12 Mart 2009 Perşembe

Demirel’den Erbakan’a iftira!

Bu yaştan sonra sanki bir baltaya sap olabilecekmiş gibi, yine saçmalamış Demirel efendi!
İnsanın bu yaştan sonra, biraz iç muhasebe yapıp, sonraki nesle “doğru bilgi”leri aktarması gerekir!
Ama adam hala, yalan ve iftiralarla gündem oluşturmaya çalışıyor!
Ne mi yapıyor?
Tarihe tanıklık edeceğine, Türkiye’nin 12 yıldır tartıştığı 28 şubat kararlarının alınması serüvenini uydurma bilgilerle aktarıyor!
Bahsettiğim kişi, Demirel. Son yalanlarını gündeme taşıyan ise, Vatan gazetesi..
Şöyle diyor 9. Cumhurbaşkanı Demirel: “Kim, 28 Şubat kararlarının nesine itiraz ediyor? (...) Benim başında bulunduğum Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında her şey ittifakla yapılmıştır.”
Nasıl kıvrak yalan söylüyor görüyor musunuz?
Sanki MGK’da toplantı yapılırken, herkes aynı fikirde imiş! Herkes, “İmam Hatiplerin orta kısmını kapatalım” demiş gibi bir hava estiriyor, uyanık Demirel!
Oysa herkes biliyor ki, öncelikle Başbakan Necmettin Erbakan ve kerhen de olsa Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, kesintisiz eğitim değil, 5+3 şeklinde kesintili zorunlu eğitimden yanaydı!
Onun için de, 28 Şubat kararlarının alınmasından hükümetin görevden ayrılmasına kadar 4 ay geçmesine rağmen, kesintisiz eğitim öneren kanun değişikliği, TBMM’den geçirilmemişti!
Hükümet değişince de, hemen 15 günde o değişiklik yapılıvermişti!
Milletin gözünün içine baka baka yalan söylemek, işte buna denir!
Devam ediyor yalanlarına, nurlu (!) Demirel: “Burada herkesin imzası var. Kararın bir ön yazısı var. Bir de arkasında kararlar var. 1, 2, 3, 4, 5.. diye.. Şimdi diyor ki, ‘Efendim imzalamadık kararları’ diyor, ‘Ön yazıyı imzaladık’ diyor. Olur mu, hepsi burada.”
Anlamışsınızdır; batık bankacı yeğeni için “Muteber iş adamıdır” diye belge veren Demirel’in suçlamaya kalkıştığı kişinin, dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan olduğunu!
Evet, Demirel’in suçlamak istediği, “İmzalamadık diyorlar” diye yalan söylemekle itham ettiği kişi Erbakan Hoca!
Demirel’in iddiası bu! Peki gerçek ne?
Gerçek ise, bu köşede defalarca yazdığımız gibi, Erbakan Hoca'nın nezaketinin, devlet adamlığı ciddiyetinin istismarından başka bir şey değildir.
Bu konuyu tekrar tekrar yazdık. Ama burada, konunun direkt içinde olan bir isim, tam aksi bir anlatımda bulunduğu için, o ifade çerçevesinde gerçekleri yeniden hatırlatalım..
Ne diyor Demirel: “İmza atılmış.”
Demirel bu kadar açık ve kesin bir ifade ile “imza atıldığı”nı iddia ettiğine göre, buyursun, Necmettin Erbakan’ın imzası olan belgeyi göstersin!
Gösterebiliyorsa eğer!
Beyefendi o belgeyi gösteremiyor!
Yani 18 maddelik; içinde kesintisiz 8 yıllık eğitim değişikliği de olan belgenin altında, Necmettin Erbakan’ın imzasını gösteremiyor! Ya neyi gösteriyor?! “Arkasında 18 maddelik metin vardı” diye iddia ettiği bir ön yazının altındaki imzayı!
Hey gidi hey!
Bunlar devlet adamı olmuşlar! Bunlar devlet adamı olmuşlar da, ülkeyi yönetmişler!
Hukuk Fakültesi'nin daha birinci sınıfında anlatılır bu konular! Bir belgenin altında imza yok ise, o belgenin geçerliliği ileri sürülemez. Bir belge kaç sayfa ise, her birinin altında, kabul edenlerin imzaları olur! Belgenin ilk sayfasına veya son sayfasına atılan imza, tüm sayfaların kabul edildiği anlamına gelmez.. Hangi sayfada imza varsa, o sayfa kabul edilmiştir, diğer sayfalar geçersizdir.
Köyde bakkal dükkanı işleten Mehmet Ağa bile, birisi ile sözleşme imzalarken, kaç sayfa ise, hepsine imza atılmadan, o sayfaların tümünün kabul edildiği anlamına gelmeyeceğini bilir..
Bakkal Mehmet Ağa bilir de, inşaat mühendisliğinden getirilip başbakanlığa oturtulan Demirel bilmez! Veya bilmez görünür!
MGK kararlarının ön yazısının altında imza olunca, arkasındaki yazılarda da “imza varmış” sayılırmış!
Oysa, bu kadar iddialı olduğuna göre, lafı eveleyip çevireceğine, sabahtan akşama kadar süren toplantıda alınan kararların altındaki imzayı direkt göstermesi gerekirdi, Demirel efendinin!
Öyle değil mi? Madem ki toplantı yaptınız. Madem ki, toplantıda 18 maddelik bir kararlar manzumesinde ittifak ettiniz.. Bu kararları aldığınızı tevsik eden bir tutanağı da imza altına almış olmanız gerekir!
Bırakın ön yazıyı falan da, toplantı sırasında hemfikir olduğunuzu söylediğiniz kararların altına atılan imzaları göstersenize.. Gösterin de, biz de görelim bakalım, kararlar ne imiş, taraflar kimlermiş, imzalar nasıl atılmış?!
Yok, gösteremiyorsanız o kararların altındaki imzayı, yaşınız 80’i geçmiş iken, bırakın bu uydurma hikayelerle milletin kafasını karıştırmayı da, okuma haklarını kısıtladığınız yüzbinlerce gencin hesabını nasıl vereceksiniz, onu düşünün!
Ya imzayı gösterin, ya da yalancı olduğunuzu kabul edin!

Ali Karahasanoğlu

Doğan, Eruygur ya da Yahudiler

“Bir kavme olan düşmanlığınız sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmesin!”
Evet, sonra suçladıklarınızdan ne farkınız kalır ki!
Adalet mülkün temelidir.
Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, malzumdan yana zalimlere karşı durmak!
İşte bütün mesele bu..
Doğan’ın başına gelenlere bakıyorum..
Eğer yaptı ise çekmeli. Ama eğer, o çok götürdü, çok yaptı, bir punduna getirip onu kusturmalıyız” mantığı ile hareket edilirse, sap ile saman birbirine karışır..
DM bana göre de az yapmadı.. Yayınları ile hep bizi aşağıladı, hedef gösterdi.. Daha dün “Cihad ilan ettiler” diye, jurnallemeye çalıştı.. “Topyekün bir savaş”tan söz etti, “savaş baltalarından” söz etti..
28 Şubat’taki yayınları hâlâ aklımızda.
Bu yaptıkları bir gün onun yakasına yapışacak elbette..
Ama yine de biz, onun yakasına yapışırken, dürüstlük ve adaletten vazgeçmememiz gerekir..
Zulm ile abad olunmaz. İnsanların yaptıkları bir gün ayaklarına dolanır.. Ne derler. “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.”
Kimileri, kimilerinin başına musallat olur ve olacak olan olur.. Zaten Allah kimilerini kimilerinin başına musallat etmeseydi, dünya fesada uğrardı..
Ne olursa olsun, bizim haksızlık yapan durumunda olmamamız gerek..
“Fırsatçılık” doğru bir şey değil. Eden bulur! Bu dünya etme/bulma dünyasıdır..
Biz bazı işlerde acele ediyoruz. Oysa bir de din günü var.. Ve orada bütün hesaplar eksiksiz görülecektir.
Haklı olmak yanında haklı kalmak da önemli..
Haksızlığa uğramayı, haklı olmayı, başkalarına ya da düşmanına karşı “haksızlık yapma hakkı” olarak görmemek gerek..
O zaman iş kan davasına döner, ki bu meşru değildir..
Biliyorum, sonuçta “su testisi su yolunda kırılır”.
“Dinsizin hakkından imansız gelir.”
Birileri birilerinin başına musallat olur, haksız elde edilen mal, geldiği gibi bir şekilde gider..
Birilerinin cezası, bir başkasının imtihanı olur.
Zayıfken haklı olanlar, güçlü olduklarında da haklılıklarını koruyacaklar mı?
Şimdi iktidar bizimkilerde..
Çok, ama çok dikkat etmemiz gerek..
Doğan ya da Eruygur fark etmez. Elbette, birilerinin haksızlıklarına, zulmüne, hilelerine göz yumacağız anlamına gelmemesi gerek bunun..
Ya da Yahudiler..
Tekrar söylüyorum: Haklı olmak yanında haklı kalabilmek de çok önemli..
Düşmanımıza bile adaletle davranabilmek!
Düşmana her şeyi yapmak reva diye bir şey yok. Onlar geçmişte bize öyle davranmış olabilir, ama biz onlara öyle davranamayız..
Her zaman affetmek yüceliktir. Eman ve bağış dileyenlerin sesine kulak vermesini bilmemiz gerekiyor.
Sonra diyet ve eğer inatçı bir zalimse o zaman “yaşasın zalimler için cehennem” ve yaşasın suça kıyasla aynı olan, adına kısas denen ceza!
Ceza her zaman mümkün olmakla birlikte, her zaman en son seçenek olmalı..
“Suçun şahsiliği” prensibini asla unutmamalıyız. “Babalar koruk yediklerinde çocuklarının ağızları sulansa da, dişleri kamaşmaz..”
Çocuklar masumdur..
Her kavmin içinde az ya da çok mutlaka zulme karşı çıkanlar vardı, vardır, varolmaya da devam edecektir.. Kurunun yanında yaşların yanmamasına dikkat etmemiz gerek..
“Haddi aşanlardan” olmamamız gerek. “Adil şahidler” olmamız gerek.. “Haksızlıklar karşısında susanlardan” olmamamız gerek.. “El emin” olmamız gerek..
Affetmeyen affedilmeyecek..
Tevbe kapısı hep açık durmalı..
Şimdi her birimiz kendi nefsimizi, ideolojik, politik, etnik rakiplerimizi, “düşmanlarımızı” düşünelim.. Ve bir karar verelim.
İnsanın en büyük düşmanı, nefsine taht kurup oturan Şeytandır. Onun içindir ki, her işe “Euyzu billahi mineşşeytanirraciym” diye başlarız..
Şakın Şeytanı bırakıp onun askerleri ile mücadele etmeyi öne koymayın ve özellikle de Şeytanın askerleri ile aynı sofraya oturup günah çukuruna yuvarlanmayın..
İnsanları Şeytana askerlik etmekten kurtarmaya çalışın, belki o zaman “düşman” bildikleriniz, “dost” olur ve bakarsınız “sizi öldürmeye gelen sizde dirilir”..
Biz, “alemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin ümmeti”yiz ve Hak/Adalet anlamında celladımızın bile hakkını savunacağız. Çünki Hak kulun üzerinde tecelli etse de Allah’a ait olan ölçüdür ve biz Atamız Adem’den beri, İbrahim atamızın bize öğrettiği gibi “Hakk’a tapan” bir “millet”iz..
Görevimiz hemen cezalandırmak ve insanları cehenneme göndermek değil, onları ceza gününden önce yüzlerini Hakk’a ve hayra çevirmeye çalışmak..
Bizim de tevbe etmemiz, af dilememiz gerek. Çünki biz hepimiz, az ya da çok günahkârız. Günahsız kul olmaz!.
Aman, “Kul hakkı”na dikkat!
Yiğit insan; başkalarının gözünde çöp aramadan önce kendi gözündekini gören insandır..
İnni küntü minezzalimin! Allahım bizi affet. Bize hakkı hak, batılı batıl göster, hakda toplanmayı nasib et. Bizim ellerimizle zalimleri cezalandır ve mazlumlara yardım et!
Selâm ve dua ile.

