24 Şubat 2009 Salı

Bir vesile ile...

Liberallik, üzerinde dengede durmanın epeyce zor olduğu sallantılı bir ipin üzerinde yürümeye benzer. Diğer ideolojileri benimsemek bir anlamda daha kolaydır, çünkü onlar ‘olması gerekeni’ belirgin bir biçimde bugünün ötesinde tanımlarlar. İnsanların kafasında ulaşılması gereken ve belki de hiçbir zaman ulaşılamayacak olan bir hedef, dolayısıyla da bir mukayese cetveli yaratırlar. Olması gerekenle yaşanan arasındaki mesafe bir kafa ve vicdan berraklığı yaratır. Neyi savunmanız veya reddetmeniz gerektiği nispeten açıktır.

Oysa liberallerin durumu biraz daha karmaşık... Bu ideoloji için de tabii ki olması gerekenler var. Ama aynı zamanda kendiliğinden ortaya çıkmış olanın yüceltilmesine yönelik dürtüler de mevcut. Örneğin liberal iktisat anlayışının en eleştirilen yönü, modelin başlangıç noktasını, yani söz konusu pazarı oluşturan güç dağılımını sorgulamadan veri alması, böylece ‘doğru’ kabul etmesidir. Bu durumda olması gereken ile var olan arasında ayırım yapmak zorlaşır. Bir sürü insan açlıktan ölürken bölüşümün doğru olduğunu savunmak zorunda kalabilir, dahası devletin bu açlara yardım etmesine de ‘doğal’ durumu bozduğu için karşı çıkarsınız.

Liberal siyasetin dünyanın her tarafında daha ‘pragmatik’ olarak algılanmasının nedenlerinden biri de muhtemelen budur. Söz konusu pragmatizm, farklı tercihler arasında ilkesiz bir biçimde gidip gelmekten ötürü değil, var olan durumu kabullenmeyi ima eden bir felsefi zeminden neşet eder. Dolayısıyla adalet meselesi liberalliğin yumuşak karnıdır. Çünkü hem diğer ideolojiler gibi adaleti sağlamakla yükümlüdür, hem de yaşanmakta olan adaletsizliklere fazla müdahale edilmesine razı değildir...

Bu sıkışma liberal anlayışın hukuka çok özel bir önem vermesiyle sonuçlanmıştır. Öyle bir hukuk tasavvur edilmiştir ki hem var olan güç dengesini veri alsın, hem de doğal dengeyi bozmaya yeltenen her adımı engelleyebilsin. Öyle bir hukuk ki, içinde olunan düzeni doğallaştırırken, aynı zamanda bunu kabul edilebilir de kılsın... Kimseye ait olmayan, ama herkesin paylaştığı bir hukuk... Kısacası ‘evrensel’ bir hukuk... Sanki her şeyin ideolojik olarak tanımlandığı ve belirlendiği bu dünyada, görecelilik taşımayan, insanlığın birikimini taşıyan, güvenilir bir adalet geleneği varmış gibi.

Bu anlayış demokrasi tanımının da içsel bir parçasıdır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi ve dolayısıyla yargının bağımsızlığı, söz konusu evrensel hukukun yürütme ve yasamanın etkisinde kalmadan işlevsel olacağı varsayımına dayanır. Liberaller için hukuk, demokrasinin yaşayabilmesi için tek olası dayanaktır. Demokrasinin nereye gideceği bilinmeyen yönünü dizginlemek de hukuka düşer. Dayandığı epistemoloji itibariyle her şeyi göreceli kılan liberalizm, iş hukuka geldiğinde bir anda ihtiyacı olan sabiteye kavuşur...

Ama bu durum ipin üzerinde durmayı iyice zorlaştırmaktadır. Evrensel bir hukukun varlığını savunmak, aslında elinizdeki hukukun ‘evrenselliğini’ savunmaktır. Ne var ki o hukuk belirli bir güç dengesinden ve ideolojiden bağımsız değildir. Diğer bir deyişle yasama ve yürütmeden bağımsız olma, hukuku siyaset üstü kılmaya yeterli olmaz. Hukuk da diğer her kurum gibi, belirli bir zihniyeti yansıtır ve dolayısıyla da ‘yanlıdır’. Çünkü herkesin aynı zihniyette olduğunu varsayamayacağımıza göre, hiçbir hukuk sisteminin ‘tarafsız’ olmayacağı da açıktır. Ne var ki liberalizm bu gerçekliğe gözlerini kapamayı tercih eder. Var olan hukukun içinde kalmak gerektiğini söylerken, o hukuku yaratan sistemin kemikleşmesine yönelik siyasi girişimlere karşı çaresiz kalır. Tam da bu nedenle liberalizm bir ‘değişim’ değil ‘adaptasyon’ ideolojisidir...

Son günlerde bu gazetenin belirli köşe yazılarına konu olan mesele biraz da liberalizmin niteliği ile ilgili gözüküyor. Tartışmayı başlatan örnek, darbe yapmak üzere komplo kuran birilerinin telefonun yasal olmayan bir biçimde dinlenip yayımlanmasının ne derece ‘doğru’ olduğu sorusuydu. Demokratlar için hukuk, ‘benim’ ve ‘herkesin’ katıldığı, ikna olduğu ve sahiplendiği hukuktur. Evrensellikle kategorik anlamda ilgisi olmayan, ‘bize ait’ olan ve bizlerin taşıyıp anlamlandırdığı insani birikimin niteliğine bağlı olarak evrensellik atfedilecek bir hukuk... Hasbelkader var olan hukuk değil...

Tartışılan örneğe dönersek, demokrat bir hukuk sistemi örnek olarak alınan ikilemin tartışılmasını ve kararın içselleşmesini gerektirir. Çıkacak sonuç ise özneldir... Bazı toplumlar darbecileri afişe eden eylemleri suç olarak tanımlarken, bazıları da –örneğin özel hayat gibi - belirli sınırlamalar altında afişe olmayı suç saymayabilirler. Hatta şeffaflığı öne alacakları için demokrat bir toplumda ikinci eğilimin baskın çıkma ihtimali muhtemelen daha çoktur.

Oysa liberal bakış iki düzlemi ayırt etmekte zorlanır. Yani hukukun niteliği ve nasıl saptanması gerektiği sorusu ile hukukun işlevselliği ve saygınlığı birbirine karışır. Böylece aslında toplumsal açıdan gayrımeşru olan bir hukuk sistemi bile, ‘hukuk’ olarak korunmak zorunda kalınabilir. Çünkü hukuk liberaller için kerteriz alınabilecek tek referanstır ve ona zarar vermek istenmez. Bunun da nedeni liberal ideolojinin zihniyeti yok sayan, onu aşan bir ‘doğal duruma’ yaslanması ve evrenselliği de buradan türetmesidir.

Etyen Mahçupyan

Jeopolitik deprem: Kimler çökecek, kimler yükselecek?

Son zamanlarda Karadeniz'le ilgili her gelişme, her açıklama, her girişim özellikle ilgimi çekiyor. Tıpkı yıllardır Ortadoğu'daki gelişmeler, Akdeniz'deki gelişmeler, Afganistan-Pakistan bölgesindeki gelişmeler, Somali-Sudan-Orta Afrika'daki gelişmeler nasıl ilgimi çektiyse öyle bir şey bu. Haçlı Sferleri'nden Birinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi, Mezopotamya'nın merkezinde yabancı orduların yığılması nasıl rahatsız ettiyse öyle bir şey. Son birkaç yıldır, bölgenin on üç ülkesinin nükleer teknolojiye geçme çabasının ne tür sorunlara yol açacağına ilişkin korku gibi bir şey. Son birkaç yıldır, Karadeniz'de olanlar, önümüzdeki birkaç yıl içinde Karadeniz-Hazar bölgesinin yeryüzünün en sarsıcı güç mücadelelerine sahne olacağına, bunların da ciddi çatışmalara yol açacağına, yaşanacakların 21. yüzyıl güç dengesini belirlemede birinci derecede etken olacağına inancımdan kaynaklanıyor bu merak.

Bir çok yabancı düşünürün bugünlerde Karadeniz'le ilgilendiğini görüp de, bölgenin geleceğinin Türkiye'de pek kimsenin merakını hala uyandıramamış olmasından derin üzüntü duyuyorum. Tıpkı, Irak işgali öncesi Türkiye'de tezkere polemikleri yapılırken bazı yabancı düşünürlerin Irak'ın Jeopolitiğini Çanakkale Savaşı'yla birlikte değerlendirdiklerini gördüğüm zamanki üzüntüyü simdi yaşıyorum.

Avrupa'yı Orta Asya'ya ve Avrasya hattına bağlayan, Ortadoğu'ya bağlayan, Güney Asya'ya bağlayan, Kafkaslara bağlayan bir denizden söz ediyoruz. ABD'nin Karadeniz'den üç kıtayı yönetmeye çalışmasından söz ediyoruz. Tarih boyunca büyük güçlerin hakim olmaya çalıştığı bir denizden söz ediyoruz. Pers imparatorluğunun, Roma imparatorluğunun, Yunanlılar'ın, Hititler'in, Bizans'ın, Çarlık Rusya'sının, Osmanlı'nın, Napolyon'un, Almanya'nın hakim olmaya çalıştığı, Avrasya'nın merkezinden söz ediyoruz. Truva Savaşları'nın bile Boğazları ve Karadeniz'i denetlemek için yapıldığı söylenir.

Şimdi, ABD bu deniz üzerinden hem Rusya'yı sınırlamak hem Kafkaslar ve Orta Asya'ya yerleşmek, hem bölgenin zengin kaynaklarına ulaşmak istiyor. Avrupa, bu deniz üzerinden Kafkaslar'da, Orta Asya'da ve Ortadoğu'da mevzi kazanmak istiyor. Bu deniz yüzünden Osmanlı-Rus savaşlarını, boğazlar sorununu, Avrupa'nın bu savaşlara müdahalelerini hatırlayalım. O tarih yeniden günümüze taşınıyor.

Bugün Ortadoğu'da ne olmuşsa yarın Karadeniz-Kafkaslar-Orta Asya hattında aynı şey olacak. Kırım Savaşı'nın anlamı neyse, bugünlerde Karadeniz'e ilişkin tartışmalar da o. Olayı sadece ABD'nin askeri üs istemesiyle sınırlı algılamayalım. Karadeniz'in bir ucu Akdeniz'e, bir ucu Basra Körfezi'ne, bir ucu Hazar Denizi'ne ulaşıyor. Rusya, Türkiye, ABD, AB, İran ve diğer bölge ülkeleri, bu deniz üzerindeki hakimiyet mücadelesine göre pozisyon belirliyor. ABD ve NATO, Bulgaristan ve Romanya üzerinden bölgeye giriyor. Washington, Polonya, Macaristan, Ukrayna, Bulgaristan, Romanya ve Gürcistan üzerinden Karadeniz'e yerleşiyor.

Bu dönemi dikkatle değerlendirmek zorundayız. Küresel ekonomik kriz, sadece "ekonomik kriz" değildir. Sonuçları ekonomik olmaktan çok siyasi olacaktır, jeopolitik olacaktır. Başta ABD olmak üzere, yeryüzünün merkez güçlerinin boylarının ölçüsünü ortaya koyacaktır. Bir çok ülke, merkezi rolünü kaybedeceği gibi, bir çok ülke imparatorluk günlerine dönecektir. Etrafımızda gördüğümüz işgaller, çatışmalar, etnik sorunlar bu büyük kırılmanın, yer değişiminin, güçler dengesinin yeniden oluşumunun küçük göstergeleri. Kriz, bugüne kadar olanın çok ötesinde değişimlere yol açacak, birkaç yıl içinde tahmin edemeyeceğimiz ölçüde şaşırtıcı gelgitlere neden olacaktır.

Meksikalı jeopolitikçi Jose Alonso Trabanco, krizin yol açacağı jeopolitik çöküşün sanılandan çok daha yakın ve ciddi olduğunu, uluslararası sistem ve güçler dengesinde çok büyük etkilere yol açacağını, Amerika'nın bile tek yanlı küresel liderliğini sona erdireceğini, gücünü önemli ölçüde zayıflatacağını söylüyor. Ona göre, bir çok ülke pozisyonunu yeniden tanımlamak zorunda kalacak. Doların hegemonik gücü bitecek. Dolar ve askeri güce dayanan ABD hegemonik gücü de gerileyecek. Dahası; kriz, NATO'nun opersyonel imkanlarını önemli ölçüde daraltacak. Hatta, NATO üyeleri, bırakın dünyaya şekil vermeyi ittifak içindeki dostlarını kurtarma telaşına düşecek. AB üyelerinin bir çoğu önemli ölçüde gerileyecek. Yunanistan, Polonya hatta İtalya ve Fransa bile ciddi sorunlar yaşayacak. Bazılarına göre İngiltere bir finansal enkaza dönüşecek. Bu yüzden ekonomik kriz, en tehlikeli noktaya doğru ilerliyor. Bu da uluslararası güç dengesini dağıtacağı nokta.

