Baykal'ın 2 ana günahının Sarıgül'e faydası
“Sosyal demokrat” liderlerimizin karşılaştırmalı faaliyetleri bakımından geçen hafta bir hayli bereketli geçti.
Baykal “orduya” sadakatini bir kez daha ortaya koyarken, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül gövde gösterisi yaptı Ordu'da.
Baykal bir garip adam!
“12 Eylül yargılansın…” lafı daha ağzında kurumadan, askerlere sivil mahkemenin yolunu açan yasaya isyan etti.
Böylece…
İki ana günahını birden sergilemiş oldu.
Birinci ana günahı:
Kendi sözüne sadakatsizlik…
İkinci ana günahı:
Vesayet rejimine sadakat…
Peki, taze ve enerjik “sosyal demokratımız” Mustafa Sarıgül, Baykal'ın bu iki ana günahını (kendi hesabına) sevaba dönüştürebildi mi?
Bakalım…
Ordu'da yaptığı konuşmada, “Türküm, doğruyum, Orduluyum…” buyurmuş.
E güzel…
“Çalışkanım” sözcüğünün yerine, “Orduluyum” ifadesini yerleştirmiş demek ki.
Lakin (farzımuhal) Malatya'da konuşursa ne yapacak?
“Çalışkanım” Ordu'ya rezerve, ama, “doğruyum” henüz boşta çok şükür!
Yani, “Türküm, Malatyalıyım, Orduluyum…” diyebilir rahatlıkla.
İyi de…
Erzincan'a yolu düşerse, bizzat kendi hemşehrilerine ne diyecek bakalım?
“Sayın hemşerilerim!.. 'Türküm , doğruyum, çalışkanım' deyiminde maalesef yer kalmadı!.. Sizi daha güzeline, 'Ne mutlu Türküm diyene!'ye yerleştireceğim, hiç merak etmeyin?..” mi diyecek?
Yani…
“Ne mutlu Erzincanlıyım diyene!..”
Olmaz değil mi?
Olsa da, sadece Erzincan'da, o da en fazla üç-beş gün yaşar; başka şehirde yaşamaz
O zaman…
“Türküm, doğruyum, Orduluyum…” sözü de, Ordu'nun dışında “çalışmaz”.
İmdi, eğri oturup doğru konuşalım:
Sarıgül'ün, Ordu'da sarf ettiği “masum” bir söze, Ordu'nun dışında sadık kalması mümkün değilken…
Baykal'ın “Darbeciler yargılansın!..” mealindeki sözüne, bütün bir Türkiye'de sadık kalmasını beklemek insafsızlık değil mi?
Uzun lafın kısası; Baykal'ın birinci ana günahını Sarıgül değerlendirememiştir.
Baykal'ın ikinci ana günahına gelince…
Baştan söyleyeyim: Bu günahın da faydası olmamıştır Sarıgül'e!
Baykal'dan aşağı kalmıyor çünkü.
Şu lafa bakar mısınız: “Baykal, Türkiye Cumhuriyet'ini değil, kendi koltuğunu korumaya çalışıyor…”
“Halkçı Sarıgül” sloganıyla karşılanan “solculuk” iddiasındaki bir lider, böyle mi konuşur?
Türkiye Cumhuriyet'ine kim saldırıyor ve Baykal kime karşı korumuyor Türkiye Cumhuriyeti'ni?
Hiç yakışık alıyor mu?
Sarıgül'ün Ordu'yu ziyaret vesilesi de gayet manidar: “Denizcilik ve Kabotaj Bayramı” etkinliklerine katılmak…
Şimdi selametli Besim Tibuk olacaktı ki; “Bu bayram Türkiye için kabotaj değil, sabotajdır…” diyecekti!
Baykal'ın 7 ana günahından sadece 2'si geçen hafta tebarüz etti. ( Diğer günahlarına başka zaman değiniriz. )
İkisini de ıskaladı Sarıgül.
Gönül isterdi ki; farkını koysun ortaya!
Maalesef olmadı!
Önümüzdeki 5 ana günaha bakacağız artık; inşallah 5 – 2 alır maçı.
Kendisini sevdiğim için naçizane bir önerim olacak.
Dersine iyi çalışsın!
Siyasette insana hep bildiği yerden sormazlar.
Hiç ummadığı anda “kıl” bir soruyla aklını alırlar da, haberi olmaz.
Haberi olunca zaten iş işten çoktan geçmiş olur!
“Turkuaz Hareketi” adıyla meydana atılan Ali Müfit Gürtuna'nın akıbetini hatırlasın.
Bir canlı yayın programında, “Mazotun fiyatını yarıya indireceğim…” demişti de, “Mazotun şimdiki fiyatı nedir?..” sorusunu yemişti hani.
Cevap veremeyince…
Hem kendini, hem de hareketini ossaat iptal etmişti.
6 Temmuz 2009 Pazartesi
FEHMİ KORU
Sen kaşındın
Canı iyice sıkılmış olmalı, önemli bir yayın kuruluşunda hükmeder bir konumda bulunan dostum, durduk yerde, “İnsan çalıştığı kurumdan artık ayrılması gerektiğini nasıl anlar?” diye soruverdi. Hayretten açılmış gözlerle kendisine baktığımı fark edince güldü, “Kendim için sormuyorum” dedi, “Artık 'Hadi bana eyvallah' demesi gerektiğini düşündüğüm bir tanıdığım var da...”
Ayrılmalar konusunda iyi bir örnek olduğumu sanmam, hatta çok kötü bir örnek olduğum bile söylenebilir. Çok uzun yıllar önce, İzmir'de bir şirkette çalışırken, okur-yazar dostu bildiğim ve benim de gözümün basında olduğunu bilen patronum, “Tarık Dursun K.'yı yazdıklarından tanırsın, onunla aynı dergilerde benim de öykülerim çıkardı; bak şimdi ben paraya para demiyorum, o ise sürünüyor” demişti de ertesi gün işe gitmemiştim. 1970'li yıllardı.
Bugün biraz yumuşadım, ama kırmızı çizgim yine de var: İstenmediğimi anlamam çalıştığım yerde bir gün bile kalmamam için yeterlidir...
Dostuma geçmişten bazı örnekler sundum.
1980'li yıllarda iktidardan iyice bunalan muhafazakâr bir gazetenin patronu çareyi dönemin devletlusunun sevdiğini bildiği liberal bir meslektaşı gazetenin başına getirmekte bulmuştu. Değerli bir gazeteciydi seçilen, hep iyi konumlarda olmuş, hep sevilmişti. Ancak yine de çelişkinin bugünden daha keskin olduğu o günlerde muhafazakâr okur kendisini yadırgayabilirdi.
Gazetenin önemli isimlerinden birine “Ya tutmazsa, kendisine 'güle güle' nasıl denebilir?” diye sorduğumda şu cevabı almıştım: “Aynı soruyu ben de patrona sordum. 'Düşündüğün şeye bak!' dedi ve ekledi: 'Onurlu biridir ve getirildiği görevi ciddiye alır. Eğer yol vermem gerekirse, kendisine, 'Bana bir şekerli kahve söyler misin, şekerim' demem yeterli olur. İstifasını verir...' Ben de aynı görüşteyim.”
Kısa süre sonra yollar ayrıldı, ama 'şekerli kahve' söylemesi gerekti mi, bilemiyorum...
Daha zâlim bazı Bâbıâli patronlarının gazetelerinin üst düzey yetkililerine görevden alındıklarını farklı yollardan anlattıklarını da duymuşumdur. Her gün gelen makam aracı o gün gönderilmez sözgelimi; adam durumu anlar, kendiliğinden ayrılır...
“Ya bütün mesajlar verildiği halde ayrılmazsa?”
Dostumun sorusu bana Hürriyet'in bir dönem genel yayın yönetmenliğini yapmış Muammer Kaylan'ın başından geçeni hatırlattı. Dört yıl Amerika'da Hürriyet'i temsil ettikten sonra, önce Hürriyet Haber Ajansı'nın ardından da Hürriyet'in başına getirilir Muammer Kaylan; son atamadan önce o gün için iyi bir daire almasına yarayan 300 bin TL'yi de 'peşin tazminat' olarak öder patron...
Süleyman Demirel'in başbakanlığının güçlü dönemidir. 1965 seçiminden tek başına iktidar çıkmış, 1969'da yeni sandık başarısıyla güçlenmiş Adalet Partisi (AP) hükümettir. Erol Simavi'nin sahibi olduğu Hürriyet de, Haldun Simavi'nin sahipliğindeki Günaydın da baştaki hükümete karşı konuşlanmışlardır. Simavi Biraderler ülkede gerçek iktidarın kim olduğunu Demirel'e göstermek istemektedir...
İşte böyle bir dönemde Hürriyet'in başına getirilmiştir Muammer Kaylan... Türkçesi Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan 'Kemalistler' adlı orijinali İngilizce yazılmış (The Kemalists) kitabında, iktidarla çatışmanın yol açtığı sıkıntıları büyük bir içtenlikle anlatır.
Yakın dostları kendisini uyarırlar: Kemal Bisalman meselâ, “Attığın adımlara dikkat et” der bir gün pattadanak... 'Demirel yanlısı yazılar yazar' diye tanıttığı Hürriyet Ankara Temsilcisi Cüneyt Arcayürek “Demirel'e bu yapılır mı?” diye takaza eder. Kendisinden 'Şeytan' diye söz ettiği ve zekâsını övdüğü Turhan Aytul ise, “Mayk, sana kötü bir haberim var” der ve ardını şöyle getirir: “Seni öldürme planından söz edildiğini duydum; dikkat et, sen de planlı bir kazanın kurbanı olabilirsin...”
Kırılma noktası olan “Başbakan için tek yol: İstifa” başlıklı yazısı 19 Haziran 1970 günü birinci sayfada çıkar Muammer Kaylan'ın...
Sonrasını kendi anlatımından okuyalım: “Odamda pencereden bakarken birden kapı açıldı ve çalışanlardan biri elinde bir kutuyla içeri girdi. Kutuyu masamın üzerine bırakırken, 'Şef, ana kapılar güvende' dedi. (..) 'İyi' dedim, 'Bu kutu ne?' / 'Tabanca' diye yanıtladı. Kırıkkale yapımı. Erol Simavi Bey korunmak için ihtiyacınız olabileceğini düşündü. Kim bilir, gözü dönmüş aşırının biri sizi öldürmeye kalkabilir.”
Ve odasından çıkar Muammer Kaylan, Yeşilköy'de tazminat parasıyla satın aldığı eve gider, dolapdaki eşyaları toplar, Viyana üzerinden Amerika'ya uçar...
Bu son olayı işitince dostumun beti benzi attı...
“Sen kaşındın” dedim.
Canı iyice sıkılmış olmalı, önemli bir yayın kuruluşunda hükmeder bir konumda bulunan dostum, durduk yerde, “İnsan çalıştığı kurumdan artık ayrılması gerektiğini nasıl anlar?” diye soruverdi. Hayretten açılmış gözlerle kendisine baktığımı fark edince güldü, “Kendim için sormuyorum” dedi, “Artık 'Hadi bana eyvallah' demesi gerektiğini düşündüğüm bir tanıdığım var da...”
Ayrılmalar konusunda iyi bir örnek olduğumu sanmam, hatta çok kötü bir örnek olduğum bile söylenebilir. Çok uzun yıllar önce, İzmir'de bir şirkette çalışırken, okur-yazar dostu bildiğim ve benim de gözümün basında olduğunu bilen patronum, “Tarık Dursun K.'yı yazdıklarından tanırsın, onunla aynı dergilerde benim de öykülerim çıkardı; bak şimdi ben paraya para demiyorum, o ise sürünüyor” demişti de ertesi gün işe gitmemiştim. 1970'li yıllardı.
Bugün biraz yumuşadım, ama kırmızı çizgim yine de var: İstenmediğimi anlamam çalıştığım yerde bir gün bile kalmamam için yeterlidir...
Dostuma geçmişten bazı örnekler sundum.
1980'li yıllarda iktidardan iyice bunalan muhafazakâr bir gazetenin patronu çareyi dönemin devletlusunun sevdiğini bildiği liberal bir meslektaşı gazetenin başına getirmekte bulmuştu. Değerli bir gazeteciydi seçilen, hep iyi konumlarda olmuş, hep sevilmişti. Ancak yine de çelişkinin bugünden daha keskin olduğu o günlerde muhafazakâr okur kendisini yadırgayabilirdi.
Gazetenin önemli isimlerinden birine “Ya tutmazsa, kendisine 'güle güle' nasıl denebilir?” diye sorduğumda şu cevabı almıştım: “Aynı soruyu ben de patrona sordum. 'Düşündüğün şeye bak!' dedi ve ekledi: 'Onurlu biridir ve getirildiği görevi ciddiye alır. Eğer yol vermem gerekirse, kendisine, 'Bana bir şekerli kahve söyler misin, şekerim' demem yeterli olur. İstifasını verir...' Ben de aynı görüşteyim.”
Kısa süre sonra yollar ayrıldı, ama 'şekerli kahve' söylemesi gerekti mi, bilemiyorum...
Daha zâlim bazı Bâbıâli patronlarının gazetelerinin üst düzey yetkililerine görevden alındıklarını farklı yollardan anlattıklarını da duymuşumdur. Her gün gelen makam aracı o gün gönderilmez sözgelimi; adam durumu anlar, kendiliğinden ayrılır...
“Ya bütün mesajlar verildiği halde ayrılmazsa?”
Dostumun sorusu bana Hürriyet'in bir dönem genel yayın yönetmenliğini yapmış Muammer Kaylan'ın başından geçeni hatırlattı. Dört yıl Amerika'da Hürriyet'i temsil ettikten sonra, önce Hürriyet Haber Ajansı'nın ardından da Hürriyet'in başına getirilir Muammer Kaylan; son atamadan önce o gün için iyi bir daire almasına yarayan 300 bin TL'yi de 'peşin tazminat' olarak öder patron...
Süleyman Demirel'in başbakanlığının güçlü dönemidir. 1965 seçiminden tek başına iktidar çıkmış, 1969'da yeni sandık başarısıyla güçlenmiş Adalet Partisi (AP) hükümettir. Erol Simavi'nin sahibi olduğu Hürriyet de, Haldun Simavi'nin sahipliğindeki Günaydın da baştaki hükümete karşı konuşlanmışlardır. Simavi Biraderler ülkede gerçek iktidarın kim olduğunu Demirel'e göstermek istemektedir...
İşte böyle bir dönemde Hürriyet'in başına getirilmiştir Muammer Kaylan... Türkçesi Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan 'Kemalistler' adlı orijinali İngilizce yazılmış (The Kemalists) kitabında, iktidarla çatışmanın yol açtığı sıkıntıları büyük bir içtenlikle anlatır.
Yakın dostları kendisini uyarırlar: Kemal Bisalman meselâ, “Attığın adımlara dikkat et” der bir gün pattadanak... 'Demirel yanlısı yazılar yazar' diye tanıttığı Hürriyet Ankara Temsilcisi Cüneyt Arcayürek “Demirel'e bu yapılır mı?” diye takaza eder. Kendisinden 'Şeytan' diye söz ettiği ve zekâsını övdüğü Turhan Aytul ise, “Mayk, sana kötü bir haberim var” der ve ardını şöyle getirir: “Seni öldürme planından söz edildiğini duydum; dikkat et, sen de planlı bir kazanın kurbanı olabilirsin...”
Kırılma noktası olan “Başbakan için tek yol: İstifa” başlıklı yazısı 19 Haziran 1970 günü birinci sayfada çıkar Muammer Kaylan'ın...
Sonrasını kendi anlatımından okuyalım: “Odamda pencereden bakarken birden kapı açıldı ve çalışanlardan biri elinde bir kutuyla içeri girdi. Kutuyu masamın üzerine bırakırken, 'Şef, ana kapılar güvende' dedi. (..) 'İyi' dedim, 'Bu kutu ne?' / 'Tabanca' diye yanıtladı. Kırıkkale yapımı. Erol Simavi Bey korunmak için ihtiyacınız olabileceğini düşündü. Kim bilir, gözü dönmüş aşırının biri sizi öldürmeye kalkabilir.”
Ve odasından çıkar Muammer Kaylan, Yeşilköy'de tazminat parasıyla satın aldığı eve gider, dolapdaki eşyaları toplar, Viyana üzerinden Amerika'ya uçar...
Bu son olayı işitince dostumun beti benzi attı...
“Sen kaşındın” dedim.
İBRAHİM KAHVECİ
Ekonomik darbenin ardındaki 101 milyar $'lık hesap
Türkiye 2009'un ilk çeyreğini yüzde 13,8 oranında küçülme ile kapattı. Ülke olarak bu tabloyu İkinci Dünya Savaşı'ndan beri yaşamamıştık. Neden en hızlı büyüyenlerdeniz diye övünürken bu kadar hızlı küçüldük? Acaba sadece somut bugünkü sonuçlara mı bakmak gerekiyor, yoksa bu küçülmenin zeminini hazırlayan geçmişe de biraz eğilmek gerekmiyor mu?
30 Haziran günü ülkemizin dış borç verileri yayınlandı. Kamuoyunda büyüme (küçülme) rakamları altında ezilen borç verilerini büyüyememe ile birlikte yeniden inceleyeceğiz. Ekonominin gidişatını algılamak açısından rakamlara biraz yer vermek gerekiyor.
Önce büyüme verilerine bakalım. 2002'de %6,2. 2003'de %5,3. 2004'de %9,4 ve 2005'de %8,4 büyüme yakalıyoruz. Bu büyüme rakamları tamamen reeldir, sanal hiçbir rakam karışmamıştır.
Türkiye 2002-2005 arasında 4 yılda tam yüzde 32,5 oranında gerçek bir büyüme sıçraması yaşamıştır. Ve aynı tarihler arasında ülkemizin dış borç stoku 129,5 milyar dolardan 169,7 milyar dolara yükselmiştir. 2002-2005 arası dış borç artışı sadece 40,2 milyar dolardır. Kısaca Türkiye 2002-2005 arasında yüzde 32,5 büyüme karşısında yüzde 31 dış borç artışına gitmiştir.
