MGK'dan ne haber gelecek?
Kabul ederseniz, benden size, Başbakan’la Başbuğ’un dünkü ‘hal tercümesi’:
Evvela gündem, neredeyse bir aydır tartıştığımız ‘eylem planı belgesi’ değildir.
Çünkü ikisi de, ortada bir ‘beka sorunu’ olduğunda mutabık.
Başbakan, demokrasimiz için bir ‘beka sorunu’ olarak görüyor.
Org. Başbuğ da, TSK için bir ‘beka sorunu’ndan endişeli..
İkisinin de ihtiyat şartları var.
‘Eğer gerçekse’ ya da ‘Eğer
sahteyse’...
Her halükârda bir hayat memat meselesi...
Belge ya da kâğıt parçası, her neyse, şimdi milli güvenlik konusu haline geldi.
Kâğıt parçasıysa, asker, işlemediği bir cinayetle suçlanıyor.
Belgeyse, başka bir cinayet...
Her iki ihtimalde de, yerde bir ceset var.
Bir cinayet işlenmiş.
Fail, karanlığa karışıp kaybolmuş.
Ya, demokrasimizin mevcudiyetine hain bir kurşun sıkılmış.
Ya da, silahlı kuvvetlerimizin
varlığına menfur bir el tarafından ateş edilmiş.
Beka sorunuyla karşı karşıyayız.
Başbuğ’dan anlıyoruz ki, bugünkü MGK’da muhasebesi yapılacak.
O zaman Başbakan’la Başbuğ, neden hemen öncesinde, dün, bir araya gelme ihtiyacı duydu?
***
Biri güçlü, diğeri zayıf, iki muhtemel cevap bulabiliyorum.
Zayıf zannım, devletin elindeki son bilgileri birleştirerek, görüşlerini tekleştirmek istediler.
Yani, MGK’da hararetin
yükseleceği gibi bir vehme
kapılmayın.
Bu toplantı, varsa bile, o beklentileri bertaraf etmiştir.
Kuvvetli kanaatime gelince;
Askere sivil yargı yolunu açan düzenlemeyi konuştular.
MGK gündemine girmediği için de, önden bir araya geldiler.
Eğer öyleyse, Başbuğ,
sivillerin askeri mahkemede
yargılanamamasına son kertede razı olmakla beraber...
Kendi zaviyesinden, askerin sivil mahkemeye çıkarılmasının mahsurlarını anlatmıştır.
Doğru ve haklı bir
düzenlemenin teknik çerçevesi
üzerinde durmuşlardır.
Gerekçelerinin ne kadar ikna edici olduğunu, önümüzdeki günlerde öyle ya da böyle görürüz.
***
Can kulağıyla maaş zammı müjdesi dinleyen işçiler, memurlar gibi MGK’dan haber bekleniyor.
Ajanslar ne geçecek?
‘Sert bildiri mi, zirvede soğuk
rüzgârlar mı, MGK’da gergin
anlar mı?’...
Şifre anahtarları şimdiden
hazırlanıyor.
Gidişata bakarak, diyorum ki;
Hayır, bugünkü MGK’dan o haberler gelmez.
Şu yaz kuraklığında MGK
bildirisi, haber merkezlerinin
heyecan susuzluğunu giderebilir mi, hiç emin değilim.
Bence kendinizi tatil rehavetine bırakın.
Zorlamaya gerek yok.
30 Haziran 2009 Salı
AHMET TAŞGETİREN
28 Şubat MGK'sı olur mu?
Başbuğ'un konuşmasını değerlendirmemi isteyen TV kanalının sunucusu sordu:
-28 Şubat'takine benzer bir MGK toplantısı olur mu?
-Olmaz dedim ve neden olmayacağını anlattım.
Olmaz, çünkü:
-Türkiye o Türkiye değil. Aradan geçen 11 yıl, Türkiye'yi demokratik duyarlılığı çok daha belirgin bir ülke haline getirdi.
-MGK o MGK değil. MGK'nın yapısı büyük oranda değişti. MGK'nın bir danışma kurulu niteliği belirginleşti. MGK üye yapısında, sivil kadroların ağırlığı arttı.
-MGK'ya başkanlık eden Cumhurbaşkanı aynı Cumhurbaşkanı değil. O gün, hükümeti asker eliyle terbiye etmeye teşne ve MGK'yı bunun için uygun bir platform olarak gören bir kişi o makamda dururken, bugün, 28 Şubat örtülü müdahalesinin içinden çıkıp gelen bir kişi Cumhurbaşkanlığı makamında duruyor.
-MGK'ya katılan hükümet tarafı aynı hükümet tarafı değil. Bir kere koalisyon yok, ikincisi de, hükümet kadrolarının psikolojik tavrı, o dönem hükümetinden çok farklı.
-MGK'ya katılan askeri kadro, o günkü askeri kadro değil. Bugün, demokratik bilinci çok daha içine sindirmiş, bunu ülkenin gelişme seyrinin kaçınılmaz sonu olarak gören, siyasetin içine giren bir askerin nasıl bedel ödediğinin farkında bir askeri kadrodan söz edilebilir.
-Türkiye'nin dünya ilişkileri aynı ilişki değil. Bugün, AB'nin Kopenhag Kriterleri'ni önemli ölçüde içe yansıtmış bir Türkiye söz konusu. Bu da sivil iradenin güçlenmesi, sistem üzerindeki askeri vesayetin zayıflatılması demek. Türkiye'nin dünya ile kurduğu ilişkiler ağı o kadar derin ki, böyle bir Türkiye'yi, askeri vesayet içine sürüklemek, müthiş bir rol kaybına boyun eğdirmek anlamına gelecek.
-Siyasi iktidarın dünya ile ilişkileri de, o günkü siyasi iktidarın ilişkilerinden farklı. O gün, diyelim ABD, itibar kazandırmamak için Türkiye'nin Başbakanı'na randevu vermek istemiyordu.AB ile ilişkiler, Türkiye'nin rezervli bakışı sonucu sıcak değildi. AK Parti iktidarının 7 yılında, Türkiye'nin dünya ile ilişkilerinde müthiş bir yoğunlaşma yaşandı, artı, ABD-AB ile ilişkilere taa başından itibaren itina edildi ki bu, Türkiye'nin iç düzenini de etkileyen bir mahiyet taşıyor.
-Medya aynı medya değil. Evet, medyada bir kesim hâlâ, Askerin siyasi iktidarı bir şekilde terbiye etmesini arzulayan mesajlar vermekten geri durmuyor. Askeri itibar savaşına sürüklemek için damarlara basılıyor vs. Ama, bunu dengeleyen bir medya dünyası da oluşmuş durumda. Artı, "Askere oynayan" medyanın içinde bile, Türkiye'nin bu süreci aşmasını gerekli gören demokrat köşeler mevcut. Dolayısıyla bilgi akışı, toplumu askeri bir irade beklentisine değil, sivil iradenin belirleyiciliğine doğru sevk ediyor.
-İş dünyası aynı iş dünyası değil. Evet, iktidarla problemli bir iş dünyası yok değil ama hepsi o da değil. O iş dünyasına mukabil, en azından onu dengeleyecek bir başka iş dünyası var. Kaldı ki, hükümetin iş dünyası konusunda kendisine güveni, daha doğrusu bir dik duruşu söz konusu. Belki şu da not edilebilir. İktidarla problemli iş dünyası bile, anti demokratik bir sürecin, ülkeye ödeteceği bedeli de görüyor, kendi çıkarlarının da böyle bir süreçte olmadığının idraki ile asla "Askerin gölgesinde bir yönetim bugünkünden daha iyi" demiyor. Bir şey daha: Bir şekilde iş aleminin içinde bulunan herkes, zaten kriz ortamından geçen dünya ve ülkemizin, bu krizi derinleştirmek ölçüsünde nasıl bir çöküşe sürükleneceğini biliyor.
-Sivil toplum kuruluşları aynı sivil toplum kuruluşları değil. Gayet açık ki, bugün artık 5'li çete falan oluşturma imkanı yok. 28 Şubat'ta rol alan kimi sivil toplum kuruluşlarının haçı koltuk altından çıktı, yani karanlık dünya ile ilişkileri mahkemelik oldu.
-Yargı 28 Şubat dönemi yargısı değil. Bu cümle belki tartışılabilir. Yargının hâlâ, en azından bir kesimiyle 28 Şubat mantığı taşıdığı iddiasına itiraz zordur. 367 olayları, 411 olayları, idari yargıda kimi kararlar; yargı konusunda henüz gerçekten sağlıklı bir noktayı bulduğumuzu söylemiyor. Ama, o alanda ciddi bir evrilme yaşandığı da kesin. Hem sistemin demokratikleşmesi talebi, hem anti demokratik uygulamalara karşı çıkış noktasında, birçok hukukçu sesi yükseliyor. Uygulamada da, sistemin bugüne kadar tanık olmadığı demokratik yorumlar ortaya konuyor. Komutanları ayakta alkışlayan yargı mensubu olmak, bugün utandırıcı bir görünüm olarak kabul ediliyor.
-Son olarak... "Bugünkü MGK'yı 28 Şubat MGK'sına benzetmek, Türkiye'ye ne kazandırır?" sorusunun tek müspet cevabı yok. 28 Şubat 1997 MGK'sı Türkiye'ye ne kazandırdı ki? Bugün hâlâ, askeri o yüzden ve onun devamı olan işler yüzünden tartışmıyor muyuz? Askeri, daha derin bir tartışmanın içine sürüklemeyi kim göze alabilir ki? Almalı ki?
-Böyle bir şey, ancak siyaset-asker ilişkisinde tırnak kaşıma görüntüsü veren CHP liderliğini sevindirir ama bu sevincin Türkiye'ye en küçük bir katkısı olmaz.
Bana göre Erdoğan da Başbuğ da istikrarın Türkiye için anlamını çok iyi bilen devlet adamları.
Başbuğ'un konuşmasını değerlendirmemi isteyen TV kanalının sunucusu sordu:
-28 Şubat'takine benzer bir MGK toplantısı olur mu?
-Olmaz dedim ve neden olmayacağını anlattım.
Olmaz, çünkü:
-Türkiye o Türkiye değil. Aradan geçen 11 yıl, Türkiye'yi demokratik duyarlılığı çok daha belirgin bir ülke haline getirdi.
-MGK o MGK değil. MGK'nın yapısı büyük oranda değişti. MGK'nın bir danışma kurulu niteliği belirginleşti. MGK üye yapısında, sivil kadroların ağırlığı arttı.
-MGK'ya başkanlık eden Cumhurbaşkanı aynı Cumhurbaşkanı değil. O gün, hükümeti asker eliyle terbiye etmeye teşne ve MGK'yı bunun için uygun bir platform olarak gören bir kişi o makamda dururken, bugün, 28 Şubat örtülü müdahalesinin içinden çıkıp gelen bir kişi Cumhurbaşkanlığı makamında duruyor.
-MGK'ya katılan hükümet tarafı aynı hükümet tarafı değil. Bir kere koalisyon yok, ikincisi de, hükümet kadrolarının psikolojik tavrı, o dönem hükümetinden çok farklı.
-MGK'ya katılan askeri kadro, o günkü askeri kadro değil. Bugün, demokratik bilinci çok daha içine sindirmiş, bunu ülkenin gelişme seyrinin kaçınılmaz sonu olarak gören, siyasetin içine giren bir askerin nasıl bedel ödediğinin farkında bir askeri kadrodan söz edilebilir.
-Türkiye'nin dünya ilişkileri aynı ilişki değil. Bugün, AB'nin Kopenhag Kriterleri'ni önemli ölçüde içe yansıtmış bir Türkiye söz konusu. Bu da sivil iradenin güçlenmesi, sistem üzerindeki askeri vesayetin zayıflatılması demek. Türkiye'nin dünya ile kurduğu ilişkiler ağı o kadar derin ki, böyle bir Türkiye'yi, askeri vesayet içine sürüklemek, müthiş bir rol kaybına boyun eğdirmek anlamına gelecek.
-Siyasi iktidarın dünya ile ilişkileri de, o günkü siyasi iktidarın ilişkilerinden farklı. O gün, diyelim ABD, itibar kazandırmamak için Türkiye'nin Başbakanı'na randevu vermek istemiyordu.AB ile ilişkiler, Türkiye'nin rezervli bakışı sonucu sıcak değildi. AK Parti iktidarının 7 yılında, Türkiye'nin dünya ile ilişkilerinde müthiş bir yoğunlaşma yaşandı, artı, ABD-AB ile ilişkilere taa başından itibaren itina edildi ki bu, Türkiye'nin iç düzenini de etkileyen bir mahiyet taşıyor.
-Medya aynı medya değil. Evet, medyada bir kesim hâlâ, Askerin siyasi iktidarı bir şekilde terbiye etmesini arzulayan mesajlar vermekten geri durmuyor. Askeri itibar savaşına sürüklemek için damarlara basılıyor vs. Ama, bunu dengeleyen bir medya dünyası da oluşmuş durumda. Artı, "Askere oynayan" medyanın içinde bile, Türkiye'nin bu süreci aşmasını gerekli gören demokrat köşeler mevcut. Dolayısıyla bilgi akışı, toplumu askeri bir irade beklentisine değil, sivil iradenin belirleyiciliğine doğru sevk ediyor.
-İş dünyası aynı iş dünyası değil. Evet, iktidarla problemli bir iş dünyası yok değil ama hepsi o da değil. O iş dünyasına mukabil, en azından onu dengeleyecek bir başka iş dünyası var. Kaldı ki, hükümetin iş dünyası konusunda kendisine güveni, daha doğrusu bir dik duruşu söz konusu. Belki şu da not edilebilir. İktidarla problemli iş dünyası bile, anti demokratik bir sürecin, ülkeye ödeteceği bedeli de görüyor, kendi çıkarlarının da böyle bir süreçte olmadığının idraki ile asla "Askerin gölgesinde bir yönetim bugünkünden daha iyi" demiyor. Bir şey daha: Bir şekilde iş aleminin içinde bulunan herkes, zaten kriz ortamından geçen dünya ve ülkemizin, bu krizi derinleştirmek ölçüsünde nasıl bir çöküşe sürükleneceğini biliyor.
-Sivil toplum kuruluşları aynı sivil toplum kuruluşları değil. Gayet açık ki, bugün artık 5'li çete falan oluşturma imkanı yok. 28 Şubat'ta rol alan kimi sivil toplum kuruluşlarının haçı koltuk altından çıktı, yani karanlık dünya ile ilişkileri mahkemelik oldu.
-Yargı 28 Şubat dönemi yargısı değil. Bu cümle belki tartışılabilir. Yargının hâlâ, en azından bir kesimiyle 28 Şubat mantığı taşıdığı iddiasına itiraz zordur. 367 olayları, 411 olayları, idari yargıda kimi kararlar; yargı konusunda henüz gerçekten sağlıklı bir noktayı bulduğumuzu söylemiyor. Ama, o alanda ciddi bir evrilme yaşandığı da kesin. Hem sistemin demokratikleşmesi talebi, hem anti demokratik uygulamalara karşı çıkış noktasında, birçok hukukçu sesi yükseliyor. Uygulamada da, sistemin bugüne kadar tanık olmadığı demokratik yorumlar ortaya konuyor. Komutanları ayakta alkışlayan yargı mensubu olmak, bugün utandırıcı bir görünüm olarak kabul ediliyor.
-Son olarak... "Bugünkü MGK'yı 28 Şubat MGK'sına benzetmek, Türkiye'ye ne kazandırır?" sorusunun tek müspet cevabı yok. 28 Şubat 1997 MGK'sı Türkiye'ye ne kazandırdı ki? Bugün hâlâ, askeri o yüzden ve onun devamı olan işler yüzünden tartışmıyor muyuz? Askeri, daha derin bir tartışmanın içine sürüklemeyi kim göze alabilir ki? Almalı ki?
-Böyle bir şey, ancak siyaset-asker ilişkisinde tırnak kaşıma görüntüsü veren CHP liderliğini sevindirir ama bu sevincin Türkiye'ye en küçük bir katkısı olmaz.
Bana göre Erdoğan da Başbuğ da istikrarın Türkiye için anlamını çok iyi bilen devlet adamları.
AHMET KEKEÇ
Bu da benim psikolojik asimetrik savaşım!
Çakma sosyal demokratlarımızın ‘sivil darbe’ uyarılarını elbette ciddiye almıyoruz. Bunun mebzul miktar ‘resmisi’ varken, olmayacak bir şeyi tartışmak, hem abesle iştigaldir, hem de zevzekliktir.
İlker Başbuğ Paşa, orduyu darbecilikle ilişkilendirenleri, ‘TSK’ya karşı örgütlü asimetrik psikolojik harekát yürütmekle’ suçlamıştı.
Bunu, ‘TSK asla böyle işlere bulaşmaz’ ön kabulüyle söylemişti.
Kendi zaviyesinde haklı olabilir...
Komutanlık hayatı ‘hukuk dışına’ çıkmaya meyyal kişi ve gurupları raptetmekle geçmiştir, hukuk dışı oluşumlara izin vermemiştir, darbe ve muhtıra gibi fena işlere iyi gözle bakmamıştır.
Bunların hepsi mümkün...
Fakat, ‘TSK böyle işlere bulaşmaz’, olsa olsa ‘temenni’ değeri taşır...
Olmuştur...
TSK böyle işlere bulaşmıştır...
Şimdi size, ‘Ne alakası var? Olmayan darbeye karşı yasa mı çıkarılırmış?’ diyen çakma sosyal demokratlarımızın yüzünü kızartacak bir ‘olmayan darbeler kronolojisi’ sunmak istiyorum.
Hani, söze başlarken, ‘Bugüne kadar üç tam, bir yarım, dört de akim kalmış darbe girişimi yaşadık’ deriz ya...
Doğru değil.
Evet, bugüne kadar üç tam, bir yarım darbe yaşadık...