Krizin de tetiklemesiyle yaşanabilecek jeopolitik çöküş, ülkelerin acizlik içinde kaderlerine razı olarak geri çekilecekleri bir süreç olmayacak. Güçler dengesinin yeniden oluşumu büyük çatışmalarla da kendini gösterebilecek. İşte Karadeniz üzerinde biriken stres bu dönemde patlarsa, bugün Ortadoğu'da yaşadığımız sarsıntıya Kırım'dan Kafkaslar'a, Hazar'dan Güney Asya'ya kadar tanık olabiliriz. Bu yüzden Karadeniz'e dikkat çekmeye çalışıyorum.

Bu yüzden, tarihin bu dönemde Türkiye'ye Anadolu topraklarından taşma rolünü yeniden verebileceğini düşünüyorum. Son zamanlarda Ortadoğu'da olduğu gibi, Afrika'da olduğu gibi, Türkiye'ye yönelik yoğun ilgi belki de bu taşmanın habercisi. Uçuk senaryoları önemsemeden, bu geçiş dönemini dikkatle okuyarak, Türkiye'nin önünü açacak perspektiflere ihtiyacımız var. Büyük düşünebilen, güçlü sözler söyleyebilen, sağlam adım atabilenlere ihtiyacımız var. Amerika, o kadar uzaktan Karadeniz'den üç kıtayı kontrol etmeyi düşünebiliyorsa, Türkiye neden düşünmesin!

İbrahim Karagül

'Fasıl' deyip geçmeyin

Ülkemizin en büyük medya patronunun muhafazakâr ağırlıklı bir ortama katılması neden tedirginlik konusu olur? “Bunların birlikteliğinden ya yakınlık doğarsa?” rahatsızlığı neden yaşanır?

Tedirginlik duyulduğu ve rahatsızlık yaşandığı Aydın Doğan'ın fasıla beraber geldiği yazar tarafından kayıtlara geçirilmiş durumda. İlk önce “Aydın Bey muhafazakâr câmiaya açılıyor” başlığını uygun gördüğü ve rahatsızlık duyduğu buluşmayı, ancak zihninde “Muhafazakâr câmia Aydın Doğan'a açılıyor” biçimine sokunca içine sindirebilmiş... Muhabbet faslında 'netameli konulara girilmemesi' de yazarımızı mutlu etmiş...

Patronla konuşurken hangi konulara girilmesi 'netameli' sayılabilirdi?

Görüşlerini usanmadan yazıp duran, TV programlarında da ifade edebilen biriyim ben... Zihinlerini güncelin ağırlığından temizlemek üzere aylık 'fasıl' buluşmasına gelen dostlara, Aydın Doğan aramızda diye, fuzuli bir güncellik bombardımanı mı yaşatacaktım? Yoksa okunacak şarkılar arasına “Kendin ettin, kendin buldun” türünden mesajlı şarkılar yerleştirme münasebetsizliği mi yapacaktım?

İnsanların çevreleri karakterlerini de etkiliyor. Aydın Doğan bir Anadolu insanı. 50 yıl önce tanıştığı dostlarıyla irtibatını hâlâ sürdürüyor olması temel duygularının sağlamlığının işaretidir. Türk musikisinin icra edildiği ortamda kendisini nasıl rahat hissettiğinin en yakın tanıklarıyız...

Gazetesini çıkaran pop sosyologun, “En sevdiğin şarkılardan albüm yap” talebine cevap olarak, toplum karşısına 'aryalar seçkisi' ile çıktığını biliyoruz.

Aydın Bey'in o albümü baştan sona dinlediğini bile sanmam.

“En sevdiğiniz şarkılardan albüm yapın” teklifi Aydın Bey'e yapılsaydı, onun seçeceği 15 şarkıyla benim seçeceğim 15 şarkının büyük bir bölümü örtüşürdü. Turgut Özal da Türk musikisi sever ve dinlerdi, Tayyip Erdoğan da öyle...

Halk için çıkıyor Aydın Doğan'ın gazeteleri, gazeteyi çıkaranların zevkleri ise halkla örtüşmüyor... Türk musikisinde besteci ve icracılarının çoğu dini musikiden gelen üstadlardır; halka hitap ettiği iddiasındaki gazeteyi çıkaran pop sosyologun zevki ise farklı bir dinin müziğinden beslenen 'aryalar'...

Burada bir yanlışlık yok mu sizce?

“Patronumuz muhafazakârlara açılmıyor, muhafazakârlar patronumuza açılıyor” ve “Neyse netameli konuları açmadılar” diye sevinç duymazdım ben onların yerinde olsam; “Ya bizim patron köklerini ve bizim o köklerle ne kadar ilgisiz olduğumuzu keşfederse” diye uykularım kaçardı.

Bir yakını Turing Kurumu'na uzun yıllar başkanlık yapmış Çelik Gülersoy'la ilgili bir anısını aktarmış bir dostuma, o da beni bilgilendirdi. Çelik Bey bulunduğu ortamlarda Türk musikisi çalınmasını istemez, yanında hep Klasik Batı Müziği kasetleri taşırmış... Anekdotu aktaran yakını bir vesileyle evine gidip odasına girdiğinde Dede Efendi'den şarkıları gözyaşları eşliğinde dinlediğini görünce çok şaşırmış...

Hiç yadırgamadım, biliyor musunuz?

Köklere yabancılık, ya da öyle görünmek, belli yerlere gelebilmek için gerekli sayılmıştır bizim gibi ülkelerde... Onun için Kahramanlar'da doğup büyüyen, babası esnaf annesi evhanımı, devlet okullarında ve devlet imkânlarıyla okumuş biri, büyük bir gazetenin başındayken 'arya' dinlemek ve dinletmek ihtiyacı duyar bizde...

Kendisiyle kökeni bir, ama kendi davrandığı gibi davranmayanı 'gerici' gibi görür ve gösterir...

Şimdi bir türlü kabul etmedikleri gerçekle yüzleşmeleri bunun için zor oluyor o tiplerin: Türkiye değişti ve değişim her alanda kendisini hissettiriyor; medyanın bu değişimin dışında kalması mümkün değil. Medya 'merkez medya' olmaya devam etmek istiyorsa merkez değerlerle hemhal olmak zorunda...

Köksüz, tutarsız, yanlış iddia sahiplerinin kendilerini 'merkez' olarak gösterme hokkabazlığı bitti. Bugün oldukları yerde durmaya devam ederlerse, kısa süre içerisinde 'marjinal' hale geldiklerini göreceklerdir.

CHP'nin İstanbul büyükşehir belediye başkanlığına aday gösterdiği kişinin mevcut belediye başkanına sorduğu o kritik soruyu unutmuş değiliz: “Hayatında hiç operaya gittin mi?”

İçeride ve dışarıda operalar izledim ben; herhalde Kadir Topbaş da operaya gitmiştir... Hep 'yabancı' hissetmişimdir kendimi operada, sahnelenen 'yerli' bir konu olsa bile... 'Opera' İtalya dışında dünyanın her tarafında 'yabancılık' hissi veren bir sanat dalıdır çünkü...

Ülkemiz kültür, sanat, medya alanında varolan bir yanlışlığı artık değiştirmek gerekiyor: Yerliliği özentinin önüne geçirmeliyiz.

Medyada sarsıntıları başlayan işte bu süreçtir; ben onların yerinde olsam ciddi endişe duyardım.

Taha Kıvanç
(Fehmi Koru)

Darwin tartışmaları

200. doğum yıldönümü dolayısıyla şu sıralar Darwin yine gündemde.

Aslında "yine gündemde" demek doğru değil; kimileri için ne zaman gündemden düştü ki?

Her "teori" gibi tabii ki Darwin'in "evrim teorisi" de tartışılacak.

Ancak bu tartışmanın –geçen gün değindiğim gibi- sıkça rastladığınız gibi, yani "Darwin= Marx = PKK" eşitliği içinde cereyan etmesi, takdir edersiniz ki düşünceyi geliştirmeyi değil neredeyse yok etmeyi amaçladığından en azından yararsız bir tarzdır.

1831'de henüz 22 yaşındayken, "Canlı varlıkların çeşitliliğini zaman ve mekan içinde anlamak" arzusuyla-merakıyla Güney Amerika'dan başlamak üzere 5 yıl sürecek bir dünya turuna çıkan Darwin gibi bir araştırmacıyı bu derece kaba bir eşiklik içinde anlamaya ve hatta reddetmeye kalkışmak her şeyden önce işin ciddiyeti ile uyuşmuyor.

Muhakkak siz de Dücane Cündioğlu'nun gazetemizdeki yazılarını dikkatle izliyorsunuzdur. Yazarımızın önceki gün (22 Şubat) yayımladığı "Ya maymundan, ya ensest ilişkiden (mi?)" başlıklı yazısı da dikkatinizden kaçmamıştır sanırım.

Cündioğlu, yazısının son faslına şu cümlelerle başlıyordu:

"İnsanın köklerini açıklamak bakımından, Adem-Havva kıssası zahirî yorumuyla öne sürülmeye aslâ elverişli değildir. Çünkü bu zahirî yorum, ilksel bir ensest ilişkiyi varsaymadan insanın soyunu türetmeye imkân vermez."

İsterseniz, bir yanlış anlamayı peşinen engellemek için altını bir de ben çizeyim: "zahirî yorumuyla öne sürülmeye aslâ elverişli değildir."

Cündioğlu'nun bu yerinde uyarısı üzerine –yine geçen gün değindiğim- Prof. Hayrettin Karaman'ın "İslam Düşüncesinde Evrim Teorisi" başlıklı makalesini tekrar önüme koydum.

Cündioğlu'nun altını çizdiği husus –tabii ki- değerli ilahiyatçımızın yazısında da gözden geçiriliyor. Karaman, bu meseleyi "İlk insan ve onun eşi aynı özden yaratıldıktan sonra ilk üreme ve onu takip eden nesillerin oluşması nasıl gerçekleşmiştir" şeklinde formüle ettiği soruya cevap arıyor. Karaman'ın bu konuda dile getirilen bir açıklamayı ("Havva'nın ikiz doğurması ve aynı batında doğmayanların öncekilerle evlendikleri gibi") akıl ve nakil yönünden kabulü imkansız görerek reddetmesinden sonra soruyu Hz. İsâ'nın yaratılması çerçevesinde açıklamaya çalıştığını görüyoruz. Yani Meryem'in bir erkekle beraber olmadan Allah'ın ruhundan üflemesi ile hamile kalması.

Karaman'ın bu hatırlatmadan sonra konuyu şöyle bağladığını gözlemliyoruz: "Kur'ân-ı Kerim'de ve sağlam rivayetlerde 'kardeşlerin birbiri ile evlendikleri' bilgisi verilmediğine göre ilk yaratılan erkek ile kadından birçok erkek ve kadının türetilmesinin nasıl olduğunun bilinmediğini, yukarıda zikredilen şekillerden (Hz. Âdem, Meryem-İsâ, Hz. Yahyâ, KB) birisine göre veya bir başka şekilde yaratma ve çoğalmanın olabileceğini ifade etmek bize daha uygun görünmektedir."

Karaman, burada uzun alıntılar yapmamız imkansız olan bu önemli yazısında Darwin'in evrim teorisini İslam düsüncesi içindeki üç ekolden birisi olarak adlandırdığı Kelam-Kelamcılar çerçevesinde de değerlendiriyor. Mutezile'ye mensup Nezzam ve Câhız gibi kelamcıların ortaya attıkları "evrimci yaratılış teorisi" hakkında da özet bilgiler veriyor. Karaman'ın yorumuyla bu düşünürlerin anlayışı şöyledir: "Her şeyi bilen Allah, türleri ayrı ayrı ve birden yaratmamış, birinin diğerinden evrimleşme yoluyla oluşmasını sağlamıştır. Bu 'birinin diğerinden oluşması' da, ilk yarattığı maddenin aslın, çekirdeğin, kendinden sonra meydana gelecek bütün türleri bilkuvve (onda gizlenmiş olarak) içermesi sebebiyle olmakta, bu özelliğe dayanmaktadır."