Gelelim ikinci yarıya: 2006-2008 arası 3 yılda ülkemiz sadece yüzde 13,1 reel büyüme yakalamıştır. Oysa dış borçlarımız 169,7 milyar dolardan 277,1 milyar dolara yükselmiştir. Yani 2006-2008 döneminde yüzde 13,1 büyümeye karşılık dış borçlarımız yüzde 63,3 artmış. Bu çelişkiyi ne kadar kapatma davasına, ne kadar 367 icadına, ne kadar darbeci girişimlere bağlayabiliriz? Ekonomiye gerçek darbenin nereden geldiğini, büyüme ve borçlanma çelişkisinden net olarak görebiliyoruz.
Büyüme ile dış borçlanma arasındaki bağ 2006-2008 arasında mutlak şekilde kopuvermiştir. Bu tespit çok önemlidir. Çünkü bugünün çöküşünü dünde, hatta ekonominin ta kendisinde aramak gerekiyor.
Dış borç artışına baktığımızda kamu sektörü 2002-2009 arasında nerede ise aynı seviyede kalıyor. Ülkemizin 147,6 milyar dolarlık dış borç artışının sadece 5,2 milyar doları kamu kesimi kaynaklı.
Özel sektörün ise 2002'de 40,3 milyar dolar olan dış borcu 2008 sonunda 185,5 milyar dolara fırlıyor. Ama burada bir ayrıntı çok önemlidir. Özel sektörün 142,5 milyar dolarlık yeni borçlanmasının 101,6 milyar dolarlık kısmı sadece 2006-2008 döneminde yapılmıştır. Türk özel sektörü 2006-2008 arası üç yılda dış borç bataklığına sürüklenmiştir.
Yani Türk özel sektörü 2002-2005 arasında %32,5 büyümeye karşılık %31 dış borcunu artırırken, 2006-2008 arasında yüzde 13,1 büyüme karşısında dış borçlanmasını %121 oranında artırıyor. Özel sektörde büyüme ile borçlanma bağı inanılmaz şekilde kopmuştur. Bir müteşebbis büyümezken neden borçlanır? Bu sorunun cevabını aslında 2009 ilk çeyrek küçülme rakamlarında buluyoruz.
Türkiye'yi borç batağına hem de büyüyemezken kimler sürükledi? Hem de global piyasalarda bir sıkıntı da yokken. Bu 101,6 milyar dolarlık dış borç alınıp nereye yatırıldı? Eğer bu para yatırıma gittiyse neden yüzde 13,8 ile dünyanın en fazla küçülen ilk üç ülkesi arasında yer aldık?
Türkiye 2006-2008 arasını “az büyüme-çok borçlanma” ile geçirerek bir bakıma 2009'un çöküşüne de zemin hazırladı. Bugünün küçülmesi, aslında 2006'da temeli atılmış bir para politikasının ürünü olarak görülebilir.
Bu analizi neden yapıyorum?
T.C.Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a teşvik paketini açıkladığı toplantıdaki sorumla ve yazılarımla sürekli bir noktaya dikkat çekiyorum. Bugün siyasi hükümetlerin ekonomiye müdahalelerinden ziyade bağımsız üst kurulların müdahaleleri daha etkili oluyor. Para politikası eleştirime, sermaye piyasasını da ekleyin. Hatta BDDK'yı, TMSF, EPDK gibi diğerlerini de ekleyin.
Türk halkının ve müteşebbisinin nasıl bu üst kurul kararları ile köreltildiğini görmemiz gerekiyor. Dış borçların 2009 ilk çeyreğinde 277,1 milyar dolardan 265,3 milyara düşmesi de çok şey ifade etmiyor.
Dış borçlardaki düşüşün de büyük kısmı, büyüme gibi sanal.
Türkiye 2009'un ilk çeyreğini yüzde 13,8 oranında küçülme ile kapattı. Ülke olarak bu tabloyu İkinci Dünya Savaşı'ndan beri yaşamamıştık. Neden en hızlı büyüyenlerdeniz diye övünürken bu kadar hızlı küçüldük? Acaba sadece somut bugünkü sonuçlara mı bakmak gerekiyor, yoksa bu küçülmenin zeminini hazırlayan geçmişe de biraz eğilmek gerekmiyor mu?
30 Haziran günü ülkemizin dış borç verileri yayınlandı. Kamuoyunda büyüme (küçülme) rakamları altında ezilen borç verilerini büyüyememe ile birlikte yeniden inceleyeceğiz. Ekonominin gidişatını algılamak açısından rakamlara biraz yer vermek gerekiyor.
Önce büyüme verilerine bakalım. 2002'de %6,2. 2003'de %5,3. 2004'de %9,4 ve 2005'de %8,4 büyüme yakalıyoruz. Bu büyüme rakamları tamamen reeldir, sanal hiçbir rakam karışmamıştır.
Türkiye 2002-2005 arasında 4 yılda tam yüzde 32,5 oranında gerçek bir büyüme sıçraması yaşamıştır. Ve aynı tarihler arasında ülkemizin dış borç stoku 129,5 milyar dolardan 169,7 milyar dolara yükselmiştir. 2002-2005 arası dış borç artışı sadece 40,2 milyar dolardır. Kısaca Türkiye 2002-2005 arasında yüzde 32,5 büyüme karşısında yüzde 31 dış borç artışına gitmiştir.
Gelelim ikinci yarıya: 2006-2008 arası 3 yılda ülkemiz sadece yüzde 13,1 reel büyüme yakalamıştır. Oysa dış borçlarımız 169,7 milyar dolardan 277,1 milyar dolara yükselmiştir. Yani 2006-2008 döneminde yüzde 13,1 büyümeye karşılık dış borçlarımız yüzde 63,3 artmış. Bu çelişkiyi ne kadar kapatma davasına, ne kadar 367 icadına, ne kadar darbeci girişimlere bağlayabiliriz? Ekonomiye gerçek darbenin nereden geldiğini, büyüme ve borçlanma çelişkisinden net olarak görebiliyoruz.
Büyüme ile dış borçlanma arasındaki bağ 2006-2008 arasında mutlak şekilde kopuvermiştir. Bu tespit çok önemlidir. Çünkü bugünün çöküşünü dünde, hatta ekonominin ta kendisinde aramak gerekiyor.
Dış borç artışına baktığımızda kamu sektörü 2002-2009 arasında nerede ise aynı seviyede kalıyor. Ülkemizin 147,6 milyar dolarlık dış borç artışının sadece 5,2 milyar doları kamu kesimi kaynaklı.
Özel sektörün ise 2002'de 40,3 milyar dolar olan dış borcu 2008 sonunda 185,5 milyar dolara fırlıyor. Ama burada bir ayrıntı çok önemlidir. Özel sektörün 142,5 milyar dolarlık yeni borçlanmasının 101,6 milyar dolarlık kısmı sadece 2006-2008 döneminde yapılmıştır. Türk özel sektörü 2006-2008 arası üç yılda dış borç bataklığına sürüklenmiştir.
Yani Türk özel sektörü 2002-2005 arasında %32,5 büyümeye karşılık %31 dış borcunu artırırken, 2006-2008 arasında yüzde 13,1 büyüme karşısında dış borçlanmasını %121 oranında artırıyor. Özel sektörde büyüme ile borçlanma bağı inanılmaz şekilde kopmuştur. Bir müteşebbis büyümezken neden borçlanır? Bu sorunun cevabını aslında 2009 ilk çeyrek küçülme rakamlarında buluyoruz.
Türkiye'yi borç batağına hem de büyüyemezken kimler sürükledi? Hem de global piyasalarda bir sıkıntı da yokken. Bu 101,6 milyar dolarlık dış borç alınıp nereye yatırıldı? Eğer bu para yatırıma gittiyse neden yüzde 13,8 ile dünyanın en fazla küçülen ilk üç ülkesi arasında yer aldık?
Türkiye 2006-2008 arasını “az büyüme-çok borçlanma” ile geçirerek bir bakıma 2009'un çöküşüne de zemin hazırladı. Bugünün küçülmesi, aslında 2006'da temeli atılmış bir para politikasının ürünü olarak görülebilir.
Bu analizi neden yapıyorum?
T.C.Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a teşvik paketini açıkladığı toplantıdaki sorumla ve yazılarımla sürekli bir noktaya dikkat çekiyorum. Bugün siyasi hükümetlerin ekonomiye müdahalelerinden ziyade bağımsız üst kurulların müdahaleleri daha etkili oluyor. Para politikası eleştirime, sermaye piyasasını da ekleyin. Hatta BDDK'yı, TMSF, EPDK gibi diğerlerini de ekleyin.
Türk halkının ve müteşebbisinin nasıl bu üst kurul kararları ile köreltildiğini görmemiz gerekiyor. Dış borçların 2009 ilk çeyreğinde 277,1 milyar dolardan 265,3 milyara düşmesi de çok şey ifade etmiyor.
Dış borçlardaki düşüşün de büyük kısmı, büyüme gibi sanal.
UMUR TALU
Ben cezalandırırım!
Belki de "kâğıt parçası"dır hakikaten.
Genelkurmay Başkanı'nın dediği gibi.
Ama tutun ki "kâğıt parçası" değil; yine dediği gibi...
"Ben cezalandırırım."
***
Belki birçoğunuza normal geliyordur.
Esasında "çok normal" bir durum.
"Ben cezalandırırım" esasında işin püf noktası.
Püf noktasının cim noktası.
Cim noktasının mim noktası.
Her işin başı bu.
Her işin sonu da.
***
Genelkurmay Başkanı "darbeci karşıtı" görünüyor.
Bu iyi bir şey tabii.
En azından, geçmiş darbelere karşı olduğuna dair hiçbir şey duymasak da, şu anda beyan ediyor: "Önce ben cezalandırırım."
Muhtemelen "darbe karşıtı" iktidar ile çok sayıda vatandaşı da "rahatlatan" ifade bu:
"Önce ben cezalandırırım."
***
Ama işte o yüzden...
Yani, iktidar, her cepheden vatandaş, askeriye bunu normal kabul ettikçe, hukuk saydıkça, demokrasi zannettikçe, cumhuriyet sandıkça...
"Darbe" zaten hep içimizdedir.
Askeri ve hatta sivil... daima.
***
Çünkü yok öyle şey.
Yok öyle bir şey.
Bir memlekette, herkes Anayasa'ya göre hiç olmazsa, "kanun önünde eşit" sayılıyorsa...
Hukuk varsa...
Cumhuriyet, demokrasi, hukuk devleti gibi ilke, kavram, esaslar kitapta yazıyorsa...
Yok böyle bir şey.
Kimse kimse için "önce ben cezalandırırım" diyemez.
Darbe zanlısı, tasavvur ya da girişim şüphelisi de dahil.
***
Ama denebilir.
Ve hiç yanlış olmaz.
Çünkü fiilen durum bu. Sadece Genelkurmay Başkanı değil, herhangi bir rütbeden herhangi bir "komutan", çok üst olmasa dahi, o an için o koşullarda üst olan herhangi bir rütbeli kişi, öyle savaş durumu filan da yokken, "Önce ben cezalandırırım" yetkisine sahip.
Öyle çok ciddi durumlarda bile değil.
Hemen her durumda. İki dudağı arasında.
Zaten varlığı tartışmalı "Askeri Yargı"ya bile gerek duymadan; "yargısız askeri yargı ve infaz" ile.
"Alttaki" askeri, "alttakiler"i, "altındakiler"i, "aşağıdakiler"i.
Varsa bir yakınınız, sorunuz; yolda rastlarsanız birine, sorunuz.
20, 25 yıllık profesyonel askerlerin bile, oğulları yaşındaki genç bir "amir"in bazen insafsız infazı, iki dudağı arasındaki "ben cezalandırırım" ı ile düştüğü askeri, insani, manevi, maddi hali bir sorunuz.
İçe gömülen bunalımları, dıştan saklanan intiharları, için için kemiren acıları, on yıllarca çoluk çocuk on binlerce ailenin yüreğine, ruhuna kazınan ıstırabı sorunuz.
***
"Ben cezalandırırım", iyi niyetle de olsa, bir Genelkurmay başkanının millete ve devlete vaadinden ziyade, bir kültür, bir gelenek, yerleşik, fiili, çokça hukuksuz bir durumun teyidi. "Töre", biliyoruz, geriliktir, cumhuriyet, demokrasi ve hukuk dışıdır; hepimiz hemfikiriz. Ama "Cumhuriyet kurumu"ndaki bu "iki dudak arasında cezalandırma" töresi de, sadece bu kurum "daha ileri" diye "modern, çağdaş, cumhuriyetçi, ileri, aydınlanmacı, laik" bir hal değildir. Hukuk ve demokrasi, hukuk devleti zaten hiç değildir.
***
O yüzden... Bunun ayırtına vardıktan sonra ki bu konuda ısrarla yazmaya çalıştım. Bir kez daha iyice inandığımı, on binlerce asker tanıkla, ordunun en az yüzde 80 nüfusuyla kanıtlayabileceğimi yine söylüyorum: Cumhuriyet, demokrasi ve hukukun ordu içindeki konumu tartışılmadan, mesele edilmeden... Ordunun cumhuriyet, demokrasi ve hukuk içindeki konumu üstüne ne deseniz... Boş demeyeyim ama... Doldurmaz.
***
Önce tartışılacak olan "Önce ben cezalandırırım" kültürü, hatta hukukudur.
Bunun siyasete, sivillere, işyerlerine, okula, aileye de yayılmış, yapışmış halleridir.
Lider, amir, müdür, patron, komutan, şef, reis, başkan olanlar ile şürekâsının hukuksuzluğu, saltanatı, imtiyazı, zümre egemenliği, demokrasi ve cumhuriyet ihlali ile iğfalidir.
Genelkurmay Başkanı bunu iyi niyetle, kararlılıkla söylemiş olabilir...
Hiç fark etmez.
Darbecinin milleti, toplumu, siyaseti, solda ve sağda istediğini "cezalandırma" arzu, ihtiras ve alışkanlığının ilk kaynağı budur!
Belki de "kâğıt parçası"dır hakikaten.
Genelkurmay Başkanı'nın dediği gibi.
Ama tutun ki "kâğıt parçası" değil; yine dediği gibi...
"Ben cezalandırırım."
***
Belki birçoğunuza normal geliyordur.
Esasında "çok normal" bir durum.
"Ben cezalandırırım" esasında işin püf noktası.
Püf noktasının cim noktası.
Cim noktasının mim noktası.
Her işin başı bu.
Her işin sonu da.
***
Genelkurmay Başkanı "darbeci karşıtı" görünüyor.
Bu iyi bir şey tabii.
En azından, geçmiş darbelere karşı olduğuna dair hiçbir şey duymasak da, şu anda beyan ediyor: "Önce ben cezalandırırım."
Muhtemelen "darbe karşıtı" iktidar ile çok sayıda vatandaşı da "rahatlatan" ifade bu:
"Önce ben cezalandırırım."
***
Ama işte o yüzden...
Yani, iktidar, her cepheden vatandaş, askeriye bunu normal kabul ettikçe, hukuk saydıkça, demokrasi zannettikçe, cumhuriyet sandıkça...
"Darbe" zaten hep içimizdedir.
Askeri ve hatta sivil... daima.
***
Çünkü yok öyle şey.
Yok öyle bir şey.
Bir memlekette, herkes Anayasa'ya göre hiç olmazsa, "kanun önünde eşit" sayılıyorsa...
Hukuk varsa...
Cumhuriyet, demokrasi, hukuk devleti gibi ilke, kavram, esaslar kitapta yazıyorsa...
Yok böyle bir şey.
Kimse kimse için "önce ben cezalandırırım" diyemez.
Darbe zanlısı, tasavvur ya da girişim şüphelisi de dahil.
***
Ama denebilir.
Ve hiç yanlış olmaz.
Çünkü fiilen durum bu. Sadece Genelkurmay Başkanı değil, herhangi bir rütbeden herhangi bir "komutan", çok üst olmasa dahi, o an için o koşullarda üst olan herhangi bir rütbeli kişi, öyle savaş durumu filan da yokken, "Önce ben cezalandırırım" yetkisine sahip.
Öyle çok ciddi durumlarda bile değil.
Hemen her durumda. İki dudağı arasında.
Zaten varlığı tartışmalı "Askeri Yargı"ya bile gerek duymadan; "yargısız askeri yargı ve infaz" ile.
"Alttaki" askeri, "alttakiler"i, "altındakiler"i, "aşağıdakiler"i.
Varsa bir yakınınız, sorunuz; yolda rastlarsanız birine, sorunuz.
20, 25 yıllık profesyonel askerlerin bile, oğulları yaşındaki genç bir "amir"in bazen insafsız infazı, iki dudağı arasındaki "ben cezalandırırım" ı ile düştüğü askeri, insani, manevi, maddi hali bir sorunuz.
İçe gömülen bunalımları, dıştan saklanan intiharları, için için kemiren acıları, on yıllarca çoluk çocuk on binlerce ailenin yüreğine, ruhuna kazınan ıstırabı sorunuz.
***
"Ben cezalandırırım", iyi niyetle de olsa, bir Genelkurmay başkanının millete ve devlete vaadinden ziyade, bir kültür, bir gelenek, yerleşik, fiili, çokça hukuksuz bir durumun teyidi. "Töre", biliyoruz, geriliktir, cumhuriyet, demokrasi ve hukuk dışıdır; hepimiz hemfikiriz. Ama "Cumhuriyet kurumu"ndaki bu "iki dudak arasında cezalandırma" töresi de, sadece bu kurum "daha ileri" diye "modern, çağdaş, cumhuriyetçi, ileri, aydınlanmacı, laik" bir hal değildir. Hukuk ve demokrasi, hukuk devleti zaten hiç değildir.
***
O yüzden... Bunun ayırtına vardıktan sonra ki bu konuda ısrarla yazmaya çalıştım. Bir kez daha iyice inandığımı, on binlerce asker tanıkla, ordunun en az yüzde 80 nüfusuyla kanıtlayabileceğimi yine söylüyorum: Cumhuriyet, demokrasi ve hukukun ordu içindeki konumu tartışılmadan, mesele edilmeden... Ordunun cumhuriyet, demokrasi ve hukuk içindeki konumu üstüne ne deseniz... Boş demeyeyim ama... Doldurmaz.