Fakat ‘yaşamadıklarımız’ın, yani olmasına ramak kalmış darbe girişimlerimizin sayısı, olmuşların neredeyse üç katı...
Rahmetli Attila İlhan, Fahrettin Altay marifetiyle kotarılmış ‘38 girişimini’ de olmuş darbeler arasında sıralıyordu.
Bu konuda ihtilaf sürüyor...
Bana göre, İsmet Paşa’ya Cumhurbaşkanlığı kapılarını açan bu girişim, karşısında bir mukavemet göremediği için ‘olmamışlar’ kategorisine giriyor.
Başvekil Celal Bayar direnseydi, Mareşal Fevzi Çakmak cuntacıların kolpasına karşılık verseydi, Ali Fethi Okyar anglosakson terbiyeyi bir kenara bırakıp ‘Onu bunu bilmem arkadaş! Atatürk beni işaret etti’ diye tuttursaydı, muhtemelen kan dökülecek, böylece ilk ‘olmuş’ resmi darbemize 1938 yılında kavuşacaktık.
İkinci darbe girişimini 1950 yılında yaşadık.
İktidarı ‘seçim kazanmış DP’ye teslim etmeye yanaşmayan ve İsmet Paşa’ya darbe teklifi götüren kadro, hükümet kurulur kurulmaz tasfiye edildi.
Samet Kuşçu olayı, üçüncü girişimdir.
Darbe önlenmiş, ama darbe çalışmalarını haber eden Yüzbaşı Samet Kuşçu, DP içindeki cunta uzantılarının da marifetiyle cezaevine tıkılmıştır.
Dördüncü girişim, ‘14’lerin tasfiyesi’yle sonuçlanmıştır.
Beşinci girişim, ‘Türk Silahlı Kuvvetler Birliği’ hareketidir; ulusumuza Cevdet Sunay gibi büyük bir devlet adamı kazandırmıştır.
Talat Aydemir’in nafile deneyimleri altıncı ve yedinci girişimleri oluşturmaktadır.
Sekizinci girişimin altındaki imza, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural’a aittir; 1967 yılında üçlü kararnameyle emekliye sevkedilmiştir.
Dokuzuncu girişim ‘Madanoğlu cuntası’ olarak bilinen 9 Mart hareketidir... Ki, İlhan abiniz bu oluşumun içinde önemli bir görev ifa etmektedir.
Onuncusuna Muhsin Batur niyetlenmiştir. Orgeneral Faruk Gürler’i Cumhurbaşkanı seçtirmeyi başaramayınca, kendi kendini imha etmiştir.
On birincisinin altında, Orgeneral Namık Kemal Ersun’un imzasını görüyoruz ve çok mutlu oluyoruz... Ve bu değerli komutanı, DİSK Başkanı Süleyman Çelebi’nin ‘ilgisine’ havale ediyoruz.
On ikinci ve on üçüncü girişimler Özal’ın uyanık dikkati sayesinde bastırılmıştır.
On dördüncü, on beşinci ve on altıncı girişimlerin icra kadrosu Silivri’de zorunlu istirahata tabi tutulmaktadır.
Şimdi hayırlısıyla on yedincisini idrak ediyoruz.
Bu da, muhtemelen, ‘İlker Başbuğ engeline’ takılacak.
Çakma sosyal demokratlarımızın ‘sivil darbe’ uyarılarını elbette ciddiye almıyoruz. Bunun mebzul miktar ‘resmisi’ varken, olmayacak bir şeyi tartışmak, hem abesle iştigaldir, hem de zevzekliktir.
İlker Başbuğ Paşa, orduyu darbecilikle ilişkilendirenleri, ‘TSK’ya karşı örgütlü asimetrik psikolojik harekát yürütmekle’ suçlamıştı.
Bunu, ‘TSK asla böyle işlere bulaşmaz’ ön kabulüyle söylemişti.
Kendi zaviyesinde haklı olabilir...
Komutanlık hayatı ‘hukuk dışına’ çıkmaya meyyal kişi ve gurupları raptetmekle geçmiştir, hukuk dışı oluşumlara izin vermemiştir, darbe ve muhtıra gibi fena işlere iyi gözle bakmamıştır.
Bunların hepsi mümkün...
Fakat, ‘TSK böyle işlere bulaşmaz’, olsa olsa ‘temenni’ değeri taşır...
Olmuştur...
TSK böyle işlere bulaşmıştır...
Şimdi size, ‘Ne alakası var? Olmayan darbeye karşı yasa mı çıkarılırmış?’ diyen çakma sosyal demokratlarımızın yüzünü kızartacak bir ‘olmayan darbeler kronolojisi’ sunmak istiyorum.
Hani, söze başlarken, ‘Bugüne kadar üç tam, bir yarım, dört de akim kalmış darbe girişimi yaşadık’ deriz ya...
Doğru değil.
Evet, bugüne kadar üç tam, bir yarım darbe yaşadık...
Fakat ‘yaşamadıklarımız’ın, yani olmasına ramak kalmış darbe girişimlerimizin sayısı, olmuşların neredeyse üç katı...
Rahmetli Attila İlhan, Fahrettin Altay marifetiyle kotarılmış ‘38 girişimini’ de olmuş darbeler arasında sıralıyordu.
Bu konuda ihtilaf sürüyor...
Bana göre, İsmet Paşa’ya Cumhurbaşkanlığı kapılarını açan bu girişim, karşısında bir mukavemet göremediği için ‘olmamışlar’ kategorisine giriyor.
Başvekil Celal Bayar direnseydi, Mareşal Fevzi Çakmak cuntacıların kolpasına karşılık verseydi, Ali Fethi Okyar anglosakson terbiyeyi bir kenara bırakıp ‘Onu bunu bilmem arkadaş! Atatürk beni işaret etti’ diye tuttursaydı, muhtemelen kan dökülecek, böylece ilk ‘olmuş’ resmi darbemize 1938 yılında kavuşacaktık.
İkinci darbe girişimini 1950 yılında yaşadık.
İktidarı ‘seçim kazanmış DP’ye teslim etmeye yanaşmayan ve İsmet Paşa’ya darbe teklifi götüren kadro, hükümet kurulur kurulmaz tasfiye edildi.
Samet Kuşçu olayı, üçüncü girişimdir.
Darbe önlenmiş, ama darbe çalışmalarını haber eden Yüzbaşı Samet Kuşçu, DP içindeki cunta uzantılarının da marifetiyle cezaevine tıkılmıştır.
Dördüncü girişim, ‘14’lerin tasfiyesi’yle sonuçlanmıştır.
Beşinci girişim, ‘Türk Silahlı Kuvvetler Birliği’ hareketidir; ulusumuza Cevdet Sunay gibi büyük bir devlet adamı kazandırmıştır.
Talat Aydemir’in nafile deneyimleri altıncı ve yedinci girişimleri oluşturmaktadır.
Sekizinci girişimin altındaki imza, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural’a aittir; 1967 yılında üçlü kararnameyle emekliye sevkedilmiştir.
Dokuzuncu girişim ‘Madanoğlu cuntası’ olarak bilinen 9 Mart hareketidir... Ki, İlhan abiniz bu oluşumun içinde önemli bir görev ifa etmektedir.
Onuncusuna Muhsin Batur niyetlenmiştir. Orgeneral Faruk Gürler’i Cumhurbaşkanı seçtirmeyi başaramayınca, kendi kendini imha etmiştir.
On birincisinin altında, Orgeneral Namık Kemal Ersun’un imzasını görüyoruz ve çok mutlu oluyoruz... Ve bu değerli komutanı, DİSK Başkanı Süleyman Çelebi’nin ‘ilgisine’ havale ediyoruz.
On ikinci ve on üçüncü girişimler Özal’ın uyanık dikkati sayesinde bastırılmıştır.
On dördüncü, on beşinci ve on altıncı girişimlerin icra kadrosu Silivri’de zorunlu istirahata tabi tutulmaktadır.
Şimdi hayırlısıyla on yedincisini idrak ediyoruz.
Bu da, muhtemelen, ‘İlker Başbuğ engeline’ takılacak.
29 Haziran 2009 Pazartesi
MAHMUT TOPTAŞ
Kağıt parçasına söz kurşunu sıkmayın
"İki kutuplu dünya" diye başlayan yazılar yazılmaz oldu.
Çünkü ikisi de eksi olan kutuplardan komünizm ölünce tek kutuplu dünya kaldığına inandı bazı safdillerimiz ve bütün plan, proje, siyaset ve düşüncelerini o tek kutuba göre düzenlemeye başladılar.
O gülerse diğerleri sırıtıyor, o üzülürse diğerleri feryat ediyor.
İşte böyle bir ortamda her yerde ve her zamanda baharın gelişi gibi her ırk, her renk, her dinden ve her dilden insanları güneş ışınlarının sarması gibi, havanın insanı okşaması ve can vermesi gibi bütün insanlığı İslam kuşatmaya başladı.
Siyaset ve basın-yayın arenasında, sırtlanlara parçalatmak için sahneye atılan İslam'ın üzerine gidenlerin Müslüman olarak geri döndüğü görüldü.
Müslüman olmayanları da "İslam, bize tanıtıldığı gibi kötü değil" demeye başladılar.
Her türlü teknolojiye sahip, dünyanın her bir metrekaresini uydudan denetim altında tuttuğunu, bütün ulaşım araçlarını kontrol ettiğini söyleyen Amerika, kendi ülkesine giren uyuşturucuları engelleyememiş ve afyon sakızının üretildiği Afyon ilimizdeki köylüleri araştırmış bir tanesinin afyon sakızını kullanmadığını görünce "Neden kullanmıyorsunuz?" sorusuna "haram" cevabı alınca aklı başına gelmemiştir ama bütün bildikleri altüst olmuştur.
Bosna'da üç yüz bin Müslüman, batının silah ve siyaset desteğiyle öldürüldüğünde on binlercesinin esir alındığında, Müslümanlar da silahlanınca, Sırplar ölmesin diye Birleşmiş Milletler araya girmişti.
İşte o günlerde Birleşmiş Milletler gözlemcileri dağın kuzeyinde Hıristiyan, üniversite bitirmiş, İngilizce bilen Sırpların elindeki Müslüman esirlerden ölmeyenler en kötü şartlarda banyosuz, yiyecek ve giyecekten mahrum zincire bağlı tutulurken dağın güneyinde Müslümanların elindeki Sırp esirlerin temiz mekanlarda üç öğün yemek yiyerek ve banyo yaparak tutulduklarını gördüklerinde onlar bu özelliğin Kur'an-ı Kerim'deki "Sevmelerine rağmen, yemeklerini fakire, yetime ve esire yedirirler."
"Biz, ancak Allah rızası için yediririz, sizden bir karşılık ve teşekkür istemeyiz" (derler) (İnsan suresi ayet 8-9)
Ayetini bilmezler ama dağın kuzeyindeki Hıristiyan ile dağın güneyindeki Müslüman arasındaki farkı görürler.
Bir Arap şairi "Bir kadın için onun kuması "Güzel" demişse o kadın dünya güzelidir" diyor.
30/03/2001 tarihli Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında şöyle bir i'tiraf vardı: "Son seçimlerde yenilgiye uğrayınca siyasetten çekilen İsrail eski Başbakanı Ehud Barak, Demirel'le görüşmesi sırasında, bölgedeki güvenlik sorunundan yakınırken, Kudüs'ün Osmanlı dönemindeki yönetiminden esprili bir örnek verdi. Barak, 'Osmanlı döneminde tek pırpırlı bir Onbaşı, 20 kişilik askeri gücüyle burayı huzur içinde yönetiyordu' dedi. 'İstanbul'dan gelen talimatları uygulayan Onbaşı, otur deyince oturuluyor, kalk deyince kalkılıyordu'' diyen Barak'ın, 'Osmanlı Onbaşısı'nın o zaman, şimdi bölgede kendilerinin içinden çıkamadığı işlerin üstesinden geldiğini de söylemesi, Demirel'i güldürdü."
İşte benim anlatmak istediğimi Ehud Barak söyleyiveriyor.
"Kağıt parçası" mı yoksa "Belge" mi tartışmalarının iç yüzünü öğrenme imkanımız olmadan gideceğiz biz bu dünyadan.
Yüzde yüz gerçek olan belge Kur'an-ı Kerim'dir.
Dünyanın düşünce pazarlarında Kur'an ayetlerinin tedavülünü sağlamaya çalışalım.
Bakınız bu günlerde Sayın ve pek Muhterem Profesör Doktor İbrahim Saraçoğlu iki tane ayeti kerimeyi Gıda borsasında tedavüle soktu.
O ayetler: "O (kafir) işbaşına geçtiği zaman, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye koşar. Allah bozgunculuk yapanı sevmez." (Bakara suresi ayet 205)
"Size verdiğimiz rızkın en temiz ve güzelinden yeyiniz ve sakın o konuda taşkınlık yapmayınız. Sonra üzerinize gazabım iner, kimin üzerine de gazabım inerse o mutlaka (Cehenneme) düşer." (Ta-ha suresi ayet 81) ayetlerinde haber verildiğine göre kafir, yönetimin başına geçince nesli de bozar, zirai mahsülleri de bozar diye haber veriyor Rabbimiz.
Şu anda gıdaların genleriyle oynayarak insanlığın binbir türlü hastalığa yakalanmasını sağlayan devletleri gözünüzün önünden bir geçiriverin.
Haydin, bu günden itibaren çarşıya çıkmadan önce bir tefsirden bir ayeti okuyun, iyice anlayın ve çarşıdaki sohbetlerinizi bu ayet üzerinden yapınız.
Eğer siz bunu yapmazsanız kağıt parçasına söz kurşunları sıkarak kendi zamanınızı kurşunlamış olursunuz.
"İki kutuplu dünya" diye başlayan yazılar yazılmaz oldu.
Çünkü ikisi de eksi olan kutuplardan komünizm ölünce tek kutuplu dünya kaldığına inandı bazı safdillerimiz ve bütün plan, proje, siyaset ve düşüncelerini o tek kutuba göre düzenlemeye başladılar.
O gülerse diğerleri sırıtıyor, o üzülürse diğerleri feryat ediyor.
İşte böyle bir ortamda her yerde ve her zamanda baharın gelişi gibi her ırk, her renk, her dinden ve her dilden insanları güneş ışınlarının sarması gibi, havanın insanı okşaması ve can vermesi gibi bütün insanlığı İslam kuşatmaya başladı.
Siyaset ve basın-yayın arenasında, sırtlanlara parçalatmak için sahneye atılan İslam'ın üzerine gidenlerin Müslüman olarak geri döndüğü görüldü.
Müslüman olmayanları da "İslam, bize tanıtıldığı gibi kötü değil" demeye başladılar.
Her türlü teknolojiye sahip, dünyanın her bir metrekaresini uydudan denetim altında tuttuğunu, bütün ulaşım araçlarını kontrol ettiğini söyleyen Amerika, kendi ülkesine giren uyuşturucuları engelleyememiş ve afyon sakızının üretildiği Afyon ilimizdeki köylüleri araştırmış bir tanesinin afyon sakızını kullanmadığını görünce "Neden kullanmıyorsunuz?" sorusuna "haram" cevabı alınca aklı başına gelmemiştir ama bütün bildikleri altüst olmuştur.
Bosna'da üç yüz bin Müslüman, batının silah ve siyaset desteğiyle öldürüldüğünde on binlercesinin esir alındığında, Müslümanlar da silahlanınca, Sırplar ölmesin diye Birleşmiş Milletler araya girmişti.
İşte o günlerde Birleşmiş Milletler gözlemcileri dağın kuzeyinde Hıristiyan, üniversite bitirmiş, İngilizce bilen Sırpların elindeki Müslüman esirlerden ölmeyenler en kötü şartlarda banyosuz, yiyecek ve giyecekten mahrum zincire bağlı tutulurken dağın güneyinde Müslümanların elindeki Sırp esirlerin temiz mekanlarda üç öğün yemek yiyerek ve banyo yaparak tutulduklarını gördüklerinde onlar bu özelliğin Kur'an-ı Kerim'deki "Sevmelerine rağmen, yemeklerini fakire, yetime ve esire yedirirler."
"Biz, ancak Allah rızası için yediririz, sizden bir karşılık ve teşekkür istemeyiz" (derler) (İnsan suresi ayet 8-9)
Ayetini bilmezler ama dağın kuzeyindeki Hıristiyan ile dağın güneyindeki Müslüman arasındaki farkı görürler.
Bir Arap şairi "Bir kadın için onun kuması "Güzel" demişse o kadın dünya güzelidir" diyor.
30/03/2001 tarihli Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında şöyle bir i'tiraf vardı: "Son seçimlerde yenilgiye uğrayınca siyasetten çekilen İsrail eski Başbakanı Ehud Barak, Demirel'le görüşmesi sırasında, bölgedeki güvenlik sorunundan yakınırken, Kudüs'ün Osmanlı dönemindeki yönetiminden esprili bir örnek verdi. Barak, 'Osmanlı döneminde tek pırpırlı bir Onbaşı, 20 kişilik askeri gücüyle burayı huzur içinde yönetiyordu' dedi. 'İstanbul'dan gelen talimatları uygulayan Onbaşı, otur deyince oturuluyor, kalk deyince kalkılıyordu'' diyen Barak'ın, 'Osmanlı Onbaşısı'nın o zaman, şimdi bölgede kendilerinin içinden çıkamadığı işlerin üstesinden geldiğini de söylemesi, Demirel'i güldürdü."
İşte benim anlatmak istediğimi Ehud Barak söyleyiveriyor.
"Kağıt parçası" mı yoksa "Belge" mi tartışmalarının iç yüzünü öğrenme imkanımız olmadan gideceğiz biz bu dünyadan.
Yüzde yüz gerçek olan belge Kur'an-ı Kerim'dir.
Dünyanın düşünce pazarlarında Kur'an ayetlerinin tedavülünü sağlamaya çalışalım.
