Boğaz köprüleri sadece İstanbul'un iki yakasını mı bağlar?
Fatih Sultan Mehmet köprüsü üzerindeki onarım çalışmaları, sade İstanbul'un iki yakası üzerindeki ulaşımı kilitlemedi.
Diğer Boğaz köprüsünden kamyonların ve TIR'ların geçmesi yasak olduğu için, Avrupa ile Ortadoğu ve Trakya ile Anadolu arasındaki tek ticari karayolu geçişi de bu şekilde tıkanmış oldu.
Eğer bizim medyamıza kulak verirseniz, Boğaz üzerindeki köprülerin bir "İstanbul Meselesi" olduğunu düşünebilirsiniz.
Bu çizgiyi daha da uzatırsanız, bu ülkede demokrasinin, adil yargının, hukukun üstünlüğünün, insan haklarının var olması da sadece "Türkiye Meselesi"dir.
Oysa bir Fatih Köprüsü onarımından kaynaklanan "Ulaşım krizi" bile hem İstanbul'un hem de Türkiye'nin, okyanustaki dünyadan kopuk yerlilerin yaşadığı uzak bir ada olmadığını bir kez daha hatırlatmalıdır hepimize.
Bir başka deyişle "Türkiye'nin tüm önemli sorunları aynı zamanda uluslararası sorunlardır" da.
Gecikmeli bir yaşam
Osmanlı'nın yükselişi döneminde Avrupa'ya açılmayı başaran kadrolar, Yakın Çağ'da Avrupa'nın yaşadığı devrimsel değişime ve gelişmeye ayak uydurmakta gecikmişlerdir. "Tanzimat" benzeri yeniden yapılanma çabaları gecikmiş girişimler olarak, aradaki açığı kapatmaya yetmemiştir.
Sonuç Osmanlı'nın önce Avrupa'dan, sonra Ortadoğu'dan çekilmesine ve parçalanıp dağılmasına dayanmıştır.
Cumhuriyet de Atatürk reformları da, çağa yetişme ve gelişmişlikle uyum içine girme çabalarının da ifadesidir. Çok partili demokrasiye geçiş, Batı kurumlarına üyelik ve Avrupalılık yolunda atılan somut adımlar, bu çabaları bir ileri aşamaya taşımıştır.
Şimdi gündemimizde mesela "Sivilleşme" gibi projeler var.
Bunun gibi, Türkiyeli olmanın getirdiği global sorumlulukları özümsemiş söylemlerin seslendirildiği bir siyaset ve düşünce ortamının egemen olması beklentisi içindeyiz.
Örneğin Boğaz üzerindeki geçişleri İstanbul'a yönelik "Köprüler tuzağı" biçiminde gören bir anlayışın, artık hayatımıza yön vermemesi gerekiyor.
Neden yapamadılar?
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü üzerinde yapılması kaçınılmaz olan onarımdan ötürü Karayolları'nı veya Belediye'yi suçlamak yerine, AK Parti iktidarına dönüp "Kaç yıldır iktidardasınız ama yeni bir köprü yapamadınız" eleştirisini yöneltmek herhalde daha doğru olurdu.
İki kıtayı, Türkiye'nin iki bölgesini ve İstanbul'un iki yakasını bağlayan geçidin sadece iki köprüye endeksli olması "Darboğaz" kavramının somut örneği değil midir?
Bunun gibi yerli ve yabancı sermayenin yer aldığı İstanbul'daki hemen her özelleştirmenin Danıştay'da iptal edilmesi veya durdurulması da, herhalde bir iktidarın çözüm bulması gereken sorunlar arasındadır. Bu nedenle kentin gelişmesi için Belediye'nin bel bağladığı gelir kalemleri yok olmaktadır.
TBMM'de çoğunluğa sahip olan bir iktidarın bu konuda yasal değişiklikleri yapması, her girişimi Danıştay'a taşımak alışkanlığına sahip belirli kesimleri etkisiz kılabilir.
"Sivilleşmek" meselesi de tabii ki gündemimizde.
Eğer CHP muhalefeti tartışılan "Belge"yi kullanarak Hükümet ile TSK'yı karşı karşıya getirmek stratejisi izlemek yerine, her alanda sivilleşmeyi ve özgürlükleri içerecek bir Anayasa değişikliğine destek verirse, bu alanda da ciddi adımlar atılabilecektir.
25 Haziran 2009 Perşembe
İBRAHİM KARAGÜL
İşte geleceğin haritası: Böyle bir hayal mümkün!
Müslüman coğrafyada yaşanan bütün olumsuzluklara, karmaşaya, ekonomik ve siyasi adaletsizliklere, ümit kırıcı gelişmelere rağmen, geleceğin dünyasında bu bölgenin dinamik bir güç olacağına inananların sayısının ne kadar az olduğunun farkındayım. Bugün yüzeysel bir bakışla görenlerin, 21. yüzyıl dünyasında bölgeye hiç şans vermediğini, veremediğinin de. Türkiye'nin ve birkaç ülkenin özverili çabalarının bölgesel bir güç merkezi oluşumuna yetmeyeceği, geçmişiyle yaşayanların bir gelecek inşa edemeyeceği, bu teslimiyetçi ruh hali ve geri kalmışlığa ilişkin istatistiklerle "hayal" kurulamayacağı söylemleri elbette son derece ciddi. Ama algılarımızı biraz derinleştirdiğimizde, genel geçer ön kabullerin dışına çıktığımızda, popüler söylemin etkisinden kurtulup olumlu gelişmelere dikkat kesildiğimizde, bunları; dünyada yaşanan karmaşık dönüşüm ve güç kaymalarıyla birlikte ele aldığımızda, bir araya getirdiğimizde oldukça farklı sonuçlara ulaşıyor, olumsuz kanaatlerimizin o kadar da doğru olmayabileceğini fark ediyoruz.
Sadece olumsuzlukları öne çıkarma alışkanlığımız, gerçeklerle aramızda perdeler oluşturabiliyor. Bugün Endonezya'dan Afrika ortalarına kadar izlediğimiz gelişmeler, küçük adımlar gibi görünse de, değeri takdir edilince ileriye yönelik dev adımlar gibi görünebiliyor. Daha büyük adımların atılması için, daha uzun yürüyüşlerin başlatılması için bu küçük gibi görünen adımların çok önemli olduğunun farkında olmak gerekiyor. Bu yüzden, Türkiye'yi ve bölgeyi, Batı başkentlerinden, siyasi söylemlerinden görmekten kurtulup sessizce devam eden bu gelecek inşasına dikkatimizi yönlendirmemiz gerekiyor.
ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye ve Mısır'da verdiği mesajları değerlendirirken, Washington'un taktik politik değişiklikleriyle sınırlı kalmak, ABD liderlerinin siyasi anlayışına sığınmak yetmeyecek. ABD için, Avrupa Birliği için bu bölge ne anlama geliyor, 21. yüzyılın ortalarında nasıl bir enerji birikiminin adresi olacak, bu enerjiyi kimler nasıl yönetmek istiyor anlamak zorundayız. Obama, ABD'nin geleceği için Müslümanların yaşadığı coğrafyaya ihtiyaç duyuyorsa, bölgeyi bu ihtiyaca göre dizayn etmeye çalışıyorsa, burada bizim farkında olmadığımız bir şeylerin olduğunu bilmeliyiz. ABD'nin yeni yaklaşımına karşı Rusya ve Asyalı güçler de Müslümanlarla yakınlaşma atağına geçiyorsa, durup kendimize bir bakmalıyız. Kendimizi küçümsemeden, ezberlerimizden kurtularak bakmalıyız.
Birkaç yıldır Türkiye'nin bölge merkezli hareketliliğini, girişimlerini, krizlere müdahalesini, barış önerilerini, toplumlar arası yakınlaşma çabalarını, dar etnik ve mezhep eksenli gerilimlere karşı duruşunu, bölge ülkeleriyle ikili yakınlaşmalarını, ulus üstü bölgesel ortaklıkların temellerinin atılmasında lokomotif rolünü sadece Türk dış politikasıyla sınırlı görmemeli, ABD'nin ya da bir başka gücün bölgeye yönelik politikalarıyla tanımlama kolaycılığına kaçmamalıyız.
Sadece devletlerin değil, bireylerin, müteşebbislerin, kamu kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının Endonezya'dan Darfur'a uzanan çalışmalarının haritasını çıkardığımızda nasıl bir ilişkiler ağı ortaya çıkıyor, bakmalıyız. İşte bu haritayı kastediyorum. Ön kabullerimizi, önyargılarımızı bir kenara bırakarak, çizilen bize ait olan haritayı görmemizi öneriyorum. Bugüne kadar, ayrışmayı, çatışmayı, düşmanlığı gösteren bütün haritalarla mücadele ettik. Başkalarının çizdiği haritayı bir kenara atıp kendi haritamıza bakma zamanı şimdi.
Hâlâ, Batı'nın ve Doğu'nun güç mücadelesinin cephe ülkeleri olmayı içlerine sindirenlerin bunu anlaması mümkün değil. Batı ve Doğu da, bir önceki yüzyıldan kalma alışkanlıklarıyla, bölgeyi pazarlık malzemesi olarak kullanma kolaycılığının bedelinin ne kadar ağır olacağını yakın gelecekte görecektir.
Artık insanlarımız, kurumlarımız fakirlere yardım etmenin, tehlikeleri göğüslemenin ötesinde krizlere müdahale ediyor, kaos yaşanan bölgelerde yerleşiyor, ayrılıkları ortadan kaldırıyor, bazı bölgelerde adeta ulus inşasına girişiyor. Sudan'ın petrolleri için kavgaya tutuşan Batılı ve Doğulu ülkelerin arasında sıyrılıp Darfur'u ayağa kaldırmaya çalışıyor, Gazze'yi ayağa kaldırmaya çalışıyor ve oldukça da başarılı oluyor. Onlar Darfur'da çatışmayı provoke ederken, çatışan taraflara silah akıtırken, petrol için harita çizimleri yaparken, bizim insanlarımız ise tarafları barıştırıyor, açlıkla ve yoksullukla savaşıyor onlara elverişli bir yaşam alanı oluşturmak için çaba harcıyor.
Geçenlerde Türkiye'de bir Darfur Konferansı yapıldı. Türk-Arap İlişkileri Sempozyumu'nun da organizasyonunu yapan Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi (ORDAF) ile İstanbul Üniversitesi'nin düzenlediği oturumlara katılanlar, bölgenin geçmişine özellikle de bugünkü kötü haline sebep olan ülkelerle ilgili çarpıcı gerçekleri ortaya koydu. TİKA Başkanı Dr. Musa Kulaklıkaya'nın, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet'in, ORDAF Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun'un, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Hakan Fidan'ın, Türkiye'deki en etkili Afrika araştırmacısı Doç. Dr. Ahmet Kavas'ın yanısıra, bir çok ülkeden onlarca uzman katıldı. Yine Türk-Arap İlişkileri Sempozyumu'na Prof Dr. Kemal Karpat, Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr İlber Ortaylı gibi isimlerin yanında yerli ve yabancı çok sayıda bilim adamı katıldı.
Bunlara yenileri eklenecek. Tarihi bugüne çağırmak, kültürel ortaklıkları ortak geleceğin inşasında kullanmak Türkiye için yeni olan şeyler. Artık ne kendimiz de dışarıdan bakanlar da, bu bölgenin sadece geçiş güzergahı olmayacağını, merkez güçler arası çatışma alanı olmayacağını, kaynak merkezi olmayacağını, pazarlık malzemesi olmayacağını bilmek zorundayız.
Bütün olumsuzlukları bilerek, baskıcı rejimleri görerek, siyasi ve ekonomik adaletsizlikler görerek, muhtemel yeni çatışma senaryolarının farkında olarak farklı bir gelecek inşa edildiğini söylemekte tereddüt etmiyorum. Atılan adımları görmeyi, bu adımların nasıl bir harita oluşturduğunun farkında olmayı öneriyorum. Bu bir hayal değil!
Müslüman coğrafyada yaşanan bütün olumsuzluklara, karmaşaya, ekonomik ve siyasi adaletsizliklere, ümit kırıcı gelişmelere rağmen, geleceğin dünyasında bu bölgenin dinamik bir güç olacağına inananların sayısının ne kadar az olduğunun farkındayım. Bugün yüzeysel bir bakışla görenlerin, 21. yüzyıl dünyasında bölgeye hiç şans vermediğini, veremediğinin de. Türkiye'nin ve birkaç ülkenin özverili çabalarının bölgesel bir güç merkezi oluşumuna yetmeyeceği, geçmişiyle yaşayanların bir gelecek inşa edemeyeceği, bu teslimiyetçi ruh hali ve geri kalmışlığa ilişkin istatistiklerle "hayal" kurulamayacağı söylemleri elbette son derece ciddi. Ama algılarımızı biraz derinleştirdiğimizde, genel geçer ön kabullerin dışına çıktığımızda, popüler söylemin etkisinden kurtulup olumlu gelişmelere dikkat kesildiğimizde, bunları; dünyada yaşanan karmaşık dönüşüm ve güç kaymalarıyla birlikte ele aldığımızda, bir araya getirdiğimizde oldukça farklı sonuçlara ulaşıyor, olumsuz kanaatlerimizin o kadar da doğru olmayabileceğini fark ediyoruz.
Sadece olumsuzlukları öne çıkarma alışkanlığımız, gerçeklerle aramızda perdeler oluşturabiliyor. Bugün Endonezya'dan Afrika ortalarına kadar izlediğimiz gelişmeler, küçük adımlar gibi görünse de, değeri takdir edilince ileriye yönelik dev adımlar gibi görünebiliyor. Daha büyük adımların atılması için, daha uzun yürüyüşlerin başlatılması için bu küçük gibi görünen adımların çok önemli olduğunun farkında olmak gerekiyor. Bu yüzden, Türkiye'yi ve bölgeyi, Batı başkentlerinden, siyasi söylemlerinden görmekten kurtulup sessizce devam eden bu gelecek inşasına dikkatimizi yönlendirmemiz gerekiyor.
ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye ve Mısır'da verdiği mesajları değerlendirirken, Washington'un taktik politik değişiklikleriyle sınırlı kalmak, ABD liderlerinin siyasi anlayışına sığınmak yetmeyecek. ABD için, Avrupa Birliği için bu bölge ne anlama geliyor, 21. yüzyılın ortalarında nasıl bir enerji birikiminin adresi olacak, bu enerjiyi kimler nasıl yönetmek istiyor anlamak zorundayız. Obama, ABD'nin geleceği için Müslümanların yaşadığı coğrafyaya ihtiyaç duyuyorsa, bölgeyi bu ihtiyaca göre dizayn etmeye çalışıyorsa, burada bizim farkında olmadığımız bir şeylerin olduğunu bilmeliyiz. ABD'nin yeni yaklaşımına karşı Rusya ve Asyalı güçler de Müslümanlarla yakınlaşma atağına geçiyorsa, durup kendimize bir bakmalıyız. Kendimizi küçümsemeden, ezberlerimizden kurtularak bakmalıyız.
Birkaç yıldır Türkiye'nin bölge merkezli hareketliliğini, girişimlerini, krizlere müdahalesini, barış önerilerini, toplumlar arası yakınlaşma çabalarını, dar etnik ve mezhep eksenli gerilimlere karşı duruşunu, bölge ülkeleriyle ikili yakınlaşmalarını, ulus üstü bölgesel ortaklıkların temellerinin atılmasında lokomotif rolünü sadece Türk dış politikasıyla sınırlı görmemeli, ABD'nin ya da bir başka gücün bölgeye yönelik politikalarıyla tanımlama kolaycılığına kaçmamalıyız.
Sadece devletlerin değil, bireylerin, müteşebbislerin, kamu kurumlarının, sivil toplum kuruluşlarının Endonezya'dan Darfur'a uzanan çalışmalarının haritasını çıkardığımızda nasıl bir ilişkiler ağı ortaya çıkıyor, bakmalıyız. İşte bu haritayı kastediyorum. Ön kabullerimizi, önyargılarımızı bir kenara bırakarak, çizilen bize ait olan haritayı görmemizi öneriyorum. Bugüne kadar, ayrışmayı, çatışmayı, düşmanlığı gösteren bütün haritalarla mücadele ettik. Başkalarının çizdiği haritayı bir kenara atıp kendi haritamıza bakma zamanı şimdi.
Hâlâ, Batı'nın ve Doğu'nun güç mücadelesinin cephe ülkeleri olmayı içlerine sindirenlerin bunu anlaması mümkün değil. Batı ve Doğu da, bir önceki yüzyıldan kalma alışkanlıklarıyla, bölgeyi pazarlık malzemesi olarak kullanma kolaycılığının bedelinin ne kadar ağır olacağını yakın gelecekte görecektir.
Artık insanlarımız, kurumlarımız fakirlere yardım etmenin, tehlikeleri göğüslemenin ötesinde krizlere müdahale ediyor, kaos yaşanan bölgelerde yerleşiyor, ayrılıkları ortadan kaldırıyor, bazı bölgelerde adeta ulus inşasına girişiyor. Sudan'ın petrolleri için kavgaya tutuşan Batılı ve Doğulu ülkelerin arasında sıyrılıp Darfur'u ayağa kaldırmaya çalışıyor, Gazze'yi ayağa kaldırmaya çalışıyor ve oldukça da başarılı oluyor. Onlar Darfur'da çatışmayı provoke ederken, çatışan taraflara silah akıtırken, petrol için harita çizimleri yaparken, bizim insanlarımız ise tarafları barıştırıyor, açlıkla ve yoksullukla savaşıyor onlara elverişli bir yaşam alanı oluşturmak için çaba harcıyor.
Geçenlerde Türkiye'de bir Darfur Konferansı yapıldı. Türk-Arap İlişkileri Sempozyumu'nun da organizasyonunu yapan Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi (ORDAF) ile İstanbul Üniversitesi'nin düzenlediği oturumlara katılanlar, bölgenin geçmişine özellikle de bugünkü kötü haline sebep olan ülkelerle ilgili çarpıcı gerçekleri ortaya koydu. TİKA Başkanı Dr. Musa Kulaklıkaya'nın, İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet'in, ORDAF Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun'un, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Hakan Fidan'ın, Türkiye'deki en etkili Afrika araştırmacısı Doç. Dr. Ahmet Kavas'ın yanısıra, bir çok ülkeden onlarca uzman katıldı. Yine Türk-Arap İlişkileri Sempozyumu'na Prof Dr. Kemal Karpat, Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr İlber Ortaylı gibi isimlerin yanında yerli ve yabancı çok sayıda bilim adamı katıldı.