***
Önce tartışılacak olan "Önce ben cezalandırırım" kültürü, hatta hukukudur.
Bunun siyasete, sivillere, işyerlerine, okula, aileye de yayılmış, yapışmış halleridir.
Lider, amir, müdür, patron, komutan, şef, reis, başkan olanlar ile şürekâsının hukuksuzluğu, saltanatı, imtiyazı, zümre egemenliği, demokrasi ve cumhuriyet ihlali ile iğfalidir.
Genelkurmay Başkanı bunu iyi niyetle, kararlılıkla söylemiş olabilir...
Hiç fark etmez.
Darbecinin milleti, toplumu, siyaseti, solda ve sağda istediğini "cezalandırma" arzu, ihtiras ve alışkanlığının ilk kaynağı budur!
ŞAMİL TAYYAR
Kışlaya demokrasi ayarı
Süreç, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün istediği gibi gelişti. Adalet Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı, askere sivil yargı yolunu açan yasal düzenlemeyle ilgili görüşlerini Çankaya’ya gönderdi. Şimdi Gül, Çankaya’daki hukukçularıyla bu raporları değerlendirip en geç Cuma’ya kadar kararını açıklayacak.
Genelkurmay’ın yasaya itirazı üç noktada toplanıyor: 1-Anayasa’nın 145. maddesine aykırı, 2-Askeri mahallerin masuniyetini bozar, 3-Askeri ve adli yargı arasında çatışma olur.
Hükümetin görüşlerini ileten Adalet Bakanlığı ise yasayı savundu. Gerekçeler üç temele yaslanıyor: 1-Anayasa’nın 145. maddesine uygundur, 2-Adli yargıya taşınan özel yetkili mahkeme kapsamındaki suçlar, askeri nitelikli ve askeri mahalde başlayıp biten suçlar değildir, 3-Askeri ve adli yargı arasında yıllardır yaşanan çatışmayı sona erdirir, demokrasiye katkı sağlar, hukukun üstünlüğünü perçinler, AB sürecini olumlu etkiler, AİHM’e giden ihlalleri azaltır.
Askerin ‘Kışlaya siyaset girer’ kaygısıyla hazırladığı belirtilen itiraz karşısında hükümetin tezi, ‘siyaseti kışladan çıkarma’ savunmasına dayanıyor.
Uygulama kanuna girdi
Aykırılık tartışmasının odağındaki Anayasa’nın 145. maddesi, askeri mahkemelerin görevini, ‘askerlerin, askeri suçlar ile bunların asker aleyhine veya askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili işledikleri suçlara bakmak’ olarak tarif ediyor.
Ayrıca, sivillerin özel kanunda belirtilen askeri suçlar ve askerlere karşı işlenmiş suçlar nedeniyle askeri mahkemelerde yargılanmasına imkan tanıyor.
Yeni yasa ise özel yetkili mahkeme (eski DGM) kapsamındaki suçlarla ilgili olarak askerlerin de adli mahkemelerde yargılanmasını hükme bağlıyor.
İlk bakışta, ‘yenilik’ gibi gözükse de bu yasayla aslında yeni bir düzenleme yapılmıyor. Zaten uygulama böyledir.
Sözgelimi, Albay Dursun Çiçek, muvazzaf subaydır. Ergenekon soruşturmasını yürüten özel yetkili savcılar, ifadesini almak için kimseden izin istemedi, aynı şekilde tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk ederken de izne ihtiyaç duymadı.
Hukuk ihlaline fren
Buradaki amaç, ‘askeri mahal’, ‘askeri suç’ ve ‘askere karşı işlenmiş suç’ gibi muğlak ifadelerle, çift başlı yargı sisteminin boşluklarından nemalanma ihtimalinin ortadan kaldırılmasıdır.
Şemdinli Davası’nda olduğu gibi...
Bombalanan kitabevi, askeri mahalde mi? Değil. Kitabevi bombalama, askeri görev mi? Değil. Bombalama eylemi askere karşı işlenmiş suç mu? Değil.
Ama sivil mahkemede 39 yıl hapis cezasıyla sonuçlanan dava, Yargıtay tarafından bozuldu, askeri mahkemeye havale edildi. Ardından iki asker sanık görevlerine döndü.
Ergenekon davası da aynı risk altındadır. Şu anda o ölçekte hissedilmese de yarın Ergenekon’u ‘muğlak’ gerekçelerle askeri mahkemeye taşıma ihtimali, unutulmamalıdır.
Onun için yeni yasa, özü itibariyle yeni düzenleme değil, uygulamadaki hukuk ihlallerini önlemeye yöneliktir.
Darbe, askeri görev mi?
Kuşku yok ki, yasanın en çok tartışılan kısmı, özel yetkili mahkeme kapsamındaki suçlarla ilgili askerlere sivil yargı yolunun açılmasıdır. Bu konu fazlaca istismar edildiği için detaylandırmakta yarar var.
Özel yetkili mahkeme kapsamındaki suçlar genel hatlarıyla üç grupta toplanır: 1-Darbe gibi Anayasal düzeni değiştirmek ve ülkenin bölünmez bütünlüğünü bozmaya çalışmak, 2-Uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığı yapmak, 3-Çek-senet, mafya gibi ekonomik menfaat esasına dayalı organize suç örgütü kurmak, yönetmek ve üye olmak.
Şimdi soralım...
Darbe ve bölücülük, uyuşturucu imalatı ve ticareti, çete faaliyeti ve darbe, askeri suç mu? Askeri mahalde başlayıp bitecek nitelikte midir? Engellenmesi, askerin görevine halel getirir mi?
Kimse dokunulmaz değil
Efendim, yarın bir savcı çıkar, Genelkurmay Başkanı’nı sorgulamaya kalkarsa ne yapacağız? Cumhurbaşkanını yargı önüne çıkarmaktan beis görmeyenlerin Genelkurmay Başkanı’nın hukukunu korunuyor görünmeleri manidardır, ama önemli değil, cevabını verelim.
Kusura bakmayın, bir Genelkurmay Başkanı uyuşturucu imal eder ve satar, çek senet tahsilatı için çete kurar, darbeye yeltenir ve bölücülük yaparsa, izne gerek kalmadan paşa paşa hesabını verir.
Asker ve sivil ayrımı olmaksızın tüm memurlar, yargı mensupları gibi...
Sözgelimi, Başbakanlık Müsteşarı da Yargıtay Başkanı da bu suçlara bulaşırsa, hiçbir makamdan izin almaya gerek kalmaksızın sorgulanır. Ne memurlar, ne hakim ve savcılar ne askerlerin yargılama usullerini düzenleyen özel kanunlarda bu suçlara dair ‘dokunulmazlık zırhı’ yoktur.
Yüce Divan çalışması yok
Ancak görevle ilgili suçlardan dolayı ‘izin müessesi’ işler. Bu durumda komutanların nasıl yargılanacağı özel kanunla belirlenmiş, Genelkurmay Başkanı’na, Cumhurbaşkanı’na dahi tanınmayan ‘limitsiz dokunulmazlık’ hakkı verilmiştir.
Onun için Anayasa değişikliğiyle Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları için Yüce Divan şartının getirilmesi de anlamsızdır. Başbakan veya bakanlar bile sözkonusu suçlara bulaşırsa, dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra Yüce Divan’da yargılanmazlar, doğru özel yetkili mahkemelere gönderilirler. Sadece görevleriyle ilgili suçlar için Yüce Divan’da hesap verirler.
Mesut Yılmaz gibi, Koray Aydın gibi...
Özel yetkili mahkeme kapsamına giren suçlardan dolayı hiç kimseye tanınmayan Yüce Divan ayrıcalığı, askerlere neden tanınsın? Hükümet kanadına sordum, böyle bir çalışmanın olmadığını söylediler. Doğrusu da budur.
Üst norm, 2. madde
Bir de Anayasa’nın 2. maddesindeki ‘değiştirilemez’ hükümler arasında yer alan Cumhuriyet’in temel niteliklerinden birinin laikliğin yanı sıra ‘demokratik devlet’ olduğu unutulmamalıdır.
Sayın Cumhurbaşkanının Anayasa’nın 145. maddesiyle ilgili kafası karışıksa daha üst norm olarak 2. maddesine bakabilir. Anayasa Mahkemesi, türban düzenlemesini iptal ederken bu maddedeki ‘laiklik’ ilkesini hatırlamıştı.
Ayrıca, askerin, ‘Kışlaya siyaset girer’ diye kaygılanmasına gerek yok, zaten, siyaset kışladan hiç çıkmadı ki...
Süreç, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün istediği gibi gelişti. Adalet Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı, askere sivil yargı yolunu açan yasal düzenlemeyle ilgili görüşlerini Çankaya’ya gönderdi. Şimdi Gül, Çankaya’daki hukukçularıyla bu raporları değerlendirip en geç Cuma’ya kadar kararını açıklayacak.
Genelkurmay’ın yasaya itirazı üç noktada toplanıyor: 1-Anayasa’nın 145. maddesine aykırı, 2-Askeri mahallerin masuniyetini bozar, 3-Askeri ve adli yargı arasında çatışma olur.
Hükümetin görüşlerini ileten Adalet Bakanlığı ise yasayı savundu. Gerekçeler üç temele yaslanıyor: 1-Anayasa’nın 145. maddesine uygundur, 2-Adli yargıya taşınan özel yetkili mahkeme kapsamındaki suçlar, askeri nitelikli ve askeri mahalde başlayıp biten suçlar değildir, 3-Askeri ve adli yargı arasında yıllardır yaşanan çatışmayı sona erdirir, demokrasiye katkı sağlar, hukukun üstünlüğünü perçinler, AB sürecini olumlu etkiler, AİHM’e giden ihlalleri azaltır.
Askerin ‘Kışlaya siyaset girer’ kaygısıyla hazırladığı belirtilen itiraz karşısında hükümetin tezi, ‘siyaseti kışladan çıkarma’ savunmasına dayanıyor.
Uygulama kanuna girdi
Aykırılık tartışmasının odağındaki Anayasa’nın 145. maddesi, askeri mahkemelerin görevini, ‘askerlerin, askeri suçlar ile bunların asker aleyhine veya askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili işledikleri suçlara bakmak’ olarak tarif ediyor.
Ayrıca, sivillerin özel kanunda belirtilen askeri suçlar ve askerlere karşı işlenmiş suçlar nedeniyle askeri mahkemelerde yargılanmasına imkan tanıyor.
Yeni yasa ise özel yetkili mahkeme (eski DGM) kapsamındaki suçlarla ilgili olarak askerlerin de adli mahkemelerde yargılanmasını hükme bağlıyor.
İlk bakışta, ‘yenilik’ gibi gözükse de bu yasayla aslında yeni bir düzenleme yapılmıyor. Zaten uygulama böyledir.
Sözgelimi, Albay Dursun Çiçek, muvazzaf subaydır. Ergenekon soruşturmasını yürüten özel yetkili savcılar, ifadesini almak için kimseden izin istemedi, aynı şekilde tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk ederken de izne ihtiyaç duymadı.
Hukuk ihlaline fren
Buradaki amaç, ‘askeri mahal’, ‘askeri suç’ ve ‘askere karşı işlenmiş suç’ gibi muğlak ifadelerle, çift başlı yargı sisteminin boşluklarından nemalanma ihtimalinin ortadan kaldırılmasıdır.
Şemdinli Davası’nda olduğu gibi...
Bombalanan kitabevi, askeri mahalde mi? Değil. Kitabevi bombalama, askeri görev mi? Değil. Bombalama eylemi askere karşı işlenmiş suç mu? Değil.
Ama sivil mahkemede 39 yıl hapis cezasıyla sonuçlanan dava, Yargıtay tarafından bozuldu, askeri mahkemeye havale edildi. Ardından iki asker sanık görevlerine döndü.
Ergenekon davası da aynı risk altındadır. Şu anda o ölçekte hissedilmese de yarın Ergenekon’u ‘muğlak’ gerekçelerle askeri mahkemeye taşıma ihtimali, unutulmamalıdır.
Onun için yeni yasa, özü itibariyle yeni düzenleme değil, uygulamadaki hukuk ihlallerini önlemeye yöneliktir.
Darbe, askeri görev mi?
Kuşku yok ki, yasanın en çok tartışılan kısmı, özel yetkili mahkeme kapsamındaki suçlarla ilgili askerlere sivil yargı yolunun açılmasıdır. Bu konu fazlaca istismar edildiği için detaylandırmakta yarar var.
Özel yetkili mahkeme kapsamındaki suçlar genel hatlarıyla üç grupta toplanır: 1-Darbe gibi Anayasal düzeni değiştirmek ve ülkenin bölünmez bütünlüğünü bozmaya çalışmak, 2-Uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığı yapmak, 3-Çek-senet, mafya gibi ekonomik menfaat esasına dayalı organize suç örgütü kurmak, yönetmek ve üye olmak.
Şimdi soralım...
Darbe ve bölücülük, uyuşturucu imalatı ve ticareti, çete faaliyeti ve darbe, askeri suç mu? Askeri mahalde başlayıp bitecek nitelikte midir? Engellenmesi, askerin görevine halel getirir mi?
Kimse dokunulmaz değil
Efendim, yarın bir savcı çıkar, Genelkurmay Başkanı’nı sorgulamaya kalkarsa ne yapacağız? Cumhurbaşkanını yargı önüne çıkarmaktan beis görmeyenlerin Genelkurmay Başkanı’nın hukukunu korunuyor görünmeleri manidardır, ama önemli değil, cevabını verelim.
Kusura bakmayın, bir Genelkurmay Başkanı uyuşturucu imal eder ve satar, çek senet tahsilatı için çete kurar, darbeye yeltenir ve bölücülük yaparsa, izne gerek kalmadan paşa paşa hesabını verir.
Asker ve sivil ayrımı olmaksızın tüm memurlar, yargı mensupları gibi...
Sözgelimi, Başbakanlık Müsteşarı da Yargıtay Başkanı da bu suçlara bulaşırsa, hiçbir makamdan izin almaya gerek kalmaksızın sorgulanır. Ne memurlar, ne hakim ve savcılar ne askerlerin yargılama usullerini düzenleyen özel kanunlarda bu suçlara dair ‘dokunulmazlık zırhı’ yoktur.
Yüce Divan çalışması yok
Ancak görevle ilgili suçlardan dolayı ‘izin müessesi’ işler. Bu durumda komutanların nasıl yargılanacağı özel kanunla belirlenmiş, Genelkurmay Başkanı’na, Cumhurbaşkanı’na dahi tanınmayan ‘limitsiz dokunulmazlık’ hakkı verilmiştir.
Onun için Anayasa değişikliğiyle Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları için Yüce Divan şartının getirilmesi de anlamsızdır. Başbakan veya bakanlar bile sözkonusu suçlara bulaşırsa, dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra Yüce Divan’da yargılanmazlar, doğru özel yetkili mahkemelere gönderilirler. Sadece görevleriyle ilgili suçlar için Yüce Divan’da hesap verirler.
Mesut Yılmaz gibi, Koray Aydın gibi...
Özel yetkili mahkeme kapsamına giren suçlardan dolayı hiç kimseye tanınmayan Yüce Divan ayrıcalığı, askerlere neden tanınsın? Hükümet kanadına sordum, böyle bir çalışmanın olmadığını söylediler. Doğrusu da budur.
Üst norm, 2. madde
Bir de Anayasa’nın 2. maddesindeki ‘değiştirilemez’ hükümler arasında yer alan Cumhuriyet’in temel niteliklerinden birinin laikliğin yanı sıra ‘demokratik devlet’ olduğu unutulmamalıdır.
Sayın Cumhurbaşkanının Anayasa’nın 145. maddesiyle ilgili kafası karışıksa daha üst norm olarak 2. maddesine bakabilir. Anayasa Mahkemesi, türban düzenlemesini iptal ederken bu maddedeki ‘laiklik’ ilkesini hatırlamıştı.
Ayrıca, askerin, ‘Kışlaya siyaset girer’ diye kaygılanmasına gerek yok, zaten, siyaset kışladan hiç çıkmadı ki...
MEHMET BARLAS
Abdullah Gül de Demirel ve Sezer kadar mı tarafsız olmalıdır?
Bize "Çok Partili demokrasi" yetmez.
Bize "Çok cumhurbaşkanlı Çankaya" da gerekiyor.
Düşünün ki bundan önceki iki Cumhurbaşkanı da (S. Demirel ve A.N. Sezer) şimdiki Cumhurbaşkanı da (A. Gül) görevlerine "...üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim" diye yemin ederek başladılar...
Şimdi "Cumhurbaşkanı imzalasa mı imzalamasa mı daha doğru olur" diye bütün tarafların tartıştığı askeri yargılama usulleri yasası Çankaya'da.
Şöyle varsaysak...
Şu anda hem Demirel, hem Sezer hem de Gül Cumhurbaşkanları olarak Çankaya'da bulunsalardı, bu yasaya tarafsız yaklaşmak konusunda uzlaşırlar mıydı, yoksa birbirlerine bir daha selam bile vermeyecek kadar gergin bir tartışma içine mi girerlerdi?
Anayasa'nın da Cumhurbaşkanı yemini içine koyduğu "Tarafsızlık" aslında izafi bir kavramdır.
Kimine göre demokrasi üzerindeki askeri vesayet "Rejim"in teminatıdır. Kimine göre de bu vesayet sonucu olarak Türkiye'de "Askeri demokrasi rejimi" vardır.
Farklı tarafsızlıklar
Bütün Cumhurbaşkanları tarafsızdır ama her biri bu konuda farklı biçimde tarafsızdır.
Daha da karmaşık olan durum ise, seçilmiş başbakanken askeri darbe ile devrilenlerden bazılarının cumhurbaşkanı oldukları zaman asker-demokrasi ilişkisine farklı yaklaşmaları değil midir?
Aynı şekilde darbe solu hedef aldığı zaman askeriyeyi "Peygamberin ordusu" diye öven kesimlerin, hedefe kendileri oturtulduklarında "Faşizmin ayak sesi duyuldu" diye feryat ettiklerini hiç görmedik mi?