Bakınız bu günlerde Sayın ve pek Muhterem Profesör Doktor İbrahim Saraçoğlu iki tane ayeti kerimeyi Gıda borsasında tedavüle soktu.
O ayetler: "O (kafir) işbaşına geçtiği zaman, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekini ve nesli yok etmeye koşar. Allah bozgunculuk yapanı sevmez." (Bakara suresi ayet 205)
"Size verdiğimiz rızkın en temiz ve güzelinden yeyiniz ve sakın o konuda taşkınlık yapmayınız. Sonra üzerinize gazabım iner, kimin üzerine de gazabım inerse o mutlaka (Cehenneme) düşer." (Ta-ha suresi ayet 81) ayetlerinde haber verildiğine göre kafir, yönetimin başına geçince nesli de bozar, zirai mahsülleri de bozar diye haber veriyor Rabbimiz.
Şu anda gıdaların genleriyle oynayarak insanlığın binbir türlü hastalığa yakalanmasını sağlayan devletleri gözünüzün önünden bir geçiriverin.
Haydin, bu günden itibaren çarşıya çıkmadan önce bir tefsirden bir ayeti okuyun, iyice anlayın ve çarşıdaki sohbetlerinizi bu ayet üzerinden yapınız.
Eğer siz bunu yapmazsanız kağıt parçasına söz kurşunları sıkarak kendi zamanınızı kurşunlamış olursunuz.
İBRAHİM ÖZTÜRK
Model sıkıntısı mı, takıntısı mı?
Yakıcı yaz sıcaklarına rağmen rehavete yer yok. Zaten krizden önce de her biri kriz gibi birçok meydan okuma söz konusu idi. Kriz ise 'zorunlu düzeltme hareketlerini' hızlandırmış gözüküyor. Cuma günü Dünya Erdemli İşadamları Derneği'nde bu dönüşüm ve model konusunu tartıştık.
Açıkçası bu model takıntısı haklı olarak sadece işadamının değil, yüksek lisans-doktora düzeyinde tez yazan birçok genç arkadaşın da araştırma sorunsalını teşkil ediyor. Evet, anlayarak ve düşünerek bunu konuşmalıyız.
Model kıt kaynaklarla zorunlu öncelikler arasındaki dengeyi kurmaya çalışan bir avadanlık. Gerçekten de kaynaklar kıt ve sorunlar çok olunca bize düşen, öncelikler listesi yapıp geri kalanların tedricen çözümü için doğru çabalar sarf etmek. 2001 krizi sonrasında üç büyük ve ertelenemez gündem vardı. Bunlar; 1990'lar boyunca dibe çakılan büyümenin tekrar rayına konulması, Türk işadamını çürüten ve yaklaşık 20 sene yüzde 65-70 bandında yapışıp kalan enflasyonu bertaraf etmek ve nihayet, büyürken ve enflasyonu düşürürken darmadağın olmuş kamu ve bankacılıkta finansal dengeleri sağlamak. Kamunun finansal dengesi demek bütçe açıklarını yok edip, borcunu ve borçlanma gereğini makul düzeylere çekip, hatta tasarrufa geçmesidir. Bu üç hedefi bir arada başarmak ise inanılmaz derecede zor. Ancak bu üç hedefi de başardık.
Burada bir 'Tük mucizesi' olmasa da dünyadaki son derece uygun ortama ilk defa başarıyla uyum sağlayabilmiş olması, Türkiye'nin başarısı. Reformlar, bunu sağlayan dış çıpalar ve siyasî istikrar, başarıdaki anahtar terimler.
İşadamlarının şu sıralar 'modelin yan etkilerini' konuşması da gayet doğru. Zaten yan etkisi olmayan bir ilaç yok. Bir yandan modelin yan etkileri ortaya çıkarken, bir yandan da modelin çözmesini beklediğimiz ancak hâlâ çözülmeyen sorunlar var. İşadamı sıralamayı şöyle yapıyor: 'Yüksek faiz, aşırı değerli TL'ye, o da cari açığa sebep oluyor.' Hatta işadamına bakılırsa, özel sektör borçlarının nedeni de bu mimari. Eh bir de yüksek işsizlik devam ediyor. Bu nedensellik veya geçiş mekanizması kesinlikle sorunu açıklamak için yetersiz.
Ancak biz işadamına kulak vermeye devam edelim. Sorunun çözümü için işadamı, iki kritik alana odaklanıyor. Bu kadar yüksek faiz olmasaydı, TL değerlenmez, cari açık olmaz, özel kesim kur baskısı ve kambiyo kazancı cazibesi sebebiyle böyle borçlanmazdı. Bu tespitler de bize göre fazlasıyla eksik. Ancak varsayalım ki doğru olsun. Peki, faizi nasıl indireceğiz? Kafası 'eski dönemde' kalan işadamı, faizin emir komuta ile ya da para basarak düşürülebileceğini düşünüyor. Kendisini savurup yele veren son 30 seneden pek ders çıkarmamış. Ne sorunu doğru tanımlıyor ne de bunun çözümü için gerekli süreci kabulleniyor.
İkinci çözümü de 'devlet nerede, sahipsiz kaldık, yabancılar her yeri istila etti' şeklinde bir şikayetin içine gömerek veriyor. Şöyle açayım: Yukarıda bahsettiğimiz üçlü ödevin ardından devlet ancak şimdi hem de kriz ortamında tarihin en büyük ve en akıllı teşvik paketini açıkladı. Bu muazzam teşviklerden faydalanmaya bile ehil olamayan küçüklere de dönüp diyor ki: 'Birleş, ortaklık yap, gücünü birleştir, bunun için de teşvik vereyim'.
Kimse topu taca atmasın. Cari açığı, işsizliği, enflasyonu çözmenin yolu tam da buradan geçiyor. Hafta sonu ecdad yadigârı Beypazarı'nda, çok iyi korunmuş bir tarihin kucağında MÜSİAD'ın en aktif sektör kurulu olan makinecilerle teşvikleri ve sanayinin dönüşümünü tartıştık. Makinecilerin bu vizyona sahip başkanı Necmettin Öztürk'le benzer toplantıları Çeşme, Urfa ve Bakü'de yapmıştık. Artık hedef teşviklerden faydalanmak, ortaklık yapmak, işbirliği içinde dışa açılmak, verimliliği keşfetmek, ürün geliştirmek ve pazarlamak.
Yakıcı yaz sıcaklarına rağmen rehavete yer yok. Zaten krizden önce de her biri kriz gibi birçok meydan okuma söz konusu idi. Kriz ise 'zorunlu düzeltme hareketlerini' hızlandırmış gözüküyor. Cuma günü Dünya Erdemli İşadamları Derneği'nde bu dönüşüm ve model konusunu tartıştık.
Açıkçası bu model takıntısı haklı olarak sadece işadamının değil, yüksek lisans-doktora düzeyinde tez yazan birçok genç arkadaşın da araştırma sorunsalını teşkil ediyor. Evet, anlayarak ve düşünerek bunu konuşmalıyız.
Model kıt kaynaklarla zorunlu öncelikler arasındaki dengeyi kurmaya çalışan bir avadanlık. Gerçekten de kaynaklar kıt ve sorunlar çok olunca bize düşen, öncelikler listesi yapıp geri kalanların tedricen çözümü için doğru çabalar sarf etmek. 2001 krizi sonrasında üç büyük ve ertelenemez gündem vardı. Bunlar; 1990'lar boyunca dibe çakılan büyümenin tekrar rayına konulması, Türk işadamını çürüten ve yaklaşık 20 sene yüzde 65-70 bandında yapışıp kalan enflasyonu bertaraf etmek ve nihayet, büyürken ve enflasyonu düşürürken darmadağın olmuş kamu ve bankacılıkta finansal dengeleri sağlamak. Kamunun finansal dengesi demek bütçe açıklarını yok edip, borcunu ve borçlanma gereğini makul düzeylere çekip, hatta tasarrufa geçmesidir. Bu üç hedefi bir arada başarmak ise inanılmaz derecede zor. Ancak bu üç hedefi de başardık.
Burada bir 'Tük mucizesi' olmasa da dünyadaki son derece uygun ortama ilk defa başarıyla uyum sağlayabilmiş olması, Türkiye'nin başarısı. Reformlar, bunu sağlayan dış çıpalar ve siyasî istikrar, başarıdaki anahtar terimler.
İşadamlarının şu sıralar 'modelin yan etkilerini' konuşması da gayet doğru. Zaten yan etkisi olmayan bir ilaç yok. Bir yandan modelin yan etkileri ortaya çıkarken, bir yandan da modelin çözmesini beklediğimiz ancak hâlâ çözülmeyen sorunlar var. İşadamı sıralamayı şöyle yapıyor: 'Yüksek faiz, aşırı değerli TL'ye, o da cari açığa sebep oluyor.' Hatta işadamına bakılırsa, özel sektör borçlarının nedeni de bu mimari. Eh bir de yüksek işsizlik devam ediyor. Bu nedensellik veya geçiş mekanizması kesinlikle sorunu açıklamak için yetersiz.
Ancak biz işadamına kulak vermeye devam edelim. Sorunun çözümü için işadamı, iki kritik alana odaklanıyor. Bu kadar yüksek faiz olmasaydı, TL değerlenmez, cari açık olmaz, özel kesim kur baskısı ve kambiyo kazancı cazibesi sebebiyle böyle borçlanmazdı. Bu tespitler de bize göre fazlasıyla eksik. Ancak varsayalım ki doğru olsun. Peki, faizi nasıl indireceğiz? Kafası 'eski dönemde' kalan işadamı, faizin emir komuta ile ya da para basarak düşürülebileceğini düşünüyor. Kendisini savurup yele veren son 30 seneden pek ders çıkarmamış. Ne sorunu doğru tanımlıyor ne de bunun çözümü için gerekli süreci kabulleniyor.
İkinci çözümü de 'devlet nerede, sahipsiz kaldık, yabancılar her yeri istila etti' şeklinde bir şikayetin içine gömerek veriyor. Şöyle açayım: Yukarıda bahsettiğimiz üçlü ödevin ardından devlet ancak şimdi hem de kriz ortamında tarihin en büyük ve en akıllı teşvik paketini açıkladı. Bu muazzam teşviklerden faydalanmaya bile ehil olamayan küçüklere de dönüp diyor ki: 'Birleş, ortaklık yap, gücünü birleştir, bunun için de teşvik vereyim'.
Kimse topu taca atmasın. Cari açığı, işsizliği, enflasyonu çözmenin yolu tam da buradan geçiyor. Hafta sonu ecdad yadigârı Beypazarı'nda, çok iyi korunmuş bir tarihin kucağında MÜSİAD'ın en aktif sektör kurulu olan makinecilerle teşvikleri ve sanayinin dönüşümünü tartıştık. Makinecilerin bu vizyona sahip başkanı Necmettin Öztürk'le benzer toplantıları Çeşme, Urfa ve Bakü'de yapmıştık. Artık hedef teşviklerden faydalanmak, ortaklık yapmak, işbirliği içinde dışa açılmak, verimliliği keşfetmek, ürün geliştirmek ve pazarlamak.
ALİ ÜNAL
İran konusunda yapılan dehşetli yanlışlar
Türk medyasında o kadar dehşetli bilgi hataları sâdır oluyor ki, insanın "Bunu ancak okumuş olan yapar!" diyesi geliyor. Bu hatalardan pek çokları da İran konusunda sergilendi. Bir defa Türkiye medyası, bilhassa Arapça ve Farsça menşeli kelimeleri, İngilizce gibi Batı dillerinden aldığı için sürekli yanlış yazıyor.
İngilizcede kelimeler yazıldığından farklı okunduğundan, bilhassa Arapça ve Farsça kelimeler kendi telaffuzlarıyla verilebilmek için İngilizcede farklı yazılır ama, aslî telaffuzlarıyla telaffuz edilir. Türkiye medyası da bu kelimeleri aynen İngilizce yazılış şekliyle alıp, yazıldığı gibi telaffuz ediyor. Meselâ, Musevî, Musavi; Kedhudai, Kadhodai olarak yazılıp telaffuz ediliyor. Bu ülkede, bir zamanların ünlü Uganda Devlet Başkanı Îd-i Emin (Bayram Emin), İdi Amin olarak yazılıp telaffuz edildi hep. Ve bu hata hep yapılıyor.
İkinci olarak, gazetelerde yazıp televizyonlara çıkanlar, İran'da 2000 yıllık Pers devlet geleneğinden bahsediyorlar. Gerçi Batılı tarihçiler 1935'te modern İran kurulana kadar İran'da ortaya çıkan bütün imparatorluklara Fars imparatorlukları manâsında Pers imparatorlukları deseler de bu, hiçbir zaman doğru değildir. Pers veya Fars imparatorluğu manâsında son imparatorluk Sasanîlerle birlikte 651 yılında tarihe karışmıştır. Bundan sonra İran'da Hz. Ebu Bekir dışında Râşid Halifeler, Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular, Harezmşahlar, Moğol-İlhanlılar, Timur vs. hükmetmiştir ki, hiçbiri Fars değildir. Ayrıca, şu andaki devletin de mirasçısı olduğu Şiî İran, Şah İsmail tarafından 16. asrın başında kurulmuştur ki, ne Şah İsmail ne de ordusunu ve yönetimini teşkil eden asıl kadro Fars'tır. Faruk Sümer, Safevi Devleti'nin Kuruluş ve Gelişmesinde Anadolu Türkleri'nin Rolü isimli eserinde, Anadolu'dan akın akın gidip Şah İsmail'e katılan ve onun ordusunu oluşturan Türkmen boylarının tek tek isimlerini verir.
Türkiye'de hemen herkesin yaptığı bir diğer hata, İran'ı Müslümanlar tarafından fethedildiği tarihten bu yana hep Şiî ve Şiîliğin merkezi gibi bilmektir. İran'da Kum ve Meşhed (eski ismi Tus), Hz. Masume ve Hz. İmam Ali Rıza sebebiyle Şiî merkezler olmuşlardır. Bunun dışında, İran'ı resmen Şiîleştiren Safevîlere kadar İran, âdeta Sünnîliğin merkezlerindendir; Sünnî âlimlerin, özellikle Sünnî tasavvuf büyüklerinin, Hafız, Sâdî gibi dev ediplerin pek çoğu İranlıdır. İslâm dünyasında Safevîlere kadar 8,5 asır bilhassa Irak, Lübnan, Arabistan'ın doğusunda Dahran gibi bölgeler, Şiîlerin en yoğun bulunduğu yerler olagelmiştir.
Bir de İran konusunda en uzman Cengiz Çandar'ın unutkanlıkla mı, bilerek mi yaptığı dehşetli bir hata var ki, Dünden Yarına İran ve Orta Doğu Çıkmazı adlı kitaplarında 1978'de Abadan'da "yüzyılın kaydettiği en büyük cinayetlerden biri" olarak nitelediği sinema katliamında yüzlerce kişinin diri diri yakıldığını, 'Kara Cuma' olarak tarihe geçen 8 Eylül günü Jale (Şüheda) meydanında göstericilerin üzerine açılan ateş sonucu "çoğu kadın-çocuk binlerce kişinin öldüğü"nü yazar ve daha başka katliamlardan söz ederken, devrim öncesi halk yürüyüşlerinde Şah'ın göstericilere karşı kuvvet kullanmadığını söyleyebiliyor.
Âdil devlet adamı, bir hadis-i şerifte, mahşer günü Allah'ın Arşı'nın altında gölgelenecek yedi sınıf insan içinde en başta anılır. Hak, daima üstündür ve hakkın büyüğü küçüğü olmaz, fakat sokak anarşisiyle hak aranmaz. Hedefin meşrû olması gerektiği gibi, ona giden yolun da meşrû olması gerekir. Bir tarafın haksızlık yapmış olması, haksız mukabeleyi katiyen gerektirmez. Haksız mukabele insanı haklıyken haksız yapar. Din, dâhilde niza ve düşmanlık istemez ve menfide kullanılmaz. İslâmî siyaset İslâm'dan çıkar, başkasına vasıta yapılamaz. İnsanı en çok rezil eden, din'e de en çok zarar veren beşerî zaaf ve hırslardır ki, bunların en önde geleni de, yaşlılıkta daha da arttığı görülen iktidar zaaf ve hırsıdır.
Türk medyasında o kadar dehşetli bilgi hataları sâdır oluyor ki, insanın "Bunu ancak okumuş olan yapar!" diyesi geliyor. Bu hatalardan pek çokları da İran konusunda sergilendi. Bir defa Türkiye medyası, bilhassa Arapça ve Farsça menşeli kelimeleri, İngilizce gibi Batı dillerinden aldığı için sürekli yanlış yazıyor.
İngilizcede kelimeler yazıldığından farklı okunduğundan, bilhassa Arapça ve Farsça kelimeler kendi telaffuzlarıyla verilebilmek için İngilizcede farklı yazılır ama, aslî telaffuzlarıyla telaffuz edilir. Türkiye medyası da bu kelimeleri aynen İngilizce yazılış şekliyle alıp, yazıldığı gibi telaffuz ediyor. Meselâ, Musevî, Musavi; Kedhudai, Kadhodai olarak yazılıp telaffuz ediliyor. Bu ülkede, bir zamanların ünlü Uganda Devlet Başkanı Îd-i Emin (Bayram Emin), İdi Amin olarak yazılıp telaffuz edildi hep. Ve bu hata hep yapılıyor.
