Ergenekon aslında nedir?” sorusunun cevabı, bana göre, “Devlet zaafı - Devlet dağınıklığı”dır.
Cumhurbaşkanı’nın Cumhurbaşkanı, Başbakan’ın Başbakan, askerin asker, istihbarat kuruluşlarının istihbarat kuruluşu, milletin millet olamaması halidir. Bundan da hukuk devletinin hukuk devleti, demokrasinin demokrasi olamaması sonucu çıkıyor.
Bu ürkütücü tespitin gerekçelerine geçelim ve üç değerlendirmeyi paylaşalım. Birisi, eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’a ait. Yılmaz, bir anlamda nasıl “Başbakan olamadığı” nı anlatıyor. Onun görüşünü, Radikal’den İsmet Berkan’a yazdığı bir cevaptan alacağım.
“MİT ve Emniyetin ilgili elemanlarından özel bir çalışma grubu oluşturduğumu, adeta başlarında durarak koordinasyonu sağladığımı ve her türlü ihtiyaçlarını karşıladığımı daha önce anlatmıştım. Bu grup mafya ile mücadelede ve elebaşlarının yakalanmasında çok önemli hizmet yaptı.
Sonra gün geldi, bu kurumların başındaki kişilerden bir talebim oldu. Filan kişinin mafya ile ilgisi olduğu iddia ediliyor, bu kişi bir banka alımı için başvurdu. Bana elinizdeki belgeleri verin dedim. Bana ısrarla bu konuda ellerinde hiçbir belge olmadığını söylediler.
Üstlerinden ve benden sakladıkları belgeleri daha sonra muhalefet milletvekiline verdiler. Eski bir MİT mensubu web sitesinde bu konuda en az 20 kaset yayınladı. Emniyette de en az 30-40 kaset olduğu daha sonra meydana çıktı. Kurumların yozlaşması derken kastettiğim işte budur. Mafya ile mücadele programına ve bu yoldan mafyanın devlet içindeki uzantılarına ulaşma çabamın karşılığını önce gensoru daha sonra da Yüce Divanda yargılanarak aldım.
Elimden gelen buydu demiyorum. Ama elimden gelenin bir kısmını yapmaya başladığım zaman başıma gelen buydu. Susurluk raporunu bugün tekrar okumakta fayda var. Orada bir olay anlatılıyor. Zamanın Ankara Sıkıyönetim Komutanı olan dört yıldızlı general A.Çatlı’yı idam talebiyle yargılatmak için aratırken, MİT’in başında bulunan üç yıldızlı general onu görevle ve en üst mercilerin bilgisi dahilinde yurtdışına göndertiyor. Şimdi gelin de 1998 in Başbakanına yol gösterin lütfen. Nereden işe başlayacaktı?
Kendisinden bilgi gizleyen kurumlardan mı, yoksa devletin tepesinden mi?” (Radikal, 2 şubat 2009) İkinci değerlendirme, devletin Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık dahil hemen en tepe noktalarında yer almış bulunan Süleyman Demirel’e ait olacak. Bu da, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın hatta TBMM’nin “Derin devlet” yanında aslında ne anlam taşıdığının sorgulanmasıdır. İki kere askeri müdahaleye maruz kalıp görevden uzaklaştırılma tecrübesini yaşayan Demirel, Eko Enerji dergisine yaptığı açıklamada “Derin devlet” konusunda bakın neler diyor:
“Ne zaman, ‘ülke uçurumun kenarına geldi, iç savaşa gidiyoruz, yahut Türkiye çöküyor’ iddiasını asker bayrak yapar, o, darbeye varır. Türkiye, bunu birkaç defa yaşadı. Buna bir ad bulmak isterseniz, o zaman asker devlettir. Derindeki devlettir. Yahut, derin devlettir.” (Vatan, 2 şubat 2009) B’in bu açıklamasını, üçüncü bir açıklama tamamlıyor.
Bu da, Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’ya ait. Tanrıkulu, JİTEM söz konusu olunca, bir “Cumhurbaşkanı’nın bile nasıl teferruat haline geldiği”nin örneğini veriyor. Okuyalım: “Demirel’in bizzat devreye girdiği bir olay var. Şerif Afşar, Diyarbakır’ın en merkezi yerinde gübre bayii idi.
Bir gün JİTEM mensupları ve korucular tarafından zorla iş yerinden alınıyor ve arabayla iki kilometre ötedeki JİTEM binasına götürülüyor. Olaya tanık olan kardeşi de onları taksiyle takip ediyor. JİTEM’e girdiklerini görüyor. Aile bir biçimde hemen Cumhurbaşkanı Demirel’e ulaşıyor. “Demirel adamın JİTEM’in elinden sağ kurtulması için OHAL Bölge Valisi Ünal Erkan’a ve Savcılığa ‘Bu adamı bulun’ diye telefon ediyor.
Fakat JİTEM adamın kendisinde olduğunu inkar ediyor. Şerif Afşar’ın cesedi Diyarbakır’dan on beş kilometre ötede kafasına sıkılmış olarak bulundu. Cumhurbaşkanı’nın devreye girmesinin tek farkı şu oldu. Adamı işyerinden alanların bir itirafçı, dört koruma ve bir astsubay olduğu anlaşıldı.
İtirafçı ve korucular kimlikleri belirlendi ve tutuklandılar. Ama astsubayın kimliği belirlenemedi. Çünkü ortadan kayboldu......
Bu ast subay 12 yıl kaçtı. 2006’da yakalanıp Askeri Mahkeme’ye gönderildi ve ilk duruşmada serbest bırakıldı. Anlayacağınız Cumhurbaşkanı bile JİTEM’in cinayetini önleyemedi. O da JİTEM’in elinden birini sağ olarak alamadı.” (Taraf, 2 Şubat 2009) İsterseniz, Mesut Yılmaz’ın son cümlesini bir kere daha okuyalım: “Nereden işe başlayacaktı?
Kendisinden bilgi gizleyen kurumlardan mı, yoksa devletin tepesinden mi?” İşte Ergenekon davası bir yerden soruşturmaya başlamış bulunuyor. Kendi dönemlerinde gerçekten başbakan, gerçekten cumhurbaşkanı olamayanların, “Devlette herkesin hesap verebilir” hale gelmesi için bu hukuk sürecine destek vermesi beklenir.
Ahmet Taşgetiren-Bugün
3 Şubat 2009 Salı
Atatürk sizi tekzip ediyor
Her bir işlerini Atatürk’e dayandıran, neredeyse ‘Atatürk’süz cümle kuramayan arkadaşlar, Atatürk’ün ‘Ortadoğu’ hakkında ne düşündüğünü biliyor mu?
Mesela, Ortadoğu’yu kana bulayan mahut devletin eleştirilmesini bile Türkiye’nin ‘güvenlik sorunu’ haline getiren ‘bidon kafagiller taifesi’ bu işlerden haberdar mı?
Başyazar konunun detayına vakıf mı?
Hariciyemizin mümtaz emekli müsteşarı Onur Öymen, bir tür ‘dokunma yanarsın’ yaklaşımının ürünü olan Ortadoğu’ya duyarsız kalma politikasının Atatürkçülüğe aykırı olduğunu fehmedebilmiş mi?
Bilmiyorum...
Sanmıyorum da...
Fakat, Mustafa Kemal Atatürk’ün, milli mücadele safahatında bir ‘Türk-Arap karşıtlığı’ yaratarak Ortadoğu’yu denetimi altında tutmaya çalışan ve istikbaldeki terör devletine zemin hazırlayan ‘ehl-i salip muhasebe’yi iyi okuduğunu çok çok iyi biliyorum.
Bunu nereden mi biliyorum?
Bu ‘tehlike’ye karşı ‘Türkiye-Suriye-Irak Federasyonu’ fikrini ortaya atmış olmasından...
Resmi tarihimiz bundan söz etmez...
Resmi tarihçilerimiz bu gerçeklikten köşe bucak kaçar...
Hele Kemalistler?
Hele Türkiye’yi, Filistin konusunda ‘ABD-İsrail’ ekseninde tavır almaya zorlayan 28 Şubat icazetli Türk entelijansiyası?
Hele Mustafa Kemal’i Pol Pot’un sülbünden gelmiş sıradan bir ‘bozkır devrimcisi’ sayıp, Atatürkçülüğü ‘Misak-ı Milli çerçevesinde Kemalist bir teokratik düzen kurmak’ şeklinde anlayan, onun ‘Düvel-i muazzamaya karşı, gerekirse Hatay’a gidip çete reisi olurum’ sözündeki tarihsel yükümlülüğü kavramaktan aciz seçkinci oligarşi?
Hele ‘Çılgın Türk’ yazarları?
Hele akademisyenler?
Hiçbiri Mustafa Kemal’in (muhtemelen imparatorluk alışkanlıklarından tevarüs ettiği) bu yönü üzerinde durmaz.
Hiçbiri ‘kutsal kitap’ saydıkları ‘Nutuk’u, hadis külliyatı niyetine edindikleri ‘Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’ni incelememiştir.
Hiçbiri, Türkiye İş Bankası’nın latinize ettiği TBMM gizli celse zabıtlarından konuyla ilgili görüş ve düşünceleri okumamıştır.
Bakalım 24 Nisan 1920’de Meclis’te yapılan gizli oturumda, bizzat Mustafa Kemal’in ağzından, ‘Türk, Arap ve İslám halkları dayanışması’ fikriyatına nasıl bir açılım getirilmiş:
‘...maddi ve manevi kuvvetler karşısında bütün cihan ve Hıristiyan politikasının en şiddetli hırslarla ‘Haçlılar Savaşı’ yapmasına karşı, sınır dışından bize yardımcı olacak, birer ‘dayanak noktası’ oluşturacak kuvvetleri düşünmek zorunluluğu da olağandı. (....) İşte, açıkça söylememekle beraber, gerçekte bu dayanak noktasını aramaktan geri durmadık. Elbette selamet ve necat için tek kaynak İslámlık aleminin kuvvetleri olmuştur. İslámlık alemi birçok noktalardan ulusumuzla, devletimizin geleceğiyle yakından olağanüstü ilgilidir. (Bize) dinsel bağlantıları olmakla ve ‘bu cihetle’ bütün İslám áleminin bize yardımcı ve destekçi olduğunu zaten kabul ediyoruz...’
Bu satırları, ‘Atatürk, istikbaldeki İsrail devletine karşı olduğu için bu öneriyi ortaya atmıştır’ şeklinde yorumlayanlar da var.
Farketmez...
Her bir işlerini Atatürk’e dayandırmayı alışkanlık haline getirmiş çevreler, niçin Ortadoğu’daki gelişmelere seyirci kalmamamız gerektiğini fehmetsinler, káfi...
Bu da kısa günün kárı olur.
Ahmet Kekeç
Mesela, Ortadoğu’yu kana bulayan mahut devletin eleştirilmesini bile Türkiye’nin ‘güvenlik sorunu’ haline getiren ‘bidon kafagiller taifesi’ bu işlerden haberdar mı?
Başyazar konunun detayına vakıf mı?
Hariciyemizin mümtaz emekli müsteşarı Onur Öymen, bir tür ‘dokunma yanarsın’ yaklaşımının ürünü olan Ortadoğu’ya duyarsız kalma politikasının Atatürkçülüğe aykırı olduğunu fehmedebilmiş mi?
Bilmiyorum...
Sanmıyorum da...
Fakat, Mustafa Kemal Atatürk’ün, milli mücadele safahatında bir ‘Türk-Arap karşıtlığı’ yaratarak Ortadoğu’yu denetimi altında tutmaya çalışan ve istikbaldeki terör devletine zemin hazırlayan ‘ehl-i salip muhasebe’yi iyi okuduğunu çok çok iyi biliyorum.
Bunu nereden mi biliyorum?
Bu ‘tehlike’ye karşı ‘Türkiye-Suriye-Irak Federasyonu’ fikrini ortaya atmış olmasından...
Resmi tarihimiz bundan söz etmez...
Resmi tarihçilerimiz bu gerçeklikten köşe bucak kaçar...
Hele Kemalistler?
Hele Türkiye’yi, Filistin konusunda ‘ABD-İsrail’ ekseninde tavır almaya zorlayan 28 Şubat icazetli Türk entelijansiyası?
Hele Mustafa Kemal’i Pol Pot’un sülbünden gelmiş sıradan bir ‘bozkır devrimcisi’ sayıp, Atatürkçülüğü ‘Misak-ı Milli çerçevesinde Kemalist bir teokratik düzen kurmak’ şeklinde anlayan, onun ‘Düvel-i muazzamaya karşı, gerekirse Hatay’a gidip çete reisi olurum’ sözündeki tarihsel yükümlülüğü kavramaktan aciz seçkinci oligarşi?
Hele ‘Çılgın Türk’ yazarları?
Hele akademisyenler?
Hiçbiri Mustafa Kemal’in (muhtemelen imparatorluk alışkanlıklarından tevarüs ettiği) bu yönü üzerinde durmaz.
Hiçbiri ‘kutsal kitap’ saydıkları ‘Nutuk’u, hadis külliyatı niyetine edindikleri ‘Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’ni incelememiştir.
Hiçbiri, Türkiye İş Bankası’nın latinize ettiği TBMM gizli celse zabıtlarından konuyla ilgili görüş ve düşünceleri okumamıştır.
Bakalım 24 Nisan 1920’de Meclis’te yapılan gizli oturumda, bizzat Mustafa Kemal’in ağzından, ‘Türk, Arap ve İslám halkları dayanışması’ fikriyatına nasıl bir açılım getirilmiş:
‘...maddi ve manevi kuvvetler karşısında bütün cihan ve Hıristiyan politikasının en şiddetli hırslarla ‘Haçlılar Savaşı’ yapmasına karşı, sınır dışından bize yardımcı olacak, birer ‘dayanak noktası’ oluşturacak kuvvetleri düşünmek zorunluluğu da olağandı. (....) İşte, açıkça söylememekle beraber, gerçekte bu dayanak noktasını aramaktan geri durmadık. Elbette selamet ve necat için tek kaynak İslámlık aleminin kuvvetleri olmuştur. İslámlık alemi birçok noktalardan ulusumuzla, devletimizin geleceğiyle yakından olağanüstü ilgilidir. (Bize) dinsel bağlantıları olmakla ve ‘bu cihetle’ bütün İslám áleminin bize yardımcı ve destekçi olduğunu zaten kabul ediyoruz...’
Bu satırları, ‘Atatürk, istikbaldeki İsrail devletine karşı olduğu için bu öneriyi ortaya atmıştır’ şeklinde yorumlayanlar da var.
Farketmez...
Her bir işlerini Atatürk’e dayandırmayı alışkanlık haline getirmiş çevreler, niçin Ortadoğu’daki gelişmelere seyirci kalmamamız gerektiğini fehmetsinler, káfi...
Bu da kısa günün kárı olur.
Ahmet Kekeç
Bir yerel lider
Yaklaşan seçimler kamuoyu anketlerinin değerini de bir anda artırdı. Aslında bunun ‘yerel’ yöneticilerin seçimi olduğu düşünüldüğünde, genel siyasi eğilimlerin ve algılamaların çok önemli olmaması beklenirdi. Ama bu kez durum farklı... Ergenekon dava sürecinin gölgesinde yaşanan bu süreç, Türkiye’yi nasıl bir geleceğin beklediğini de ima edecek. Çünkü bütün belediye başkanlıkları bir yana, en kritik sonuç AKP’nin toplam olarak ne kadar oy alacağı. Eğer bu oran yüzde 50 civarında olursa, Ergenekon ağının üzerine gidileceğini, sivil/asker ilişkilerinde yeni bir denge oluşacağını ve AB yolunda daha rahat ilerleneceğini tahmin edebiliriz.
Böyle bir sonucun sağlanması ise sadece siyasi değerlendirmelere ve hükümetin atacağı adımlara bağlı olmayacak. İşin içinde bir de psikolojik faktörler var... Böylesine büyük kırılmaların, geleceği belirleyecek iktidar paylaşımlarının eşiğinde liderlik son derece önemli bir faktör haline geliyor. İki gün önce sözünü ettiğim GENAR anketinin hangi lideri kendimize ‘yakın’ bulduğumuza ilişkin sorusuna dönersek, Erdoğan zaten rakiplerinin epeyce önünde. Baykal ve Bahçeli’nin oyu yüzde 14 iken, Başbakan’ınki yüzde 44...
Ama bu Davos’tan önceydi! Erdoğan’ın naklen yayımlanan basın toplantısında Peres’in kendine fazla güvenen tavrına verdiği diplomasi dışı yanıt ve ardından sözü kesildiği için toplantıyı terk etmesi ibreyi bir anda yerinden oynattı. Nitekim hemen o gün yapılan bir telefon anketinde Başbakan’ın tavrını olumlu bulanların yüzde 80’e tırmandığı anlaşıldı. Bu oranın kalıcı olması beklenemezse de, Erdoğan’ın şu an için rakiplerine karşı ezici bir psikolojik üstünlüğü olduğu söylenebilir.