Cumhurbaşkanı Gül'ün önündeki yasanın Anayasa'ya uygunluğu teknik bir meseledir. Asıl sorun tabii ki siyasidir.
Neticede Cumhurbaşkanı da siyasi bir karar vermek durumundadır.
Acaba Sayın Gül kendisinin Cumhurbaşkanı seçilmesini e-muhtıra ile engellemek isteyenleri mi, yoksa yargı darbesine de karşı direnerek kendisini cumhurbaşkanı seçtirenleri mi mutlu edecek bir "Tarafsızlık" içinde kararını oluşturacaktır?
Bu tartışmaların temelindeki asıl soruyu ise Fehmi Koru Yeni Şafak'taki "Darbe endişesi vehimden mi ibaret" başlıklı yazısında şöyle seslendirmişti:
Vehmetmek ve fehmetmek
- "Bütün bunları yaptıran vehim, darbe olacağı vehmi" diye yazıp çizenler var ya, belki de adamlar doğru söylüyorlar, ne malum? En ufak kıpırtıya 'darbe' hazırlığı olarak bakma kuruntusu AK Parti'ye hâkim olamaz mı? Askeri yargının görev alanını daraltan iki maddelik yasa değişikliği sonrasında, CHP sözcüleri ile CHP'nin basındaki sözcüleri, "AK Partililerin vehminin sonucu" diye yazıp çizdikçe benim içimde de bir ses, "Ya doğru söylüyorlarsa?" hatırlatmasını yapıyor.
İsterseniz bu konuyu da bir fıkra ile noktalayalım:
İki arkadaş yolda karşılaşmışlar.
Bir diğerine "Kardeşin nasıl" diye sormuş.
Soru sorulan üzgün bir sesle "Kardeşim çok ağır hasta" demiş.
Soruyu soran onu teselli etmiş:
- Üzülme... Kardeşin hasta değildir sadece hasta olduğunu vehmediyordur...
Aradan bir süre geçmiş... İki arkadaş yine karşılaşmışlar ve biri yine aynı soruyu sormuş diğerine.
- Kardeşin nasıl?
Soru sorulan gözyaşları içinde cevap vermiş bu defa:
- Kardeşim kendisinin öldüğünü vehmediyor... Geçen hafta onu toprağa verdik...
Bu fıkrayı Fehmi Koru'ya ithaf ederken "vehmetmek" ile "fehmetmek" arasındaki anlam farkını da vurgulamalıyız.
"Vehmetmek" yersiz korkuya, kuşkuya düşmek, kuruntuya kapılmak, evhamlanmak anlamına gelir. "Fehmetmek" ise iyi ve tam anlamak, derinlemesine kavramak demektir.
Fehmi Koru'nun her konuda vehmetmesini değil fehmetmesini diliyorum.
Bize "Çok Partili demokrasi" yetmez.
Bize "Çok cumhurbaşkanlı Çankaya" da gerekiyor.
Düşünün ki bundan önceki iki Cumhurbaşkanı da (S. Demirel ve A.N. Sezer) şimdiki Cumhurbaşkanı da (A. Gül) görevlerine "...üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim" diye yemin ederek başladılar...
Şimdi "Cumhurbaşkanı imzalasa mı imzalamasa mı daha doğru olur" diye bütün tarafların tartıştığı askeri yargılama usulleri yasası Çankaya'da.
Şöyle varsaysak...
Şu anda hem Demirel, hem Sezer hem de Gül Cumhurbaşkanları olarak Çankaya'da bulunsalardı, bu yasaya tarafsız yaklaşmak konusunda uzlaşırlar mıydı, yoksa birbirlerine bir daha selam bile vermeyecek kadar gergin bir tartışma içine mi girerlerdi?
Anayasa'nın da Cumhurbaşkanı yemini içine koyduğu "Tarafsızlık" aslında izafi bir kavramdır.
Kimine göre demokrasi üzerindeki askeri vesayet "Rejim"in teminatıdır. Kimine göre de bu vesayet sonucu olarak Türkiye'de "Askeri demokrasi rejimi" vardır.
Farklı tarafsızlıklar
Bütün Cumhurbaşkanları tarafsızdır ama her biri bu konuda farklı biçimde tarafsızdır.
Daha da karmaşık olan durum ise, seçilmiş başbakanken askeri darbe ile devrilenlerden bazılarının cumhurbaşkanı oldukları zaman asker-demokrasi ilişkisine farklı yaklaşmaları değil midir?
Aynı şekilde darbe solu hedef aldığı zaman askeriyeyi "Peygamberin ordusu" diye öven kesimlerin, hedefe kendileri oturtulduklarında "Faşizmin ayak sesi duyuldu" diye feryat ettiklerini hiç görmedik mi?
Cumhurbaşkanı Gül'ün önündeki yasanın Anayasa'ya uygunluğu teknik bir meseledir. Asıl sorun tabii ki siyasidir.
Neticede Cumhurbaşkanı da siyasi bir karar vermek durumundadır.
Acaba Sayın Gül kendisinin Cumhurbaşkanı seçilmesini e-muhtıra ile engellemek isteyenleri mi, yoksa yargı darbesine de karşı direnerek kendisini cumhurbaşkanı seçtirenleri mi mutlu edecek bir "Tarafsızlık" içinde kararını oluşturacaktır?
Bu tartışmaların temelindeki asıl soruyu ise Fehmi Koru Yeni Şafak'taki "Darbe endişesi vehimden mi ibaret" başlıklı yazısında şöyle seslendirmişti:
Vehmetmek ve fehmetmek
- "Bütün bunları yaptıran vehim, darbe olacağı vehmi" diye yazıp çizenler var ya, belki de adamlar doğru söylüyorlar, ne malum? En ufak kıpırtıya 'darbe' hazırlığı olarak bakma kuruntusu AK Parti'ye hâkim olamaz mı? Askeri yargının görev alanını daraltan iki maddelik yasa değişikliği sonrasında, CHP sözcüleri ile CHP'nin basındaki sözcüleri, "AK Partililerin vehminin sonucu" diye yazıp çizdikçe benim içimde de bir ses, "Ya doğru söylüyorlarsa?" hatırlatmasını yapıyor.
İsterseniz bu konuyu da bir fıkra ile noktalayalım:
İki arkadaş yolda karşılaşmışlar.
Bir diğerine "Kardeşin nasıl" diye sormuş.
Soru sorulan üzgün bir sesle "Kardeşim çok ağır hasta" demiş.
Soruyu soran onu teselli etmiş:
- Üzülme... Kardeşin hasta değildir sadece hasta olduğunu vehmediyordur...
Aradan bir süre geçmiş... İki arkadaş yine karşılaşmışlar ve biri yine aynı soruyu sormuş diğerine.
- Kardeşin nasıl?
Soru sorulan gözyaşları içinde cevap vermiş bu defa:
- Kardeşim kendisinin öldüğünü vehmediyor... Geçen hafta onu toprağa verdik...
Bu fıkrayı Fehmi Koru'ya ithaf ederken "vehmetmek" ile "fehmetmek" arasındaki anlam farkını da vurgulamalıyız.
"Vehmetmek" yersiz korkuya, kuşkuya düşmek, kuruntuya kapılmak, evhamlanmak anlamına gelir. "Fehmetmek" ise iyi ve tam anlamak, derinlemesine kavramak demektir.
Fehmi Koru'nun her konuda vehmetmesini değil fehmetmesini diliyorum.
İBRAHİM ÖZTÜRK
Her sektöre teşvik var, eğitim hariç!
Küresel kriz ortamında hak eden etmeyen herkes bir yolunu bulup teşvik istiyor. Hükümet gecikmeli olarak birçok sektöre ÖTV ve KDV desteği verdi. Bilişim, mobilya, beyaz eşya, otomotiv ve makine sektörleri bunların başında geliyor. Veriler bunların işe yaradığını gösterdi.
Hükümet teşviklerin ikinci halkasını tam da yakalanan bu ivmenin üzerine monte etmek üzere haziran ayında uzun vadeli ve derin yapısal dönüşümü öngören bir paket daha açıkladı. Böylece acil desteklerin yanına, kriz olmasa da zaten ekonomi için gereken dönüşümün tetiklenmesi hedefleniyor. Bu satırların yazarı bir kalkınma iktisatçısı olduğundan, mesleği gereği teşvikler ve kalkınma arasındaki ilişki konusuna çokça emek vermiştir. Türkiye bir teşvik mezarlığı ve kaynak yutan bir memleket olarak literatüre girerken, Japonya ve Asya kaplanları ise bize sağlam, doğru ve netice alıcı teşviklerin nasıl bir mimariye sahip olması gerektiğini gösteriyor.
Popülist olmayan, yani rey kaygısıyla önüne gelene teşvik vermemek için bir kere siyasî istikrar olmalı. İkincisi teşvikte seçici davranılmalı. Bu seçicilikte belli bir sanayileşme stratejisi ve buna dayalı önceliklerin konulması şart. Böylece her 'teşvik avcısına' ya da kollayıcısına değil, istenilen işi, istenen kıvamda ve yerde yapana teşvik verilmelidir. Üçüncü olarak teşvikler geçici olmalı. Piyasa mekanizmasının yerini alacak zoraki hareketlerin önüne ancak böyle geçilebilir. Beşincisi teşvikler performansa dayalı verilmeli. Başarı kriterleri açık ve ölçülebilir olmalı.
Bu dersler ışığında son teşvik paketini değerlendirdiğimde gerçekten derslerin alındığını ve ilk defa sanayicinin arkasından sürüklenen değil, önünden giden, yol gösterici sahici bir teşvik paketi olduğunu söyleyebiliriz.
Hükümetten şikâyetim, ne kriz ortamı için ne de uzun vadeli bir dönüşüm için eğitim sektörü ile ilgili dişe dokunur hiçbir destek vermiyor oluşu. Eğitim bizim çöktüğümüz alan. Bu şartlarda yabancı sermaye girişlerinin devamı da tehlikede. Gelseler de zaten bu yüzden sıfırdan yatırımlara girmek zor. Zira devlet bütün çabalarına rağmen bu yükün altında eziliyor ve başarılı olamıyoruz. Sürekli eğitim zayiatı vererek arkadan gidiyoruz. Emek piyasasında müthiş bir uyumsuzluk var. Yani, iş arayan milyonlara rağmen nitelikli eleman açığı had safhada.
Çözüm ise kesinlikle özel sektörü devreye sokmaktan geçiyor. Hani piyasa ekonomisine geçmiştik ve işleri özel sektöre devrediyorduk? Devlet standardı koyup denetlesin ve sektöre taze sermaye girişini sağlansın.
Mevcut durumda özel eğitimin yaygın eğitim içindeki payı korkunç bir şekilde düşük, yüzde 2 civarında. Bu pay komünist ülkelerde bile daha yüksek. Oran bir an evvel yüzde 15'lere taşınmalı. Özel sektörün, mesleki eğitim açığını kapatmak için devreye girmeye hazır olduğu da her halükarda çok açık. Dahası özel eğitimi desteklemek üzere hükümet de çok istekli.
Bütün bu gerçeklere rağmen özel eğitime bir omuz atılamıyor. Bırakın desteği, devlet halen özel okullara karşı acımasız ve adaletsiz haksız bir rekabet içerisinde. Kriz sonucu insanlar çocuklarını var olan az sayıdaki özel okuldan da çekiyor. Yatırımlar bir anda açığa düştü. Vergisel destek sağlanırsa veliler bir nebze rahatlayabilir. Yeni dönem için öğrenci alınırken bunun derhal yapılması şart.
Özel eğitime üvey evlat muamelesi yaprak geleceğimize bile bile lades denilmesinin sebebi de tahmin ettiğiniz gibi gidip Ergenekon'a çıkıyor. Çocuklarımızı çağ dışı rejimin 'malı' ve 'deneme tahtası' olarak gören bu irade, inadından vazgeçmiyor ve illa da bütün nesli tornadan çıkmış gibi tek tip yapmakta diretiyor. 'Tomruktan keresteye' geçişi ifade eden bu 'düz liseden düz adam çıkartma' mantığı sebebiyle geleceğimiz ellerimizin arasından kayıp gidiyor.
Küresel kriz ortamında hak eden etmeyen herkes bir yolunu bulup teşvik istiyor. Hükümet gecikmeli olarak birçok sektöre ÖTV ve KDV desteği verdi. Bilişim, mobilya, beyaz eşya, otomotiv ve makine sektörleri bunların başında geliyor. Veriler bunların işe yaradığını gösterdi.
Hükümet teşviklerin ikinci halkasını tam da yakalanan bu ivmenin üzerine monte etmek üzere haziran ayında uzun vadeli ve derin yapısal dönüşümü öngören bir paket daha açıkladı. Böylece acil desteklerin yanına, kriz olmasa da zaten ekonomi için gereken dönüşümün tetiklenmesi hedefleniyor. Bu satırların yazarı bir kalkınma iktisatçısı olduğundan, mesleği gereği teşvikler ve kalkınma arasındaki ilişki konusuna çokça emek vermiştir. Türkiye bir teşvik mezarlığı ve kaynak yutan bir memleket olarak literatüre girerken, Japonya ve Asya kaplanları ise bize sağlam, doğru ve netice alıcı teşviklerin nasıl bir mimariye sahip olması gerektiğini gösteriyor.
Popülist olmayan, yani rey kaygısıyla önüne gelene teşvik vermemek için bir kere siyasî istikrar olmalı. İkincisi teşvikte seçici davranılmalı. Bu seçicilikte belli bir sanayileşme stratejisi ve buna dayalı önceliklerin konulması şart. Böylece her 'teşvik avcısına' ya da kollayıcısına değil, istenilen işi, istenen kıvamda ve yerde yapana teşvik verilmelidir. Üçüncü olarak teşvikler geçici olmalı. Piyasa mekanizmasının yerini alacak zoraki hareketlerin önüne ancak böyle geçilebilir. Beşincisi teşvikler performansa dayalı verilmeli. Başarı kriterleri açık ve ölçülebilir olmalı.
Bu dersler ışığında son teşvik paketini değerlendirdiğimde gerçekten derslerin alındığını ve ilk defa sanayicinin arkasından sürüklenen değil, önünden giden, yol gösterici sahici bir teşvik paketi olduğunu söyleyebiliriz.
Hükümetten şikâyetim, ne kriz ortamı için ne de uzun vadeli bir dönüşüm için eğitim sektörü ile ilgili dişe dokunur hiçbir destek vermiyor oluşu. Eğitim bizim çöktüğümüz alan. Bu şartlarda yabancı sermaye girişlerinin devamı da tehlikede. Gelseler de zaten bu yüzden sıfırdan yatırımlara girmek zor. Zira devlet bütün çabalarına rağmen bu yükün altında eziliyor ve başarılı olamıyoruz. Sürekli eğitim zayiatı vererek arkadan gidiyoruz. Emek piyasasında müthiş bir uyumsuzluk var. Yani, iş arayan milyonlara rağmen nitelikli eleman açığı had safhada.
Çözüm ise kesinlikle özel sektörü devreye sokmaktan geçiyor. Hani piyasa ekonomisine geçmiştik ve işleri özel sektöre devrediyorduk? Devlet standardı koyup denetlesin ve sektöre taze sermaye girişini sağlansın.
Mevcut durumda özel eğitimin yaygın eğitim içindeki payı korkunç bir şekilde düşük, yüzde 2 civarında. Bu pay komünist ülkelerde bile daha yüksek. Oran bir an evvel yüzde 15'lere taşınmalı. Özel sektörün, mesleki eğitim açığını kapatmak için devreye girmeye hazır olduğu da her halükarda çok açık. Dahası özel eğitimi desteklemek üzere hükümet de çok istekli.
Bütün bu gerçeklere rağmen özel eğitime bir omuz atılamıyor. Bırakın desteği, devlet halen özel okullara karşı acımasız ve adaletsiz haksız bir rekabet içerisinde. Kriz sonucu insanlar çocuklarını var olan az sayıdaki özel okuldan da çekiyor. Yatırımlar bir anda açığa düştü. Vergisel destek sağlanırsa veliler bir nebze rahatlayabilir. Yeni dönem için öğrenci alınırken bunun derhal yapılması şart.
Özel eğitime üvey evlat muamelesi yaprak geleceğimize bile bile lades denilmesinin sebebi de tahmin ettiğiniz gibi gidip Ergenekon'a çıkıyor. Çocuklarımızı çağ dışı rejimin 'malı' ve 'deneme tahtası' olarak gören bu irade, inadından vazgeçmiyor ve illa da bütün nesli tornadan çıkmış gibi tek tip yapmakta diretiyor. 'Tomruktan keresteye' geçişi ifade eden bu 'düz liseden düz adam çıkartma' mantığı sebebiyle geleceğimiz ellerimizin arasından kayıp gidiyor.
ENGİN ARDIÇ
Senin işin de zor ha Zafer
Hep yanlış ata oynamasıyla ünlü bir gazetemiz, Mustafa Sarıgül'ü yağlamış da yıkamış... Gazeteyi Şişli belediye sınırları içinde yayınlayınca, demek ki "dükkâncı esnafının" belediye reisiyle iyi geçinmesi de şart oluyor!
Sarıgül şu anda DSP üyesi ama yeni bir parti kuruyormuş: TDH... Türkiye Değişim Hareketi...
Adında "parti" kelimesi geçmeyince halkımız bunun bir parti olduğunu anlamakta zorlanacağından, bunun sonu da YDH'ye benzemesin sakın? Yeni Demokrasi Hareketi diye bir "şey" vardı doksanlı yıllarda... Yüzde 0.48 oy toplamıştı.
Sarıgül çok daha iddialı. "Yüzde 18 alırız" diyor.
Bunu nereden mi anlamış? Ordu ilimizde yaptığı mitinge tam on bin kişi katılmış da ondan. Üç bin kişi de kendisini havaalanında karşılamış. (Yaklaşık elli bin kişinin bir milletvekili çıkardığını hatırlarsak, on bin seçmen Sarıgül'ün sandıktan ya kolunu çıkarır ya bacağını.)
