman ve mekanda birbiriyle yakından ilintili değildir”. Kuruluşlarda bazan “ateş alan yerden duman çıkmaz”. Duman olan yerde, her zaman ateş olmaz.

• “Küçük değişiklikler, büyük sonuçlar üretebilir, ancak en yüksek kaldıraç gücüne sahip olanlar, çoğu defa en az göze görünür olanlardır. Bütün kuruluşlarda, melekler ve şeytanlar, beklenmedik yerlerde bulunurlar.

• “Hem pastanız olur, hem de onu yiyebilirsiniz, ancak aynı anda değil”. Kuruluşlarda doğrusal mantık kadar paradoksal mantık da geçerlidir. Üreten kuruluşlar, ya şiş ya kebab dedikleri gibi, hem şiş hem kebab demesini de bilirler.

• “Bir fili ikiye bölmekle iki küçük fil elde edilmez”. Her kuruluşta işletme fonksiyonları bir bütündür, bölünerek çoğaltılamadıkları gibi, azaltılamazlar da.

• “Sorumlulukları başkalarına yükleme diye bir şey yoktur. Üretmesini bilen kuruluşlar, başarısızlıklarının kaynaklarını dışarıda başkalarında değil, içeride kendilerinde ararlar.

Anadolu insanının kültüründe Senge'nin yasalarını anlatan onlarca atasözü ve deyim vardır. İnsanlığın düşünce ve eylem tarihinde, söylenmemiş bir söz ve bilinmeyen bir yasa yoktur. Üreten kuruluş olmada da, çoğu defa Batı'da söylenenler, Doğu'da söylenenlerin yeni kavramlarla tekrarlanmasıdır. İnsanlığın düşünce ve eylem birikimi ortaktır, hiçbir ülkenin tekelinde değildir. Onu bütün boyutlarıyla öğrenenler, ondan en çok yararlanırlar.

Kuruluşlar ne kadar öğrenirlerse, o kadar üretirler.

Üreten kuruluşlar öğrenen kuruluşlardır.

Nazif Gürdoğan

Peygamberimizi sevmek (2)