Birçok yorumcu bu olağanüstü desteğin Türkiyelilerin milliyetçiliği veya ulusal kibri ile açıklanabileceğini düşünebilir. Gerçekten de böyle insanların bu topraklarda epeyce çok olduğu açık. Ama Erdoğan’ın çıkışı tamamen farklı zihniyette, kendilerini milliyetçiliğe karşı konumlayan insanların da desteğini aldı. Çünkü son dönemde yaşanan zihni dönüşümler, bir örneğini Obama’ya verilen destekte ve onun yarattığı beklentide de gördüğümüz üzere, ahlaki zemine dayanan yeni bir siyaset dili talebine tekabül ediyor. Ulus-devletlerin ahlakı bir yana bırakan veya onu çıkarcı bir bakışla manipüle eden tavrının doğru olduğu fikrinden giderek uzaklaşıyoruz. Ulus-devletlerin insanı hiçe sayan soğuk faydacı mantıklarının sadece husumet, çatışma, acı ve ölüm getirdiğini görmezden gelemiyoruz. ‘Milli değerlerin’ ardına gizlenen siyasetlerin insani olanı unutturduğunu fark ediyoruz...
Tam da bu noktada Erdoğan’ın tavrı milli olana karşı insani olanı temsil ettiği için önemlidir. Bu belki de derinliği olan bir siyasetin dışa vurumu değildi... Ama kişilikten kaynaklanan bir tepkiselliğin ötesinde samimi bir kaygıyı da yansıtıyordu. Dahası Erdoğan bu tutuma Davos’a gidişinden çok daha önce gelmişti. Nitekim Türkiye’nin arabulucu olabilme yeteneğini, Gazze’de yaşananların ışığında elinin tersiyle itmekten çekinmemişti. Arabulucu olabilmek belki Türkiye’nin ‘milli çıkarları’ açısından daha makbul bir durumdu. Ama insani olanı görmezden gelmeyi ima eden bu tutumu taşımak Başbakan’a zor geldi.
Bugün Erdoğan etkisi ülke sınırlarını zorlayan bir lider görünümünde... Ama hâlâ ‘yerel’ bir siyasetçi. Çünkü doğru tutum ve tavrı henüz doğru bir dille bütünleştirebilmiş değil. ‘Siz’ öldürmeyi bilirsiniz diyebiliyor. ‘Siz’ kelimesini kullanırken, kimi kast ettiğini belirginleştirmek zorunda olduğunu düşünmüyor. Acaba bu ‘siz’ denenler Yahudiler mi? Karşı çıktığını söylediği antisemitizmin kıyısında mı geziniyor acaba Başbakan da? Öte yandan pek gecikmeden duyduğumuz gibi, eğer ‘öldürmeyi bilen’ bir ‘siz’den söz edilecekse, aynı lafın Erdoğan’a karşı da kullanılacağını öngörmek o kadar zor değil... Aksi halde Filistinli çocukları hissederken, Kürt çocukları hissedemediğiniz anlamı çıkar.
Erdoğan’ın ‘benim milletim sünepe değildir’ türünden lafları da henüz yerel bir siyasetçi olduğunun nişanesi. Yoksa Başbakan bazı ‘milletlerin’ sünepe olduğunu mu düşünmekte? Bu tür bir dil, sizi farkında bile olmadan ırkçılığın sularına taşır. Etnik ve dinsel kimliklerin, ‘milletlerin’ iyi veya kötü özelliklerini vurgulamak, ancak yerellikten kurtulamamış, hamaseti siyaset sanan popülizan liderlerin sözel refleksini yansıtır. Ve bu refleks, hemen her zaman gizli ve ‘yumuşak’ bir ırkçılığı ima eder.
Erdoğan’ın bir bölge lideri ve dünya siyasetçisi olarak geleceği parlak... Çünkü ahlakı ve adaleti unutmayan, samimiyetten feragat etmeyen bir kişiliği var ve bunu korkusuzca siyasetin içine salmakta tereddüt etmiyor. Dünyamız bu tür siyasetçilere aç... Ama bir şartla: Sözün nüanslarının farkında olmaları, milli bakışın tevazuu engellediğini görmeleri koşuluyla. Başbakan’a naçizane tavsiyemiz ‘biz’ ve ‘siz’ kelimelerini söz dağarcığından çıkarmasıdır. Bunlar ‘ben’ ve ‘sen’den çok daha tehlikeli kavramlar... Kişiyi yerelliğe mahkûm eden ideolojik prangalar...
Etyen Mahçupyan
Böyle bir sonucun sağlanması ise sadece siyasi değerlendirmelere ve hükümetin atacağı adımlara bağlı olmayacak. İşin içinde bir de psikolojik faktörler var... Böylesine büyük kırılmaların, geleceği belirleyecek iktidar paylaşımlarının eşiğinde liderlik son derece önemli bir faktör haline geliyor. İki gün önce sözünü ettiğim GENAR anketinin hangi lideri kendimize ‘yakın’ bulduğumuza ilişkin sorusuna dönersek, Erdoğan zaten rakiplerinin epeyce önünde. Baykal ve Bahçeli’nin oyu yüzde 14 iken, Başbakan’ınki yüzde 44...
Ama bu Davos’tan önceydi! Erdoğan’ın naklen yayımlanan basın toplantısında Peres’in kendine fazla güvenen tavrına verdiği diplomasi dışı yanıt ve ardından sözü kesildiği için toplantıyı terk etmesi ibreyi bir anda yerinden oynattı. Nitekim hemen o gün yapılan bir telefon anketinde Başbakan’ın tavrını olumlu bulanların yüzde 80’e tırmandığı anlaşıldı. Bu oranın kalıcı olması beklenemezse de, Erdoğan’ın şu an için rakiplerine karşı ezici bir psikolojik üstünlüğü olduğu söylenebilir.
Birçok yorumcu bu olağanüstü desteğin Türkiyelilerin milliyetçiliği veya ulusal kibri ile açıklanabileceğini düşünebilir. Gerçekten de böyle insanların bu topraklarda epeyce çok olduğu açık. Ama Erdoğan’ın çıkışı tamamen farklı zihniyette, kendilerini milliyetçiliğe karşı konumlayan insanların da desteğini aldı. Çünkü son dönemde yaşanan zihni dönüşümler, bir örneğini Obama’ya verilen destekte ve onun yarattığı beklentide de gördüğümüz üzere, ahlaki zemine dayanan yeni bir siyaset dili talebine tekabül ediyor. Ulus-devletlerin ahlakı bir yana bırakan veya onu çıkarcı bir bakışla manipüle eden tavrının doğru olduğu fikrinden giderek uzaklaşıyoruz. Ulus-devletlerin insanı hiçe sayan soğuk faydacı mantıklarının sadece husumet, çatışma, acı ve ölüm getirdiğini görmezden gelemiyoruz. ‘Milli değerlerin’ ardına gizlenen siyasetlerin insani olanı unutturduğunu fark ediyoruz...
Tam da bu noktada Erdoğan’ın tavrı milli olana karşı insani olanı temsil ettiği için önemlidir. Bu belki de derinliği olan bir siyasetin dışa vurumu değildi... Ama kişilikten kaynaklanan bir tepkiselliğin ötesinde samimi bir kaygıyı da yansıtıyordu. Dahası Erdoğan bu tutuma Davos’a gidişinden çok daha önce gelmişti. Nitekim Türkiye’nin arabulucu olabilme yeteneğini, Gazze’de yaşananların ışığında elinin tersiyle itmekten çekinmemişti. Arabulucu olabilmek belki Türkiye’nin ‘milli çıkarları’ açısından daha makbul bir durumdu. Ama insani olanı görmezden gelmeyi ima eden bu tutumu taşımak Başbakan’a zor geldi.
Bugün Erdoğan etkisi ülke sınırlarını zorlayan bir lider görünümünde... Ama hâlâ ‘yerel’ bir siyasetçi. Çünkü doğru tutum ve tavrı henüz doğru bir dille bütünleştirebilmiş değil. ‘Siz’ öldürmeyi bilirsiniz diyebiliyor. ‘Siz’ kelimesini kullanırken, kimi kast ettiğini belirginleştirmek zorunda olduğunu düşünmüyor. Acaba bu ‘siz’ denenler Yahudiler mi? Karşı çıktığını söylediği antisemitizmin kıyısında mı geziniyor acaba Başbakan da? Öte yandan pek gecikmeden duyduğumuz gibi, eğer ‘öldürmeyi bilen’ bir ‘siz’den söz edilecekse, aynı lafın Erdoğan’a karşı da kullanılacağını öngörmek o kadar zor değil... Aksi halde Filistinli çocukları hissederken, Kürt çocukları hissedemediğiniz anlamı çıkar.
Erdoğan’ın ‘benim milletim sünepe değildir’ türünden lafları da henüz yerel bir siyasetçi olduğunun nişanesi. Yoksa Başbakan bazı ‘milletlerin’ sünepe olduğunu mu düşünmekte? Bu tür bir dil, sizi farkında bile olmadan ırkçılığın sularına taşır. Etnik ve dinsel kimliklerin, ‘milletlerin’ iyi veya kötü özelliklerini vurgulamak, ancak yerellikten kurtulamamış, hamaseti siyaset sanan popülizan liderlerin sözel refleksini yansıtır. Ve bu refleks, hemen her zaman gizli ve ‘yumuşak’ bir ırkçılığı ima eder.
Erdoğan’ın bir bölge lideri ve dünya siyasetçisi olarak geleceği parlak... Çünkü ahlakı ve adaleti unutmayan, samimiyetten feragat etmeyen bir kişiliği var ve bunu korkusuzca siyasetin içine salmakta tereddüt etmiyor. Dünyamız bu tür siyasetçilere aç... Ama bir şartla: Sözün nüanslarının farkında olmaları, milli bakışın tevazuu engellediğini görmeleri koşuluyla. Başbakan’a naçizane tavsiyemiz ‘biz’ ve ‘siz’ kelimelerini söz dağarcığından çıkarmasıdır. Bunlar ‘ben’ ve ‘sen’den çok daha tehlikeli kavramlar... Kişiyi yerelliğe mahkûm eden ideolojik prangalar...
Etyen Mahçupyan
Çetin Altan ve başbakan
Talih bazen, insanı kuşkulandıracak kadar iyi davranır birine.
“Ben bunu hak ediyor muyum” diye sorarsın kendine.
Bu çağın en büyük yazarlarından birinin, Çetin Altan’ın oğluyum ben.
Ve hep “ben bunu hak ediyor muyum” diye sorarım.
Bu “armağanı” hak edebilmek için uğraşırım.
Talihe olan borcumu ödeyebilmek için tek yapabildiğim, babamın yürüdüğü yolda, onunki kadar parlak, güçlü, etkili adımlarla olmasa da yürümeye çabalamaktır.
Önceki akşam babamı Aya İrini’nin sahnesinde izledim.
Sanem’in deyimiyle, “seksen yaşında biri olarak çıktı sahneye ve kırk yaşında biri olarak indi.”
Yaşlılık, onun hınzır ruhunun üstüne örttüğü ince bir harmaniye gibidir, yazmaya ya da konuşmaya başladığında, beni her zaman çok şaşırtan zekâsının rüzgârı, önce hafif hafif kıpırdatır o örtüyü, sonra iyice sallamaya başlar, sonunda o harmaniye uçar gider ve ortaya genç bir adam çıkar.
Öylesine gençtir ki onun o hali, onun yanında küçük bir kedi yavrusu gibi duran ben, kendimi yaşlı bir adam gibi hissedip, onu “oğlum” gibi görmeye başlarım.
Kendinden yaşlı olan “oğluna” hayran bir “baba” olur çıkarım.
Bakmayın böyle yazdığıma, elbette böyle şeyler söyleyemem ona, nerde bende babama “seni oğlum gibi görüyorum bazen” diyecek cesaret, ben babamdan korkarım.
Bir şey söylemesine gerek yok, gözlerinde belirecek küçücük bir “bunu beğenmedim” ifadesi beni derinden sarsmaya yeter.
Garip bir ilişkidir çünkü bu.
O benim babam ama o Çetin Altan.
Onun yazdığı ve söylediği cümleler belirledi benim hayatımı.
Babaca değildi öğütleri hep yazarcaydı.
“Yazıya ihanet etme,” dedi, “bu ihanetlerin en büyüğüdür.”
Bir yazarı izleyerek büyüdüm.
Yazarlar, yüz binlerce, milyonlarca insanın dikkatini çeken büyük bir ışık gibidirler, o ışığı onların içinde yanan nasıl bir ateşin yarattığına tanık oldum.
O ateş, milyonları ısıtıp aydınlatırken yazarın kendini de yakar.
Bir yazar olabilmek için bazen bir yaşamdan vazgeçmek gerekir.
Kendimi bildim bileli onun yazılarını okurum, birçok yazısını ezbere bilirim, birçok yazısı bana hayatta nasıl durulması gerektiğini öğretmiştir, başkalarına öğrettiği gibi.
Ama ben o yazılardan başka şeyler de gördüm.
Cebinde sadece elli kuruş varken gazeteden nasıl istifa ettiğini gördüm.
Her sabah tek başına evden çıkıp mahkemelere gittiğini gördüm.
Bir şafak vakti, darbecilerin polisleri onu almaya geldiklerinde, onlara nasıl gülerek, “ben hazırlanırken bir kahve için beyler” dediğini gördüm.
Bir hapishanenin parmaklıkları arasında nasıl yaralı bir aslan gibi durduğunu gördüm.
İlk torununun yüzüne ilk kez demir bir kafesin arkasından bakarken yüzünde beliren gülümsemeyi gördüm.
Yeryüzündeki bütün yazarlar gibi yazar olmanın tek kişilik çilesini çekerken, bu ülkede yazar olmanın getirdiği belaları nasıl sırtlandığını da gördüm.
Meclis’te onu linç etmeye kalktıklarında eve, yüzlerce adamın alçakça çiğnediği mosmor vücuduyla döndüğünü gördüm.
Ben Taksim Meydanı’nda onun elli bin kişiyi bir sözüyle güldürüp, bir sözüyle ayağa kaldırdığını gördüm.
Sıkıyönetim mahkemelerinde savunmasını yaparken, onun sözlerinden korkan askerî yargıçların nöbetçilere “susturun onu” diye nasıl bağırdıklarını gördüm.
Doğru bildiğini söyleyebilmek için bütün taraftarlarını ve dostlarını kaybetmeyi göze aldığını gördüm.
Ben onun, bugün ikisi de başka diyarlara uçmuş olan annesiyle karısına sövdüklerinde nasıl yumruklarını sıktığını gördüm.
Ben onu gördüm.
Ben onu her yerde gördüm.
Ben sadece “baba” dediğim bir adamı değil, ömrüm boyunca bir yazarı gördüm.
Bugün böyle bir yazı yazıyorsam, bunu babam için değil, bir yazar için yazıyorum.
Ben onu önceki gün Aya İrini’de gördüm.
Bir ödül veriyorlardı.
Ama orada bir ödülden daha başka bir şey gördüm.
Seksen iki yaşındaki bir yazar konuşurken, bir başbakanla kültür bakanı, iki genç delikanlı gibi bir kenara çekilip ayakta dinlediler.
Birçok şey gördüm ama bunu hiç görmemiştim.
Böylesine doğal bir nezaket, böylesine zarif bir saygı...
Belalarla kutsanmış bir hayatın herhangi bir noktasında karşılaşacağımı sanmadığım, bu topraklarda pek rastlanmamış bir sahneydi.
Bundan etkilendiğimi itiraf edeyim.
Nasıl bir ülkede yaşadığımı biliyorum, yazarlara bu ülkede neler yaptıklarını, ne acılar çektirdiklerini biliyorum, onları öldürdüklerini, işkencelerden geçirdiklerini, hapishanelerde çürüttüklerini biliyorum.
Bazen, “hiçbir şey değişmeyecek mi” diye umutsuzluğa kapıldığım da oluyor.
Ama önceki gece Aya İrini’de yaşananları izlerken, “bir şeyler değişiyor galiba” duygusuna kapıldım.
Yazarları linç ettiren, hapislere attıran başbakanlardan, yazarlara saygı gösteren başbakanlara gelmek az iş değil...
Yarın belki yeniden bizi ümitsizliğe düşürecek olaylarla karşılaşacağız ama bugün ümitliyim.
Ve, şunu anladım, “ümitli olmak” güzelmiş.
Şunu da anladım, “ben çocuklarımızın bu tür bir saygının gelenekselleştiği, böyle bir gelişmişliğin doğallaştığı bir ülkede yaşamalarını istiyorum.”