Bunlara yenileri eklenecek. Tarihi bugüne çağırmak, kültürel ortaklıkları ortak geleceğin inşasında kullanmak Türkiye için yeni olan şeyler. Artık ne kendimiz de dışarıdan bakanlar da, bu bölgenin sadece geçiş güzergahı olmayacağını, merkez güçler arası çatışma alanı olmayacağını, kaynak merkezi olmayacağını, pazarlık malzemesi olmayacağını bilmek zorundayız.
Bütün olumsuzlukları bilerek, baskıcı rejimleri görerek, siyasi ve ekonomik adaletsizlikler görerek, muhtemel yeni çatışma senaryolarının farkında olarak farklı bir gelecek inşa edildiğini söylemekte tereddüt etmiyorum. Atılan adımları görmeyi, bu adımların nasıl bir harita oluşturduğunun farkında olmayı öneriyorum. Bu bir hayal değil!
EMRE AKÖZ
Org. Başbuğ karşı hamleyi savuşturdu
Genelkurmay Askeri Savcılığı'nın dünkü açıklaması saç baş yolduracak cinsten! 'İrticayla Mücadele Eylem Belgesi'nin 12 Haziran günü Taraf gazetesinde yayınlanmasından tam 12 gün sonra, belgenin karargâhta hazırlanmadığı söylendi.
Araştırmışlar, böyle bir belgenin varlığına ilişkin olarak "gerek elektronik ortamda, gerekse yazılı kayıtlarda herhangi bilgi, belge, emir veya emareye" rastlamamışlar.
***
* Peki, kurumu karıştıran, suratları kızartan onca telaş, kuşku, sıkıntı neydi?
* Bir, iki gün içinde sonuçlanacak bir araştırma, niye 12 gün sürdü?
* Niye sivil savcıların belgeyi hazırladığı iddia edilen albayı sorgulamaları engellendi?
* Plandaki imzanın adı geçen albaya ait olduğu kesinleşmişken, bu ne çelişki? Genelkurmay personeli boş zamanlarında, evinde, çay bahçesinde filan eylem planları mı hazırlıyor?
* Eylem Planı'nın Ocak 2009'dan itibaren hazırlandığını söyleyen emekli orgeneralin sözlerini çöpe mi atacağız?
* Kendini 'Ergenekon'un avukatı' ilan etmiş bir Deniz Baykal'ın dahi cuntalara karşı çıktığı bir ortamda, ne oldu da belgenin mevcudiyeti reddediliverdi?
Soruları çoğaltabiliriz.
***
12 gün içinde birçok olay meydana geldi. Demeçler, suçlamalar, kanıtlar ya da saptırma haberler havalarda uçtu.
Bu olaylar üzerinde düşündüğümde ben şunu görüyorum: Karargâhta çalışan personel tarafından hazırlanmış böyle bir belge var. Bundan benim hiçbir kuşkum yok.
Ancak ondan sonrası karışık:
1) Eylem Planı, GK Başkanı Org. İlker Başbuğ'un emriyle hazırlandı.
2) Başbuğ karşıtı ya da cuntacı (mesela Ergenekoncular) bir ekip tarafından hazırlandı.
***
Ben Başbuğ'un böyle bir emir verdiğini sanmıyorum. Yapmaya kalkışsa dahi, doğrudan Hükümeti hedef alan, 'AKP içindeki ajanlardan' filan söz eden bir metin hazırlatmaz o.
Defalarca belirttiğim gibi: Zaten bu metin en çok Başbuğ'u zor durumda bıraktı.
Başbuğ açısından tam bir sıkışmışlık ortaya çıktı:
1) O emrettiyse, 'demokrasi düşmanı' ilan edilecek. Belki de görevinden alınacak.
2) O istemediyse, bu kez de 'karargâhına hâkim olamayan' bir GK Başkanı imajı belirecek.
Bu hamle, Aktütün olayından sonra Başbuğ'a karşı yapılan ikinci büyük hamleydi bence. (Ara hamleler de var.)
Askeriye içinde birileri Başbuğ'u çizmek istiyor. Amaçları: Ya iradesini kırarak 'o ekibin' sözünü dinlemesini sağlamak ya da düpedüz koltuğunu altından çekmek.
***
Sonuç olarak dünü açıklama bana şunları düşündürüyor:
* Komployu kuran ekibin kimlerden oluştuğu (ki zaten az çok biliniyordu) saptandı.
* Karargâhta bir depreme yol açmamak için bir pazarlık süreci başladı. Ve nihayet sonuçlandırıldı.
* Kim, nasıl cezalandırılacak? Mesela kimler emekli edilecek? Kimler istifa ettirilecek? Kimler bekledikleri makamlara oturamayacak?
* Tabii bir de olayın öteki yüzü var: Kimlere dokunulmayacak ya da dokunulamayacak? Kimlerin yaptığı yanına kâr kalacak? (Şunu da unutmayalım: Paçayı sıyıranlar bunu nasıl beceriyor? Mesele sadece karargâhın prestiji mi, yoksa dışarıdan elektrik mi alıyorlar?)
Özetle: Org. Başbuğ şimdilik bu hamleyi de savuşturmuş gözüküyor. Bizi hiç mi hiç ikna edemedi; o ayrı konu.
Genelkurmay Askeri Savcılığı'nın dünkü açıklaması saç baş yolduracak cinsten! 'İrticayla Mücadele Eylem Belgesi'nin 12 Haziran günü Taraf gazetesinde yayınlanmasından tam 12 gün sonra, belgenin karargâhta hazırlanmadığı söylendi.
Araştırmışlar, böyle bir belgenin varlığına ilişkin olarak "gerek elektronik ortamda, gerekse yazılı kayıtlarda herhangi bilgi, belge, emir veya emareye" rastlamamışlar.
***
* Peki, kurumu karıştıran, suratları kızartan onca telaş, kuşku, sıkıntı neydi?
* Bir, iki gün içinde sonuçlanacak bir araştırma, niye 12 gün sürdü?
* Niye sivil savcıların belgeyi hazırladığı iddia edilen albayı sorgulamaları engellendi?
* Plandaki imzanın adı geçen albaya ait olduğu kesinleşmişken, bu ne çelişki? Genelkurmay personeli boş zamanlarında, evinde, çay bahçesinde filan eylem planları mı hazırlıyor?
* Eylem Planı'nın Ocak 2009'dan itibaren hazırlandığını söyleyen emekli orgeneralin sözlerini çöpe mi atacağız?
* Kendini 'Ergenekon'un avukatı' ilan etmiş bir Deniz Baykal'ın dahi cuntalara karşı çıktığı bir ortamda, ne oldu da belgenin mevcudiyeti reddediliverdi?
Soruları çoğaltabiliriz.
***
12 gün içinde birçok olay meydana geldi. Demeçler, suçlamalar, kanıtlar ya da saptırma haberler havalarda uçtu.
Bu olaylar üzerinde düşündüğümde ben şunu görüyorum: Karargâhta çalışan personel tarafından hazırlanmış böyle bir belge var. Bundan benim hiçbir kuşkum yok.
Ancak ondan sonrası karışık:
1) Eylem Planı, GK Başkanı Org. İlker Başbuğ'un emriyle hazırlandı.
2) Başbuğ karşıtı ya da cuntacı (mesela Ergenekoncular) bir ekip tarafından hazırlandı.
***
Ben Başbuğ'un böyle bir emir verdiğini sanmıyorum. Yapmaya kalkışsa dahi, doğrudan Hükümeti hedef alan, 'AKP içindeki ajanlardan' filan söz eden bir metin hazırlatmaz o.
Defalarca belirttiğim gibi: Zaten bu metin en çok Başbuğ'u zor durumda bıraktı.
Başbuğ açısından tam bir sıkışmışlık ortaya çıktı:
1) O emrettiyse, 'demokrasi düşmanı' ilan edilecek. Belki de görevinden alınacak.
2) O istemediyse, bu kez de 'karargâhına hâkim olamayan' bir GK Başkanı imajı belirecek.
Bu hamle, Aktütün olayından sonra Başbuğ'a karşı yapılan ikinci büyük hamleydi bence. (Ara hamleler de var.)
Askeriye içinde birileri Başbuğ'u çizmek istiyor. Amaçları: Ya iradesini kırarak 'o ekibin' sözünü dinlemesini sağlamak ya da düpedüz koltuğunu altından çekmek.
***
Sonuç olarak dünü açıklama bana şunları düşündürüyor:
* Komployu kuran ekibin kimlerden oluştuğu (ki zaten az çok biliniyordu) saptandı.
* Karargâhta bir depreme yol açmamak için bir pazarlık süreci başladı. Ve nihayet sonuçlandırıldı.
* Kim, nasıl cezalandırılacak? Mesela kimler emekli edilecek? Kimler istifa ettirilecek? Kimler bekledikleri makamlara oturamayacak?
* Tabii bir de olayın öteki yüzü var: Kimlere dokunulmayacak ya da dokunulamayacak? Kimlerin yaptığı yanına kâr kalacak? (Şunu da unutmayalım: Paçayı sıyıranlar bunu nasıl beceriyor? Mesele sadece karargâhın prestiji mi, yoksa dışarıdan elektrik mi alıyorlar?)
Özetle: Org. Başbuğ şimdilik bu hamleyi de savuşturmuş gözüküyor. Bizi hiç mi hiç ikna edemedi; o ayrı konu.
FEHMİ KORU
Başörtüsü Belçika Parlamentosu'nda
Kendi dar ve bağnaz zihniyetlerini Avrupa'ya kadar taşıyan televizyon kanalları ve gazeteler boşuna çabaladılar; Mahinur Özdemir milletvekili olarak seçildiği Belçika Parlamentosu'nda yeminini etti, görevine başladı. Artık Avrupa'da hiç değilse bir ülkede başörtülü bir milletvekili var...
Elbette bunda şaşılası bir yön yok. Parlamentolar toplumların aynasıdır; Belçika'da hesaba katılacak sayıda Türk yaşadığı için partiler epeydir Türk asıllı aday gösteriyor. Emir Kır Belçika hükümetine girip 'devlet bakanı' unvanını taşımaya başlayalı hayli zaman oldu. Belçika Parlamentosu'nda son seçimden sonra Türk asıllı altı milletvekili görev yapacak.
Mahinur Özdemir'in bizdeki bazılarını hop oturup hop kaldıran özelliği, tahmin edebileceğiniz gibi, 'başörtüsü'... Belçika'nın göçmen-düşmanı 'ırkçı' partisi seçim kampanyasında onun bu özelliğini kendisini aday gösteren Hıristiyan Demokrat Parti aleyhine kullanmaya kalksa da başarılı olamadı. Tıpkı, o 'ırkçı' partiyle birlikte Parlamento'da 'kriz' çıkmasını bekleyen bizdeki bazıları gibi...
Parlamentolar, Meclisler, tanımı gereği, kendilerini oluşturan toplumun mümkün olduğunca bütün kesitlerini içinde barındırır. O sayede kadınlar da milletvekili olabiliyor bugün, 'kimlik' siyaseti güden partiler o sayede temsil hakkı elde edebiliyor. Bir kadının 'başörtülü' olduğu için içinden çıktığı kesimi temsil edemeyeceği safsatası -bazı zihinler dar ve bağnaz olduğu için- bir tek bizde işleyebilir. Yarın öbür gün Avrupa'nın diğer ülkelerinde de, o ülkedeki Müslüman topluluğunu temsil eden kadınlar -bu arada başörtülü olanlar da- parlamentolara seçilecekler...
Türkiye bu alanda öncülüğü alabilecek ve demokrasisinin biraz daha olgunlaştığı mesajını daha açık verebilecek fırsatı 1999 seçiminde yakalamıştı. Merve Kavakçı'ya başörtüsüyle girdiği TBMM'de yemin etme imkânı verilseydi, o yol ilk bizde açılmış olacaktı. Türkiye'de toplumun yarısını teşkil eden kadınların herhalde yarıdan fazlası başörtülü; bu demektir ki, nüfusun en az yüzde 25'i bugün TBMM'de tam temsil edilemiyor.
Merve Kavakçı'nın milletvekili olarak Meclis'e girdiği ilk gün yaşananlar neredeyse herkes tarafından biliniyor da, o noktaya nasıl gelindiği hâlâ sır perdesi ardında gizli. O gün oturumu yöneten en yaşlı üye (Ali Rıza Septioğlu) ve itiraz etmesi beklenebilecek DSP yönetimi ile 'anlaşıldığı' kulaklara gelmiş, ancak DSP lideri Bülent Ecevit'in hırçın konuşması her türlü 'uzlaşma'ya kapıları kapatmıştı. O seçimde CHP baraja takıldığı için 'sorun' teşkil etmiyordu.
Şu yakınlarda DSP Genel Başkanlığı'na seçilen Masum Türker'in Sabah'tan Sevilay Yükselir'e açıklamaları duyumların doğruluğuna ışık tutuyor: “Grup toplantısında tartışmıştık. Boşluk vardı ve zaten seçilmişti. Kabullenmiştik. Anlaşma yapmıştık. Taraflardan biri Hüsamettin Özkan'dı. Karşı tarafta ise Abdullah Gül ve Salih Kapusuz vardı. Anlaşmaya göre, sadece masaların üzerine vuracaktık. Aslında Rahmetli Ecevit, Kavakçı'nın Meclis'e girmiş olmasına değil, alkışlarla milleti tahrik amaçlı gelmesi üzerine tavır almıştı. 'Burası devlete meydan okunacak yer değil' demişti. Ama onlar anlaşmaya uymadılar ve akşam yemeğinden sonra alkışlarla getirdiler. Bu, tahrik unsuru olarak görüldü.”
Ne büyük hata. Keşke anlaşmaya uyulsaymış da, ülke yakaladığı fırsatı zamanında kullanabilseymiş...
Yeni bir döneme girdi dünyamız ve bu dönemde öncesinden farklı bakışlar ve değerler egemen olacağa benziyor. Belçika'da açılan kapı diğer Avrupa ülkeleri tarafından da izlenirse, Avrupa Birliği (AB) üyesi olma yolundaki Türkiye de aynı fırsatı yeniden yakalayabilir.
Demokrasimizin olgun hale geldiğinden o zaman söz edebileceğiz.
Kendi dar ve bağnaz zihniyetlerini Avrupa'ya kadar taşıyan televizyon kanalları ve gazeteler boşuna çabaladılar; Mahinur Özdemir milletvekili olarak seçildiği Belçika Parlamentosu'nda yeminini etti, görevine başladı. Artık Avrupa'da hiç değilse bir ülkede başörtülü bir milletvekili var...
Elbette bunda şaşılası bir yön yok. Parlamentolar toplumların aynasıdır; Belçika'da hesaba katılacak sayıda Türk yaşadığı için partiler epeydir Türk asıllı aday gösteriyor. Emir Kır Belçika hükümetine girip 'devlet bakanı' unvanını taşımaya başlayalı hayli zaman oldu. Belçika Parlamentosu'nda son seçimden sonra Türk asıllı altı milletvekili görev yapacak.
Mahinur Özdemir'in bizdeki bazılarını hop oturup hop kaldıran özelliği, tahmin edebileceğiniz gibi, 'başörtüsü'... Belçika'nın göçmen-düşmanı 'ırkçı' partisi seçim kampanyasında onun bu özelliğini kendisini aday gösteren Hıristiyan Demokrat Parti aleyhine kullanmaya kalksa da başarılı olamadı. Tıpkı, o 'ırkçı' partiyle birlikte Parlamento'da 'kriz' çıkmasını bekleyen bizdeki bazıları gibi...
Parlamentolar, Meclisler, tanımı gereği, kendilerini oluşturan toplumun mümkün olduğunca bütün kesitlerini içinde barındırır. O sayede kadınlar da milletvekili olabiliyor bugün, 'kimlik' siyaseti güden partiler o sayede temsil hakkı elde edebiliyor. Bir kadının 'başörtülü' olduğu için içinden çıktığı kesimi temsil edemeyeceği safsatası -bazı zihinler dar ve bağnaz olduğu için- bir tek bizde işleyebilir. Yarın öbür gün Avrupa'nın diğer ülkelerinde de, o ülkedeki Müslüman topluluğunu temsil eden kadınlar -bu arada başörtülü olanlar da- parlamentolara seçilecekler...
Türkiye bu alanda öncülüğü alabilecek ve demokrasisinin biraz daha olgunlaştığı mesajını daha açık verebilecek fırsatı 1999 seçiminde yakalamıştı. Merve Kavakçı'ya başörtüsüyle girdiği TBMM'de yemin etme imkânı verilseydi, o yol ilk bizde açılmış olacaktı. Türkiye'de toplumun yarısını teşkil eden kadınların herhalde yarıdan fazlası başörtülü; bu demektir ki, nüfusun en az yüzde 25'i bugün TBMM'de tam temsil edilemiyor.
Merve Kavakçı'nın milletvekili olarak Meclis'e girdiği ilk gün yaşananlar neredeyse herkes tarafından biliniyor da, o noktaya nasıl gelindiği hâlâ sır perdesi ardında gizli. O gün oturumu yöneten en yaşlı üye (Ali Rıza Septioğlu) ve itiraz etmesi beklenebilecek DSP yönetimi ile 'anlaşıldığı' kulaklara gelmiş, ancak DSP lideri Bülent Ecevit'in hırçın konuşması her türlü 'uzlaşma'ya kapıları kapatmıştı. O seçimde CHP baraja takıldığı için 'sorun' teşkil etmiyordu.