Abdurrahman Dilipak

Hem Türkiye'yi, Hem de Resmî İdeolojiyi Birlikte Yaşatmak Mümkün Değildir

ARTIK çok açık konuşmak ve yazmak gerek. Hem Türkiye'yi, hem de resmî ideolojiyi, ikisini birden kurtarmak mümkün değildir... Türkiye'yi kurtarmak istiyorsak, resmî ideolojiyi feda etmek zorundayız. Daha doğrusu: "Feda etmek zorundalar".

Türkiye nedir? Şu üç şeydir:

Türkiye denilen ülke.

Türkiye'nin halkı.

Türkiye'nin devleti.

Şu anda Türkiyelilerin en büyük çıkmazı şudur: Güçlü birileri resmî ideoloji ile devleti, resmî ideoloji ile Türkiye'yi özdeş hale getirmiştir. Anca beraber, kanca beraber, batarsa birlikte batsınlar zihniyeti.

Resmî ideoloji Türkiye'nin ülkesine, halkına, devletine çok ağır bir yüktür. Bu halk, bu ülke, bu devlet bu yükü daha fazla taşıyamaz, kaldıramaz.

Bundan yıllarca önce Teziç'in müdürlüğü zamanında Galatasaray lisesinde yapılan bir açık oturuma konuşmacı olarak katılmıştım. Orada "Resmî ideoloji özelleştirilmelidir" demiştim. Bu teklifime kızanlar olmuştu, şaşanlar olmuştu. Evet, yine teklif ediyorum: Resmî ideoloji özelleştirilmelidir.

İnanan inansın, tutan tutsun, lakin halka baskı yapılmasın.

Eğitim sistemi resmî ideoloji baskısı altında olmasın.

Hukuk resmî ideoloji baskısı altında olmasın.

Siyaset resmî ideoloji baskısı altında olmasın.

Resmî ideoloji yüzünden din ve fikir hürriyeti ayaklar altına alınmasın.

Devlet, resmî ideolojiye inanmayan vatandaşlara (onlar çoğunluktadır) baskı ve eziyet yapmasın.

Madem demokrasi var, resmî ideolojiye inananlar, kendi partilerini kursunlar, seçimi kazanıp iktidar olurlarsa ülkeyi ve devleti (insan haklarına, hukuka ve demokrasiye aykırı olmamak şartıyla) bu ideolojiye göre idare etsinler.

Yüz kere yazdım, 101'inci defa tekrar edeyim: Artık dünyanın hiçbir medenî, ileri, hür, demokrat ülkesinde resmî ideoloji diye bir heyûla yoktur.

Bizdeki resmî ideoloji nelere aykırıdır?

1. Demokrasi deyip duruyorlar, ona aykırıdır.

2. Hukuk diyorlar, ona aykırıdır.

3. İnsan haklarına aykırıdır.

4. Millî kimliğimize aykırıdır.

5. Toplumsal barışa ve uzlaşmaya aykırıdır.

6. Türkiye'nin menfaatlerine aykırıdır.

7. Sağduyuya, irfana, hikmete (bilgelik) aykırıdır.

8. Adalete ve insafa aykırıdır.

9. Eşitlik prensibine aykırıdır.

Bizdeki resmî ideoloji ne evrensel, ne de millî bir değerdir.

Almanya'da Nazizim var mı?

İtalya'da Faşizm var mı?

İspanya'da Frankizm var mı?

Portekiz'de Salazarizm var mı?

İngiltere'de Kromvelizm var mı?

Fransa'da Vichy rejiminin ideolojisi yürürlükte mi?

Rusya'da Marksizm-Leninizm var mı?

Arnavutluk'ta Enver Hoca ideolojisi hüküm sürüyor mu?

Kamboçya'da Pol-Potizm var mı?

Mısır'da Nasirizm duruyor mu?

Hepsi tarihe karışmış...

Dünya'da resmi ideolojisi olan kaç devlet kalmış? Küba var, Kuzey Kore var; iki Kore'yi karşılaştırın, resmî ideolojinin bir ülke, bir halk, bir devlet için ne ağır bir yük ve ayak bağı olduğunu anlarsınız.

Şimdi biri kalkıp, Nazizm Almanya'yı ne çok ilerletmiş ve güçlendirmişti dese cevabımız hazırdır: Sonunda ne oldu?

Evet, Türkiye'yi yaşatmak, ayakta tutmak, birliğini korumak, ilerletmek, yüceltmek, güçlendirmek istiyorsak, onu ideolojik yüklerden arındırmak zorundayız.

Bu istek hürriyete aykırı değildir.

İsteyen inansın, isteyen ideolojik partisini kursun.

Bizdeki resmi ideoloji, yakın tarihimizin hiçbir devrinde halkın çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. Kursunlar partilerini ve alsınlar boylarının ölçüsünü. Yüzde bir oy alabilirler mi? Hiç sanmam.

Bugün Almanya'da Hitler ve Nazizim propagandası yapmak mümkün müdür?

Dünyadaki ideolojik devletlerden biri İsrail'dir. Irk ve Siyonizm ideolojisi üzerine kuruludur.

Bir kısım Sabataycı vatandaşlarımız ve Sabataycı olmayıp da "Benzetilenler" artık bu resmî ideoloji baskı ve tabularına bir son versinler.

Türkiye'deki azınlık baskı ve terörü son bulsun.

Adalet, hikmet, millî kimlik, insan hakları ayaklar altına alınmasın.

Çoğunluğun din, inanç, fikir, görüş hak ve hürriyetleri çiğnenmesin.

Biz, çoğunluktaki Müslümanlar, herkese baskı yapıp, siz de iman edeceksiniz, siz de Müslüman olacaksınız diye diretiyor muyuz, bu konuda zulüm yapıyor muyuz? Resmî ideoloji taraftarları da bize böyle şeyler yapmasınlar.

Eğitim, hukuk, sosyal hayat resmî ideolojiye göre değil, millî kimliğe ve kültüre göre tanzim edilsin.

Ben bu yazıyı 28 Şubat günlerinde yazabilir miydim?

Yakamızı bıraksınlar, kendi vatanımızda hür Türkiyeliler olarak yaşayalım. İnanç, görüş ve düşüncelerimizden dolayı zulme uğramayalım, hapse atılmayalım, sürünmeyelim.

Bu resmî ideoloji Türkiye'yi batırdığı kadar batırdı, gerilettiği kadar geriletti, yük olduğu kadar yük oldu. Artık yeter.

Resmî ideolojisiz bir Türkiye istiyoruz.

Korkusuz ve baskısız yaşamak istiyoruz.

İdeoloji değil, insan hakları istiyoruz
Mehmet Şevket Eygi

Ne çabuk unutuldu, ne ibretlik bir son!

Onu hatırlayan var mı? Yaşarken hiç unutulmayacak kötülüklere imza atmıştı. Dünya tarihinin en karanlık sayfalarında kendine yer edinmişti. Hayatı boyunca insanlık suçu adına ne varsa hepsine ilgi duymuş, pervasızlığı, küstahlığı, acımasızlığı ilke edinmişti.

Onu hatırladınız mı? 4 Ocak 2006'da felç olmuş, beyin kanaması geçirmişti. O günden bu yana bir hastanede yoğun bakımda, aslında "ölü" halde bekletiliyor. Hayatı boyunca kendisine göre unutulmaz işler yapmıştı. Altında imzası olan icraatları, dünya görüşü, insanlığa bakışı, merhametsizliği, ırkçılığı, yeryüzünü kirletircesine sürdürdüğü katliamları ile unutulmazdı. Ama bugün yaşayıp yaşamadığını merak eden bile kalmadı. Üç yıldır kimse merak etmiyor onu. Ülkesi merak etmiyor, yaşarken arkasından yürüyenler merak etmiyor, cinayet şebekesi merak etmiyor, medya merak etmiyor, hayranları merak etmiyor… Sağlık durumu nasıl, tedavisi nasıl gidiyor, kimse umursamıyor. Hakkında bir küçük haber bile yayınlanmıyor.

Bütün dünya onu tanıyordu, her gün bir şekilde onu hatırlamak zorunda kalıyordu. Hemen her devlet adamının onunla bir hatırası vardı. Ankara'da bile esip gürlemişti. Türkiye'yi rencide edercesine bir pişkinlikle. Şimdi kimse hatırlamıyor onu. Kimse onunla tecrübelerinden bile söz etmek istemiyor. Bir insan olarak hatırlanmıyor. Bir devlet adamı olarak hatırlanmıyor. Bir siyasetçi olarak, bir asker olarak hatırlanmıyor. Katıldığı savaşlar hatırlanırken bile o hatırlanmak istenmiyor. Oysa sağlığında ne kadar kibirliydi. Ne kadar kudretliydi. Tabii mazlumlara karşı. Tabii zavallı insanlara, savunmasız sivillere, kadınlara ve çocuklara karşı. 1928 yılında doğmuştu. Şimdi sekseninin üstündeydi. Ama ben bile bu yaşta nice acımasızlıklarına tanık oldum. Benden öncekiler de oldu. Bugün yaşayanlar da oldu. Hayatını kaybeden binlerce insan da…

Üç yıl sonra bir haber okudum. Ailesi de kabul etmemiş. Yıllardır yoğun bakımda bekletilen, şimdi uğruna bütün bölgeyi ateşe verdiği devleti tarafından bakımı masraflı bulunduğu için istenmeyen, ailesine teslim edilmesi gündeme gelen ama kabul edilmeyen biri o. Yarı ölü haline kimse sahip çıkmak istemiyor. Sanki lanetli gibi…

Düşünüyorum da, acaba öldürdüğü savunmasız insanlar şimdi zihninden geçiyor mu? Parça parça ettirdiği bedenler, yakıp yıktığı şehirlerin enkazında can verenler, evinin önünde oynarken kurşuna dizilen çocuklar aklına geliyor mu? Yaşamı zihninden geçiyor mu? Uğruna bunca katliamlar yaptığı, insanlık suçları işlediği ülkesi ve milletinin vefasızlığını nasıl hissediyor?