İkinci olarak, gazetelerde yazıp televizyonlara çıkanlar, İran'da 2000 yıllık Pers devlet geleneğinden bahsediyorlar. Gerçi Batılı tarihçiler 1935'te modern İran kurulana kadar İran'da ortaya çıkan bütün imparatorluklara Fars imparatorlukları manâsında Pers imparatorlukları deseler de bu, hiçbir zaman doğru değildir. Pers veya Fars imparatorluğu manâsında son imparatorluk Sasanîlerle birlikte 651 yılında tarihe karışmıştır. Bundan sonra İran'da Hz. Ebu Bekir dışında Râşid Halifeler, Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular, Harezmşahlar, Moğol-İlhanlılar, Timur vs. hükmetmiştir ki, hiçbiri Fars değildir. Ayrıca, şu andaki devletin de mirasçısı olduğu Şiî İran, Şah İsmail tarafından 16. asrın başında kurulmuştur ki, ne Şah İsmail ne de ordusunu ve yönetimini teşkil eden asıl kadro Fars'tır. Faruk Sümer, Safevi Devleti'nin Kuruluş ve Gelişmesinde Anadolu Türkleri'nin Rolü isimli eserinde, Anadolu'dan akın akın gidip Şah İsmail'e katılan ve onun ordusunu oluşturan Türkmen boylarının tek tek isimlerini verir.
Türkiye'de hemen herkesin yaptığı bir diğer hata, İran'ı Müslümanlar tarafından fethedildiği tarihten bu yana hep Şiî ve Şiîliğin merkezi gibi bilmektir. İran'da Kum ve Meşhed (eski ismi Tus), Hz. Masume ve Hz. İmam Ali Rıza sebebiyle Şiî merkezler olmuşlardır. Bunun dışında, İran'ı resmen Şiîleştiren Safevîlere kadar İran, âdeta Sünnîliğin merkezlerindendir; Sünnî âlimlerin, özellikle Sünnî tasavvuf büyüklerinin, Hafız, Sâdî gibi dev ediplerin pek çoğu İranlıdır. İslâm dünyasında Safevîlere kadar 8,5 asır bilhassa Irak, Lübnan, Arabistan'ın doğusunda Dahran gibi bölgeler, Şiîlerin en yoğun bulunduğu yerler olagelmiştir.
Bir de İran konusunda en uzman Cengiz Çandar'ın unutkanlıkla mı, bilerek mi yaptığı dehşetli bir hata var ki, Dünden Yarına İran ve Orta Doğu Çıkmazı adlı kitaplarında 1978'de Abadan'da "yüzyılın kaydettiği en büyük cinayetlerden biri" olarak nitelediği sinema katliamında yüzlerce kişinin diri diri yakıldığını, 'Kara Cuma' olarak tarihe geçen 8 Eylül günü Jale (Şüheda) meydanında göstericilerin üzerine açılan ateş sonucu "çoğu kadın-çocuk binlerce kişinin öldüğü"nü yazar ve daha başka katliamlardan söz ederken, devrim öncesi halk yürüyüşlerinde Şah'ın göstericilere karşı kuvvet kullanmadığını söyleyebiliyor.
Âdil devlet adamı, bir hadis-i şerifte, mahşer günü Allah'ın Arşı'nın altında gölgelenecek yedi sınıf insan içinde en başta anılır. Hak, daima üstündür ve hakkın büyüğü küçüğü olmaz, fakat sokak anarşisiyle hak aranmaz. Hedefin meşrû olması gerektiği gibi, ona giden yolun da meşrû olması gerekir. Bir tarafın haksızlık yapmış olması, haksız mukabeleyi katiyen gerektirmez. Haksız mukabele insanı haklıyken haksız yapar. Din, dâhilde niza ve düşmanlık istemez ve menfide kullanılmaz. İslâmî siyaset İslâm'dan çıkar, başkasına vasıta yapılamaz. İnsanı en çok rezil eden, din'e de en çok zarar veren beşerî zaaf ve hırslardır ki, bunların en önde geleni de, yaşlılıkta daha da arttığı görülen iktidar zaaf ve hırsıdır.
ALİ BULAÇ
İran'daki çatışma
İran'ı anlayabilmek o kadar kolay değil. Elimizde iki anahtar var. 12 Haziran seçimlerine itiraz edenler ve sokağa dökülenler, bunlara 'reformcular' denir. Diğeri adına 'muhafazakârlar' adına şemsiye altında toplananlar. Belirtmek gerekir ki, bunlar İran'da olup bitenleri anlamak için yeterli isimlendirmeler değil.
Görünürdeki sahnede referansları gayet iyi olan Mir Hüseyin Musavi ve 2005'ten bu yana cumhurbaşkanlığı makamında olan Mahmud Ahmedinejad. Fakat bu iki zatın arkasındaki siluetlere dikkatlice baktığımızda Musavi'nin arkasında Haşimi Rafsancani, Ahmedinejad'ın arkasında da Ali Hamaney duruyor. Hiç kuşkusuz aktörler sahnede görünür olanlardan ibaret değil, bir de toplumsal sahada benzer bir ayrışma söz konusu. Bu ayrışma, kişileri aşan nitelikte toplumsal anlamlara sahip. Mesela Musavi'nin katarında son derece aktif ve provokatif özellikleriyle seçimlerden bu yana gösterilere damgasını vuran Mücahidan-ı Halk, Tudeh, Batıcılar, Şah'ın içerideki kalıntıları ve en önemlisi beyaz İranlıların İran'daki karşılığı olan Kuzey Tahran zenginleri var. Ahmedinejad'ın arkasında toplumsal olarak İran'ın kırsalında yaşayan kalabalıklar, şehirlerin varoşlarında yaşayan yoksullar, milli gelirden az pay alan kesimler, yani Güney Tahran var. Bu resim bize sanki çatışmanın temelinde "keskin bir sınıf ayrışması" olduğunu ilham eder. Tabii ki her şey 'sınıfsal' bir farklılaşmadan ibaret değildir. Ama belirleyici değilse de, etkileyici rol oynadığında kuşku yok. Eğer 1979 İslam devrimiyle İran'ın bir tür modern tarihin dışına çıkmayı göze alarak içine girdiği rejim açısından baktığımızda bu ülkenin sorunu İslamî rejim değildir.
İslam devriminin 30 senedir bir cennet getirmediği muhakkak. İslam devriminin aşamadığı ilk ve en hayati sorun "modern karakterinde ulus" yapısıdır. Bu, sadece İran ve İranlıların değil, 19. yüzyıldan bu yana siyaset sahnesinde mücadele veren bilumum İslamcıların -bizim/hepimizin- temel sorunudur. İran'ı provoke edip sorunlarla boğuşan ülke haline getiren diğer önemli faktör, devrimden hemen sonra Dünya Sistemi'nin onu savaşların içine sürüklemesidir. Saddam'ın haksız yere 1 milyon insanın hayatına ve yaklaşık 1 trilyon dolara mal olan savaş, İran'ı sadece provoke etmekle kalmadı, toplumsal beşerî dengesini de altüst etti. Savaş insanların sağlıklı düşünmesini engeller, katılaştırır, sürekli 'olağanüstü' bir hal içinde yaşama hissini telkin eder.
İran kendi sosyo-politik temel tercihleri doğrultusunda reform yapmak durumundadır. Ahmedinejad ve taraftarları bunu bir türlü yap(a)mıyorlar. Hakikatte İran, İmam Humeyni'nin vefatından sonra, Rafsancani'nin etrafında toplanan eski-geleneksel seçkin zümrenin bürokraside ve ekonomi içinde yeniden kendini konumlandırdıkları bir dönemden geçti. Bir anda devrimden yana kesilenler gelir bölüşümünün önemli kısmına el koydular. Bugünkü kavganın temelinde biraz da Ahmedinejad'ın kalıcı yatırımlar yapmadan kamu kaynaklarının bir bölümünü yoksul kesimlere aktarması, aracı zümreleri ortadan kaldırmaya çalışması ve Rafsancani'nin el koyduğu bürokratik merkezdeki unsurları temizleme çabası yatıyor.
Çatışma bundan da ibaret değildir elbette. Obama'nın İran'la ilgili ilk öne çıkardığı "sıkılmış yumruğa uzattıkları el" metaforuydu. Bu metaforda "sıkılmış yumruk" İran'ın, "barış için uzatılmış el" Amerikalıların oluyordu. "Barış elini" uzatan ABD, Pakistan ve Afganistan'da sivil katliamlara devam ediyor, ama İran'ı yine Batı yörüngesine döndürmek isteyen içerideki unsurlara bu metafor can simidi gibi geldi. ABD'nin İran'dan istediği iki şey var: Nükleer programından vazgeçmesi ve küresel ekonomiye entegre olmayı kabul etmesi. İran'daki sorunun dış boyutu da bir o kadar önemli.
İran'ı anlayabilmek o kadar kolay değil. Elimizde iki anahtar var. 12 Haziran seçimlerine itiraz edenler ve sokağa dökülenler, bunlara 'reformcular' denir. Diğeri adına 'muhafazakârlar' adına şemsiye altında toplananlar. Belirtmek gerekir ki, bunlar İran'da olup bitenleri anlamak için yeterli isimlendirmeler değil.
Görünürdeki sahnede referansları gayet iyi olan Mir Hüseyin Musavi ve 2005'ten bu yana cumhurbaşkanlığı makamında olan Mahmud Ahmedinejad. Fakat bu iki zatın arkasındaki siluetlere dikkatlice baktığımızda Musavi'nin arkasında Haşimi Rafsancani, Ahmedinejad'ın arkasında da Ali Hamaney duruyor. Hiç kuşkusuz aktörler sahnede görünür olanlardan ibaret değil, bir de toplumsal sahada benzer bir ayrışma söz konusu. Bu ayrışma, kişileri aşan nitelikte toplumsal anlamlara sahip. Mesela Musavi'nin katarında son derece aktif ve provokatif özellikleriyle seçimlerden bu yana gösterilere damgasını vuran Mücahidan-ı Halk, Tudeh, Batıcılar, Şah'ın içerideki kalıntıları ve en önemlisi beyaz İranlıların İran'daki karşılığı olan Kuzey Tahran zenginleri var. Ahmedinejad'ın arkasında toplumsal olarak İran'ın kırsalında yaşayan kalabalıklar, şehirlerin varoşlarında yaşayan yoksullar, milli gelirden az pay alan kesimler, yani Güney Tahran var. Bu resim bize sanki çatışmanın temelinde "keskin bir sınıf ayrışması" olduğunu ilham eder. Tabii ki her şey 'sınıfsal' bir farklılaşmadan ibaret değildir. Ama belirleyici değilse de, etkileyici rol oynadığında kuşku yok. Eğer 1979 İslam devrimiyle İran'ın bir tür modern tarihin dışına çıkmayı göze alarak içine girdiği rejim açısından baktığımızda bu ülkenin sorunu İslamî rejim değildir.
İslam devriminin 30 senedir bir cennet getirmediği muhakkak. İslam devriminin aşamadığı ilk ve en hayati sorun "modern karakterinde ulus" yapısıdır. Bu, sadece İran ve İranlıların değil, 19. yüzyıldan bu yana siyaset sahnesinde mücadele veren bilumum İslamcıların -bizim/hepimizin- temel sorunudur. İran'ı provoke edip sorunlarla boğuşan ülke haline getiren diğer önemli faktör, devrimden hemen sonra Dünya Sistemi'nin onu savaşların içine sürüklemesidir. Saddam'ın haksız yere 1 milyon insanın hayatına ve yaklaşık 1 trilyon dolara mal olan savaş, İran'ı sadece provoke etmekle kalmadı, toplumsal beşerî dengesini de altüst etti. Savaş insanların sağlıklı düşünmesini engeller, katılaştırır, sürekli 'olağanüstü' bir hal içinde yaşama hissini telkin eder.
İran kendi sosyo-politik temel tercihleri doğrultusunda reform yapmak durumundadır. Ahmedinejad ve taraftarları bunu bir türlü yap(a)mıyorlar. Hakikatte İran, İmam Humeyni'nin vefatından sonra, Rafsancani'nin etrafında toplanan eski-geleneksel seçkin zümrenin bürokraside ve ekonomi içinde yeniden kendini konumlandırdıkları bir dönemden geçti. Bir anda devrimden yana kesilenler gelir bölüşümünün önemli kısmına el koydular. Bugünkü kavganın temelinde biraz da Ahmedinejad'ın kalıcı yatırımlar yapmadan kamu kaynaklarının bir bölümünü yoksul kesimlere aktarması, aracı zümreleri ortadan kaldırmaya çalışması ve Rafsancani'nin el koyduğu bürokratik merkezdeki unsurları temizleme çabası yatıyor.
Çatışma bundan da ibaret değildir elbette. Obama'nın İran'la ilgili ilk öne çıkardığı "sıkılmış yumruğa uzattıkları el" metaforuydu. Bu metaforda "sıkılmış yumruk" İran'ın, "barış için uzatılmış el" Amerikalıların oluyordu. "Barış elini" uzatan ABD, Pakistan ve Afganistan'da sivil katliamlara devam ediyor, ama İran'ı yine Batı yörüngesine döndürmek isteyen içerideki unsurlara bu metafor can simidi gibi geldi. ABD'nin İran'dan istediği iki şey var: Nükleer programından vazgeçmesi ve küresel ekonomiye entegre olmayı kabul etmesi. İran'daki sorunun dış boyutu da bir o kadar önemli.
MEHMET YILMAZ
2009 yılına 1989 penceresinden bakınca
Time dergisi, kapsamlı bir dosya hazırlamış son sayısında. 20 yıl önce dünyanın farklı coğrafyalarında meydana gelen ve birbiriyle doğrudan ilgisi olmayan hadiselerin günümüz dünyasını nasıl şekillendirdiğini yazmış.
İyi de yapmış.
Bugün hep birlikte idrak ettiğimiz "değişim" dinamiğini anlamak için 1989 yılına odaklanmak çok doğru bir tercih.
Dergi de bunu yapmış zaten.
O günkü hadiseleri bire bir yaşayan gazetecilerin kaleminden 20 yıl önce yaşananları okumak ufuk açıcı hakikaten.
Neler var derginin 'köşe taşı' kabul ettiği gelişmeler arasında?
İlk sırada Soğuk Savaş'ın bittiğini sembolize eden gelişmeler tabii ki...
Berlin Duvarı'nın yıkılması onlardan biri mesela.
Diğeri de Sovyetler Birliği'nin dağılması.
Şüphesiz duvarın yıkılması sadece Soğuk Savaş'ı bitirmedi.
Aynı zamanda iki Almanya'nın birleşmesi ve Varşova Paktı'nın yıkılmasıyla sonuçlanan pek çok gelişmeye de ivme kazandırdı.
Bu dönemde kilit rol oynayan liderlerden biri Mikhail Gorbaçov idi. Hantal komünist devlet yapısını revize etmek için ortaya attığı "Glasnost / Açıklık" ve "Perestroika / Yeniden Yapılanma" politikalarıyla dönemin süper gücü Sovyetler'i parçalayan lider olarak tarihe geçti.
Ardından da Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
1989'un önemli olayları sadece bunlarla sınırlı değil elbet.
Çin ordusunun Tiananmen Meydanı'nda gerçekleştirdiği katliam da en az diğerleri kadar önemli.
Biliyorsunuz Çin'deki siyasî ve ekonomik bunalım 1980'lerin sonlarına doğru geniş çaplı halk hareketine dönüştü. Öğrenciler daha fazla demokrasi talebiyle ayaklandı.
Pekin yönetimi, Sovyetler Birliği gibi bir dağılma sürecine girmekten korktuğu için gösterilere izin vermedi. Ancak halk isyan etmişti bir kere. Bunun üzerine sert tedbirler alındı. Tiananmen Meydanı'nda gösteri yapanların üzerine tanklar sürüldü.
Ve...
Ayaklanma kan dökülerek bastırıldı.
Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 41 yıl devam eden ırk ayrımcılığı (Apartheid) politikasını bitiren gelişmeler de 1989'da başladı.
Dönemin devlet başkanları P. W. Botha ve halefi F. W. De Klerk, ırk ayrımcılığına karşı mücadele verdiği için 26 yıl hapishanede tutulan siyahî lider Nelson Mandela ile görüşmeye başladılar.
Sonra...
Önce Mandela serbest bırakıldı. Ardından devlet başkanı olmasının önü açıldı.
İki yıl içinde de ırk ayrımcılığı politikası tarihe gömüldü.
Time'ın derlediği "seçki" arasında Vietnam ordusunun Kamboçya'yı terk etmesi de var, bugün vazgeçilmez hale gelen internetin 'www' ve 'html' düzenine geçişinin hikâyesi de...
Bunlar arasında en dramatik olanı da Filistinli Abdullah Azzam'a 23 Kasım 1989 tarihinde düzenlenen suikast galiba.
1979'da Afganistan'ı işgal eden Sovyetler'e karşı savaşan Azzam'ı Peşaver'de kimin katlettiği bir muamma. Ama...
Onun ölümüyle Afganistan ve Pakistan hattında çok şeyin değiştiği muhakkak.
Sovyet askerlerinin çekilmesinden sonra Afganistan'da iç savaşın başlamasını; ardından El Kaide'nin ve Taliban'ın ortaya çıktığını zikretmek kâfidir sanırım.
Aynı dönemde Türkiye'de de bu hadiselere paralel gelişmeler oldu aslında. Ancak...
Dünya ölçeğinde görmediği için herhalde, onları zikretmiyor Time.
Kendi açısından haklı olabilir.
Peki...
20 yıl sonra 2009'u anlatırken bu kez Türkiye'den bahseder mi acaba?
Bence edebilir.
Çünkü...
Önemli gelişmeler yaşanıyor Türkiye'de.
Ya sizce?
Time dergisi, kapsamlı bir dosya hazırlamış son sayısında. 20 yıl önce dünyanın farklı coğrafyalarında meydana gelen ve birbiriyle doğrudan ilgisi olmayan hadiselerin günümüz dünyasını nasıl şekillendirdiğini yazmış.
İyi de yapmış.
Bugün hep birlikte idrak ettiğimiz "değişim" dinamiğini anlamak için 1989 yılına odaklanmak çok doğru bir tercih.
Dergi de bunu yapmış zaten.
O günkü hadiseleri bire bir yaşayan gazetecilerin kaleminden 20 yıl önce yaşananları okumak ufuk açıcı hakikaten.