Son olarak Karaman'ın "ehl-i sünnet kelamcılar"ın "Allah Teâlâ bütün türleri birden ve ayrı ayrı yaratmıştır. Türler arasında evrimleşme yoluyla geçişler yoktur" tezini savunduklarını hatırlattığını da belirteyim.

Demek ki, mesele kimilerinin sandığı gibi "basit" ve içinden kolaylıkla çıkılabilecek türden değildir. Konu –tabii ki- İslam düşüncesi içinde de tartışılmış, farklı tezler ortaya atılmış, ortaya olgun bir felsefi çerçeve çıkmıştır. Zaten düşünsenize: "Basitlik" ile hangi mesele anlaşılabilir ki…

Bir köşe yazısının alanını çok aşan bu konuya ilişkin Mustafa Akyol'un Star gazetesinin dünkü sayısında yayımlanan yazısına da kısaca değinmek istiyorum. Akyol, Darwinizm'e ilişkin tartışmaları hatırlattıktan sonra şöyle devam ediyordu:

"Olacak olan şu: Yeryüzündeki canlıların 'doğaüstü' müdahalelerle değil, aynen bulutların oluşması veya yağmurun yağması gibi, doğa kanunları sonucunda var olduğu anlaşılacak. Bu, ilahi kitaplardaki yaradılış bahislerinin 'lafzi' yorumuyla çelişiyor kuşkusuz, ama aynı bahislerin 'mecazi' yorumu da mümkün. 'Allah'ın eli' denince, lafzi bir yorum yapıp bedensel bir 'el' varsaymak yerine, daha mecazi bir yorum yapıp O'nun kudretini düşünmüyor muyuz? Ve neden doğa kanunları da O'nun kudretinin yansıması olarak anlaşılmasın?"

Bu dikkat çekici yorum bana ister istemez- Aquinolu Thomas'nın özellikle altını çizdiği "ikinci nedenler" bahsini hatırlattı. Thomas, özellikle Augustinos'tan tamamen farklı olarak, Tanrı'nın evreni "ikinci nedenler" ile yönettiğini söylüyordu. Thomas da şüphesiz, evrenin sonuç olarak yaratıcı bir zekanın eseri olduğuna inanıyordu, ancak bu yaratıcı, olup biten her şeye doğrudan müdahale etmemekte, oluşumu yine kendi eseri olan "ikinci nedenler"e, yani doğal yasalara havale ediyordu. (Ateş doğal olarak yükselmekte, taş doğal olarak düşmekteydi.) Aristoteles'in etkisiyle, dünyada paganların da anladığı gibi doğal bir düzen içinde türlere, cinslere ve bireylere yer olduğunu, bu varlıkların kendi yasalarına, kendi ereklerine göre yönlendirildiğini ileri sürüyordu.

Zor bir konuya girdiğimin farkındayım. Ama bitirirken, bu "ikinci nedenler" bahsinin pek çok teolojik zorluğun aşılmasına nasıl yardımcı olduğunu ve de çok daha önemli olarak bu "yasalar"ın tanınmasıyla bilimin (ve giderek politikanın-çünkü onun da "yasaları" var) niçin mümkün olabileceğini düşünmenin bayağı yararlı bir iş olduğunu hatırlatmak isterim. Thomas'nın şahsında olduğu gibi yani: Hem bir "aziz", hem de fizik biliminin ve giderek politikanın yolunu açan "laik" bir düşünür diyelim mi?

Kürşat Bumin

23 Şubat 2009 Pazartesi

Yeni Anayasa Nisan'da Gündeme Gelir Mi?

Başbakan, yeni anayasanın Nisan'da yeniden gündeme geleceğini açıkladı.

"Niçin Nisan'da" diye sormuyorsunuz, çünkü malum, sırada yerel seçimler var.

Mustafa Erdoğan (Star) geçen günkü (19 Şubat) yazısında "Yeni bir anayasaya olan ihtiyaç konusunda yaygın bir toplumsal destek olduğu da görülüyor" diyordu. Söz konusu desteği verecek kesin-muhtemel kesimleri de, "kabaca liberal-demokrat aydınlar", "iktidar partisine destek veren seçmen tabanı, başka partilerin seçmenlerinin bir kısmı ve kimi partisizler" ve de DTP ve Kürtler olarak sıralıyordu.

Değerli anayasa hukukçumuzun bu tespitini "iyimser" bir görüş olarak yorumladım. Bu yorumumum birinci nedeni Özbudun heyetinin hazırladığı anayasa taslağından hareketle yapılan tartışmalarının yakından ve ciddi olarak fazla kişi ve çevreyi ilgilendirmediğini gözlemiş olmamdır. Haksız biçimde "AK Parti Anayasası" olarak damgalanan bu taslak, en başta, gerektiği kadar bu partinin teşkilatını heyecanlandırmamıştı. CHP ve MHP'nin tavrı yeni bir anayasanın gerekliliği konusunda daha baştan belli olduğu için, söz konusu tartışmalar bu siyasal oluşumları zaten teğet geçmişti. Taslak belki sadece DTP ve Kürtler'in ilgisini çekmişti. O ilginin derecesi ve biçimi de bir başka konu tabii ki.

Taslak tartışmaları sırasında da söylemiştim: Bu ülke-toplum, "anayasa konuşmayı" acil işleri ya da "yangında ilk el atılacaklar" arasına yerleştirmemiş, yerleştirmiyor. Bunun en iyi delili de –bence- bu ülkede "Tek Parti" diktatörlüğü ile 1950'dan sonra tanıştığımız "birkaç partili hayat" tarzının aynı anayasa ile –pekâla- yürütülebilmiş olmasıdır. Bana soracak olursanız, olacak iş değildir derim. Bir ülke-toplum-devlet seçim kanununda yapılan bir değişik dışında aynı anayasa ile totaliter-otoriter ve demokrasi sistemlerini ayakta tutabilir mi? Bunun nedeni –şimdi sırası değil ama- bence, Türkiye'nin bütün (özellikle) büyük-büyükçe partilerinin, Milli Selamet ile başlayıp bir ölçüde AK Parti ile son bulan farklı siyasi "damar" dışında, CHP'den neşet etmeleridir. Nitekim bundan dolayıdır ki, başta Demokrat Parti yeni bir anayasa ihtiyacı duymamıştır.

Mustafa Erdoğan, "Türkiye'nin liberal-demokratik ilke, kural ve kurumları somutlaştıracak yeni bir anayasaya gerçekten ihtiyacı var" derken –tabii ki- haklıdır.

Erdoğan, bu tespitinden sonra "Çünkü" diyerek yaptığı ikinci tespitinde de tamamen haklı:

"Türkiye'de cari rejime hakim olan, bir yandan halka öbür yandan da 'hukuk'a dayanan liberal-demokratik bir meşruluk anlayışı değildir. Bu rejimin ana meşruluk referansı resmi ideolojidir. Ne var ki, bu Türkiye için de facto bir durum olmanın ötesinde, aynı zamanda 'anayasal' dayanağı da olan bir durumdur. Onun içindir ki, siyasi rejimin meşruluğunu sadece halka ve evrensel hukuka dayandıracak yeni bir anayasaya acilen ihtiyacımız var."

Çok doğru; temel hatları bu olan bir anayasa acilen ihtiyacımız var. Ancak bunu ciddi olarak kimler istiyor, bu yönde ciddi bir talep var mı?

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, "Ana muhalefet partisinin içinde olmadığı bir anayasa değişikliğini sayısal olarak yapmak mümkün ama anayasa değişikliği bir meclis çoğunluğu değil, bir uzlaşı meselesidir" derken haksız değil. Yakın tarihte "taslak"ın ortaya koyduğu zorluklar da zaten bunun doğruluğunun bir kanıtıdır. Ancak ben bir adım ötesine ilişkin olarak da şu soruyu soracağım: Mustafa Erdoğan'ın çizdiği bir anayasaya CHP cephesinden bir "uzlaşı" ışığı gelse bile, çizilen bu anayasanın "ilke, kural ve kurumları"na AK Parti'nin –candan bir biçimde- sarılması ne derece ihtimal dahilindedir? Sizi bilmem ama ben, mevcut siyasetini değerlendirerek, bu konuda da "iyimser" olamıyorum. Sizi bilmem ama ben bu çerçevede samimi bir arzunun, bu ihtiyacın kokusunu almıyorum.

CHP'ye nazaran AK Parti'nin yeni bir anayasa için sergilediği gayreti görmüyor ya da küçümsüyor değilim. Mesela anayasa konusunda "uzlaşıya" önem verdiklerini belirten Nihat Ergün'ün son olarak yaptığı şu açıklamayı hatırlayın: "CHP'nin ön şartı şimdiye kadar ki, kilit rolü oynayan konusu dokunulmazlıklardı. Anayasa değişikliğinde uzlaşmanın bir numaralı maddesi bu olur. (…) Bizim programımızda da zaten, bütün dokunulmazlıklar ele alınacaksa, bu konuya bakalım şeklinde bir yaklaşımımız var. Baykal da buna yaklaştığına göre bir numaralı uzlaşma maddesi bu konu olur, ondan sonra diğer konulara bakarız…"

Ama bir de AK Parti'nin bu önerisine CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay'ın verdiği cevabı okuyun:

"İktidar, anayasa önerisiyle ülkenin gerçek tartışma konularını örtüyor. (…) Dokunulmazlıklarla ilgili tek bir anayasa değişikliği önerisi gelirse, bunu değerlendirebiliriz. Anayasa değişikliği önerisi, CHP'nin bu aşamada gündeminde değildir. İktidarın üslup ve anlayışında değişiklik olması, ön şartımızdır…"

Görüyorsunuz, Ak Parti yetkilileri tarafından –haklı olarak- dile getirilen "uzlaşı" önerileri ile bir adım bile yol alınamayacağı apaçıktır. CHP açıkça "anayasa değişikliği gündemimizde yok" diyor. Demek ki üzerinde karar kılınan "uzlaşı" ilkesinin yolu buraya kadar. Demek ki bu durumda yeni anayasa için bir başka askeri darbeyi beklemekten başka yol yokmuş gibi görünüyor. Biliyorum, işin şakası bile kötü, işin şaka kaldıracak yönü yok ama bu yöntem ne yazık ki ülkenin bir gerçeği haline dönüşmüş. Bu ülkenin "Tek Parti" dönemi –maalesef tahmin ettiğimizden de güçlü bir iz, tortu bırakmış. Bu durumda beklemekten başka çare yokmuş gibi görünüyor. Toplumun Mustafa Erdoğan'ın çizdiği "liberal-demokratik ilke, kural ve kurumları somutlaştıracak yeni bir anayasaya" gerçekten-içten olarak- ihtiyaç duyana ve bu ihtiyacını duyurmaya sıra gelene kadar beklemekten başka çare yok. Hatta şöyle de diyebiliriz: Mevcut anayasadan samimi olarak "sıkılmaya" başlayıncaya kadar. Çok yazık ama önümüzdeki resim ne yazık ki böyle.