Bunca çirkinliğine rağmen "Barış adamı" ilan edilebilen, 20. yüzyılın en önemli insanlık suçlusu olmaya aday biri.. Öldürmeye, yok etmeye, soykırıma, hukuksuzluğa, acımasızlığa, vahşete ayarlı bir hayat… Askerken de, siyasi liderken de, ölüm döşeğindeyken de terörist olan, bir çete lideri gibi düşünüp hareket eden, hiçbir zaman devlet adamı olamayan kişi.

Dünya ondan çok şey öğrendi. Terörizmin ne olduğunu, soykırımın nasıl planlandığını, okul çocuklarının nasıl kurşunlandığını, masum insanların evlerinin başlarına nasıl yıkılabildiğini, mahallelerin nasıl toplu mezarlara dönüştürülebildiğini, en iğrenç suikast yöntemlerini, uluslararası ilişkilerdeki arsızlıkları, çete yöntemlerini, hukuk ve teamüllerin nasıl çiğnendiğini… 14 yaşından üç yıl öncesine kadar hep kötülük yöntemleri geliştirdi ve uyguladı. Tutuklanma korkusuyla bir çok ülkeye gidemez oldu. Kendisi ve subayları hakkında davalar açıldı. Ama hep korundu.

3-15 Nisan 2002'de "Köklerini kazıyacağım" diyerek başlattığı kıyım unutulur mu? İnsanlar elleri ve gözleri bağlanarak toplama kamplarına götürüldü, kadınlar ve çocuklar evlerinden kovuldu, genç kızlar işkence altında tutuldu, yüzlerce ev yerle bir edildi, hastaneler çalışamaz hale getirildi, elektrik ve su kesildi, sokaklarda çürüyen cesetlerin gömülmesine ve yaralıların tedavi edilmesine izin verilmedi, ambulanslar askeri hedef gibi ateş altına alındı, kuşatma altındaki insanlara ilaç ve yiyecek yardımları engellendi, sokağa çıkan herkese ateş açıldı, evlere baskın yapılıp insanlar kurşunlandı, esir alınanlar kurşuna dizildi, doğum yapan kadınların hastaneye götürülmesine izin verilmedi, evlerin/hastanelerin bahçelerine mezarlar kazıldı. Bir kilometrekarelik alana yüzlerce füze atıldı, sadece bir saatte 50 füze fırlatıldı. Camiler, yollar, dükkanlar, evler, devlet daireleri yerle bir edildi. Cinayet, yıkım, vandalizm, yağma ve terör dehşetine, katledilen kadın ve çocukların cesetlerinin buldozerlerle toplu mezarlara sürüklenmesine karşı bütün dünya sustu, susturuldu.

Bütün bunları şu an ülkesinin, devletinin, halkının, ailesinin kabul etmediği o adam yaptı.. Ariel Şaron… Şu an kimsenin hatırlamak bile istemediği adam. Uzun zamandır merak ediyordum, neden bu sessizlik diye. İsrailli çevrelere bile sorduğumda sanki konumsak istemezlermişçesine "hastanede" diyerek geçiştiriyorlardı. En son, birkaç gün önce o haberi okuyunca tekrar düşündüm: İnsan ırkının aslında ne kadar çaresiz olduğunu. Böyle iken nasıl da kibirlenip kendini ilahlaştırabildiğini, güce tapınabildiğini.

16 Eylül 1982'deki o korkunç Sabra ve Şatilla katliamından Cenin kıyımına, 1948'deki 300 bin Filistinli'nin sürgün edilmesinden 1953'te "101. Birlik" adlı ölüm mangasını kurmasına, 1956'da 273 savaş esiri kurşuna dizilip toplu mezara gömmesinden, Rusya'daki Yahudi mafyasını yönetmesine kadar sorumlu olmadığı hiçbir şey yoktu.

"11 Eylül" 2003'te Yaser Arafat için sürgün kararı çıkardı. Karar, 11 Eylül saldırılarının yıl dönümünde alındı. Karara karşı hazırlanan BM tasarısı 16 Eylül'de, yani Sabra ve Şatilla katliamının yıldönümünde ABD tarafından veto edildi. "Hapiste tecrit etmek" ve "öldürmek" de seçenekler arasındaydı. İkisini de yaptı. Arafat'ı karargahında tecrit etti, karargahında öldürdü.

20 Mart 2004'te, iğrenç suikast örneklerinden birini daha tezgahladı. 67 yaşında bütün vücudu felç olan, hemen hiç görmeyen ve duyma sorunu çeken, yıllarca İsrail hapishanelerinde işkence gören, tekerlekli sandalyeye mahkum olan Filistin direnişinin sembol öncüsü Şeyh Ahmed Yasin'i şehid etti.

Sağlığında kudretli olanlara, bu kudreti insanlığa karşı silah olarak kullananlara, insanlara acımasızca hükmedenlere, adalet duygusunu kaybedenlere, şiddetten beslenenlere, insan olduğunu unutanlara, güçlerini ilahlaştıranlara trajik bir uyarıdır Şaron örneği. Üç sene sonra, o hastane odasında unutuldu. Kimse hatırlamak bile istemiyor.

İbrahim Karagül

İkinci iddianame ve tarih…

Ergenekon davasında 2. iddianame açıklandı. Bu önemli bir an. Bu iddianamenin varlığı, hazırlığı dahi Türkiye siyasi tarihin kritik noktalarından birisini oluşturuyordu.

İddianamenin iki özelliği var.

İlki, emekli orgeneral, kuvvet komutanı düzeyindeki kişilerin terör örgütü yöneticisi olarak ilk kez tutuklu ya da sanık bulunduğu bir davaya gönderme yapması; ikincisi bu düzeyde emekli askerlerin darbe girişimiyle yargı önüne çıkarılmasıdır.

Mahkemenin iddianameyi kabul etmesi halinde yukarıda belirtilen iki “ilk” gerçekleşmiş olacak…

Nitekim iddianamede emekli Orgeneraller Şener Eruygur ve Hurşit Tolon, “terör örgütü yöneticisi olmak”, “cebir ve şiddet kullanarak TBMM'yi ve Hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasına kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs”, “hükümete karşı silahlı isyana tahrik”, “devletin güvenliğine ilişkin belgeleri temin etmek ve kullanmak”, “kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetmek”le suçlanıyorlar…

Bu girişimlerin hangi dönemleri kapsadığı, ne kadar geriye kadar uzadığı henüz bir soru işareti.

Yine de iddianameden basına yansıyan bilgiler var…

Bu bilgiler arasında gerçekten kimi “çarpıcı” iddialar ve “ezber bozucu” unsurlar bulunuyor.

Tuğgeneral Bahtiyar Aydın'ın öldürülmesi, Sivas ve Gazi olayları, Başbağlar katliamı, 33 erin şehit edilmesi bunların önde gelenleri…

Bu hadiseler aslında kapanmış dosyalara tekabül ederler.

Resmi iddia ve sonuç, General Aydın'ın birliğinin kapısında PKK tarafından tek kurşunla öldürüldüğünü söyler.

Sivas olayları vicdanlarda ve akıllarda şeriatçı bir grubun yaptığı bir vahşet olarak sonlandırılmıştır.

Başbağlar olayı, 1993 tarihinde Erzincan'ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyüne baskın yapan bir grup PKK'lının akşam namazı sırasında baskın yaparak, 33 kişiyi katletmesi olarak bilinir.

2006'da Diyarbakır Koşu yolu Parkı'nda 7'si çocuk 10 kişinin öldüğü ya da 2'si bebek, 7'si çocuk toplam 10 kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırı da, ters yönde iddialar olsa da PKK'nın işi olarak kabul görür…

İddianame ise bunların doğrudan ya da dolaylı bir şekilde Ergenekon işi olduğunu söylüyor…

Bunlar çarpıcı ve ezber bozucu iddialar…

Bir iddianame bu tür bir başka iddiayı daha içeriyor.

1993 yılında, Bingöl'de Şemdik Sakık grubunun katlettiği 33 er hadisesine Ergenekon grubunun ve generallerin karıştığını söylüyor.

Gazi olayları, Hablemitoğlu cinayeti, Hayata Dönüş Operasyonu ise diğerleri…

Sonuç şu:

İddialara göre Ergenekon Terör Örgütü Türkiye'de faaliyet gösteren başka ve birçok terör örgütünü de amaçları doğrultusunda kullanıyor. PKK ve DHKP, El Kaide, Hizbullah, Hizbu't-Tahrir, TİT bunlar arasında. Bu örgütler, yine iddianameye göre, eylem ve faaliyetlerini Ergenekon yapılanmasının amaçları ve hedeflerine uygun şekilde yapıyorlar.

Gerçekler bunlarsa, bilgi, akıl ve deneyim bu konuda kuvvetli ibareler ve şüpheler olduğunu gösteriyor, iddialar kanıtlanırsa Türkiye'nin yakın tarihini yeniden yazmak gerekecek demektir.

Olması gereken aslında budur…

Bununla birlikte iddiaların kanıtlanması, yani yargı süreci başka bir soru olarak karşımızda duruyor…

Yargı, yargıç, savcı üzerinde siyasi bir alçak basınç iklimi var.

Bu iklimi üretenler tüm çatışmanın tarafları, askeri, sivil bürokrasisi, muhalefeti, yüksek yargısıyla tüm bir sistem…

Zira Ergenekon davası sistemin tüm çatışmalarını ve güçler dengelerini taşıyan devasa bir araç haline geldi…

Umarız seçim sonrası bu yük siyasi açıdan hafifler ve bu, hızlı ve adil, derinleşmiş bir yargı sürecini devreye sokar…

Ali Bayramoğlu

11 Mart 2009 Çarşamba

Nasihata karnım tok, demeyelim

Ünlü bilgin Feridü'ddin-i Attar bir hakikatı şöyle ifade eder: "Talihsizliğin nişanı dört tanedir:

1- Ahmağa fikir danışmak.

2. Cahile para vermek.

3- Dostların öğütlerini dinlememek.

4- Dünyadan ibret almamak.

Bu bir nasihattir. Nasihattan ders almak gerekir. Dinleyip geçmek olmaz.

Nasihata karnım tok.

Paran varsa onu getir.

Canınla bağlan.

Dilinle öv.

Elin ile alkışla.

Ve asla gevezelik etme!

Kim böyle der ya da düşünürse ona en hafif tâbiriyle ahmak denir. Allah (c.c.) böyle bir duruma düşmekten korusun ve kurtarsın.