Neler var derginin 'köşe taşı' kabul ettiği gelişmeler arasında?
İlk sırada Soğuk Savaş'ın bittiğini sembolize eden gelişmeler tabii ki...
Berlin Duvarı'nın yıkılması onlardan biri mesela.
Diğeri de Sovyetler Birliği'nin dağılması.
Şüphesiz duvarın yıkılması sadece Soğuk Savaş'ı bitirmedi.
Aynı zamanda iki Almanya'nın birleşmesi ve Varşova Paktı'nın yıkılmasıyla sonuçlanan pek çok gelişmeye de ivme kazandırdı.
Bu dönemde kilit rol oynayan liderlerden biri Mikhail Gorbaçov idi. Hantal komünist devlet yapısını revize etmek için ortaya attığı "Glasnost / Açıklık" ve "Perestroika / Yeniden Yapılanma" politikalarıyla dönemin süper gücü Sovyetler'i parçalayan lider olarak tarihe geçti.
Ardından da Nobel Barış Ödülü'nü aldı.
1989'un önemli olayları sadece bunlarla sınırlı değil elbet.
Çin ordusunun Tiananmen Meydanı'nda gerçekleştirdiği katliam da en az diğerleri kadar önemli.
Biliyorsunuz Çin'deki siyasî ve ekonomik bunalım 1980'lerin sonlarına doğru geniş çaplı halk hareketine dönüştü. Öğrenciler daha fazla demokrasi talebiyle ayaklandı.
Pekin yönetimi, Sovyetler Birliği gibi bir dağılma sürecine girmekten korktuğu için gösterilere izin vermedi. Ancak halk isyan etmişti bir kere. Bunun üzerine sert tedbirler alındı. Tiananmen Meydanı'nda gösteri yapanların üzerine tanklar sürüldü.
Ve...
Ayaklanma kan dökülerek bastırıldı.
Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 41 yıl devam eden ırk ayrımcılığı (Apartheid) politikasını bitiren gelişmeler de 1989'da başladı.
Dönemin devlet başkanları P. W. Botha ve halefi F. W. De Klerk, ırk ayrımcılığına karşı mücadele verdiği için 26 yıl hapishanede tutulan siyahî lider Nelson Mandela ile görüşmeye başladılar.
Sonra...
Önce Mandela serbest bırakıldı. Ardından devlet başkanı olmasının önü açıldı.
İki yıl içinde de ırk ayrımcılığı politikası tarihe gömüldü.
Time'ın derlediği "seçki" arasında Vietnam ordusunun Kamboçya'yı terk etmesi de var, bugün vazgeçilmez hale gelen internetin 'www' ve 'html' düzenine geçişinin hikâyesi de...
Bunlar arasında en dramatik olanı da Filistinli Abdullah Azzam'a 23 Kasım 1989 tarihinde düzenlenen suikast galiba.
1979'da Afganistan'ı işgal eden Sovyetler'e karşı savaşan Azzam'ı Peşaver'de kimin katlettiği bir muamma. Ama...
Onun ölümüyle Afganistan ve Pakistan hattında çok şeyin değiştiği muhakkak.
Sovyet askerlerinin çekilmesinden sonra Afganistan'da iç savaşın başlamasını; ardından El Kaide'nin ve Taliban'ın ortaya çıktığını zikretmek kâfidir sanırım.
Aynı dönemde Türkiye'de de bu hadiselere paralel gelişmeler oldu aslında. Ancak...
Dünya ölçeğinde görmediği için herhalde, onları zikretmiyor Time.
Kendi açısından haklı olabilir.
Peki...
20 yıl sonra 2009'u anlatırken bu kez Türkiye'den bahseder mi acaba?
Bence edebilir.
Çünkü...
Önemli gelişmeler yaşanıyor Türkiye'de.
Ya sizce?
EKREM DUMANLI
Başbuğ'un halkla ilişkilerini kim yürütüyor?
Genelkurmay Başkanımız belli zamanlarda medya huzuruna çıkarak doğrudan mesaj veriyor. Kendisi adına da kurumu adına da cesur bir tavır. İyi yönetilebilse ve demokratik çerçeveye iyi oturtulabilse etkin bir iletişim yolunu tercih ettiğini de söyleyebiliriz. Umarım profesyonel bir yardım da alıyordur. Zira bu kadar önemli bir görev ifa eden bir insanın kitle iletişim araçlarını kullanarak topluma mesaj vermesi sadece sarf ettiği kelimelerle ilgili olamaz. Giyimi, kuşamı, vücut dilini kullanması, konuşma yapmak için seçtiği mekân, mekandaki dekor... Hepsi de önemlidir...
Genelkurmay Başkanımızın halkla ilişkilerini (P.R.) yürüten birileri varsa, onların üst üste hatalar yaptığını söylemek zorundayım. Hatırlayın lütfen. Cuma günü yaptığı toplantıya Başbuğ, arkasında otuz tane generalle çıkıyor. Manzara hoş mu? Hayır. Başbuğ'un hitabeti de kitabeti de gayet yerinde. Gerçi sık sık 'altını çiziyorum' ifadesini kullanıyor; ya da gereğinden fazla 'ben' kelimesine başvuruyor; ama olsun. Dikkatlice dinlemek isteyenleri sıkmayan bir hitabeti var İlker Başbuğ'un. Hal böyleyken arkaya generallerden oluşan bir heyetle arz-ı endam etmenin kime, ne faydası var? Üstelik bu manzara ne Türk kamuoyu için sevimli bir fotoğraf oluşturuyor ne de dünya medyası için güzel çağrışımları olan görüntü... Şayet Genelkurmay'da halka ilişkiler uzmanı çalışıyorsa ve Sayın Genelkurmay Başkanı'na yardımcı oluyorsa bu ayrıntıları da düşünmesi gerekiyor. Mesela bir önceki toplantıda Başbuğ'un koca LAW silahıyla kameralar karşısına çıkması da hatalı bir iletişim tercihiydi. Bu kadar demokrasi vurgusu yapan ve hukuk üzerinde durarak övgüler alan bir komutanın eline kocaman bir silahı alıp, mühimmat-silah farkı üzerine medyaya hitap etmesi doğru bir iletişim tercihi olamaz. Üstelik 'Poyrazköy'de bulunan silahlar bize ait değil' demek zorunda değildi Genelkurmay Başkanı. Nitekim MKE resmen açıkladı ki bahsi geçen silahlar (mühimmat mı demek gerekiyordu yoksa) orduya ait. Balıkesir'deki konuşma tam bir iletişim kazasıydı. Mekân çok kötü bir manzara sunuyordu. Generallerin yan yana dizilmesi 12 Eylül darbesini hatırlatıyordu. Daha kötüsü; İlker Başbuğ'un öfkesini çok açık bir şekilde yansıtması ve parmağını sallayıp sesini fazlaca yükseltmesiydi...
Kitle iletişimi çok önemlidir; hele konu Genelkurmay Başkanlığı gibi bir makamla ilgili olunca hayati bir önem arz eder. Görebildiğim kadarıyla Başbuğ'un PR'cıları iyi çalışmıyor. Şayet bu konuda uzman yardımı alınmıyorsa, bir an önce makul ve makbul bir profesyonel destek alınması gerekiyor. Zira Genelkurmay Başkanı'nın iyi iletişim kuramaması sadece bireysel bir hata olmaz; maalesef kurumsal bir yıpranmaya da dönüşebilir...
Genelkurmay Başkanımız belli zamanlarda medya huzuruna çıkarak doğrudan mesaj veriyor. Kendisi adına da kurumu adına da cesur bir tavır. İyi yönetilebilse ve demokratik çerçeveye iyi oturtulabilse etkin bir iletişim yolunu tercih ettiğini de söyleyebiliriz. Umarım profesyonel bir yardım da alıyordur. Zira bu kadar önemli bir görev ifa eden bir insanın kitle iletişim araçlarını kullanarak topluma mesaj vermesi sadece sarf ettiği kelimelerle ilgili olamaz. Giyimi, kuşamı, vücut dilini kullanması, konuşma yapmak için seçtiği mekân, mekandaki dekor... Hepsi de önemlidir...
Genelkurmay Başkanımızın halkla ilişkilerini (P.R.) yürüten birileri varsa, onların üst üste hatalar yaptığını söylemek zorundayım. Hatırlayın lütfen. Cuma günü yaptığı toplantıya Başbuğ, arkasında otuz tane generalle çıkıyor. Manzara hoş mu? Hayır. Başbuğ'un hitabeti de kitabeti de gayet yerinde. Gerçi sık sık 'altını çiziyorum' ifadesini kullanıyor; ya da gereğinden fazla 'ben' kelimesine başvuruyor; ama olsun. Dikkatlice dinlemek isteyenleri sıkmayan bir hitabeti var İlker Başbuğ'un. Hal böyleyken arkaya generallerden oluşan bir heyetle arz-ı endam etmenin kime, ne faydası var? Üstelik bu manzara ne Türk kamuoyu için sevimli bir fotoğraf oluşturuyor ne de dünya medyası için güzel çağrışımları olan görüntü... Şayet Genelkurmay'da halka ilişkiler uzmanı çalışıyorsa ve Sayın Genelkurmay Başkanı'na yardımcı oluyorsa bu ayrıntıları da düşünmesi gerekiyor. Mesela bir önceki toplantıda Başbuğ'un koca LAW silahıyla kameralar karşısına çıkması da hatalı bir iletişim tercihiydi. Bu kadar demokrasi vurgusu yapan ve hukuk üzerinde durarak övgüler alan bir komutanın eline kocaman bir silahı alıp, mühimmat-silah farkı üzerine medyaya hitap etmesi doğru bir iletişim tercihi olamaz. Üstelik 'Poyrazköy'de bulunan silahlar bize ait değil' demek zorunda değildi Genelkurmay Başkanı. Nitekim MKE resmen açıkladı ki bahsi geçen silahlar (mühimmat mı demek gerekiyordu yoksa) orduya ait. Balıkesir'deki konuşma tam bir iletişim kazasıydı. Mekân çok kötü bir manzara sunuyordu. Generallerin yan yana dizilmesi 12 Eylül darbesini hatırlatıyordu. Daha kötüsü; İlker Başbuğ'un öfkesini çok açık bir şekilde yansıtması ve parmağını sallayıp sesini fazlaca yükseltmesiydi...
Kitle iletişimi çok önemlidir; hele konu Genelkurmay Başkanlığı gibi bir makamla ilgili olunca hayati bir önem arz eder. Görebildiğim kadarıyla Başbuğ'un PR'cıları iyi çalışmıyor. Şayet bu konuda uzman yardımı alınmıyorsa, bir an önce makul ve makbul bir profesyonel destek alınması gerekiyor. Zira Genelkurmay Başkanı'nın iyi iletişim kuramaması sadece bireysel bir hata olmaz; maalesef kurumsal bir yıpranmaya da dönüşebilir...
28 Haziran 2009 Pazar
ERGUN BABAHAN
Resmi tarih ve ‘İlk kurşun’
Türkiye, resmi tarihini bir takım mitler üzerine kurmuştur ve bunun sorgulanmasından hiç hoşlanmaz.
Mesela, bizlere yıllarca Osmanlı’nın iyi padişahlar döneminde ilerlediği, basiretsiz padişahlar döneminde ise önce duraklayıp sonra çöktüğü anşatıldı.
Ermeni kıyımını ise okullarda öğrenmek mümkün olmadı.
Kürtler hain davranıp isyan ettikleri için bu muameleye maruz kaldı gibi.
Her ülkenin tarihinde bu tip olaylar vardır ama sağlıklı gelişen toplumlar, belli bir süre sonra bunları sorgulayıp tartışmaya açar.
Geçen hafta size bir kitaptan bahsetmiştim, Şenocak Yayınları’ndan çıkan ‘Kayıp Cennet, Smyrna 1922.’
1914’ten itibaren İzmir ve çevresindeki gelişmeleri olabildiğince yansız kaleme almış Giles Milton.
Bizlere Yunan igali başladığı gün ilk kurşunu atanın Hasan Tahsin olduğu öğretildi, hatta Konak Meydanı’na anısına bir heykel bile dikildi.
Milton’un kitabında 15 Mayıs 1919 gününün farklı bir anlatımı var, gelin birlikte okuyalım:
‘Gelişen olayların tanıklarından biri de USS Manley’in komuta subayı olan Robert Berry idi. Askerlerin gemiden disiplinsiz şekilde inişleri onu dehşete düşürdü. Askerlerin gelişi Yunan sivil nüfusta çılgın bir mutluluk ve şiddetli sevgi gösterileri yaratmıştı, diye sonra hatırlıyordu.
Birliklerin ellerindeki silahları rıhtım kenarında büyük bir yığın halinde üst üste koymaları ve etrafında Yunan dansı yapmaları Berry’i daha da rahatsız etmişti. Topraklarının Yunanlılar tarafından işgal edilmesi başlarına gelebilecek en kötü şey olan bir halka karşı davranışlarda hiç nezaket ve diplomasi gösterilmiyordu.
Efzun Alayı Türk kışlasının önünden geçerken birisi tek bir el silah attı. Tetiği gerçekte kimin çektiği konusunda daha sonra çok tartışma olacaktı. Bazıları bunun bir Yunanlı olduğunu söylerken diğerleri de Türk olduğuna yemin ediyordu. Daha kötü bir olasılık, bunun bir Türk saldırısı için işaret veren bir İtalyan belki de Binbaşı Carrossini’nin kendisi olmasıydı. Türk tanıklar daha sonra İtalyan buharlı teknesinin tam silah ateşlendiği anda orada olduğunu söylerken İtalyan kaynaklar Carrossini’nin teknede olduğunu doğrulamıştır.’
Bu, bizim hiç bilmediğimiz bir tartışma.
Bizim için tek doğru silahı Hasan Tahsin’in ateşlemiş olmasıdır.
İzmir’i Yunanlılar’a kaptıracaklarını anlayınca bölgeye hem asker, hem de ajan yığan İtalyanlar’ın rolünü özenle tarih sahnesinden silmişiz, çünkü bu versiyon resmi tarih anlatımına uymamaktadır.
İtalyanlar’ın amacı derhal bir çatışma ortamı yaratarak hayatı Yunanlılar için çok zor hale getirmektir elbette.
Yunanlılar, bu tek kurşuna şiddetle cevap verir. Neler olduğunu Milton’un kaleminden okumaya devam edelim:
‘Güneş battığında şehirdeki hava normale dönmeye başlamıştı ve insanlar o günkü şiddetin hesabını yapmaya başladılar. Rıhtım boyu en fazla etkilenen bölge olmuştu. Yoğun yağan yağmur kanları temizlemiş olsa da yerlere saçılmış düzinelerce ceset vardı. Bir İngiliz tanık, katledilmiş Türklerin cesetleri her yerdeydi, diye anlatmıştı; bazı ağır yaralıların boğulmaları için atıldığı deniz, rıhtım boyu mavnaların içi, hatta İngiliz havagazı fabrikasının bahçesi bile cesetlerle doluydu.
Bugüne kadar tam olarak ölenlerin sayısı hala bilinmemektedir, ama çoğu tanığa göre Türklerden 300-400 kişi ölmüş ve yaralanmışken Yunanlılar 100 kadar kayıp vermişlerdir. Bunlar sadece Smyrna içindeki çatışmaların kurbanı olmuştur. Şehrin etrafındaki köylerde çok daha fazla insane hayatını kaybetmiştir.’
Kim bilir bizim önümüze getirilmeyen, farklı versiyonu olan ne olaylar var.
Oysa tarihi gerçek haliyle anlatmak demokratik bir ülkenin en temel ödevi olmalı.
Türkiye, resmi tarihini bir takım mitler üzerine kurmuştur ve bunun sorgulanmasından hiç hoşlanmaz.
Mesela, bizlere yıllarca Osmanlı’nın iyi padişahlar döneminde ilerlediği, basiretsiz padişahlar döneminde ise önce duraklayıp sonra çöktüğü anşatıldı.
Ermeni kıyımını ise okullarda öğrenmek mümkün olmadı.
Kürtler hain davranıp isyan ettikleri için bu muameleye maruz kaldı gibi.
Her ülkenin tarihinde bu tip olaylar vardır ama sağlıklı gelişen toplumlar, belli bir süre sonra bunları sorgulayıp tartışmaya açar.
Geçen hafta size bir kitaptan bahsetmiştim, Şenocak Yayınları’ndan çıkan ‘Kayıp Cennet, Smyrna 1922.’
1914’ten itibaren İzmir ve çevresindeki gelişmeleri olabildiğince yansız kaleme almış Giles Milton.
Bizlere Yunan igali başladığı gün ilk kurşunu atanın Hasan Tahsin olduğu öğretildi, hatta Konak Meydanı’na anısına bir heykel bile dikildi.
Milton’un kitabında 15 Mayıs 1919 gününün farklı bir anlatımı var, gelin birlikte okuyalım:
‘Gelişen olayların tanıklarından biri de USS Manley’in komuta subayı olan Robert Berry idi. Askerlerin gemiden disiplinsiz şekilde inişleri onu dehşete düşürdü. Askerlerin gelişi Yunan sivil nüfusta çılgın bir mutluluk ve şiddetli sevgi gösterileri yaratmıştı, diye sonra hatırlıyordu.
Birliklerin ellerindeki silahları rıhtım kenarında büyük bir yığın halinde üst üste koymaları ve etrafında Yunan dansı yapmaları Berry’i daha da rahatsız etmişti. Topraklarının Yunanlılar tarafından işgal edilmesi başlarına gelebilecek en kötü şey olan bir halka karşı davranışlarda hiç nezaket ve diplomasi gösterilmiyordu.