Öyle bir ülkeyi hayal etme imkânını gördüm ben geçen gece.
Ve bu hayal hiç bozulmasın istedim.
Ahmet Altan
“Ben bunu hak ediyor muyum” diye sorarsın kendine.
Bu çağın en büyük yazarlarından birinin, Çetin Altan’ın oğluyum ben.
Ve hep “ben bunu hak ediyor muyum” diye sorarım.
Bu “armağanı” hak edebilmek için uğraşırım.
Talihe olan borcumu ödeyebilmek için tek yapabildiğim, babamın yürüdüğü yolda, onunki kadar parlak, güçlü, etkili adımlarla olmasa da yürümeye çabalamaktır.
Önceki akşam babamı Aya İrini’nin sahnesinde izledim.
Sanem’in deyimiyle, “seksen yaşında biri olarak çıktı sahneye ve kırk yaşında biri olarak indi.”
Yaşlılık, onun hınzır ruhunun üstüne örttüğü ince bir harmaniye gibidir, yazmaya ya da konuşmaya başladığında, beni her zaman çok şaşırtan zekâsının rüzgârı, önce hafif hafif kıpırdatır o örtüyü, sonra iyice sallamaya başlar, sonunda o harmaniye uçar gider ve ortaya genç bir adam çıkar.
Öylesine gençtir ki onun o hali, onun yanında küçük bir kedi yavrusu gibi duran ben, kendimi yaşlı bir adam gibi hissedip, onu “oğlum” gibi görmeye başlarım.
Kendinden yaşlı olan “oğluna” hayran bir “baba” olur çıkarım.
Bakmayın böyle yazdığıma, elbette böyle şeyler söyleyemem ona, nerde bende babama “seni oğlum gibi görüyorum bazen” diyecek cesaret, ben babamdan korkarım.
Bir şey söylemesine gerek yok, gözlerinde belirecek küçücük bir “bunu beğenmedim” ifadesi beni derinden sarsmaya yeter.
Garip bir ilişkidir çünkü bu.
O benim babam ama o Çetin Altan.
Onun yazdığı ve söylediği cümleler belirledi benim hayatımı.
Babaca değildi öğütleri hep yazarcaydı.
“Yazıya ihanet etme,” dedi, “bu ihanetlerin en büyüğüdür.”
Bir yazarı izleyerek büyüdüm.
Yazarlar, yüz binlerce, milyonlarca insanın dikkatini çeken büyük bir ışık gibidirler, o ışığı onların içinde yanan nasıl bir ateşin yarattığına tanık oldum.
O ateş, milyonları ısıtıp aydınlatırken yazarın kendini de yakar.
Bir yazar olabilmek için bazen bir yaşamdan vazgeçmek gerekir.
Kendimi bildim bileli onun yazılarını okurum, birçok yazısını ezbere bilirim, birçok yazısı bana hayatta nasıl durulması gerektiğini öğretmiştir, başkalarına öğrettiği gibi.
Ama ben o yazılardan başka şeyler de gördüm.
Cebinde sadece elli kuruş varken gazeteden nasıl istifa ettiğini gördüm.
Her sabah tek başına evden çıkıp mahkemelere gittiğini gördüm.
Bir şafak vakti, darbecilerin polisleri onu almaya geldiklerinde, onlara nasıl gülerek, “ben hazırlanırken bir kahve için beyler” dediğini gördüm.
Bir hapishanenin parmaklıkları arasında nasıl yaralı bir aslan gibi durduğunu gördüm.
İlk torununun yüzüne ilk kez demir bir kafesin arkasından bakarken yüzünde beliren gülümsemeyi gördüm.
Yeryüzündeki bütün yazarlar gibi yazar olmanın tek kişilik çilesini çekerken, bu ülkede yazar olmanın getirdiği belaları nasıl sırtlandığını da gördüm.
Meclis’te onu linç etmeye kalktıklarında eve, yüzlerce adamın alçakça çiğnediği mosmor vücuduyla döndüğünü gördüm.
Ben Taksim Meydanı’nda onun elli bin kişiyi bir sözüyle güldürüp, bir sözüyle ayağa kaldırdığını gördüm.
Sıkıyönetim mahkemelerinde savunmasını yaparken, onun sözlerinden korkan askerî yargıçların nöbetçilere “susturun onu” diye nasıl bağırdıklarını gördüm.
Doğru bildiğini söyleyebilmek için bütün taraftarlarını ve dostlarını kaybetmeyi göze aldığını gördüm.
Ben onun, bugün ikisi de başka diyarlara uçmuş olan annesiyle karısına sövdüklerinde nasıl yumruklarını sıktığını gördüm.
Ben onu gördüm.
Ben onu her yerde gördüm.
Ben sadece “baba” dediğim bir adamı değil, ömrüm boyunca bir yazarı gördüm.
Bugün böyle bir yazı yazıyorsam, bunu babam için değil, bir yazar için yazıyorum.
Ben onu önceki gün Aya İrini’de gördüm.
Bir ödül veriyorlardı.
Ama orada bir ödülden daha başka bir şey gördüm.
Seksen iki yaşındaki bir yazar konuşurken, bir başbakanla kültür bakanı, iki genç delikanlı gibi bir kenara çekilip ayakta dinlediler.
Birçok şey gördüm ama bunu hiç görmemiştim.
Böylesine doğal bir nezaket, böylesine zarif bir saygı...
Belalarla kutsanmış bir hayatın herhangi bir noktasında karşılaşacağımı sanmadığım, bu topraklarda pek rastlanmamış bir sahneydi.
Bundan etkilendiğimi itiraf edeyim.
Nasıl bir ülkede yaşadığımı biliyorum, yazarlara bu ülkede neler yaptıklarını, ne acılar çektirdiklerini biliyorum, onları öldürdüklerini, işkencelerden geçirdiklerini, hapishanelerde çürüttüklerini biliyorum.
Bazen, “hiçbir şey değişmeyecek mi” diye umutsuzluğa kapıldığım da oluyor.
Ama önceki gece Aya İrini’de yaşananları izlerken, “bir şeyler değişiyor galiba” duygusuna kapıldım.
Yazarları linç ettiren, hapislere attıran başbakanlardan, yazarlara saygı gösteren başbakanlara gelmek az iş değil...
Yarın belki yeniden bizi ümitsizliğe düşürecek olaylarla karşılaşacağız ama bugün ümitliyim.
Ve, şunu anladım, “ümitli olmak” güzelmiş.
Şunu da anladım, “ben çocuklarımızın bu tür bir saygının gelenekselleştiği, böyle bir gelişmişliğin doğallaştığı bir ülkede yaşamalarını istiyorum.”
Öyle bir ülkeyi hayal etme imkânını gördüm ben geçen gece.
Ve bu hayal hiç bozulmasın istedim.
Ahmet Altan
Komplo!
29 Ocak Perşembe akşamı Davos’ta Başbakan’ın haklı ve haysiyetli çıkışı gündemin başköşesine oturunca, 28 Şubat Darbesi’nin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya ait ayıplı bir ses kaydının yayınlanmasına gereken ağırlık verilemedi.
2007 yılının ilkbaharında, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılırken, mâhut 27 Nisan Muhtırası’ndan hemen önce, Org. Karadayı’nın ANAP lideri Erkan Mumcu’u ile DYP lideri Mehmet Ağar’ı aradığı ve Meclis’e girmemeleri yönünde telkinde bulunduğu iddia edilmişti. Hattâ benzeri telkinlerin Org. Tuncer Kılıç tarafından da yapıldığı ileri sürülüyordu.
Böylece, Sabih Kanadoğlu’nca hukuka takla attırılarak icat edilen ‘367 saçmalığı’, CHP’nin müracaatıyla Anayasa Mahkemesi tarafından da ideolojik bir kararla kabul edildiği için, Cumhurbaşkanlığı seçimi oylamasının yapılabilmesi 367 üyenin bulunmasına bağlanmıştı.
Eğer DYP ve özellikle grubu olan ANAP, oylama için TBMM Genel Kurulu’na girmiş olsalardı, Gül’e oy vermeseler bile oylama yapılmış ve Gül seçilmiş olacaktı.
***
Türkiye’de 28 Şubat 1997 Darbesi ertesinde, siyasî ve demokratik bakımdan bir türlü normalleşmeye geçilemedi. 1997-2002 dönemindeki hükûmetlerin üzerinde, Demokles’in kılıcı misâli 28 Şubat tehdidi sallanıyordu.
Demirel ve Kıvrıkoğlu gibi 28 Şubatçılar, hep 28 Şubat’ın ‘ebedî’ olduğunu söylüyorlardı.
Türkiye, tam 5 altın yılını bu hayhuyun içinde kaybetti.
2002 sonunda tek başına iktidara gelen AK Parti, jakoben bürokrasi ve oligarşik elit tarafından kabul görmedi. Başbakanların, bakanların eşlerinin başörtüsü, bu tâifeyi kırmızı görmüş boğalara döndürüyordu. TSK içindeki 28 Şubat kalıntısı unsurlar homurdanmaya ve yeniden çeteleşmeye başlamışlardı. Erenler Grubu, Ay Işığı ve Sarı Kız teşebbüsleri, demokrat ve meşruiyetçi Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Paşa tarafından engellendi.
Ancak darbe taşeronu çeteler boş durmuyordu. Artık Ergenekon Çetesi’nce tertiplendiği söylenen Danıştay baskını, darbe öncesi önemli bir provokasyondu. Cumhurbaşkanı seçimine doğru CHP telaşlanarak ‘son kalesi’nin düşmemesi için demokratik rejime karşı bütün toplarını ateşledi. 2007 yılının başından itibaren Türkiye’deki demokrasi ve millî irade karşıtı jakoben oligarşi, antidemokratik müdahaleler için kılıçlarını çekmişlerdi. YÖK’ün provokatif tutumu ve fetvaları; meşru iktidara karşı paramiliter örgütlerce düzenlenen ve yürütülen sözde ‘Cumhuriyet Mitingleri’; hukuk hokkabazlarının antidemokratik formülleri; Anayasa Mahkemesi’nin peşin siyasî hükümlü kararları; CHP’nin kriz tehdidiyle yaptığı şantajlar, Cumhurbaşkanı seçimini bahane ederek darbe tertiplerine zemin hazırladılar.
Bu arada, Karadayı gibi eski darbecilerin, siyasî parti liderlerinin, TBMM Genel Kurulu’na girmemeleri için baskı yapmaları ve mâhut 27 Nisan Muhtırası’nın verilmesi, Türkiye’nin maruz kaldığı ‘komplo’yu açıkça göstermektedir.
***
Karadayı’nın açıklanan ses kayıtlarında, çok ilgi çekici bir ayrıntı, 367 mucidi Sabih Kanadoğlu ile 45 dakika konuştuğu ve sık sık temas ettiğinin anlaşıldığıdır. Böylece, Kanadoğlu’nun ‘367 buluşu’nda kimlerden esinlendiği ve antidemokratik bir dayatma için kimlerle işbirliği yaptığı anlaşılıyor.
Ses kaydında, -Karadayı her ne kadar inkâr etse de- Erkan Mumcu hakkında ağır küfürlü nitelemelerde bulunduğu konuşmada, Mumcu için açıkça, ‘Cumhurbaşkanı seçimine kesinlikle girme dedim. Girmedi. O girseydi seçiliyordu. Abdullah Gül olmadı, gaye oydu’ deniliyor. Şu kepazeliğe bakar mısınız? Daha 10 yıl önce TSK’nın başında bulunan bir eski Genelkurmay Başkanı, dalavereci bazı politikacılar gibi hiç sıkılmadan kulis yapıyor. Üstelik TSK’yı kullanarak darbe tehdidinde bulunuyor ve açıkça suç işliyor...
Kayıttaki şu lâfları tiksinerek okuyoruz: “Genelkurmay’ın düşünmesi lâzım. Bu işi bir tek şey, Silâhlı Kuvvetler temizler artık. Eğer şu seçimlerde de başarılı olunmazsa Silâhlı Kuvvetlerin bunu hâlletmesi lâzım(...)
Seçimde de böyle ekseriyetle başa geçerlerse bunu asker temizler.”
***
1.5.2007 tarihli ve ‘Demokrasiye sahip çıkalım’ başlıklı yazımda, “Seçimden önce muhtıracıların Baykal, Ağar ve Mumcu ile temas ettikleri -onlar bunu inkâr etse de- açıkça anlaşılmaktadır” dedim diye, dostum Erkan Mumcu beni arayarak sitem edip yalanlayınca, 3.5.2007 tarihli ve ‘9-2 Sezer Galip’ başlıklı yazımda bu istikamette açıklama yayınlamıştım. Artık, yazdıklarımın doğru olduğu da ortaya çıktı. Diğer taraftan ANAP ve DP de, bu yanlış kararları yüzünden milletçe cezalandırıldılar.
Karadayı ve benzeri darbe meraklıları şunu iyi bilsinler ki, hakikat bir gün mutlaka ortaya çıkıyor. Onlar da, hiç değilse milletin mâşerî vicdanı önünde yargılanıyorlar.
Hasan Celal Güzel
2007 yılının ilkbaharında, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılırken, mâhut 27 Nisan Muhtırası’ndan hemen önce, Org. Karadayı’nın ANAP lideri Erkan Mumcu’u ile DYP lideri Mehmet Ağar’ı aradığı ve Meclis’e girmemeleri yönünde telkinde bulunduğu iddia edilmişti. Hattâ benzeri telkinlerin Org. Tuncer Kılıç tarafından da yapıldığı ileri sürülüyordu.
Böylece, Sabih Kanadoğlu’nca hukuka takla attırılarak icat edilen ‘367 saçmalığı’, CHP’nin müracaatıyla Anayasa Mahkemesi tarafından da ideolojik bir kararla kabul edildiği için, Cumhurbaşkanlığı seçimi oylamasının yapılabilmesi 367 üyenin bulunmasına bağlanmıştı.
Eğer DYP ve özellikle grubu olan ANAP, oylama için TBMM Genel Kurulu’na girmiş olsalardı, Gül’e oy vermeseler bile oylama yapılmış ve Gül seçilmiş olacaktı.
***
Türkiye’de 28 Şubat 1997 Darbesi ertesinde, siyasî ve demokratik bakımdan bir türlü normalleşmeye geçilemedi. 1997-2002 dönemindeki hükûmetlerin üzerinde, Demokles’in kılıcı misâli 28 Şubat tehdidi sallanıyordu.
Demirel ve Kıvrıkoğlu gibi 28 Şubatçılar, hep 28 Şubat’ın ‘ebedî’ olduğunu söylüyorlardı.
Türkiye, tam 5 altın yılını bu hayhuyun içinde kaybetti.
2002 sonunda tek başına iktidara gelen AK Parti, jakoben bürokrasi ve oligarşik elit tarafından kabul görmedi. Başbakanların, bakanların eşlerinin başörtüsü, bu tâifeyi kırmızı görmüş boğalara döndürüyordu. TSK içindeki 28 Şubat kalıntısı unsurlar homurdanmaya ve yeniden çeteleşmeye başlamışlardı. Erenler Grubu, Ay Işığı ve Sarı Kız teşebbüsleri, demokrat ve meşruiyetçi Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Paşa tarafından engellendi.
Ancak darbe taşeronu çeteler boş durmuyordu. Artık Ergenekon Çetesi’nce tertiplendiği söylenen Danıştay baskını, darbe öncesi önemli bir provokasyondu. Cumhurbaşkanı seçimine doğru CHP telaşlanarak ‘son kalesi’nin düşmemesi için demokratik rejime karşı bütün toplarını ateşledi. 2007 yılının başından itibaren Türkiye’deki demokrasi ve millî irade karşıtı jakoben oligarşi, antidemokratik müdahaleler için kılıçlarını çekmişlerdi. YÖK’ün provokatif tutumu ve fetvaları; meşru iktidara karşı paramiliter örgütlerce düzenlenen ve yürütülen sözde ‘Cumhuriyet Mitingleri’; hukuk hokkabazlarının antidemokratik formülleri; Anayasa Mahkemesi’nin peşin siyasî hükümlü kararları; CHP’nin kriz tehdidiyle yaptığı şantajlar, Cumhurbaşkanı seçimini bahane ederek darbe tertiplerine zemin hazırladılar.
Bu arada, Karadayı gibi eski darbecilerin, siyasî parti liderlerinin, TBMM Genel Kurulu’na girmemeleri için baskı yapmaları ve mâhut 27 Nisan Muhtırası’nın verilmesi, Türkiye’nin maruz kaldığı ‘komplo’yu açıkça göstermektedir.