Şu yakınlarda DSP Genel Başkanlığı'na seçilen Masum Türker'in Sabah'tan Sevilay Yükselir'e açıklamaları duyumların doğruluğuna ışık tutuyor: “Grup toplantısında tartışmıştık. Boşluk vardı ve zaten seçilmişti. Kabullenmiştik. Anlaşma yapmıştık. Taraflardan biri Hüsamettin Özkan'dı. Karşı tarafta ise Abdullah Gül ve Salih Kapusuz vardı. Anlaşmaya göre, sadece masaların üzerine vuracaktık. Aslında Rahmetli Ecevit, Kavakçı'nın Meclis'e girmiş olmasına değil, alkışlarla milleti tahrik amaçlı gelmesi üzerine tavır almıştı. 'Burası devlete meydan okunacak yer değil' demişti. Ama onlar anlaşmaya uymadılar ve akşam yemeğinden sonra alkışlarla getirdiler. Bu, tahrik unsuru olarak görüldü.”
Ne büyük hata. Keşke anlaşmaya uyulsaymış da, ülke yakaladığı fırsatı zamanında kullanabilseymiş...
Yeni bir döneme girdi dünyamız ve bu dönemde öncesinden farklı bakışlar ve değerler egemen olacağa benziyor. Belçika'da açılan kapı diğer Avrupa ülkeleri tarafından da izlenirse, Avrupa Birliği (AB) üyesi olma yolundaki Türkiye de aynı fırsatı yeniden yakalayabilir.
Demokrasimizin olgun hale geldiğinden o zaman söz edebileceğiz.
24 Haziran 2009 Çarşamba
AVNİ ÖZGÜREL
Alta tükürsek sakal üste tükürsek bıyık!
İki haftadır belge tartışıyoruz ve ortada sonuç diyebileceğimiz bir şey yok... Ya da, eskilerin alta tükürsek sakal üste tükürsek bıyık dediği türden bir durum var.
Olabilecek en kaba haliyle tasarlanıp o şekilde kurgulanmış bir tuzağın, ‘kör parmağım gözüne’ üslupla kaleme alındığı metin ilk bakışta insanda ister istemez ‘ sahte’ olduğu hissini uyandırıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin stratejik karar odağı Genelkurmay’ın çatısı altında çalışan ve herhalde kendisinden beklenen hizmete uygun vasıfları dolayısıyla özel olarak seçildiğini düşünebileceğimiz bir albayın, demokratik rejime açıktan saldırı planlayıp bunu proje diye kaleme alabileceğine inanmak zor.
İnanmak zor, zor olmasına; lakin geriye dönüp bugüne kadar yaşadıklarımıza baktığımızda İsmet Berkan’ın ‘Schrödinger’in Kedisi’ hatırlatmasındaki duruma benzer bir halin olması ihtimalini kaale almaksızın akıl yürütmek de pek kolay değil.
Geçmişte neler olduğunu, üzerine kitaplar yazılmış hadiseleri uzun uzadıya sıralayacak değilim burada...
28 Şubat demem yeter herhalde.
İzin verirseniz olabilecek şeylerin boyutunu göstermesi bakımından o günlerden bir anekdot aktarayım.
10 yıl önce Genelkurmay, MİT, emniyet dahil pek çok kamu kuruluşunda ne bugünkü gibi ciddi seviyede belge sızıntısı kuşkusu, ne de buna bağlı ileri teknoloji ürünü güvenlik duvarları vardı. Bilgisayar ve internetin sunduğu imkânlardan yararlanılıyordu yararlanılmasına ama her görevlinin kendi şifresiyle sisteme giriş yapıp yetki sınırları dahilinde dosyalar üzerinde çalışabildiği, iş bittikten sonra ‘disc’i kapatmak suretiyle istenmeyen erişimin engellediği ortam mevcuttu ve ‘sil’ komutuyla hafızadaki kayıtlı bilginin tamamen yok olduğu varsayılıyordu. Haliyle kişisel e-mail erişim imkânlarının sıradan şahsi şifre engeli dışında merkezi sistemle ilintilendirilip kopyalanması falan da düşünülmemişti...
Bunları anlattım, zira nakledeceğim anekdotun zemini teknoloji.
Olayın kahramanı çalıştığı kurumda her ne kadar ikinci adam mevkiinde olsa da kamuoyunda ‘ birinci’ sayılan, fizik yapısıyla girdiği her ortamda dikkat çeken bir kişiydi. Yanı sıra kurumun gücünün kendisinde tecessüm ettiğine inanılan, tehditkâr, pervasız, etkili, belirleyici, kararlı v.s... Nihayet, bu kişinin geçmişte yurtdışında önemli görevlerde bulunduğunu, Ortadoğu’da söz ve iddia sahibi ülkelerin askeri karar vericilerinin gözünde ‘en muteber şahıs’ sayıldığını ve ‘ Güç elimdeyken neden herkesi saf dışı edip Türkiye’yi ben idare etmeyeyim’ düşüncesiyle hareket ettiğini de kaydedeyim.
Söz konusu kişinin bir dönem zirvesinde çalıştığı kurumun bilgisayar güvenliği konusunda ne durumda olduğunu yukarda yazdım. Ama o dönemde önemli ve sadece kurumun ‘bir numara’sının bilgisi dahilinde bir tedbiri uygulaya geldiğini söylemem gerek...
Tedbir şuydu: Akşamları herkes kurum dışına çıktıktan sonra bilgi işlem birimi elemanları istihbarat personeliyle birlikte bütün bilgisayarlarda kimin hangi dosyalar üzerinde çalıştığını kontrol edip ister kayıtlı ister silinmiş olsun, mutadın dışında bir şey gördüklerinde bunu ertesi sabah ‘ bir numara’nın önüne koyuyorlardı.
İstisnasız bütün personeli kapsayan izlemeye kahramanımızın bilgisayarı da tabiydi elbette.
Bir akşam elemanlar ‘İkinci Adam’ın bilgisayarında mailleri kontrol ederken Ortadoğu ülkelerinden birinin en üst düzey askeri yetkilisiyle yazışmaya rastladılar. “Benim bu ağustosta İstanbul’a gitmem söz konusu. Aksi halde Ankara’ya işin başına gelmem mümkün değil. Sonrasında büyük kulis dönecek haliyle. Ertesi sene emekli de edebilirler. İki ihtimale göre planımı yaptım. Şayet emekli ederlerse cumhurbaşkanı olmayı düşünüyorum...”
Bu notu okuduğunda ‘Bir numara’nın yerinden sıçradığını söylememe gerek yok sanırım.
Hikâye şöyle sonlandı: Kahramanımız beklendiği gibi ve teamüle uygun olarak İstanbul’a gitti. Gitti gitmesine ama ertesi yıl işler beklediği gibi gitmedi. Bir numara ve onun destek aldığı diğer önemli kişiler ‘Bundan kurtulmamız lazım’ dediler ve onu emekliye sevk etmeye karar verdiler.
Ancak tam bu sırada 17 Ağustos günü İstanbul büyük bir felaket yaşadı. Merkez üssü Adapazarı olan deprem İstanbul’u da vurdu... Önemli kurumun böylesi durumda derhal ve bütün imkanlarıyla kurtarma faaliyetine katılması beklenirdi ama bağlı birimler kahramanımızın emriyle yerlerinden kıpırdamadılar.
Onbinlerce insan enkaz altında yardım beklerken bir zamanlar kurumunun göz bebeği olan kişi ‘ fırsat bu fırsat’ diyerek Ankara’ya sıkıyönetim ilanı için şantaj yapıyor ‘ Sıkıyönetim ilan edin kurtarayım İstanbul’u’ diyordu.
Dediği yapılsa olağanüstü halin gereği olarak hakkındaki emeklik kararı yürürlükten kalkacak önü bir daha engellenemeyecek şekilde açılacaktı. Köşeye sıkışmıştı ‘Bir numara’ ama kısa bir tereddütün ardından resti görmeye karar verdi. Kahramanımızın emeklilik tebligatı yazılıp zarflandı ve görevi devralacak kişinin eline verilip yollandı.
Gerisini hatırlayan çoktur... Mutad devir- teslim töreni bile yapılmadı onun için. Elbisesini çıkardıktan sonra adı hâlâ gazetelerin birinci sayfalarındayken Cumhurbaşkanı olmayı denedi... Sonra... Sonra ödüller aldığı ülkelerin himayesinde hiçbir şart altında üzerine gelinmeyeceği güvencesiyle köşesine çekildi...
İki haftadır belge tartışıyoruz ve ortada sonuç diyebileceğimiz bir şey yok... Ya da, eskilerin alta tükürsek sakal üste tükürsek bıyık dediği türden bir durum var.
Olabilecek en kaba haliyle tasarlanıp o şekilde kurgulanmış bir tuzağın, ‘kör parmağım gözüne’ üslupla kaleme alındığı metin ilk bakışta insanda ister istemez ‘ sahte’ olduğu hissini uyandırıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin stratejik karar odağı Genelkurmay’ın çatısı altında çalışan ve herhalde kendisinden beklenen hizmete uygun vasıfları dolayısıyla özel olarak seçildiğini düşünebileceğimiz bir albayın, demokratik rejime açıktan saldırı planlayıp bunu proje diye kaleme alabileceğine inanmak zor.
İnanmak zor, zor olmasına; lakin geriye dönüp bugüne kadar yaşadıklarımıza baktığımızda İsmet Berkan’ın ‘Schrödinger’in Kedisi’ hatırlatmasındaki duruma benzer bir halin olması ihtimalini kaale almaksızın akıl yürütmek de pek kolay değil.
Geçmişte neler olduğunu, üzerine kitaplar yazılmış hadiseleri uzun uzadıya sıralayacak değilim burada...
28 Şubat demem yeter herhalde.
İzin verirseniz olabilecek şeylerin boyutunu göstermesi bakımından o günlerden bir anekdot aktarayım.
10 yıl önce Genelkurmay, MİT, emniyet dahil pek çok kamu kuruluşunda ne bugünkü gibi ciddi seviyede belge sızıntısı kuşkusu, ne de buna bağlı ileri teknoloji ürünü güvenlik duvarları vardı. Bilgisayar ve internetin sunduğu imkânlardan yararlanılıyordu yararlanılmasına ama her görevlinin kendi şifresiyle sisteme giriş yapıp yetki sınırları dahilinde dosyalar üzerinde çalışabildiği, iş bittikten sonra ‘disc’i kapatmak suretiyle istenmeyen erişimin engellediği ortam mevcuttu ve ‘sil’ komutuyla hafızadaki kayıtlı bilginin tamamen yok olduğu varsayılıyordu. Haliyle kişisel e-mail erişim imkânlarının sıradan şahsi şifre engeli dışında merkezi sistemle ilintilendirilip kopyalanması falan da düşünülmemişti...
Bunları anlattım, zira nakledeceğim anekdotun zemini teknoloji.
Olayın kahramanı çalıştığı kurumda her ne kadar ikinci adam mevkiinde olsa da kamuoyunda ‘ birinci’ sayılan, fizik yapısıyla girdiği her ortamda dikkat çeken bir kişiydi. Yanı sıra kurumun gücünün kendisinde tecessüm ettiğine inanılan, tehditkâr, pervasız, etkili, belirleyici, kararlı v.s... Nihayet, bu kişinin geçmişte yurtdışında önemli görevlerde bulunduğunu, Ortadoğu’da söz ve iddia sahibi ülkelerin askeri karar vericilerinin gözünde ‘en muteber şahıs’ sayıldığını ve ‘ Güç elimdeyken neden herkesi saf dışı edip Türkiye’yi ben idare etmeyeyim’ düşüncesiyle hareket ettiğini de kaydedeyim.
Söz konusu kişinin bir dönem zirvesinde çalıştığı kurumun bilgisayar güvenliği konusunda ne durumda olduğunu yukarda yazdım. Ama o dönemde önemli ve sadece kurumun ‘bir numara’sının bilgisi dahilinde bir tedbiri uygulaya geldiğini söylemem gerek...
Tedbir şuydu: Akşamları herkes kurum dışına çıktıktan sonra bilgi işlem birimi elemanları istihbarat personeliyle birlikte bütün bilgisayarlarda kimin hangi dosyalar üzerinde çalıştığını kontrol edip ister kayıtlı ister silinmiş olsun, mutadın dışında bir şey gördüklerinde bunu ertesi sabah ‘ bir numara’nın önüne koyuyorlardı.
İstisnasız bütün personeli kapsayan izlemeye kahramanımızın bilgisayarı da tabiydi elbette.
Bir akşam elemanlar ‘İkinci Adam’ın bilgisayarında mailleri kontrol ederken Ortadoğu ülkelerinden birinin en üst düzey askeri yetkilisiyle yazışmaya rastladılar. “Benim bu ağustosta İstanbul’a gitmem söz konusu. Aksi halde Ankara’ya işin başına gelmem mümkün değil. Sonrasında büyük kulis dönecek haliyle. Ertesi sene emekli de edebilirler. İki ihtimale göre planımı yaptım. Şayet emekli ederlerse cumhurbaşkanı olmayı düşünüyorum...”
Bu notu okuduğunda ‘Bir numara’nın yerinden sıçradığını söylememe gerek yok sanırım.
Hikâye şöyle sonlandı: Kahramanımız beklendiği gibi ve teamüle uygun olarak İstanbul’a gitti. Gitti gitmesine ama ertesi yıl işler beklediği gibi gitmedi. Bir numara ve onun destek aldığı diğer önemli kişiler ‘Bundan kurtulmamız lazım’ dediler ve onu emekliye sevk etmeye karar verdiler.
Ancak tam bu sırada 17 Ağustos günü İstanbul büyük bir felaket yaşadı. Merkez üssü Adapazarı olan deprem İstanbul’u da vurdu... Önemli kurumun böylesi durumda derhal ve bütün imkanlarıyla kurtarma faaliyetine katılması beklenirdi ama bağlı birimler kahramanımızın emriyle yerlerinden kıpırdamadılar.
Onbinlerce insan enkaz altında yardım beklerken bir zamanlar kurumunun göz bebeği olan kişi ‘ fırsat bu fırsat’ diyerek Ankara’ya sıkıyönetim ilanı için şantaj yapıyor ‘ Sıkıyönetim ilan edin kurtarayım İstanbul’u’ diyordu.
Dediği yapılsa olağanüstü halin gereği olarak hakkındaki emeklik kararı yürürlükten kalkacak önü bir daha engellenemeyecek şekilde açılacaktı. Köşeye sıkışmıştı ‘Bir numara’ ama kısa bir tereddütün ardından resti görmeye karar verdi. Kahramanımızın emeklilik tebligatı yazılıp zarflandı ve görevi devralacak kişinin eline verilip yollandı.
Gerisini hatırlayan çoktur... Mutad devir- teslim töreni bile yapılmadı onun için. Elbisesini çıkardıktan sonra adı hâlâ gazetelerin birinci sayfalarındayken Cumhurbaşkanı olmayı denedi... Sonra... Sonra ödüller aldığı ülkelerin himayesinde hiçbir şart altında üzerine gelinmeyeceği güvencesiyle köşesine çekildi...
AHMET ALTAN
Hürriyet ve Atatürk
Burası garip bir memleket.
Devletle toplum arasında, cumhuriyet kurulduğundan beri süren bir gerginlik ve güvensizlik var.
Devlet kendini haksız bir şekilde “toplumun üstünde ve toplumdan bağımsız” bir konuma yerleştirdiği için sürekli bir tedirginlik içinde yaşıyor.
Topluma hizmetle görevli bir örgüt olduğu halde kendini “toplumun efendisi” olarak kabul ettirmeye çalışması her şeyi temelinden bozuyor.
Bu bozukluğu gözlerden saklamak, insanların devletin konumunu sorgulamasını, bu saçmalığı anlamasını önlemek için de “kutsal tabular” yaratıyor.
Bu tabuların “en büyüğü ve en kutsalı” da Atatürk.
Her yere Atatürk’ün heykelleri dikiliyor, havaalanlarına, caddelere, meydanlara onun adı veriliyor, çocuklara sürekli onun “büyüklüğü” öğretiliyor, devlet erkânı her lafa “ulu önder” diyerek başlıyor, “onun ilke ve inkılâpları” tek yol gösterici olarak kabul ediliyor.
Bu, normal bir ülkede olabilecek bir iş değil.
Bir ülkenin bütün varlığı “tek bir adama” indirgenemez.
Ayrıca birçok insan Atatürk’ün “ilke ve inkılâplarını” kendine yol gösterici olarak kabul etmiyor bugün, altı oktaki “devletçiliği” benimseyen çok az insan olduğu gibi Atatürk’ün “ilkeleri” arasında bulunmayan “demokrasiyi” isteyen de çok insan yaşıyor bu ülkede.
Demokrasi isteyen biri, “umdeleri” arasında demokrasi bulunmayan bir tarihî şahsiyeti nasıl “tek ölçü ve tek önder” olarak kabul edebilir?
Atatürk’ü kendi tarihsel rolü içinde saygıyla anmak, onu bu ülkenin tarihindeki önemli yerine yerleştirmek yerine bugünkü yapının çarpıklığını, anlamsızlığını “onun isminin arkasına” saklamaya çalışmak sonunda her şeyi saçmalaştırmaya başlıyor.
Latinlerin dediği gibi “zehiri yapan dozdur.”
Siz yetmiş yıl önce ölmüş birini 2009 yılında “tek ve tartışılmaz ölçü” olarak sunduğunuzda, herkesin de bunu kayıtsız şartsız benimsemesini istediğinizde, her lafın başına, her tartışmanın içine Atatürk’ü yerleştirdiğinizde iş şirazesinden çıkar.
Sık sık da çıkıyor zaten.
Geçenlerde on dört yaşında bir öğrenci, derste herhalde arkadaşlarını güldürmek için Atatürk’ün resmini göstererek “her şey bu inek yüzünden oluyor” demiş.
Saygısızca ve zırzopça bir laf.
İyi de oğlan on dört yaşında, tam zırzopluk çağında.
Siz “Atatürk, Atatürk” diye bastırınca bir yerinden çatlıyor ilişkiler ve böyle saygısızlıklarla da karşılaşıyorsunuz.
Yapılacak iş, çocuğa iyi bir nasihat çekmek, “saygısızlığın” kötü bir özellik olduğunu öğretmek, hadi bilemedin disiplin kuruluna gönderip ona eğitim sistemi içinde bir ceza vermek.
Peki, biz ne yapıyoruz?
Çocuğu mahkemeye veriyoruz.
Saçmalık en tepeden başladığı zaman böyle dalga dalga yayılıyor işte.
Allahtan yargıç halden anlar, aklı başında bir adammış, “çocuğun kötü niyeti yok, kendince şaka yapmaya kalkışmış” deyip oğlanı beraat ettirmiş.