Hicretin 3., miladın 625. yılıdır. Uhud’un yaraları henüz tazedir. Medine civarındaki kabilelerden biri, içlerinden yeni Müslüman olanlar için İslâm’ı öğretecek bir muallim kadrosu istemektedir. Allah Rasûlü, öz elleriyle yetiştirdiği seçkin öğretmen kadrosu arasından 6 kişilik bir ekibi gönderir. Kafile bir su başında mola verince haince bir saldırıya uğrar. Saldıran Huzeyl kabilesinin eşkıyasıdır. Öldürmek için değil, Kureyş’e satıp para kazanmak için bu tuzağı kurduklarını söylerler. Buna rağmen kafileden üçü şehid oluncaya kadar çarpışır. Geri kalan üçünü esir edip Mekke’ye götürürler. Abdullah b. Tarık, yolda eline bağlanan ipi keserek ellerinden kaçar. Geriye Zeyd b. Desinne ve Hubeyb kalmıştır.
Hain haramiler, Zeyd’i, Saffan b. Ümeyye’ye satarlar. O, Müslümanlar tarafından öldürülen babası Ümeyye b. Halef’e karşılık olarak Zeyd’i öldürmek için satın alır. Zeyd asılmaya götürülürken, yolda Ebu Süfyan karşı gelir ve ona sorar: “Şu anda senin yerinde onun (Hz. Peygamber) olup; asılmasını, senin de ailenin yanında olmanı ister miydin?” der. Zeyd’in cevabı açıktır: “Değil onun asılması, ayağına diken batmasına dahi gönlüm razı olmaz” der. Ebu Süfyan, bunun üzerine şu itirafta bulunacaktır: “Vallahi böylesine bir bağlılık ve seygiyi dünyanın hiçbir tarafında görmedim.”
Sıra Hubeyb b. Adiyy’e gelmiştir. Yirmili yaşlarının başlarında, fidan gibi bir gençtir Hubeyb. Kendisinden sonrasına muhteşem bir sünnet bırakmıştır: İdamdan önce kılınan iki rekat namaz. Bu namaz, imanın ölüme meydan okumasıdır. Bu namaz, tüm zalimlere “Hiçbir gerçek mümini ölümle korkutamazsınız!” mesajıdır. Bu namaz, “Ölüme giderken dahi Rabbime karşı esas duruşumu bozmadım” mesajıdır.
İşte bu, âyette emredilen “içinde yakınlık bulunan” sevgidir. Zira bedeli ödenmiş, hesabı verilmiş, lafta kalmamıştır.
Şöyle bir soru gelebilir: Allah Rasûlü vefat edip gitmiştir. Şimdi biz ona sevgimizi bu şekilde ifade etmeye kalksak bile edemeyiz. O halde, bizim sevgimizin de “yakın” vasfını kazanması için ne yapmamız gerek?
Bu sualde yanlış bir mantık var. Sahabe-i kiram, durduk yerde sevgi edebiyatı yapmadı ki. Mesela; Zeyd ve Hubeyb, din öğretmek için Hz. Peygamber’in görevlendirmesiyle yola düştü ve şehid edildi. O, “Asılayım da sevgimi isbat edeyim” de demedi. Yaptığı, İslâm’ı öğretmek için ölümü göze almaktı. O da onu yaptı.
Peki, şimdi dini öğretme görevi Müslümanların omzundan kalktı mı? Elbette kalkmadı. O halde, Hz. Hubeyb’in sevgisinin çağımızdaki karşılığı, ucunda ölüm dahi olsa, İslâm’ı öğretmek için hiçbir fedakârlıktan çekinmemektir. Bu, Hubeyb’in yolunu izlemektir. Bu, Rasûlullah’ı sevmenin bedelini ödemektir.
Bedeli ödenmeyen sevgi zehirlenir. İşte Hıristiyanların Hz. İsa’ya olan sevgisi böyle bir sevgidir. Hıristiyanlar Hz. İsa’yı seviyorlar; bunu kim inkâr edebilir? Hem de o kadar çok seviyorlar ki, hâşâ onu “Allah’ın oğlu” derecesine (!) yükseltiyorlar. Onun iyi bir insan olması, peygamber olması, Allah’tan vahiy alması, hatta mucizevi bir doğumla dünyaya gelmesi ve kendisine karşı kurulan tuzağa karşı Allah’ın özel yardımını alması, onları tatmin etmiyor, onları kesmiyor. Sonunda “Allah’tan bir parça” sayma sapıklığına düşüyorlar.
Hz. İsa zehirli sevgi sonucu ilahlaştırılınca, Peygamber İsa buharlaşıyor. Teslisçi kilise, İsa’yı model gösteremiyor. Kendini takip edenlere, “İsa gibi olun” diyemiyor. Nasıl desin ki? Bunu demek, “Tanrı olun” demekle eşanlamlı. Bu sefer kilise uyanıklık yapıp, Hz. İsa’dan boşalttığı peygamberlik makamına kendisi kuruluyor. İsa’yı İsa aşkına öldüren kurucu baba Tarsus’lu Pavlus’un dilinde somutlaşıyor bu uyanıklık: “Kilise kurtuluştur.”
Sevgi işte böyle zehirleniyor. Sevgiyi zehirleyenlerin bu işi bir peygamber adına yapmaları hiçbir şeyi değiştirmiyor. Zehirledikleri sevgi de, dönüp kendisini zehirleyenleri zehirliyor. Onları Peygamber İsa’dan mahrum ediyor. Yerde yürüyen ve iz bırakan bir modelden mahrum ediyor. Kim bilir, belki de sevgiyi zehirleyenlerin derdi bu: Yerde yürüyen, ahlâken model alacakları “insan” bir peygamber istememek. Hıristiyanlığın şeriatsız/hukuksuz olmasının temelinde de bu zehirli sevgi yatar. Bugün Hıristiyan kilisenin kendi vatanı olan Batı’da bile tükenişe geçmesi, hayata müdahil olamaması, modern çılgınlık karşısında alternatif bir model geliştirememesinin sebebi de budur.
Ve emin olun ki; bizim modern cinnet karşısında her şeye rağmen hâlâ direniyor oluşumuzun sebebi, “insan” bir peygambere inanıyor oluşumuzdur. Peygamberi ilahlaştırmayı küfür biliyor oluşumuzdur. Bu hassasiyet bize haddimizi öğretti. Zira biz Müslümanlar, Peygamber’e makam biçmenin, onu “terfi ettirmeye” kalkmanın, onun zaten yüksek olan makamını daha da yükseltmeye kalkışmanın haddimizi bilmemek olduğunu öğretti.
Biz Peygamberi terfi ettirecek “âmir” değiliz, biz onun kadrini bilmeye “memur”uz.
Bunu bildiğimiz içindir ki; onun “insan” olduğunu, ama “insanlığın ufku” olduğunu biliriz. Onun insan olması, bize hep umut aşılar. Melek peygamber isteyen sapık kavimler gibi insan soyundan umut kesmemizi engeller. “O insansa” deriz, “İnsan olmak iyi bir şeydir.” Ve biz de insan olmaya çabalarız. Kur’an’da ona nida siğasıyla sadece bir yerde “Yâ-sîn: Ey insan!” diye hitap edilişinin sırrını, işte bu sayede anlarız. Allah’ın onu neden “güzel örnek” olarak tanıttığını, bu sayede anlarız. Bize kelime-i şahadeti öğretirken, neden kendisi için “O’nun kulu ve elçisi” dedirttiğini de…
Biz işte bu yüzden ona kurban oluruz.