***
Karadayı’nın açıklanan ses kayıtlarında, çok ilgi çekici bir ayrıntı, 367 mucidi Sabih Kanadoğlu ile 45 dakika konuştuğu ve sık sık temas ettiğinin anlaşıldığıdır. Böylece, Kanadoğlu’nun ‘367 buluşu’nda kimlerden esinlendiği ve antidemokratik bir dayatma için kimlerle işbirliği yaptığı anlaşılıyor.
Ses kaydında, -Karadayı her ne kadar inkâr etse de- Erkan Mumcu hakkında ağır küfürlü nitelemelerde bulunduğu konuşmada, Mumcu için açıkça, ‘Cumhurbaşkanı seçimine kesinlikle girme dedim. Girmedi. O girseydi seçiliyordu. Abdullah Gül olmadı, gaye oydu’ deniliyor. Şu kepazeliğe bakar mısınız? Daha 10 yıl önce TSK’nın başında bulunan bir eski Genelkurmay Başkanı, dalavereci bazı politikacılar gibi hiç sıkılmadan kulis yapıyor. Üstelik TSK’yı kullanarak darbe tehdidinde bulunuyor ve açıkça suç işliyor...
Kayıttaki şu lâfları tiksinerek okuyoruz: “Genelkurmay’ın düşünmesi lâzım. Bu işi bir tek şey, Silâhlı Kuvvetler temizler artık. Eğer şu seçimlerde de başarılı olunmazsa Silâhlı Kuvvetlerin bunu hâlletmesi lâzım(...)
Seçimde de böyle ekseriyetle başa geçerlerse bunu asker temizler.”
***
1.5.2007 tarihli ve ‘Demokrasiye sahip çıkalım’ başlıklı yazımda, “Seçimden önce muhtıracıların Baykal, Ağar ve Mumcu ile temas ettikleri -onlar bunu inkâr etse de- açıkça anlaşılmaktadır” dedim diye, dostum Erkan Mumcu beni arayarak sitem edip yalanlayınca, 3.5.2007 tarihli ve ‘9-2 Sezer Galip’ başlıklı yazımda bu istikamette açıklama yayınlamıştım. Artık, yazdıklarımın doğru olduğu da ortaya çıktı. Diğer taraftan ANAP ve DP de, bu yanlış kararları yüzünden milletçe cezalandırıldılar.
Karadayı ve benzeri darbe meraklıları şunu iyi bilsinler ki, hakikat bir gün mutlaka ortaya çıkıyor. Onlar da, hiç değilse milletin mâşerî vicdanı önünde yargılanıyorlar.
Hasan Celal Güzel
Bürokrasi bu kez Erdoğan'ın arkasında
Pazar günkü yazıyı şu satırlarla bitirmiştim: " Başkan Obama dönemi, Türkiye'nin milliyetçi ve statükocu kesimlerinde ciddi sıkıntılara (mesela soykırım meselesi) yol açacak. Onu da bilelim."
Niye böyle olacak?
Çünkü: Politik psikiyatride dünyanın bir numaralı uzmanı olan ve çalışmalarını ABD'de sürdüren Prof. Vamık Volkan'ın da belirttiği gibi, Obama, " Terörizmle savaş bitti " diyor. (Pınar Öğünç ile röportaj, Radikal, 2 Şubat)
Ne demek bu?
Eğer bir örgüt, amacına ulaşmak için ya da bazı güçlerin maşası olarak terörizme başvurursa, göz mü yumulacak? O örgütle mücadele edilmeyecek mi?
Öyle değil! Başkan Obama'nın kastettiği şu: Terörizmle savaş, artık ABD dış politikasının belirleyici kavramı olmaktan çıkacak.
Diplomasi, gerilimin yerini alacak.
Bu yeni anlayışın pratikteki karşılığı kabaca şöyle: Hamas, İsrail'e karşı savaştığı için ve " İslamcı " olduğundan ABD tarafından da terörist örgüt olarak kabul ediliyordu.
Birçok ülke Hamas'ı terörist örgüt olarak görmemesine rağmen (mesela Fransa ve Rusya ) ABD'nin baskısıyla Hamas dışlanıyordu.
Öte yandan aynı Hamas, Filistin seçimlerinde, 132 üyeli parlamentoda 76 koltukla temsil edilir hale gelmişti.
Bu açıdan bakıldığında karşımızda Filistin halkının önemli bir temsilcisi bulunuyordu.
Dolayısıyla 11 Eylül İslamofobisi mantığıyla hareket ederek bu hareketi dışlamak yerine onu masaya oturtmak çok daha akılcı bir politikaydı.
Niye böyle olacak?
Çünkü: Politik psikiyatride dünyanın bir numaralı uzmanı olan ve çalışmalarını ABD'de sürdüren Prof. Vamık Volkan'ın da belirttiği gibi, Obama, " Terörizmle savaş bitti " diyor. (Pınar Öğünç ile röportaj, Radikal, 2 Şubat)
Ne demek bu?
Eğer bir örgüt, amacına ulaşmak için ya da bazı güçlerin maşası olarak terörizme başvurursa, göz mü yumulacak? O örgütle mücadele edilmeyecek mi?
Öyle değil! Başkan Obama'nın kastettiği şu: Terörizmle savaş, artık ABD dış politikasının belirleyici kavramı olmaktan çıkacak.
Diplomasi, gerilimin yerini alacak.
Bu yeni anlayışın pratikteki karşılığı kabaca şöyle: Hamas, İsrail'e karşı savaştığı için ve " İslamcı " olduğundan ABD tarafından da terörist örgüt olarak kabul ediliyordu.
Birçok ülke Hamas'ı terörist örgüt olarak görmemesine rağmen (mesela Fransa ve Rusya ) ABD'nin baskısıyla Hamas dışlanıyordu.
Öte yandan aynı Hamas, Filistin seçimlerinde, 132 üyeli parlamentoda 76 koltukla temsil edilir hale gelmişti.
Bu açıdan bakıldığında karşımızda Filistin halkının önemli bir temsilcisi bulunuyordu.
Dolayısıyla 11 Eylül İslamofobisi mantığıyla hareket ederek bu hareketi dışlamak yerine onu masaya oturtmak çok daha akılcı bir politikaydı.
Gelelim Türkiye'ye.
Hamas'ın terörist örgüt değil bir siyasi aktör olarak uluslararası diyaloga davet edildiği bir dünyada, Türkiye'nin durumu ne olacak?
Başkan Obama döneminde Ankara, Kürt meselesinde nasıl bir tavır takınacak? PKK ile masaya oturmasa da, mesela Kürt Partisi DTP ile ilişkisi nasıl şekillenecek?
Tam da Hamas'ın seçimleri kazandığı 2006'da, Başbakan Erdoğan, Güneydoğu'da meydana gelen olayların ardından şöyle diyordu: "Güvenlik güçlerimiz çocuk da olsa, kadın da olsa, kim olursa olsun eğer terörün maşası haline gelmişse, gerekli müdahale ne ise bunu yapacak. Hiçbir demokrasi standardı bu tür şiddet olaylarına müsaade etmez."
İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e, Filistinli çocukları öldürdüklerini söyledikten sonra, Erdoğan 2006'daki söylemini tekrar kullanabilecek mi?
Genelkurmay'ın DTP'yi yok sayma tavrı devam edecek mi? Acaba askerler bilhassa 1990'larda ciddi hatalar yaptıklarını kabul edebilecek mi?
Hamas'ın terörist örgüt değil bir siyasi aktör olarak uluslararası diyaloga davet edildiği bir dünyada, Türkiye'nin durumu ne olacak?
Başkan Obama döneminde Ankara, Kürt meselesinde nasıl bir tavır takınacak? PKK ile masaya oturmasa da, mesela Kürt Partisi DTP ile ilişkisi nasıl şekillenecek?
Tam da Hamas'ın seçimleri kazandığı 2006'da, Başbakan Erdoğan, Güneydoğu'da meydana gelen olayların ardından şöyle diyordu: "Güvenlik güçlerimiz çocuk da olsa, kadın da olsa, kim olursa olsun eğer terörün maşası haline gelmişse, gerekli müdahale ne ise bunu yapacak. Hiçbir demokrasi standardı bu tür şiddet olaylarına müsaade etmez."
İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e, Filistinli çocukları öldürdüklerini söyledikten sonra, Erdoğan 2006'daki söylemini tekrar kullanabilecek mi?
Genelkurmay'ın DTP'yi yok sayma tavrı devam edecek mi? Acaba askerler bilhassa 1990'larda ciddi hatalar yaptıklarını kabul edebilecek mi?
Bir başka yakıcı konu da 1915 olayları: Soykırım mı, değil mi? ABD Kongresi, "1915 tehciri soykırımdır" kararı alırsa, Ankara'nın hali nice olacak? (Başkan Obama'nın bu temayülde olduğu biliniyor.)
Bugün sevgilimiz olan Obama, bu kararın ardından tu kaka mı edilecek, yoksa dönemin ruhuna ayak mı uydurulacak?
Bugün sevgilimiz olan Obama, bu kararın ardından tu kaka mı edilecek, yoksa dönemin ruhuna ayak mı uydurulacak?
2) Başbakan'ın Davos Tavrı belli ki bürokrasi tarafından destekleniyor. Başta askeriye olmak üzere kurumlar, Türkiye'nin Ortadoğu'da etkin bir siyasi aktör olması konusunda hevesli gözüküyor.
3) Eski bir spekülasyonumu tekrarlayayım: Musul-Kerkük'ün yitirilmesini Osmanlı-Türk çizgisi hiçbir zaman kabullenmedi.
Emre Aköz
Encümen-i hatırat
Sayın Hocam; Kıymetli Elçim;
("Benim" sıfatıyla hitap edilir ya...)
Şimdi siz bana derseniz ki, "Encümen-i Dâniş istişari bir oluşumdur" diye...
Ben de size sorarım, "Peze..." istişarenin neresine sığar diye.
("Benim" sıfatıyla hitap edilir ya...)
Şimdi siz bana derseniz ki, "Encümen-i Dâniş istişari bir oluşumdur" diye...
Ben de size sorarım, "Peze..." istişarenin neresine sığar diye.
Sizin, Meclis'teki bir milletvekiline, bir parti liderine rahatlıkla baskı yapabilen, tabii "o demokratım" da bunu yuttuğu için, baskısına "peze..." türü katkılarla süsleme katan "Emeklim Paşam"ın işi, âleme daimi nizam vermek midir?..
Hâlâ?
Meslek hayatımın hatıratı içinde...
O sıra zaten bir hükümet ittirmiş...
Yeni bir hükümet getirtmiş...
Kurmayları tarafından andıçlar hazırlanıp "demokratım medyam"a bastırılmış "Paşam"ın "kellesi istenen gazeteciler" listesinde olmak gibi kıymetli bir anı da mevcuttur.
Hâlâ?
Meslek hayatımın hatıratı içinde...
O sıra zaten bir hükümet ittirmiş...
Yeni bir hükümet getirtmiş...
Kurmayları tarafından andıçlar hazırlanıp "demokratım medyam"a bastırılmış "Paşam"ın "kellesi istenen gazeteciler" listesinde olmak gibi kıymetli bir anı da mevcuttur.
Başkalarının başına gelen daha beterlerinden biliriz de, kendi başımıza getirilmek isteneni de hatırlarız.
Müsaadenizle, Dânişime de hatırlatayım:
O dönem bendenizi de kovdurtmak, yazılarımı durdurtmak için bir dosya hazırlamıştı kendileri ve kurmayları.
Ben bilmiyorum, belki açıklarsınız:
Bu nevi vazifeler, Cumhuriyet'in neresinde yazar, Anayasa'nın hangi maddesinde, "demokratik laik sosyal bir hukuk devleti" hassasiyetiyle, genelkurmay başkanları, ikinci başkanları gibi zaten önemli vazifelerde bulunanlara bir de "ek yük" olarak tevdi edilmiştir?
Encümen-i Dâniş ruhu mudur!
Müsaadenizle, Dânişime de hatırlatayım:
O dönem bendenizi de kovdurtmak, yazılarımı durdurtmak için bir dosya hazırlamıştı kendileri ve kurmayları.
Ben bilmiyorum, belki açıklarsınız:
Bu nevi vazifeler, Cumhuriyet'in neresinde yazar, Anayasa'nın hangi maddesinde, "demokratik laik sosyal bir hukuk devleti" hassasiyetiyle, genelkurmay başkanları, ikinci başkanları gibi zaten önemli vazifelerde bulunanlara bir de "ek yük" olarak tevdi edilmiştir?
Encümen-i Dâniş ruhu mudur!
Kovulmam için gazete patronuna defalarca yapılan baskılar sırasında mutlulukla öğrenmiştim ki, dosyamda bulunan birçok "yazılı kabahat" yanında, özelikle art arda iki yazı "Paşa çayı bardağı"nı taşıran cinstendir.
İkisi de Washington'dan yazılmıştır.
Biri; Amerikalıların da huzurundaki bir toplantıda, "Peze..." müellifi "Paşam"ın en yakınlarından bir başka "Paşam"ın , "Hem gazeteci hem işadamı" olan bir zatın eline, kürsüde kendi lafı imiş gibi arz etmesi emredilen bir metin tutuşturması üzerinedir.
Gözümün önünde, açık bir toplantıda, azıcık el altından olmuştur. Ve ülkemin nice kıymetli basın mensubu bunu ya görmemiştir ya duymamıştır.
O yazının ana fikri, "Paşamın bir gazetecimin eline okuyacağı metni verip okutması, o gazetecimin de bunu emir telakki edip okuması iğrençliktir" idi.
"Anafikir" benim zaten sabit fikrimdi!
İkisi de Washington'dan yazılmıştır.
Biri; Amerikalıların da huzurundaki bir toplantıda, "Peze..." müellifi "Paşam"ın en yakınlarından bir başka "Paşam"ın , "Hem gazeteci hem işadamı" olan bir zatın eline, kürsüde kendi lafı imiş gibi arz etmesi emredilen bir metin tutuşturması üzerinedir.
Gözümün önünde, açık bir toplantıda, azıcık el altından olmuştur. Ve ülkemin nice kıymetli basın mensubu bunu ya görmemiştir ya duymamıştır.
O yazının ana fikri, "Paşamın bir gazetecimin eline okuyacağı metni verip okutması, o gazetecimin de bunu emir telakki edip okuması iğrençliktir" idi.
"Anafikir" benim zaten sabit fikrimdi!
Çünkü böyle doğrudan, kör gözüm bir iğrenme tavrı da yoktu.
Belki de vardı. Vardı belki.
O yazı, "İsrail'in tehdit önceliklerinin neden Türkiye'nin de tehdit önceliği sayıldığına" dairdi.
Yani, neden Türkiye'nin de, İsrail'in "nükleer, biyolojik, kimyasal tehlike" gördüğü her şeyi "öncelikli tehdit" saydığının, Ortadoğu'ya İsrail'le aynı gözlük ve aynı dürbünle baktığının sorgulanmasıydı.
Yani, İsrail'in tabii ki kendine tehdit sayabileceği menzillerdeki (muhtemel) füzelerin, neden Türkiye'yi de menziline almış, Ankara'yı, İstanbul'u hemen yarın vuracakmış gibi gösterildiği, böyle kabullenildiği, ABD'deki İsrail kankası düşünce kuruluşlarıyla birlikte neden Genelkurmay'ın (ve bazen hükümetlerin) böyle bir ittifakı olduğuna şaşırılması idi.
Ortadoğu'da nükleer imha gücüne sahip tek bölge devleti İsrail iken (ABD, Rusya, İncirlik üssü filan sayılmazsa!), neden elinde nükleer gücü bulunmayan devletlerin "nükleer tehlike" sayıldığına şaşılması idi!
"Encümen-im Dânişim Dayı Paşam" ile "Biricik Paşam" buna da kızmışlardı işte.
Ben de "Encümenim Dânişim" kadar ülke sevdasıyla dolu olsam, ben de kızardım elbette!
Bakar mısın "Peze..."nin sorguladığı işe!
Umur Talu
Türkiye Amerika ve Avrupa'dan daha yaratıcı olmalıdır...
Global ekonomik krizin en somut sonucu herhalde "Güvensizlik"tir.
The New York Times yazarı Thomas Friedman, bu olguyu şöyle anlatmıştı son yazısında:
- Hayat boyu kaya kadar sağlam gördüğümüz, paramızı, emeklilik fonlarımızı, çocuklarımızın kumbaralarındaki birikimleri emanet ettiğimiz Citigroup, Merril Lynch, Bank of Amerika gibi finansal kurumlar artık güvenilmez konumdalar. Yaşam boyu kentteki bankalara bakıp da, "Aylığımı yastık altında mı saklasam" diye hiç düşünmemiştim.
Bu güvensizlik duygusunun ilacı, acaba yeni Amerikan başkanı Obama olabilecek mi?