Ama işin peşini bırakmamışlar.
Dava Yargıtay’a gitmiş.
Yargıtay “beraat” kararını bozmuş.
Çocuk, üç yıl hapisle yeniden yargılanacak şimdi.
On dört yaşında bir çocuktan bahsediyoruz.
Bu devlet sistemi, “kendinde bir kusur” olmadığına mutlak bir şekilde inandığından kendine benzemeyen her vatandaşını cezalandırmak istiyor.
İş çocuklara kadar geldi dayandı.
“Slogan attılar” diye çocukları “örgüt üyeliğinden” yargılayan bir devlet, Atatürk hakkındaki manasız bir lafı da “büyük suç” sayıyor.
Kendi toplumuyla didiştiği yetmedi, şimdi de çocuklarla didişiyor bu sistem.
Bakın, bir sistem “slogan attı, şaka yaptı” diye çocukları mahkemelere doldurmaya başladığında artık o sistemin sonu gelmiş demektir.
Bu saçmalıkların, bu manasız baskıların, bu gereksiz yasakların, bu bunaltıcı ve sıkıcı tabuların miadı doldu.
Sistem kendisi için en tehlikeli noktaya, “gülünç” olma noktasına geldi.
Siz, “gülünç” bir sistemin varlığını sürdürebildiğini hiç gördünüz mü?
Burası garip bir memleket.
Devletle toplum arasında, cumhuriyet kurulduğundan beri süren bir gerginlik ve güvensizlik var.
Devlet kendini haksız bir şekilde “toplumun üstünde ve toplumdan bağımsız” bir konuma yerleştirdiği için sürekli bir tedirginlik içinde yaşıyor.
Topluma hizmetle görevli bir örgüt olduğu halde kendini “toplumun efendisi” olarak kabul ettirmeye çalışması her şeyi temelinden bozuyor.
Bu bozukluğu gözlerden saklamak, insanların devletin konumunu sorgulamasını, bu saçmalığı anlamasını önlemek için de “kutsal tabular” yaratıyor.
Bu tabuların “en büyüğü ve en kutsalı” da Atatürk.
Her yere Atatürk’ün heykelleri dikiliyor, havaalanlarına, caddelere, meydanlara onun adı veriliyor, çocuklara sürekli onun “büyüklüğü” öğretiliyor, devlet erkânı her lafa “ulu önder” diyerek başlıyor, “onun ilke ve inkılâpları” tek yol gösterici olarak kabul ediliyor.
Bu, normal bir ülkede olabilecek bir iş değil.
Bir ülkenin bütün varlığı “tek bir adama” indirgenemez.
Ayrıca birçok insan Atatürk’ün “ilke ve inkılâplarını” kendine yol gösterici olarak kabul etmiyor bugün, altı oktaki “devletçiliği” benimseyen çok az insan olduğu gibi Atatürk’ün “ilkeleri” arasında bulunmayan “demokrasiyi” isteyen de çok insan yaşıyor bu ülkede.
Demokrasi isteyen biri, “umdeleri” arasında demokrasi bulunmayan bir tarihî şahsiyeti nasıl “tek ölçü ve tek önder” olarak kabul edebilir?
Atatürk’ü kendi tarihsel rolü içinde saygıyla anmak, onu bu ülkenin tarihindeki önemli yerine yerleştirmek yerine bugünkü yapının çarpıklığını, anlamsızlığını “onun isminin arkasına” saklamaya çalışmak sonunda her şeyi saçmalaştırmaya başlıyor.
Latinlerin dediği gibi “zehiri yapan dozdur.”
Siz yetmiş yıl önce ölmüş birini 2009 yılında “tek ve tartışılmaz ölçü” olarak sunduğunuzda, herkesin de bunu kayıtsız şartsız benimsemesini istediğinizde, her lafın başına, her tartışmanın içine Atatürk’ü yerleştirdiğinizde iş şirazesinden çıkar.
Sık sık da çıkıyor zaten.
Geçenlerde on dört yaşında bir öğrenci, derste herhalde arkadaşlarını güldürmek için Atatürk’ün resmini göstererek “her şey bu inek yüzünden oluyor” demiş.
Saygısızca ve zırzopça bir laf.
İyi de oğlan on dört yaşında, tam zırzopluk çağında.
Siz “Atatürk, Atatürk” diye bastırınca bir yerinden çatlıyor ilişkiler ve böyle saygısızlıklarla da karşılaşıyorsunuz.
Yapılacak iş, çocuğa iyi bir nasihat çekmek, “saygısızlığın” kötü bir özellik olduğunu öğretmek, hadi bilemedin disiplin kuruluna gönderip ona eğitim sistemi içinde bir ceza vermek.
Peki, biz ne yapıyoruz?
Çocuğu mahkemeye veriyoruz.
Saçmalık en tepeden başladığı zaman böyle dalga dalga yayılıyor işte.
Allahtan yargıç halden anlar, aklı başında bir adammış, “çocuğun kötü niyeti yok, kendince şaka yapmaya kalkışmış” deyip oğlanı beraat ettirmiş.
Ama işin peşini bırakmamışlar.
Dava Yargıtay’a gitmiş.
Yargıtay “beraat” kararını bozmuş.
Çocuk, üç yıl hapisle yeniden yargılanacak şimdi.
On dört yaşında bir çocuktan bahsediyoruz.
Bu devlet sistemi, “kendinde bir kusur” olmadığına mutlak bir şekilde inandığından kendine benzemeyen her vatandaşını cezalandırmak istiyor.
İş çocuklara kadar geldi dayandı.
“Slogan attılar” diye çocukları “örgüt üyeliğinden” yargılayan bir devlet, Atatürk hakkındaki manasız bir lafı da “büyük suç” sayıyor.
Kendi toplumuyla didiştiği yetmedi, şimdi de çocuklarla didişiyor bu sistem.
Bakın, bir sistem “slogan attı, şaka yaptı” diye çocukları mahkemelere doldurmaya başladığında artık o sistemin sonu gelmiş demektir.
Bu saçmalıkların, bu manasız baskıların, bu gereksiz yasakların, bu bunaltıcı ve sıkıcı tabuların miadı doldu.
Sistem kendisi için en tehlikeli noktaya, “gülünç” olma noktasına geldi.
Siz, “gülünç” bir sistemin varlığını sürdürebildiğini hiç gördünüz mü?
SÜLEYMAN YAŞAR
Devlet borçları azaldı
Son günlerde bazı çevreler kamu borçlarının hızla arttığını ileri sürüyorlar. Oysa önceki gün Hazine Müsteşarlığı’nın açıkladığı toplam devlet borçları Amerikan Doları olarak azaldı.
Toplam devlet borçları, 2008 yılının mayıs ayında 287,2 milyar dolar tutuyordu. 2009 yılı mayıs ayında 267,9 milyar dolara gerileyerek 19,3 milyar dolar azaldı. Devlet borçlarının dolar cinsinden azalması, Türk parasının dolar karşısında değer kaybetmesi nedeniyle ortaya çıktı.
Devlet borçlarının dolar cinsinden gerilemesine karşın, borcun, ulusal gelire oranında artış olduğu ileri sürülebilir. Devlet borçlarının ulusal gelire oranı ekonomideki küçülme nedeniyle borç miktarı aynı tutarda kalsa bile artar. Ama bu görüşe karşı, devlet dış borçlarının geçen bir yıl içinde 70,6 milyar dolardan 71,2 milyar dolara yükselerek sadece 600 milyon dolar tutarında arttığını söyleyebiliriz.
Dış borçlanmada bu küçük artış bize devletin dış borçlanmaya pek fazla ihtiyacı olmadığını, iç borçlanma ile ihtiyaçlarını karşıladığını gösteriyor. Özel sektörün kredi talebi azaldığı için devletin borçlanması bankaların zarar etmesini önlüyor. Devlet borçlanmasa bankalar ellerindeki fazla para nedeniyle zarar edecek.
Devletin iç borç yapması bir kolaylığı beraberinde getiriyor. Türkiye, dalgalı kur rejimi uyguladığı için hızlı bir sıcak para çıkışıyla karşı karşıya kalındığında, devlet borçları, döviz rezervleri için risk oluşturmuyor.
Ayrıca çok tehlikeli bir ekonomik ortama girilirse devlet borçlarının yüzde 73,4’ü iç borç olduğu için borç faizlerini operasyonel bütçe açığı yoluyla kapatmak mümkün olabiliyor. İşte bu nedenle devlet borçlarının seviyesi ve bileşimi teknik olarak yüksek risk taşımıyor. Unutmadan IMF’ye olan borçların devlet borçlarının yüzde 2,5’ini oluşturduğunu belirtelim. Yeni bir IMF kredisi alınırsa IMF’ye olan borçlar kamu borç yükünü daha da arttıracak. Kamu borç yükü arttı diyerek korku yayanlar aynı zamanda IMF’den borç alınmasını da istedikleri için düştükleri çelişkiyi göstermekte fayda var.
Özel sektör borçlarına gelince... Reel sektörün 132 milyar dolarlık borcunun 35 milyar dolarlık kısmı Türkiye’deki bankaların yurtdışı şubelerinden alınmış. Ayrıca Bahreyn, Malta ve Cayman Adaları gibi vergi cenneti olan ülkelerden de 33 milyar dolar borç kullanılmış. Bu borçların Türk işadamlarının kendi kendilerine verdikleri borçlar olduğu açık bir gerçek. Çünkü, dünya mali krizinin derinleştiği 2008 eylül ayının ortasından bugüne kadar geçen 10 aylık sürede mali krize rağmen her ay 4-5 milyar dolar tutarında borç servisini özel sektör zorlanmadan ödeyebiliyor. Bu da bize özel sektör kuruluşlarının dış borçlarını ödeyebileceğini gösteriyor.
Peki, devlet borçları konusunda sorun var diyenler ne istiyorlar? Onların istekleri Ak Parti hükümetini sıkıştırıp görevden uzaklaştırmak. Bu nedenle bütçe açığını ve devlet borçlarını koz olarak kullanmaya çalışıyorlar ama yaptıkları hesap doğru değil. Çünkü, bütçe konvansiyonel olarak açık verse de, birincil bütçe açığı yok. Yani konvansiyonel açıktan faiz ödemeleri çıkartıldığında bütçe açık değil aksine fazla veriyor. Birincil bütçe dengesindeki fazla 2009 yılının ilk beş ayında 5,4 milyar lira oldu. Birincil bütçe açığı olmadığına göre maliye politikası sürdürülebilir durumda. Öyle bazılarının söylediği gibi bütçede önemli bir sorun yok.
Son günlerde bazı çevreler kamu borçlarının hızla arttığını ileri sürüyorlar. Oysa önceki gün Hazine Müsteşarlığı’nın açıkladığı toplam devlet borçları Amerikan Doları olarak azaldı.
Toplam devlet borçları, 2008 yılının mayıs ayında 287,2 milyar dolar tutuyordu. 2009 yılı mayıs ayında 267,9 milyar dolara gerileyerek 19,3 milyar dolar azaldı. Devlet borçlarının dolar cinsinden azalması, Türk parasının dolar karşısında değer kaybetmesi nedeniyle ortaya çıktı.
Devlet borçlarının dolar cinsinden gerilemesine karşın, borcun, ulusal gelire oranında artış olduğu ileri sürülebilir. Devlet borçlarının ulusal gelire oranı ekonomideki küçülme nedeniyle borç miktarı aynı tutarda kalsa bile artar. Ama bu görüşe karşı, devlet dış borçlarının geçen bir yıl içinde 70,6 milyar dolardan 71,2 milyar dolara yükselerek sadece 600 milyon dolar tutarında arttığını söyleyebiliriz.
Dış borçlanmada bu küçük artış bize devletin dış borçlanmaya pek fazla ihtiyacı olmadığını, iç borçlanma ile ihtiyaçlarını karşıladığını gösteriyor. Özel sektörün kredi talebi azaldığı için devletin borçlanması bankaların zarar etmesini önlüyor. Devlet borçlanmasa bankalar ellerindeki fazla para nedeniyle zarar edecek.
Devletin iç borç yapması bir kolaylığı beraberinde getiriyor. Türkiye, dalgalı kur rejimi uyguladığı için hızlı bir sıcak para çıkışıyla karşı karşıya kalındığında, devlet borçları, döviz rezervleri için risk oluşturmuyor.
Ayrıca çok tehlikeli bir ekonomik ortama girilirse devlet borçlarının yüzde 73,4’ü iç borç olduğu için borç faizlerini operasyonel bütçe açığı yoluyla kapatmak mümkün olabiliyor. İşte bu nedenle devlet borçlarının seviyesi ve bileşimi teknik olarak yüksek risk taşımıyor. Unutmadan IMF’ye olan borçların devlet borçlarının yüzde 2,5’ini oluşturduğunu belirtelim. Yeni bir IMF kredisi alınırsa IMF’ye olan borçlar kamu borç yükünü daha da arttıracak. Kamu borç yükü arttı diyerek korku yayanlar aynı zamanda IMF’den borç alınmasını da istedikleri için düştükleri çelişkiyi göstermekte fayda var.
Özel sektör borçlarına gelince... Reel sektörün 132 milyar dolarlık borcunun 35 milyar dolarlık kısmı Türkiye’deki bankaların yurtdışı şubelerinden alınmış. Ayrıca Bahreyn, Malta ve Cayman Adaları gibi vergi cenneti olan ülkelerden de 33 milyar dolar borç kullanılmış. Bu borçların Türk işadamlarının kendi kendilerine verdikleri borçlar olduğu açık bir gerçek. Çünkü, dünya mali krizinin derinleştiği 2008 eylül ayının ortasından bugüne kadar geçen 10 aylık sürede mali krize rağmen her ay 4-5 milyar dolar tutarında borç servisini özel sektör zorlanmadan ödeyebiliyor. Bu da bize özel sektör kuruluşlarının dış borçlarını ödeyebileceğini gösteriyor.
Peki, devlet borçları konusunda sorun var diyenler ne istiyorlar? Onların istekleri Ak Parti hükümetini sıkıştırıp görevden uzaklaştırmak. Bu nedenle bütçe açığını ve devlet borçlarını koz olarak kullanmaya çalışıyorlar ama yaptıkları hesap doğru değil. Çünkü, bütçe konvansiyonel olarak açık verse de, birincil bütçe açığı yok. Yani konvansiyonel açıktan faiz ödemeleri çıkartıldığında bütçe açık değil aksine fazla veriyor. Birincil bütçe dengesindeki fazla 2009 yılının ilk beş ayında 5,4 milyar lira oldu. Birincil bütçe açığı olmadığına göre maliye politikası sürdürülebilir durumda. Öyle bazılarının söylediği gibi bütçede önemli bir sorun yok.
YASEMİN ÇONGAR
Radikal devrimcilikten ılımlı reformculuğa: Musavi
Tuğba dün sabah Tahran’dan aradı.
Dedi ki, “Batı gazetelerinin de, bizimkilerin de İran’ı anlatma biçimine itirazım var.”
Sokaklardaki kalabalığı, ateşi, Besicilere atmak için taş taşıyan kadınları gösteren fotoğrafları kastediyordu.
Tuğba söylemedi ama o fotoğrafların sesini fazla yüksek bulduğunu anladım.
İslam Cumhuriyeti’ni otuz yıllık tarihinin en büyük iç hesaplaşmasının eşiğine getiren seçim hilesi iddialarını, bu iddialarla kabaran öfke dalgasını ve rejimin öfkeyi şiddetle sindirme yolunu seçmesinin sokaktaki tepkiyi daha da tırmandırmasını azımsamıyordu Tuğba.
Ama İran’daki değişimin, fotoğrafçıların objektiflerine takılması imkânsıza yakın olan o çok daha pastel, daha mahrem ve galiba daha sahici yönleriyle de “görünür” kılınabilmesini istiyordu; sokak gösterilerinin hızlı ritmini değil sadece, ev sohbetlerinin rastla nihavent arası iniş çıkışlarını da “duyabilen” bir haberciliğin peşindeydi.
“Çünkü,” diyordu, “burada, gazetelerdeki fotoğrafların yansıttığından çok daha derin, yaygın ve sessiz bir direniş hâkim.”
Bunu aynen böyle yazmasını rica ettim.
Taraf’ın İran’da olup biteni doğru anlama ve anlatma çabasında, usta kalem Cihan Aktaş’tan sonra, Tuğba Tekerek’in de Tahran’dan yazmasının önemini bir kez daha kavradım.
***
Tuğba’nın sözünü ettiği “sessiz” direnişi kavrayabilmek için, bu direnişin simgeleşen ismi Mir Hüseyin Musavi’yi de doğru tanımak lazım.
Tebrizli bir çay tacirinin bugün 68 yaşında olan bu mimar oğlunun radikal devrimcilikten ılımlı reformculuğa uzanan siyasi mücadelesinin, rejimi “İslamî” niteliğinden arındırmadan “demokratik” kılma çabası üzerine kurulduğunu bilmeliyiz öncelikle.
Bu, Musavi açısından “yeni” bir çaba değil üstelik.
Esasen, Musavi’nin yirmili yaşlarda, şimdiki adıyla Şehit Beheşti Üniversitesi’nde mimari okuduğu günlerde başlayan “militanlığı”nın iki ayrı kaynaktan feyz aldığı söylenebilir: Marksizm ve İslam.
İran’da 1960 ve 70’lerde Şah rejimine muhalefetin en kuvvetli damarlarından biri haline gelen “siyasi İslam” hareketinin hep içinde ve solunda olmuştu Musavi.
O da, kırk yıl önce henüz 28 yaşındayken evlendiği heykeltıraş eşi Zehra Rahnavard da, Ali Şeriati’nin müridiydiler.
Fanon’u, Sartre’ı Farsçaya çeviren; Marksizm’i İslam felsefesiyle buluşturup İran’ın siyasi pratiğine uyarlama çabasıyla tanınan Şeriati, Haziran 1977’de SAVAK ajanlarınca öldürüldüyse de, bir buçuk yıl sonraki İran İslam Devrimi’nin fikir babalarından sayılır; Musavi’yi devrim saflarına taşıyan da Şeriati’nin fikirleriydi.