Konu buraya gelmişken ünlü Türk şâiri Yusuf Has Hacib'ten ve bazı nasihatlerinden bahsedelim. Önce Yusuf Has Hâcib kimdir? Onu tanıyalım:

Yusuf Has Hâcib Doğu Türkistan'ın Balasagun şehrinde 1017 yılında doğdu. Ünlü bir Türk'tür. Şairdir. Tahsil hayatından sonra Karahanlı Devleti'nin hizmetine girip "Hâs Hâcib" (Mâbeyncilik) ünvanını aldı. Mâbeyncilik saray ailesinin arasına girmektir. Buraya girebilmek önemli bir ünvandır.

Kutadgu Bilig, manzum olarak yazdığı meşhur eseridir. Tabgaç Buğra Kara Han'a bu eserini sunduktan sonra Buğra Kara Han onu mâbeynci makamına getirdi.

Kutadgu Bilig adlı eserde Türklerin ahlâk, hukuk, devlet idaresi ve âdetleri çok güzel dile getirilmiştir. Bilig bu eserinde sağlığından uzun uzun yakınmakta olduğundan, sağlık sorunları sebebiyle 1069 yılları civarında vefat ettiği tahmin edilmektedir.

Şimdi gelelim Yusuf Hâs Hâcib'in bazı tesbitlerine/nasihatlerine:

• Doğru ol, dürüst hareket et; doğruluk insanı mesût eder.

• Hareketi doğru olan insan ne der, dinle; doğru olan insan her iki dünyayı kazanır.

• Daima iyilik yap, kötülükten uzak dur; ister otur, ister kalk, bundan sana hep iyilik gelir.

• Kötü arkadaşa yaklaşma, sana zarar getirir; kötülük yılandır, dikkat et, seni sokar.

• İki yüzlü adama sır verme; sözün yayılır, sırrın ortaya çıkar.

• Dedikodu yapanları evine yaklaştırma, görüp öğrendiklerini bütün halka yayarlar.

• İyi hareket et, mal için kaygılanma; iyi hareket edersen, mal kendiliğinden gelir.

• Hiçbir işte acele etme, sabırlı insanlar arzularına erişirler.

• Eğer öfkelenirsen kendini tut, sabırlı insan sonunda sevince kavuşur.

• Ağzından yalan söz çıkarma; yalan söz ile insan kendi itibarını düşürür.

• Saadete kavuşursan kibirlenme, kötülük etme, elinden geldiği kadar iyilik yap.

• Hayatını boşuna geçirme, iyilik yap; geçip gidenlerden ibret al.

• Hayâta bel bağlama, rûyâ gibi geçer; boş saadete güvenme, kuş gibi uçar.

• Giderini gelirine göre ayarla; ancak sana yakışacak sözleri sarfet.

Mevlüt Özcan

Maymun gözünü açıyor, bilgin açmıyor

Maymunun gözü açıldı, bazı bilginlerin gözü hâlâ açılamadı ve körü körüne taklitçiliğe devam ediyorlar.

Bunlara "Maymun suratlı" deseniz kızarlar, köpürürler. "Maymun iştahlı" deseniz kabul etmezler.

İnsan neslinin maymundan geldiğini okulda öğreten öğretmen, kendisine "Maymun dölü" deseniz küplere binip onu da deviriyor.

Kuyruğu nerede? Sorusuna da zaman içinde kısalmış diyor ve biri dişi biri erkek iki köpek alsanız, bunların kuyruğunu kesseniz ve çiftleştirseniz, onlardan doğan eniklerin de kuyruğunu keserek çiftleştirseniz on nesil sonra kuyruksuz köpek doğar" deyiveriyorlar.

Peki, Yahudiler binlerce yıldır, Müslümanlar 1400 yıldır sünnet olurlar ama hâlâ doğan çocuklar sünnetsiz doğar cevabına karşı üç maymunu oynarlar, duymazdan gelirler.

Liseli öğrencilere sohbetler yaparken değerli bir arkadaşım anlatmıştı: "Biyoloji öğretmenimiz maymundan geldiğimizi anlatıyor ve kimse inanmazken öğrencilerden biri buna inandı. Öğretmen de ona dergi, kitap, makale ne varsa veriyor o arkadaş da bizlere anlatıyordu.

Bir gün ona ben "Öğretmen anlattığında inanmamıştım ama sen anlatınca inandım" dedim. Sebebini sorunca "Sen benziyorsun da" deyince o arkadaş bir daha "maymun" kelimesini ağzına almadı" demişti.

Kur'an'da veya sünnette, maymundan insanın türediğini anlatan bir tek kelime yokken, Yahudilerden bir kısmının maymuna dönüştüğünü anlatan ayetler vardır.

Buyurun okuyun:

Bakara 65- Siz içinizden cumartesi gününde haddi aşanları biliyorsunuz. Onlara "Alçalmış maymun olunuz" dedik.

Maide 60- De ki: "Allah katında yeri bundan daha kötü olanını size haber vereyim mi?" Allah'ın lanet ettiği ve üzerine gazap ettiği, ve onlardan bir kısmını maymun, hınzır ve tağuta (azgın kul'a) kul yaptığı kişilerin yeri daha kötü, yolu daha sapıktır.

A'raf 166- Yasaklandıkları şeye karşı geldiklerinde onlara (Yahudilere): "Aşağılık maymun olun" dedik.

Buna rağmen, yani Kur'an, bir kısım Yahudi'nin maymuna dönüştüğünü anlattığı halde onlara hitap ederken 12 ayette "Ey ehli kitap..." der. Beş yerde "Ey Adem oğulları..." der, 18 yerde de "Ey insanlar..." diye hitap eder.

Kur'an'a inanmayıp da Kur'an eğitiminden geçen Mevlana'ya inananlar da Mesneviyi dinlesinler ve okusunlar:

Mesnevi, Profesör Amil Çelebioğlu sadeleştirmesi 5/2600 Ahdi, tövbeyi bozmak, sonunda insanı lanete uğratır.

Cumartesi günlerinde iş işlememeye memur olan Yahudiler, tövbelerini bozdular da çarpılıp helak oldular.

Tanrı, o kavmi maymun şekline soktu. Çünkü inada girişip Tanrı ahdini bozdular.

Bu ümmette beden çarpılması yoktur. Fakat ey akıllı fikirli adam, gönül, çarpılması vardır.

Mesnevi, Profesör Amil Çelebioğlu sadeleştirmesi 5/2601. Bir adamın gönlü maymun gönlüne döndü mü bedeni de maymunun gönlünden daha aşağı olur.

O eşeğin gönlü de hakikatten haberdar olsaydı, bir hünere nail olmuş bulunsaydı sureti yüzünden hor olur muydu hiç?

Ashabı kehf'in köpeğinin huyu iyiydi, fakat sureti, köpek suretindeydi. Fakat bu sureti, ona bir noksan verdi mi?

Yahudiler, halk zahirî azabı görsün diye zahiren çarpıldılar.

Fakat iç âleminden bunlardan başka yüz binlercesi, tövbesini bozma yüzünden domuz ve eşek oldu."

Mahmut Toptaş

Fıkıh Düşmanlığı Fitnesi

TÜRKİYE'de din ilimlerini ayakta tutan medreseler (medâris-i İslâmiyye) kapatıldığı zaman, İslâm'a ve İmana büyük hizmetler etmiş olan veli bir zat şöyle söylemiş: "Camiler kapatılmış, medreseler açık bırakılmış olsaydı, daha sonra medreselerin sâyesinde camiler tekrar açılırdı. Lakin medreselerin kapatılması büyük bir felaket oldu, ilme büyük darbe vuruldu."

Medreseler öncelikle fıkıh denilen ve bir bahr-ı bî-payan olan ilmi öğretiyor ve temsil ediyordu. Medreselerin kapatılmasından sonra fıkıh sarsıldı ve nihayet şu 2009 yılında Müslümanlar arasında bid'atler, sapıklıklar, bozukluklar yaygın hale geldi.

İmam-Hatip mektepleri ve İlahiyat fakülteleri İslâm medreselerinin yerini tutamaz. Nitekim tutamamaktadır.

Bir İslâm ülkesinde yeterli sayıda ve yeterli vasıfta icazetli fakih yetiştirilmezse oradaki dinî hayatta kaos ve anarşi olur, cahiller müctehid ve müftü kesilir, her kafadan aykırı bir ses çıkar ve Ümmet'in birliği bozulur.

İslâm dinini yıkamayan dinsizler, dini bozma ve tahrip etme faaliyetlerini gece gündüz sürdürüyor. Onlar fıkıhsız, Şeriatsız ılımlı, evcil, light, diyalogçu bir İslâm istiyor. Bunun ilhamını da ABD'den, İsrail'den, Haçlı merkezlerinden alıyorlar.

Dinsizler bir karar alsalar ve İstanbul'daki Süleymaniye Camii'ni yıkmak isteseler, Müslümanlar ne yapar? Bütün güçleriyle bu yıkımı protesto eder, engellemeye çalışır, feryat ve figan kopartır. Fıkhın, Şeriat ahkâmının yıkılması, Süleymaniye'nin yıkılmasından daha büyük bir fitne değil midir? Öyledir ama maalesef Müslümanlar bu konuda yeteri kadar tepki göstermiyor.

Türkiye'deki İslâm'ı değiştirmek, Sünnîliğin yerine bid'at fırkaları getirmek isteyenler fıkıh mezhepleri aleyhinde ağza alınamayacak iftira ve hakaretler savuruyor, ağızlarından kin akıyor.

Onlara göre fıkıh mezhepleri, birliği parçalıyormuş, Müslümanları bölüyormuş, mezhepler putmuş.

Bu propagandaların büyük kısmını Sünnîlik düşmanları yapıyor. Gayeleri şu: Ehl-i Sünnet ve Cemaat yıkılacak, yerine onların bozuk fırkaları hâkim olacak...

Medreseler açık olsaydı, icazetli ve gerçek sarıklı ulema yetişseydi, onlar halk yığınlarını, okur-yazarları uyarır, aydınlatır, bilgilendirirdi. Ne yazık ki, artık ülkemizde nâdir istisnâlar dışında gerçek ulema, gerçek fukaha kalmamıştır.

İyi niyetli, temiz, doğru ve dürüst, firâsetli, şuurlu Müslüman kardeşlerime sesleniyorum:

Ehl-i Sünneti koruyunuz.

Ehl-i Sünnete sarılınız.

Fıkıh mezheplerine sahip çıkınız.

Fıkıhsızlık ve mezhepsizlik en büyük fitnedir.

Bizi Peygamber Efendimize ulaştıran bağ olan geleneksel İslâm'a sahip çıkınız.

Fıkıh elden giderse din büyük sarsıntı geçirir.

Her Müslüman asgarî ve zarurî fıkıh bilgilerini Büyük İslâm İlmihali ve Nimet-i İslâm gibi Ehl-i Sünnet kitaplarından öğrenmelidir.

Mehmet Şevket Eygi

AKP 40’ın altına iner mi?