Efzun Alayı Türk kışlasının önünden geçerken birisi tek bir el silah attı. Tetiği gerçekte kimin çektiği konusunda daha sonra çok tartışma olacaktı. Bazıları bunun bir Yunanlı olduğunu söylerken diğerleri de Türk olduğuna yemin ediyordu. Daha kötü bir olasılık, bunun bir Türk saldırısı için işaret veren bir İtalyan belki de Binbaşı Carrossini’nin kendisi olmasıydı. Türk tanıklar daha sonra İtalyan buharlı teknesinin tam silah ateşlendiği anda orada olduğunu söylerken İtalyan kaynaklar Carrossini’nin teknede olduğunu doğrulamıştır.’
Bu, bizim hiç bilmediğimiz bir tartışma.
Bizim için tek doğru silahı Hasan Tahsin’in ateşlemiş olmasıdır.
İzmir’i Yunanlılar’a kaptıracaklarını anlayınca bölgeye hem asker, hem de ajan yığan İtalyanlar’ın rolünü özenle tarih sahnesinden silmişiz, çünkü bu versiyon resmi tarih anlatımına uymamaktadır.
İtalyanlar’ın amacı derhal bir çatışma ortamı yaratarak hayatı Yunanlılar için çok zor hale getirmektir elbette.
Yunanlılar, bu tek kurşuna şiddetle cevap verir. Neler olduğunu Milton’un kaleminden okumaya devam edelim:
‘Güneş battığında şehirdeki hava normale dönmeye başlamıştı ve insanlar o günkü şiddetin hesabını yapmaya başladılar. Rıhtım boyu en fazla etkilenen bölge olmuştu. Yoğun yağan yağmur kanları temizlemiş olsa da yerlere saçılmış düzinelerce ceset vardı. Bir İngiliz tanık, katledilmiş Türklerin cesetleri her yerdeydi, diye anlatmıştı; bazı ağır yaralıların boğulmaları için atıldığı deniz, rıhtım boyu mavnaların içi, hatta İngiliz havagazı fabrikasının bahçesi bile cesetlerle doluydu.
Bugüne kadar tam olarak ölenlerin sayısı hala bilinmemektedir, ama çoğu tanığa göre Türklerden 300-400 kişi ölmüş ve yaralanmışken Yunanlılar 100 kadar kayıp vermişlerdir. Bunlar sadece Smyrna içindeki çatışmaların kurbanı olmuştur. Şehrin etrafındaki köylerde çok daha fazla insane hayatını kaybetmiştir.’
Kim bilir bizim önümüze getirilmeyen, farklı versiyonu olan ne olaylar var.
Oysa tarihi gerçek haliyle anlatmak demokratik bir ülkenin en temel ödevi olmalı.
MEHMET ALTAN
Ergenekon’un önü açıldı
AB ülkelerinin hiç birinde ‘askeri Yargıtay’ da yoktur, ‘askeri Danıştay’ da... Hatta kiminde ‘askeri mahkeme’ de yoktur.
Olanlar da sadece ‘disiplin’ suçuna bakar... Çünkü tersi o devleti ‘hukuk devleti’ olmaktan çıkarır... Hukuk adı altında emir-komuta zincirine bağlı ‘tak-şak’ türü bir sistem yaratır.
Bu kadar sıradan doğruları milletin gözü içine baka baka çarpıtanlara ise hızlı, ağır ve en pişkinleri bile utandıracak çok ciddi bir tekzip sabaha karşı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geldi...
Ne oldu?
AB’de eşi menendi olmayan ‘askeri Yargıtay’ ve ‘askeri Danıştay’ tümden lağvedilmedi ama ‘askeri mahkemeler’ olması gereken noktaya doğru geri çekildi.
Neye göre?
‘AB normlarına’ göre...
* * *
Haberin girişini beraberce okuyalım:
‘Meclis önceki gece sabaha karşı Türk Ceza Kanunu’nda reform niteliğinde iki değişikliğe imza attı.
AKP’li milletvekillerinin önergeleriyle şekillenen değişikliklerin ilkinde...
AB normlarına uygun olarak savaş ve sıkıyönetim dışında siviller, sivil mahkemelerde yargılanacak.
İkinci değişiklikse, özetle darbeci askerlerin de sivil mahkemede yargılanması yolunu açtı ve görevdeki askerlerin de ağır cezalık suçlarda ağır ceza mahkemelerinde yargılanmaları kesin hüküm altına alındı.’
Yapılan değişiklikle, bize zorla ve baskıyla ‘hukuk’ diye yutturulmaya çalışılan Türk usulü bir garabet biraz daha AB normlarına yaklaştırıldı...
* * *
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, yaptığı açıklamada şunları söyledi:
‘AİHM’de bu konuda çok dava kaybediyorduk. AB normları içinde böyle bir düzenlemeye ihtiyaç vardı. Önemli bir düzenleme olduğunu düşünüyoruz. Bundan sonra hiçbir sivil, askeri mahkemede yargılanmayacak. Bütün demokratik ülkelerde olan bir düzenleme.’
Düzenlemenin çok önemli bir sonucu daha var...
Çünkü...
Değişiklikle, TCK’daki ‘devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasa’yı ihlal, anayasal düzene karşı suçlar, hükümete karşı suçlar, hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs, silahlı örgüt kurma’ suçlamasıyla karşılaşan görevdeki askerlerin de, sıkıyönetim ve savaş dışında, kesin olarak sivil mahkemede yargılanacakları hüküm altına alındı.
Geçici bir madde eklenerek, halen devam eden soruşturma ve davalarda yeni düzenlemenin uygulanacağı hükme bağlandı ve bu konuda açık kapı bırakılmadı.
Artık Ergenekon Davası’nda doğal yargı, askeriyenin kendine has oluşturulmuş barikatlarına takılmadan rahatça işine bakacak...
Kestirmeden söylersek ‘Ergenekon Davası’nın’ önü açıldı... Bunun ne anlama geldiğini daha somut bir biçimde önümüzdeki süreçte göreceğiz herhalde...
* * *
Askeri savcıya ifade verdikten sonra neden ‘farklı’ imza attığı bile sorulmadan hakkında ‘takipsizlik’ verilen ‘káğıt parçasındaki’ imza sahibi Albay, Pazartesi sabahı Ergenekon savcılarına ifade verecek...
Acaba şaşırtıcı gelişmeler olabilir mi?
Olursa şaşırmam...
Çünkü derin ve köklü bir ameliyat yapılmasa da, bizdeki askeri mahkemelerin AB normlarına azıcık çekilmesi bile adalet arayışını rahatlatmakta...
Tümüyle AB normlarında, olması gerektiği gibi bir askeri yargı olsa kim bilir durum nasıl değişecek...
* * *
Aslında darısı, gerçek ve doğal bir yargı tesis edecek sürecin başına...
Dünyayla ve AB’yle uyuşmayan ve Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un deyimiyle ‘Afrika’da bile olmayan’ askeri Yargıtay’la Danıştay’ın kaldırılması, ‘doğal hukuku’ inşa edecek...
Bir kaç gündür demokrasiden yana tavizsiz bir tavır sergileyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu iradeyi sürdürürse umarım yakında bu da olur...
Ama yüz kızartıcı...
Cahil ve maksatlı yalanları da önler mi, onu bilemem...
AB ülkelerinin hiç birinde ‘askeri Yargıtay’ da yoktur, ‘askeri Danıştay’ da... Hatta kiminde ‘askeri mahkeme’ de yoktur.
Olanlar da sadece ‘disiplin’ suçuna bakar... Çünkü tersi o devleti ‘hukuk devleti’ olmaktan çıkarır... Hukuk adı altında emir-komuta zincirine bağlı ‘tak-şak’ türü bir sistem yaratır.
Bu kadar sıradan doğruları milletin gözü içine baka baka çarpıtanlara ise hızlı, ağır ve en pişkinleri bile utandıracak çok ciddi bir tekzip sabaha karşı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geldi...
Ne oldu?
AB’de eşi menendi olmayan ‘askeri Yargıtay’ ve ‘askeri Danıştay’ tümden lağvedilmedi ama ‘askeri mahkemeler’ olması gereken noktaya doğru geri çekildi.
Neye göre?
‘AB normlarına’ göre...
* * *
Haberin girişini beraberce okuyalım:
‘Meclis önceki gece sabaha karşı Türk Ceza Kanunu’nda reform niteliğinde iki değişikliğe imza attı.
AKP’li milletvekillerinin önergeleriyle şekillenen değişikliklerin ilkinde...
AB normlarına uygun olarak savaş ve sıkıyönetim dışında siviller, sivil mahkemelerde yargılanacak.
İkinci değişiklikse, özetle darbeci askerlerin de sivil mahkemede yargılanması yolunu açtı ve görevdeki askerlerin de ağır cezalık suçlarda ağır ceza mahkemelerinde yargılanmaları kesin hüküm altına alındı.’
Yapılan değişiklikle, bize zorla ve baskıyla ‘hukuk’ diye yutturulmaya çalışılan Türk usulü bir garabet biraz daha AB normlarına yaklaştırıldı...
* * *
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, yaptığı açıklamada şunları söyledi:
‘AİHM’de bu konuda çok dava kaybediyorduk. AB normları içinde böyle bir düzenlemeye ihtiyaç vardı. Önemli bir düzenleme olduğunu düşünüyoruz. Bundan sonra hiçbir sivil, askeri mahkemede yargılanmayacak. Bütün demokratik ülkelerde olan bir düzenleme.’
Düzenlemenin çok önemli bir sonucu daha var...
Çünkü...
Değişiklikle, TCK’daki ‘devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasa’yı ihlal, anayasal düzene karşı suçlar, hükümete karşı suçlar, hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs, silahlı örgüt kurma’ suçlamasıyla karşılaşan görevdeki askerlerin de, sıkıyönetim ve savaş dışında, kesin olarak sivil mahkemede yargılanacakları hüküm altına alındı.
Geçici bir madde eklenerek, halen devam eden soruşturma ve davalarda yeni düzenlemenin uygulanacağı hükme bağlandı ve bu konuda açık kapı bırakılmadı.
Artık Ergenekon Davası’nda doğal yargı, askeriyenin kendine has oluşturulmuş barikatlarına takılmadan rahatça işine bakacak...
Kestirmeden söylersek ‘Ergenekon Davası’nın’ önü açıldı... Bunun ne anlama geldiğini daha somut bir biçimde önümüzdeki süreçte göreceğiz herhalde...
* * *
Askeri savcıya ifade verdikten sonra neden ‘farklı’ imza attığı bile sorulmadan hakkında ‘takipsizlik’ verilen ‘káğıt parçasındaki’ imza sahibi Albay, Pazartesi sabahı Ergenekon savcılarına ifade verecek...
Acaba şaşırtıcı gelişmeler olabilir mi?
Olursa şaşırmam...
Çünkü derin ve köklü bir ameliyat yapılmasa da, bizdeki askeri mahkemelerin AB normlarına azıcık çekilmesi bile adalet arayışını rahatlatmakta...
Tümüyle AB normlarında, olması gerektiği gibi bir askeri yargı olsa kim bilir durum nasıl değişecek...
* * *
Aslında darısı, gerçek ve doğal bir yargı tesis edecek sürecin başına...
Dünyayla ve AB’yle uyuşmayan ve Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un deyimiyle ‘Afrika’da bile olmayan’ askeri Yargıtay’la Danıştay’ın kaldırılması, ‘doğal hukuku’ inşa edecek...
Bir kaç gündür demokrasiden yana tavizsiz bir tavır sergileyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu iradeyi sürdürürse umarım yakında bu da olur...
Ama yüz kızartıcı...
Cahil ve maksatlı yalanları da önler mi, onu bilemem...
CEVDET AKÇALI
Nehirler tersine akmaz & Mollalardan korkmak
İslam ülkeleri ve demokrasi
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün İslam Konferansında yaptığı konuşmasının bazı bölümleri, gazetelerimizde yer aldı. Bu konuşmanın en önemli yönü, İslam Ülkelerini, demokrasi fikri etrafında birleşmeye çağırmasıdır. Doğu ve güney komşularımız İslam ülkeleridir. Bu ülkelerin müşterek yönü, hepsinin de, diktatörlükle idare edilmiş olmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, İslam Ülkeleriyle olan ilişkilerine daima şüphe ile yaklaşmıştır. Dış politikamız, oradaki, İslami rejimlerin ülkemize sızmasını önleyebilmek felsefesi üzerine inşa edilmiştir. Bu sebeple de, hudutlarımıza, Berlin duvarını andıran barikatlar inşa edilmiştir.
Türkiye'de, bürokrasimizde, medyamızda ve bazı sol partilerimiz içerisinde evhamlı entelektüel bir sınıf oluşmuştur. Bu sınıf, komşularımızla olan ilişkilerimize ambargo koymuşlardır. Bu ilişkilerin gelişmesi yönünde bir adım atan kimseler vatan hainliği ile suçlanmışlardır.
Soğuk harbin devam ettiği yıllarda, bu çevreler, komünizmden daha çok komşularımızdaki rejimin içimize sızmasından korkmuşlardır.
Hürriyetlerin önlenemez cazibesi
Böyle düşünenler, hürriyetlerin ve demokrasinin gücünü bilmeyenlerdir. Oysa, Hürriyetlerin yayılmasını önleyecek bir metot, bir engel henüz icat edilmemiştir.
Her ülke, kendi rejimini serbestçe seçmek hakkına sahiptir. Ülkeler, sahip oldukları, rejimlerini savunmak ve hatta yaymak için çaba sarf etmek hakkına da sahiptir. Eğer komşularımız, kendi rejimlerinin komşularına ihraç edilmesi için bir gayret içindeyse, bunu da garipsememek gerekir. Ancak, komşularımızın, bu gayretlerine set çekmek isterken, kendi demokratik rejimimizin de yayılmasının önünü tıkamamak gerekir.
Mollalar rejimi
İran hakkında konuşurken, "Mollalar" diyerek hakaret etmek, mikrop bulaşmasın diye en ufak temastan kaçınmak, bu güne kadar denenmiş fakat başarılı olmamış politikalardır. Bu politikalar sebebiyle, İran'da yaşayan 23 Milyon Türkçe konuşan Azerilerle, Anadolu Türkleri arasında hiçbir kültür ve bilgi akımı geliştirilememiştir. Bu sebepten, komşumuzla olan ticaret hacmimiz, yok denilecek kadar azdır.
Bu korku sebebiyledir ki Türkiye, yanı başında ve daha ucuz doğal gaz varken, başka kanallardan daha kötü şartlarla bunu almak zorunda kalmıştır. Açıkça ilişki yerine, gizli ilişkiler, tehlikeli bazı unsur ve fikirlerin içimize sızmasına sebep olmuştur. Açıklık ise, bu sızmaların panzehiridir.
Bir tarafı kapalı köprü
Türkiye'yi doğu ile batı arasında bir köprüye benzetenler çoktur: Ancak bu günkü haliyle bu köprünün bir tarafı açık diğer tarafı kapalıdır. Bunun iki tarafını da açmak, Türkiye'nin sadece menfaati değil ayni zamanda, hürriyet ve demokrasi adına bir görevidir.
Hürriyetlerle, diktatörlüklerin temasından korkanlar, Hürriyetlerin gücüne inanmayanlardır. Hürriyet ve demokrasi öyle bir sihirli güçtür ki, bunun akışını önleyebilecek bir güç mevcut değildir. Nehirleri tersine akıtamazsınız.
Önümüzde, Hitler, Mussoloni, Franko diktatörlüğünden, Avrupa Birliğinin kuruluşuna, Berlin duvarının yıkılışıyla, 250 milyon insanın demokrasiye geçişine dair güzel misaller varken, diktatörlüğün gücünü büyütmek sadece bir evhamdır. Bir İran büyük elçisinin bir belediye toplantısına katılmasını, rejimimiz için tehlike saymak, bu daveti yapanları hapse atmak, demokrasimize olan güvensizlikten kaynaklanmaktadır.
Tekrar ediyoruz: Komşularımızla olan ilişkilerimizin önüne maniler koymak, kendi laik demokrasimizin yayılmasına engel olmak demektir. Bu duvarı Atatürk'ün ismini kullanarak güçlendirmeye çalışanlar, en büyük kötülüğü, Atatürkçülüğe yapmaktadırlar.
Avrupa Konseyinde, Fransız Parlamenter Beaumel ile hazırladığımız, "Ortadoğu ülkelerinin batı savunması yönünden önemi" başlıklı raporumuzun sonuna eklediğim şu cümleleri burada tekrar ediyorum:
"Batı ülkeleri, Ortadoğu ülkelerinde, diktatörleri, demokrasilere tercih ederler. Onların politikası, batı karşıtı diktatörler varsa, bunların yerine Batı yanlısı bir diktatör getirmektir. Oysa, gerek Avrupa'nın ve gerekse Ortadoğu'nun çıkarları, bu ülkelerde demokratik idarelerin tesisine yardım etmektir."
Amerika ve Batı dünyası bu konuda isteksiz davrandığına göre, bu ülkelerdeki demokratik hareketlere yardım etme görevi bize düşmektedir. İran hududumuzda açılmış olan Gürbülak sınır kapısı, yeni bir dönemin başlangıcı olabilir. Eğer, evhamlı çevreler, Başbakan Erdoğan'la, İran Dışişleri bakan yardımcısının el ele yürümelerini, laikliğe karşı bir meydan okuma şeklinde tefsir etmezlerse.
Hürriyetlerin önünü tıkamaya çalışmak, nehirleri tersine akıtmaya çalışmak gibidir. Bunu kimse başaramamıştır.
İslam ülkeleri ve demokrasi
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün İslam Konferansında yaptığı konuşmasının bazı bölümleri, gazetelerimizde yer aldı. Bu konuşmanın en önemli yönü, İslam Ülkelerini, demokrasi fikri etrafında birleşmeye çağırmasıdır. Doğu ve güney komşularımız İslam ülkeleridir. Bu ülkelerin müşterek yönü, hepsinin de, diktatörlükle idare edilmiş olmasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti, İslam Ülkeleriyle olan ilişkilerine daima şüphe ile yaklaşmıştır. Dış politikamız, oradaki, İslami rejimlerin ülkemize sızmasını önleyebilmek felsefesi üzerine inşa edilmiştir. Bu sebeple de, hudutlarımıza, Berlin duvarını andıran barikatlar inşa edilmiştir.