Şah döneminde sokak gösterilerine katıldığı için hapse giren Musavi, devrimden sonra İslamî Cumhuriyet Partisi’nin kurucusu ve ilk genel sekreteri oldu; partinin yayın organı Cumhuriye İslamî’nin genel yayın yönetmenliğini üstlendi.
Ancak İran hakkında zırcahil olmayan herkesin bildiği gibi, İslam Devrimi hiçbir zaman tek sesli değildi; Musavi de devrim sırasında ve sonrasında “sol” ve “muhalif” çıkışlarından hiç vazgeçmedi.
Nitekim, İslam Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanı Benisadr’ın devrilmesinde Musavi’nin Cumhuriye İslamî’deki muhalefeti etkili oldu.
Ancak, Musavi’nin en az kendisi kadar muhalif ve militan olan eşi Zehra Rahnavard’ın seçimler öncesinde söylediği “Biz aykırı insanlarız” sözündeki haklılık payını da iyi tartmamız lazım.
Musavi’nin “aykırılığı,” her zaman rejimin “merkez”ine oturan, “merkez”inden konuşan bir aykırılıktı zira.
Bunda, 1980’lerde Musavi’nin siyaseten en yakını ve baş hamisi olan şahsın da payı var, tabii.
Bu şahıs, İmam Humeyni’den başkası değildi.
***
Benisadr’ın İran’ı terk etmesinden sonra Musavi’nin kısa bir dönem dışişleri bakanlığı yapması, ardından Ali Hamaney’in devlet başkanlığı döneminde, Devrim’in “sağ” cenah kadroları Ali Ekber Velayeti’yi başbakan yapmayı başaramayınca, bu görevin “sol” cenaha bir gül olarak Musavi’ye teklif edilmesi, Humeyni’nin dikkatli bakışları altında gerçekleşti.
Musavi’nin sekiz yıllık başbakanlığına, Devlet Başkanı Hamaney ve temsil ettiği “sağ” görüşlerle çatışması kadar, İran-Irak Savaşı da damgasını vurdu.
1986’da, Lübnan’daki rehine krizini çözmek için ABD ile yürütülen gizli pazarlık ve karşılığında Amerikan silahları alınması olayında anahtar rol oynayan Musavi, savaş boyunca ülke ekonomisini ayakta tutmayı başaran kişi olarak hatırlanıyor.
İran’da “Musavi” denince bugün hâlâ ilk akla gelen şeylerden biri de, savaştan hemen sonra Hamaney’le çatışmaktan yılıp istifasını verdiğinde, Humeyni’nin kendisine yazdığı şu satırlar:
“Allah’ın bayrağı altındaki halkın, İslam’ı savunma uğruna evlâdını kurban vermekte olduğu bir aşamada böyle bir şikâyet ve istifaya ne gerek vardı? Sinirlendiğimiz vakit, İslam düşmanlarının suiistimaline yol açabilecek bir davranışta bulunmaktan sakınalım.”
***
Humeyni, Musavi’ye bu mektubu yazdıktan kısa bir süre sonra öldü.
Artık Musavi’nin baş siyasi rakibi Hamaney “dinî lider”di ve Musavi’nin “reformcu” görüşleri İran’da uzun bir süre için iktidardan uzaklaşmıştı.
Ta ki 1997’de, Musavi’nin yarışmayı reddetmesi üzerine, Hatemi’nin aday olup açık farkla cumhurbaşkanı seçilmesine kadar...
Musavi ve eşi Rahnavard’ın danışmanlık yaptığı Hatemi’nin, İran’ın dünyayla ilişkilerini normalleştirmek ve özgürlükleri arttırmak adına yaptıkları, Batı’nın beceriksiz politikaları sayesinde büyük ölçüde karşılıksız kalmasaydı, belki “Ahmedinecad deliliği” hiç yaşanmayacak ve İran halkı bugün talep ettiği değişimi yıllar önce gerçekleştirebilecekti.
Olmadı.
Ve 2005’te Ahmedinecad’ın karşısına rakip olarak çıkmayı reddeden Musavi’nin, 2009’da Hatemi’nin de desteğiyle yarışa girip kendi iddiasına göre “kazanması” sonucunda, bugüne geldik.
Musavi kazansa ne değişecekti?
Ya da Musavi ve yandaşlarının istediği gibi yeni bir seçim yapılsa, bu deneyimli siyasetçinin İran halkına sunacağı alternatif ne olabilir?
İran’ı “zekât ekonomisi”nden kurtaracak daha akılcı bir iktisat politikası, Ahlâk Polisi’nin lağvedilmesi, kadınların toplumsal hayattaki rolünü sınırlayan ayrımcı yasa ve uygulamaların iptali, televizyon yayıncılığının özelleştirilmesi, “barışçı” bir nükleer güç olma yolunda ilerlenmesi ve Obama yönetimiyle temas ederek İran-ABD ilişkilerinin normalleştirilmesi...
Musavi’nin vaatleri bunlar.
Amacı, İran’ı biraz daha özgürlükçü, biraz daha dünyalı kılmak...
Yoksa ne Musavi ne de “Musavi kazandı” diye sokağa dökülenlerin büyük bölümü, İslamî rejime son verme heveslisi...
Gelin görün ki İran’da son iki haftadır yaşananlar, siyasi yolculuğunda “radikal devrimcilikten ılımlı reformculuğa” varan Musavi’yi de şaşırtmış olmalı.
Zira, rejimin sınırları içinde bir reforma razı milyonlarca “ılımlı” İranlı, seçim hilesi yaptığına inandıkları rejim temsilcileri karşısında giderek büyüyen bir öfkeyi, arkadaşımız Tuğba Tekerek’in deyimiyle, “derin ve sessiz bir direniş”i kalplerinde taşıyorlar artık.
Rejim, o kalpleri kaybedebilir.
Tuğba dün sabah Tahran’dan aradı.
Dedi ki, “Batı gazetelerinin de, bizimkilerin de İran’ı anlatma biçimine itirazım var.”
Sokaklardaki kalabalığı, ateşi, Besicilere atmak için taş taşıyan kadınları gösteren fotoğrafları kastediyordu.
Tuğba söylemedi ama o fotoğrafların sesini fazla yüksek bulduğunu anladım.
İslam Cumhuriyeti’ni otuz yıllık tarihinin en büyük iç hesaplaşmasının eşiğine getiren seçim hilesi iddialarını, bu iddialarla kabaran öfke dalgasını ve rejimin öfkeyi şiddetle sindirme yolunu seçmesinin sokaktaki tepkiyi daha da tırmandırmasını azımsamıyordu Tuğba.
Ama İran’daki değişimin, fotoğrafçıların objektiflerine takılması imkânsıza yakın olan o çok daha pastel, daha mahrem ve galiba daha sahici yönleriyle de “görünür” kılınabilmesini istiyordu; sokak gösterilerinin hızlı ritmini değil sadece, ev sohbetlerinin rastla nihavent arası iniş çıkışlarını da “duyabilen” bir haberciliğin peşindeydi.
“Çünkü,” diyordu, “burada, gazetelerdeki fotoğrafların yansıttığından çok daha derin, yaygın ve sessiz bir direniş hâkim.”
Bunu aynen böyle yazmasını rica ettim.
Taraf’ın İran’da olup biteni doğru anlama ve anlatma çabasında, usta kalem Cihan Aktaş’tan sonra, Tuğba Tekerek’in de Tahran’dan yazmasının önemini bir kez daha kavradım.
***
Tuğba’nın sözünü ettiği “sessiz” direnişi kavrayabilmek için, bu direnişin simgeleşen ismi Mir Hüseyin Musavi’yi de doğru tanımak lazım.
Tebrizli bir çay tacirinin bugün 68 yaşında olan bu mimar oğlunun radikal devrimcilikten ılımlı reformculuğa uzanan siyasi mücadelesinin, rejimi “İslamî” niteliğinden arındırmadan “demokratik” kılma çabası üzerine kurulduğunu bilmeliyiz öncelikle.
Bu, Musavi açısından “yeni” bir çaba değil üstelik.
Esasen, Musavi’nin yirmili yaşlarda, şimdiki adıyla Şehit Beheşti Üniversitesi’nde mimari okuduğu günlerde başlayan “militanlığı”nın iki ayrı kaynaktan feyz aldığı söylenebilir: Marksizm ve İslam.
İran’da 1960 ve 70’lerde Şah rejimine muhalefetin en kuvvetli damarlarından biri haline gelen “siyasi İslam” hareketinin hep içinde ve solunda olmuştu Musavi.
O da, kırk yıl önce henüz 28 yaşındayken evlendiği heykeltıraş eşi Zehra Rahnavard da, Ali Şeriati’nin müridiydiler.
Fanon’u, Sartre’ı Farsçaya çeviren; Marksizm’i İslam felsefesiyle buluşturup İran’ın siyasi pratiğine uyarlama çabasıyla tanınan Şeriati, Haziran 1977’de SAVAK ajanlarınca öldürüldüyse de, bir buçuk yıl sonraki İran İslam Devrimi’nin fikir babalarından sayılır; Musavi’yi devrim saflarına taşıyan da Şeriati’nin fikirleriydi.
Şah döneminde sokak gösterilerine katıldığı için hapse giren Musavi, devrimden sonra İslamî Cumhuriyet Partisi’nin kurucusu ve ilk genel sekreteri oldu; partinin yayın organı Cumhuriye İslamî’nin genel yayın yönetmenliğini üstlendi.
Ancak İran hakkında zırcahil olmayan herkesin bildiği gibi, İslam Devrimi hiçbir zaman tek sesli değildi; Musavi de devrim sırasında ve sonrasında “sol” ve “muhalif” çıkışlarından hiç vazgeçmedi.
Nitekim, İslam Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanı Benisadr’ın devrilmesinde Musavi’nin Cumhuriye İslamî’deki muhalefeti etkili oldu.
Ancak, Musavi’nin en az kendisi kadar muhalif ve militan olan eşi Zehra Rahnavard’ın seçimler öncesinde söylediği “Biz aykırı insanlarız” sözündeki haklılık payını da iyi tartmamız lazım.
Musavi’nin “aykırılığı,” her zaman rejimin “merkez”ine oturan, “merkez”inden konuşan bir aykırılıktı zira.
Bunda, 1980’lerde Musavi’nin siyaseten en yakını ve baş hamisi olan şahsın da payı var, tabii.
Bu şahıs, İmam Humeyni’den başkası değildi.
***
Benisadr’ın İran’ı terk etmesinden sonra Musavi’nin kısa bir dönem dışişleri bakanlığı yapması, ardından Ali Hamaney’in devlet başkanlığı döneminde, Devrim’in “sağ” cenah kadroları Ali Ekber Velayeti’yi başbakan yapmayı başaramayınca, bu görevin “sol” cenaha bir gül olarak Musavi’ye teklif edilmesi, Humeyni’nin dikkatli bakışları altında gerçekleşti.
Musavi’nin sekiz yıllık başbakanlığına, Devlet Başkanı Hamaney ve temsil ettiği “sağ” görüşlerle çatışması kadar, İran-Irak Savaşı da damgasını vurdu.
1986’da, Lübnan’daki rehine krizini çözmek için ABD ile yürütülen gizli pazarlık ve karşılığında Amerikan silahları alınması olayında anahtar rol oynayan Musavi, savaş boyunca ülke ekonomisini ayakta tutmayı başaran kişi olarak hatırlanıyor.
İran’da “Musavi” denince bugün hâlâ ilk akla gelen şeylerden biri de, savaştan hemen sonra Hamaney’le çatışmaktan yılıp istifasını verdiğinde, Humeyni’nin kendisine yazdığı şu satırlar:
“Allah’ın bayrağı altındaki halkın, İslam’ı savunma uğruna evlâdını kurban vermekte olduğu bir aşamada böyle bir şikâyet ve istifaya ne gerek vardı? Sinirlendiğimiz vakit, İslam düşmanlarının suiistimaline yol açabilecek bir davranışta bulunmaktan sakınalım.”
***
Humeyni, Musavi’ye bu mektubu yazdıktan kısa bir süre sonra öldü.
Artık Musavi’nin baş siyasi rakibi Hamaney “dinî lider”di ve Musavi’nin “reformcu” görüşleri İran’da uzun bir süre için iktidardan uzaklaşmıştı.
Ta ki 1997’de, Musavi’nin yarışmayı reddetmesi üzerine, Hatemi’nin aday olup açık farkla cumhurbaşkanı seçilmesine kadar...
Musavi ve eşi Rahnavard’ın danışmanlık yaptığı Hatemi’nin, İran’ın dünyayla ilişkilerini normalleştirmek ve özgürlükleri arttırmak adına yaptıkları, Batı’nın beceriksiz politikaları sayesinde büyük ölçüde karşılıksız kalmasaydı, belki “Ahmedinecad deliliği” hiç yaşanmayacak ve İran halkı bugün talep ettiği değişimi yıllar önce gerçekleştirebilecekti.
Olmadı.
Ve 2005’te Ahmedinecad’ın karşısına rakip olarak çıkmayı reddeden Musavi’nin, 2009’da Hatemi’nin de desteğiyle yarışa girip kendi iddiasına göre “kazanması” sonucunda, bugüne geldik.
Musavi kazansa ne değişecekti?
Ya da Musavi ve yandaşlarının istediği gibi yeni bir seçim yapılsa, bu deneyimli siyasetçinin İran halkına sunacağı alternatif ne olabilir?
İran’ı “zekât ekonomisi”nden kurtaracak daha akılcı bir iktisat politikası, Ahlâk Polisi’nin lağvedilmesi, kadınların toplumsal hayattaki rolünü sınırlayan ayrımcı yasa ve uygulamaların iptali, televizyon yayıncılığının özelleştirilmesi, “barışçı” bir nükleer güç olma yolunda ilerlenmesi ve Obama yönetimiyle temas ederek İran-ABD ilişkilerinin normalleştirilmesi...
Musavi’nin vaatleri bunlar.
Amacı, İran’ı biraz daha özgürlükçü, biraz daha dünyalı kılmak...
Yoksa ne Musavi ne de “Musavi kazandı” diye sokağa dökülenlerin büyük bölümü, İslamî rejime son verme heveslisi...
Gelin görün ki İran’da son iki haftadır yaşananlar, siyasi yolculuğunda “radikal devrimcilikten ılımlı reformculuğa” varan Musavi’yi de şaşırtmış olmalı.
Zira, rejimin sınırları içinde bir reforma razı milyonlarca “ılımlı” İranlı, seçim hilesi yaptığına inandıkları rejim temsilcileri karşısında giderek büyüyen bir öfkeyi, arkadaşımız Tuğba Tekerek’in deyimiyle, “derin ve sessiz bir direniş”i kalplerinde taşıyorlar artık.
Rejim, o kalpleri kaybedebilir.
23 Haziran 2009 Salı
MUSTAFA İSLAMOĞLU
Vahiy toplumu
Önce şu soruyu sormalı: Vahyin bir toplum talebi var mı?
Makalenin başlığını “Vahiy Toplumu” koyduğumuza göre, bizim bu soruya verdiğimiz cevap olumlu olmak zorundadır. Fakat bir an için biz konumumuzu göz ardı edip, bu soruya sıfırdan cevap aramaya kalksak, aradığımız doğru cevaba nasıl ulaşırdık?
Şu dört verilmiş cevabın/hükmün sırtından ulaşırdık:
1. İnsan sosyal bir varlıktır. Bunun aksi yanlıştır. Zira insan sosyal bir çevre olmadan “insan” kalamaz. Bakın, “yaşayamaz” demedim, “bireysel varlığını sürdüremez” demedim, “insan kalamaz” dedim. Nitekim bunun örnekleri görülmüştür. Ömrünü tek başına ormanda geçiren biri, “insan” gibi değil “hayvan” gibi tepki vermeye başlamaktadır. İnsan beşer doğar, insan olur. Erasmus “İnsan doğulmaz, insan olunur” derken galiba bunu kastediyordu.
2. Toplumun kalitesi onu oluşturan bireylerin kalitesidir. Bu da doğru. Bir toplumun kumaşının kalitesi, onu oluşturan bireylerin kumaşının kalitesidir. Bütünün özellikleri parçada tezahür ettiği gibi, parçanın özellikleri de bütünde tezahür eder. Bunun için Kur’an “Siz kendi benliklerinizde olanı değiştirmedikçe Allah da toplumunuzu değiştirmez” (Ra’d 11) derken, sosyolojik bir kanuna atıfta bulunmaktadır. Yani, “eğer toplumca iyi olalım diyorsanız, o zaman o toplumu oluşturan bireyler olarak önce siz kendinizi iyileştirin” demiş olmaktadır.
3. Allah hayata müdahildir. Bunun tersini söyleyenler vardır. Kur’an onlara müşrik diyor. Modern zamanlarda sekülarizmin dediği de aynısıdır. Fakat birileri Allah’ın hayata müdahalesini reddetti diye, Allah hayattan ve insandan el etek çekmez. Bir Müslüman Allah’ın müdahil olmadığı bir hayat alanı olduğunu düşünemez. Böyle düşünürse Müslüman kalamaz. Kur’an “O gökte de yerde de ilah olandır” derken, bu inkârı reddeder.
4. Din kendi cemaatini oluşturmak ister. Onun için de her dinin cemaat talebi vardır. Zira hiçbir din vicdana mahkûm olmak istemez. Hele insanlıkla yaşıt hak dinin adı olan İslam’ın bir cemaat talebinin olmaması asla düşünülemez. İslam’ın tüm peygamberlerinin ilk ve tek işi davettir. Davetin de sosyal amacı cemaat oluşturmaktır.
İşbu dört maddedeki önermeler doğru ise, İslam’ın bir toplum talebi vardır.
İslam’ın son vahyi olan Kur’an bunun en büyük şahididir. İlk ayetlerde emir tekil kipiyle gelir: “Oku, kalk, uyar” gibi. Fakat bu Kur’an vahyinin hitabının bireysel olduğu manasına gelmez. Aksine Kur’an vahyi bireysel gibi görünen ilk hitaplarının üzerinden bir toplum inşa etmeyi hedefler. Bunun için de inşa edeceği toplum için ilkönce bir “prototip” inşa eder. Buna “mostra” da diyebilirsiniz. Ama Kur’an buna “model”, orijinal ifadesiyle “üsve” diyor.