Mustafa İslamoğlu

İki nokta üst üste ve nokta

Günlerdir yörüngelerinden çıkan iki bilinmeyen yıldızdan söz ediyor bilim adamları. Birbirine doğru korkunç bir hızla ilerleyen iki parlak nokta henüz çıplak gözle görülemiyorsa da milyonlarca insanı televizyon ekranlarıyla pencereler arasında mekik dokutuyor.
Her gece milyonlarca insan kıyametin kopuşunu izleyebilmek için ellerini balkon demirlerine, gözlerini göğe dayıyor. Kıyamet kâhinleri yanında soğukkanlı tahminciler de var. Onlar kahvelerini höpürdeterek bekliyor -adı çarpışma da olsa- parlak noktaların buluşmasını. Gökyüzü kara bir tahta. Yörüngesinden çıkan iki tebeşir gezegeninin beyaz bulutlar yayarak infilak edeceği anı ölümsüzleştirmek istiyor. Fakat o da ne! Birden hareketleniyor yeryüzü! İşte! İşte! Çıplak gözle de görülebiliyor artık. Işıklarını söndürüyor herkes, daha iyi görebilmek için ışıkları. Habercilerin zembereği boşanıyor: İki parlak nokta birbirine doğru korkunç bir hızla ilerliyor! Önce çığlıklar yükseliyor sonra kalp atışlarından başka bir ses duyulmaz oluyor. İki uçak olamaz mı bunlar, iki uydu, iki uzay istasyonu. "İki yıldız" diyor bilim adamları ve hiçbir şey diyemiyor halk. İki parlak ışık gitgide büyüyerek yaklaşıyor birbirine. Çarpışacaklar! Fakat o da ne! Tam çarpışacakken kıvılcımlar çıkartarak duruyorlar üst üste. İki nokta üst üste! Bu yeni bir infilak dünyanın eğimini değiştiren. İki nokta üst üste gelir gelmez konuşmaya başlıyor herkes nefes almadan. Dudakları kıpırdamayan hiç kimse yok. Kıyamete kadar susmayacaklar.