Bu soruya cevap arayanlara da Harvard'lı tarihçi Niall Ferguson, şu soruyla cevap vermiş:
- General Motors'un başına yeni bir yönetici geçerse, insanlar bir anda bu şirketin otomobillerini almaya başlarlar mı?
Global ekonomik krizden çıkış için kapitalist sistemin yeniden yapılanması gerektiğini öne sürenlerin açmazı da ortada.
Çünkü "Yeniden yapılanma" ile ifade edilen çözüm, bir nevi eskiye dönüş.
Yani "Devletçilik", "Korumacılık" ve "Müdahalecilik" gibi yöntemler, yeniden yapılanmanın öğeleri olarak sunuluyor.
Eski modele dönüş mü?
Oysa bunların hepsi, geçmişteki her krizden sonra devletlerin başvurduğu bilinen yöntemler. Bunların benimsenmesi sonucu da, eskisinden daha büyük olumsuzluklar ortaya çıkmış.
Devletçilik sonucu kamu borçları artmış.
"Kâr" motifi sistemden çıktığı için verimlilik her alanda düşmüş.
Piyasanın itici gücü olan rekabet devre dışı kalmış.
Korumacılık yüzünden dünya ticareti engellenmiş.
Yoksul ve geri ülkeler daha da geri noktalara itilmişler.
Devlet çok güçlendiği için, demokratik ülkelerde bile tartışılmaz liderler çıkmaya başlamış.
Amerika'nın yeni Başkanı Obama da, yeniden yapılanma adı altında eski bilinen devletçi ve müdahaleci modeli önerdiğine göre, bu krizden çıkıldığı zaman da bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç duyulacağı kesindir.
Mesela kapitalizmin vazgeçilmezi olan "iflas edilebilirlik" bütün girişimler için yeniden devreye sokulacaktır.
Rekabeti, kaliteyi, verimliliği hükümsüz kılan korumacılık ve devletçilik gibi olgular, ekonomik yaşamdan yeniden dışlanacaklardır.
Yaşananlara geniş bir zaman dilimi içinde baktığınızda, ekonomi tarihinin de kendi kendini tekrar ettiği sonucunu çıkartabilirsiniz.
Değişim yok sayılıyor
Örneğin 1929 Krizi'nde devletler ne yaptılarsa, bugün de aşağı yukarı aynı çözümler öneriliyor.
Oysa ekonominin temel öğeleri de, dünya da, teknoloji de, iletişim araçları da, üretim teknikleri de çok değişti.
Bir örneği Avrupa Birliği'nden verebiliriz.
Geçmişte Almanya'nın, Fransa'nın veya İngiltere'nin yabancı ürünlere duvarlar koyduğu korumacı sistem, Avrupa Birliği (ve Gümrük Birliği) yapısı içinde nasıl işleyebilecektir?
Bütün bu durumlardan Türkiye'nin çıkarması gereken sonuçlar mutlak vardır.
Türkiye, Amerika'dan ve Avrupa'dan daha cesur, daha yenilikçi ve daha değişimci olmak zorundadır. Ancak bu şekilde onlarla aramızdaki fark kapanır ve onları geçebiliriz.
Türkiye'de insanların geleceklerini ilgilendiren sosyal güvenlik sisteminin güçlendirilmesi dışında, asla devletçiliğe ve korumacı politikalara özenilmemelidir.
Bu krizi atlatan girişimcilerin eskisinden daha güçlü biçimde global rekabete açılacakları kesindir.
Mehmet Barlas
The New York Times yazarı Thomas Friedman, bu olguyu şöyle anlatmıştı son yazısında:
- Hayat boyu kaya kadar sağlam gördüğümüz, paramızı, emeklilik fonlarımızı, çocuklarımızın kumbaralarındaki birikimleri emanet ettiğimiz Citigroup, Merril Lynch, Bank of Amerika gibi finansal kurumlar artık güvenilmez konumdalar. Yaşam boyu kentteki bankalara bakıp da, "Aylığımı yastık altında mı saklasam" diye hiç düşünmemiştim.
Bu güvensizlik duygusunun ilacı, acaba yeni Amerikan başkanı Obama olabilecek mi?
Bu soruya cevap arayanlara da Harvard'lı tarihçi Niall Ferguson, şu soruyla cevap vermiş:
- General Motors'un başına yeni bir yönetici geçerse, insanlar bir anda bu şirketin otomobillerini almaya başlarlar mı?
Global ekonomik krizden çıkış için kapitalist sistemin yeniden yapılanması gerektiğini öne sürenlerin açmazı da ortada.
Çünkü "Yeniden yapılanma" ile ifade edilen çözüm, bir nevi eskiye dönüş.
Yani "Devletçilik", "Korumacılık" ve "Müdahalecilik" gibi yöntemler, yeniden yapılanmanın öğeleri olarak sunuluyor.
Eski modele dönüş mü?
Oysa bunların hepsi, geçmişteki her krizden sonra devletlerin başvurduğu bilinen yöntemler. Bunların benimsenmesi sonucu da, eskisinden daha büyük olumsuzluklar ortaya çıkmış.
Devletçilik sonucu kamu borçları artmış.
"Kâr" motifi sistemden çıktığı için verimlilik her alanda düşmüş.
Piyasanın itici gücü olan rekabet devre dışı kalmış.
Korumacılık yüzünden dünya ticareti engellenmiş.
Yoksul ve geri ülkeler daha da geri noktalara itilmişler.
Devlet çok güçlendiği için, demokratik ülkelerde bile tartışılmaz liderler çıkmaya başlamış.
Amerika'nın yeni Başkanı Obama da, yeniden yapılanma adı altında eski bilinen devletçi ve müdahaleci modeli önerdiğine göre, bu krizden çıkıldığı zaman da bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç duyulacağı kesindir.
Mesela kapitalizmin vazgeçilmezi olan "iflas edilebilirlik" bütün girişimler için yeniden devreye sokulacaktır.
Rekabeti, kaliteyi, verimliliği hükümsüz kılan korumacılık ve devletçilik gibi olgular, ekonomik yaşamdan yeniden dışlanacaklardır.
Yaşananlara geniş bir zaman dilimi içinde baktığınızda, ekonomi tarihinin de kendi kendini tekrar ettiği sonucunu çıkartabilirsiniz.
Değişim yok sayılıyor
Örneğin 1929 Krizi'nde devletler ne yaptılarsa, bugün de aşağı yukarı aynı çözümler öneriliyor.
Oysa ekonominin temel öğeleri de, dünya da, teknoloji de, iletişim araçları da, üretim teknikleri de çok değişti.
Bir örneği Avrupa Birliği'nden verebiliriz.
Geçmişte Almanya'nın, Fransa'nın veya İngiltere'nin yabancı ürünlere duvarlar koyduğu korumacı sistem, Avrupa Birliği (ve Gümrük Birliği) yapısı içinde nasıl işleyebilecektir?
Bütün bu durumlardan Türkiye'nin çıkarması gereken sonuçlar mutlak vardır.
Türkiye, Amerika'dan ve Avrupa'dan daha cesur, daha yenilikçi ve daha değişimci olmak zorundadır. Ancak bu şekilde onlarla aramızdaki fark kapanır ve onları geçebiliriz.
Türkiye'de insanların geleceklerini ilgilendiren sosyal güvenlik sisteminin güçlendirilmesi dışında, asla devletçiliğe ve korumacı politikalara özenilmemelidir.
Bu krizi atlatan girişimcilerin eskisinden daha güçlü biçimde global rekabete açılacakları kesindir.
Mehmet Barlas
Kara bulutlar dağılınca...
Kral Süleyman'ın hem iyi, hem de kötü günlerinde, kulağına durmaksızın "Bunların hepsi geçecek" diye fısıldamakla yükümlü bir hizmetkârı olduğu rivayet edilir.
Finansal-ekonomik kasırganın dünyanın altını üstüne getirdiği bugünlerde de galiba büyük-küçük tüm ülkelerin liderlerinin ve karar vericilerin de böyle bir görevliye ihtiyaçları var. Günün ötesine geçebilmeleri, yarına hazırlanmaları ve halkları yarına hazırlamaları için.
Çünkü nasıl olsa bir gün "Bunların hepsi geçecek."
Evet, delip de geçecek. Binlerce kişi intihar edecek. (Şimdiden Çin'de dakikada iki kişi hayatına son veriyor.) Milyonlarca kişi işini yitirecek. On milyonlarca kişi yoksullaşacak. Yüz milyonlarca kişi açlar ordusuna katılacak.
Evet, borçlanmaya dayalı stratejilerle büyüyen birçok grup ve "Yeni zengin", kriz sonrası tüyleri yolunmuş tavuğa dönecek. Rus oligarkları (Oleg Deripaska, Roman Abramoviç, Vladimir Polanin. Aleksey Mordaşov, Mihail Prohorov ve daha niceleri), Çin milyarderleri (Yang Huyan, Larry Yung, Yan Cheung, Cheung Chung Ku Zhang Xin ve daha onlarcası) gibi.
Evet, servetler ve o servetlerin dayandığı büyük gruplar el değiştirecek. Hatta İtalya'da görüldüğü gibi, birçok işletme kasalardan taşan nakit parayı aklamak için krizden yararlanan mafyanın, uyuşturucu baronlarının, organize suç örgütlerinin eline geçecek.
Hatta düşlerini gerçeğe dönüştürmek için çöl ortasında yeryüzü cennetleri yaratan kara altın zengini Araplar bile, sağlık merkezlerinde zayıflama küründen geçmiş gibi incelecekler.
Çok kutuplu dünya
Madalyonun bir de öbür yüzü var: Bulutlar dağılınca yepyeni bir gezegenle karşılaşacağız.
Bugüne kadar söylemden öteye geçmeyen "Çok kutuplu dünya"nın gerçekleştiğini göreceğiz. Kimileri bunu "Dünyanın çekim merkezinin Doğu'ya doğru yönelmesi" diye ifade etmeye başladı bile. (CIA'in geçen yıl yayınlanan "2020'de dünya nasıl olacak?" başlıklı raporunda bu gelişmeler şaşırtacak kadar yüksek bir isabet oranıyla anlatılıyordu. Ve bugün ABD'nin tekelinde olan küresel aktörlüğün yeni adayları şöyle sıralanıyordu: Çin, Hindistan, Japonya, Brezilya, Endonezya, Avrupa Birliği, belki Rusya, belki Güney Afrika ve yine belki Güneydoğu Asya ülkelerinden biri. Rapor sadece bir öngörüde hafif yanıldı: Küresel ekonomik krizin 2010'da patlak vereceğini tahmin etti. Tüh!)
Kriz bulutları dağılınca "Çok kutuplu dünya" coğrafyasının devletlerin yanı sıra küresel şirketler açısından da yepyeni dengeler yarattığına tanık olacağız. Çok sık kullanıldığı için etkisini epeyce yitiren "Krizi fırsata çevirmek" söyleminin ne anlama geldiğini işte o zaman kavrayacağız. Krize nakitte giren ve de cesaretini, ileri görüşlülüğünü yitirmeyen bazı gruplar bu fırsatın tohumlarını ekmeye başladılar bile: Daha düne kadar "Kapitalizmin tek taş pırlantaları" denilen birçok şirketin piyasa değerinin yüzde 8090'ını yitirmesinden yararlanıp sessiz sedasız hisse senedi topluyorlar.
Çok kutuplu iş âlemi
Yine önemli nakit varlığına sahip bazı gruplar da şirket satın alma operasyonlarıyla kriz sonrası dönemin küresel oyuncuları arasına katılmaya hazırlanıyorlar. Bir başka deyişle, iş dünyasında da "Çok kutuplu dünya"nın temelleri atılıyor.
Önde gelen danışmanlık firmalarından "Boston Consulting Group", birkaç gün önce yayınladığı "Yeni Küresel Oyuncular" raporunda, krizin pençesinde kıvranan Batı'nın büyük şirketlerini Batı'nın devlerini yutmaya niyetlenen yeni "Kaplanlar"a karşı uyardı.
Raporda geçen yıl krize rağmen ciroları 1.5 milyar doları aşan 100 şirket sıralandı. 14 ülkeden 100 kaplan adayı. "Dünyayı fethetmeye" hazırlananlar arasında 2 Türk grubu da var: Koç Holding ile Sabancı Holding.
Gerek Koç'un, gerekse Sabancı'nın uzun yıllardır dışa açık olduğunu, yabancı gruplarla birçok ortaklık kurduğunu dünyada tabii ki bilmeyen yok. Zaten raporda da bu vurgulanıyor. Ancak artık işin rengi "Biraz!" farklı: Eskiden yabancılara "Ortak olan" bu iki grubumuz şimdi "Ortak kabul eden", hatta tümüyle satın alan konumuna geliyorlar. Parametreler değişiyor.
O nedenle raporda, Amerikalı ve Avrupalı şirketlere, Yeni Kaplanlar'ın canlarını yakacak birer rakip olmalarını istemiyorlarsa, şimdiden onlarla işbirliğinin, ortaklığın yollarını aramaları gerektiği mesajı veriliyor.
Krizde kartlar yeniden karılıyor. Bulutlar dağıldığında, dünyayı çok değişmiş bulacağız, çok...
Erdal Şafak
Finansal-ekonomik kasırganın dünyanın altını üstüne getirdiği bugünlerde de galiba büyük-küçük tüm ülkelerin liderlerinin ve karar vericilerin de böyle bir görevliye ihtiyaçları var. Günün ötesine geçebilmeleri, yarına hazırlanmaları ve halkları yarına hazırlamaları için.
Çünkü nasıl olsa bir gün "Bunların hepsi geçecek."
Evet, delip de geçecek. Binlerce kişi intihar edecek. (Şimdiden Çin'de dakikada iki kişi hayatına son veriyor.) Milyonlarca kişi işini yitirecek. On milyonlarca kişi yoksullaşacak. Yüz milyonlarca kişi açlar ordusuna katılacak.
Evet, borçlanmaya dayalı stratejilerle büyüyen birçok grup ve "Yeni zengin", kriz sonrası tüyleri yolunmuş tavuğa dönecek. Rus oligarkları (Oleg Deripaska, Roman Abramoviç, Vladimir Polanin. Aleksey Mordaşov, Mihail Prohorov ve daha niceleri), Çin milyarderleri (Yang Huyan, Larry Yung, Yan Cheung, Cheung Chung Ku Zhang Xin ve daha onlarcası) gibi.
Evet, servetler ve o servetlerin dayandığı büyük gruplar el değiştirecek. Hatta İtalya'da görüldüğü gibi, birçok işletme kasalardan taşan nakit parayı aklamak için krizden yararlanan mafyanın, uyuşturucu baronlarının, organize suç örgütlerinin eline geçecek.
Hatta düşlerini gerçeğe dönüştürmek için çöl ortasında yeryüzü cennetleri yaratan kara altın zengini Araplar bile, sağlık merkezlerinde zayıflama küründen geçmiş gibi incelecekler.
Çok kutuplu dünya
Madalyonun bir de öbür yüzü var: Bulutlar dağılınca yepyeni bir gezegenle karşılaşacağız.
Bugüne kadar söylemden öteye geçmeyen "Çok kutuplu dünya"nın gerçekleştiğini göreceğiz. Kimileri bunu "Dünyanın çekim merkezinin Doğu'ya doğru yönelmesi" diye ifade etmeye başladı bile. (CIA'in geçen yıl yayınlanan "2020'de dünya nasıl olacak?" başlıklı raporunda bu gelişmeler şaşırtacak kadar yüksek bir isabet oranıyla anlatılıyordu. Ve bugün ABD'nin tekelinde olan küresel aktörlüğün yeni adayları şöyle sıralanıyordu: Çin, Hindistan, Japonya, Brezilya, Endonezya, Avrupa Birliği, belki Rusya, belki Güney Afrika ve yine belki Güneydoğu Asya ülkelerinden biri. Rapor sadece bir öngörüde hafif yanıldı: Küresel ekonomik krizin 2010'da patlak vereceğini tahmin etti. Tüh!)
Kriz bulutları dağılınca "Çok kutuplu dünya" coğrafyasının devletlerin yanı sıra küresel şirketler açısından da yepyeni dengeler yarattığına tanık olacağız. Çok sık kullanıldığı için etkisini epeyce yitiren "Krizi fırsata çevirmek" söyleminin ne anlama geldiğini işte o zaman kavrayacağız. Krize nakitte giren ve de cesaretini, ileri görüşlülüğünü yitirmeyen bazı gruplar bu fırsatın tohumlarını ekmeye başladılar bile: Daha düne kadar "Kapitalizmin tek taş pırlantaları" denilen birçok şirketin piyasa değerinin yüzde 8090'ını yitirmesinden yararlanıp sessiz sedasız hisse senedi topluyorlar.