Kürşat Bumin- Yenişafak

22 Şubat 2009 Pazar

Abdülhamid'in Siyonizm'le dansı

7 Ağustos 1949 günü Tel Aviv-Kudüs yolundan bir cenaze arabası ağır ağır geçmektedir. Viyana'dan bir 'kahraman'ın kemikleri getirilmiştir.
Bir piyes yazarı ve gazeteci olmasına rağmen kendisini Siyonizm'e adamış, bir hayal kurmuştu. Ama körü körüne hareket etmemiş, çok katlı ve çok boyutlu stratejiler izlemişti. Bu uğurda kralları, bakanları, aydınları, din adamlarını, kısaca aklınıza kim gelirse onları kullanmaktan çekinmemişti. İnancı şuydu: Bir fikir iyi ve haklı ise muhakkak galip gelir.
1897'de ilk Siyonist Kongresi'ni İsviçre'nin Basel şehrinde topladı. Günlüklerine şu kâhince notu düşecekti: "Ben Yahudi Devleti'ni Basel'de kurdum. Eğer bunu bugün yüksek sesle söylersem, cümle âlem bana gülecektir. [Fakat] belki beş yıl içinde ama kesinlikle elli yıl içinde onu herkes tanıyacaktır."
Dünyada bunun kadar kesin tutturulmuş bir kehanet az bulunur.
İşte ölümünün üzerinden tam 45 yıl, 1 ay geçtikten sonra Viyana'dan getirilen kemikler, Budapeşte doğumlu bir Yahudi'ye aitti. Kudüs'te kendi adıyla anılan tepedeki siyah anıt-mezarının üzerinde İbranice yalnızca "Herzl" yazıyordu. Yani Dr. Theodor Herzl.
İşte bu Theodor Herzl, Avrupa'da zulüm görmekte olan Yahudi halkı için Filistin'den bir toprak parçası koparmak amacıyla eşiğini aşındırmıştı Yıldız Sarayı'nın.
19 Temmuz 1896'da kendisi görüşememişti ama danışman Kont Nevlinski aracılığıyla teklifini iletmeyi başarmıştı Sultan'a. Avrupalı zengin Yahudiler 20 milyon sterlin olarak tahmin ettikleri Osmanlı'nın dış borcunu ödeyecekler, buna karşılık Filistin topraklarından kendilerine bir yurtluk yer verilecekti.
Ne var ki, şen giden Nevlinski saraydan yaslı dönmüş, her şeyin bittiğini, padişahın tekliflerini bir daha işitmek istemediğini söylemişti. Abdülhamid şöyle demişti:
"Bir karış bile toprak satamam. Çünkü o bana değil, halkıma aittir. (...) Yahudiler milyonlarını saklasınlar. İmparatorluğum parçalanınca belki de Filistin'i tek kuruş ödemeden elde edeceklerdir. Fakat ancak kadavramız parçalara ayrılabilir. Vücudumuzun canlı canlı kesilip biçilmesine razı olamam." ("The Diaries of Theodor Herzl", Almancadan İngilizceye çeviren: Marvin Lowenthal, New York, 1962, The Universal Library, s. 152.)
Bir devlet başkanından toprak satmasını istemesindeki kabalığın farkına varan Herzl, yanlış yaptığını anlar; lakin işin peşini bırakmayacaktır. Planlarını suya düşüren bu sözler, Herzl'i etkilemiş ve günlüklerine şu ilginç notu düşmeyi ihmal etmemiştir: "Her ne kadar o sırada hayallerime nokta koymuş olsa da, Sultan'ın bu hakikaten yüce sözlerinden etkilenmiştim."

Sizin anlayacağınız, Abdülhamid'in mücadele ettiği adam da hamhalatın teki değil, davasına adanmış parlak zekâlardan biridir.
Herzl'in, orijinali Almanca olan günlüklerini (zira kendisi İsrail'in kurucusu sayılsa da, pek çok Siyonist gibi İbranice bilmezdi) İngilizceye kısaltarak çeviren Marvin Lowenthal, Abdülhamid'in Siyonist taleplerini reddini "superb", yani 'muhteşem' diye nitelendirirken, Herzl'in de bu ret cevabı karşısında Sultan'a duyduğu "hayranlık"a dikkat çekmektedir.
İşin esası şuydu ki, iddia ettiği gibi zengin Yahudiler Herzl'in arkasına çuvallarla para yığmış değildi; Abdülhamid de hafiyeleri vasıtasıyla bu durumu öğrenmişti. Blöf yapıyordu Herzl; Sultan da bunu biliyor ama Siyonistlerin Avrupa içinde palazlanmalarından ve kendisine yeni bir pazarlık kapısı açmalarından memnuniyet duyuyordu.
Bunun için toprak satın alma tekliflerini reddetmişti ama Herzl'in sonraki projelerini dikkate alır görünmüştü. Bu defa Herzl teklifini Osmanlı'yı kalkındırmak gibi bugünkü yabancı sermayenin getirilmesine benzer bir kılığa büründürmüştü. Avrupalı Yahudi sanayiciler Osmanlı ülkesine yatırım yapacak, ülkeyi, bu arada Filistin'i kalkındıracaklardı. Buna karşılık Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmesine izin verilmesini istiyorlardı.
Abdülhamid ise Siyonizm'i kullanmanın, onu reddetmekten daha fazla işine geleceğini biliyordu. Tekliflerine, kabul etmeyeceklerini bildiği bir karşı teklif getirdi: Yahudiler Osmanlı'nın 30 milyon sterlin tutarındaki dış borcunu ödemek üzere bir konsorsiyum (syndicate) kuracaklardı. Buna karşılık olarak Osmanlı topraklarına yerleşmelerine izin verilecek fakat geldikleri ülkenin vatandaşlığından çıkarak Osmanlı tebası olacaklardı. Asıl vurucu şartsa sona saklanmıştı: Yahudiler toplu olarak Filistin'e yerleşemeyecek, kitlesel yerleşmelerine izin verilmeyecek, değişik bölgelere dağıtılacaklardı; beş aile şuraya, beş aile oraya.
Herzl'in başına "him taşı" düşmüş gibi oldu. Onun bütün davası ırkdaşlarını Filistin'e yerleştirme planı üzerine kurulu değil miydi? Bunu asla kabul edemezdi. Teklif yeterince cazip gelmedi diye düşündü. Daha fazla para toplamak için döndü. Ne ki paralı Yahudiler Sultan'dan Yahudilerin göçüne izin veren resmî bir berat almadıkça kesenin ağzını açmaya yanaşmıyorlardı. Abdülhamid ise ne Filistin'e göçe izin veriyordu, ne de parayı görmeden resmî bir kabule yanaşıyordu. Mesele kilitlenmişti.

Herzl'in Abdülhamid'le görüştüğünü bildiren New York Times'ın 30 Mayıs 1901 tarihli nüshasındaki haber.
Cohn (Herzl'in günlüklerinde Abdülhamid 'Cohn' şifresiyle geçer) sıkı pazarlıkçı çıkmıştı; çok şey istiyordu ama pek az şey veriyordu. Herzl 1902 Temmuz'unda son kez geldi İstanbul'a. O da ne? Sarayın eşiğini aşındıran birileri daha vardı. Fransız Mösyö Rouvier Osmanlı maliyesini rahatlatacak tekliflerde bulunmak üzere bir toplantıdan çıkıp öbürüne giriyordu. Bunun üzerine Herzl, Filistin şartından vazgeçti, Mezopotamya'ya (Hayfa dahil) bir Yahudi göçüne resmen izin verildiği takdirde dostlarının Fransızlarınkinden daha iyi bir teklifte bulunabileceklerini bildirdi saraya.
Eskiden kendisine ümit veren saray bendegânı nedense artık yüz vermez olmuşlardı. Sözleriyle destekler görünüyor ama eylemleriyle başka yöne baktıklarını gösteriyorlardı. Sonunda Herzl, piyon olarak kullanıldığına acı bir şekilde tanık oldu. Fransızlara karşı pazarlığı kızıştırmakta kullanılmış, anlaşma yapıldığı için de artık yüzüne bakan kalmamıştı. Abdülhamid yine oyununu oynamış, Fransızları tercih etmişti.
Artık Herzl'in defterinde Osmanlı sayfası kapanıyor, İngiltere sayfası açılıyordu. Çantasını toplarken not defterine şunları yazacaktı: Türkler gün gelecek, dilenci durumuna düşecek ve dizlerime kapanıp yalvaracaklardır.
Yine de Abdülhamid'in Siyonistlere bu denli "müsait" davranmış olmasını içlerine sindiremeyenler haklı olmakla birlikte diplomatik söylem ile gerçek niyet arasındaki farkı fark etmek önemlidir. Nitekim Yahudi araştırmacı Avram Galante'nin "Abdülhamid ve Siyonizm" başlıklı makalesinde belirttiği gibi, Herzl'in görüşmesine aracılık eden İstanbul Hahambaşısı Moşe Levi'nin 3 gün sarayda bekletildikten sonra Sultan'dan yediği ağır zılgıt her şeyi açıklıyor aslında. Bende toprak satacak göz var mı? diyordu Hahambaşına. O ise, torununun Galante'ye anlattığına göre, ağlayarak Sultan'ın ayaklarına kapanıyor, yemin billah Herzl'in toprak talep edeceğini bilmediğini söylüyor, af diliyordu.
Abdülhamid'in cenazesi de bir gün törenle "Türkiye"ye getirilir mi acaba?

Mustafa Armağan

Ergenekon Efsanesi kime ait?

Bir yalana çok fazla insanın inanması, sahte olanı gerçek yapmaz. Türklerin "çıkış" efsanesi olarak anlatılan Ergenekon, bir safsatadan ibaret. Sahte masallar dünyasında mutlu bir şekilde yaşamak mümkün. Ama birilerini mutlu eden bu hayaller başkaları için bir kâbusa dönüşmüş ise, uyanmanın vaktidir.

Hikâyenin aslı şöyle. Cumhuriyet, kurulduktan sonra kendi tarihini yazmaya girişiyor. Bu tarihin iki temel ihtiyaca cevap vermesi bekleniyor. Cumhuriyetin yeniliği, imparatorluk modeli bir devletin yerine bir ulus-devlet şeklinde kendini inşa etmesi. Birinci ihtiyaç bu ulus-devletin ulusunu oluşturmak. İkincisi ise, Avrupalıların "Türkler bu coğrafyanın yerli halkı değiller, onları Orta Asya'ya geri gönderelim" tezi üzerine inşa edilen düşmanlığa karşı durmak. Bunun için ise Türklerin Anadolu'nun yerli halkı olduğunu ispatlamak gerekiyor. 1930'larda Atatürk'ün önderliğinde oluşturulan Türk Tarih Tezi, bu iki ihtiyaca cevap vermek için geliştirilmiştir. Bu Tez'in iki temel iddiası vardır. Birincisi, Türklerin 5 bin yıllık çok eski bir ulus olması. İkincisi, Anadolu'da yaşayan Hititlerin, Romalıların atası Etrüsklerin Türk olduğu ve dolayısıyla bu toprakların eskiden beri Türklere ait olması.

5 bin yıl öncesine giderek, birkaç yıl öncesinin Osmanlı'sını reddetmek, yeni bir ulusun yaratılacağı çok uzak bir geçmişin belirsizliğine sığınmak ve oradan istediğiniz her şeyi çıkartmak mümkündü. 5 bin yıl öncesi esaslı hiçbir bilginin olmadığı, dolayısıyla kolaylıkla yeni baştan yazılabilecek kadar karanlıktı.

Çocukken tarih kitaplarında bize anlatılan "Göç haritaları" ile bugün Ergenekon Terör Örgütü'ne ilham kaynağı olan Ergenekon Efsanesi, Türk Tarih Tezi'nin sahteliklerinden geriye kalan birkaç izden sadece ikisi. Ankara'da Sıhhiye meydanındaki, Hitit güneş kursu, Etibank ve Sümerbank isimleri de öyle. Ergenekon Efsanesi, farklı versiyonları ile Çin kaynaklarında geçen ve Moğol kabilelerine atfedilen efsanelerden biri. İlhanlı tarihçisi Reşidüddin'in "Cami-üt Tevarih" isimli tarih kitabı ise, bizdeki versiyonun kaynağı. Reşidüddin bu efsaneyi bir Moğol efsanesi olarak naklediyor. Bizde bu konuda tek otorite olarak kabul edilen Bahaddin Ögel'in Türk Mitolojisi (I) isimli kitabını 14. sayfasından itibaren dikkatle okuyanlar, bu efsanenin Türklere ait olmadığına ikna olacaktır. "Moğollar da Türk idi" tezi ile bu efsaneyi dönüştürmek de mümkün değil; çünkü bu efsanelerde geçen Moğolların düşmanları Türklerden başkası değil. İddia edilenin tam tersine Türkler (bir Hun hakanı) bir Moğol kabilesini yok ediyor; geride tek kalan çocuğun ayakları kesiliyor ve sonra bir Kurt o çocuktan hamile kalıyor.

Ergenekon, bir Türk efsanesi olarak Kurtuluş Savaşı sırasında Yakup Kadri tarafından icat edilmiştir. Halbuki efsaneler, bir toplumun ortak hafızasıdır. Efsaneler ve destanlar vasıtasıyla o toplumun ortak geçmişi, yeni nesillere aktarılır. Osmanlı'da, Selçuklu'da en küçük izine rastlanmayan bir hikâyeyi, Cumhuriyet kuruluşuyla birlikte 5 bin yılın içinde birdenbire "keşfetmek" ve sadece tek "yabancı" kaynağa dayanmak ne kadar inandırıcı? Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu sahtelikleri ders kitaplarından acilen temizlemesi lâzım.