İşte böylece, Kur’an vahyinin ilk anlarda kullandığı şahsi hitap bile cemaat oluşturma amacına hizmet eder. Modeli/örneği inşa etmeden, toplum nasıl inşa edilir? Elbet önce model inşa edilecektir.
İlk indirilen Alak suresinin beş ayeti “doğru anlamayı inşa” içindir. Bilgiyi elde etme, üretme ve iletme problemini dile getirir. Ecnebiler bilgiyi elde etme, üretme ve iletme süreçlerinin tümüne birden “epistemoloji” adını veriyorlar. Bu durumda ilk inen ayetler, insanın epistemolojik sorununu çözen ayetler olmuş oluyor.
Demek ki, gönderiliş amaçları insanın Allah’ı, varlığı ve kendisini doğru anlamasını temin olan peygamberler, ilkönce kendileri anlama sorununu halletmelidirler. Vahiy de ilk ayetleriyle bunu amaçlamıştır. Müzzemmil suresi, modelin (Hz. Peygamber) iç dünyasını inşa etmeyi amaçlar. Gece kıyamına çağırır. “Gecenin bir yarısında kalk” der, “Yedire yedire, sindire sindire, anlaya anlaya, hissede hissede Kur’an oku!” der. Mesaj bellidir: “Geceye hâkim ol ki, gündüze hâkim olasın”. En genel manada mesaj şudur: Gecenin ağabeydi olmadan gündüzün şahidi olunmaz.
Duha suresi (buna İnşirah’ı da dâhil edebilirsiniz) “Yalnız değilsin” mesajıdır. “Sırtını öyle bir güce dayadın ki, dünya âlem gelse seni alt edemez” mesajıdır. Dahası, “Seninle doğrudan ilgileniyoruz” mesajıdır.
Kur’an bu model şahsiyet inşasının ardından, asli hitabına döner. O hitap şudur: Ya eyyühellezine âmenû! Bu hitap Kur’an’da yaklaşık 100 yerde gelir.
Yalınkat manası “Siz ey iman edenler!” demektir. Bu bir nida cümlesidir. Belağatta nida cümleleri “inşa” cümlesidir. Ortada bir nida” eden, yani bir ünleyen varsa, mutlaka bir nida eden (münadi) vardır. Münadisiz nida olmaz. Ortada bir nida ve münadi varsa, mutlaka bir münada (nida edilen) olmalıdır.
Soru edatı ve bitişik zamirden oluşan eyyuha kalıbı, “aile” vurgusu taşır. Bunun açılımı manaya şöyle yansır: Siz ey iman edenler ailesi! Şimdi söyleyin: Kur’an’ın bir toplum talebi var mıymış? Biz bir aile imişiz. Yaklaşık yüz yerde gelen bu hitap her müminden mutlaka bir cevap ister. Cevap isteyen Allah’tır ve bize “Siz ey iman edenler!” diye nida etmektedir.
Bizi cemaat olarak muhatap almaktadır. Bir sosyal organizma olarak muhatap almaktadır. Efendimizin “Müminler bir bedenin azaları gibidirler” demesi bunu ifade eder. Bizler, topyekûn bir beden gibiyiz. Daha doğrusu olmalıyız.
Peki, sözce öyle miyiz?
Önce şu soruyu sormalı: Vahyin bir toplum talebi var mı?
Makalenin başlığını “Vahiy Toplumu” koyduğumuza göre, bizim bu soruya verdiğimiz cevap olumlu olmak zorundadır. Fakat bir an için biz konumumuzu göz ardı edip, bu soruya sıfırdan cevap aramaya kalksak, aradığımız doğru cevaba nasıl ulaşırdık?
Şu dört verilmiş cevabın/hükmün sırtından ulaşırdık:
1. İnsan sosyal bir varlıktır. Bunun aksi yanlıştır. Zira insan sosyal bir çevre olmadan “insan” kalamaz. Bakın, “yaşayamaz” demedim, “bireysel varlığını sürdüremez” demedim, “insan kalamaz” dedim. Nitekim bunun örnekleri görülmüştür. Ömrünü tek başına ormanda geçiren biri, “insan” gibi değil “hayvan” gibi tepki vermeye başlamaktadır. İnsan beşer doğar, insan olur. Erasmus “İnsan doğulmaz, insan olunur” derken galiba bunu kastediyordu.
2. Toplumun kalitesi onu oluşturan bireylerin kalitesidir. Bu da doğru. Bir toplumun kumaşının kalitesi, onu oluşturan bireylerin kumaşının kalitesidir. Bütünün özellikleri parçada tezahür ettiği gibi, parçanın özellikleri de bütünde tezahür eder. Bunun için Kur’an “Siz kendi benliklerinizde olanı değiştirmedikçe Allah da toplumunuzu değiştirmez” (Ra’d 11) derken, sosyolojik bir kanuna atıfta bulunmaktadır. Yani, “eğer toplumca iyi olalım diyorsanız, o zaman o toplumu oluşturan bireyler olarak önce siz kendinizi iyileştirin” demiş olmaktadır.
3. Allah hayata müdahildir. Bunun tersini söyleyenler vardır. Kur’an onlara müşrik diyor. Modern zamanlarda sekülarizmin dediği de aynısıdır. Fakat birileri Allah’ın hayata müdahalesini reddetti diye, Allah hayattan ve insandan el etek çekmez. Bir Müslüman Allah’ın müdahil olmadığı bir hayat alanı olduğunu düşünemez. Böyle düşünürse Müslüman kalamaz. Kur’an “O gökte de yerde de ilah olandır” derken, bu inkârı reddeder.
4. Din kendi cemaatini oluşturmak ister. Onun için de her dinin cemaat talebi vardır. Zira hiçbir din vicdana mahkûm olmak istemez. Hele insanlıkla yaşıt hak dinin adı olan İslam’ın bir cemaat talebinin olmaması asla düşünülemez. İslam’ın tüm peygamberlerinin ilk ve tek işi davettir. Davetin de sosyal amacı cemaat oluşturmaktır.
İşbu dört maddedeki önermeler doğru ise, İslam’ın bir toplum talebi vardır.
İslam’ın son vahyi olan Kur’an bunun en büyük şahididir. İlk ayetlerde emir tekil kipiyle gelir: “Oku, kalk, uyar” gibi. Fakat bu Kur’an vahyinin hitabının bireysel olduğu manasına gelmez. Aksine Kur’an vahyi bireysel gibi görünen ilk hitaplarının üzerinden bir toplum inşa etmeyi hedefler. Bunun için de inşa edeceği toplum için ilkönce bir “prototip” inşa eder. Buna “mostra” da diyebilirsiniz. Ama Kur’an buna “model”, orijinal ifadesiyle “üsve” diyor.
İşte böylece, Kur’an vahyinin ilk anlarda kullandığı şahsi hitap bile cemaat oluşturma amacına hizmet eder. Modeli/örneği inşa etmeden, toplum nasıl inşa edilir? Elbet önce model inşa edilecektir.
İlk indirilen Alak suresinin beş ayeti “doğru anlamayı inşa” içindir. Bilgiyi elde etme, üretme ve iletme problemini dile getirir. Ecnebiler bilgiyi elde etme, üretme ve iletme süreçlerinin tümüne birden “epistemoloji” adını veriyorlar. Bu durumda ilk inen ayetler, insanın epistemolojik sorununu çözen ayetler olmuş oluyor.
Demek ki, gönderiliş amaçları insanın Allah’ı, varlığı ve kendisini doğru anlamasını temin olan peygamberler, ilkönce kendileri anlama sorununu halletmelidirler. Vahiy de ilk ayetleriyle bunu amaçlamıştır. Müzzemmil suresi, modelin (Hz. Peygamber) iç dünyasını inşa etmeyi amaçlar. Gece kıyamına çağırır. “Gecenin bir yarısında kalk” der, “Yedire yedire, sindire sindire, anlaya anlaya, hissede hissede Kur’an oku!” der. Mesaj bellidir: “Geceye hâkim ol ki, gündüze hâkim olasın”. En genel manada mesaj şudur: Gecenin ağabeydi olmadan gündüzün şahidi olunmaz.
Duha suresi (buna İnşirah’ı da dâhil edebilirsiniz) “Yalnız değilsin” mesajıdır. “Sırtını öyle bir güce dayadın ki, dünya âlem gelse seni alt edemez” mesajıdır. Dahası, “Seninle doğrudan ilgileniyoruz” mesajıdır.
Kur’an bu model şahsiyet inşasının ardından, asli hitabına döner. O hitap şudur: Ya eyyühellezine âmenû! Bu hitap Kur’an’da yaklaşık 100 yerde gelir.
Yalınkat manası “Siz ey iman edenler!” demektir. Bu bir nida cümlesidir. Belağatta nida cümleleri “inşa” cümlesidir. Ortada bir nida” eden, yani bir ünleyen varsa, mutlaka bir nida eden (münadi) vardır. Münadisiz nida olmaz. Ortada bir nida ve münadi varsa, mutlaka bir münada (nida edilen) olmalıdır.
Soru edatı ve bitişik zamirden oluşan eyyuha kalıbı, “aile” vurgusu taşır. Bunun açılımı manaya şöyle yansır: Siz ey iman edenler ailesi! Şimdi söyleyin: Kur’an’ın bir toplum talebi var mıymış? Biz bir aile imişiz. Yaklaşık yüz yerde gelen bu hitap her müminden mutlaka bir cevap ister. Cevap isteyen Allah’tır ve bize “Siz ey iman edenler!” diye nida etmektedir.
Bizi cemaat olarak muhatap almaktadır. Bir sosyal organizma olarak muhatap almaktadır. Efendimizin “Müminler bir bedenin azaları gibidirler” demesi bunu ifade eder. Bizler, topyekûn bir beden gibiyiz. Daha doğrusu olmalıyız.
Peki, sözce öyle miyiz?
TAHA KIVANÇ (FEHMİ KORU)
Şişman kedilerin peşindeyim
Ben de Ak Parti Grup Başkanvekili Nurettin Canikli gibi “IMF'siz de olur” diye düşünenlerdenim. Hafta sonu, “Biz direndik” demiş Canikli ve eklemiş: “Haklı olduğumuz ortaya çıktı; böylece bir tabuyu yıkmış olduk. IMF'siz de olabileceğini ispat edip IMF'ye bağımlılığı aştık...”
Türkiye bir yılı aşkın bir süredir ekonomisini IMF olmaksızın yönetiyor. İyi de yapıyor. Özellikle dünyanın derinden hissettiği ekonomik krizi biz kendi ölçeğimizde yaşamayı becerdik. İstihdamı artırıcı, üretimi kırbaçlamayı amaçlayan tedbirler bu sayede alınabiliyor. “IMF'siz olmaz” diye yeri göğü inletenler karşısında IMF yöneticileri bile daha insaflı...
IMF'nin 1. Başkan Yardımcısı John Lipsky Türkiye'yi iyi tanıyor, ekonomimizin yıllara yayılan performansını biliyor. Geçen hafta Türkiye'deydi Lipsky, Bodrum'da TÜSİAD'çılarla takıldı. Onların yanında ne desin? 'Mali açık' ve 'düşen kredi kalitesi'ne dikkat çekmekle birlikte, 'istikrar bulan döviz kuru', 'yeniden yükselmeye başlayan tüketici güveni' ve 'artan özel sektör kredileri' gerçeğinden hareketle Türkiye ekonomisinde yaşanan 'toparlanmayı' övdü.
Amerikalı Lipsky'nin değerlendirmelerini gazetelere yansıyan TÜSİAD cemaatinin öndegelenlerinin “İlle de IMF olsun” takıntılarıyla birlikte okurken şaşırdım doğrusu...
Ülkemizin en büyük sanayi grubunun patronu Rahmi Koç'un bu tür bir mesaj vermek için Koç Üniversitesi mezuniyet törenini seçmesini yadırgadım. Yeni mezun gençlerin karşısında söylediği şu: “IMF'den alacağımız birkaç milyar dolar değil, onun vereceği yeşil ışıktır mühim olan; bu, Türkiye'ye gelecek doğrudan yatırımları teşvik edecektir...”
Taraf gazetesi yazarı Süleyman Yaşar'a hak vermemek elde değil: “Rahmi Bey IMF'nin web sitesine girip son dokuz ay içinde destek kredisi anlaşması yaptığı, Ermenistan, Belarus, Kosta Rika, El Salvador, Gabon, Gürcistan, Guatemala, Macaristan, İzlanda, Letonya, Moğolistan, Pakistan, Romanya, Sırbistan, Şeyşeller ve Ukrayna'dan oluşan 16 ülkenin halini görse herhalde böyle konuşmazdı. / Bu ülkelerin yanında yer almak piyasalara yeşil ışık yakmaz; tam tersine kırmızı ışık yakar. Bu ülkeler arasında sayılmak, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına teminat olmaz.”
Rahmi Koç ülkemizdeki 300 kadar aileyi temsil eden TÜSİAD'ın da görüşlerini yansıtıyor. IMF'nin en önemli ismi bile kriz içinde geçen son bir yılın performansına saygısını ifade ederken, TÜSİAD çelik korse peşinde niye koşar?
Bu sorunun cevabını hiç beklemediğim bir köşeden aldım. Milliyet'te yazan Hurşit Güneş dünkü yazısını ('TÜSİAD neden IMF'yi istiyor?') bütünüyle bu konuya ayırmıştı. Yazının özeti şu: TÜSİAD Türk ekonomisinin dümenine IMF'nin geçmesini vergi idaresi özelleşeceği, bütçeyi disiplin altına alacağı, yerel yönetimlere giden kaynakları sınırlandıracağı, uzun vadeli ve ucuz kaynak sağlayacağı ve güven vereceği için istiyormuş...
“TÜSİAD üye profilinin ekonomik çıkarları IMF programıyla örtüşür” diye yazmış Milliyet yazarı. Vergi idaresi 'özerk' olursa 'üzerlerinde siyasal baskı gören işadamları rahatlayacak' imiş... Yerel yönetimlere para akışının kesilmesi, ilgi alanları yerelliğin ötesinde olduğu için, TÜSİAD'ı oluşturan sermayenin umurunda değil doğal olarak...
“TÜSİAD bu hükümetten çok IMF'ye güveniyor” da diyor Hurşit Güneş ve ekliyor: “2001 krizinde de işadamları IMF'ye biat etmişti (Hatırlayınız, Derviş'i başbakanlığa bile soyundurmaya kalktılar)...”
Allah için açık sözlü tespitler bunlar...
Hükümet son bir yıldır TÜSİAD'ın kollarını açarak beklediği tedbirlerin tam tersini yapıyor. Kamu harcamalarını yerel yönetimlere kaynak aktararak artırdı. Vergileri düşürerek tüketimi teşvik etti; vatandaşın eline para geçsin diye de bir dizi alışılmışın dışında tedbir alındı: Sigorta primleri düşürüldü, vergi barışı ile borçlu iş sahipleri rahatlatıldı.
Krizden henüz çıkılmadı belki, ama 'tünelin sonunda ışık' muhabeti yapılabilir hale geldi. IMF'siz yürünen yoldan gerçekleşti bu.
Bütün krize muhatap ülkelerde iktidardaki partiler sandıkta devrildiler, bir tek Türkiye'de Ak Parti oyunu yüzde 40 çizgisinde koruyabildi. Büyük işadamlarını sinirlendiren de bu durum olabilir...
IMF'yle olunca bu hükümetten daha kolay kurtulabileceklerini düşünüyorlardı; hâlâ umutları o...
'Vergi özerkliği' istiyormuş IMF ha; düzden “Duyûn-u umumiye istiyorum” deseydi bari!
Dünya Bankası ve IMF yıllık toplantılarını önümüzdeki sonbaharda İstanbul'da yapacaklar. TÜSİAD'ın beklentisi, o toplantıya kadar IMF'yle anlaşma yapılması; benim umudum ise, Türkiye adına konuşacak bakanın kürsüde “Bakın, biz sizsiz de başarılı olduk” diye övünmesi...
Ben de Ak Parti Grup Başkanvekili Nurettin Canikli gibi “IMF'siz de olur” diye düşünenlerdenim. Hafta sonu, “Biz direndik” demiş Canikli ve eklemiş: “Haklı olduğumuz ortaya çıktı; böylece bir tabuyu yıkmış olduk. IMF'siz de olabileceğini ispat edip IMF'ye bağımlılığı aştık...”
Türkiye bir yılı aşkın bir süredir ekonomisini IMF olmaksızın yönetiyor. İyi de yapıyor. Özellikle dünyanın derinden hissettiği ekonomik krizi biz kendi ölçeğimizde yaşamayı becerdik. İstihdamı artırıcı, üretimi kırbaçlamayı amaçlayan tedbirler bu sayede alınabiliyor. “IMF'siz olmaz” diye yeri göğü inletenler karşısında IMF yöneticileri bile daha insaflı...
IMF'nin 1. Başkan Yardımcısı John Lipsky Türkiye'yi iyi tanıyor, ekonomimizin yıllara yayılan performansını biliyor. Geçen hafta Türkiye'deydi Lipsky, Bodrum'da TÜSİAD'çılarla takıldı. Onların yanında ne desin? 'Mali açık' ve 'düşen kredi kalitesi'ne dikkat çekmekle birlikte, 'istikrar bulan döviz kuru', 'yeniden yükselmeye başlayan tüketici güveni' ve 'artan özel sektör kredileri' gerçeğinden hareketle Türkiye ekonomisinde yaşanan 'toparlanmayı' övdü.
Amerikalı Lipsky'nin değerlendirmelerini gazetelere yansıyan TÜSİAD cemaatinin öndegelenlerinin “İlle de IMF olsun” takıntılarıyla birlikte okurken şaşırdım doğrusu...
Ülkemizin en büyük sanayi grubunun patronu Rahmi Koç'un bu tür bir mesaj vermek için Koç Üniversitesi mezuniyet törenini seçmesini yadırgadım. Yeni mezun gençlerin karşısında söylediği şu: “IMF'den alacağımız birkaç milyar dolar değil, onun vereceği yeşil ışıktır mühim olan; bu, Türkiye'ye gelecek doğrudan yatırımları teşvik edecektir...”