Yerel seçimlerin arka planı zaten olayı bir referanduma çevirmişti. Ergenekon davası ile simgelenen bir tarihsel ve ideolojik gerilimin içindeyiz. Son yıllarda sahnelenmeye çalışıldığı anlaşılan darbelerin mantığı da buydu. Darbe seçimin anlamsızlaştığı bir noktayı ima eder... Darbecilerin varsayımı kendi kafalarındaki düzenin normal demokratik yollar içinde gerçekleşmeyeceğidir. Eğer o düzenden radikal bir uzaklaşma ihtimali varsa, bu düzeltmeyi herhangi bir siyasi parti iktidarına bırakmak da riskli hale gelir ve restorasyon için dizginlerin ele alınması şart olur... Türkiye’deki darbelerin tümü bazı toplumsal kesimlerin kışkırtılmasını ve bu sayede askerî vesayet rejiminin yeniden sağlamlaştırılmasını ifade etti. Geçtiğimiz dönemde de niyet buydu. Çünkü artık çok açık bir denklemle karşı karşıyayız: Demokrasi diye bir şey olacaksa, AKP türü bir partinin en azından büyük iktidar ortağı olmasına razı geleceksiniz. Ne var ki bu partinin tabanı son on beş yılın getirdiği büyük bir zihinsel ve sosyal dönüşümü taşımakta ve dolayısıyla da küreselleşmeden, dünyaya entegre olmaktan, AB üyeliğinden yanalar... Söz konusu dünya dinamiği ise demokrasiyi olmazsa olmaz bir koşul haline getiriyor ve böylece AKP türü bir partinin iktidarını epeyce uzun bir süre için garantiliyor. Böyle bir sürenin sonunda gelinecek Türkiye’nin ise, yapılması beklenen reformlar nedeniyle bugünküne pek benzemeyeceğini tahmin etmek zor değil.

O nedenle ulusalcılar/laikçiler koalisyonu için ilk tercih tabii ki darbeydi ama olmayınca bu seçimleri psikolojik açıdan da bir referanduma taşımaktan başka şansları kalmadı. İşin ilginci, Anayasa Mahkemesi’nden dönen ve reformlar açısından paralize olan AKP’nin de iktidar meşruiyetini yeniden sağlamlaştırma açısından bir tür referanduma ihtiyacı var. Nitekim önümüzdeki seçimlerde ülke çapında iddialı olan ve her yerde başa yarışacak olan tek parti AKP. Diğer bir deyişle her belediyede bir AKP’li ile bir başka partili karşı karşıya gelecek. Dolayısıyla alınacak toplam oy bir anlamda iktidarın tescilini ifade edecek.

Bu tablo açığa çıktığından bu yana darbe ile gerçekleştirilemeyenin seçimle elde edilmesine yönelik bir arayış da oluştu. Soru şu: Acaba her seçim bölgesinde AKP karşıtı oylar tek bir adayda birleşebilir mi? Neşe Düzel’in Pazartesi Söyleşisi bu açıdan epeyce iyi bir zamanlamayı ifade ediyor. Muhatabı Adil Gür’ün tahminine göre tam da bu yönde bir dinamik var ve sonucunda da AKP oyları yüzde 40’ın altına inebilir. Gerekçe ise ekonomi... Gür’ün şirketi ‘A ve G’nin yaptığı kamuoyu çalışmalarına göre insanlar yoksulluk ve çaresizliği daha fazla hissediyorlar ve bu da yine onların yaptığı anketlerde parti tercihine yansıyor. Bu tespit bize alt gelir gruplarının AKP’den uzaklaşması gerektiğini söylüyor, çünkü yoksul ve çaresiz olanlar bu kesimde. Ne var ki Gür tam tersini söylemiş... Ona göre AKP yüksek gelirli kişilerin oylarını kaybediyormuş. Hatta genişleyen il sınırları sayesinde iktidar partisinin kırsal oylara dayanarak toplam oyunu koruyacağını belirtmiş.

Demek ki bizdeki yüksek gelirli kesim işleri iyi gitmeyince AKP’den uzaklaşmış... İyi de bunlar zaten pek AKP yanlısı değillerdi ki... Öte yandan bu kesimler aynı zamanda eğitimli olduklarına göre, ekonomik durumdan hareketle böylesine yüzeysel tercihler yapar mı acaba? Bu soru şimdilik bir kenarda kalsın... Gür söyle diyor: “Cumhuriyet boyunca askerî darbeler ve post modern darbeler dışında seçim sonuçlarını belirleyen en önemli şey daima ekonomi oldu.” Peki, bugün durum ne? Anlaşılan Gür’e göre normal bir dönemin içindeyiz. O zaman acaba bu seçim niçin bir referandum haline geldi?

Bu mantıksal tutarsızlık bir yana yine Gür’ün cevaplarından anlıyoruz ki “her iki seçmenden biri ‘bu kriz dışardan kaynaklandı, hükümetin yapabileceği bir şey yok’ demekte”ymiş. Söz konusu cevabı verenlerin AKP dışında bir partiye oy vermeleri için ne neden var dersiniz? Esas mesele ekonomi ise ve hükümet bu konuda yeterli görünüyorsa, oylar rakip partide nasıl toparlanacak? Eğer bu cevabı verenlerin yüzde 80’i AKP’ye verse, zaten genelde yüzde 40’a ulaşılıyor. Öte yandan hükümetin yapabileceklerinin olduğunu söyleyen ve eleştiren AKP’liler de var. Gür’ün bulgusu bu kişilerin sırf bu nedenle başka partiye kayacakları, ama doğrusu ben bunun fazla mekanik bir analiz olduğunu sanıyorum. Hem AKP’yi ekonomi yönetiminde eleştirmenin bir başka partiye kaymak için yeterli olmadığını, hem de ortada koca bir Ergenekon meselesi olduğu için.

Ergenekon’u atlayıp ekonomiden medet umarsanız MHP ile CHP’yi de aynı düzlemde ele alır ve yanılırsınız. Çünkü AKP karşıtlığı bu iki partiyi aynı siyaset stratejisinde buluşturmuyor. Bu iki partinin seçmeni ‘simetrik’ değil... Kısacası AKP karşıtlığı nedeniyle bir CHP’linin MHP’ye oy vermesi tersinin olmasından daha kolay. Çünkü CHP’lilerin büyük yüzdesi dinsel duyarlılığa tepki veriyor ve askerî vesayeti de bu nedenle onaylıyor. Oysa MHP tabanı AKP tabanından çok da farklı değil. Nitekim ‘ulusalcı’ kelimesinin mantığı da bu... Yani ‘dinsel duyarlılığı olmayan bir milliyetçilik’... Dolayısıyla MHP tabanının CHP’yi AKP’ye tercih edeceğini sanmak pek doğru olmayabilir.

Benim tahminim Gür’ün öngörüsünün gerçekleşmeyeceğidir. Bu seçim darbe gölgesinde yapılmak bir yana, ekonomi açısından da genelde daha bilinçli bir seçmen kitlesini muhatap alacak. Eğer son birkaç hafta içinde Erdoğan vahim bir hata yapmazsa ulaşacağı oran yüzde 50’dir...

Etyen Mahçupyan

Sevişelim, öldürelim, yeter ki sıkılmayalım

Bizden önceki kuşaklardan, ailelerimizden, çevremizden öğrendiğimiz, sorgulamadan doğru, geçerli saydığımız, bizden sonrakilere aktardığımız değer ve davranışlar, toplum hayatımızın karakterini belirliyor ve bunun sürekliliğini sağlıyor. Farklı kuşaklar bunları ne kadar çok paylaşıyorsa birbirlerini o kadar iyi anlayabiliyor. Aynı şey, farklı toplum kesimleri için de geçerli. Değerler, davranışlar ne kadar ortaksa, çıkarları çelişse bile farklı zümrelerin birbirini en azından anlaması mümkün oluyor (işçiyle patron, ateistle Müslüman “cenaze evi” dendiğinde çok da farklı şeyler anlamaz).

Ama giderek yok olan istisnalar dışında kimse bu dünyada tecrit edilmiş bir hayat sürmediği için, doğrudan kendisiyle ilgili olmasa da her türlü değişimden etkileniyor. Eski kuşağın “değişim” dediği, yeni kuşağın içinde doğup şekillendiği koşullar. Zaten yaş farkı yüzünden her an kışkırtılmaya hazır bekleyen kuşak çatışması böylece körükleniyor.

Buraya kadarı normal. Değişimin pek yavaş gerçekleştiği dönemlerde bile insanlık genç-yaşlı çatışmaları yaşıyordu. Bugünkü gibi, neyin ne olacağı konusunda ipin ucu tamamen kaçmışken, bu çatışmalar daha kaçınılmaz.

Lâkin 1980’lerden bu yana gelişmiş toplumlardan başlayarak, bireyin bütün toplumsal ilişkilerine damgasını vuran yeni bir değerler paketi dünyayı egemenliği altına aldı. Son ekonomik krizle birlikte nihayet ilk defa dünya çapında bir sorun sayılan yeni değerler âleminin ekseninde, hoyrat ve küstah bir bireycilik yatıyor. (“Çağımızın hastalığı” AIDS değil CEO’dur.) Bunun yarattığı sonuçlar arasında, umursamazlık, dünyayı kendi etrafında döndürme, hayatı “keyif” denen tehlikeli maddeyi olabildiğince tüketebilmekten ibaret sayma başı çekiyor. Bu yüzden, meselâ, bugünün hali vakti yerinde büyükşehir gençliğinin duyduğunda en fazla dehşete kapıldığı kavram, “sıkıntı”dır. “Sıkıldım!” dendiğinde o âna kadarki hayat tüketilmiş demektir. Yenisi bulunmalıdır.

Herkes her şeye kendini eksen kılıp yaklaştığı, her şeyi sadece kişisel keyif ve tatmin amacıyla yaşadığı için, bırakın farklı kuşakları ya da kesimleri, yanıbaşındakileri anlaması bile giderek imkânsızlaştı. 1980’lerin meşhur “yükselen değer”leriyle büyümüş kuşaklar ardarda geldikçe, her türlü iyi niyeti gösterse bile yanıbaşındakini anlamaktan aciz insanlar yetiştirir olduk. Üstelik artık bu insanların çocukları var; onlar da yetişiyor. Böylece hoyrat bireycilik, doğası gereği bulunamayacağı bir yeri işgal ediyor, bir “ortak değer” oluyor. Herkes buna sahip olduğunda toplumun yerini bireylerin zoraki yanyanalığı alacak.

“Ötekine” yönelik umursamazlık, vurdumduymazlık, ona ancak sana keyif veriyorsa, çıkar sağlıyorsa yaklaşmak, herkesi ve her şeyi sana verebildiğiyle, sana dokunduğunda ne yapabildiğiyle ölçme, bir değer olarak, olağan aktarım mekanizmasıyla insandan insana, kuşaktan kuşağa geçiyor. Böylelikle, her birey için, başkalarının davranışları hesaplanamaz, öngörülemez oluyor. Korunma güdüleri ayaklanıyor, duvarlar yükseltiliyor, mesafeler artıyor.

Sonunda, bir bakıyorsunuz, halim selim komşunuz çocuklarını ateşte yakmış, yan sitede oturan hanımefendinin kızı kendini damdan aşağı atmış, hali vakti yerinde bir ailenin oğlu sevgilisinin başını kesmiş. Hayret!