Çok kutuplu iş âlemi
Yine önemli nakit varlığına sahip bazı gruplar da şirket satın alma operasyonlarıyla kriz sonrası dönemin küresel oyuncuları arasına katılmaya hazırlanıyorlar. Bir başka deyişle, iş dünyasında da "Çok kutuplu dünya"nın temelleri atılıyor.
Önde gelen danışmanlık firmalarından "Boston Consulting Group", birkaç gün önce yayınladığı "Yeni Küresel Oyuncular" raporunda, krizin pençesinde kıvranan Batı'nın büyük şirketlerini Batı'nın devlerini yutmaya niyetlenen yeni "Kaplanlar"a karşı uyardı.
Raporda geçen yıl krize rağmen ciroları 1.5 milyar doları aşan 100 şirket sıralandı. 14 ülkeden 100 kaplan adayı. "Dünyayı fethetmeye" hazırlananlar arasında 2 Türk grubu da var: Koç Holding ile Sabancı Holding.
Gerek Koç'un, gerekse Sabancı'nın uzun yıllardır dışa açık olduğunu, yabancı gruplarla birçok ortaklık kurduğunu dünyada tabii ki bilmeyen yok. Zaten raporda da bu vurgulanıyor. Ancak artık işin rengi "Biraz!" farklı: Eskiden yabancılara "Ortak olan" bu iki grubumuz şimdi "Ortak kabul eden", hatta tümüyle satın alan konumuna geliyorlar. Parametreler değişiyor.
O nedenle raporda, Amerikalı ve Avrupalı şirketlere, Yeni Kaplanlar'ın canlarını yakacak birer rakip olmalarını istemiyorlarsa, şimdiden onlarla işbirliğinin, ortaklığın yollarını aramaları gerektiği mesajı veriliyor.
Krizde kartlar yeniden karılıyor. Bulutlar dağıldığında, dünyayı çok değişmiş bulacağız, çok...
Erdal Şafak
2 Şubat 2009 Pazartesi
Bir tür perde arkası
Üslup konusunda rezervler ve kantarın topuzunun fazla kaçtığı gibi sözler ortaya çıkan durumun ağırlığını görmek istemeyenler tarafından dile getiriliyor ama bütün bunlar bir yana bırakılıp bakılırsa Başbakan'ın Davos'ta yaptığı çıkış Türk dış politikası açısından son derecede önemlidir.
Her şeyden önce densiz, kendini bilmez bir yöneticinin tavrına verilmiş okkalı bir cevaptır ve onun da ötesinde oturumun "tezgâh" demek istemediğimiz için belli bir "kurgunun" etrafında cereyan eden yapısını bozmak bakımından da hayati ölçüde önemlidir. Ne Schwapp'ın yerine son dakikada yöneticiliğe David Ignatius'un getirilmesi tesadüftür ne başlangıçta son konuşmacı olacakken Erdoğan'ın bu pozisyonundan kaydırılıp son sözün Perez'e verilmesi. (Bunlar teyit edilmiş bilgilerdir.) Başbakan yaptığı hamleyle sadece bu düzeni yarıp çıkmayı başarmakla kalmamış, İsrail'in uluslararası plandaki konumunu da farklı bir noktaya çekmiştir.
Uzun yolun sonunda
Birincisi, bir Ortadoğulu gazetecinin söyledikleri önemlidir: hiç öyle "Nasır olmuştur" gibi tartışmalara girmesek bile Erdoğan bugün İsrail hariç bu bölgenin her ülkesinde eğer girerse seçimi kazanır. Böylelikle Türkiye Ortadoğu'da (gene bütün küçümseme girişimlerine rağmen) Dışişleri'nin taş üstüne taş koyarak oluşturduğu dış politikayı çok net bir "sonuç" noktasına taşımıştır.
Bundan böyle ne olacağı sorusunun ikinci önemli yanıtı bugünkü durumun görünen ve görünmeyen tarafları arasında verilecek kararlara bağlıdır.
ABD ile oyun kurmak
Öncelikle ABD ile ilişkilerin çok dikkatli bir biçimde sürdürülmesi ve bugünkü pozisyonun doğal olarak içerdiği "kriz" boyutunun çok hassas bir dengeye oturtulması gerekmektedir. ABD yaptığı ilk açıklamalarda gayet dikkatli bir lisan kullanmıştır. Bunun nedenlerini ver gerekçelerini cuma günü bu köşede yazdığım yazıda bulmak kabildir. Tekrar etmek gerekirse ABD, OD'da sürdüreceği "yeni dönem politikaları" için Türkiye ile "kazasızbelasız" bir ilişki arayışı içindedir. Şimdi OD'nun "onayını" almış bir Türkiye bu beklentiyi de aşacak biçimde hiç mi hiç yabana atılmayacaktır.
Bu bakımdan Obama'nın OD Temsilcisi Mitchell'ın Türkiye ziyaretine ek ve olmayan anlamlar yüklemek yanlıştır. Çok üst düzey bir Dışişleri yetkilisinden aldığımız bilgiye göre ziyaret bütünüyle "zaman-takvim" nedenleriyle ve bütün bu hengâme kopmadan önce ertelenmiştir. Mitchell, yakında Türkiye'ye üstelik de yeni bir anlayışla gelecektir.
Masada oturmak gerek
Gene bundan sonrası bakımından elde edilecek en önemli sonuç, Türkiye'nin (Dışişleri beklentisi budur) ateşkes görüşmelerinde masaya davet edilmesidir. Böyle yapılması bölgenin bundan sonrası için son derecede önemli, yararlı, işlevsel ve üretkendir.
İsrail açısından duruma eğilmek gerekirse ortada bir gerçek var. İsrail bugün sürdürdüğü politikaları sanki bölgenin ve hatta Filistin'in realitesini yok sayıyormuş gibi uygulamaktadır. Bugün böyle bir yaklaşımın sonuna gelinmiştir. Bu noktaya erişilmesinde Türkiye'nin genel yaklaşımının da Erdoğan'ın çıkışının da büyük katkısı vardır. Ama bu tek başına bir faktör değildir. Biraz yeni dönem Amerikan ruhundan izler taşımaktadır ve ondan çok katkılar alacaktır.
Nedeni açık: şimdi OD'da Obama dönemi başlamaktadır. Bu dönem benim 11 Eylül sonrası dönem diye adlandırdığım çağdır. Obama'nın sözleriyle "korkunun yerini umudun aldığı" bu dönemin daha fazla radikalizmle sürdürülmesi son derecede zordur ve İsrail'in kendisini de politikalarını da revize etmesi zorunludur.
Hiç biter mi efendim, çarşambaya devam edeceğiz...
Hasan Bülent Kahraman
Her şeyden önce densiz, kendini bilmez bir yöneticinin tavrına verilmiş okkalı bir cevaptır ve onun da ötesinde oturumun "tezgâh" demek istemediğimiz için belli bir "kurgunun" etrafında cereyan eden yapısını bozmak bakımından da hayati ölçüde önemlidir. Ne Schwapp'ın yerine son dakikada yöneticiliğe David Ignatius'un getirilmesi tesadüftür ne başlangıçta son konuşmacı olacakken Erdoğan'ın bu pozisyonundan kaydırılıp son sözün Perez'e verilmesi. (Bunlar teyit edilmiş bilgilerdir.) Başbakan yaptığı hamleyle sadece bu düzeni yarıp çıkmayı başarmakla kalmamış, İsrail'in uluslararası plandaki konumunu da farklı bir noktaya çekmiştir.
Uzun yolun sonunda
Birincisi, bir Ortadoğulu gazetecinin söyledikleri önemlidir: hiç öyle "Nasır olmuştur" gibi tartışmalara girmesek bile Erdoğan bugün İsrail hariç bu bölgenin her ülkesinde eğer girerse seçimi kazanır. Böylelikle Türkiye Ortadoğu'da (gene bütün küçümseme girişimlerine rağmen) Dışişleri'nin taş üstüne taş koyarak oluşturduğu dış politikayı çok net bir "sonuç" noktasına taşımıştır.
Bundan böyle ne olacağı sorusunun ikinci önemli yanıtı bugünkü durumun görünen ve görünmeyen tarafları arasında verilecek kararlara bağlıdır.
ABD ile oyun kurmak
Öncelikle ABD ile ilişkilerin çok dikkatli bir biçimde sürdürülmesi ve bugünkü pozisyonun doğal olarak içerdiği "kriz" boyutunun çok hassas bir dengeye oturtulması gerekmektedir. ABD yaptığı ilk açıklamalarda gayet dikkatli bir lisan kullanmıştır. Bunun nedenlerini ver gerekçelerini cuma günü bu köşede yazdığım yazıda bulmak kabildir. Tekrar etmek gerekirse ABD, OD'da sürdüreceği "yeni dönem politikaları" için Türkiye ile "kazasızbelasız" bir ilişki arayışı içindedir. Şimdi OD'nun "onayını" almış bir Türkiye bu beklentiyi de aşacak biçimde hiç mi hiç yabana atılmayacaktır.
Bu bakımdan Obama'nın OD Temsilcisi Mitchell'ın Türkiye ziyaretine ek ve olmayan anlamlar yüklemek yanlıştır. Çok üst düzey bir Dışişleri yetkilisinden aldığımız bilgiye göre ziyaret bütünüyle "zaman-takvim" nedenleriyle ve bütün bu hengâme kopmadan önce ertelenmiştir. Mitchell, yakında Türkiye'ye üstelik de yeni bir anlayışla gelecektir.
Masada oturmak gerek
Gene bundan sonrası bakımından elde edilecek en önemli sonuç, Türkiye'nin (Dışişleri beklentisi budur) ateşkes görüşmelerinde masaya davet edilmesidir. Böyle yapılması bölgenin bundan sonrası için son derecede önemli, yararlı, işlevsel ve üretkendir.
İsrail açısından duruma eğilmek gerekirse ortada bir gerçek var. İsrail bugün sürdürdüğü politikaları sanki bölgenin ve hatta Filistin'in realitesini yok sayıyormuş gibi uygulamaktadır. Bugün böyle bir yaklaşımın sonuna gelinmiştir. Bu noktaya erişilmesinde Türkiye'nin genel yaklaşımının da Erdoğan'ın çıkışının da büyük katkısı vardır. Ama bu tek başına bir faktör değildir. Biraz yeni dönem Amerikan ruhundan izler taşımaktadır ve ondan çok katkılar alacaktır.
Nedeni açık: şimdi OD'da Obama dönemi başlamaktadır. Bu dönem benim 11 Eylül sonrası dönem diye adlandırdığım çağdır. Obama'nın sözleriyle "korkunun yerini umudun aldığı" bu dönemin daha fazla radikalizmle sürdürülmesi son derecede zordur ve İsrail'in kendisini de politikalarını da revize etmesi zorunludur.
Hiç biter mi efendim, çarşambaya devam edeceğiz...
Hasan Bülent Kahraman
Obama'nın yanık babavatanı
Böyle bir şey de oldu.
Dünyanın onca manası sanki bir yola döküldü.
Dünyanın onca manası sanki bir yola döküldü.
Yoksulluk nedir, zenginliğin arsızlığı karşısında yoksullar nasıl bir ar'a sahip olabilir...
Sömürgecilik, emperyalizm, kendi kaynaklarıyla yoksullaşmış halklar, açlık...
Dünyanın merkezleri, dünyanın kenarları, kenarlardan düşenler...
Petrol paraları, petrolün yoksul halklara yaramaması...
Dünyanın piyasada yağmalanması ve bunun karşısında açlara, yoksullara, umursanmayan kalabalıklara kalacak tek çarenin gözü kara yağmacılık olması...
Hayat nedir, ne zaman, kimin için kıymetlidir...
Yüz milyonlarca insanın hayatının, kendileri için bile, bu dünyada herhangi bir kıymeti var mıdır?..
Sömürgecilik, emperyalizm, kendi kaynaklarıyla yoksullaşmış halklar, açlık...
Dünyanın merkezleri, dünyanın kenarları, kenarlardan düşenler...
Petrol paraları, petrolün yoksul halklara yaramaması...
Dünyanın piyasada yağmalanması ve bunun karşısında açlara, yoksullara, umursanmayan kalabalıklara kalacak tek çarenin gözü kara yağmacılık olması...
Hayat nedir, ne zaman, kimin için kıymetlidir...
Yüz milyonlarca insanın hayatının, kendileri için bile, bu dünyada herhangi bir kıymeti var mıdır?..
Böyle bir şey de oldu.
Dünyanın onca manasızlığı sanki bir yola döküldü.
Dünyanın onca manasızlığı sanki bir yola döküldü.
Kara Afrika ülkesi Kenya'da, bir yolda devrilen petrol tankeri...
111 ölü.
Çünkü bir kadının "iki oğlum da petrol almak için koştu, şimdi yoklar" dediği gibi, "halk" yola dökülen petrolü, artık neyin içine nasıl doldurmayı düşündüyse, "alıp eve götürmek" için koşuşturduğunda, yerdeki petrolü yoksulluğun ganimeti olarak damla damla kaldırmak için yarıştığında...
İnfilak, alevler, yangın... 111 ölü!
111 ölü.
Çünkü bir kadının "iki oğlum da petrol almak için koştu, şimdi yoklar" dediği gibi, "halk" yola dökülen petrolü, artık neyin içine nasıl doldurmayı düşündüyse, "alıp eve götürmek" için koşuşturduğunda, yerdeki petrolü yoksulluğun ganimeti olarak damla damla kaldırmak için yarıştığında...
İnfilak, alevler, yangın... 111 ölü!
Yoksul ülkenin kaderi nedir, biliyor musunuz?
Kenya'da henüz yeni bir soruşturma başlamıştı. Hatta yolsuzluklarla mücadele ve şeffaflık için uluslararası bir kuruluş olan "Transparency International"ın da dahliyle.
İthal petrole dayalı bu ülkede, yenilerde 100 milyon dolarlık petrolün "çalındığı" gerekçesiyle. Kenya Boru Hattı Şirketi'nin başı bu yüzden kovulmuş, soyguna yabancı şirketlerin de karıştığı söylenmişti. Hatta bu soygun türünün çok sayıda ülkeyi kapsadığı da...
Yoksul ülkenin kaderi bu.
Hem piyasada soyulmak, hem kamu ve özel sektör katakullileriyle kıt kaynaklarının soyulması, sürekli yağmalanması...
Ve devrilmiş bir tankeri damla damla yağmalamak isteyen yüzonbir hayatın, saç saça, kaş kaşa, baş başa, el ele, beden bedene, birbirini ite kaka yanıp kül olması.
Bir kalemde 126 milyon litre petrol çalabilen kamu yöneticileri, özel sektör şirketleri ve bir koşuda iki gıdım çalmak isterken tutuşup giden halk.
Çünkü petrol fiyatları artınca kıt kanaat kaynaklarından daha çoğunu büyük şirketlere veren, petrol yüzünden asgari geçim koşulları alev alev yanan bir halk.
Kısa süre önce birbirini gırtlaklayan, yüzlerce ölü veren, on binlerce vatandaşını göçlere yollamış bir halk.
Kenya'da henüz yeni bir soruşturma başlamıştı. Hatta yolsuzluklarla mücadele ve şeffaflık için uluslararası bir kuruluş olan "Transparency International"ın da dahliyle.
İthal petrole dayalı bu ülkede, yenilerde 100 milyon dolarlık petrolün "çalındığı" gerekçesiyle. Kenya Boru Hattı Şirketi'nin başı bu yüzden kovulmuş, soyguna yabancı şirketlerin de karıştığı söylenmişti. Hatta bu soygun türünün çok sayıda ülkeyi kapsadığı da...
Yoksul ülkenin kaderi bu.
Hem piyasada soyulmak, hem kamu ve özel sektör katakullileriyle kıt kaynaklarının soyulması, sürekli yağmalanması...
Ve devrilmiş bir tankeri damla damla yağmalamak isteyen yüzonbir hayatın, saç saça, kaş kaşa, baş başa, el ele, beden bedene, birbirini ite kaka yanıp kül olması.
Bir kalemde 126 milyon litre petrol çalabilen kamu yöneticileri, özel sektör şirketleri ve bir koşuda iki gıdım çalmak isterken tutuşup giden halk.
Çünkü petrol fiyatları artınca kıt kanaat kaynaklarından daha çoğunu büyük şirketlere veren, petrol yüzünden asgari geçim koşulları alev alev yanan bir halk.
Kısa süre önce birbirini gırtlaklayan, yüzlerce ölü veren, on binlerce vatandaşını göçlere yollamış bir halk.
Dünyanın en dibindeki ülkelerden biri.
Kişi başına yıllık ortalama gelir 700 dolar.
Tanker başına ölü 111 insan.
Davosların mavosların üstünde caka sattığı dünya bu.
Obama'nın beyaz anavatanının yönettiği, dünyanın petrolünü tükettiği bir dünyada Obama'nın petrol yanığı kapkara babavatanı.