Türkiye'de, bürokrasimizde, medyamızda ve bazı sol partilerimiz içerisinde evhamlı entelektüel bir sınıf oluşmuştur. Bu sınıf, komşularımızla olan ilişkilerimize ambargo koymuşlardır. Bu ilişkilerin gelişmesi yönünde bir adım atan kimseler vatan hainliği ile suçlanmışlardır.
Soğuk harbin devam ettiği yıllarda, bu çevreler, komünizmden daha çok komşularımızdaki rejimin içimize sızmasından korkmuşlardır.
Hürriyetlerin önlenemez cazibesi
Böyle düşünenler, hürriyetlerin ve demokrasinin gücünü bilmeyenlerdir. Oysa, Hürriyetlerin yayılmasını önleyecek bir metot, bir engel henüz icat edilmemiştir.
Her ülke, kendi rejimini serbestçe seçmek hakkına sahiptir. Ülkeler, sahip oldukları, rejimlerini savunmak ve hatta yaymak için çaba sarf etmek hakkına da sahiptir. Eğer komşularımız, kendi rejimlerinin komşularına ihraç edilmesi için bir gayret içindeyse, bunu da garipsememek gerekir. Ancak, komşularımızın, bu gayretlerine set çekmek isterken, kendi demokratik rejimimizin de yayılmasının önünü tıkamamak gerekir.
Mollalar rejimi
İran hakkında konuşurken, "Mollalar" diyerek hakaret etmek, mikrop bulaşmasın diye en ufak temastan kaçınmak, bu güne kadar denenmiş fakat başarılı olmamış politikalardır. Bu politikalar sebebiyle, İran'da yaşayan 23 Milyon Türkçe konuşan Azerilerle, Anadolu Türkleri arasında hiçbir kültür ve bilgi akımı geliştirilememiştir. Bu sebepten, komşumuzla olan ticaret hacmimiz, yok denilecek kadar azdır.
Bu korku sebebiyledir ki Türkiye, yanı başında ve daha ucuz doğal gaz varken, başka kanallardan daha kötü şartlarla bunu almak zorunda kalmıştır. Açıkça ilişki yerine, gizli ilişkiler, tehlikeli bazı unsur ve fikirlerin içimize sızmasına sebep olmuştur. Açıklık ise, bu sızmaların panzehiridir.
Bir tarafı kapalı köprü
Türkiye'yi doğu ile batı arasında bir köprüye benzetenler çoktur: Ancak bu günkü haliyle bu köprünün bir tarafı açık diğer tarafı kapalıdır. Bunun iki tarafını da açmak, Türkiye'nin sadece menfaati değil ayni zamanda, hürriyet ve demokrasi adına bir görevidir.
Hürriyetlerle, diktatörlüklerin temasından korkanlar, Hürriyetlerin gücüne inanmayanlardır. Hürriyet ve demokrasi öyle bir sihirli güçtür ki, bunun akışını önleyebilecek bir güç mevcut değildir. Nehirleri tersine akıtamazsınız.
Önümüzde, Hitler, Mussoloni, Franko diktatörlüğünden, Avrupa Birliğinin kuruluşuna, Berlin duvarının yıkılışıyla, 250 milyon insanın demokrasiye geçişine dair güzel misaller varken, diktatörlüğün gücünü büyütmek sadece bir evhamdır. Bir İran büyük elçisinin bir belediye toplantısına katılmasını, rejimimiz için tehlike saymak, bu daveti yapanları hapse atmak, demokrasimize olan güvensizlikten kaynaklanmaktadır.
Tekrar ediyoruz: Komşularımızla olan ilişkilerimizin önüne maniler koymak, kendi laik demokrasimizin yayılmasına engel olmak demektir. Bu duvarı Atatürk'ün ismini kullanarak güçlendirmeye çalışanlar, en büyük kötülüğü, Atatürkçülüğe yapmaktadırlar.
Avrupa Konseyinde, Fransız Parlamenter Beaumel ile hazırladığımız, "Ortadoğu ülkelerinin batı savunması yönünden önemi" başlıklı raporumuzun sonuna eklediğim şu cümleleri burada tekrar ediyorum:
"Batı ülkeleri, Ortadoğu ülkelerinde, diktatörleri, demokrasilere tercih ederler. Onların politikası, batı karşıtı diktatörler varsa, bunların yerine Batı yanlısı bir diktatör getirmektir. Oysa, gerek Avrupa'nın ve gerekse Ortadoğu'nun çıkarları, bu ülkelerde demokratik idarelerin tesisine yardım etmektir."
Amerika ve Batı dünyası bu konuda isteksiz davrandığına göre, bu ülkelerdeki demokratik hareketlere yardım etme görevi bize düşmektedir. İran hududumuzda açılmış olan Gürbülak sınır kapısı, yeni bir dönemin başlangıcı olabilir. Eğer, evhamlı çevreler, Başbakan Erdoğan'la, İran Dışişleri bakan yardımcısının el ele yürümelerini, laikliğe karşı bir meydan okuma şeklinde tefsir etmezlerse.
Hürriyetlerin önünü tıkamaya çalışmak, nehirleri tersine akıtmaya çalışmak gibidir. Bunu kimse başaramamıştır.
TAMER KORKMAZ
Aynı hesap...
12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen Anayasa'nın geçici 15.maddesinin kaldırılması gündeme gelince Evren Paşa'yı korku sardı.
12 Eylül ihtilalinin lideri “Bu defa iş ciddi” diye düşünüyor olmalı ki; “Referandum yapıp halka sorun. Halk 'Evren yargılansın' derse, söz veriyorum işi yargıya bırakmam intihar ederim!” diyerek depresif bir çıkış yaptı.
*
İntihar?
12 Eylül'ün hesabı o kadar karanlık, kirli, kabarık ki, “İntihar ederim” gibi lakırdılarla işin içinden sıyrılmak mümkün değil…
Kenan Evren'den intihar etmesini değil, hesap vermesini bekliyoruz.
*
Evren Paşa'nın, geçici 15. madde tartışmasına “referandum” talebiyle katılması ise trajikomik bir durum.
Hâlâ “kudretli” olduğu günlerdeki gibi “emirle” referandum yaptırabileceğini mi sanıyor, Kenan Paşa?
1982'deki anayasa referandumu “evlere şenlik”ti.
“Hayır” propagandasının “yasak” olduğu bir referandumda Anayasa'ya yüzde 92 oranında “Evet” oyu çıkmıştı.
12 Eylül yönetiminin zor kullanarak aldığı bu netice ile Evren hâlâ övünüyor!
*
Dahası var…
1982 Referandumu'nda Anayasa'ya “Evet” oyu verenler aynı zamanda Evren'in Cumhurbaşkanı olması için de oy atmış oluyorlardı!
Kenan Paşa, Anayasa sandığıyla Çankaya'yı da sağlama almıştı.
Neresinden tutsanız elinizde kalan bir referandumdan söz ediyoruz, '1982 Sandığı' deyince…
*
Şimdilerde, varsayalım “12 Eylül Ressamı”nın talebi yerine getirilip de “Evren Paşa yargılansın mı?” referandumu yapılsa…
1982 örneğinden ilham alınarak…
Farzımuhal, “Hayır, yargılanmasın” propagandası yapmak da yasaklansa!
Paşa, ne der acaba?
*
12 Eylül darbecilerinin yargılanması yeniden gündeme geldi diye “sigortası atanlar” arasında medyadaki “eşik bekçileri” de var.
“Darbe yapmaya mecbur kaldık” diyen Evren'in ağzıyla konuşuyorlar.
“12 Eylül'ün hesabını sormadan önce 11 Eylül'ün hesabını verin, 11 Eylül'ün kanlı bilançosunu ibra edin” diyorlar.
Böylesine bir gözbağcılıkla başvurdukları “12 Eylül savunması” her şeyden evvel aklımıza hakaret etmektir.
Sanki “11 Eylül'ün karanlık tablosunun hesabı” başka bir hadise, başka bir hesap imiş gibi!
*
Türkiye'yi 11 Eylül'e getiren kaotik “koşulları” kurgulayan/ toplumsal kutuplaşmaları üreten de; 12 Eylül'ü yaptırtan da aynı “gizli mekanizma”dır.
(Statüko'nun 'Truva Atı' olarak uzun yıllar boyu istihdam ettiği, “Darbelerin Mağduru” rolünü yıllarca başarıyla oynamış olan “Morrison Süleyman” Demirel'in “rutin dışına çıktığı” nadir anlardan birisinde dile getirdiği “11 Eylül günü akan kan nasıl oldu da 12 Eylül günü birdenbire durdu?” cümlesini bu vesile ile hatırlatalım.)
*
İhtilalin şartlarının “olgunlaşmasını” beklemişlerdi, 12 Eylül darbecileri…
Sayısız provokasyonla ülkeyi kan gölüne çevirenler…
Sağ-sol çatışmasını örgütleyenler…
“Sıkıyönetim” uygulamasını “anarşi”yi durdurmak için değil, ülkenin tam anlamıyla kaosa sürüklenmesi için icra edenler…
Filmin sonunda da “Mecbur kaldık” di-yerek darbe yapanlar…
Hepsi, aynı “derin mekanizma”ya bağlı olarak çalışıyorlardı.
*
Dolayısıyla, 12 Eylül darbesi de, 11 Eylül 1980 fotoğrafı da aynı hesaba dahildir.
Darbe süreçlerinin üzerine gidilmesi, bu sarsıcı gerçeğin de detaylarıyla gün ışığına çıkarılması anlamına gelecektir.
O yüzden…
2009'da bile canla başla 12 Eylül darbesini savunanların darbeci Ergenekon örgütü aleyhinde tek kelime laf etmiyor olmaları, Ergenekon Davası'nı hedef almaları tesadüf değildir.
12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen Anayasa'nın geçici 15.maddesinin kaldırılması gündeme gelince Evren Paşa'yı korku sardı.
12 Eylül ihtilalinin lideri “Bu defa iş ciddi” diye düşünüyor olmalı ki; “Referandum yapıp halka sorun. Halk 'Evren yargılansın' derse, söz veriyorum işi yargıya bırakmam intihar ederim!” diyerek depresif bir çıkış yaptı.
*
İntihar?
12 Eylül'ün hesabı o kadar karanlık, kirli, kabarık ki, “İntihar ederim” gibi lakırdılarla işin içinden sıyrılmak mümkün değil…
Kenan Evren'den intihar etmesini değil, hesap vermesini bekliyoruz.
*
Evren Paşa'nın, geçici 15. madde tartışmasına “referandum” talebiyle katılması ise trajikomik bir durum.
Hâlâ “kudretli” olduğu günlerdeki gibi “emirle” referandum yaptırabileceğini mi sanıyor, Kenan Paşa?
1982'deki anayasa referandumu “evlere şenlik”ti.
“Hayır” propagandasının “yasak” olduğu bir referandumda Anayasa'ya yüzde 92 oranında “Evet” oyu çıkmıştı.
12 Eylül yönetiminin zor kullanarak aldığı bu netice ile Evren hâlâ övünüyor!
*
Dahası var…
1982 Referandumu'nda Anayasa'ya “Evet” oyu verenler aynı zamanda Evren'in Cumhurbaşkanı olması için de oy atmış oluyorlardı!
Kenan Paşa, Anayasa sandığıyla Çankaya'yı da sağlama almıştı.
Neresinden tutsanız elinizde kalan bir referandumdan söz ediyoruz, '1982 Sandığı' deyince…
*
Şimdilerde, varsayalım “12 Eylül Ressamı”nın talebi yerine getirilip de “Evren Paşa yargılansın mı?” referandumu yapılsa…
1982 örneğinden ilham alınarak…
Farzımuhal, “Hayır, yargılanmasın” propagandası yapmak da yasaklansa!
Paşa, ne der acaba?
*
12 Eylül darbecilerinin yargılanması yeniden gündeme geldi diye “sigortası atanlar” arasında medyadaki “eşik bekçileri” de var.
“Darbe yapmaya mecbur kaldık” diyen Evren'in ağzıyla konuşuyorlar.
“12 Eylül'ün hesabını sormadan önce 11 Eylül'ün hesabını verin, 11 Eylül'ün kanlı bilançosunu ibra edin” diyorlar.
Böylesine bir gözbağcılıkla başvurdukları “12 Eylül savunması” her şeyden evvel aklımıza hakaret etmektir.
Sanki “11 Eylül'ün karanlık tablosunun hesabı” başka bir hadise, başka bir hesap imiş gibi!
*
Türkiye'yi 11 Eylül'e getiren kaotik “koşulları” kurgulayan/ toplumsal kutuplaşmaları üreten de; 12 Eylül'ü yaptırtan da aynı “gizli mekanizma”dır.
(Statüko'nun 'Truva Atı' olarak uzun yıllar boyu istihdam ettiği, “Darbelerin Mağduru” rolünü yıllarca başarıyla oynamış olan “Morrison Süleyman” Demirel'in “rutin dışına çıktığı” nadir anlardan birisinde dile getirdiği “11 Eylül günü akan kan nasıl oldu da 12 Eylül günü birdenbire durdu?” cümlesini bu vesile ile hatırlatalım.)
*
İhtilalin şartlarının “olgunlaşmasını” beklemişlerdi, 12 Eylül darbecileri…
Sayısız provokasyonla ülkeyi kan gölüne çevirenler…
Sağ-sol çatışmasını örgütleyenler…
“Sıkıyönetim” uygulamasını “anarşi”yi durdurmak için değil, ülkenin tam anlamıyla kaosa sürüklenmesi için icra edenler…
Filmin sonunda da “Mecbur kaldık” di-yerek darbe yapanlar…
Hepsi, aynı “derin mekanizma”ya bağlı olarak çalışıyorlardı.
*
Dolayısıyla, 12 Eylül darbesi de, 11 Eylül 1980 fotoğrafı da aynı hesaba dahildir.
Darbe süreçlerinin üzerine gidilmesi, bu sarsıcı gerçeğin de detaylarıyla gün ışığına çıkarılması anlamına gelecektir.
O yüzden…
2009'da bile canla başla 12 Eylül darbesini savunanların darbeci Ergenekon örgütü aleyhinde tek kelime laf etmiyor olmaları, Ergenekon Davası'nı hedef almaları tesadüf değildir.
HAYRETTİN KARAMAN
Put mu değil mi?
İnsanı Allah"a kul olmaktan uzaklaştıran nesnelere veya her şeye put diyebilir miyiz. Kişi Allah'a inanıyor olabilir, ama kulluk noktasında Allah'ın kurallarına göre değil, kendi kurallarına göre yaşıyor. Hayat boşluk kabul etmiyor. Bilgi olarak Allah'ın ölçüsü esas alınmadığında o bilginin yerini insanın aklı dolduruyor. Allah'a inanmak ile kendi aklına göre yaşamak bir arada olabilir mi? Bu durum heva ve hevesine tapınmak olmaz mı? Ve o boşluğu dolduran nesneler o kişinin putu olmaz mı? Mesela ogame diye bir oyun var, insanı kendine bağlıyor, alışan kimse oyunun başından ayrılamıyor. Sabah saati kurup oyun için kalkıyor ya da uyumuyor. Oyun Allaha kulluk etme noktasında zamanına ipotek koyuyor. Bu durum insanın kendi eliyle put üretmesi değil midir?”
Evet, okuyucumuz böyle düşünüyor ve böyle soruyor.
Peki biz ne düşünüyoruz?
Önce “put nedir” sorusuna cevap arayalım.
Put, ya Tanrı yerine konarak veya Tanrı katında şefaatçi olacaklar diye kendilerine tapılan nesnelerdir.
Eğer bir kimse, mala, oyuna, eğlenceye, kadına, makama… tapmıyorsa, bunları Tanrı olarak kabul etmiyorsa, bunlara ne kadar düşkün olursa olsun, bunlar yüzünden ne kadar günah işlerse işlesin ne puta tapmış olur, ne de adı geçen nesneler ve şeyler put olur. İnsanı Allah'a kulluktan alıkoyan, oyalayan, aldatan, günah işlemesine sebep olan nesnelere, duygulara, eğilimlere, güdülere… put demek –mecazi mana kast edilmiyorsa- doğru olmaz, bunlara “Aldatıcı, yoldan çıkarıcı, bu sebeple dikkat edilmesi gereken şeyler” olarak bakmak daha doğru olur.
Allah'ın hükümleri ile akıl arasındaki ilişki üzerine de şunları söylemek mümkündür:
Aklı olmayanın dini olmaz, din akla hitap eder ve ancak aklı olanları yükümlü kılar. Ancak dinin muhatap aldığı akıl, fıtratı bozulmamış, geri dönüşsüz olarak şartlanmamış akıldır. Bu aklın vazifesi/yetkisi, Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberin doğru söylediğini ve vahyedilenin de Allah'tan olduğunu bütün insanlarda ortak olan akıl ilkelerinden yola çıkarak kabul etmektir. Akıl bir kere kabul (tasdik) ettikten sonra ise vazifesi vahyi anlamak, hikmeti kavramak, hükümleri Allah'ın muradına uygun olarak uygulamak, açık hüküm bulunmayan yerlerde vahyin ışığı, ihtiyaç ve aklın ilkelerinden yola çıkarak muhtemel ilâhî hükmü keşfetmek gibi faaliyetlerdir.
Eğer akıl, vahyi bir yana bırakır, ona aykırı olan bilgi, değer ve hükümleri doğru ve uygun bularak rehber edinir ise bu aklın sahibi dini terk etmiş olur. Hak dini terk eden kimse putperest de, ateist de, başka bir uydurma dinin mensubu da olabilir. Ona mutlaka “puta tapan” diyemeyiz.