Biz, üçüncü sayfa haberlerine alışkın bir toplumuz. Trafik anlaşmazlığından doğan cinayet de çok gördük, namus cinayeti de, cinnet geçiren adamın karısını, öfkeden gözü dönen kadının kocasını baltayla doğramasını da. Fakat bir gün geldi, ilk bakışta hiç de önemli dertleri yokmuş gibi görünen gençler ardarda intihar etmeye başladı (her şeyi “Satanistlere” bağladık, unuttuk). Sonra, işin magazinine kapılıp anlamına dair tek laf duymak istemediğimiz gariplikler (sevgilinin çıplak görüntülerini internete koyma vs.) çıktı karşımıza. Ve inanamadığımız cinayetler, gaddarlıklar birbirini izlemeye başladı.

(Tabiî şu kalan yere sığmayacak bir başka büyük mesele daha var. “Ortalık yerde alkol içilsin mi içilmesin mi” diye birbirini yiyen bir toplumda, büyükşehir gençleri, üç kuruşa, ne idüğü belirsiz birtakım hapları avuç avuç edinebiliyor. Bunların çoğunun ne olduğu, kullanana ne yaptığı, yaptırdığı belli değil.)

Kapitalizmin evrensel egemenliği boyunca yarattığı bireycilik kültürü 1980’lerde çılgınca zafer sarhoşluğu içerisinde o büyük sıçramayı yaptığında, bunun mikro düzeydeki sonuçlarının tüketim hastalığıyla filan sınırlı olacağı sanıldı galiba. Halbuki yenilenmiş vahşi kapitalizm, özellikle de başkaları bundan yoksunken tadılabilecek sınırsız bir keyif ve tatmin duygusunu hayatın merkezine koyarak, insanları birbirinin tatmin aracı yaptı. Keyifsiz anların boşluğunu ölümcül hale getirdi. O boşluk dolmalı! Ama sevişerek ama baş keserek... Yeter ki kimse sıkılmasın.

Ümit Kıvanç

Türkiye’nin kimliğinden yüksünenlere...

Güler yüzlü, güzel gözlü iki kadın.

Biri 45 yaşına yeni bastı, diğeri 44’ünde.

Önümüzdeki ay buluşacaklar.

Çaylarını yudumlarken eşlerinden, çocuklarından, sorumluluklarından konuşacaklar muhtemelen.

Daha genç ve akça pakça olanı, “Eşinizin görevi nedeniyle, mesleğinize ara vermek zor olmadı mı” diye soracak belki.

Daha ince, daha uzun, daha esmer olanı benzer bir soruyla karşılık veremeyecek.

Diplomatların kendisi için hazırladığı Türkiye dosyasını hatmetmiş olacak zira.

Ev sahibesinin, bundan 11 yıl önce üniversiteyi kazandığını ama başörtüsü nedeniyle kaydını yaptıramadığını bilecek.

Ve muhtemelen, muadili hakkında edindiği bu bilgi vesilesiyle, kendi ülkesindeki ayrımcılık yasalarının, o henüz dört yaşında bir çocukken iptal edilmiş olmasına bir kez daha şükredecek.

1964’te Chicago’nun, o zamanlar sadece siyahların yaşadığı güney mahallelerinde dünyaya gelen siyahi bir kız çocuğunun Princeton’da sosyoloji okuyup ardından Harvard’dan Hukuk Doktoru olarak diploma almasının, eğitimde ırka dayalı ayrımcılığın 1968’de resmen noktalanmasıyla mümkün olduğunu bir kez daha düşünecek.

Ve herhalde, hayata gözlerini 1965’te İstanbul’da açan ev sahibesinin yüksek öğrenim hakkını engelleyen ayrımcı uygulamanın tez zamanda sona ermesini dileyecek içinden...

* * *

Hayrünnisa Gül ile Michelle Obama, nisan başında buluştuklarında ne konuşacaklar bilmiyorum.

Ama Michelle Obama’nın Türkiye’ye gelirken okuyacağı dosyada, İslam âleminin demokrasiye en yakın ve kâğıt üstünde en laik, gerçek anlamda laiklikten ise alabildiğine uzak bu güzel ülkesinde, başörtülü kadınlara yapılan ayrımcılıkla ilgili notların da yer alacağından eminim.

* * *

Başkan Barack Obama’nın okyanus aşırı ilk dış gezisine Ankara-İstanbul duraklarını da katması, yeni Amerikan yönetiminin Türkiye’ye büyük önem atfettiğini yansıtıyor.

Bu önem, her şeyden önce Türkiye’nin kimliğinden kaynaklı...

Türkiye’nin “kimliğini” Washington nezdinde anlamlı, önemli ve diğer birçok ülkeninkinden büsbütün farklı kılan da, hiç kuşkusuz, ülkemizin hem Müslüman hem de, bu açıdan özürlü bile olsa demokratik, tırnak içinde bile kalsa “laik,” ve tabii, Batı müttefiki olmasıdır.

Bu dört bileşeni kimliğinde buluşturması, Türkiye’nin 11 Eylül sonrası dünyada, Batı ve özelde ABD için ağırlığını da belirliyor.

Türkiye, Soğuk Savaş yıllarındakinden farklı olarak, artık salt “nerede” olduğu ile yani jeostratejik konumuyla değil, “kim” olduğu ile de öne çıkıyor.

Velhasıl, sonradan ağzının yanmasını istemeyen herkese, son bir hafta içinde başta Dışişleri Bakanı Hillary Clinton olmak üzere ABD’li yetkililerden gelen mesajları kendi meşreplerine göre yorumlayanların yazdığı, “Yaşasın, ‘ılımlı İslam’ yaklaşımı terk edildi,” ya da “Artık Türkiye’ye İslam âleminin parçası gözüyle bakmıyorlar” gibi cümleleri üfleyerek okumayı öneririm.

Hükümeti eleştirenler, AKP’yi sevmeyenler “ılımlı İslam” kelimelerine öteden beri alerji duyuyor...

Washington nicedir bu alerjinin farkında ve ABD’li yetkililer de zaten, epeyce bir zamandır, Hillary Clinton’ın burada yaptığını yapıyor, “Türkiye’yi ‘ılımlı İslam ülkesi’ olarak tanımlayacak mısınız” türü sorulara, “Hayır, ne münasebet” cevabını veriyorlar.

Ama Türkiye’nin kimliğinin en önemli bileşenlerinden biri olan Müslümanlığın vurgulanmasından şu ya da bu nedenle yüksünenlerin aceleci yorumları sizi yanıltmasın.

“Ilımlı Müslüman” deyiminin kullanılmamasına, bu deyimin Türkiye’deki bazı kesimlerde yarattığı komplekse gösterilen hassasiyetten öte bir anlam yüklemeyin.

Zira Türkiye’nin “Müslümanlığı” Obama yönetimi için, Bush yönetimi için olduğundan da önemli bir kimlik bileşeni...

Aynı şekilde, Müslümanlığın Türkiye’de “ılımlı” bir varoluş biçimi olması, başka deyişle, bu ülkede Müslümanlığın, “demokratik, laik, Batı yanlısı” bir rejimle uyumlu bir şekilde, din temelli radikal savrulmalara kapılmadan yaşanması da, Obama yönetimi nezdinde çok ama çok önemli.

Ve şundan emin olabilirsiniz ki, bu “ılımlı Müslüman” kimlik, Obama’nın Türkiye’ye gelme kararında belirleyici rol oynadı.

* * *

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dün Tahran’a giderken söylediği “Obama’nın İslam âlemine Türkiye’den seslenip seslenmeyeceği kendisinin bileceği iş. Ama Obama’nın Ankara’ya gelmesi başlı başına mesajdır” sözleri yerden göğe haklı.

Obama, Türkiye’yi ilk kapsamlı dış gezisine katmakla İslam âlemine bir mesaj veriyor...

Üstelik Türkiye öyle bir ülke ki, kendi kimliğiyle, İslam âlemine bu ziyaret üzerinden giden mesajın içeriğini de genişletiyor.

Obama, Türkiye’ye gelmekle, “İslam âlemine düşman değil dostuz” demenin ötesine geçiyor; aynı zamanda, “Demokratik, laik ve Batı’yla müttefik olmak, İslam’la bağdaşmayan bir şey değil” de demiş, yani bir bakıma “ılımlı İslam”a selam da vermiş oluyor.

Geriye, Obama yönetiminin, nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede, inancı nedeniyle başını örten kadınların gördüğü ayrımcılık konusunda ne diyeceği kalıyor.

Onun ipuçları da Michelle ve Barack Obama'nın hayat hikâyelerinde saklı...

Yasemin Çongar

Kendi insanlarını tehdit gören ordular...

Tüm resmî kurumların kendi görev alanları içinde faaliyet gösterdiği demokratik ülkelerde, bizdeki gibi sık sık siyasi kargaşa ortamının yarattığı istikrarsızlıklar yaşanmaz. Nitekim, kısa bir süreliğine de olsa Türkiye’de ekonomide olumlu gidişatı beraberinde getiren siyasi istikrarı yakaladığımız yıllar, elle tutulur askerî ve siyasi reformları yaptığımız 2003 ve 2004 yılları oldu. Ne zamanki Türkiye 2005 yılı itibariyle demokratik reformları askıya aldı siyasi istikrarsızlık da başgösterdi.

İstikrarsızlıklardan beslenen odaklar, Türkiye’nin AB üyeliği savsaklanınca durumdan vazife çıkartıp, darbeyi çağrıştıran 27 Nisan 2007 tarihli gece yarısı muhtırası yayımlarken Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek amacıyla yargı darbesine de imza attılar.

Ergenekon soruşturmasıyla ortaya çıkan kimi belgeler, aslında hepimizin birer birey olarak onlarca yıl, canlarımıza kasıt da dahil ne denli büyük bir tehdit altında yaşamakta olduğumuzu ortaya çıkardı. Ergenekon zanlısı emekli Orgeneral Hurşit Tolon’a ait olduğu iddia edilen ses kaydı –ki ses onun hiç endişeniz olmasın- TSK üst düzeyinin, başta siviller olmak üzere kendi toplumunu ne denli aşağıladığını ve çok gariptir ki tehdit gördüğünü gözler önüne serdi.

Ses kaydına göre, Tolon, “Teğmeni götürüp bunlara teslim etmek; teğmenini teslim eden ordu olmaz! Aşiret bile olmaz! Ordu komutanına diyorum ki o paşayı orada tutmak demek ihanet demektir. ... Savcı yazı yazmış, ne savcısı. Sen kimsin lan bana (Genelkurmay’a) yazıyorsun,” diyor. Türkiye’nin sınırlarını koruması için insanlarının canını emanet ettiği bir eski üst düzey komutan, “bunlar” kelimesiyle sivilleri aşağılarken, bir savcı için “lan” ifadesini kullanma cesaretini gösterebiliyor. Bu ifadelerden belki daha iyi anlarsınız, Ege Ordu Komutanlığı yapmış Tolon gibi üst düzey komutanlar yüzünden, Türk halkının, Yunanistan gibi ilişkilerin fırsata dönüştürülebileceği komşularını hep tehdit olarak görmeye niye koşullandırıldıklarını.