Niyetim kimsenin kutsalıyla, inancıyla uğraşmak değil. Ergenekon Efsanesi ve Kurt figürünün MHP ideolojisinin önemli sembollerinden biri olduğu herkesin malûmu. At izi it izine karıştı. Türkiye'nin sahip olduğu her şeye kasteden tehdidin adı Ergenekon olarak kayda geçti. Bu tehdidin varlığı bile, Ergenekon efsanesi gibi sahteliklerin eseri. Demek ki sahtelikler akıl dışı sapmalara yol açıyor.

O zaman putları parçalamak gerekiyor. Bizim beş bin yılın karanlığından, Moğol kabilelerinden aşırdığımız sahteliklere değil, henüz üzerinden üç nesil bile geçmemiş yakın tarihimizin gerçeklerine ihtiyacımız var. Moğol efsanesindeki kurdun izini aramak yerine Osmanlı'dan kalma haritaların ayrıntılarına bakmalıyız. Bir kurdun peşinden gidecekler ile Osmanlı'nın bize miras bıraktığı ahlakî otoriteye rıza gösterecek Ortadoğu halklarını karşılaştırmayı deneyin. Bizim yeniyetme halklar gibi büyük görünmek için sahte bir tarihe ihtiyacımız yok. Osmanlı'dan devraldığımız miras zaten yeteri kadar büyük.

Mümtaz'er Türköne

Benim Afrikam

Sahel altı Afrika'yı ziyaret eden ilk Türkiye Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül gezisinin ilk durağı Kenya'dan güneydeki Tanzanya'ya geçti. Tanzanya'nın da güneyinde tarifsiz trajedilerin pençesinde kıvranan Zimbabve var.
Bir zamanlar dünyanın en sevilen devrimcisiyken bugün en acımasız diktatöre dönüşen Robert Mugabe'nin Zimbabve'si...
Enflasyonun yüzde 2 trilyarı geçtiği Zimbabve... (Not: O kadar büyük rakam ki, Türkçe'de henüz karşılığı yok. 1 Trilyar'ı yazmak için 27 sıfır eklemek gerekiyor!)
Bir aylık gelirleriyle bir ekmek bile alamayan doktorların işi bıraktıkları Zimbabve... (Bir doktorun aylık maaşı 0.22 sente indi. Yani doktorlar 5 ayda 1 avro kazanabiliyorlar!)
Doktorlar işi bırakınca salgınların at koşturmaya başladığı Zimbabve... Koleraya yakalananlar 100 bini, ölenler ise 4 bini geçti. Beslenme yetersizliğinin azdırdığı AIDS salgınından etkilenenler ise 12 milyon nüfusun yarısını buldu.
Halkı tüyler ürpertici açlık, rakamlara sığmayan enflasyon ve başdöndürücü hızla yayılan salgınlarla boğuşurken, hastalar ilaç yokluğundan ölüme terk edilirken, Mugabe dün 85'inci yaşgününü 3 bin ördek, 80 inek, 70 keçi ve 12 domuzun kesildiği, konuklara 2 bin şişe şampanyanın, 8 bin istakozun, 100 kilo jumbo karidesin, 4 bin porsiyon havyarın ikram edildiği ziyafetle kutladı. Maliyeti: 1.5 milyon ABD Doları!
Aynı Mugabe'nin HongKong'da 5.8 milyon ABD dolarına muhteşem bir villa daha aldığı ortaya çıktı. "Daha" diyoruz; çünkü Afrika'nın Uzakdoğu'da "Birkaç" evi olduğu zaten biliniyordu.
Aynı Mugabe 29 yıllık iktidarında en az 5 milyar doları yurtdışına kaçırdı.

...

http://www.sabah.com.tr/safak.html

Erdal Şafak

Gazze!

Gazze’ye yapılan saldırının arka planı yeni yeni ortaya çıkıyor.
İsrail ordusu, üç gün içinde operasyonu tamamlamak üzere plan yapmışlar. 3 gün içinde Hamas yönetimi kaçacak ve İsrail ordusu şehri kontrolü altına alacak, FKÖ ile masaya oturacaklar, İsrail Gazze’den çekilirken FKÖ Gazze’de yönetimi devralacak..
Plan buymuş ve Gazze operasyonunda İsrail, Suriye dışındaki komşu ülkelere bilgi vermiş..
İstanbul’da üç gün süren Uluslararası Gazze Forumuna katılanlardan öğrendiğim kadarı ile İsrail bu işin bu kadar uzayacağını ve Türkiye’nin bu şekilde devreye gireceğini hiç hesaba katmamış.. Bütün planlar İran üzerine yapılmış ama zaten operasyon 3 gün süreceği için o konuda da ciddi bir hazırlık yapılmamış. Dahası, nasıl olsa Gazze de direnişin 3 gün içinde kırılacağı varsayılarak, Hamas liderlerinin kaçması için Mısır kapısının açık tutulması ve Mısır’a geçenlerin ise gözetim altına alınması için hazırlıklar yapılmış.. Bu arada, iddiaya göre FKÖ’den iki bakan (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanları) Mısır’da beklerken, Gazze’de yönetimi devralacak FKÖ’lü istihbarat, askeri ve siyasi büro temsilcileri de Mısır’da otelde bekliyorlarmış. Mısır’ın arabuluculuğunda Hamas ile FKÖ arasında görüşmelerin başlaması da, ortaya çıkan bu derin çelişkinin ortaya çıkan gerçekler ışığında giderilmesine dönük bir adım olarak değerlendirilmesi gerekir..
Yani Gazze operasyonu sanıldığı gibi tek başına bir İsrail operasyonu değil, İsrail, Mısır, FKÖ ortak operasyonu. Bu bir işgal harekatı değil, İsrail destekli FKÖ darbesi planı idi.. Yani bu bir Gazze Ergenekonu planı idi! Derin FKÖ’nün, ABD+İsrail işbirliği ile gerçekleştirilen karanlık bir plandı.. Ama bu oyun bozuldu..
Ürdün ve Suudi Arabistan ise bu işler olurken kafalarını kuma gömüyorlar. Hemen yeni kurulacak Gazze yönetiminin insani yardım ihtiyaçlarını karşılamak, operasyonda hasar gören yerlerin tamiri için, yani İsrail’in açtığı yaraları sarmak için destek grubu olarak hazırlanmış.
Arap Birliğinin toplanıp, “Arapların işine Arap olmayanlar karışmasın” türü bir tepki de ilginç. Bu ülkeler Gazze olayını İslâm, Kudüs gerçeğinden soyutlayarak Arapların lokalde kalan kendi içi meselesi olarak göstermek istiyorlar..
Yani Gazze saldırısı İsrail+Bir kısım Arap ülkelerinin işbirliği ile gerçekleştirilen bir saldırı..
Bu saldırıda İsrail, Mısır, FKÖ, Suudi Arabistan ve Ürdün suçüstü olmuştur.. Bundan sonra FKÖ-Hamas ilişkileri eskisi gibi olmayacağı gibi, El-Fetih, Abbas yönetimi ve FKÖ içinde de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır..
İsrail Arap müttefikleri ile başaramadığı bu işi, bu defa da NATO şemsiyesi altında, bu kez masada çözmeyi deneyecektir.. Burada en önemli sorun ise İsrail’in stratejik ortağı, bir NATO üyesi olan Türkiye’yi kaybetmne riskidir.. Türkiye bu süreçte Gazze’nin yanında yer almıştır.. Mısır ve Suudi Arabistan yöneticileri, Gazze direnişinde suçüstü olmuş ve Arap ülkelerinin liderliğini kaybetmiştir. Yani Gazze direnişi sadece İsrail’in planlarını boşa çıkarmakla kalmamış, işbirlikçi Arap ülkeleri rejimlerinin karanlık planlarını ortaya çıkartarak, suçüstü olmalarına sebeb olmuştur. Bu durum bu rejimlerin toplumsal tabanlarına da ciddi bir darbe indirmiştir..
Peki bundan sonraki plan ne?
Bunun ipuçlarını Livni’nin Brüksel ziyaretinde bulabiliriz. İsrail, tek başına ABD desteğini arkasına almasının yeterli olmadığını görmüş olmalı ki, AB ve NATO desteğine de ihtiyaç duymuştur.. Livni Brüksel’den, “beklentilerinin üzerinde bir kazanç, anlayış ve destekle ayrıldıklarını” açıklamıştı..
Yani AB ve NATO’dan İsrail’e “tam destek” vardı.. Yeni plana göre ise, dünyadan gelen tepkiler ve Türk kamuoyunun hassasiyeti İsrail’i ciddi bir şekilde rahatsız etmiş gözüküyor.. O zaman askeri çözümlerin dışında yeni önerilerin getirilmesi gerekiyordu.. İlk plan İsrail’e yönelik birtakım nokta atışlarının gerçekleşmesinin ardından Gazze’ye NATO Barış Gücünü girdirmek ve burada Gazze yönetimini kontrol altına almak, silahsızlandırmak ve Gazze içinde silah depo ve imalatını engellemek, HAMAS yöneticilerini küçük düşürücü açıklamalar yapmak ve birtakım bahanelerle terörist ilan ederek yakalayıp İsrail’e teslim etmek! İsrail için meşru olan bir şeyi Gazze yönetimi için yasaklamaya çalışıyorlar.. Ve İsrail bunu hep yapıyor. İran için yasak olmasını istedikleri bir şeyi, kendileri için meşru kabul ediyorlar..
HAMAS’a yakın çevreler bu planı İsrail’in NATO şemsiyesi altında Gazze’yi işgal planı olarak görüyorlar ve NATO’nun İsrail adına “Ortadoğu”da Filistin sorununa taraf olması, savaşa katılması şeklinde değerlendiriyorlar.. İngiltere’nin, bölgedeki çıkarlarını korumak için bugün İsrail’den çok Türkiye’ye yakın durması gerekiyor.. Bu da İsrail için talihsiz bir durum..
BM’de Çin ve Rusya’nın veto hakkının bulunması, NATO’da yine Türkiye ve Rusya faktörü İsrail’i sıkıntıya sokuyor. İsrail yönetimi Türkiye konusunda kararsız. Türkiye’yi yanlarına mı alacaklar, karşılarına mı? İsrail Kara Kuvvetleri Komutanının tepkisi, şahinlerin Türkiye’yi karşılarına almak istediklerini gösteriyor.
Zaten sonunda Türkiye ile hesaplaşmayacaklar mı? Türk halkı İsrail’e karşı öfkeli.. “İslâmcı” bir iktidar işbaşında ve Erdoğan’ın Peres’e karşı tavrı da ortada iken Türkiye ile iplerin kopartılmasının zamanı geldiğini düşünenler az değil. Ama İsrailli politikacılar için Türkiye’yi kaybetmek ağır bir bedel ve ABD’nin Ortadoğu planlarında Türkiyesiz bir senaryonun başarı şansı yok. Eğer Türkiye ile ipler kopartılırsa, Türkiye-İran yakınlaşması, Mısır’daki işbirlikçi hükümete karşı muhalefeti kışkırtabilir ve Mısır da kaybedilebilir. O zaman Ürdün ve Suudi Arabistan’ın da İsrail’in yanında yer alması düşünülemez.. İsrail bir anda düşman bir çemberin içine hapsolmuş oluyor
Yani İsrail yönetimi Türkiye konusunda kararsız..
İsrail parlamentosundaki sandalye dağılımı, ABD’deki yeni yönetim, İsrail için bu belirsizliği daha da derinleştiriyor.. Mısır Devlet Başkanı Mübarek’in Türkiye ziyaretinin ardından konuşan Mısır’ın Türkiye Büyükelçisi Dr. Alaaddin El Hadidi, Davos forumunda, İsrail Cumhurbaşkanı Peres’in, Gazze saldırısını savunurken, Başbakan Erdoğan’a, “Gazze olayını Mübarek anladı, siz anlamadınız” ifadesini kullanmasına vurgu yaparak, aslında İsrail’in Gazze saldırısı öncesi Mısır’a Livni’yi, Türkiye’ye Olmert’i göndererek, “saldırıdan haberleri var” mesajı vermek istediğini söylüyor. Hadidi’ye göre “Erdoğan’ın Davos çıkışı, bu tuzağa idi” Ve tabii Mübarek’in ani İstanbul ziyareti de, Mısır’ın bu kirli oyunun deşifre edilmesinin ardından aslında kendini aklamaya yönelik bir gişim olarak değerlendirildi..
Bölgede taşlar yerinden oynamış gözüküyor. Kartlar yeniden karılıyor. Türkiye’nin başı dik duruşu, bölgedeki birtakım hükümetlerin de “ne oluyor” sorusunu sormalarına sebeb olmaya başladı..
Bölgede ABD’ye, AB’ye, NATO’ya ve İsrail’e karşı kafa tutulamayacağına nerede ise “iman” düzeyinde bir kanaat vardı. Erdoğan’ın çıkışı, bu ön yargının kırılmasına sebeb oldu.. Kendi geleceklerini İsrail’in geleceği ile tevhid edenler, bu gidişin kendileri için yeni tehditler oluşturmaya başladığını görmeye başlayınca, politikalarını da yeni duruma göre şekillendirmeye başladılar..
Bundan sonra bölgede hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve İsrail için gelen günler, geçen günleri aratacak. Kirli oyun deşifre oldu. Gazze dramı sadece İsrail ve işbirlikçi Arap rejimlerinin değil, AB ve ABD gibi dünya çapında insan hakları ve demokrasi havarilerinin de, çıkarları sözkonusu olduğunda ilkelerini nasıl görmezden geldiklerinin kanıtı oldu..
Selâm ve dua ile..