Kollarından saatlerini çıkartıp atan kelimelere bak! Vakti hiçe sayan harflere! Halbuki ne kadar uzak insan insana! Kimi zaman konuşarak inşa ediliyor köprü, kimi zaman susarak. İnsan için susma vakti ama o hâlâ konuşuyor. Hayırlı bir söz söylese keşke; konuşuyor yalnız. Sözlerinin rengi, kokusu, tadı önemli değil. Su değil sözleri, sel. Kaldırma gücü yok. Tek bir mana gemisi yüzmüyor üzerinde. Belki de söyleyeceği bir şey yok. Peki söylediği ne! Birkaç kırık dökük tahta parçası. Bir kazazede kelam. Hem kiminle konuşuyor? "Konuşulacak bir insan" olduğu zaman konuşmamak, onu kaybetmek demektir," diyor Konfüçyüs. Büyük kayıplar veriliyor bu savaşta. Konuşulacak insan nerede! "Ney gibi, dostumun dudağıyla bir araya gelseydim, söylenecekleri söylerdim. Dildaşından ayrılan kişi, yüzlerce nağmesi de bulunsa dilsiz olur," dediğinde Mevlânâ bütün sazlıkların başı göğe değiyor. Başımızı eğelim o halde sözlüklere. Susmak, tabiata uymaktan geliyor. "Sus" doğal ses, tabiata özenen. Konuşmaksa başka türlü bir tabiat. Saate bak! Demosten güzel konuşmak için çakıl taşı koymuştu dilinin altına. Hz. Ebu Bekir'in dilinin altındaki çakıl taşının anlamı: "Güzel susmak."

Bir de konuşma vakti var, suskunları şeytanla akraba kılan. Şimdi hakikat vakti! Tehlike çanları çalıyor susmak hoşuna gittiği an. "Dilim yok!" deme gönlün yok senin. Bir cümle ne çok şeyi değiştirir oysa. Cimriliğin yüzünden zengin oluyor zulüm. Ah susarak örten hakikatin üstünü! Tanıklığını bekliyor kâinat. Konuş artık! Şahitlik defterini imzaladın. Binlerce yıl geçti Âdem'e kelimeler öğretileli. Anahtarı mı kaybettin? Kır kilidini hafızanın. Yalnız çıkarmadan önce sandıktan, sürt burnunu cevherinin mihenk taşına. Akıl konuşurken gerek. "Ey akıllı zat! Ağzındaki dil nedir? Hüner ve marifet sahibinin hazine kapısının anahtarı. Kapı kapalı olursa kim ne bilecek ki, içeride kuyumcu, cevahirci mi var, yoksa hırdavatçı mı!" (Sâdî) Şimdi konuşma vakti. Dili bir kement gibi atmanın karanlığın boynuna.

İki parlak noktanın çarpışması mı felaket, üst üste gelmesi mi? Nokta sonu mu işaret ediyor, yeni bir başlangıcı mı? Kaybolduk dil ormanında. Kutup yıldızı üfledi fenerini. Ağaçlar yosundan şallarını attılar. Dil yılanları dallardan sarkıyor. Kaybolduk. İki nokta üst üste mi, nokta mı gerekiyor burada? İmlâ kılavuzuna ihtiyacımız var. İki nokta üst üste kendisinden sonra açıklama yapılacak cümlenin sonuna konur, nokta cümlenin sonuna. Konuşmak mı susmak mı gerekiyor burada? İman kılavuzuna ihtiyacımız var.

- Susalım mı konuşalım mı?

- "Halkla az, Rabbinle çok konuş!" diyor, Muaz b. Cebel.

- Susalım mı konuşalım mı?

- "En uzun hapse dil müstahaktır" diyor, Abdullah b. Mesud

- Susalım mı konuşalım mı?

- "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır," diyor, Hz. Peygamber.

- Susalım mı konuşalım mı?

- "Susmak büyük adamların ticaretidir," diyor İmam Şâfiî.

- Susalım mı konuşalım mı?

- Saatine bak!

Ali Ural

"Günah insanı kâfir yapmaz ama istiğfarsızlık küfre götürebilir"

Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava sıcak ve yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de oturamayacağım kesin. Bari beklerken dinlenebilirdim. Duraktaki banka oturmaya niyetlendim. Ama garip ki, benden önce oturanlar oturak yerine ayaklarını koymuşlar, bankın arkalığını da oturmak için kullanmışlardı.
Gençler öyle otururdu o zamanlar. (Herkes gibi otururlarsa, yaşlı sanılmaktan mı korkarlardı?) "Böyle gelmiş, böyle gider"di. Ben de onlar gibi oturmak zorunda kaldım. Ayakkabılarımı oturak yerine koydum, koltuğun arkalığının daracık ucuna yerleştim. Çok geçmedi ki banka benim gibi oturamayacak yaşlı teyze, benden önce banka benim gibi oturan gençlerin hepsinin hesabını bana sordu. İyice bir fırça yedim. Ben o azarı hak etmemiştim ama o haklıydı. Sustum.