Taraf gazetesi yazarı Süleyman Yaşar'a hak vermemek elde değil: “Rahmi Bey IMF'nin web sitesine girip son dokuz ay içinde destek kredisi anlaşması yaptığı, Ermenistan, Belarus, Kosta Rika, El Salvador, Gabon, Gürcistan, Guatemala, Macaristan, İzlanda, Letonya, Moğolistan, Pakistan, Romanya, Sırbistan, Şeyşeller ve Ukrayna'dan oluşan 16 ülkenin halini görse herhalde böyle konuşmazdı. / Bu ülkelerin yanında yer almak piyasalara yeşil ışık yakmaz; tam tersine kırmızı ışık yakar. Bu ülkeler arasında sayılmak, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına teminat olmaz.”
Rahmi Koç ülkemizdeki 300 kadar aileyi temsil eden TÜSİAD'ın da görüşlerini yansıtıyor. IMF'nin en önemli ismi bile kriz içinde geçen son bir yılın performansına saygısını ifade ederken, TÜSİAD çelik korse peşinde niye koşar?
Bu sorunun cevabını hiç beklemediğim bir köşeden aldım. Milliyet'te yazan Hurşit Güneş dünkü yazısını ('TÜSİAD neden IMF'yi istiyor?') bütünüyle bu konuya ayırmıştı. Yazının özeti şu: TÜSİAD Türk ekonomisinin dümenine IMF'nin geçmesini vergi idaresi özelleşeceği, bütçeyi disiplin altına alacağı, yerel yönetimlere giden kaynakları sınırlandıracağı, uzun vadeli ve ucuz kaynak sağlayacağı ve güven vereceği için istiyormuş...
“TÜSİAD üye profilinin ekonomik çıkarları IMF programıyla örtüşür” diye yazmış Milliyet yazarı. Vergi idaresi 'özerk' olursa 'üzerlerinde siyasal baskı gören işadamları rahatlayacak' imiş... Yerel yönetimlere para akışının kesilmesi, ilgi alanları yerelliğin ötesinde olduğu için, TÜSİAD'ı oluşturan sermayenin umurunda değil doğal olarak...
“TÜSİAD bu hükümetten çok IMF'ye güveniyor” da diyor Hurşit Güneş ve ekliyor: “2001 krizinde de işadamları IMF'ye biat etmişti (Hatırlayınız, Derviş'i başbakanlığa bile soyundurmaya kalktılar)...”
Allah için açık sözlü tespitler bunlar...
Hükümet son bir yıldır TÜSİAD'ın kollarını açarak beklediği tedbirlerin tam tersini yapıyor. Kamu harcamalarını yerel yönetimlere kaynak aktararak artırdı. Vergileri düşürerek tüketimi teşvik etti; vatandaşın eline para geçsin diye de bir dizi alışılmışın dışında tedbir alındı: Sigorta primleri düşürüldü, vergi barışı ile borçlu iş sahipleri rahatlatıldı.
Krizden henüz çıkılmadı belki, ama 'tünelin sonunda ışık' muhabeti yapılabilir hale geldi. IMF'siz yürünen yoldan gerçekleşti bu.
Bütün krize muhatap ülkelerde iktidardaki partiler sandıkta devrildiler, bir tek Türkiye'de Ak Parti oyunu yüzde 40 çizgisinde koruyabildi. Büyük işadamlarını sinirlendiren de bu durum olabilir...
IMF'yle olunca bu hükümetten daha kolay kurtulabileceklerini düşünüyorlardı; hâlâ umutları o...
'Vergi özerkliği' istiyormuş IMF ha; düzden “Duyûn-u umumiye istiyorum” deseydi bari!
Dünya Bankası ve IMF yıllık toplantılarını önümüzdeki sonbaharda İstanbul'da yapacaklar. TÜSİAD'ın beklentisi, o toplantıya kadar IMF'yle anlaşma yapılması; benim umudum ise, Türkiye adına konuşacak bakanın kürsüde “Bakın, biz sizsiz de başarılı olduk” diye övünmesi...
22 Haziran 2009 Pazartesi
MEHMET BARLAS
Kemalizm yerli malı olsa da darbecilik globaldir...
Bazı toplumlar için anayasanın ve demokrasinin korunması ile ülkenin bütünlüğünün ve sınırlarının korunması aynı kapsamdadır.
Tabii ki her ülkede faşistler de vardır, askeri darbeleri çözüm olarak gören Bonapartistler de vardır.
Ama bunlar gelişmiş ve çağdaş uygarlığa ulaşmış ülkelerin marjinalleridir.
Bu ülkelerde kitle partilerinin de kitleye hitap eden merkez medyanın da, darbeci olmaları mümkün değildir.
Örneğin Fransa Cezayir'e 1958'de bağımsızlığını verirken, bir bölüm asker ve bazı yüksek bürokratlar darbeciliğe yönelmiştir.
Ama dönemin Fransa Cumhurbaşkanı de Gaulle, bir yanda Fransız ordusunun ve kitlesel medyanın, dolayısıyla halkın desteği ile bu eylemi bastırmıştır.
İngiltere'de 1960'ların başında İşçi Partisi iktidar olunca, medya patronu Lord Thomson'un da içinde bulunduğu bir grup "Komünizm İngiltere'yi ele geçirdi" gerekçesi ile darbe planlamıştır. Mareşal Montgomery'nin başbakan yapılması planlanan bu planın hazırlayıcıları arasında Hanedan'dan kişiler de bulunmuştur.
Harold Wilson'un Başbakanı olduğu İşçi Partisi hükümetinin İçişleri Bakanı Callaghan bu darbe girişimini öğrenince, darbecileri azarlamış ve fakat girişimi "Çocukça" bulduğu için bunları yargıya göndermemiştir.
Başkan başkomutandır
1950'lerin başındaki Kore Savaşı'nda Amerikan Ordusu'nun ve BM Gücü'nün komutanı olan 2'nci Dünya Savaşı kahramanı beş yıldızlı general (Yani Amerikan mareşali) Douglas McArthur, ABD Başkanı'nın emirleri hilafına Komünist Çin'le bir nükleer savaşı planlamaya başlayınca, Başkan Truman onu bir günde görevinden almıştır.
Bütün bu sıraladığımız örneklerde bu ülkelerin merkez medyaları her zaman seçilmiş yönetimlerin yanında olmuştur.
Kimse demokrasinin zararlarını tartışmak gibi bir sapkınlığa kapılmamıştır.
Ama gelişmekte olan ülkelerde durum farklıdır.
Bu ülkelerde askerlerin darbe yapmaları doğal karşılanır.
Bu darbeler de çeşitli ideolojik ve siyasal kılıflar gerekçe kılınarak yapılır.
Darbe ertesinde bu ülkelerin merkez medyası darbenin gerekliliğini anlatmaya başlar.
Bu yayınlarla da beyinleri yıkanan kitleler meydanlara dolup darbeyi desteklediklerini açıklarlar.
Darbecilik globaldir
Bu durum Endonezya'da da, Tayland'da da, Irak'ta da, Suriye'de de, Nijerya'da da, Cezayir'de de, Şili'de de, Arjantin'de de böyle olmuştur.
Bir döneme kadar Türkiye'de de böyle değil miydi?
Yani "Atatürk ilkeleri" bizim malımızdır.
"Kemalizm" yerli malıdır.
Ama "Darbecilik" gelişmekte olan dünya açısından globaldir.
Şimdi Türkiye bu dünyadan ayrılıp, gelişen ülkelerin ve Avrupa Birliği'nin ifade ettiği "Liberal demokrat dünya"ya katılmaya çalışıyor.
İçinde bulunduğumuz tartışmalarla dolu bulutlu ortam, bu geçişin doğum sancılarını yansıtmakta.
Eğer merkez medyanın bir bölümü hâlâ darbeciliğin yanında gibi görünüyorsa, bunu geçiş döneminin kararsızlığı biçiminde değerlendirmeliyiz.
Bu kararsızlığın en son sergilendiği 28 Şubat 1997 post-modern darbesinde bir merkez medya patronu olan Dinç Bilgin'in başına gelenleri herhalde hiçbir medya patronunun unutması mümkün değildir.
Bu açıdan merkez medyadaki bazı marjinallikleri çocukluk hastalıkları olarak görmekten yanayız.
Bazı toplumlar için anayasanın ve demokrasinin korunması ile ülkenin bütünlüğünün ve sınırlarının korunması aynı kapsamdadır.
Tabii ki her ülkede faşistler de vardır, askeri darbeleri çözüm olarak gören Bonapartistler de vardır.
Ama bunlar gelişmiş ve çağdaş uygarlığa ulaşmış ülkelerin marjinalleridir.
Bu ülkelerde kitle partilerinin de kitleye hitap eden merkez medyanın da, darbeci olmaları mümkün değildir.
Örneğin Fransa Cezayir'e 1958'de bağımsızlığını verirken, bir bölüm asker ve bazı yüksek bürokratlar darbeciliğe yönelmiştir.
Ama dönemin Fransa Cumhurbaşkanı de Gaulle, bir yanda Fransız ordusunun ve kitlesel medyanın, dolayısıyla halkın desteği ile bu eylemi bastırmıştır.
İngiltere'de 1960'ların başında İşçi Partisi iktidar olunca, medya patronu Lord Thomson'un da içinde bulunduğu bir grup "Komünizm İngiltere'yi ele geçirdi" gerekçesi ile darbe planlamıştır. Mareşal Montgomery'nin başbakan yapılması planlanan bu planın hazırlayıcıları arasında Hanedan'dan kişiler de bulunmuştur.
Harold Wilson'un Başbakanı olduğu İşçi Partisi hükümetinin İçişleri Bakanı Callaghan bu darbe girişimini öğrenince, darbecileri azarlamış ve fakat girişimi "Çocukça" bulduğu için bunları yargıya göndermemiştir.
Başkan başkomutandır
1950'lerin başındaki Kore Savaşı'nda Amerikan Ordusu'nun ve BM Gücü'nün komutanı olan 2'nci Dünya Savaşı kahramanı beş yıldızlı general (Yani Amerikan mareşali) Douglas McArthur, ABD Başkanı'nın emirleri hilafına Komünist Çin'le bir nükleer savaşı planlamaya başlayınca, Başkan Truman onu bir günde görevinden almıştır.
Bütün bu sıraladığımız örneklerde bu ülkelerin merkez medyaları her zaman seçilmiş yönetimlerin yanında olmuştur.
Kimse demokrasinin zararlarını tartışmak gibi bir sapkınlığa kapılmamıştır.
Ama gelişmekte olan ülkelerde durum farklıdır.
Bu ülkelerde askerlerin darbe yapmaları doğal karşılanır.
Bu darbeler de çeşitli ideolojik ve siyasal kılıflar gerekçe kılınarak yapılır.
Darbe ertesinde bu ülkelerin merkez medyası darbenin gerekliliğini anlatmaya başlar.
Bu yayınlarla da beyinleri yıkanan kitleler meydanlara dolup darbeyi desteklediklerini açıklarlar.
Darbecilik globaldir
Bu durum Endonezya'da da, Tayland'da da, Irak'ta da, Suriye'de de, Nijerya'da da, Cezayir'de de, Şili'de de, Arjantin'de de böyle olmuştur.
Bir döneme kadar Türkiye'de de böyle değil miydi?
Yani "Atatürk ilkeleri" bizim malımızdır.
"Kemalizm" yerli malıdır.
Ama "Darbecilik" gelişmekte olan dünya açısından globaldir.
Şimdi Türkiye bu dünyadan ayrılıp, gelişen ülkelerin ve Avrupa Birliği'nin ifade ettiği "Liberal demokrat dünya"ya katılmaya çalışıyor.
İçinde bulunduğumuz tartışmalarla dolu bulutlu ortam, bu geçişin doğum sancılarını yansıtmakta.
Eğer merkez medyanın bir bölümü hâlâ darbeciliğin yanında gibi görünüyorsa, bunu geçiş döneminin kararsızlığı biçiminde değerlendirmeliyiz.
Bu kararsızlığın en son sergilendiği 28 Şubat 1997 post-modern darbesinde bir merkez medya patronu olan Dinç Bilgin'in başına gelenleri herhalde hiçbir medya patronunun unutması mümkün değildir.
Bu açıdan merkez medyadaki bazı marjinallikleri çocukluk hastalıkları olarak görmekten yanayız.
ENGİN ARDIÇ
No, you can't
Abant toplantılarından biri daha yapıldı, politikacılar, bilim adamları, yazarlar katıldılar. Konu her zamanki gibi "demokratikleşme sancısı", siyasi partiler, ordu, anayasa.
Açılışı yapan Bolu Valisi, konuşmasında, yeni ve "sivil" bir anayasa gerektiğini ısrarla belirtmiş (ağzına sağlık) ve de sözlerini Obama gibi bitirmiş:
"Yes, we can."
Evet, yapabiliriz, demek.
Kusura bakmasın ama biz de şöyle diyeceğiz:
"No, you can't".
Daha doğrusu, cümleyi şöyle geliştirelim:
"Unfortunately, you won't be able to do it."
Hayır, yapamazsınız, ne yazık ki yapamayacaksınız, yaptırmazlar.
İktidar partisinin, bu koltuk dağılımıyla, yeni bir anayasa hazırlayıp mecliste kabul ettirecek gücü yoktur. MHP'nin "türban açılımı" falan gibi konularda verdiği destek, "samimi" değil, başbakanı zor durumda bırakmak için çevirilmiş ustaca bir manevradır. Başbakan bu tuzağa düştü, daha doğrusu, geri duramadı, adım atmak zorunda bırakıldı ve kaybetti.
Bu meclisten "sıfırdan" bir anayasa çıkamaz, çıksa çıksa "tadilat" çıkar. O da "geri döner"...
Çünkü CHP'nin en ufak bir değişiklik girişimine "şarlayacağı" ve hemen Anayasa Mahkemesi'ne gideceği bellidir.
Anayasa Mahkemesi geçen yıl, kanunları "içerik yönünden" yargılama yetkisi bulunmadığı halde bunu yapmış, yani göz göre göre anayasayı çiğnemiş, yüksek yargı yasamanın yerine geçmiştir. Bürokrasinin beğenmediği hiçbir anayasa değişikliği bu merciden "geçemez"... Bürokrasinin neleri beğenmeyeceği de bellidir. Darbe marbe tartışılıyor ya, sessiz sedasız darbe oldu bile!
Üstelik, TBMM kendini bir "kurucu meclis" yerine koyup, eskisini iptal edip sıfırdan bir anayasa da hazırlayamaz, onun da böyle bir yetkisi yoktur.
Halkoyuna başvurup, yeni bir anayasa hazırlayacak "ikinci ve paralel bir meclis" oluşturmaya çalışmak da, ihtilal demektir.
Yeni bir anayasa, hele bu basınla ve Aydın Doğan Beyefendi işinin başında olduğu sürece de mümkün değildir. Bürokrasiye şirin görünmek için taş koyacaktır.
Biz hep yeni anayasanın özgürlükçü, demokratik falan filan olmasını istiyoruz ama toplumda bunu istemeyen, istemeyecek güçleri yabana atıyoruz. Toplumda bu konuda "konsensüs" monsensüs yoktur. Faşisti bol bir memlekettir burası...
Halk, bürokrasiye kafa tutacak güce erişmiştir, ama onu "yerli yerine koyacak" gücü yoktur. Bu kadarcığı bile Türkiye için büyük bir aşamadır ama yeterli değildir.
Belki başka bir seçim döneminde, başka bir meclis tablosu oluşursa, daha kapsamlı bir tadilat...
Ama, belki... Görünür bir gelecekte yeni bir "silip süpürme" ihtimali de yoktur. İktidar partisinin oylarını yüzde ellinin üstüne çıkarma ve çatlak sesleri kesme ihtimali sıfırdır.
Üstelik anayasalar, sanıldığının ya da inandırılmak istendiğinin aksine, anlaşmayla hazırlanmazlar.
Toplumda o dönem kimin borusu ötüyorsa, anayasayı o yapar. Anayasa değişikliği, toplumda "esaslı bir altüst oluş" gerektirir. Onun ardından gelir. Şu anda kimsenin borusu bu kadar ötmüyor, ufukta bir "alabora" da görünmüyor.
Sistem, kilitlenmiştir.
Maybe another time... Maybe in other, quite different conditions, Mr. Governor.
Abant toplantılarından biri daha yapıldı, politikacılar, bilim adamları, yazarlar katıldılar. Konu her zamanki gibi "demokratikleşme sancısı", siyasi partiler, ordu, anayasa.
Açılışı yapan Bolu Valisi, konuşmasında, yeni ve "sivil" bir anayasa gerektiğini ısrarla belirtmiş (ağzına sağlık) ve de sözlerini Obama gibi bitirmiş:
"Yes, we can."
Evet, yapabiliriz, demek.
Kusura bakmasın ama biz de şöyle diyeceğiz:
"No, you can't".
Daha doğrusu, cümleyi şöyle geliştirelim:
"Unfortunately, you won't be able to do it."
Hayır, yapamazsınız, ne yazık ki yapamayacaksınız, yaptırmazlar.
İktidar partisinin, bu koltuk dağılımıyla, yeni bir anayasa hazırlayıp mecliste kabul ettirecek gücü yoktur. MHP'nin "türban açılımı" falan gibi konularda verdiği destek, "samimi" değil, başbakanı zor durumda bırakmak için çevirilmiş ustaca bir manevradır. Başbakan bu tuzağa düştü, daha doğrusu, geri duramadı, adım atmak zorunda bırakıldı ve kaybetti.
Bu meclisten "sıfırdan" bir anayasa çıkamaz, çıksa çıksa "tadilat" çıkar. O da "geri döner"...
Çünkü CHP'nin en ufak bir değişiklik girişimine "şarlayacağı" ve hemen Anayasa Mahkemesi'ne gideceği bellidir.
Anayasa Mahkemesi geçen yıl, kanunları "içerik yönünden" yargılama yetkisi bulunmadığı halde bunu yapmış, yani göz göre göre anayasayı çiğnemiş, yüksek yargı yasamanın yerine geçmiştir. Bürokrasinin beğenmediği hiçbir anayasa değişikliği bu merciden "geçemez"... Bürokrasinin neleri beğenmeyeceği de bellidir. Darbe marbe tartışılıyor ya, sessiz sedasız darbe oldu bile!