Zaten Sarıgül de partiyi 18 ay içinde kuracakmış. Sıcağı sıcağına 2011 seçimlerine denk getirecek.
Seçmenden çok umutlu, çünkü bir vatandaş onun sözlerinin "kaburgalarını ısıttığını" söylemiş!
Bu durumda partisinin adına MP de diyebilirdi: Mangal Partisi.
İktidara gelirse, belki ana muhalefet de "kanatçılardan" oluşur. (Hayatta oy vermem, aramızda fraksiyon farkı var, bendeniz "çöp şişçiyim" efendim.)
Şaka bir yana, Mustafa Sarıgül'ün Şişli ilçe sınırları dışında nereden kaç oy alabileceğini gerçekten merak ederim.
Bu oyları alabilmek için halka ne söyleyeceğini daha da merak ederim.
Henüz bulup da söyleyebildiği bir şey yok, on sekiz ay içinde aklına birşeyler gelir herhalde.
Tövbe, var, var.
Sloganı var, "varlık ve bereket". Ayrıca değişim de istiyormuş.
"Mustafa Üstündağ'ın, Orhan Eyüboğlu'nun ve Bülent Ecevit'in prensiplerine dayalı olarak, Erdal İnönü'nün devlet adamlığı ve Turgut Özal'ın pratik çözümleriyle yola devam edecekmiş"...
Abooov...
"On-on beş kişiyi meclise sokabilirsem belki CHP ile birleşmeyi gündeme getirip eski partimin başkanlığına tekrar oynama şansı bulurum" deseydi, Türkçe konuşmuş olacaktı.
Kendisine başarılar dileriz.
"Kadromuzu halk belirleyecek" demiş. Halktan biri olarak ve de haddim olmayarak, Mahsun Kırmızıgül'ü başkan yardımcısı, Yılmaz Morgül'ü de genel sekreter yapmasını öneririm.
Programını iyice oluştursun da, bazı basın mensuplarının şu "Hilton arazisine ve orman içine inşaat yapma" projeleri hakkında neler düşündüğünü de bize bildirsin.
"Pratik çözüm" severmiş ya... O bakımdan yani...
Hep yanlış ata oynamasıyla ünlü bir gazetemiz, Mustafa Sarıgül'ü yağlamış da yıkamış... Gazeteyi Şişli belediye sınırları içinde yayınlayınca, demek ki "dükkâncı esnafının" belediye reisiyle iyi geçinmesi de şart oluyor!
Sarıgül şu anda DSP üyesi ama yeni bir parti kuruyormuş: TDH... Türkiye Değişim Hareketi...
Adında "parti" kelimesi geçmeyince halkımız bunun bir parti olduğunu anlamakta zorlanacağından, bunun sonu da YDH'ye benzemesin sakın? Yeni Demokrasi Hareketi diye bir "şey" vardı doksanlı yıllarda... Yüzde 0.48 oy toplamıştı.
Sarıgül çok daha iddialı. "Yüzde 18 alırız" diyor.
Bunu nereden mi anlamış? Ordu ilimizde yaptığı mitinge tam on bin kişi katılmış da ondan. Üç bin kişi de kendisini havaalanında karşılamış. (Yaklaşık elli bin kişinin bir milletvekili çıkardığını hatırlarsak, on bin seçmen Sarıgül'ün sandıktan ya kolunu çıkarır ya bacağını.)
Zaten Sarıgül de partiyi 18 ay içinde kuracakmış. Sıcağı sıcağına 2011 seçimlerine denk getirecek.
Seçmenden çok umutlu, çünkü bir vatandaş onun sözlerinin "kaburgalarını ısıttığını" söylemiş!
Bu durumda partisinin adına MP de diyebilirdi: Mangal Partisi.
İktidara gelirse, belki ana muhalefet de "kanatçılardan" oluşur. (Hayatta oy vermem, aramızda fraksiyon farkı var, bendeniz "çöp şişçiyim" efendim.)
Şaka bir yana, Mustafa Sarıgül'ün Şişli ilçe sınırları dışında nereden kaç oy alabileceğini gerçekten merak ederim.
Bu oyları alabilmek için halka ne söyleyeceğini daha da merak ederim.
Henüz bulup da söyleyebildiği bir şey yok, on sekiz ay içinde aklına birşeyler gelir herhalde.
Tövbe, var, var.
Sloganı var, "varlık ve bereket". Ayrıca değişim de istiyormuş.
"Mustafa Üstündağ'ın, Orhan Eyüboğlu'nun ve Bülent Ecevit'in prensiplerine dayalı olarak, Erdal İnönü'nün devlet adamlığı ve Turgut Özal'ın pratik çözümleriyle yola devam edecekmiş"...
Abooov...
"On-on beş kişiyi meclise sokabilirsem belki CHP ile birleşmeyi gündeme getirip eski partimin başkanlığına tekrar oynama şansı bulurum" deseydi, Türkçe konuşmuş olacaktı.
Kendisine başarılar dileriz.
"Kadromuzu halk belirleyecek" demiş. Halktan biri olarak ve de haddim olmayarak, Mahsun Kırmızıgül'ü başkan yardımcısı, Yılmaz Morgül'ü de genel sekreter yapmasını öneririm.
Programını iyice oluştursun da, bazı basın mensuplarının şu "Hilton arazisine ve orman içine inşaat yapma" projeleri hakkında neler düşündüğünü de bize bildirsin.
"Pratik çözüm" severmiş ya... O bakımdan yani...
DENİZ GÖKÇE
Kazakistan potansiyeli
Bir gazete yazarı olarak şirketlerin dış davetlerine katılmayı pek sevmem. Kriterim, bana keyif değil, önemli bilgi sağlayacak toplantılara katılmaktır. Örneğin yıllar sonra bir büyük bankamızın Nemrut seyahatine katılmıştım, hayatım değişti, Nemrut hayranı ve 'uzmanı' oluverdim.
Bu sefer de yıllar sonra Menderes Türel'in daveti ile Kazakistan'a gitme fırsatı çıktı. Astana adlı sıfırdan kurulmuş Kazak başkentinde tümüyle kapalı, alttan ısıtmalı yeni inşa edilmiş futbol stadyumu törenle açılacaktı. Törene Cumhurbaşkanı Nazarbayev katılacak ve açılışı yapacaktı ve ünlü Şevçenko, Kaladze, Hakan Şükür ve Hasan Şaş maçta oynayacak, ünlü İtalyan hakem Collina da maçı yönetecekti.
Teknoloji harikası stadı Türk mimarları (Tabanlıoğlu) dizayn etmiş, Türk şirketleri inşa etmişti. Kışın eksi 40 derece, yazın ise artı 40 derece olan bu ülkede stat kapalı olmaya mecburdu. Çim de suni olmaya mecburdu. Dışarısı tüm kış buz tutan Kazakistan'da stat içinin de maç oynanırken 15 derece sıcakta olması futbol keyfi için gerekli imiş!
Ancak benim için esas fırsat, Kazak ekonomisini tanımaktı. Türk iş insanlarının nelere kadir olduğunu görmek için fırsatı kaçırmadım. Bu ülkeyi gerçekten tanımamız gerekli. Çünkü yüzölçümü Türkiye'nin üç misli kadar, nüfusu ise sadece 15 milyon ve petrol, doğalgaz, altın, krom tüm diğer metallerde dünyada zirvede yer alan bu ülke, Türkiye'den daha yüksek bir gelir düzeyine ve dev kaynaklara sahip. İleride de siyasi kavga çıkmazsa, çok öne geçme potansiyeli var.
Kazak-Türk dostluğunun etnik nedenler ve din dışında çok boyutlu bir de temeli var. Nazarbayev'i ilk tanıyan ülke de Türkiye olmuştu ve Nazarbayev ülkemize gelerek Cumhurbaşkanı statüsünde ağırlanmıştı. Nazarbayev ülkenin yarısı Rus, yarısı Müslüman Kazak olması hatta resmi dilin Rusça olması nedeni ile Rusya-Çin-ABD arasından büyük bir denge politikası becermek zorunda, içeride muhalefet ve ideolojik çekişme de var ve bir yandan İsrail ile çalışıyor, diğer yandan da Müslüman ülkeler ile. Ama büyük projeleri hep Türk şirketlerine vermiş.
Bu seyahati organize ederek Kazakistan'ı tanımama fırsat veren Sembol şirketine de müteşekkirim. Bu şirket Fettah Tamince ve ortaklarına ait ve nerede ise Astana'da yapılan tüm dev inşaatları yapıyor. Han Çadırı denen inanılmaz boyutta, çadır şeklindeki ve ünlü İngiliz mimar Norman Foster projesi yapılan dev AVM, (300 milyon dolarlık proje), 200 milyon dolara çıkan kapalı stat, büyük üniversite inşaatı, dev devlet binaları, rezidanslar, Tamince ve ortakları tarafından inşa edilenler arasında. Zaten Rixos otelleri de nerede ise on üç adede çıkmış. Alma Ata'da ve Astana'da Rixoslar. Ukrayna Prykarpattya, Dubrovnik Hırvatistan, Viyana Avusturya, Dubai Birleşik Arap Emirlikleri, Marina West Bahreyn otelleri Belek, Beldibi, Tekirova, Bodrum, Ankara ve Konya'daki otellere eklenmiş.
15 yıl önce sıfırdan inşa edilmeye başlayan ve şu anda Dubai'nin 20 yıl önceki haline benzeyen müthiş bir planla bozkırın ortasında yükselen bu modern ve 600 bin nüfuslu başkentte çalışan büyük firmaların önemli bir kısmının Türk olduğu ve kentin nerede ise tüm büyük ve teknoloji gerektiren projelerini de Türk şirketlerinin yönetmesi önemli. Tabii burada Enka, Alarko veya FİBA Holding gibi büyük şirketler mevcut. Ama yüzlerce daha ufak boyutta Türk şirketi de proje yapmaktalar. Fakat Fettah Tamince 2 milyar dolarlık bir portföye doğru gidiyor. İş modeli de entresan: Kendisi proje oluşturuyor, sonra finansman ortağı buluyor ve proje ortaklık olarak bitiriliyor.
Van kökenli Tamince genel Türk yaklaşımının tersine ortaklıklarla başarılı olmuş, biliyorsunuz ülkemizde kardeşler bile iş ortaklığında birbirlerini yerler. Taminceler dokuz kardeş, gül gibi geçiniyorlar ve birçok da iş ortakları var. Şirketin en yeni yöneticisi ise Menderes Türel!
Yarın Kazakistan'ın ilginç ekonomisini
tanıtacağım.
Dünya turizmi krizde yüzde 8 geriledi fakat Türkiye eksi bile değil
Türkİye'nİn turizmde çok önemli adımlar attığına işaret eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ekonomik kriz ortamında Türkiye'nin turist kybetmeyeceğini belirtti. Günay şunları söyledi: Dünya Turizm Örgütü'nün bu hafta içinde yaptığı açıklamaya göre, dünyada son 4-5 ayın sonuçlarına göre yüzde 8 gerileme var. Dünyada turizm yüzde 4-6 arasında gerileyecek gibi gözüküyor. Fakat Türkiye eksi bile değil. Türkiye aşağı yukarı geçen yılın seviyesini yakalama eşiğinde. Hatta birkaç puan aşabileceğimiz ümidini taşıyorum. Böyle bir coğrafyanın kıymetini bilmeliyiz, altyapıyı, denizi, karayı planlamamız ve daha iyi korumamız gerekiyor.''
Bir gazete yazarı olarak şirketlerin dış davetlerine katılmayı pek sevmem. Kriterim, bana keyif değil, önemli bilgi sağlayacak toplantılara katılmaktır. Örneğin yıllar sonra bir büyük bankamızın Nemrut seyahatine katılmıştım, hayatım değişti, Nemrut hayranı ve 'uzmanı' oluverdim.
Bu sefer de yıllar sonra Menderes Türel'in daveti ile Kazakistan'a gitme fırsatı çıktı. Astana adlı sıfırdan kurulmuş Kazak başkentinde tümüyle kapalı, alttan ısıtmalı yeni inşa edilmiş futbol stadyumu törenle açılacaktı. Törene Cumhurbaşkanı Nazarbayev katılacak ve açılışı yapacaktı ve ünlü Şevçenko, Kaladze, Hakan Şükür ve Hasan Şaş maçta oynayacak, ünlü İtalyan hakem Collina da maçı yönetecekti.
Teknoloji harikası stadı Türk mimarları (Tabanlıoğlu) dizayn etmiş, Türk şirketleri inşa etmişti. Kışın eksi 40 derece, yazın ise artı 40 derece olan bu ülkede stat kapalı olmaya mecburdu. Çim de suni olmaya mecburdu. Dışarısı tüm kış buz tutan Kazakistan'da stat içinin de maç oynanırken 15 derece sıcakta olması futbol keyfi için gerekli imiş!
Ancak benim için esas fırsat, Kazak ekonomisini tanımaktı. Türk iş insanlarının nelere kadir olduğunu görmek için fırsatı kaçırmadım. Bu ülkeyi gerçekten tanımamız gerekli. Çünkü yüzölçümü Türkiye'nin üç misli kadar, nüfusu ise sadece 15 milyon ve petrol, doğalgaz, altın, krom tüm diğer metallerde dünyada zirvede yer alan bu ülke, Türkiye'den daha yüksek bir gelir düzeyine ve dev kaynaklara sahip. İleride de siyasi kavga çıkmazsa, çok öne geçme potansiyeli var.
Kazak-Türk dostluğunun etnik nedenler ve din dışında çok boyutlu bir de temeli var. Nazarbayev'i ilk tanıyan ülke de Türkiye olmuştu ve Nazarbayev ülkemize gelerek Cumhurbaşkanı statüsünde ağırlanmıştı. Nazarbayev ülkenin yarısı Rus, yarısı Müslüman Kazak olması hatta resmi dilin Rusça olması nedeni ile Rusya-Çin-ABD arasından büyük bir denge politikası becermek zorunda, içeride muhalefet ve ideolojik çekişme de var ve bir yandan İsrail ile çalışıyor, diğer yandan da Müslüman ülkeler ile. Ama büyük projeleri hep Türk şirketlerine vermiş.
Bu seyahati organize ederek Kazakistan'ı tanımama fırsat veren Sembol şirketine de müteşekkirim. Bu şirket Fettah Tamince ve ortaklarına ait ve nerede ise Astana'da yapılan tüm dev inşaatları yapıyor. Han Çadırı denen inanılmaz boyutta, çadır şeklindeki ve ünlü İngiliz mimar Norman Foster projesi yapılan dev AVM, (300 milyon dolarlık proje), 200 milyon dolara çıkan kapalı stat, büyük üniversite inşaatı, dev devlet binaları, rezidanslar, Tamince ve ortakları tarafından inşa edilenler arasında. Zaten Rixos otelleri de nerede ise on üç adede çıkmış. Alma Ata'da ve Astana'da Rixoslar. Ukrayna Prykarpattya, Dubrovnik Hırvatistan, Viyana Avusturya, Dubai Birleşik Arap Emirlikleri, Marina West Bahreyn otelleri Belek, Beldibi, Tekirova, Bodrum, Ankara ve Konya'daki otellere eklenmiş.
15 yıl önce sıfırdan inşa edilmeye başlayan ve şu anda Dubai'nin 20 yıl önceki haline benzeyen müthiş bir planla bozkırın ortasında yükselen bu modern ve 600 bin nüfuslu başkentte çalışan büyük firmaların önemli bir kısmının Türk olduğu ve kentin nerede ise tüm büyük ve teknoloji gerektiren projelerini de Türk şirketlerinin yönetmesi önemli. Tabii burada Enka, Alarko veya FİBA Holding gibi büyük şirketler mevcut. Ama yüzlerce daha ufak boyutta Türk şirketi de proje yapmaktalar. Fakat Fettah Tamince 2 milyar dolarlık bir portföye doğru gidiyor. İş modeli de entresan: Kendisi proje oluşturuyor, sonra finansman ortağı buluyor ve proje ortaklık olarak bitiriliyor.
Van kökenli Tamince genel Türk yaklaşımının tersine ortaklıklarla başarılı olmuş, biliyorsunuz ülkemizde kardeşler bile iş ortaklığında birbirlerini yerler. Taminceler dokuz kardeş, gül gibi geçiniyorlar ve birçok da iş ortakları var. Şirketin en yeni yöneticisi ise Menderes Türel!
Yarın Kazakistan'ın ilginç ekonomisini
tanıtacağım.
Dünya turizmi krizde yüzde 8 geriledi fakat Türkiye eksi bile değil
Türkİye'nİn turizmde çok önemli adımlar attığına işaret eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ekonomik kriz ortamında Türkiye'nin turist kybetmeyeceğini belirtti. Günay şunları söyledi: Dünya Turizm Örgütü'nün bu hafta içinde yaptığı açıklamaya göre, dünyada son 4-5 ayın sonuçlarına göre yüzde 8 gerileme var. Dünyada turizm yüzde 4-6 arasında gerileyecek gibi gözüküyor. Fakat Türkiye eksi bile değil. Türkiye aşağı yukarı geçen yılın seviyesini yakalama eşiğinde. Hatta birkaç puan aşabileceğimiz ümidini taşıyorum. Böyle bir coğrafyanın kıymetini bilmeliyiz, altyapıyı, denizi, karayı planlamamız ve daha iyi korumamız gerekiyor.''
AHMET KEKEÇ
Ben yazsam ‘yobaz’ diyeceksiniz...
Bazı reformları destekliyorlar; AB’den çok AB’ci, demokrattan çok demokrat görünüyorlar; AB’nin istediği yasaların ‘bir an önce’ çıkarılmasını istiyorlar, konuyla ilgisi yok ama hükümete vakit sektirmeden IMF’yle kredi anlaşması imzalamasını buyuruyorlar, sıra ‘derin mevzulara’ gelince kıvırıyorlar.
Müteaddit bildirilerinde, hep aynı buyruk:
Reformlar hızlansın.
Reformlar hızlanır, görücüye çıkarılır, kamuoyunda tartışılır, ‘karşıtlar ve taraftarlar’ arasında amansız bir kör dövüşü başlar, ama kendi geleceğini reformların hızlandırılması şartına bağlamış ‘kesim’ ortalarda görünmez.