Abdurrahman Dilipak

‘Bin yıl önce, bin yıl sonra’

Sevgili okuyucular, bendeniz bir ‘Türkçe hayranı’yım. Türkçe konuşurken, aziz dost Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun deyimiyle sanki ağzınızda bir damla bal varmış gibi hissedersiniz.
İnançlı bir Müslüman olarak Kelâmullah’ın dili bâşımız üzredir. Zaten bu dile gündelik Arapça olarak bakmak da doğru değildir. Kelâmullah’ın dili Kur’anca, bir bakıma Allahca’dır (Allah’ın hitap ettiği dil anlamında).
Yurtdışında en çok eksikliğini duyduğum iki şey, ezan sesi ile Türkçe’dir.

‘Bin yıl önce-bin yıl sonra’
Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanı, değerli dostum Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın’ın son eseri, ‘Bin Yıl Önce, Bin Yıl Sonra Kâşgarlı Mahmud ve Divanû Lugati’t-Türk’ adını taşıyor. Prof. Akalın, TDK’nın başlattığı ‘Türkçeye Emek Verenler Dizisi’nin ilk kitabı olarak bu eşsiz eseri hazırlayıp yayınladı. Herkes tarafından kolayca okunup anlaşılacak şekilde kaleme alınan
ve tamamen renkli, resimli, çok kaliteli bir baskıyla okuyuculara sunulan eserin piyasa fiyatı 16 TL; Eğer TDK’dan satın alacak olursanız 12 TL ödüyorsunuz.
Eseri âdeta içer gibi okuduktan sonra, Türkçe’nin ve Türk Kültür ve Medeniyeti’nin azameti karşısında bir defa daha hayran kaldım. Düşünebiliyor musunuz; Türkçe’nin bu ilk sözlüğü yazılırken, dünyada bugün konuşulan dillerin birçoğu henüz ortada yoktu; bazı diller de yeni oluşmaya başlamıştı.
Günümüzün ‘lingua franka’sı (ortak yaygın dil) İngilizce, bizim Orhun Kitâbeleri (M.S. 725)
Türkçe yazılırken, 7. ve 8. yüzyılda henüz oluşmamıştı.
Kâşgarlı Mahmud, eserinde ‘ütü’den, ‘mendil’den, ‘tanışma kuralı’ndan bahsediyor. Bunun gibi yüzlerce kanıt, bin yıl önce Türklerin hiç de tamamen göçebe bir toplum olmadığını gösteriyor.
Ayrıca, binlerce Türkçe kelimenin bin yıldır aynı tazeliğiyle yaşadığını görünce, dilinizle, kültürünüzle ve milletinizle övünüyorsunuz.
Bininci doğum yılında, Doğu Karahanlı devletinin hakanı Muhammed Buğra Han’ın torunu, veliaht Hüseyin Çağrı Tigin’in oğlu, Karahanlı hanedanının şehzadesi Kâşgarlı Mahmud’u saygı, minnet ve şükranla anıyoruz.

Kâşgarlı’nın torunu çalışıyor...
Efendim, TDK Başkanlığı’na geldiğinden beri -mevzuat eksikliği sebebiyle- avuç içi kadar kadroyla akla hayâle sığmaz başarılara imzasını atan Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın’ı candan tebrik ediyoruz. Akalın Hoca, bin yıl sonra atası Kâşgarlı Mahmud’un adına lâyık çalışmalar yaparak, yakın mesai arkadaşı Prof. Dr. Recep Toparlı ile birlikte yeni projeler hazırlamaya devam ediyor.
Daha önce yayınlanan ‘Türkçe Sözlük’ hepimizin başucu kitabı olmuştur. 2005 yılında yayınlanan bu eserde 104 bin kelime bulunmaktaydı. Hâlen bu rakam internette ve sesli sözlük olarak 117 bine ulaşmıştır.
Akalın Hoca’nın bir müjdesi var ki, ilk gençlik yıllarımdan beri hayallerimi süslüyor: Yaklaşık 600 bin kelimelik ‘Büyük Türkçe Sözlük...’ İnanınız ki, Türkiye’nin millî geliri bir misli artmış olsa bu derece sevinmezdim. Bu eser, 26 Eylül 2009 tarihinde yapılacak ‘Dil Bayramı’na yetiştirilecek ve 4 bin sayfalık, büyük boy, dört sütunlu tek bir kitap hâlinde yayınlanacak.
Eser, 117 bin kelimelik mevcut Türkçe Sözlük’ten, 188 bin kelimelik terimler sözlüğünden,
217 bin kelimelik bölge ağızları söz varlığından, 40 bin kelimelik yer adları sözlüğünden ve
10 bin kelimelik kişi adları sözlüğünden oluşuyor.

Türkçe, dünyanın en zengin dilidir
Efendim, ‘Dünyanın en zengin dili hangisidir?’ sorusuna, hiç tereddüt etmeden, göğsünüzü kabartarak ‘Türkçedir’ cevabını verebilirsiniz.
Bir defa, Eylül’de yayınlanacak toplam 572 bin kelimelik ‘Büyük Türkçe Sözlük’, İngilizce’nin Oxford ve Webster sözlüklerini tahtlarından indirmeye yeterli olacaktır. Üstelik bizimki, İngilizce’deki gibi ansiklopedik nitelikte de değildir.
Diğer taraftan, 120 bin kelimelik ‘Osmanlı Türkçesi Sözlüğü’ de hâlen hazırlanmaktadır.
Ayrıca, diğer Türk lehçeleri de dahil edilince, Türkçe’nin söz varlığı 1 milyonu geçmekte ve kendisinden sonra gelen İngilizce’yi ikiye katlamış olmaktadır.

Türkçe, gerçek bir Lingua Franka’dır
Türkçe, fonetik bakımdan da en âhenkli dildir. Ne Fransızca, ne de Farsça bu bakımdan Türkçe’yle boy ölçüşebilir. Orta Asya Türkçesi’ni bir sanatkâr zarafetiyle işleyen Osmanlı, İstanbul Türkçesi diyalektini dünyanın en güzel sesli dili hâline getirmiştir.
19. asra kadar Türkçe, dünyanın önde gelen lingua frankası idi. Ancak sömürgecilik ve emperyalizm döneminde Fransızca ve İngilizce öne geçti.
Hâlen, TDK’nın anadiller sıralamasına göre Türkçe; dünyanın, Çince, İngilizce, İspanyolca ve Hintçe(den (en fazla konuşulan lehçeler) sonra 5. en çok konuşulan dilidir (Çince 1.270 milyon, İngilizce 470 milyon, İspanyolca 260 milyon, Hintçe 230 milyon).
Yeni Türkiye Araştırma Merkezi’nin hesaplamalarına göre ise, anadili Türkçe olan
60 milyon kişi vardır. Böylece Türkçe, İspanyolca ile birlikte en çok konuşulan 3. dil kategorisinde bulunmaktadır.
Diğer taraftan Çince ve Hintçe, kıtalarının dışına çıkamadığı için lingua franka değildir. Demek ki günümüzde İngilizce, Türkçe ve İspanyolca olmak üzere üç
lingua franka vardır.
***
İşte sevgili okuyucular, bizim dilimiz böylesine muhteşem bir dildir. Ne mutlu bu dille konuşan canlara, ne mutlu bu dille sevişen gönüllere, ne mutlu bu dille
düşünen beyinlere...
Hasan Celal Güzel

Beceriksiz kopyacı

İnanır mısınız, haftalardan beri gazete başlıklarından düşmeyen bütün o yolsuzluk-usulsüzlük haberlerine şöyle gözümün ucuyla bir bakıp geçiyorum.

Ne ince ince okumak geliyor içimden, ne de üstüne bir iki satır yazmak...

Yolsuzlukları önemsemediğim için mi? Elbette hayır...

Söylemeye bile gerek yok, ben de herkes gibi siyasetçinin ahlaklısını severim.

Ahlaklı olmak siyasetçi için yeter şart değil ama gerek şarttır. Yani, kimseyi sırf "dürüst adam, çalıp çırpmaz" diye seçemeyiz ama "biraz ahlaksız ama olsun, vizyonu var" diye de seçemeyiz.

Buraya kadar hepimiz anlaşıyoruz sanırım...

Peki ben neden bu kadar soğuk bakıyorum bu yolsuzluk haberlerine?

Çünkü seçmen olarak fena halde işletildiğimiz, aptal yerine konulduğumuz hissine kapılıyorum.

Sorarım size: Her seçim arifesinde, kollarının altında dosyalarla sahneye çıkan ve ahlakçılık oynayan bu adamlar, sizce o dosyaları bir gün önce mi buldular da şimdi heyecanla bize açıklıyorlar?

Tabii ki hayır... Onların her birinin kilitli dolaplarında "zamanı geldiğinde" çıkarılmak üzere beklettikleri dünya kadar dosya var.

Zaten hayatları hep bu dosyaların içinde geçiyor; uzmanlıkları bu; yolsuzluk mekanizmalarının hepsini ezbere biliyorlar. Bürokrasinin zayıf halkalarını iyi bildiklerinden bu zayıf halkaların hangi yöntemlerle kırılıp etkisiz hale getirildiğini elleriyle koymuş gibi buluyorlar.

Arada bir, hepimizin gözünün önünde, bu dosya biriktirme huylarını ifşa ediyor; birbirlerine "bak daha ileri gidersen açıklarım haa" diye tehditler savuruyorlar. Böyle zamanlarda, bu suç ortaklığını nasıl böyle rahatça itiraf ettiklerine ve ayrıca kamuoyu dediğimiz garip şeyin nasıl olup da bu suç itirafını görmezden geldiğine şaşıp kalıyorum.

Açıkça söyleyeyim, yolsuzlukları yapanlarla her seçim arifesinde ellerinde yolsuzluk dosyalarıyla gazetelere koşanları aynı ipte oynayan cambazlar olarak görmekten alıkoyamıyorum kendimi. Mayaları aynı, "iş tutma" tarzları aynı. Sadece -bu defa- pozisyonları farklı...

Onlar herhangi bir dosyayı açıkladıklarında benim aklım hemen sümen altında bekleyen diğer dosyalara takılıyor. Boy hedefi haline getirilen adam bir kurban gibi görünmeye başlıyor gözüme... Bu defa piyango ona vurmuş. Birileri tarafından "parçalamamız" için önümüze atılmış bir kurban...

Tamam, onu ayıplayacağız, saldıracağız, siyasi hayatını bitireceğiz ama acaba o, raflarda dosyası bekleyen diğerlerinden daha mı ahlaksız?

Böyle zamanlarda karşımıza çıkarılan kurbanı, bütün öğrencilerin kopya çektiği bir sınavda yakalanmış tek şanssız ve beceriksiz öğrenci gibi görüyorum. Elbette sempati değil ama acıma hissi doluyor içim. Bu işte bir adaletsizlik olduğunu düşünmeden ediyorum.

Bugünlerde bazı arkadaşlar ısrarla bu sorunu bir siyasi ahlak yasasının çözeceğini söylüyorlar. Bilmem, ne kadar çare olur. Ama eğer böyle bir yasa hazırlanırsa, benim önerim ahlaksızlık yapanla, başkasının ahlaksızlığını elinde siyasi bir koz olarak bekleten arasında ahlaki açıdan bir fark olmadığının da mutlaka vurgulanması... "Bak açıklarım haa!" türü her tehdidin siyasi ahlak yasasına aykırı sayılıp kovuşturmaya uğraması...