Meğer ben o koltuğa oturmadan yıllar önce, ABD'de bir araştırmacı, o teyzeye karşı yaşadığım acı mahcubiyetin hesabını yapmışmış. Şimdi haberim oldu. "Kırık Cam Teorisi" hesabıymış bu.

Anlatıldığı kadarıyla: "Kırık Cam Teorisi" ABD'li suç psikoloğu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş. Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri izledi. Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu. Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. "Demek ki" diyordu Zimbardo, "ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz."

Şimdi niye o banka öyle oturduğumu anladım. Ve benim olmayan suça nasıl da kolayca katılabildiğime, hatta onu çoğalttığıma şaşırmadım. Ayrıca benden önceki suçların hepsinin hesabının bana sorulmuş olması da gerekiyormuş.

"Kırık Cam Teorisi"nin takipçileri bakın ne diyor: "Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım."

Bunları niye mi anlattım? Kalbimizde ucundan kıyısından kırılmış camlar taşıyoruz sürekli... Ruhumuzun başköşelerine ilk başta önemsiz gözüken, laf etmeye değmez çöpler bırakıyoruz her gün. Küçük küçük günahlar, minik minik hatalar camı kırık araba gibi diğerlerini de camları kırmaya, kapıları çerçeveleri indirmeye teşvik ediyor. Pişmanlığımızı fırsat bilip ortadan kaldıracak kadar ciddiye almadığımız "çöpler"imiz, sürçmelerimiz, kötülüklerimiz, ayıplarımız, kokuşmuş çöp dağlarına, kötülük yığınlarına kapı aralıyor. "Böyle gelmişse, böyle gider" diye kendi kendimizi ağır veballer altında ezdirdikçe ezdiriyoruz.

Kırık camın oradaki varlığı, diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık üretir içimizde. Çöpün bizden önce oraya atılmış olması, oraya çöp atmanın bir alışkanlık olduğunu söyler bize. Çok geçmeden biz de o alışkanlığa alışır, alışık olunanı yapmakta haklı görürüz kendimizi. Cam ilk kırıldığında hafife alırsak, ağırlaşır cam kırıkları. Çöp ilk atıldığında umursamazsak, umursamazlığımız bir çöp dağını besler.

Tam da "hafife almakla" açılan, "umursamazlıkla" genişleyen bir "yol(suzluk)"u tarif eden sûre'nin (Mutaffifîn) berceste ayetinin konusudur "cam kırıkları teorisi": "Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalplerini paslandırdı." (Mutaffifîn, 83/14).

Bir de aynı ayeti yorumlayan Efendimiz'in [asm] küçümseyerek/hafife alarak ilerlediğimiz yol(suzluk)u tarif edişine kulak verelim: "İnsan bir günah işler ve onu tevbe ile silmezse, kalbinde bir leke olarak kalır. Eğer tevbe ederse kalbi yine parlar. İkinci bir günah işlediğinde ise o leke büyür. Ve kalb günah işleye işleye öyle bir kararır ki, bütün kalbi ele geçirir."

Bu yüzden galiba... "Günah insanı kâfir yapmaz ama istiğfarsızlık küfre götürebilir" imasında bulunur Said Nursî. "Her günahta küfre giden bir yol var"sa, ilk "cam kırığını" onarmamaktandır bu. Masum görünen her hata, her günaha yaklaşış, bir büyük günaha doğru sürüklüyorsa bizi, ilk atılan çöpü kaldırmamaktandır bu.

İlk cam kırığını görür görmez, "Estağfirullah!" İlk çöp torbasının kokusunu alır almaz, "tövbe ya Rabbi!"

Hazır mıyız?

Senai Demirci