Beklerler...
Çarşı karışsın, kılıçlar çekilsin, taraflar birbirinin gözünü oysun, farklı müdahale seçenekleri gündeme gelsin ki, icra organına sağduyu ve sükûnet telkin edebilsinler: böylece siyasetler ve kurumlar üstü ‘tek etkin güç’ oldukları bir kez daha tescil edilsin.
Biraz karışık mı oldu?
Hiç karışık değil.
Başında, Aydın Doğan’ın kerimesi Arzuhan Yalçındağ hanımefendinin bulunduğu örgütten sözediyorum.
Buyurmuş ki hanımefendi, ‘Reformları destekliyoruz ama, darbecilerin sivil mahkemelerde yargılanmasına imkan tanıyan yasa için acele edilmesin, aheste gidilsin.’
Niçin aheste gidilsin?
Cevap yok.
Darbecilerin sivil mahkemelerde yargılanması niçin kötü?
Cevap yok.
Bazı reformlar için acele edilmelidir de, ‘asker-sivil meselesi’ demokratik bir esasa bağlanmamalı mıdır?
Cevap yok.
Hanımefendinin başında bulunduğu örgüt, bir işadamları derneği...
İsmi TÜSİAD.
Kendisine ‘gazeteci’ süsü veren ve yazılarıyla ‘Reform meform tanımam arkadaş; acele de edilmesin, aheste de gidilmesin; mümkünse hiçbir şey yapılmasın; ben aldığım paraya ve içtiğim şaraplara bakarım’ demeye getiren Ertuğrul Özkök de bu derneğin bir üyesi.
Kaç kez yazdık, ‘Bir gazetecinin bu dernekte işi ne? Sanayici midir, yatırımcı mıdır, işveren midir, nedir?’
Cevap gelmedi.
Sağlık olsun. Biz yazmaya ve arkadaşı teşhir etmeye devam edeceğiz.
Hanımefendinin başında bulunduğu örgüt, biraz da kendi kendine gelin güvey bir kuruluş. Benzerlerinden farklı olarak, olağanüstü bir güç vehmediyor ve bunu kullanacak alanlar (fırsatlar) yaratıyor. ‘Sivil toplum ihtiyacı’na göre kurulmadığı için de, son derece manipülatif.
Sonradan CIA marifeti olduğu anlaşılan bir tertiple (basın ilanlarıyla) TBMM’den çıkan meşru hükümeti düşürmüşlerdi, hatırlayacaksınız.
Başka marifetleri de var ama, bunları sıralamaya yerimiz kifayet etmeyecek.
Örneğin, parlamento dengeleri üzerinde oynamak, Kemal Derviş’i DSP genel başkanlığına hazırlamak, ‘ikinci tezkere’ oylaması öncesinde Amerikan Büyükelçiliği’nin patronajında, Boğaz’da bir villada bir araya gelip, ‘tezkere konusunda hükümete baskı uygulama’ kararı almak gibi...
Demokrasiyi sevmiyorlar.
Serbest piyasacı görünmelerine rağmen, ‘açıklık rejimi’nden ve bağımsız rekabet koşullarından hoşlanmıyorlar.
Bu yüzden, Ankara bürokratlarıyla sık sık ‘uygunsuz durumda’ basılıyorlar. Bkz. Darbe ve muhtıra dönemleri...
Peki, neden kendilerine ‘güç ve para’ olarak dönecek açıklık rejimini değil de, askeri darbeleri destekliyorlar?
Birincisi, çalışmaktan hoşlanmıyorlar.
İkincisi, rakip, şerik ve ortak istemiyorlar... Bağımsız rekabet koşulları tesis edildiğinde ‘tahsisat’tan olacaklar, dolayısıyla çalışmak zorunda kalacaklar...
Ne diye demokrasi istesinler?
Üçüncüsünü, zahmet olmazsa, Engin Ardıç’tan okuyun.
Ben yazsam, ‘gerici’, ‘yobaz’, bilmem ne diyeceksiniz.
Bazı reformları destekliyorlar; AB’den çok AB’ci, demokrattan çok demokrat görünüyorlar; AB’nin istediği yasaların ‘bir an önce’ çıkarılmasını istiyorlar, konuyla ilgisi yok ama hükümete vakit sektirmeden IMF’yle kredi anlaşması imzalamasını buyuruyorlar, sıra ‘derin mevzulara’ gelince kıvırıyorlar.
Müteaddit bildirilerinde, hep aynı buyruk:
Reformlar hızlansın.
Reformlar hızlanır, görücüye çıkarılır, kamuoyunda tartışılır, ‘karşıtlar ve taraftarlar’ arasında amansız bir kör dövüşü başlar, ama kendi geleceğini reformların hızlandırılması şartına bağlamış ‘kesim’ ortalarda görünmez.
Beklerler...
Çarşı karışsın, kılıçlar çekilsin, taraflar birbirinin gözünü oysun, farklı müdahale seçenekleri gündeme gelsin ki, icra organına sağduyu ve sükûnet telkin edebilsinler: böylece siyasetler ve kurumlar üstü ‘tek etkin güç’ oldukları bir kez daha tescil edilsin.
Biraz karışık mı oldu?
Hiç karışık değil.
Başında, Aydın Doğan’ın kerimesi Arzuhan Yalçındağ hanımefendinin bulunduğu örgütten sözediyorum.
Buyurmuş ki hanımefendi, ‘Reformları destekliyoruz ama, darbecilerin sivil mahkemelerde yargılanmasına imkan tanıyan yasa için acele edilmesin, aheste gidilsin.’
Niçin aheste gidilsin?
Cevap yok.
Darbecilerin sivil mahkemelerde yargılanması niçin kötü?
Cevap yok.
Bazı reformlar için acele edilmelidir de, ‘asker-sivil meselesi’ demokratik bir esasa bağlanmamalı mıdır?
Cevap yok.
Hanımefendinin başında bulunduğu örgüt, bir işadamları derneği...
İsmi TÜSİAD.
Kendisine ‘gazeteci’ süsü veren ve yazılarıyla ‘Reform meform tanımam arkadaş; acele de edilmesin, aheste de gidilmesin; mümkünse hiçbir şey yapılmasın; ben aldığım paraya ve içtiğim şaraplara bakarım’ demeye getiren Ertuğrul Özkök de bu derneğin bir üyesi.
Kaç kez yazdık, ‘Bir gazetecinin bu dernekte işi ne? Sanayici midir, yatırımcı mıdır, işveren midir, nedir?’
Cevap gelmedi.
Sağlık olsun. Biz yazmaya ve arkadaşı teşhir etmeye devam edeceğiz.
Hanımefendinin başında bulunduğu örgüt, biraz da kendi kendine gelin güvey bir kuruluş. Benzerlerinden farklı olarak, olağanüstü bir güç vehmediyor ve bunu kullanacak alanlar (fırsatlar) yaratıyor. ‘Sivil toplum ihtiyacı’na göre kurulmadığı için de, son derece manipülatif.
Sonradan CIA marifeti olduğu anlaşılan bir tertiple (basın ilanlarıyla) TBMM’den çıkan meşru hükümeti düşürmüşlerdi, hatırlayacaksınız.
Başka marifetleri de var ama, bunları sıralamaya yerimiz kifayet etmeyecek.
Örneğin, parlamento dengeleri üzerinde oynamak, Kemal Derviş’i DSP genel başkanlığına hazırlamak, ‘ikinci tezkere’ oylaması öncesinde Amerikan Büyükelçiliği’nin patronajında, Boğaz’da bir villada bir araya gelip, ‘tezkere konusunda hükümete baskı uygulama’ kararı almak gibi...
Demokrasiyi sevmiyorlar.
Serbest piyasacı görünmelerine rağmen, ‘açıklık rejimi’nden ve bağımsız rekabet koşullarından hoşlanmıyorlar.
Bu yüzden, Ankara bürokratlarıyla sık sık ‘uygunsuz durumda’ basılıyorlar. Bkz. Darbe ve muhtıra dönemleri...
Peki, neden kendilerine ‘güç ve para’ olarak dönecek açıklık rejimini değil de, askeri darbeleri destekliyorlar?
Birincisi, çalışmaktan hoşlanmıyorlar.
İkincisi, rakip, şerik ve ortak istemiyorlar... Bağımsız rekabet koşulları tesis edildiğinde ‘tahsisat’tan olacaklar, dolayısıyla çalışmak zorunda kalacaklar...
Ne diye demokrasi istesinler?
Üçüncüsünü, zahmet olmazsa, Engin Ardıç’tan okuyun.
Ben yazsam, ‘gerici’, ‘yobaz’, bilmem ne diyeceksiniz.
5 Temmuz 2009 Pazar
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
'Asker olmak'
"'Asker düşmanı' olmak" başlıklı yazıma çok sayıda karşılık aldım. 75 yaşında (babamla aynı yaşta) Durmuş Göktekin isimli emekli bir askerin yazdıklarının benim için anlamı farklı. Şöyle diyor: "Sizin yazdıklarınıza, inandıklarınıza ruhu canımla katılıyorum.
Demek ki ben de kendime düşman biriyim. Sizi tenkit edenlerin damarlarında dolaşan gurur, enaniyet, tarafgirlik ve menfaat saikidir. Sevilen bir zümre bireylerinin kullandıkları imtiyaz inancıdır. Dost doğru söyler. Düşman ve menfaatperestler doğruları sevmez." Bu kadar temiz ve akıcı bir Türkçe ile bugün kaç kurmay subay meramını anlatabilir? sorusunu sormak için yukarıdaki satırlar bile kâfi.
Bir savaş durumunda savaşı yürütecek ve ülkenin bütün savaş yeteneğini derleyip toparlayarak düşmana karşı sevk ve idare edecek bir silahlı güç, tarihin bize öğrettiği en gerekli kurumlardan biri. Barış zamanında da bu ordunuzun gücünü sağa sola göstererek düşmanlarınızı caydıracak, dostlarınıza da güven vereceksiniz. Bu silahlı gücün kurumlaşması, sürekli bir kadro ile çalışması, modern silah ve gereçleri kullanma yeteneğini, eğitim aracılığıyla sürekli diri tutması, bunun için el üstünde tutulması lâzım. İşte bu kurumda, barış zamanında sabahtan akşama kadar (günün 24 saati) savaşa hazırlık yapan profesyonel, yani geçimini bu işten temin eden bir meslek grubu var. Bunların görevi, ülkeyi savaşa hazır tutmak. Söz konusu olan vatan savunması olunca, bu mesleğin bir kudsiyet halesi içine girmesi, bu mesleği yapanların şeref gibi, fedakârlık gibi yüksek hasletlerle donatılması da kaçınılmaz.
En son 1922 yılının 30 Ağustos'unda Yunan Ordusu'nu imha ettiği tarihten bu yana, aradan geçen 87 yılda bu ordu hiç savaşmadı. 25 yıldır devam eden "terörle mücadele"nin -başka ordularla savaşmak üzere organize olan- bu ordu marifetiyle yürütülmesinin ne kadar yanlış olduğunu, vardığımız noktada komutanlar kendileri itiraf ediyorlar. 87 yıldır savaşmayan bu ordunun içinden birileri tam dört kere askerî darbe yaptı. Altıdan az olmamak üzere darbe teşebbüsünde bulundu. Bugün de, siyaset üzerinde "ülkeyi savunmak görevi" ile ilgisi olmayan ayrıcalıklar ve haklar talep ettiği için yıpranıyor.
Genelkurmay II. Başkanı'nın, üç haftadır imzasını tartıştığımız Albay için "sonuna kadar sahip çıkacağız" demesini, "asker olmak" mantığı içinde düşünelim. Bir komutan elbette kendi astına sahip çıkacak. Hatta sonuna kadar sahip çıkacak. Barış zamanı emrindeki askere sahip çıkmayan bir komutan, savaşta bir emir ile ileri atılacak asker bulamaz. En küçük bir askerî birim bile birbirlerini, canları pahasına korumaya çalışır. Askerlik yapanlar bilirler. Bir takım, arkadaşını satmak yerine toplu cezaya razı olur. Bu gayretlerin hepsi savaşın ve askerliğin mantığına uygundur. Ama aynı işi barış zamanında siyasete müdahale etmek, bunun için suç işlemek kastıyla yapınca ortada ne askerlik ne de savaşma yeteneği kalır.
Bizler, hepimiz askeriz. Komutanın, benim üstlendiğim anayasal vatandaşlık görevimi yani "asker olmak" sıfatımı dikkate almayan "kurumsal tepkisi" ülkemin savunmasına zarar verir. İktidar kavgasına tutuşmuş, bunun için tezgâh başına geçmiş kişi, üzerinde üniforma olsun olmasın asker değildir, düpedüz siyasetçidir. Siyasetin, askerlikten fersah fersah uzak karmaşık dünyasına üniformasıyla dalanların da askerlikle ilişkisi yoktur. Daha kötüsü, elindeki silahın ve sırtındaki üniformanın varlık sebebi ortadan kalkmaktadır.
O zaman mesele "asker olmak" değil. Profesyonellik söz konusu olunca "askerlikten geçinmek" ile "askerlikle geçinmek" arasındaki farkı dikkate almak lâzım. Türkiye'de askerlerle siviller arasında değil, asker politikacılarla sivil politikacılar arasında bir rekabet var. Bu rekabeti ise demokrasi ve hukuk dışında çözmenin imkânı yok.
"'Asker düşmanı' olmak" başlıklı yazıma çok sayıda karşılık aldım. 75 yaşında (babamla aynı yaşta) Durmuş Göktekin isimli emekli bir askerin yazdıklarının benim için anlamı farklı. Şöyle diyor: "Sizin yazdıklarınıza, inandıklarınıza ruhu canımla katılıyorum.
Demek ki ben de kendime düşman biriyim. Sizi tenkit edenlerin damarlarında dolaşan gurur, enaniyet, tarafgirlik ve menfaat saikidir. Sevilen bir zümre bireylerinin kullandıkları imtiyaz inancıdır. Dost doğru söyler. Düşman ve menfaatperestler doğruları sevmez." Bu kadar temiz ve akıcı bir Türkçe ile bugün kaç kurmay subay meramını anlatabilir? sorusunu sormak için yukarıdaki satırlar bile kâfi.
Bir savaş durumunda savaşı yürütecek ve ülkenin bütün savaş yeteneğini derleyip toparlayarak düşmana karşı sevk ve idare edecek bir silahlı güç, tarihin bize öğrettiği en gerekli kurumlardan biri. Barış zamanında da bu ordunuzun gücünü sağa sola göstererek düşmanlarınızı caydıracak, dostlarınıza da güven vereceksiniz. Bu silahlı gücün kurumlaşması, sürekli bir kadro ile çalışması, modern silah ve gereçleri kullanma yeteneğini, eğitim aracılığıyla sürekli diri tutması, bunun için el üstünde tutulması lâzım. İşte bu kurumda, barış zamanında sabahtan akşama kadar (günün 24 saati) savaşa hazırlık yapan profesyonel, yani geçimini bu işten temin eden bir meslek grubu var. Bunların görevi, ülkeyi savaşa hazır tutmak. Söz konusu olan vatan savunması olunca, bu mesleğin bir kudsiyet halesi içine girmesi, bu mesleği yapanların şeref gibi, fedakârlık gibi yüksek hasletlerle donatılması da kaçınılmaz.
En son 1922 yılının 30 Ağustos'unda Yunan Ordusu'nu imha ettiği tarihten bu yana, aradan geçen 87 yılda bu ordu hiç savaşmadı. 25 yıldır devam eden "terörle mücadele"nin -başka ordularla savaşmak üzere organize olan- bu ordu marifetiyle yürütülmesinin ne kadar yanlış olduğunu, vardığımız noktada komutanlar kendileri itiraf ediyorlar. 87 yıldır savaşmayan bu ordunun içinden birileri tam dört kere askerî darbe yaptı. Altıdan az olmamak üzere darbe teşebbüsünde bulundu. Bugün de, siyaset üzerinde "ülkeyi savunmak görevi" ile ilgisi olmayan ayrıcalıklar ve haklar talep ettiği için yıpranıyor.
Genelkurmay II. Başkanı'nın, üç haftadır imzasını tartıştığımız Albay için "sonuna kadar sahip çıkacağız" demesini, "asker olmak" mantığı içinde düşünelim. Bir komutan elbette kendi astına sahip çıkacak. Hatta sonuna kadar sahip çıkacak. Barış zamanı emrindeki askere sahip çıkmayan bir komutan, savaşta bir emir ile ileri atılacak asker bulamaz. En küçük bir askerî birim bile birbirlerini, canları pahasına korumaya çalışır. Askerlik yapanlar bilirler. Bir takım, arkadaşını satmak yerine toplu cezaya razı olur. Bu gayretlerin hepsi savaşın ve askerliğin mantığına uygundur. Ama aynı işi barış zamanında siyasete müdahale etmek, bunun için suç işlemek kastıyla yapınca ortada ne askerlik ne de savaşma yeteneği kalır.
Bizler, hepimiz askeriz. Komutanın, benim üstlendiğim anayasal vatandaşlık görevimi yani "asker olmak" sıfatımı dikkate almayan "kurumsal tepkisi" ülkemin savunmasına zarar verir. İktidar kavgasına tutuşmuş, bunun için tezgâh başına geçmiş kişi, üzerinde üniforma olsun olmasın asker değildir, düpedüz siyasetçidir. Siyasetin, askerlikten fersah fersah uzak karmaşık dünyasına üniformasıyla dalanların da askerlikle ilişkisi yoktur. Daha kötüsü, elindeki silahın ve sırtındaki üniformanın varlık sebebi ortadan kalkmaktadır.
O zaman mesele "asker olmak" değil. Profesyonellik söz konusu olunca "askerlikten geçinmek" ile "askerlikle geçinmek" arasındaki farkı dikkate almak lâzım. Türkiye'de askerlerle siviller arasında değil, asker politikacılarla sivil politikacılar arasında bir rekabet var. Bu rekabeti ise demokrasi ve hukuk dışında çözmenin imkânı yok.