Keza, ekibiyle birlikte üslubu kendi halkına tehdit oluşturan emekli Orgeneral Çevik Bir’in, Taraf’ta yer alan 28 Şubat çerçevesinde işlediği suçlar da geç de olsa belgeleriyle ortaya çıktı.

Sınırlarımızı olası dış tehditlere karşı korusunlar diye yaşam standardımızın çoğu zaman çok düşük seviyelerde seyretmesine razı olup, vergilerimizden onlarca para aktardığımız TSK’nın, asli görevine dönüp, demokratik kurallara uygun hareket etmesi yalnızca kendisi için değil Türkiye’nin aydınlık geleceği için de yaşamsal hale geldi.

Siyasi otoritelerin öncülük yapıp, demokratik –ki şu sıralar ekonomik reformlar hayati öncelikli- açılımları yeniden başlatmasıyla ancak bu aydınlık gelecek ufukları açılabilir. Yoksa halimiz gerçekten harap.

***

Nihayet sivil güvenlik uzmanları yetiştirilecek...

Çok anormal bir durum ama gerçek. Türkiye’de Bilkent hariç üniversitelerde güvenlik çalışmaları müfredatta yer almıyor. Hani hep yakınırız ya, “güvenlik konularında sivil uzmanlar olmadığı için tehdit değerlendirmeleri gibi ulusal güvenlik politikaları ve askerî alımlar gibi aslında seçimle işbaşına gelmiş siyasi otoritelerin ve parlamentoların şekillendirmesi gereken konular askerin tekelinde,” diye. Aslında güvenlik alanında sivil uzmanların yetiştirilmemiş olmasının temelinde, “korku ve sindirme” yatmıştır hep.

Türkiye’nin bir dizi askerî reformları gerçekleştirmesi ve AB ile üyelik müzakerelerine başlamasına paralel olarak, şimdi faaliyetleri sona eren Ankara’daki Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) ile merkezi Hollanda’daki Avrupa Güvenlik Çalışmaları Merkezi CESS, silahlı kuvvetlerin demokrasilerde olduğu gibi demokratik gözetiminin sağlanması amacıyla ortak bir çalışma başlatmıştı. Ancak bu çalışma, bizde askerlerin sert tepkisi üzerine 2004 yılında sonlandırılmıştı.

CESS’in bu kez Bilkent Üniversitesi’yle birlikte, asker-sivil ilişkilerinin normalleştirilmesi sorununun sivil ayağına ağırlık verdiği bir çalışma başlattığını öğrendik. CESS ve Bilkent, Türkiye’de Uluslararası İlişkiler ve Sosyoloji bölümleri olan 16 üniversite temsilcisinin katılımıyla geçen yıl aralık ayında Ankara’da bir çalıştay düzenlemiş. Çalıştayın amacı, söz konusu üniversitelerde güvenlik çalışmaları bölümlerinin açılmasını sağlayacak müfredat hazırlanması. Bu müfredata şekil vermek üzere bu yaz Ankara’da bir yaz okulu da faaliyete geçecek. Kütüphanelerinde çok anormal bir biçimde ulusal güvenlik ve askerî konularda doğru dürüst bir yayına yer vermeyen bu üniversitelerde –buna ODTÜ ve Bilkent de dahil-, güvenlik çalışmaları alanında öğrenci ve öğretim üyesi yetiştirilmesi için başlatılan bu girişim, ileride siyasi sınıfın tehdit değerlendirmelerini, asker-sivil tüm ilgili kurumların katkısını alarak ama kendi inisiyatifinde yapacağı demokratik bir sürecin önünü açacak nitelikte.

Bilkent-CESS çalışmasına paralel bir süreç de Brüksel’de başlatılıyor. 2 ve 3 nisan tarihleri arasında Brüksel’de, AB’ye aday ülkeler Türkiye, Hırvatistan ve Makedonya ile birlik üyesi ülkelerin temsilcilerinin katılacağı toplantıda, asker-sivil ilişkilerinin demokrasilerde nasıl işlediği konuşulacak.

En önemlisi de Türkiye gibi aday ülkelere, AB üyesi olma şartlarından birinin, askerin demokratik gözetiminin sağlanmış olması anlatılıp, hatırlatılacak.

Lale Sarıibrahimoğlu

Ergenekoncular Atatürkçüleri nasıl kullandı?

Haberlere bakılırsa, yeni Ergenekon İddianamesi hazır: İlki 2400 sayfaydı, bu ise 1900 sayfa. İddianame henüz kamuoyuna açıklanmadı. Ama sızan bilgilere bakılırsa, iddianamede, 2007 baharında düzenlenen 'cumhuriyet mitinglerinin' ('bayrak mitingleri' de deniyor) perde arkasında Ergenekoncuların olduğu öne sürülüyor.
Bu iddia aslında geçen hafta basına sızmıştı. Hatta BirGün haberi 'mış, muş' kipiyle okuruna sunduğu için ben de gazeteyle maytap geçmiştim. ('Uyan da Mitinge Gidelim' başlıklı yazı, 4 Şubat)
Cumhuriyet mitingleri elbette Ergenekoncuların işiydi. Bunu anlamak için kapsamlı bir soruşturma yapmaya gerek yok.
Şunu bilmek yeterli:
Türkiye'de merkezi bir irade olamadan, böylesine devasa bir organizasyon yaparak, yüz binlerce insanı harekete geçirmek mümkün değildir.
Olayın ardında bir irade olduğu şuradan da belliydi: Ergenekoncular başka işlere yöneldiğinde, mitinglere devam etmek isteyenler hüsrana uğramış, birkaç bin (hatta yüz) kişiyle toplanır olmuşlardı.
Mitingler için bugün, 'Aaaa, meğer Ergenekon işiymiş' diyenlere ne ad vermem gerektiğini bilemiyorum.
Daha Ankara Tandoğan'daki ilk miting yapılmadan önce Kadıköy İskelesi'nde çağrı bildirisi dağıtan kızla aramda geçenleri burada yazmıştım.
Kıza, 'Darbecilerin ardından mı yürüyeceksiniz' demiştim. Şaşırıp kalmıştı. Belki o da bilmiyordu nasıl bir tezgâh içinde yer aldığını.
Sonra da arkamdan, 'Biz Atatürkçü gençleriz' diye bağırmıştı.
"Beş, on yıl sonra, Darbe heveslileri bizim samimi Atatürkçülüğümüzü nasıl da kullanmışlar diye hayıflanacak ama iş işten geçmiş olacaktı."
Beş yıl bile beklemeye gerek kalmadı. 2007'deki olay, henüz iki yıl dahi geçmeden yargıya düşmüş durumda. (O kızcağız acaba şimdi ne yapıyor? Mesela arkadaşları, 'Yahu seninkiler Ergenekoncuymuş' dediklerinde yüzü kızarıyor mu?)
Aynı şeyleri geçen yıl TRT'deki programımızda da ifade etmiştim. Nasıl da sinir olmuşlar, konuyu Meclis'e kadar götürmüşlerdi.
Vay efendim böyle bir laf TRT'de nasıl edilirmiş!
Hadi çıkıp şimdi konuşsunlar!
Cumhuriyet mitinglerinin perde arkasında Ergenekon şebekesi vardı. Bu şebekenin oluşum yılı 1999'dur.
Yani ortada daha AKP yokken bunlar darbe yapmayı kafalarına koymuşlardı.
Fırsat kolluyorlardı.
2003-2004 yıllarında uğraştılar ama yapamadılar. Askerinin yekvücut halde bu işe girmeyeceğini anladıklarında (birçok komutan darbeye karşı çıkıyordu) bu sefer toplumu kışkırtma yolunu seçtiler.
Toplumda huzursuzluk ve çatışma ortamı yaratabilirlerse, askerler de kurtarıcı rolüne soyunabilirlerdi.
Cumhurbaşkanlığı seçimi büyük fırsattı şebeke için. Nasıl olur da Çankaya Köşkü'ne, İslami kökenli, eşi başörtülü bir kişi çıkardı?
Gerçekten mükemmel bir organizasyonla bu işi başardılar. Atatürkçülük adına yüz binleri yürüttüler.
Bundan sonra laiklik ve ulusalcılık eksenli kanlı çatışmalar ve suikastlar planlıyorlardı.
Ama devamını getiremediler.
Çünkü Haziran 2007'de Ümraniye ve Eskişehir cephaneliklerinin ele geçirilmesi, devlet içindeki 'legalist gücün' Ergenekoncuların peşinde olduğunu gösterdi.

Emre Aköz

Ekonomi iyi de şahsın durumu kötü

Sanayi üretimi beşte bire yakın düşmüşse, paradan para kazanma ve tüketime tapma ekonomisinde "iş" kuş gibi uçuyor demektir.
Ama neyse ki bankalar bu sefer sağlam.
Bu modellerin kritik noktası şu:
Bankalar sağlamsa, ekonomi batakta sayılmıyor.
Büyük ya da küçük kredi, faiz veya kur girdabında boğulanlar ise, "kazazede" kabul ediliyor.
Fakat mevzuum "saf ekonomik" değil aslında.
Başka bir şey.

İptal
Dünkü Taraf'ta Etyen Mahçupyan hafta sonu yayınlanmış, Adnan Keskin'in de öncesini duyurduğu, çok yerde göz göre göre "atlanmış" bir habere dikkat çekmişti.
Olay şu:
1. Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nden, Anayasa Mahkemesi'ne bir iptal davası gelmişti.
2. Türk Ceza Kanunu 245'inci maddenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali talep ediliyordu.
3. TCK 245 şunu diyordu:
(1) Başkasına ait bir banka veya kredi kartını, her ne suretle olursa olsun ele geçiren veya elinde bulunduran kimse, kart sahibinin veya kartın kendisine verilmesi gereken kişinin rızası olmaksızın bunu kullanarak veya kullandırtarak kendisine veya başkasına yarar sağlarsa, üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası ve adlpara cezası ile cezalandırılır.
(2) Sahte oluşturulan veya üzerinde sahtecilik yapılan bir banka veya kredi kartını kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlayan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, dört yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
4. İptal talebi, Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nde bu suçtan bir yargılama dolayısıylaydı.
5. Anayasa Mahkemesi, Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nin iptal talebini reddetti.

Niyet
Mahçupyan, iptal talebinden yola çıkarak, "Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nin, emsal suçları işlediği belirlenen kimi askeri, özellikle subayı bu cezadan kurtarmak istediği" yorumunu yapıyor. Hatta bu suçun "muhtemelen, örgütlü biçimde, bilerek, bir proje kapsamında, Jitemvari bir yapıyla işlenmiş olabileceğini" söylüyor.
Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nde kaç kişinin bu suçtan sanık veya mahkûm olduğunu, bu kişilerin niteliklerini bilmeden ben bu kadarını söyleyemem.
Kuşkulansam dahi.
Ama başka basit bir şeyi söyleyebilirim.
"Adalet duygusu"na dair.
Örgütlü, bilinçli, projeli suçtan ziyade, "geçinebilme, çoluk çocuğunu ayakta tutabilme suçları"na dair.