Umur Talu
Godot'yu beklerken
Başbakan Erdoğan'ın damgasını vurduğu (Panelden hışımla ayrılması, Atatürk Havalimanı'nda sevgi gösterileriyle karşılanması videoları sadece Türkiye'de ve Ortadoğu'da değil, Avrupa'da da izlenme ve indirilme rekorları kırıyor) Davos'taki Dünya Ekonomi Forumu'nun ana konusunu "Kriz sonrası dünyanın biçimlendirilmesi" oluşturdu.
Ancak 5 gün süren foruma katılan devlet ve hükümet başkanları, bakanlar, büyük patronlar, bankacılar, iktisatçılar ve aklınıza gelebilecek tüm dallardaki uzmanlar, "Krizden sonraki dünya"yı tasarlayabilmek bir yana, krizden çıkış yolları bile gösteremediler.
Bizce son derece doğal bir sonuç. Krizin gelişini göremeyenler, içine girdiğimiz karanlık tünelde bize nasıl rehberlik edebilirler ki...
Tarihe düşen iki not
Bununla birlikte İsviçre'nin şirin dağ kasabasında toplanan "Dünyanın karar vericileri" tarihe iki not düşmeyi başardılar.
İlki Rusya Federasyonu Başbakanı Vladimir Putin ile Çin Başbakanı Wen Jiabao'nun yeni bir sistem veya düzen arayışlarına karşı yaptıkları uyarılar oldu. Tarihin cilvesi; Sovyetler Birliği'nin dağılmasını ve sosyalist sistemin çökmesini "20'nci yüzyılın en büyük jeostratejik felaketi" diye tanımlayan Putin'le komünist ideolojinin son kalesinin komutanlarından Wen, "Kapitalizmin özüne dokunulmaması", "Piyasaya aşırı devlet müdahalelerinden kaçınılması" tavsiyelerinde bulundular; iyi mi!
İkinci not ise tüm katılımcıların "Kayıp yıl" olacağı görüşünde birleştikleri 2009'da dünyayı bekleyen üç ciddi tuzak üstüne oldu: A) Himayeciliğin dönmesi, gümrük duvarlarının yükselmeye başlaması. B) Uluslararası dayanışmanın bir yana bırakılıp her ülkenin kendi başının çaresine bakması. C) Sosyal kargaşa, hatta patlama tehlikesi.
İşte 2009'daki dünya
Konuşmaların satır aralarına sıkıştırılan çaresizlik itirafları, belirsizlik ortamının ürpertilerini daha da kamçıladı:
1- ABD Merkez Bankası (Federal Reserve Board - FED) resesyonla mücadele için bilinen tüm klasik silahlarını kullandı, sonuç alamadı. Bundan sonra ne yapabilir? Üstüne üstlük Çin artık eskisi kadar ABD hazine bonosu almaktan vazgeçerse, banknot matbaasına fazla mesai yaptırılacak. Rus ruletinden farksız olan bu son çare hiper enflasyonu tetikler mi?
2- Toplamının 7 trilyon doları geçtiği veya geçmek üzere olduğu hesaplanan (Sadece ABD'nin açtığı ve açmaya hazırlandığı paketlerin 4 trilyon dolara ulaştığı iddia ediliyor) kurtarma reçeteleri pek bir işe yaramadığına göre, sıra ekonomilerin millileştirilmesine-kamulaştırılmasına-devletleştirilmesine mi geliyor?
3- Saadet zincirleri peş peşe kopuyor, borç piramitleri birer birer yıkılıyor. Önce bankalar, ardından reel sektör aktörleri ödeme güçlerini büyük ölçüde yitirdiler. Peki, iç ve dış borçları gayrı safi yurt içi hasılalarının çok üstüne dayanmış olan devletler de ödeme güçlerini kaybederse (Yani iflas ederse) ne olacak? (Bunun ilk işaretleri ortaya çıkmaya başladı: Rating kurumları İspanya'nın ve Yunanistan'ın devlet notunu düşürdüler. Daha önce de İzlanda, Macaristan aynı akıbete uğramıştı. Sırada Belçika, İspanya, İrlanda, İtalya ve Portekiz'in olduğu söyleniyor. Hatta İngiltere için de böyle bir olasılık göz ardı edilmiyor. Peki, ya ABD Hazinesi'nin de notu düşerse? Ya ABD Hazinesi'nin bonoları "Riskli" bulunursa ve değersiz kâğıt haline gelirse? Düşüncesi bile insana soğuk terler döktürüyor.)
G-20'ye hazırlanmak
İşte bu bastırılmaya çalışılan panik ve uç vermeye başlayan kaos ortamında, herkes umudunu Nisan ayı başında Londra'da düzenlenecek G-20 zirvesine bağladı.
Zirveye ev sahipliği yapacak olan İngiltere Başbakanı Gordon Brown, G-20'nin "Yeni bir dünya düzeni"nin temellerini atması çağrısında bulunuyor.
Almanya Başbakanı Angela Merkel, birkaç aydır seslendirdiği önerisini, her fırsatta hatırlatmaya özen gösteriyor: "Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gibi bir Küresel Ekonomik Konsey oluşturulsun." O da bu yeni yapıya ilk harçların G-20 zirvesinde dökülmesini umut ediyor.
Kısacası, G-20, bir tür "Godot" haline geldi. İrlandalı yazar Samuel Beckett'in ünlü tiyatro oyunu "Godot'yu Beklerken"in görünmez kahramanı kadar bel bağlanıyor Londra zirvesine.
Hatırlatırız; bu kez küresel tiyatroda sahnelenecek olan "Godot'yu Beklerken"de Türkiye'nin de rolü var. Oyundaki "Lucky" karakterinin durumuna düşmemek, daha önemlisi hiç değilse bu kez Godot'nun gelmesine katkıda bulunmak için, şimdiden rolümüze çok iyi hazırlanmamız gerekiyor.
Erdal Şafak
Ancak 5 gün süren foruma katılan devlet ve hükümet başkanları, bakanlar, büyük patronlar, bankacılar, iktisatçılar ve aklınıza gelebilecek tüm dallardaki uzmanlar, "Krizden sonraki dünya"yı tasarlayabilmek bir yana, krizden çıkış yolları bile gösteremediler.
Bizce son derece doğal bir sonuç. Krizin gelişini göremeyenler, içine girdiğimiz karanlık tünelde bize nasıl rehberlik edebilirler ki...
Tarihe düşen iki not
Bununla birlikte İsviçre'nin şirin dağ kasabasında toplanan "Dünyanın karar vericileri" tarihe iki not düşmeyi başardılar.
İlki Rusya Federasyonu Başbakanı Vladimir Putin ile Çin Başbakanı Wen Jiabao'nun yeni bir sistem veya düzen arayışlarına karşı yaptıkları uyarılar oldu. Tarihin cilvesi; Sovyetler Birliği'nin dağılmasını ve sosyalist sistemin çökmesini "20'nci yüzyılın en büyük jeostratejik felaketi" diye tanımlayan Putin'le komünist ideolojinin son kalesinin komutanlarından Wen, "Kapitalizmin özüne dokunulmaması", "Piyasaya aşırı devlet müdahalelerinden kaçınılması" tavsiyelerinde bulundular; iyi mi!
İkinci not ise tüm katılımcıların "Kayıp yıl" olacağı görüşünde birleştikleri 2009'da dünyayı bekleyen üç ciddi tuzak üstüne oldu: A) Himayeciliğin dönmesi, gümrük duvarlarının yükselmeye başlaması. B) Uluslararası dayanışmanın bir yana bırakılıp her ülkenin kendi başının çaresine bakması. C) Sosyal kargaşa, hatta patlama tehlikesi.
İşte 2009'daki dünya
Konuşmaların satır aralarına sıkıştırılan çaresizlik itirafları, belirsizlik ortamının ürpertilerini daha da kamçıladı:
1- ABD Merkez Bankası (Federal Reserve Board - FED) resesyonla mücadele için bilinen tüm klasik silahlarını kullandı, sonuç alamadı. Bundan sonra ne yapabilir? Üstüne üstlük Çin artık eskisi kadar ABD hazine bonosu almaktan vazgeçerse, banknot matbaasına fazla mesai yaptırılacak. Rus ruletinden farksız olan bu son çare hiper enflasyonu tetikler mi?
2- Toplamının 7 trilyon doları geçtiği veya geçmek üzere olduğu hesaplanan (Sadece ABD'nin açtığı ve açmaya hazırlandığı paketlerin 4 trilyon dolara ulaştığı iddia ediliyor) kurtarma reçeteleri pek bir işe yaramadığına göre, sıra ekonomilerin millileştirilmesine-kamulaştırılmasına-devletleştirilmesine mi geliyor?
3- Saadet zincirleri peş peşe kopuyor, borç piramitleri birer birer yıkılıyor. Önce bankalar, ardından reel sektör aktörleri ödeme güçlerini büyük ölçüde yitirdiler. Peki, iç ve dış borçları gayrı safi yurt içi hasılalarının çok üstüne dayanmış olan devletler de ödeme güçlerini kaybederse (Yani iflas ederse) ne olacak? (Bunun ilk işaretleri ortaya çıkmaya başladı: Rating kurumları İspanya'nın ve Yunanistan'ın devlet notunu düşürdüler. Daha önce de İzlanda, Macaristan aynı akıbete uğramıştı. Sırada Belçika, İspanya, İrlanda, İtalya ve Portekiz'in olduğu söyleniyor. Hatta İngiltere için de böyle bir olasılık göz ardı edilmiyor. Peki, ya ABD Hazinesi'nin de notu düşerse? Ya ABD Hazinesi'nin bonoları "Riskli" bulunursa ve değersiz kâğıt haline gelirse? Düşüncesi bile insana soğuk terler döktürüyor.)
G-20'ye hazırlanmak
İşte bu bastırılmaya çalışılan panik ve uç vermeye başlayan kaos ortamında, herkes umudunu Nisan ayı başında Londra'da düzenlenecek G-20 zirvesine bağladı.
Zirveye ev sahipliği yapacak olan İngiltere Başbakanı Gordon Brown, G-20'nin "Yeni bir dünya düzeni"nin temellerini atması çağrısında bulunuyor.
Almanya Başbakanı Angela Merkel, birkaç aydır seslendirdiği önerisini, her fırsatta hatırlatmaya özen gösteriyor: "Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gibi bir Küresel Ekonomik Konsey oluşturulsun." O da bu yeni yapıya ilk harçların G-20 zirvesinde dökülmesini umut ediyor.
Kısacası, G-20, bir tür "Godot" haline geldi. İrlandalı yazar Samuel Beckett'in ünlü tiyatro oyunu "Godot'yu Beklerken"in görünmez kahramanı kadar bel bağlanıyor Londra zirvesine.
Hatırlatırız; bu kez küresel tiyatroda sahnelenecek olan "Godot'yu Beklerken"de Türkiye'nin de rolü var. Oyundaki "Lucky" karakterinin durumuna düşmemek, daha önemlisi hiç değilse bu kez Godot'nun gelmesine katkıda bulunmak için, şimdiden rolümüze çok iyi hazırlanmamız gerekiyor.
Erdal Şafak
Politikacı diplomat değildir
Bizim bildiğimiz, uygar ve özgür ülkelerde, büyük krizleri izleyen "yeniden kuruluş" dönemlerinde "rejim değişikliği" için referandum yapılır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İtalya'da, Yunanistan'da böyle olmuştur. Faşizm döneminden sonra Yunanistan'da gene böyle olmuştur.
Kızılordu işgali altında bulunan Bulgaristan'da, Macaristan'da, Polonya'da, Romanya'da, Çekoslovakya'da böyle olmamıştır tabii...
Bizim için dönüm noktası da bu dünya savaşlarının birincisi ve ardından gelen büyük yenilgi ve yıkılıştı... Bizde de rejim değişti.
Fakat Türkiye Cumhuriyeti'ni Türk milleti kurmadı. Devlet şeklinin ne olacağı, ne olması gerektiği halka da sorulmadı.
Türkiye Cumhuriyeti'ni, Türk milleti "adına hareket eden" bürokratlar kurdular. Onların da, ancak bir bölümü.
Bu nedenle de, kendilerini her zaman "devletin sahibi" saydılar. Bu eğilim imparatorluk döneminde de vardı, orada da bir "süper sınıf" olan kapıkulları, kendilerini herkesten üstün görürlerdi, devlet onlardan sorulurdu...
Kendini devletin sahibi ve koruyucusu sayan bürokrasi, demokrasiye dönülünce, hükümet halkın eline geçince, hükümeti devletten ayrı ve "daha aşağıda" görmeye başladı.
Böylece "siyaset bilimi literatürüne" de hiçbir ülkede olmayan bir "garabet" hediye etmiş oldu.
Ankara'da iki güç merkezi oluştu, biri "bildiğimiz" hükümet, biri de "asıl ve gizli hükümet"...
Demokrasi mücadelemiz, bu ikiliğe son verme kavgasından ibarettir!
Bürokrasi direnmiştir ve direnecektir. Ayrıcalıklarını ve tafrasını bırakmak istemeyecektir. Tatsızlık bundan çıkmaktadır.
Bu çekişmenin son örneğini, başbakanın kopardığı Davos fırtınasında da gördük.
Başbakan "monşerlerden" sözetti...
Onları çok iyi tanırım, bazıları sınıf arkadaşım, çoğu okuldaşımdır.
Memur olduklarını sık sık unuturlar, "geleneksel bürokrat refleksiyle" devleti hükümetten korumaya çalışırlar! (Bana da çok kızarlar, laf aramızda...)
Görevleri, "siyasi otoritenin" verdiği emirleri uygulamaktır oysa... "Tedvire memurdurlar", bunu unuturlar.
Görevleri, iftiharla takdim ettikleri gibi, "başbakanın yaptığı yanlışları düzeltmeye çalışmak" değildir.
Hiçbir Fransız bürokratından, Sarkozy'nin politikaları aleyhinde bir tek çatlak ses duymadık... Hiçbir İsrail subayı da "ben Gazze'ye girmem" diyemedi, diyemez. Hiçbir Amerikan kamu görevlisi Obama'ya posta koyamaz.
Beğenmeyen, istifasını verir ya da emekliliğini ister, o kadar. Gider Anadolu Kulübü'nde briç oynar. Hele emekli olduktan sonra, kuyrukçu basının gazına gelip, sesi daha çok ve daha gür çıkmaz.
Bugün, Erdoğan ve Babacan size ne derlerse onu yapacaksınız beyler... Yarın Baykal başbakan olursa da, bu kez onun emirlerini uygulayacaksınız. İşiniz budur. Başka da bir şey değildir.
İyi Fransızca bilmek yeterli olsaydı ben bugün padişahtım! Siz de kendinize geliniz.
Engin Ardıç
Kızılordu işgali altında bulunan Bulgaristan'da, Macaristan'da, Polonya'da, Romanya'da, Çekoslovakya'da böyle olmamıştır tabii...
Bizim için dönüm noktası da bu dünya savaşlarının birincisi ve ardından gelen büyük yenilgi ve yıkılıştı... Bizde de rejim değişti.
Fakat Türkiye Cumhuriyeti'ni Türk milleti kurmadı. Devlet şeklinin ne olacağı, ne olması gerektiği halka da sorulmadı.
Türkiye Cumhuriyeti'ni, Türk milleti "adına hareket eden" bürokratlar kurdular. Onların da, ancak bir bölümü.
Bu nedenle de, kendilerini her zaman "devletin sahibi" saydılar. Bu eğilim imparatorluk döneminde de vardı, orada da bir "süper sınıf" olan kapıkulları, kendilerini herkesten üstün görürlerdi, devlet onlardan sorulurdu...
Kendini devletin sahibi ve koruyucusu sayan bürokrasi, demokrasiye dönülünce, hükümet halkın eline geçince, hükümeti devletten ayrı ve "daha aşağıda" görmeye başladı.
Böylece "siyaset bilimi literatürüne" de hiçbir ülkede olmayan bir "garabet" hediye etmiş oldu.
Ankara'da iki güç merkezi oluştu, biri "bildiğimiz" hükümet, biri de "asıl ve gizli hükümet"...
Demokrasi mücadelemiz, bu ikiliğe son verme kavgasından ibarettir!
Bürokrasi direnmiştir ve direnecektir. Ayrıcalıklarını ve tafrasını bırakmak istemeyecektir. Tatsızlık bundan çıkmaktadır.
Bu çekişmenin son örneğini, başbakanın kopardığı Davos fırtınasında da gördük.
Başbakan "monşerlerden" sözetti...
Onları çok iyi tanırım, bazıları sınıf arkadaşım, çoğu okuldaşımdır.