Belki o zaman, yolsuzluk dosyalarını dolaplarda bekletmek en akıllı "siyasi yatırım" olmaktan çıkabilir ve bizler her seçim arifesinde sınıfın "beceriksiz" kopyacısını çaktıran öğretmenin durumuna düşmekten kurtulabiliriz.
Gülay GÖKTÜRK

21 Şubat 2009 Cumartesi

Başbakan Erdoğan yanlış yolda

Sözü uzatmanın gereği yok. Başbakan Erdoğan yanlış yolda demek yeterli.
Bu yargıya varmak için vergi uzmanı olmak da şart değil. Her şey olanca çıplaklığıyla gözler önünde sayılır.
Bir başka deyişle:
Doğan Medya Grubu’na yapılan muamele ‘vergi’sel değil, ürkütücü çizgileri de olan siyasal bir düşmanlıktır.
Anlaşılan o ki:
Başbakan Erdoğan, belki de ‘biat kültürü’nden geldiği için yalnız kendine tabi bir medya istiyor, basın istiyor.
Kısacası:
Ya bana tabi olursunuz, ya da yok olursunuz demek istiyor.
Demokrasi bu değildir.
Bunun için yanlış yolda Erdoğan.
Demokrasi kültürü yok bu tutumda.
Şurası çok açık:
Tayyip Erdoğan, Doğan Grubu’nun gazetelerinden, yazarlarından, kanallarından hiç memnun değil.
Doğan Medya Grubu’nun kendi siyasal varlığına kastettiğine inanıyor. “Ben de sizi yok ederim” diye hırslanıyor.
Meselenin özeti bu.
Yanlış olan da bu.
Kendini böylece çıkmaza sokuyor.
Demokrasilerde esas, farklı seslere tahammüldür. Demokrasi ancak aykırı seslerle gerçeklik kazanır. Sesler kesilmez, kısılmaz gerçek demokrasilerde...
Sayın Başbakan;
Ne çabuk unuttunuz, bir şiir yüzünden hapse atıldığınız o yılları?..
Hiç hayal kurmadım.
Basınla, gazetecilerle siyasi liderlerin arası bir sınırın ötesinde mesafelidir.
Öyle olmak gerekir.
Gazetecilik mesleğinin gerçek ölçüleri, ilkeleri öyledir ki, bir nokta gelir, başbakanlarla ilişkilerde mesafeyi kendiliğinden koyar. İlişkilerin yapısından kaynaklanır bu durum.
İstisnaları seyrektir.
Lider eleştiriden hoşlanmaz.
Olumsuz haberden hazzetmez.
O zaman da bir an gelir, ilişkiler gerilmeye, diyalog kanalları tıkanmaya başlar.
Biliyorum, Tayyip Erdoğan’la Doğan Grubu’nun ilişkileriyle ilgili olarak tarafların bugüne kadar söyledikleri, hâlâ söyleyecekleri çok şey vardır.
On yıldır Doğan Grubu’ndayım.
Milliyet’te yazıyorum.
Özellikle son yıllarda kendi gazetem dahil grubun genel çizgisiyle, özellikle Hürriyet’le sık sık ters düştüm. Meslektaşlarımın büyük çoğunluğuyla mukayese edildiğinde, siyah beyaz sayılabilecek farklı tavırlar sergiledim.
AKP’nin kapatılma davası, Gül’ün Cumhurbaşkanlığı seçimi, 27 Nisan Muhtırası, 367 vakası, üniversitelerde türban yasağının kaldırılması ve bunun Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmesi ya da AKP ve gizli gündem veya Davos, Ergenekon gibi bazı konularda benim yazılarım büyük çoğunluktan çok farklıydı.
Ama yazmaya devam ettim.
Kimse de karışmadı.
Kapalı kapılar arkasında, bazen Aydın Doğan katında tartışmalar da yaşadık. Birbirimizi eleştirdik, özellikle 2007 yılı boyunca...
Ama ben aynı zamanda Başbakan Erdoğan’ı da eleştirdim. Örneğin 2008’de sınıfta kaldığını, çünkü karnesindeki kırıkların daha çok olduğunu söyledim.
Ekonomik krizi kötü yönettiğini belirttim. Deniz Feneri davasındaki tutumunu çok sert eleştirdim.
Medyaya boykot çağrılarının basın özgürlüğüyle bağdaşmadığını, ‘köpek’li, ‘monşer’li üslubunun bir başbakana yakışır düzeyden yoksun olmaya başladığını söyledim.
Avrupa Birliği yolunda ipe un sermesini, özgürlükler konusundaki eski duyarlığını kaybetmeye başlamasını, aşırı milliyetçi havalar estirmesini eleştirdim.
O da beni ‘ceza’ya koydu.
Yani pencereyi kapattı. Bir siyasal liderle gazeteci arasında olabilecek ‘diyalog’u kesti.
Olabilir.
Gazetecilik hayatımda bunu o kadar çok yaşadım ki, geçiyorum. Siyasetçiler, liderler böyledir. Demin söylediğim gibi eleştiri onların canını sıkar.
Öyle anlaşılıyor ki, Doğan Medya Grubu da Başbakan Erdoğan’ın canını sıkıyor.
Bu da olabilir.
Ben bu grubun, örneğin 2003, 2004, 2005 yıllarında Erdoğan hükümetini Avrupa Birliği yolunda ve ekonomideki yapısal değişim yolunda nasıl desteklediğini de bilirim.
Aydın Doğan‘ın o dönemde bazı yüksek komutanların yeni bir 28 Şubat için baskılarına kapalı kapılar arkasında nasıl karşı çıktığını da bilirim.
Ve yineliyorum:
Adı demokrasi olan rejimlerde esas olan ‘tahammül’dür.
Tersi, tehlike işaretidir.
Başbakan Erdoğan’ın Doğan Medya Grubu’na tahammülsüzlüğü, demokrasi ve basın özgürlüğü açısından tam bir talihsizliktir.
Yazık!

Hasan Cemal- Milliyet

'Ahmaklık' değil bir 'ahlak' sorunu

Geçenlerde arkadaşlarla gazeteler hakkında konuşuyorduk. Biri şöyle dedi: "Bir gazete halkın tercihlerine, duygularına, değerlerine uzun süre direnemez. Neticede o yola girer..."
Bense bu yaklaşıma itiraz ettim.
Çünkü halkın gazeteleri diye bir durum yok, her gazetenin kendi halkı var ! Burada kastedileni açıklamaya çalışayım.
Biz 'halk' deyip geçiyoruz. Halkı bir bütün olarak tasavvur ediyoruz.
Aslında 'halk' diye bir sosyal nesne, bir aktör yok. Toplum, sınıf ve zümrelerden oluşuyor.
Farklı yayın çizgilerine sahip olan gazeteler, işte bu sınıf ve zümrelerin değişik kesimlerine hitap ediyor.
Tabii bu sınıf ve zümrelerin; dünya görüşleri, ideolojileri, siyasi tercihleri, kültürleri birbirinden farklı.
Dolayısıyla her kesim, 'kendine uygun' gazeteyi takip ediyor. ' Kendine uygun', yani kendi dünya algılamasıyla aynı frekansta yayın yapan gazeteler...

http://www.sabah.com.tr/akoz.html

“Dini ve Namusu Olanlar Kazanamaz!”

YER Ankara, tarih 10 Temmuz 1923... Tren istasyonundaki özel kalem binasında, Cumhuriyet Halk Fırkası (o tarihte partiye fırka deniliyordu) nizamnamesi (tüzüğü) hazırlanıyor. Ülkenin iki meşhur ve büyük Paşası konuşuyor. Bunlardan biri Şark Fatihi Kâzım Karabekir'dir.

Konu bir ara ülkenin kalkınmasına geliyor. Ünlü ve büyük Paşalardan biri Kazım Paşa'ya şu sözleri söylüyor: "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar!.. Fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur."

Tarihçi İsmet Bozdağ "PAŞALAR KAVGASI" isimli eserinde bu konuşmayı nakl etmiştir.

PKK terörünün gölgesinde yapılan uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile mücadele etmeye hazırlanırken feci şekilde öldürülen Uğur Mumcu da Kazım Karabekir ile ilgili kitabında bu konudan bahsediyor.

Karabekir paşa hatıralarında bu konuyu ele almıştır...

1923'ten bu yana kaç yıl geçti? Seksen altı yıl. Paşa'nın söyledikleri hayata uygulandı mı? Uygulandı.

Türkiye'de beklenen kalkınma oldu mu? Bir miktar oldu ama ülkemiz bir Japonya olamadı, bir Güney Kore olamadı, bir Tayvan veya Singapur olamadı. Toplum yapımız çürüdü, dağılma ve çökme sürecine girdik.

Avrupa'nın kuzeyinde dört ülke vardır: İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya... Türkiye bunlar kadar zengin olamadı, kalkınamadı. Norveç'te, fert başına düşen yıllık gelir payı 50 bin doların üzerindedir. Üstelik o ülke AB üyesi değildir. İki kere referandum yapılmış, halk AB üyeliğini reddetmiştir.

Bazıları, Türkiye'yi kasıp kavuran kokuşmanın, yolsuzlukların, talan ve vurgunların son birkaç on yılda oluştuğunu sanır.

CHP liderleri kendilerinin temiz, karşılarında olanların kirli olduğunu söyler durur.

Hayır!.. Maalesef yolsuzluklar 1923'e kadar dayanmaktadır. Yolsuzlukların anası CHP'dir.

1915 ile 1923 arasında Ermeniler sürülmüştü. Onların malları, evleri, arazileri, dükkanları...

Yunan ordusu bozulunca Anadolu Rumlarının bir kısmı kaçmış veya telef olmuştu. 1924'te Lozan anlaşmasının mübadele maddesi gereğince Anadolu Rumlarının tamamı Yunanistan'a gönderilmişti. Bir buçuk milyona yakın Rum gönderilmiş, yerlerine Yunanistan'dan 400 bin kadar Türk ve Müslüman gelmişti. Rumların evleri, dükkanları, arazileri, atölyeleri, fabrikaları, malları, bağ ve bahçeleri...

İstanbul'un en büyük matbaa tesislerinden biri Mateosyan adlı bir Ermeni'ye aitti. İşgal kuvvetleri 1922'de İstanbul'u terk ederken, işgalcilerle işbirliği yaptığı için bu Ermeni de yurt dışına kaçmış ve kısa bir müddet sonra matbaası, binasıyla birlikte, Karay asıllı olduğu iddia edilen bir CHP kodamanının eline geçmişti.

Sovyetler Birliği'nde Lenin ve Stalin, Türkiye'de CHP oligarşisi dinsizlik yapıyordu. Medreseler kapatılmıştı. Göstermelik olarak onların yerine açılan İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip mektebi de, rağbet yok bahanesiyle kapatılmıştı. Okullardan din ve ahlâk dersleri kaldırılmıştı. Ülke çapında dinsizlik terörü estiriliyordu. Kalkınmak için...

Ünlü ve büyük paşamızın dile getirdiği "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar..." ilkesi hayata tatbik ediliyordu.

Öyle bir talan başlamıştı ki, ülkenin bize ait olduğunu gösteren, bir tür tapu senedi mahiyetinde olan tarihî İslâm kabristanları bile düzleniyor, arazilerinin bir kısmı kapanın elinde kalıyordu.

Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Kemal Tahir ve daha nice edip ve romancı bu talan ve soygunu kitaplarında işlemişlerdir.

Gazeteci Arif Oruç, İstanbul'da YARIN gazetesini yayınlıyordu. Mateosyan matbaasını eline geçiren CHP iktidarı yanlısı gazete ile amansız bir polemik ve mücadele yapıyordu. Rejim bu gibi muhalefeti susturmak için sert kanunlar çıkartmış, basın hürriyetini gemlemişti. Arif Oruç canını kurtarmak için komşu Bulgaristan krallığına kaçmış, İstanbul'da harf devriminden sonra Latin yazısıyla yayınladığı YARIN'ı orada Osmanlıca yazıyla çıkartmaya devam etmişti.

Modern Türkiye'nin en büyük derdi, krizi, olumsuz tarafı kokuşma ve yolsuzluklardır. Temizlik ve şeffaflıkta (saydamlıkta) uluslararası notumuz 10 üzerinden 4'tür. Yani ahlâk, fazilet, doğruluk, dürüstlük, temizlik, saydamlık konusunda geçerli not alamıyoruz.