Diyet
Anlayamadığım şu:
1. Genelkurmay Askeri Mahkemesi (veya Genelkurmay), "başkasının kredi kartını kullanma"yı hapisle cezalandıran maddenin iptalini istiyor.
2. Ancak, kendi kredi kartını kullanırken geçim şartlarından ötürü borçlanan, borcunu ödemekte zorlanan, aksatan bir ordu mensubu pekala atılabiliyor.

Mengene
"Silahlı Kuvvetler mensubuyum. İki kredi kartım var İş Bankası'ndan. Birini kapattım fakat diğerini borcu çok olduğu için kapatamadım. Bankaya gidip taksitlendirilmesini istedim. Yapamayacaklarını, ancak temerrüde düşersem yani 3 ya da 4 kez ödemezsem taksitlendireceklerini söylediler.
Ödemezsem mesleğimde zorluk çekeceğim. (Yani sicil, yani atılmak!)
Kredi çekip kapatmak istedim, veremeyiz dediler. Sizden banka genel müdürüne bu konuları duyurmanızı rica ediyorum.
Asgarisini ödüyorum diye taksitlendirmiyorlar fakat artık ödeyemez duruma geldim. Taksit yapsalar ödeyebilirim. Her ay 600, 700 TL faize gidiyor. Yardımlarınız için şimdiden teşekkür ederim.
İsmimin yayınlanmamasını da istiyorum. Çünkü eşim ve çocuklar da bu durumu bilmiyor.
3 senedir ödüyorum ama borç azalacağına çoğalıyor."

Adalet
Şimdi;
1. Döviz, vergi afları, adamım kayırmaları, rant nemaları olan bir ekonomide onbinlerce insan işsizlik, borç, kredi, utanç, kovulma, sıkışmışlık girdabında ise; orada "sosyal, ekonomik, mali, insani, siyasi adalet"ten kuşkuya düşersiniz.
2. Ordunun büyük sermaye şirketi Oyak rekor kârlar, devasa nakit varlık açıklıyor...
Lakin onbinlerce ordu mensubu, emeklisi geçinemeyip kredi, kart, borç, banka, utanç, atılma kıskacında boğuluyor...
Ve Genelkurmay Askeri Mahkemesi, "başkasının kartını kullanma suçu işleyenler"e ceza veren maddenin iptalini istiyorsa...
Orada hem "adalet"ten hem "niyet"ten kuşkulanırsınız!
Artık pozisyonunuza göre, bu iki maddeden hangisini önemsiyorsanız.
Zaten, ikisini de aynı anda ve oranda önemseyebilsek...

Umur Talu

Aman ne itiraf! Peki ya bu gerçekler ne olacak?

Tarihin en karanlık, en karmaşık terör saldırısına ilişkin dosya, beş kişinin itirafıyla aydınlandı! Guantanamo'da tutulan beş mahkum, 11 Eylül saldırılarını kendilerinin planladıklarını itiraf etmiş. Söz konuşu beş esir, "11 Eylül Şura Konseyi" üyesiymiş. Başlarında da Halid Şeyh Muhammed varmış. Yedi yıldır dünyadan tecrit edilen, hiçbir hukuku korumadan yararlanmalarına izin verilmeyen, üzerlerinde işkencenin her türü denenen, birçoğu deliren, intihara kalkışan, açlık grevi yapan esirler bunlar… Bush yönetiminin onca işkenceye rağmen konuşturamadığı bu insanlar, ne gariptir ki, tam da Guantanamo'nun kapatılması tartışmaları sırasında bir anda kendilerine geliyor ve 11 Eylül saldırılarını planladıklarını hatırlıyor!

Ne kadar kolaymış aslında. Beş kişiyi konuşturmak bu kadar kolaymış. ABD güvenlik birimlerinin bunca yıldır çözemediği, "11 Eylül Araştırma Komisyonu"nun üstesinden gelemediği, çözmekten çok gerçeklerin üstünü örtmeye çalıştığı saldırıya ilişkin gerçeklere ulaşmak ne kolaymış. Barack Obama döneminde ne denendi de başarı sağlandı?

Yeni yönetim, ABD'nin karanlık dosyalarını mı kapatıyor? Gerçekten böyle bir itiraf var mı? Varsa bu kişiler itiraf etmek için neden bugünü bekledi? Söz konusu kişilerle bir anlaşma mı yapıldı? Eğer böyleyse, Bush yönetiminin soruşturmaları yönlendirip gerçeklerin üstünü örtme anlayışı devam mı ediyor? Hani Obama, Bush yönetiminin gizliliklerini deşifre edecek ve ABD'yi ayıplardan kurtulacaktı?

Ne tuhaf! 11. Eylül 2001'deki saldırıdan sonra, olaya ilişkin hiçbir sağlan bulgu elde edilemedi. Sadece manipülasyonla, dezenformasyonla insanlar bir şeylere inandırıldı. Bu şaibeli durumu sorgulayanlar itibarsızlaştırıldı. Ne Üsame Bin Ladin yakalandı, ne El Kaide çökertildi. Bazı örgütlerle istihbarat teşkilatları arasındaki bağlara ilişkin nice veriler çıktı ortaya ama kimse önemsemedi. Bir küresel terör zırvasıyla on yılını harcadı dünya. Bir yanılsama, bir illüzyon insanlığa gerçek gibi kanıksatıldı.

2 bin 970 kişi hayatını kaybetti o saldırıda. Sonra ne oldu? Yaklaşık bir buçuk milyon Müslüman öldürüldü. İki ülke işgal edildi. En az yirmi ülke işgal edilmiş hale getirildi. Etnik çatışmalardan mezhep savaşlarına kadar denenmedik senaryo kalmadı. Yüz bine yakın insan değişik ülkelerde sorgulandı. On binlerce insan cezaevlerinde şu an. En az 27 bin kişi gizli işkence merkezlerinde. Onların da nerede olduğu bile bilinmiyor. Taylan'dan Hind denizine, Kuzey Avrupa'dan Somali'ye kadar onlarca ülkede bilinmeyen yerlerde sorgu evleri kuruldu. Esir kamplarında tutulan zavallıları, çocuk yaşta insanları ne yapacağız? Bir küresel olağanüstü hal uygulandı, uygulanıyor. Buna rağmen 11 Eylül saldırıları çözülemedi.

İtiraf haberini veren The New York Times gazetesi geçenlerde bir başka haber yayınladı: Saldırının sorumlusu olarak gösterilenlerden Ziyad el Cerrah'ın kuzeni, uzun zamandır Mossad için çalışıyormuş. Lübnanlı Ali el Cerrah İsrail için üst düzey istihbaratçılardan biriymiş. 1983'ten bu yana İsraillilerle birlikte Filistinlilere ve Hizbullah'a karşı örtülü operasyonlara katılıyormuş. Gazete, bu gerçeğin, "İsrail İslamcı olduğunu iddia eden teröristler eğitiyor" tartışmalarını güçlendirdiğini belirtiyor. Gazete, 71 gün gözaltında tutulan İsraillilere dikkat çekiyor ve Beyaz Saray'ın; saldırıda İsrailliler'in rolü olduğu iddialarını örtbas etmek için nez kadar uğraştığına işaret ediyor.

İtalya eski Başbakanı Francesco Cossiga, Corriere della Sera gazetesine, 11 Eylül'ün CIA-Mossad planından başka bir şey olmadığını söylüyor ve ekliyor: "Amerika ve Avrupa'daki bütün istihbarat teşkilatları, bu dehşet verici saldırıyı Arap dünyasını suçlamak, batılı güçleri Irak ve Afganistan işgali için yanlarına çekmek için planladılar…"

Biz elbette bu kadarını söylemiyoruz. Ama Batılı istihbarat teşkilatları ile İslamcı görünümlü kişi ve gruplar arasındaki karmaşık ilişkiye dikkat çekiyoruz. İslamcı teröre karşı İslamcı görünümlü kişi ve örgütlerin nasıl kullanıldığına… Bütün bunların ötesindeki büyük hesaplara… Dünyaya yaşatılan travma, öyle beş kişinin itirafıyla üstü örtülecek cinsten bir şey değil.

Bir not daha aktarayım: CIA uçakları, gizli cezaevleri, sorgu evleri, hayal gemiler, bir çok Avrupa ülkesinin ve Türkiye'nin hava sahasını kullanarak bugün hala devam ettirdikleri hava trafiği, yani esir ticareti sırasında başka neler yapılıyor, biliyor musunuz? Uyuşturucu da taşınıyor. CIA'nın "terör suçlusu" diye gizli esir taşıdığı o uçaklarda aynı zamanda uyuşturucu taşınıyor. Bu deşifre oldu. 2007 Eylül ayında bir Gulfstream-2 uçağı Cancun dışındaki Yucalan yarımadasında düştü. Uçaktan tam dört ton kokain çıktı. Düşen uçağın, içinden kokain çıkan uçağın kuyruk numarası N987SA. Aynı uçağın, CIA'nın gizli uçuşlarında, esir ticaretinde kullanıldığı ortaya çıktı. Hatta birkaç sefer Guantanamo'ya bile uçmuş. Aynı uçak, daha bir çokları gibi, yeryüzünün nerelerinde olduğu hala bilinmeyen, çok azı ortaya çıkan gizli işkence merkezlerine de "yolcu" taşıdığı ortaya çıktı. Amerikan yönetimine ait, örtülü operasyonlarda kullanılan, dünyanın en gizli ve en korkutucu suç unsuru olan bir uçak Meksika'da düşüyor ve içinde tam 132 paket kokain çıkıyor…

Hadi gelin Afganistan'dan New York'a uzanan uyuşturucu hattını tartışalım. Hangi ülkelerin, hangi şirketlerin, hangi devlet odaklarının, hangi istihbarat teşkilatlarının bundan pay aldığını, bu trafikle terörle savaş arasında nasıl bir bağlantı olduğunu tartışalım. Hatta bu trafikle Afganistan işgalinin, Guantanamo'nun bağlantısını sorgulayalım.

Öyle beş kişilik muvazaalı bir itiraf anlaşmasıyla yüz binlerce insanın ölümüne yol açan pisliklerin üstünü örtemezsiniz, bu uçsuz bucaksık karanlığı aydınlatamazsınız. Bunu yapmak için gerçek suçluları ortaya çıkaracak kapsamlı bir sorgulama gerekiyor. Bunu yapabilir misiniz? Pek ümitli değilim. Amerikan derin devletini deşifre etmeniz lazım. Obama yönetiminin böyle bir gücü olduğunu sanmıyorum.

Yani bu itiraf hiçbir şeyi açımlamıyor!
İbrahim Karagül