Memur olduklarını sık sık unuturlar, "geleneksel bürokrat refleksiyle" devleti hükümetten korumaya çalışırlar! (Bana da çok kızarlar, laf aramızda...)
Görevleri, "siyasi otoritenin" verdiği emirleri uygulamaktır oysa... "Tedvire memurdurlar", bunu unuturlar.
Görevleri, iftiharla takdim ettikleri gibi, "başbakanın yaptığı yanlışları düzeltmeye çalışmak" değildir.
Hiçbir Fransız bürokratından, Sarkozy'nin politikaları aleyhinde bir tek çatlak ses duymadık... Hiçbir İsrail subayı da "ben Gazze'ye girmem" diyemedi, diyemez. Hiçbir Amerikan kamu görevlisi Obama'ya posta koyamaz.
Beğenmeyen, istifasını verir ya da emekliliğini ister, o kadar. Gider Anadolu Kulübü'nde briç oynar. Hele emekli olduktan sonra, kuyrukçu basının gazına gelip, sesi daha çok ve daha gür çıkmaz.
Bugün, Erdoğan ve Babacan size ne derlerse onu yapacaksınız beyler... Yarın Baykal başbakan olursa da, bu kez onun emirlerini uygulayacaksınız. İşiniz budur. Başka da bir şey değildir.
İyi Fransızca bilmek yeterli olsaydı ben bugün padişahtım! Siz de kendinize geliniz.
Engin Ardıç
Korkuluktan korkanlar
Çiftçiler, ekinlerini serçelerden korumak için tarlanın ortasına ölmüş.
eşek kafası asarlar ve etrafına da ses çıkaran tenekeleri dizerler. Rüzgar estikçe tenekeler ses çıkarır serçeler de kaçarlar.Bir gün bahçenin ortasında bir direğe asılı duran eşek kafasını gören hoca, bahçe sahibine sorar "Bu kafayı niçin astınız?"
Bahçe sahibi "Bahçemizi korusun diye"
Hoca "Eşeğin öyle bir özelliği olsaydı kendi kafasını korurdu" deyivermiş.
Günümüzde aynı olay o çiftçinin mantığı içinde devam eder ama bahçedeki direk yerine füzeleri, uyduları gösterirler.
Çiftçinin yerini Amerika almış. Bütün dünyanın yer altı, yerüstü, deniz ve hava sahasındaki nimetleri diğer insanlar yemesinler diye dünyanın yedi yüz kırk yedi yerine direk dikmiş, üs kurmuş ve mal sahipleri yaklaşmasın vururum diye de medyadan siyasi çocukları aracılığıyla yayın yapmaya devam ediyor.
Çiftçinin çocuklarının ellerindeki tenekeye vurmaları gibi İsrail'de ve dünyanın diğer ülkelerindeki siyasiler de Amerika'nın kendi ellerine verdiği imkanlarla "Benim ağam böyüktür, benim ağam böyüktür" diye bağırıp çağırmaya ve yemle kafeslenmiş kuş yüreklileri korkutup kaçırmaya çalışıyorlar.
Yüreğinde Rabbani havalar esen insanlar da şeytani tuzaklardan korkmazlar. Leylası Mevla olan birini öldürseler ten kafesinden kurtulur. Kafesten kurtulan bülbül gibi sevinir. Malına el koysalar "İmtihan sorularımı azalttılar" diye sevinir. Dövseler "Günahlarımı çırparak döküyorlar" diye sevinir.
Şimdi bu adam neden ve niçin korksun.
Birileri onun korkmazlığını görünce onun adına da korkuverir.
Çünkü pislikten gıdalanan binlerce sineğin, gökyüzünde süzülen şahinin iç dünyasını anlaması mümkün değildir.
Bir kurt bin kuzuyu korkutup kaçırabilir ama dağ taş koyun ve kuzuyla dolu.
"Tuttuğunu koparanlar" kuruturlar.
Tuttuğunu yeşertenlere yardım edin siz.
"Diş geçirenler" yaralarlar.
Yaraları saranlarla yürür insanlık.
"Kolu uzun, ensesi kalın" olanlar, "Döner taşı öten kuşu" bulunanlar her yerde "Borusu ötenler" "İtibarım zedelenmesin, koltuğum alınmasın, makamım ve rütbem sökülmesin, malıma el konmasın" diye"Gelene ağam, gidene paşam" derler. "El etek öperler" her gelip geçene kuyruk sallarlar.
Bunlarla bir yere varmak mümkün değil.
Tarihin seyrini değiştirenler, bu yola baş koyanlardır.
Ya baş gider, cennette taç giyer veya tasmasız başkan olurlar.
Mahmut Topbaş
eşek kafası asarlar ve etrafına da ses çıkaran tenekeleri dizerler. Rüzgar estikçe tenekeler ses çıkarır serçeler de kaçarlar.Bir gün bahçenin ortasında bir direğe asılı duran eşek kafasını gören hoca, bahçe sahibine sorar "Bu kafayı niçin astınız?"
Bahçe sahibi "Bahçemizi korusun diye"
Hoca "Eşeğin öyle bir özelliği olsaydı kendi kafasını korurdu" deyivermiş.
Günümüzde aynı olay o çiftçinin mantığı içinde devam eder ama bahçedeki direk yerine füzeleri, uyduları gösterirler.
Çiftçinin yerini Amerika almış. Bütün dünyanın yer altı, yerüstü, deniz ve hava sahasındaki nimetleri diğer insanlar yemesinler diye dünyanın yedi yüz kırk yedi yerine direk dikmiş, üs kurmuş ve mal sahipleri yaklaşmasın vururum diye de medyadan siyasi çocukları aracılığıyla yayın yapmaya devam ediyor.
Çiftçinin çocuklarının ellerindeki tenekeye vurmaları gibi İsrail'de ve dünyanın diğer ülkelerindeki siyasiler de Amerika'nın kendi ellerine verdiği imkanlarla "Benim ağam böyüktür, benim ağam böyüktür" diye bağırıp çağırmaya ve yemle kafeslenmiş kuş yüreklileri korkutup kaçırmaya çalışıyorlar.
Yüreğinde Rabbani havalar esen insanlar da şeytani tuzaklardan korkmazlar. Leylası Mevla olan birini öldürseler ten kafesinden kurtulur. Kafesten kurtulan bülbül gibi sevinir. Malına el koysalar "İmtihan sorularımı azalttılar" diye sevinir. Dövseler "Günahlarımı çırparak döküyorlar" diye sevinir.
Şimdi bu adam neden ve niçin korksun.
Birileri onun korkmazlığını görünce onun adına da korkuverir.
Çünkü pislikten gıdalanan binlerce sineğin, gökyüzünde süzülen şahinin iç dünyasını anlaması mümkün değildir.
Bir kurt bin kuzuyu korkutup kaçırabilir ama dağ taş koyun ve kuzuyla dolu.
"Tuttuğunu koparanlar" kuruturlar.
Tuttuğunu yeşertenlere yardım edin siz.
"Diş geçirenler" yaralarlar.
Yaraları saranlarla yürür insanlık.
"Kolu uzun, ensesi kalın" olanlar, "Döner taşı öten kuşu" bulunanlar her yerde "Borusu ötenler" "İtibarım zedelenmesin, koltuğum alınmasın, makamım ve rütbem sökülmesin, malıma el konmasın" diye"Gelene ağam, gidene paşam" derler. "El etek öperler" her gelip geçene kuyruk sallarlar.
Bunlarla bir yere varmak mümkün değil.
Tarihin seyrini değiştirenler, bu yola baş koyanlardır.
Ya baş gider, cennette taç giyer veya tasmasız başkan olurlar.
Mahmut Topbaş
Ruhu’lBeyan tefsiri ve vitir namazı 1
Soru: Bir kitapta (...) şöyle okumuştum: Vitir namazında kunut için tekbir alırken elleri kaldırmanın nereden geldiği ve nasıl sünnet olduğu hususunda ise Ruhu'l-Beyan tefsirinde çeşitli rivayetler kaydedilmektedir. Bu rivayetlerden birisi şu şekildedir: Mîrac gecesi Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Mescid-i Aksâ'da bütün Peygamberlere imam oldu ve onlara iki rekât namaz kıldırdı. Hz. Musa Peygamberimizden Sidre-i Müntehâ'ya vardığı zaman kendisi nâmına bir rekât namaz kılmasını istedi.
Peygamberimizin Hz. Musa ile Mîrac Gecesinde karşılaşacağı Secde Sûresinde meâlen şöyle ifade edilir: 'And olsun ki, Biz Musa'ya Tevrat'ı verdik; o Tevrat'a nasıl kavuştuysa sen de Bizim vaadimize kavuşacağından öylece şüphe etme. Biz o kitabı İsrailoğulları için bir hidayet rehberi kılmıştık'. Bu âyetin birkaç tefsiri vardır. Bunlardan birisi, Peygamberimizin, Kur'ân'ın tamamına kavuşacağından şüphe etmemesi, diğeri de Mîrac Gecesinde Hz. Musa'ya kavuşacağından şüphe etmemesidir.
"Peygamberimiz (a.s.m.) Mîrac'ta, Sidre-i Mühteha'ya çıktı, bir rekât namaz kıldı. Buna bir rekât da kendisi ilâve etti. Namaz iki rekât oldu. Cenab-ı Hak kendisine bir rekât daha kılmasını emretti. Böylece namaz, akşam namazı gibi vitir [tek] oldu. İşte Peygamberimiz üçüncü rekâtı kılacağı sırada İlâhî rahmet ve nur tecelli etti. Peygamberimiz o nur içinde kaldı. Ve kendinden geçmiş vaziyette elleri çözüldü. Sonunda ellerini kaldırarak tekbir aldı. İşte elleri kaldırmak böylece sünnet oldu.
"Başka bir rivayette ise Peygamberimiz üçüncü rekâtı kılacağı sırada Fatiha ve zamm-ı sûre okudu. Rükûa gideceği sırada Cehennemi gördü. Cehennem ehli kömür gibi simsiyah olmuştu. Peygamberimiz bu halde de kendisinden geçti ve elleri çözülüverdi. Hemen Cebrail (a.s.) geldi, Peygamberimizin üzerine Kevser suyundan döktü. Böylece Peygamberimiz kendine geldi. Tekbir alıp kunut dualarını okudu. Kunut duasında Cehennemden ve Cehennem ehlinden Allah'a sığındı." (Ruhu'l-Beyan, 4:413-414.)
Cevap
İsmail Hakkı Bursevî (v. 1725), İslamî ilimlerin hemen her dalında eser vermiş bir mutasavvıf ve müfessirdir. Tasavvuf'ta İbn Arabî ekolünün sıkı takipçilerindendir. Ehl-i Sünnet hadis alimlerinin itibar etmediği bir kısım rivayetleri keşfe dayanarak sahih kabul etmesi ve onlar üzerine hüküm/kanaat bina etmesi, mesela bu çerçevede kâfirlerin cehennem azabından zaman zaman kurtulabileceklerini ve ilahî cemali bir şekilde müşahede edebileceklerini söylemesi ve bunlara paralel diğer bir kısım meselelerdeki görüşleri, Ehl-i Sünnet'in genel kabulleriyle örtüşmeyen hususlar arasındadır.
Onun Rûhu'l-Beyân isimli tefsiri, kalbe rikkat veren menkıbelere ve sufîlerin ayetlerden elde ettiği işarî manalara ve tevillere yer vermesiyle, ayetlere getirdiği ilgi çekici ve hoş izahlarla hususiyet kazanmış bir eserdir. Muhammed Zâhid el-Kevserî bu eserden bahsederken, nakil ve rivayet konusunda kaynak seçimine titizlik göstermediğini, önüne gelen her kitaptan iktibasta bulunduğunu söyleyerek önemli bir noktaya dikkatimizi çeker.
Abdülfettâh Ebû Gudde de adı geçen eserdeki bir kısım mevzu hadislere değinir ve onun bu konudaki tutumu ile usulcü ve fakih tarafını bağdaştırmanın zorluğundan şaşkınlıkla bahseder. Onun mezkûr eseri ile birlikte ez-Zemahşerî'nin, el-Beydâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin tefsirlerindeki her rivayete güvenilemeyeceğini belirtir ve bizi bu noktada uyanık olmaya davet eder.
Bir kısım tefsirlerde böyle bir zaafın bulunması, müelliflerinin Hadis ilimlerinde gerekli donanıma sahip olmamaları ve kendilerinden önceki müfessirlere olan itimatları sebebiyle onların naklettiği rivayetleri, araştırma gereği duymadan eserlerine almalarındandır.
Ebubekir Sifil
Peygamberimizin Hz. Musa ile Mîrac Gecesinde karşılaşacağı Secde Sûresinde meâlen şöyle ifade edilir: 'And olsun ki, Biz Musa'ya Tevrat'ı verdik; o Tevrat'a nasıl kavuştuysa sen de Bizim vaadimize kavuşacağından öylece şüphe etme. Biz o kitabı İsrailoğulları için bir hidayet rehberi kılmıştık'. Bu âyetin birkaç tefsiri vardır. Bunlardan birisi, Peygamberimizin, Kur'ân'ın tamamına kavuşacağından şüphe etmemesi, diğeri de Mîrac Gecesinde Hz. Musa'ya kavuşacağından şüphe etmemesidir.
"Peygamberimiz (a.s.m.) Mîrac'ta, Sidre-i Mühteha'ya çıktı, bir rekât namaz kıldı. Buna bir rekât da kendisi ilâve etti. Namaz iki rekât oldu. Cenab-ı Hak kendisine bir rekât daha kılmasını emretti. Böylece namaz, akşam namazı gibi vitir [tek] oldu. İşte Peygamberimiz üçüncü rekâtı kılacağı sırada İlâhî rahmet ve nur tecelli etti. Peygamberimiz o nur içinde kaldı. Ve kendinden geçmiş vaziyette elleri çözüldü. Sonunda ellerini kaldırarak tekbir aldı. İşte elleri kaldırmak böylece sünnet oldu.
"Başka bir rivayette ise Peygamberimiz üçüncü rekâtı kılacağı sırada Fatiha ve zamm-ı sûre okudu. Rükûa gideceği sırada Cehennemi gördü. Cehennem ehli kömür gibi simsiyah olmuştu. Peygamberimiz bu halde de kendisinden geçti ve elleri çözülüverdi. Hemen Cebrail (a.s.) geldi, Peygamberimizin üzerine Kevser suyundan döktü. Böylece Peygamberimiz kendine geldi. Tekbir alıp kunut dualarını okudu. Kunut duasında Cehennemden ve Cehennem ehlinden Allah'a sığındı." (Ruhu'l-Beyan, 4:413-414.)
Cevap
İsmail Hakkı Bursevî (v. 1725), İslamî ilimlerin hemen her dalında eser vermiş bir mutasavvıf ve müfessirdir. Tasavvuf'ta İbn Arabî ekolünün sıkı takipçilerindendir. Ehl-i Sünnet hadis alimlerinin itibar etmediği bir kısım rivayetleri keşfe dayanarak sahih kabul etmesi ve onlar üzerine hüküm/kanaat bina etmesi, mesela bu çerçevede kâfirlerin cehennem azabından zaman zaman kurtulabileceklerini ve ilahî cemali bir şekilde müşahede edebileceklerini söylemesi ve bunlara paralel diğer bir kısım meselelerdeki görüşleri, Ehl-i Sünnet'in genel kabulleriyle örtüşmeyen hususlar arasındadır.
Onun Rûhu'l-Beyân isimli tefsiri, kalbe rikkat veren menkıbelere ve sufîlerin ayetlerden elde ettiği işarî manalara ve tevillere yer vermesiyle, ayetlere getirdiği ilgi çekici ve hoş izahlarla hususiyet kazanmış bir eserdir. Muhammed Zâhid el-Kevserî bu eserden bahsederken, nakil ve rivayet konusunda kaynak seçimine titizlik göstermediğini, önüne gelen her kitaptan iktibasta bulunduğunu söyleyerek önemli bir noktaya dikkatimizi çeker.
Abdülfettâh Ebû Gudde de adı geçen eserdeki bir kısım mevzu hadislere değinir ve onun bu konudaki tutumu ile usulcü ve fakih tarafını bağdaştırmanın zorluğundan şaşkınlıkla bahseder. Onun mezkûr eseri ile birlikte ez-Zemahşerî'nin, el-Beydâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin tefsirlerindeki her rivayete güvenilemeyeceğini belirtir ve bizi bu noktada uyanık olmaya davet eder.
Bir kısım tefsirlerde böyle bir zaafın bulunması, müelliflerinin Hadis ilimlerinde gerekli donanıma sahip olmamaları ve kendilerinden önceki müfessirlere olan itimatları sebebiyle onların naklettiği rivayetleri, araştırma gereği duymadan eserlerine almalarındandır.
Ebubekir Sifil
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)