Türkiye'deki bütün olumsuzlukların temelinde bu müzmin kokuşma yatmaktadır.

Kokuşma bütün kötülüklerin anasıdır, sebebidir.

1950 ile 1960 arasındaki Adnan Menderes (Demokrat parti) iktidarı esnasında partizanlık yapılmış, birtakım yolsuzluklar olmuştur ama bunlar hiçbir zaman bugünkülerle kıyas edilebilecek şekilde genel ve yoğun olmamıştır. Menderes iktidardan düşürülüp Yassıada (sözde) Yüce Divanında muhakeme edilmiş ve kendisinin bir kuruş yolsuzluğu bulanamamıştı. Aileden zengin ve varlıklı idi. Dedelerinden, babasından kalma çiftliği vardı.

1945'ten sonra ülkemize çoğulculuk gelmiş, çok partili sistem işletilmişti ama temizlik ve şeffaflık için bu da yetmemişti.

Siyasal İslâm ve İslâmcılar taifesi Türkiye'yi temiz ve şeffaf bir hale getirebildi mi?

Bu sorunun cevabını bendeniz vermeyeyim, okuyanlar versin.

Kokuşma, yolsuzluklar, haram ve kara servetler konusunda Müslüman halkın bir kısmı maalesef şunları söylemektedir:

*Dinsizler şimdiye kadar çok yediler, bundan sonra biraz da Müslümanlar yesin...

*Kötü düzenlerde kötü işler yapmak caizdir.

*Müslümana her şeyin en iyisi layıktır.

Ülkemizde çok büyük bir sosyal adaletsizlik hüküm sürmektedir.

Ülkemiz bir rantlar ülkesi haline gelmiştir.

Ülkemizde 300 milyar dolar miktarında kara, haram, kirli, necis servet birikimi vardır.

Maalesef 1923'te dinsizlik ve namussuzluk adına başlatılan yeme, soyma, götürme, vurma furyasına birtakım İslâmcılar da katılmıştır.

1970'lerde kendini mücahid olarak tanıtan nice makyavelist bugün efsanevî servetlere sahip olmuştur.

İslâm dini ve ahlâkı böyle kara servetleri, bunları elde etmek için başvurulan kirli ve ahlâksız metotları asla kabul etmez.

Ahlâk dışı zenginleşmenin ve kalkınmanın Türkiye'yi ne kadar ilerletmiş ve kalkındırmış olduğunu hepimiz görüyoruz.

Bendeniz şöyle diyorum: Ahlâka uygun, namuslu ve şerefli metotlarla çalışılmış olsaydı, Türkiye zenginlikte, kalkınmada, sosyal adalette Japonya, İşveç, Norveç gibi olabilirdi. Bugünkü kokuşma bataklığına düşmemiş olurdu.

Hırsızlıkla, kokuşma ile mükemmel uçaklar yapılamaz, İsveç'in Volvo ve Saab otomobilleri gibi mükemmel ve harika otomobiller üretilemez; Heidelberg, Harvard, Oxford gibi üstün üniversiteler kurulamaz...

Türkiye bir İslam ülkesidir. Bu memlekette ahlâk ve fazilet hakim olmalıdır.

Hakim olmazsa işte bugünkü gibi oluruz.
Mehmet Şevket Eygi

Milliyetçilik ile Sevres'e, Kürtler ile AB'ye

Üç hafta boyunca Türkiye dışında kalınca iç siyaset gündemine kolay kolay intibak edilemiyor. Mart sonu yapılacak seçimlerin ateşiyle süren polemikler, insan, ülkesine dışarıdan bakmayı denediği vakit pek ilginç gelmiyor, heyecan yaratmıyor.
Önce Brüksel'de Davos'taki "drama"ya yakalandım. Bir süre, Tayyip Erdoğan-Şimon Peres polemiğinin, Türkiye-İsrail ve Türkiye-ABD ilişkilerine ve daha da öteye Türkiye'nin Ortadoğu profili ve uluslararası ilişkiler sistemindeki "izdüşümü"ne kafa yorduk. Barack Obama'nın birkaç gün önce hem Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hem de Başbakan Tayyip Erdoğan ile yaptığı uzun telefon görüşmeleri ve bu görüşmelerde Türkiye için yaptığı değerlendirme, söz konusu tartışmayı noktalamış olmalı. Davos sonrasına ilişkin Türkiye gözlemlerimizin Obama'nın tavrıyla doğrulanmasına memnun olduk.
Münih, Bakü, Erbil ve Azerbaycan.. Her biri birbirinden farklı coğrafya köşeleri. Tartışılan konular da farklı ve ancak hepsine Türkiye'yi yerleştirmek mümkün. Türkler, kendi ülkelerini içerden seyrettikleri vakit ne kadar asabi ve sinirli oluyor ve hatta dudak büküyorlarsa, Türkiye dışarıdan seyredildiğinde ve tartışmaya konu olduğunda, içerden bakılıp günlük siyasetin gelgitlerinin yol açtığı gerginlikler hissedilmiyor.
Bu "olgu"yu Mümtaz'er Türköne'nin Erbil'de iken ve Erbil sonrasında Zaman'da üst üste yazdığı son derece ilginç değerlendirmelerde de gözledim. "Ülkücü köken"den gelen Mümtaz'er Türköne, Erbil'de Abant Platformu'nun açılış konuşmasını yaparken "Hepimiz Kürtüz" sözcüklerini elbette bir metafor olarak vurgulamıştı. Yazılarından "milliyetçi" çevrelerde rahatsızlığa yol açtığı anlaşılıyor.
Ancak, Mümtaz'er Türköne'nin son yazısında öyle çarpıcı bir yaklaşımı var ki, bunun isabetini, ben Akdeniz'in ta öte ucundan, Barcelona'dan doğrulayabilirim...

* * *
"Küçük Türkiye Milliyetçiliği" başlıklı son yazısı şöyle başlıyor:
"Sevres'de İç Anadolu Bölgesi ile sınırlı bir 'Türk vatanı' öngörülüyordu. 'Küçük Türkiye' milliyetçiliği ile aynı sona varacak dar ve karanlık bir yolda inatla yürüyenleri kastediyorum. Düşmanlar üreten, nefret kusan, çevreye öfkeyle bakan, hastalıklı ve kompleksli bir milliyetçilik türü bu. Akıl, sağduyu ve mantık bu hasta dünyaya nüfuz edemiyor."
Yazının şu bölümlerini izleyelim:
"Türk milliyetçiliğinin ilham kaynağı Balkan milliyetçilikleri idi. Cumhuriyet'e kadar Türkçü aydınlar iki kısma ayrılır. 'Türk kanından olmayan' Türkçüler ve Rusya'dan gelen aydınlar. Nâzım Hikmet'in büyük dedesi Mahmut Celaleddin Paşa ilkine, Yusuf Akçura ikincisine örnektir. Türk milliyetçiliği, imparatorluk kültürü ile yoğrulmuş bu topraklara yabancıdır. Cumhuriyet'in ulus-devlet projesi ise bir mecburiyettir. Bu projeyi gerçekleştirmek için seferber edilen milliyetçi tezlerin çoğu abartılı ve uydurmadır. Ergenekon efsanesi ve kurt figürü gibi. Maksat Osmanlı'dan uzaklaşarak çok eski ve belirsiz bir tarihi, 5000 yıl öncesini referans alarak yeni bir ulus devlet tarihi inşa etmekti. Eski Çin almanaklarında yer alan Orta Asya coğrafyasına dair belirsiz bilgiler, üzerine Türk damgası vurularak bu şekilde yorumlandı.
Cumhuriyet Türkiyesi çok önem verdiği eğitim aracılığıyla, ulus-devletin yerleşmesine ve pekişmesine hizmet edeceği varsayılan bu uydurma tezler ile beynimizi adeta iğdiş etti. Bu tezleri sorgusuz sualsiz 'bir din' gibi benimseyenler ve bu inançlarla mutlu yaşayanlar için artık uyanma vakti geldi. Çünkü bu saçma sapan tezlerin üzerine, ancak bize Sevres'in layık gördüğü 'Küçük Türkiye'yi inşa edebilirsiniz...
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ulus devletin bütün gayretine rağmen homojen tek bir halk yaşamıyor. Herkesi 'Türk yapmak' veya boyun eğdirmeye kalkmak 'Küçük Türkiye'ye rıza göstermek demek. 'Herkese aynı dili dayatmak' bugün Kürtlere 'Kendi dilini kullanmak için kendi devletini kur' demekten başka anlama gelmiyor. 'Tek devlet ve tek bayrak'ı yaşatmak için devletin ulusun herkesin rızasını alarak yeniden tanımlamak zorundasınız...
5000 yıl öncesinin masallarıyla uğraşmak yerine ayrılalı aradan henüz 100 yıl bile geçmeyen yakın coğrafyanıza yönelmek zorundasınız. Bu coğrafyada yaşamanın bir raconu var. Milliyetçiliğin dar kalıplarını kırıp büyük düşünmek zorundasınız. Bunun için ise en fazla Osmanlı kadar Türk olabilme hakkına sahipsiniz. Daha fazlası ile 'Küçük Türkiye'de koyun gibi mutlu yaşarsınız..."
Sevres'in bizlere biçtiği ile şu dönem "Türk milliyetçiliği"nin müthiş kesişme noktası ve ortaklığı ancak bu kadar çarpıcı ve etkili biçimde anlatılabilir...

* * *
Barcelona'da "Avrupa'nın Kapılarında" başlıklı konferansta, Belgrad'ın kalburüstü entelektüellerinden bir sosyal tarih profesörünü dinliyordum. Sırpların AB'ye ilişkin "ikircikli" duygularını anlatıyordu. Sırp siyasi eliti ve entelektüellerinin kendilerini "milliyetçi proje"den sıyıramadıklarını açıklıyordu.
Sırpların, ta 1804'te bağımsızlık arayan "ilk Osmanlı ulusu" olduğunu hatırlatan ve bunun ancak 1878'de Berlin Konferansı'yla mümkün olabildiğini söyleyen Dubrovka Stojanoviç, Sırp siyasi eliti ile entelektüellerinin 19. yüzyıl sonunda ülkenin sosyal ve ekonomik gelişmesini, bir başka deyişle "Avrupalılaşması"nı "Büyük Sırbistan" hayali uğrunda feda ettiklerini hatırlattı.
İşin ilginç yanı, "milliyetçilik ile enfekte" Sırp siyasi eliti ve entelijansyası aynı hatayı, yani "Büyük Sırbistan hayali" peşinde koşma hatasını 20. yüzyıl sonunda bir kez daha, başta Bosna'daki soykırımsal savaşla tekrarladı. Sırbistan, bırakın "Büyük Sırbistan"a ulaşmayı, şimdi Avrupa kapılarında, yönünü bulmaya çalışarak, gidip geliyor.
Ukrayna ve Sırbistan tecrübelerini dinlerken Türkiye'deki güncel tartışmalarla ilgili birçok ortak yön bulunduğunu kavradım. Türkiye'nin Sırbistan ile Ukrayna'dan ayrılabildiği taraflar, "avantajlı" yanları.
"Milliyetçilik" ile "Küçük Türkiye"ye rıza gösterip, Avrupa'dan, demokrasiden ve refahtan uzaklaşıyorsunuz. Elinizdeki "Küçük Türkiye"yi ise içinizdeki ve çevrenizdeki "Kürt ur'u" ile koruyabilmeniz de kuşkulu hale geliyor.
"Osmanlı bakış açısı"nı 21. yüzyıl şartlarına adapte ettiğinizde, "Küçük Türkiye milliyetçiliği"ni alt ettiğinizde ise içinizde ve çevrenizde müthiş bir "Kürt iksiri"yle güçlenip, Avrupa kapısından içeri ayağınızı sokuyor, demokrasi ve refah yolunda yürümeye başlayabiliyorsunuz.
Bu olguyu en iyi kavrayabileceğiniz yerlerin başında İspanya gelir. İspanya, yüzyıllar önce dünyanın birçok denizine, kıt'alara hükmeden büyük bir güçtü. 20. yüzyılın ortasında, milliyetçiliğin elinde, Franco faşizmiyle güçten düştü. Şu sıra "ulusal sorunu"nu çözmüş, AB'nin en etkili ve rahat ülkelerinden biri.
İspanya bünyesindeki Katalunya'da, Barcelona'da bu olgunun tanığıyım...
Cengiz Çandar