ABDURRAHMAN DİLİPAK
Örfi idare mahkemesi!
Ne askeri mahkemesi kardeşim, eskiden bir de örfi idare mahkemesi vardı..
Özellikle de sivilleri yargılamak üzere kurulan askeri sıkıyönetim mahkemelerine o zaman verilen ad örfi idare mahkemesi idi..
Sivilleri yargılamak üzere kurulan askeri mahkemelerden askerlerin adli mahkemede yargılanmasının konuşulduğu günlere geldik..
Bugün Baykal son mini değişikliğe itiraz ederken, dün kendisi askeri mahkemelerin kaldırılmasını istemiş.. Çelişkilerin ve talihsizliğin muhteşem çocuğu Deniz Baykal da Demirel’in geldiği noktaya geldi demek ki sonunda. “Dün dündür, bugün bugün” netekim!.. Askerin adli yargıda yargılanmasıyla ilgili kanuna karşı çıkan Baykal, 16 yıl önce Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’nin kaldırılması için teklif vermiş: “İdari yargıda ayrılık ve ayrıcalık olmaz.”
Dahası da var: ‘CHP Genel Başkanı’ olarak 3 Mart 1993’te TBMM Anayasa Komisyonu’na gönderdiği anayasa değişiklik teklifinde “askerî mahkemenin kaldırılmasını” isteyen Baykal, “Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’nin kuruluşuna ilişkin 157. madde Anayasa’dan çıkarılmalıdır. İdari yargıda bir ayrılık ve ayrıcalık kabul edilemez. Asker kişilerin özlük hakları ve idari işlemleri ile ilgili yargı denetimi için Danıştay yeterli ve uygun bir yargı kuruluşudur” diyor..
Şimdi “töre cinayetlerinden” söz ediyoruz. Eskiden “örfi cinayetler” de vardı. “Divan-ı harb-i örfi”ler vardı İttihat Terakki döneminde.. Osmanlı’daki örfi idare Cumhuriyete aynı şekilde geçti ve daha sonra sıkıyönetim adı ile devam etti.. Örfi idare mahkemeleri de aslında sıkıyönetim mahkemelerinin diğer adı idi.. Yani darbecilerin tetikçiliğini yapan özel mahkemeler.. İstiklal Mahkemesi’ndeki uygulama şekli ile, kanuna göre yargılama yapan değil, yaptığı yargılama ve verdiği karar kanun sayılan, icabında savcısı, savunması, temyizi olmayan mahkemeler.. 80’e kadar da bu şekilde anıldı..
Örfi idare adını bu halk ilk kez 31 Mart’ta duydu. Ve bu despotluk İttihat Terakki’den bize miras kaldı..
Örfi idare tarihimizden size ilginç bir detay: 31 Mart Ayaklanması’nın bastırılmasının ardından Halife sıfatını taşıyan Sultan İkinci Abdülhamid tahttan indirildi ve Selanik’e sürgüne gönderildi. Abdülhamid, Şemsi Efendi Mektebi olarak da bilinen Şimon Zwi Mektebi’nin de kurucuları arasında yer alan Yahudi iş adamı Alatini Efendi’nin evinde mecburi iskana tabi tutuldu... Ardından duruma hakim olan İttihat ve Terakki, bütün fırkaları / partileri lağvederek muhalif olanları tutuklattı.. Hiçbir suçu yokken, sadece cemiyete karşı oldukları zannedilen birçok zabit de tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedildi. İstanbul’da örfi idare (sıkıyönetim) ilan edilerek divan-ı harb-i örfilerle (sıkıyönetim mahkemeleri) birlikte darağaçları kuruldu. Kendilerine göre suçlu görülenlerin yanında kendileri için tehlikeli olabileceğini düşündükleri suçsuzlar da idam edildi.
Peki örf ne demek? İnsanlar arasında güzel görülmüş, red ve inkâr edilmeyip mükerreren yapılagelmiş olan şeydir. Örf, İslam hukukunda hem akli hem de şer’i anlamda güzel olan ve aklı selim tarafından güzel kabul edilen, yadırganmayan şeylerdir. Örf herhalükarda hem akli hem de şeri anlamda güzel olan şeyleri tanımladığı için iyi veya kötü olarak ayrılmaz. Evet darbecilerin din ve tarihten aldıkları, mutlak iyi, doğru ve güzeli ifade eden bir değerken, darbecilerin elinde bir zulüm aracı olarak önümüze çıkmaktadır..
12 Mart’ta da gördük.. Zalimler zulmetmek için bahane arar ve en yakınındaki insanları bile acımasızca katledebilir. “Darbeciler, önce kendi evlatlarını yer” lafı boşuna söylenmemiştir.. Zulüm çarkı bir kez dönmeye başladığında, kendi bânisini de yutar, gün gelir..
Başbuğ basın toplantısında çok kesin konuşuyordu ama, o da sanırım bu konuda yine iletişim danışmanlarının oyununa geldi.. Başbuğ’un iddiaları doğru değildi çünkü..
Mehmet Altan geçen gün Başbuğ’a askeri yargı garabeti üzerinden yüklendi. İddialarının dayanağı ise askeri bir yargıçtı. 22 yıl askeri hakimlik yapan hukuk doktoru Dr. Ümit Kardaş’ın doktora tezi ‘Askeri Hákimin Bağımsızlığı ve Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yetkileri’ üzerine. Kardaş’ın kaynakları, Başbuğ’u değil, Altan’ın iddialarını doğruluyor.
Dünyada böyle bir garabet yok..
Dünyada, diktatörlükle, darbe rejimleri ile yönetilen ülkeler dışında hangi ülkede Genelkurmay Başkanı, MSB’nin önünde durur?. Bu bile çarpıklığın çok açık bir göstergesi değil mi? Bu durum bile Türkiye’nin hâlâ yarı askeri bir diktatörlük rejimi ile yönetildiğinin kanıtı değil mi? Bırakın şimdi şu belge tartışmasını..
Hukuk devleti olamamamızın sebebi hâlâ darbe anayasaları ile yönetilmemiz değil mi?
Kenan Evren’i, hapishanede olması gereken darbeci bir generali hâlâ yargılayamamamız ve hâlâ millet parası ile besliyor olmamız, içinde bulunduğumuz durumu izaha yetmez mi?
Askerler ne zaman politik konularda konuşacak olurlarsa, bu tür eleştiriler gecikmeyecektir.. Sussalar, belki kendileri için daha iyi olur..
Başbuğ EMASYA’nın ve İç Hizmet Yönetmeliği’nin kaldırılmasını, askeri yargının lağvını, Anayasal kuruluşlardaki askeri temsilcilerin geri çekilmesini, Genelkurmay Başkanının protokoldeki yerinin yeniden düzenlenmesini, vicdani reddin kabul edilmesini, YAŞ kararlarının yargı denetimine açılmasını, MGK’nın yeniden düzenlenmesini talep edebilir mi?
Bir de bunları denese..
Selam ve dua ile..
Ne askeri mahkemesi kardeşim, eskiden bir de örfi idare mahkemesi vardı..
Özellikle de sivilleri yargılamak üzere kurulan askeri sıkıyönetim mahkemelerine o zaman verilen ad örfi idare mahkemesi idi..
Sivilleri yargılamak üzere kurulan askeri mahkemelerden askerlerin adli mahkemede yargılanmasının konuşulduğu günlere geldik..
Bugün Baykal son mini değişikliğe itiraz ederken, dün kendisi askeri mahkemelerin kaldırılmasını istemiş.. Çelişkilerin ve talihsizliğin muhteşem çocuğu Deniz Baykal da Demirel’in geldiği noktaya geldi demek ki sonunda. “Dün dündür, bugün bugün” netekim!.. Askerin adli yargıda yargılanmasıyla ilgili kanuna karşı çıkan Baykal, 16 yıl önce Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’nin kaldırılması için teklif vermiş: “İdari yargıda ayrılık ve ayrıcalık olmaz.”
Dahası da var: ‘CHP Genel Başkanı’ olarak 3 Mart 1993’te TBMM Anayasa Komisyonu’na gönderdiği anayasa değişiklik teklifinde “askerî mahkemenin kaldırılmasını” isteyen Baykal, “Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’nin kuruluşuna ilişkin 157. madde Anayasa’dan çıkarılmalıdır. İdari yargıda bir ayrılık ve ayrıcalık kabul edilemez. Asker kişilerin özlük hakları ve idari işlemleri ile ilgili yargı denetimi için Danıştay yeterli ve uygun bir yargı kuruluşudur” diyor..
Şimdi “töre cinayetlerinden” söz ediyoruz. Eskiden “örfi cinayetler” de vardı. “Divan-ı harb-i örfi”ler vardı İttihat Terakki döneminde.. Osmanlı’daki örfi idare Cumhuriyete aynı şekilde geçti ve daha sonra sıkıyönetim adı ile devam etti.. Örfi idare mahkemeleri de aslında sıkıyönetim mahkemelerinin diğer adı idi.. Yani darbecilerin tetikçiliğini yapan özel mahkemeler.. İstiklal Mahkemesi’ndeki uygulama şekli ile, kanuna göre yargılama yapan değil, yaptığı yargılama ve verdiği karar kanun sayılan, icabında savcısı, savunması, temyizi olmayan mahkemeler.. 80’e kadar da bu şekilde anıldı..
Örfi idare adını bu halk ilk kez 31 Mart’ta duydu. Ve bu despotluk İttihat Terakki’den bize miras kaldı..
Örfi idare tarihimizden size ilginç bir detay: 31 Mart Ayaklanması’nın bastırılmasının ardından Halife sıfatını taşıyan Sultan İkinci Abdülhamid tahttan indirildi ve Selanik’e sürgüne gönderildi. Abdülhamid, Şemsi Efendi Mektebi olarak da bilinen Şimon Zwi Mektebi’nin de kurucuları arasında yer alan Yahudi iş adamı Alatini Efendi’nin evinde mecburi iskana tabi tutuldu... Ardından duruma hakim olan İttihat ve Terakki, bütün fırkaları / partileri lağvederek muhalif olanları tutuklattı.. Hiçbir suçu yokken, sadece cemiyete karşı oldukları zannedilen birçok zabit de tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne hapsedildi. İstanbul’da örfi idare (sıkıyönetim) ilan edilerek divan-ı harb-i örfilerle (sıkıyönetim mahkemeleri) birlikte darağaçları kuruldu. Kendilerine göre suçlu görülenlerin yanında kendileri için tehlikeli olabileceğini düşündükleri suçsuzlar da idam edildi.
Peki örf ne demek? İnsanlar arasında güzel görülmüş, red ve inkâr edilmeyip mükerreren yapılagelmiş olan şeydir. Örf, İslam hukukunda hem akli hem de şer’i anlamda güzel olan ve aklı selim tarafından güzel kabul edilen, yadırganmayan şeylerdir. Örf herhalükarda hem akli hem de şeri anlamda güzel olan şeyleri tanımladığı için iyi veya kötü olarak ayrılmaz. Evet darbecilerin din ve tarihten aldıkları, mutlak iyi, doğru ve güzeli ifade eden bir değerken, darbecilerin elinde bir zulüm aracı olarak önümüze çıkmaktadır..
12 Mart’ta da gördük.. Zalimler zulmetmek için bahane arar ve en yakınındaki insanları bile acımasızca katledebilir. “Darbeciler, önce kendi evlatlarını yer” lafı boşuna söylenmemiştir.. Zulüm çarkı bir kez dönmeye başladığında, kendi bânisini de yutar, gün gelir..
Başbuğ basın toplantısında çok kesin konuşuyordu ama, o da sanırım bu konuda yine iletişim danışmanlarının oyununa geldi.. Başbuğ’un iddiaları doğru değildi çünkü..
Mehmet Altan geçen gün Başbuğ’a askeri yargı garabeti üzerinden yüklendi. İddialarının dayanağı ise askeri bir yargıçtı. 22 yıl askeri hakimlik yapan hukuk doktoru Dr. Ümit Kardaş’ın doktora tezi ‘Askeri Hákimin Bağımsızlığı ve Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yetkileri’ üzerine. Kardaş’ın kaynakları, Başbuğ’u değil, Altan’ın iddialarını doğruluyor.
Dünyada böyle bir garabet yok..
Dünyada, diktatörlükle, darbe rejimleri ile yönetilen ülkeler dışında hangi ülkede Genelkurmay Başkanı, MSB’nin önünde durur?. Bu bile çarpıklığın çok açık bir göstergesi değil mi? Bu durum bile Türkiye’nin hâlâ yarı askeri bir diktatörlük rejimi ile yönetildiğinin kanıtı değil mi? Bırakın şimdi şu belge tartışmasını..
Hukuk devleti olamamamızın sebebi hâlâ darbe anayasaları ile yönetilmemiz değil mi?
Kenan Evren’i, hapishanede olması gereken darbeci bir generali hâlâ yargılayamamamız ve hâlâ millet parası ile besliyor olmamız, içinde bulunduğumuz durumu izaha yetmez mi?
Askerler ne zaman politik konularda konuşacak olurlarsa, bu tür eleştiriler gecikmeyecektir.. Sussalar, belki kendileri için daha iyi olur..
Başbuğ EMASYA’nın ve İç Hizmet Yönetmeliği’nin kaldırılmasını, askeri yargının lağvını, Anayasal kuruluşlardaki askeri temsilcilerin geri çekilmesini, Genelkurmay Başkanının protokoldeki yerinin yeniden düzenlenmesini, vicdani reddin kabul edilmesini, YAŞ kararlarının yargı denetimine açılmasını, MGK’nın yeniden düzenlenmesini talep edebilir mi?
Bir de bunları denese..
Selam ve dua ile..
TAHA AKYOL
Yargıda Çiçek vakası
SİZE iki komplo teorisi anlatacağım. Önce Alb. Dursun Çiçek’in tutuklanması... Baykal’a göre, Çiçek “Genelkurmay Başkanı’nı zor durumda bırakmak, rövanş almak” için tutuklanmıştı.
Tabii ki iktidar marifetiyle.
Baykal’a göre, “yargıya daha çok hâkim olmak isteyen AKP” son olarak da “hâkim olamadığı askeri yargıyı” etkisizleştirmek için ‘gece yarısı yasası’nı çıkarmıştı!
TBB Başkanı Özdemir Özok da boşuna mı “yürütmeyi arkasına alan savcılık kurumu”na dikkat çekiyor, “hükmü veren yargıcı da olası baskılara karşı koruyacak” düzenlemeler yapılmasını istiyordu?!
Dahası, askeri savcının takipsizlik kararı verdiği bir konuda sivil savcı nasıl sorgulama yapıp tutuklama isteyebilirdi?! (Cumhuriyet, 3 Temmuz)
(Halbuki, askeri savcı bir açıdan takipsizlik kararı verdiği halde, adli savcı başka bir suç tanımı açısından soruşturma açabilir!)
Bu kesime göre, iktidar, baskı altındaki savcı ve yargıçlar, Genelkurmay’dan “rövanş” almak için Çiçek’in tutuklanmasını sağlamışlardı! Zaten Ergenekon davası bunların ve ‘Fethullahçı polisler’in işi değil mi?
İkinci komplo teorisi
Alb. Çiçek itiraz üzerine tahliye edilince ‘komplo’nun tarafları değişmiştir. Bu defa, tutuklama çok doğrudur, tahliye bir komplodur!
Org. Şener Eruygur’un eşi, 14. Ağır Ceza Mahkemesi için “bu mahkeme bizden” diye konuşmamış mıydı? İşte Çiçek’i kurtaran, bu “bizim mahkeme tahliyesi” idi!(Vakit, 2 Temmuz)
Bu görüşe aşırı derseniz, tahliye kararında şüphe çeken taraflar yok mu?
Evvela bu karar “kuşkulu jet tahliye”dir! Tahliye kararını veren mahkemede “olağanüstü gelişmeler” yaşanmış, üç kişilik heyete süratle yeni bir “geçici hâkim” atanmıştı! Bu yeni hâkimin katılımıyla, 1’e karşı 2 oyla tahliye kararı alınmıştı! ‘Guinness Rekorlar Kitabı’na girecek bir olaydı bu! (Yeni Şafak, 3 Temmuz)
Hatta yeni hâkimin bir akrabasının ameliyatı varmış, ona rağmen gelip karara katılmış! (Siz her akrabanızın ameliyatında başında mı duruyorsunuz?!)
Nasıl kutuplaştığımızın resmidir bu iki komplo teorisi...
Ve adli gerçek
Tutuklama ve tahliye kararlarında ‘adli hata’ olabilir ama arkasında böyle komplolar aramak yanlıştır.
* Evvela savcıların hangi soruşturmalara bakacağı hususu, UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) adlı bilgisayar programına göre yapılmaktadır. Savcıların siyasi görüşlerini bilmek çok zor olduğu gibi, UYAP’ı atlayarak belli soruşturmalar için özel yoldan savcı görevlendirmek imkânsızdır.
Zekeriya Öz ve arkadaşları kesinlikle siyaseten değil, tamamen bu adli sisteme uygun olarak görevlendirilmiştir.
* Tutuklama ve ardından itiraz üzerine tahliye kararı veren hâkimleri de böyle karar versinler diye önceden ‘seçmek’ imkânsızdır. Hâkimlerin izin ve nöbet çizelgeleri, “geçici hâkim” olarak atanabilecek yargıçların isimleri “sistem”de belirlenir, özel işlem yapılamaz.
Bunlar “adil yargılanma hakkı”nın ülkemizde gerçekleşmiş ‘dokunulmaz’ mekanizmalarıdır.
Alb. Çiçek’i tutuklayan hâkim de, tahliye eden iki hâkim de bu işi yapsınlar diye önceden ‘seçilmiş’ değildir; ‘sistem’in akışında öyle gelmiştir.
Güven krizi!
Tutuklama ve tahliye kararlarında kararı verenler ‘adli hata’ yapabilirler. Hukukta “itiraz” ve “temyiz” yolları bunun için vardır zaten!
Adli hayatta tutuklama, itiraz, tahliye, tutukluluğun devamı işlemleri normaldir; mahkemelerde her gün yüzlercesi yaşanır.