Akıl sahibi, vahyin doğru olduğunu ve doğruyu gösterdiğini inkar etmeden nefsine, ihtiraslarına, heyecanlarına… mağlup olur ve vahye aykırı bir yol tutarsa bu kişiye de putperest diyemeyiz, “fâsık, günahkâr vb.” deriz.
İnsanı Allah"a kul olmaktan uzaklaştıran nesnelere veya her şeye put diyebilir miyiz. Kişi Allah'a inanıyor olabilir, ama kulluk noktasında Allah'ın kurallarına göre değil, kendi kurallarına göre yaşıyor. Hayat boşluk kabul etmiyor. Bilgi olarak Allah'ın ölçüsü esas alınmadığında o bilginin yerini insanın aklı dolduruyor. Allah'a inanmak ile kendi aklına göre yaşamak bir arada olabilir mi? Bu durum heva ve hevesine tapınmak olmaz mı? Ve o boşluğu dolduran nesneler o kişinin putu olmaz mı? Mesela ogame diye bir oyun var, insanı kendine bağlıyor, alışan kimse oyunun başından ayrılamıyor. Sabah saati kurup oyun için kalkıyor ya da uyumuyor. Oyun Allaha kulluk etme noktasında zamanına ipotek koyuyor. Bu durum insanın kendi eliyle put üretmesi değil midir?”
Evet, okuyucumuz böyle düşünüyor ve böyle soruyor.
Peki biz ne düşünüyoruz?
Önce “put nedir” sorusuna cevap arayalım.
Put, ya Tanrı yerine konarak veya Tanrı katında şefaatçi olacaklar diye kendilerine tapılan nesnelerdir.
Eğer bir kimse, mala, oyuna, eğlenceye, kadına, makama… tapmıyorsa, bunları Tanrı olarak kabul etmiyorsa, bunlara ne kadar düşkün olursa olsun, bunlar yüzünden ne kadar günah işlerse işlesin ne puta tapmış olur, ne de adı geçen nesneler ve şeyler put olur. İnsanı Allah'a kulluktan alıkoyan, oyalayan, aldatan, günah işlemesine sebep olan nesnelere, duygulara, eğilimlere, güdülere… put demek –mecazi mana kast edilmiyorsa- doğru olmaz, bunlara “Aldatıcı, yoldan çıkarıcı, bu sebeple dikkat edilmesi gereken şeyler” olarak bakmak daha doğru olur.
Allah'ın hükümleri ile akıl arasındaki ilişki üzerine de şunları söylemek mümkündür:
Aklı olmayanın dini olmaz, din akla hitap eder ve ancak aklı olanları yükümlü kılar. Ancak dinin muhatap aldığı akıl, fıtratı bozulmamış, geri dönüşsüz olarak şartlanmamış akıldır. Bu aklın vazifesi/yetkisi, Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberin doğru söylediğini ve vahyedilenin de Allah'tan olduğunu bütün insanlarda ortak olan akıl ilkelerinden yola çıkarak kabul etmektir. Akıl bir kere kabul (tasdik) ettikten sonra ise vazifesi vahyi anlamak, hikmeti kavramak, hükümleri Allah'ın muradına uygun olarak uygulamak, açık hüküm bulunmayan yerlerde vahyin ışığı, ihtiyaç ve aklın ilkelerinden yola çıkarak muhtemel ilâhî hükmü keşfetmek gibi faaliyetlerdir.
Eğer akıl, vahyi bir yana bırakır, ona aykırı olan bilgi, değer ve hükümleri doğru ve uygun bularak rehber edinir ise bu aklın sahibi dini terk etmiş olur. Hak dini terk eden kimse putperest de, ateist de, başka bir uydurma dinin mensubu da olabilir. Ona mutlaka “puta tapan” diyemeyiz.
Akıl sahibi, vahyin doğru olduğunu ve doğruyu gösterdiğini inkar etmeden nefsine, ihtiraslarına, heyecanlarına… mağlup olur ve vahye aykırı bir yol tutarsa bu kişiye de putperest diyemeyiz, “fâsık, günahkâr vb.” deriz.
KÜRŞAT BUMİN
Yasama varlık nedenini hatırladı nihayet
Önemli haber dün gün içinde karşıma çıkınca hemen TBMM'nin sitesine girdim. Evet doğruydu, oradaydı. Genel Kurul'dan gece geç vakit geçen “Türk Ceza Kanunu'nda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” karşımızdaydı.
Ben de birçokları gibi son iki gündür “Yargı”ya ilişkin yoğun söylev ve tartışmalardan bunalmış olmalıyım ki, “İşte” dedim kendi kendime, “Yasama varlık nedenini hatırladı nihayet!”
Haksız mıyım? “Hukuk devleti” aşağı “kuvvetler ayrımı” yukarı, “Yargı bağımsızlığı” aşağı “Askeri Yargının Faziletleri” yukarı derken, “Yasama” adı verilen şeyin varlığını az kalsın unutuyorduk …
Karşımızda duran kanunun özellikle öne çıkan iki maddesi şöyleydi:
MADDE 6- 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 3 üncü maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“(2) Barış zamanında, asker olmayan kişilerin Askeri Ceza Kanununda veya diğer kanunlarda yer alan askerî mahkemelerin yargı yetkisine tabi bir suçu tek başına veya asker kişilerle iştirâk halinde işlemesi durumunda asker olmayan kişilerin soruşturmaları Cumhuriyet savcıları, kovuşturmaları adlî yargı mahkemeleri tarafından yapılır.”
MADDE 7- 5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi aşağıdaki şekilde, maddenin üçüncü fıkrasının son cümlesinde geçen “hâli dahil” ibaresi ise “hâlinde” şeklinde değiştirilmiştir.
Görüyorsunuz; “Madde 6” ile gelen yenilik besbelli. Demek ki bundan böyle, askeri mahkemeler sivilleri yargılayamayacak. (“Nihayet” yani!)
“Madde 7”nin Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250'nci maddesinin birinci fıkrasında yaptığı “küçük” değişiklik (“hâli dahil” ibaresinin “hâlinde”ye dönüştürülmesi) ise boyundan bayağı büyük bir hamle doğrusu.
“Hâli dahil”in “hâlinde”ye dönüşümü dün bir gazetenin internet sitesinde –diğerlerinin bu işe niçin el atmadıklarını hâlâ anlayabilmiş değilim- şöyle değerlendirilmişti:
“Yani görünüşte birkaç harflik bir değişiklik yapıldı. Ancak bu küçük görünen değişikliğin kapsamı, önergenin gerekçesinde şöyle açıklandı: “Asker kişilerin barış zamanında, 250. madde uyarınca kurulan ağır ceza mahkemelerinin yargı yetkisine giren bir suçu işlemeleri hâlinde, bu mahkemeler tarafından yargılanması amacıyla bu değişiklik önergesi verilmiştir. Buna karşılık, savaş ve sıkıyönetim hâlinde işlenen suçlarda ise askerî mahkemelerin yargı yetkisi korunmaktadır.”
Gazete haksız değil, bu birkaç harflik değişiklik –gerekçede söylendiği gibi- çok önemli bir gelişme.
Ama ben bugün bu meseleye girmeyip, sözünü ettiğimiz ilk değişiklikle, yani bundan böyle sivillerin askeri mahkemede yargılanmayacaklarını hükme bağlanmasıyla yetinerek, böyle bir değişikliğin niçin kaç zamandır zorunlu olduğunu bize çok iyi açıklayan bir yazıdan bir bölüm aktaracağım.
Adnan Ekinci, bir dönem Radikal'de yer alan köşesinde yayımlamıştı bu yazıyı. Bu güzel yazının bizi (düne kadar) bayağı gülümseten bölümü şöyleydi:
“2 001 yılının mayıs ayı sonlarıydı. 'Düşünceye Özgürlük-2000' kitabı davasının ilk duruşması nedeniyle Genelkurmay Başkanlığı'ndaki askeri mahkemedeydik.
Malum kitap, 'düşünce suçu' içerdiği gerekçesiyle daha önce çeşitli mahkemeler tarafından mahkûm edilmiş yazılardan oluşuyordu.
Bu yazılar daha sonra 'Düşünceye Özgürlük 2000' adı altında bir araya getirilmiş, Şanar Yurdatapan, Etyen Mahçupyan, Ali Nesin, Ömer Madra, Atilla Maraşoğlu, Salim Uslu, Lale Mansur, Zuhal Olcay, Cengiz Bektaş, Yavuz Önen, Siyami Erdem, Hüsnü Öndül, Vahdettin Karabay, Erdal Öz, Sadık Taşdoğan da, 'inadına yayıncı' olarak imzalarını koymuştu. (…) Ben Etyen Mahçupyan'ın avukatıydım. (…) Genelkurmay Başkanlığı'ndaki duruşmanın yargıçları doğal olarak askerlerden oluşuyordu. Savcı ise bayan ve yargıçlara göre oldukça genç bir denizci subayıydı. Mübaşir ise, kapının yanında 'hazırol' şeklinde duran bir askerdi. (…)
Duruşma başladığında, avukatlar içinde en kıdemlimiz olan Avukat Bahri Bayram Belen söz alarak, yargıçların asker olmaları nedeniyle aralarında altüst ilişkisi olmasına dikkat çekti. Bu hiyerarşik sıralamanın 'yargıçların hiçbir etki altında kalmadan bağımsız olarak karar vermesi' gibi temel bir ilkeye ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde yer alan 'Adil Yargılanma' hakkını ihlal ettiğini, uzun uzun anlattı. (…) Daha sonra avukat Nesrin Ulutürk Keleş söz alarak, duruşmaların aleni olması gerektiğini, oysa dinleyici olarak gelenlerin 'Salonda yer yok!' denilerek içeri alınmadığını, kapıda bekletildiklerini söyledi.
Mahkeme başkanı yanındaki genç savcıya dönerek “Olmaz öyle şey, çağırın gelsinler” dedi. Bunun üzerine savcı hanım yerinden kalkarak, duruşma salonundan çıktı, gitti. (…)
Bu sefer, ben söz istedim. Az önce, askeri yargıçlar arasındaki altüst ilişkisi ile 'adil yargılanma hakkının ihlali' konusu bağlantısının mahkeme tarafından soyut bir kavram olarak algılandığını, oysa duruşmada canlı bir örneğinin yaşanmakta olduğunu, söyledim.
Mahkeme başkanı irkilerek, “Nasıl yani?” dedi.
Yargılama sürecinde, yargıç, savcı ve avukatın eşit düzeyde olduğunu, oysa mahkeme başkanının duruşmayı izlemek isteyen kişilerin çağrılmasını yanındaki savcıdan istemekte bir sakınca görmediğini ve savcılık makamının da bu isteği 'emir' kabul ederek duruşmayı terk ettiğine dikkat çektim.
Başkan “Ne yani, ben mi gidip çağırsaydım?” diye öfkelendi.
Bunun üzerine ben de, mahkemelerde bu işlerin mübaşirler tarafından yapıldığını, bu mahkemenin mübaşirinin bile asker olmamasının bile başlı başına adil yargılanmayı engellediğini söyledim.
Aferin Yasama'ya!..
Önemli haber dün gün içinde karşıma çıkınca hemen TBMM'nin sitesine girdim. Evet doğruydu, oradaydı. Genel Kurul'dan gece geç vakit geçen “Türk Ceza Kanunu'nda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” karşımızdaydı.
Ben de birçokları gibi son iki gündür “Yargı”ya ilişkin yoğun söylev ve tartışmalardan bunalmış olmalıyım ki, “İşte” dedim kendi kendime, “Yasama varlık nedenini hatırladı nihayet!”
Haksız mıyım? “Hukuk devleti” aşağı “kuvvetler ayrımı” yukarı, “Yargı bağımsızlığı” aşağı “Askeri Yargının Faziletleri” yukarı derken, “Yasama” adı verilen şeyin varlığını az kalsın unutuyorduk …
Karşımızda duran kanunun özellikle öne çıkan iki maddesi şöyleydi:
MADDE 6- 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 3 üncü maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
“(2) Barış zamanında, asker olmayan kişilerin Askeri Ceza Kanununda veya diğer kanunlarda yer alan askerî mahkemelerin yargı yetkisine tabi bir suçu tek başına veya asker kişilerle iştirâk halinde işlemesi durumunda asker olmayan kişilerin soruşturmaları Cumhuriyet savcıları, kovuşturmaları adlî yargı mahkemeleri tarafından yapılır.”
MADDE 7- 5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi aşağıdaki şekilde, maddenin üçüncü fıkrasının son cümlesinde geçen “hâli dahil” ibaresi ise “hâlinde” şeklinde değiştirilmiştir.
Görüyorsunuz; “Madde 6” ile gelen yenilik besbelli. Demek ki bundan böyle, askeri mahkemeler sivilleri yargılayamayacak. (“Nihayet” yani!)
“Madde 7”nin Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 250'nci maddesinin birinci fıkrasında yaptığı “küçük” değişiklik (“hâli dahil” ibaresinin “hâlinde”ye dönüştürülmesi) ise boyundan bayağı büyük bir hamle doğrusu.
“Hâli dahil”in “hâlinde”ye dönüşümü dün bir gazetenin internet sitesinde –diğerlerinin bu işe niçin el atmadıklarını hâlâ anlayabilmiş değilim- şöyle değerlendirilmişti:
“Yani görünüşte birkaç harflik bir değişiklik yapıldı. Ancak bu küçük görünen değişikliğin kapsamı, önergenin gerekçesinde şöyle açıklandı: “Asker kişilerin barış zamanında, 250. madde uyarınca kurulan ağır ceza mahkemelerinin yargı yetkisine giren bir suçu işlemeleri hâlinde, bu mahkemeler tarafından yargılanması amacıyla bu değişiklik önergesi verilmiştir. Buna karşılık, savaş ve sıkıyönetim hâlinde işlenen suçlarda ise askerî mahkemelerin yargı yetkisi korunmaktadır.”
Gazete haksız değil, bu birkaç harflik değişiklik –gerekçede söylendiği gibi- çok önemli bir gelişme.
Ama ben bugün bu meseleye girmeyip, sözünü ettiğimiz ilk değişiklikle, yani bundan böyle sivillerin askeri mahkemede yargılanmayacaklarını hükme bağlanmasıyla yetinerek, böyle bir değişikliğin niçin kaç zamandır zorunlu olduğunu bize çok iyi açıklayan bir yazıdan bir bölüm aktaracağım.
Adnan Ekinci, bir dönem Radikal'de yer alan köşesinde yayımlamıştı bu yazıyı. Bu güzel yazının bizi (düne kadar) bayağı gülümseten bölümü şöyleydi:
“2 001 yılının mayıs ayı sonlarıydı. 'Düşünceye Özgürlük-2000' kitabı davasının ilk duruşması nedeniyle Genelkurmay Başkanlığı'ndaki askeri mahkemedeydik.
Malum kitap, 'düşünce suçu' içerdiği gerekçesiyle daha önce çeşitli mahkemeler tarafından mahkûm edilmiş yazılardan oluşuyordu.
Bu yazılar daha sonra 'Düşünceye Özgürlük 2000' adı altında bir araya getirilmiş, Şanar Yurdatapan, Etyen Mahçupyan, Ali Nesin, Ömer Madra, Atilla Maraşoğlu, Salim Uslu, Lale Mansur, Zuhal Olcay, Cengiz Bektaş, Yavuz Önen, Siyami Erdem, Hüsnü Öndül, Vahdettin Karabay, Erdal Öz, Sadık Taşdoğan da, 'inadına yayıncı' olarak imzalarını koymuştu. (…) Ben Etyen Mahçupyan'ın avukatıydım. (…) Genelkurmay Başkanlığı'ndaki duruşmanın yargıçları doğal olarak askerlerden oluşuyordu. Savcı ise bayan ve yargıçlara göre oldukça genç bir denizci subayıydı. Mübaşir ise, kapının yanında 'hazırol' şeklinde duran bir askerdi. (…)
Duruşma başladığında, avukatlar içinde en kıdemlimiz olan Avukat Bahri Bayram Belen söz alarak, yargıçların asker olmaları nedeniyle aralarında altüst ilişkisi olmasına dikkat çekti. Bu hiyerarşik sıralamanın 'yargıçların hiçbir etki altında kalmadan bağımsız olarak karar vermesi' gibi temel bir ilkeye ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde yer alan 'Adil Yargılanma' hakkını ihlal ettiğini, uzun uzun anlattı. (…) Daha sonra avukat Nesrin Ulutürk Keleş söz alarak, duruşmaların aleni olması gerektiğini, oysa dinleyici olarak gelenlerin 'Salonda yer yok!' denilerek içeri alınmadığını, kapıda bekletildiklerini söyledi.
Mahkeme başkanı yanındaki genç savcıya dönerek “Olmaz öyle şey, çağırın gelsinler” dedi. Bunun üzerine savcı hanım yerinden kalkarak, duruşma salonundan çıktı, gitti. (…)
Bu sefer, ben söz istedim. Az önce, askeri yargıçlar arasındaki altüst ilişkisi ile 'adil yargılanma hakkının ihlali' konusu bağlantısının mahkeme tarafından soyut bir kavram olarak algılandığını, oysa duruşmada canlı bir örneğinin yaşanmakta olduğunu, söyledim.
Mahkeme başkanı irkilerek, “Nasıl yani?” dedi.
Yargılama sürecinde, yargıç, savcı ve avukatın eşit düzeyde olduğunu, oysa mahkeme başkanının duruşmayı izlemek isteyen kişilerin çağrılmasını yanındaki savcıdan istemekte bir sakınca görmediğini ve savcılık makamının da bu isteği 'emir' kabul ederek duruşmayı terk ettiğine dikkat çektim.
Başkan “Ne yani, ben mi gidip çağırsaydım?” diye öfkelendi.
Bunun üzerine ben de, mahkemelerde bu işlerin mübaşirler tarafından yapıldığını, bu mahkemenin mübaşirinin bile asker olmamasının bile başlı başına adil yargılanmayı engellediğini söyledim.
Aferin Yasama'ya!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)