Ergenekon savcılarına karşı açılan insafsız kampanya da, Alb. Çiçek’in tutuklanması ya da tahliyesi üzerine üretilen komplo teorileri de yanlıştır.
Adli bakımdan ‘doğru’, yargılamaların sonunda belli olacaktır.
Biraz sabır, biraz itidal...
SİZE iki komplo teorisi anlatacağım. Önce Alb. Dursun Çiçek’in tutuklanması... Baykal’a göre, Çiçek “Genelkurmay Başkanı’nı zor durumda bırakmak, rövanş almak” için tutuklanmıştı.
Tabii ki iktidar marifetiyle.
Baykal’a göre, “yargıya daha çok hâkim olmak isteyen AKP” son olarak da “hâkim olamadığı askeri yargıyı” etkisizleştirmek için ‘gece yarısı yasası’nı çıkarmıştı!
TBB Başkanı Özdemir Özok da boşuna mı “yürütmeyi arkasına alan savcılık kurumu”na dikkat çekiyor, “hükmü veren yargıcı da olası baskılara karşı koruyacak” düzenlemeler yapılmasını istiyordu?!
Dahası, askeri savcının takipsizlik kararı verdiği bir konuda sivil savcı nasıl sorgulama yapıp tutuklama isteyebilirdi?! (Cumhuriyet, 3 Temmuz)
(Halbuki, askeri savcı bir açıdan takipsizlik kararı verdiği halde, adli savcı başka bir suç tanımı açısından soruşturma açabilir!)
Bu kesime göre, iktidar, baskı altındaki savcı ve yargıçlar, Genelkurmay’dan “rövanş” almak için Çiçek’in tutuklanmasını sağlamışlardı! Zaten Ergenekon davası bunların ve ‘Fethullahçı polisler’in işi değil mi?
İkinci komplo teorisi
Alb. Çiçek itiraz üzerine tahliye edilince ‘komplo’nun tarafları değişmiştir. Bu defa, tutuklama çok doğrudur, tahliye bir komplodur!
Org. Şener Eruygur’un eşi, 14. Ağır Ceza Mahkemesi için “bu mahkeme bizden” diye konuşmamış mıydı? İşte Çiçek’i kurtaran, bu “bizim mahkeme tahliyesi” idi!(Vakit, 2 Temmuz)
Bu görüşe aşırı derseniz, tahliye kararında şüphe çeken taraflar yok mu?
Evvela bu karar “kuşkulu jet tahliye”dir! Tahliye kararını veren mahkemede “olağanüstü gelişmeler” yaşanmış, üç kişilik heyete süratle yeni bir “geçici hâkim” atanmıştı! Bu yeni hâkimin katılımıyla, 1’e karşı 2 oyla tahliye kararı alınmıştı! ‘Guinness Rekorlar Kitabı’na girecek bir olaydı bu! (Yeni Şafak, 3 Temmuz)
Hatta yeni hâkimin bir akrabasının ameliyatı varmış, ona rağmen gelip karara katılmış! (Siz her akrabanızın ameliyatında başında mı duruyorsunuz?!)
Nasıl kutuplaştığımızın resmidir bu iki komplo teorisi...
Ve adli gerçek
Tutuklama ve tahliye kararlarında ‘adli hata’ olabilir ama arkasında böyle komplolar aramak yanlıştır.
* Evvela savcıların hangi soruşturmalara bakacağı hususu, UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) adlı bilgisayar programına göre yapılmaktadır. Savcıların siyasi görüşlerini bilmek çok zor olduğu gibi, UYAP’ı atlayarak belli soruşturmalar için özel yoldan savcı görevlendirmek imkânsızdır.
Zekeriya Öz ve arkadaşları kesinlikle siyaseten değil, tamamen bu adli sisteme uygun olarak görevlendirilmiştir.
* Tutuklama ve ardından itiraz üzerine tahliye kararı veren hâkimleri de böyle karar versinler diye önceden ‘seçmek’ imkânsızdır. Hâkimlerin izin ve nöbet çizelgeleri, “geçici hâkim” olarak atanabilecek yargıçların isimleri “sistem”de belirlenir, özel işlem yapılamaz.
Bunlar “adil yargılanma hakkı”nın ülkemizde gerçekleşmiş ‘dokunulmaz’ mekanizmalarıdır.
Alb. Çiçek’i tutuklayan hâkim de, tahliye eden iki hâkim de bu işi yapsınlar diye önceden ‘seçilmiş’ değildir; ‘sistem’in akışında öyle gelmiştir.
Güven krizi!
Tutuklama ve tahliye kararlarında kararı verenler ‘adli hata’ yapabilirler. Hukukta “itiraz” ve “temyiz” yolları bunun için vardır zaten!
Adli hayatta tutuklama, itiraz, tahliye, tutukluluğun devamı işlemleri normaldir; mahkemelerde her gün yüzlercesi yaşanır.
Ergenekon savcılarına karşı açılan insafsız kampanya da, Alb. Çiçek’in tutuklanması ya da tahliyesi üzerine üretilen komplo teorileri de yanlıştır.
Adli bakımdan ‘doğru’, yargılamaların sonunda belli olacaktır.
Biraz sabır, biraz itidal...
MEHMET BARLAS
Etimolojik çeşitlemeler bitmez ki...
TEBESSÜM
İki gün önce "Pezevenk" kelimesinin etimolojisi ve kullanılış biçimleri üzerinde çeşitlemeler yapmıştım.
Ayrıca dilimize yerleşmiş bazı yabancı kökenli kelimelerin farklı anlamları ifade etmek için kullanıldıklarına değinmiştim.
Örneğin bizim "Ukala"mız Arapçada "Akıllılar" anlamına gelmez mi?
Bunun gibi Türkçedeki "Fıskiye" çevreye serinlik ve hoş görüntü veren bir aygıttır.
Oysa Arapçada "Fısk" zararlı olan bir çıkıştır. Şeriat dilinde kavram olarak fısk, Allah'a itaat etmemek ve O'nun emirlerine isyan etmektir.
Sayın okurum Osman Tekir "pezevenk"in kullanılışına katkıda bulunmak amacıyla İzmir'den mesaj göndermiş.
Aynen aktarıyorum:
1900'lü yılların başında adamın biri diğerine "pezevenk" demiş. Bunun üzerine kendisine hakaret edilen kişi İzmir'in önde gelen avukatlarından Ruhi Baba'ya vekalet vermiş ve hakaret eden kişiye dava açmış.
Davalının avukatı duruşmada "pezevenk"in övücü anlamda kullanılabileceğini ileri sürmüş. Ayrıca küfür olarak kabul edilen çeşitli başka kelimelerin de övgü anlamında kullanılabileceğine ilişkin örnek vermek için şöyle demiş:
- Bazen bir adamı övmek için "ne güzel becerdi eşşoğlu eşek" veya "şarkıyı ne güzel okudu kâfir" demez misiniz?
Bu savunma üzerine hâkim davacının avukatı Ruhi Baba'ya sormuş:
- Ne diyorsunuz bu savunmaya karşı?
Ruhi Baba gülmüş,
- Ne diyeyim hâkim bey, çok iyi bir savunma yaptı bu pezevenk, demiş.
TEBESSÜM
İki gün önce "Pezevenk" kelimesinin etimolojisi ve kullanılış biçimleri üzerinde çeşitlemeler yapmıştım.
Ayrıca dilimize yerleşmiş bazı yabancı kökenli kelimelerin farklı anlamları ifade etmek için kullanıldıklarına değinmiştim.
Örneğin bizim "Ukala"mız Arapçada "Akıllılar" anlamına gelmez mi?
Bunun gibi Türkçedeki "Fıskiye" çevreye serinlik ve hoş görüntü veren bir aygıttır.
Oysa Arapçada "Fısk" zararlı olan bir çıkıştır. Şeriat dilinde kavram olarak fısk, Allah'a itaat etmemek ve O'nun emirlerine isyan etmektir.
Sayın okurum Osman Tekir "pezevenk"in kullanılışına katkıda bulunmak amacıyla İzmir'den mesaj göndermiş.
Aynen aktarıyorum:
1900'lü yılların başında adamın biri diğerine "pezevenk" demiş. Bunun üzerine kendisine hakaret edilen kişi İzmir'in önde gelen avukatlarından Ruhi Baba'ya vekalet vermiş ve hakaret eden kişiye dava açmış.
Davalının avukatı duruşmada "pezevenk"in övücü anlamda kullanılabileceğini ileri sürmüş. Ayrıca küfür olarak kabul edilen çeşitli başka kelimelerin de övgü anlamında kullanılabileceğine ilişkin örnek vermek için şöyle demiş:
- Bazen bir adamı övmek için "ne güzel becerdi eşşoğlu eşek" veya "şarkıyı ne güzel okudu kâfir" demez misiniz?
Bu savunma üzerine hâkim davacının avukatı Ruhi Baba'ya sormuş:
- Ne diyorsunuz bu savunmaya karşı?
Ruhi Baba gülmüş,
- Ne diyeyim hâkim bey, çok iyi bir savunma yaptı bu pezevenk, demiş.
ENGİN ARDIÇ
İki tarz-ı tefsir
Başlığı, durup durup bize saldıran ite kopuğa uyuzluk olsun diye Osmanlıca attık, büsbütün kudursunlar diye... Herhalde ne anlama geldiğini sormayacak kadar Osmanlıca'nız vardır... Dolmuştan "müsait" bir yerde inen, "evrak" hazırlayan, "ikametgâh" senedi çıkarttıran, "ruhsat" alan vatandaş bu başlığı da anlar.
Konuya gelelim. TÜSİAD, yani büyük sermayenin, özellikle de İstanbul sermayesinin sesi, askere sivil yargı yolunu açan kanun değişikliğinin "aceleye getirildiğini" söylemiş. Reformlar hızlandırılmalıymış ama bu reform hızlandırılmamalıymış. Enine boyuna tartışılmalıymış ki sulandırılsın, tıpkı Ergenekon davası gibi.
Dernek söylemez tabii, lafı ağzından çıkaran, başkanları Arzuhan Doğan Yalçındağ.
İmdi... (Alın bir Osmanlıca kelime daha)... Buna iki çeşit yorum yapılabilir. Yapalım.
Bir: Yüzeyden yorum.
"Hayırlı kerimenin yeri" pederinin dizinin dibidir. Armutlar da diplerine düşerler. Arzuhan Hanım elbette öyle söyleyecektir, çünkü babası hükümete düşmandır. Nedenini belki elli kere yazdık. Ailece sergiledikleri, laiklik kavgası değil, çıkar kavgasıdır.
İki: Daha derinden yorum.
Türkiye Cumhuriyeti'ni Türk milleti kurmadı. Türkiye Cumhuriyeti'ni, Türk milleti adına hareket eden askerler kurdular, bazı sivil memurlar da onlara yardımcı oldular.
Bu yüzden de ordu hep "ayrıcalıklı" kaldı. Memleketin efendisi köylü falan değil, oydu.
HER DEVLETİN BİR ORDUSU VARDI AMA TÜRKİYE'DE, TAM TERSİNE, ORDUNUN BİR DEVLETİ VARDI!
Aslında bu yeni ve beklenmedik bir gelişme de değildi, çünkü Osmanlı'da da bir "süper bürokrat sınıfını" oluşturanlar hep ayrıcalıklı olmuşlardı. Gelenek sürmekteydi.
Türkiye'de aristokrasi yoktu, onun yerine, aristokrasi gibi davranan memur zümresi vardı.
Burjuvazi de vardı ama bunlar gayrımüslimlerdi.
Gerek İttihat ve Terakki Fırkası, gerekse Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi, bir yandan bu gayrımüslim burjuvaziyi tasfiye ederken, bir yandan onun yerine bir "Türk burjuvazisi" yetiştirmek istedi.
Ama kör topal, eli kolu bağlı ve kendisine çizilen sınırlar içinde kalmak şartıyla! İktidara ortak olmaya, hele onu hepten ele geçirmeye kalkmadan! İktidar onlara verilemezdi, eğitim şarttı. Koskoca ilkokul öğretmeni varken, sanayici kaç paralık adamdı?
Bu yüzden de bu "besleme sermaye" hep zayıf, hep Ankara'dan ödü kopan, sopanın ucunu görünce pısan bir "zengin zümresi" olarak kaldı. Bürokrasiye ilk ciddi başkaldırı olan Serbest Fırka'yı da, Demokrat Parti'yi de İstanbullu zenginler değil, Anadolu eşrafı örgütlemiştir.
Artık kasnaklar iyice çatırdıyor... İstanbul'un "laikçi" sermayesinin rüşdünü ispat edip de beceremediğini, Anadolu'nun dindar sermayesi başarmak istiyor.
İşte bunun için Anadolu kaplanı "Türk aristokrasisine" karşı son derece cesur, İstanbullu çıtkırıldım da son derece ürkektir.
Bu bir devrim sürecidir... Fransa'nın iki yüz yirmi yıl gerisinden gelen alaturka bir devrim süreci. (Eh, ne yapalım, biz bize benzeriz!)
Bizde ele geçirip yıkılacak bir "Bastille kalesi" olmadığı için de, kavga başka platformlarda cereyan eder. Öncelikle mecliste... Fransa'da da aslında öyle olmuştu.
"Aristokrasinin ayrıcalıklarını ortadan kaldıran" o ünlü 4 Ağustos 1789 geceyarısı oturumuyla, yüksek rütbeli askerin ayrıcalığını ortadan kaldıran 24 Haziran 2009 geceyarısı oturumu arasında böyle bir benzerlik vardır.
Bu filmde Marie-Antoinette'i de Arzuhan Hanım mı oynayacak? İyi şeye heves etsin.
Başlığı, durup durup bize saldıran ite kopuğa uyuzluk olsun diye Osmanlıca attık, büsbütün kudursunlar diye... Herhalde ne anlama geldiğini sormayacak kadar Osmanlıca'nız vardır... Dolmuştan "müsait" bir yerde inen, "evrak" hazırlayan, "ikametgâh" senedi çıkarttıran, "ruhsat" alan vatandaş bu başlığı da anlar.
Konuya gelelim. TÜSİAD, yani büyük sermayenin, özellikle de İstanbul sermayesinin sesi, askere sivil yargı yolunu açan kanun değişikliğinin "aceleye getirildiğini" söylemiş. Reformlar hızlandırılmalıymış ama bu reform hızlandırılmamalıymış. Enine boyuna tartışılmalıymış ki sulandırılsın, tıpkı Ergenekon davası gibi.
Dernek söylemez tabii, lafı ağzından çıkaran, başkanları Arzuhan Doğan Yalçındağ.
İmdi... (Alın bir Osmanlıca kelime daha)... Buna iki çeşit yorum yapılabilir. Yapalım.
Bir: Yüzeyden yorum.
"Hayırlı kerimenin yeri" pederinin dizinin dibidir. Armutlar da diplerine düşerler. Arzuhan Hanım elbette öyle söyleyecektir, çünkü babası hükümete düşmandır. Nedenini belki elli kere yazdık. Ailece sergiledikleri, laiklik kavgası değil, çıkar kavgasıdır.
İki: Daha derinden yorum.
Türkiye Cumhuriyeti'ni Türk milleti kurmadı. Türkiye Cumhuriyeti'ni, Türk milleti adına hareket eden askerler kurdular, bazı sivil memurlar da onlara yardımcı oldular.
Bu yüzden de ordu hep "ayrıcalıklı" kaldı. Memleketin efendisi köylü falan değil, oydu.
HER DEVLETİN BİR ORDUSU VARDI AMA TÜRKİYE'DE, TAM TERSİNE, ORDUNUN BİR DEVLETİ VARDI!
Aslında bu yeni ve beklenmedik bir gelişme de değildi, çünkü Osmanlı'da da bir "süper bürokrat sınıfını" oluşturanlar hep ayrıcalıklı olmuşlardı. Gelenek sürmekteydi.
Türkiye'de aristokrasi yoktu, onun yerine, aristokrasi gibi davranan memur zümresi vardı.
Burjuvazi de vardı ama bunlar gayrımüslimlerdi.
Gerek İttihat ve Terakki Fırkası, gerekse Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi, bir yandan bu gayrımüslim burjuvaziyi tasfiye ederken, bir yandan onun yerine bir "Türk burjuvazisi" yetiştirmek istedi.
Ama kör topal, eli kolu bağlı ve kendisine çizilen sınırlar içinde kalmak şartıyla! İktidara ortak olmaya, hele onu hepten ele geçirmeye kalkmadan! İktidar onlara verilemezdi, eğitim şarttı. Koskoca ilkokul öğretmeni varken, sanayici kaç paralık adamdı?
Bu yüzden de bu "besleme sermaye" hep zayıf, hep Ankara'dan ödü kopan, sopanın ucunu görünce pısan bir "zengin zümresi" olarak kaldı. Bürokrasiye ilk ciddi başkaldırı olan Serbest Fırka'yı da, Demokrat Parti'yi de İstanbullu zenginler değil, Anadolu eşrafı örgütlemiştir.
Artık kasnaklar iyice çatırdıyor... İstanbul'un "laikçi" sermayesinin rüşdünü ispat edip de beceremediğini, Anadolu'nun dindar sermayesi başarmak istiyor.
İşte bunun için Anadolu kaplanı "Türk aristokrasisine" karşı son derece cesur, İstanbullu çıtkırıldım da son derece ürkektir.
Bu bir devrim sürecidir... Fransa'nın iki yüz yirmi yıl gerisinden gelen alaturka bir devrim süreci. (Eh, ne yapalım, biz bize benzeriz!)
Bizde ele geçirip yıkılacak bir "Bastille kalesi" olmadığı için de, kavga başka platformlarda cereyan eder. Öncelikle mecliste... Fransa'da da aslında öyle olmuştu.
"Aristokrasinin ayrıcalıklarını ortadan kaldıran" o ünlü 4 Ağustos 1789 geceyarısı oturumuyla, yüksek rütbeli askerin ayrıcalığını ortadan kaldıran 24 Haziran 2009 geceyarısı oturumu arasında böyle bir benzerlik vardır.
Bu filmde Marie-Antoinette'i de Arzuhan Hanım mı oynayacak? İyi şeye heves etsin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)