Üstelik, TBMM kendini bir "kurucu meclis" yerine koyup, eskisini iptal edip sıfırdan bir anayasa da hazırlayamaz, onun da böyle bir yetkisi yoktur.
Halkoyuna başvurup, yeni bir anayasa hazırlayacak "ikinci ve paralel bir meclis" oluşturmaya çalışmak da, ihtilal demektir.
Yeni bir anayasa, hele bu basınla ve Aydın Doğan Beyefendi işinin başında olduğu sürece de mümkün değildir. Bürokrasiye şirin görünmek için taş koyacaktır.
Biz hep yeni anayasanın özgürlükçü, demokratik falan filan olmasını istiyoruz ama toplumda bunu istemeyen, istemeyecek güçleri yabana atıyoruz. Toplumda bu konuda "konsensüs" monsensüs yoktur. Faşisti bol bir memlekettir burası...
Halk, bürokrasiye kafa tutacak güce erişmiştir, ama onu "yerli yerine koyacak" gücü yoktur. Bu kadarcığı bile Türkiye için büyük bir aşamadır ama yeterli değildir.
Belki başka bir seçim döneminde, başka bir meclis tablosu oluşursa, daha kapsamlı bir tadilat...
Ama, belki... Görünür bir gelecekte yeni bir "silip süpürme" ihtimali de yoktur. İktidar partisinin oylarını yüzde ellinin üstüne çıkarma ve çatlak sesleri kesme ihtimali sıfırdır.
Üstelik anayasalar, sanıldığının ya da inandırılmak istendiğinin aksine, anlaşmayla hazırlanmazlar.
Toplumda o dönem kimin borusu ötüyorsa, anayasayı o yapar. Anayasa değişikliği, toplumda "esaslı bir altüst oluş" gerektirir. Onun ardından gelir. Şu anda kimsenin borusu bu kadar ötmüyor, ufukta bir "alabora" da görünmüyor.
Sistem, kilitlenmiştir.
Maybe another time... Maybe in other, quite different conditions, Mr. Governor.
ALİ ÜNAL
İran'daki seçimler ve sonuçları
Modern Batı, rasyonel düşünür; bu rasyonalitede dinin yeri olmadığı için de dünyevî düşünür ve dolayısıyla ona göre insan için rasyonel olan, menfaatine uygun olandır. Fakat İslâm, akla-mantığa da, hislere de, kalbe ve ruha da verilmesi gereken yeri vermiştir. Bu sebeple Müslüman, genellikle din konusunda mutmaindir.
Onun için problem, daha çok insanî yapının bu temel unsurları arasında ve dolayısıyla dinde dengeyi tam muhafaza edememekten kaynaklanır. Denge akıl aleyhinde bozulursa bir Müslüman, genellikle hisleriyle hareket eder. Ayrıca halka, onu bilhassa kalben ve hissen fethedebilen insanlar rehberlik yapabilir ve onu bu insanlar harekete geçirir. Batı, bu rehberliğe ve insanları harekete geçirebilme kabiliyetine karizma der; oysa İslâm ve Müslümanlar için o, kudsî câzibedir. Batı, kudsî câzibeyi çok anlayamaz; anlayamayınca da Müslümanların tavır alışlarını doğru yorumlayamaz. İran halkı, temelde daha çok dinin yön verdiği diğer Doğu halklarından çok farklı değildir. Bu bakımdan, Mir Hüseyin Musevî ile Ahmedinejad arasındaki fark temel prensipler açısından değil, bu prensipleri hayata geçirmedeki bazı yaklaşımlar sebebiyledir. Fakat seçimleri Ahmedinejad'ın kazanmasının ve söz konusu farklılığın çetin bir seçim propagandası atmosferi ve seçimlerden sonra da âdeta bir hesaplaşma doğurmasının, haricî olanları dışında üç ana sebebi vardır:
1. Mir Hüseyin Musevî, entelektüel birikimi, hattâ tecrübesi, devrim içindeki yeri itibarıyla daha önde bir profile sahip olsa da, kitlelerle Ahmedinejad seviyesinde kalbî bir iletişim kuramamıştır. 2. İkincisi, Şiîliğin genel karakteridir.
Sünnîlik, 14 asırdır büyük Müslüman çoğunluğun yolu olması ve ana karakteri itibarıyla genellikle bir aksiyon, müsbet hareket, yani tamir ve inşa yoludur; muhalefet değil, muvafakat yoludur. Son bir–bir buçuk asırda neo-Selefîlik ve İslâmcılık gibi tarifler ve adlarla anılan Sünnî hareketler, bu temel karakteri koruyamayıp muvafakattan çok muhalefet, aksiyondan çok reaksiyon hareketlerine dönüştükleri için başarılı olamamışlardır.
Şiîlik ise azınlık ve muhalefet yolu olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bu tür yolları takip edenler, muhalefette sert olurlar. Tâbi oldukları din de olsa, onu genellikle bir ideoloji olarak benimser ve yaşarlar. Tarih ve semboller, onlarda çok güçlü bir yere sahiptir. Bütün bu özellikler Şiîlikte çok belirgin olmasının yanı sıra böylesi hareketlerde kendilerini çoğunluğa karşı haklı göstermek birinci derecede önemli hale geldiği için felsefe ve polemik çok gelişir. Sünnîlikte kucaklayıcı, bütünleştirici, kalbe ve hislere hitap eden tasavvufun çok derin bir yeri olmasına karşılık, Şiîlikte onun yerini felsefe almıştır. Polemikçilik ise en üst seviyededir; bundandır ki, Şiî ulema, kendi kaynaklarıyla Sünnîliği bile pek çok Sünnî ulemâdan teorik açıdan daha iyi bilir; çünkü Şiîliği Sünnîliğe karşı haklı göstermek en önemli bir vazife olagelmiştir. Bu tutum, İran'da devrimden sonra da devam etmiş, İrşad-ı İslâmî Bakanlığı, hem de mezhepleri yaklaştırma adına Şiî polemikleriyle dolu eserler yayınlamış, dinamikleriyle devrimi anlatacaklarına Sünnîlik karşısında Şiîliği ön plana çıkaran eserlere öncelik vermişlerdir. Felsefe, polemik, muhalefet ruhu önde olup, din bir ideoloji gibi algılandığı için de devrim, İslâm'la yoğrulmuş nesiller yetiştirememiş, İrşad-ı İslâmî bakanı, birkaç yıl önce "Üniversite gençliğinin (yani tamamen devrim döneminde doğup yetişen okumuş gençliğin) % 95'i namaz kılmıyor" itirafında bulunmuştur. 3. İran'da son durumu doğuran üçüncü sebep, insandaki iktidar zaafıdır. Bu bakımdan, Ahmedinejad, Musevî, Kerrubî ve Rızaî düşünce ve inanç olarak birbirlerine çok yakın da olsalar, bu beşerî zaafın nelere mal olabileceğine tarih yeterince şahittir.
Modern Batı, rasyonel düşünür; bu rasyonalitede dinin yeri olmadığı için de dünyevî düşünür ve dolayısıyla ona göre insan için rasyonel olan, menfaatine uygun olandır. Fakat İslâm, akla-mantığa da, hislere de, kalbe ve ruha da verilmesi gereken yeri vermiştir. Bu sebeple Müslüman, genellikle din konusunda mutmaindir.
Onun için problem, daha çok insanî yapının bu temel unsurları arasında ve dolayısıyla dinde dengeyi tam muhafaza edememekten kaynaklanır. Denge akıl aleyhinde bozulursa bir Müslüman, genellikle hisleriyle hareket eder. Ayrıca halka, onu bilhassa kalben ve hissen fethedebilen insanlar rehberlik yapabilir ve onu bu insanlar harekete geçirir. Batı, bu rehberliğe ve insanları harekete geçirebilme kabiliyetine karizma der; oysa İslâm ve Müslümanlar için o, kudsî câzibedir. Batı, kudsî câzibeyi çok anlayamaz; anlayamayınca da Müslümanların tavır alışlarını doğru yorumlayamaz. İran halkı, temelde daha çok dinin yön verdiği diğer Doğu halklarından çok farklı değildir. Bu bakımdan, Mir Hüseyin Musevî ile Ahmedinejad arasındaki fark temel prensipler açısından değil, bu prensipleri hayata geçirmedeki bazı yaklaşımlar sebebiyledir. Fakat seçimleri Ahmedinejad'ın kazanmasının ve söz konusu farklılığın çetin bir seçim propagandası atmosferi ve seçimlerden sonra da âdeta bir hesaplaşma doğurmasının, haricî olanları dışında üç ana sebebi vardır:
1. Mir Hüseyin Musevî, entelektüel birikimi, hattâ tecrübesi, devrim içindeki yeri itibarıyla daha önde bir profile sahip olsa da, kitlelerle Ahmedinejad seviyesinde kalbî bir iletişim kuramamıştır. 2. İkincisi, Şiîliğin genel karakteridir.
Sünnîlik, 14 asırdır büyük Müslüman çoğunluğun yolu olması ve ana karakteri itibarıyla genellikle bir aksiyon, müsbet hareket, yani tamir ve inşa yoludur; muhalefet değil, muvafakat yoludur. Son bir–bir buçuk asırda neo-Selefîlik ve İslâmcılık gibi tarifler ve adlarla anılan Sünnî hareketler, bu temel karakteri koruyamayıp muvafakattan çok muhalefet, aksiyondan çok reaksiyon hareketlerine dönüştükleri için başarılı olamamışlardır.
Şiîlik ise azınlık ve muhalefet yolu olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bu tür yolları takip edenler, muhalefette sert olurlar. Tâbi oldukları din de olsa, onu genellikle bir ideoloji olarak benimser ve yaşarlar. Tarih ve semboller, onlarda çok güçlü bir yere sahiptir. Bütün bu özellikler Şiîlikte çok belirgin olmasının yanı sıra böylesi hareketlerde kendilerini çoğunluğa karşı haklı göstermek birinci derecede önemli hale geldiği için felsefe ve polemik çok gelişir. Sünnîlikte kucaklayıcı, bütünleştirici, kalbe ve hislere hitap eden tasavvufun çok derin bir yeri olmasına karşılık, Şiîlikte onun yerini felsefe almıştır. Polemikçilik ise en üst seviyededir; bundandır ki, Şiî ulema, kendi kaynaklarıyla Sünnîliği bile pek çok Sünnî ulemâdan teorik açıdan daha iyi bilir; çünkü Şiîliği Sünnîliğe karşı haklı göstermek en önemli bir vazife olagelmiştir. Bu tutum, İran'da devrimden sonra da devam etmiş, İrşad-ı İslâmî Bakanlığı, hem de mezhepleri yaklaştırma adına Şiî polemikleriyle dolu eserler yayınlamış, dinamikleriyle devrimi anlatacaklarına Sünnîlik karşısında Şiîliği ön plana çıkaran eserlere öncelik vermişlerdir. Felsefe, polemik, muhalefet ruhu önde olup, din bir ideoloji gibi algılandığı için de devrim, İslâm'la yoğrulmuş nesiller yetiştirememiş, İrşad-ı İslâmî bakanı, birkaç yıl önce "Üniversite gençliğinin (yani tamamen devrim döneminde doğup yetişen okumuş gençliğin) % 95'i namaz kılmıyor" itirafında bulunmuştur. 3. İran'da son durumu doğuran üçüncü sebep, insandaki iktidar zaafıdır. Bu bakımdan, Ahmedinejad, Musevî, Kerrubî ve Rızaî düşünce ve inanç olarak birbirlerine çok yakın da olsalar, bu beşerî zaafın nelere mal olabileceğine tarih yeterince şahittir.
M. NEDİM HAZAR
Plan ve Pilav
Ortalık bir süredir 'Bitirme Planı'na yaklaşım şekillerinden geçilmiyor. Ben işin 'sahte-gerçek'liğinde değilim. Zira bu ülkede yaşayan ortalama zekaya sahip her birey, uzak ve yakın geçmişimize bakarak bu planın gerçekliğini değerlendirebilir diye düşünmekteyim.
Nokta'nın yayınladığı günlüklere, daha önce ortaya çıkarılan andıçlara filan bakarak yapılacak bir geniş perspektifli okuma bize kanaat yönünde yardımcı olacaktır şüphesiz.
Biliyorsunuz, tüm bu tertip, komplo, senaryoların ortalıkta uçuştuğu dönemde ortaya başka bir günlük çıkmıştı. Cumhuriyet gazetesinin Ankara temsilcisine ait olduğu ileri sürülen bir günlükten bahsedildi medyada. Ki o günlüğün sahibi hâlâ içeride. Enteresandır, günlüğün sahibi 'ben onları sildim, zira önemi kalmamıştı' derken gazetesi bugünlerde apar topar o satırları 'Gerilimli Yıllar' başlığıyla yayınlıyor. Gazeteye göre önemini yitirmemiş demek ki! Gözaltına alınan temsilci için -hatırlarsanız- bir dayanışma gösterisi düzenlenmişti vaktiyle. Günlüklerin ortaya saçılmasından sonra bazıları desteğini çekmiş, kimileri 'Gazeteciliğe sığmaz' cümlesiyle 'ama'ya sarılmıştı. İlginç bir ayrıntı, ortaya çıkarılan son 'Andıç' akabinde medyanın tavrıydı. Başta holding gazeteleri olmak üzere demokrasiye mesafeli, cuntaya yakın duran zihniyet, önce 'Bitirme Planı'nı görmezden geldi. Görmediği haberin yasağını haber yaptılar mesela. Ardından ufak ufak –tıpkı Ergenekon iddianamesi gibi- sulandırma, bulandırma, değersizleştirme çabaları çıkmaya başladı. Aslında bütün bunları bize söylüyordu hazırlanan plan. Yani, Andıç medyası bir yandan belgenin sahteliğine dair bir bilinçaltı oluşturmaya çabalarken diğer yandan bizzat andıcın dediklerini harfiyen yerine getirerek gerçekliğine kanıt oluşturuyordu. Bakın, bahsi geçen son planda neler söyleniyor: Başlık "Dost unsurlar". İçerik ise şu: "Basın ve yayın organları kanalıyla irticai grupların iç yüzünü gösteren propaganda çalışmaları planlı bir şekilde yürütülmekte. TSK personeli ve ailelerine yönelik bilgilendirme faaliyetleri icra edilmekte. TSK içerisine sızdırıldığı değerlendirilen personel ve aileleri ile bunların irtibatta olabilecekleri kişiler takip ve kontrol altına alınmakta. Bilgisayar ve doküman güvenliği konusunda tedbirler artırılmaktadır." Demek ki yeterince tedbir alınmadığından dolayı bu plan avukat ofislerinde filan ortaya çıkıyor. Bir diğer enteresan tesadüf ise cuntacılar ile medyacıların senkronize eylem birliği. Bahsi geçen planda medya içindeki dost ve müttefikler aracılığıyla şu imajın verilmesi isteniyor: "'Fethullah Gülen (FG)'ciler gemi azıya aldılar, doğrudan TSK'ya saldırıyorlar' teması işlenecek, bu kapsamda muhafazakâr vatandaşların bile 'Pes doğrusu, biz de elhamdülillah Müslüman'ız, ama FG'ciler resmen TSK'ya saldırmak için provokasyon yapıyorlar, dedirtecek çalışmalar yapılacaktır.' kanaati oluşturulacak."
Şimdi geriye dönüp medyanın son bir haftadaki yayınlarını bir de bu gözle okumaya ne dersiniz? Elbette bu köşe yazısında o kadar yerimiz yok ancak, çakma tarihçisinden kişilik sorunlu kırığına, gönüllü yalakasından kişisel kariyeri uğruna taban yalayıcısına kadar bir dolu kalemin, kalemşorun, planın bu bölümünü harfiyen uyguladığını görmek mümkün. 28 Şubat'ın aktif ve azgın aktörlerinin emekli bir kısım uzmanı ekrana saatlerce çıkarıp dezenformasyon yapmasını, hedef saptırmasını ve kamuoyunda farklı kanaat oluşturmaya kalkışmasını bu planın dışında değerlendirmek mümkün mü?
Bazen bizlerin medyanın kronik hastalığı dolayısıyla 'temcit pilavı' olarak gördüğümüz şeylerin bile aslında bir 'plan'ın parçası olduğunu görmek için alim olmaya da gerek yokmuş meğer. Zahid Akman haberlerinde bile, biz zannediyorduk ki Holding medyası gücünü yitirmenin verdiği hırçınlık ile kişisel intikama çevirdi işi. Hani, 'Gül'ü yıkamadık, Erdoğan'ı yıkamadık, kardeşim Akman'ı da yıkamazsak bunalıma gireriz' paranoyası olmayabilirmiş meğer.
Yayınları plan çerçevesinde değerlendirince ortaya oldukça ilginç tablolar çıkıyor. İzlemeye devam.
Ortalık bir süredir 'Bitirme Planı'na yaklaşım şekillerinden geçilmiyor. Ben işin 'sahte-gerçek'liğinde değilim. Zira bu ülkede yaşayan ortalama zekaya sahip her birey, uzak ve yakın geçmişimize bakarak bu planın gerçekliğini değerlendirebilir diye düşünmekteyim.
Nokta'nın yayınladığı günlüklere, daha önce ortaya çıkarılan andıçlara filan bakarak yapılacak bir geniş perspektifli okuma bize kanaat yönünde yardımcı olacaktır şüphesiz.
Biliyorsunuz, tüm bu tertip, komplo, senaryoların ortalıkta uçuştuğu dönemde ortaya başka bir günlük çıkmıştı. Cumhuriyet gazetesinin Ankara temsilcisine ait olduğu ileri sürülen bir günlükten bahsedildi medyada. Ki o günlüğün sahibi hâlâ içeride. Enteresandır, günlüğün sahibi 'ben onları sildim, zira önemi kalmamıştı' derken gazetesi bugünlerde apar topar o satırları 'Gerilimli Yıllar' başlığıyla yayınlıyor. Gazeteye göre önemini yitirmemiş demek ki! Gözaltına alınan temsilci için -hatırlarsanız- bir dayanışma gösterisi düzenlenmişti vaktiyle. Günlüklerin ortaya saçılmasından sonra bazıları desteğini çekmiş, kimileri 'Gazeteciliğe sığmaz' cümlesiyle 'ama'ya sarılmıştı. İlginç bir ayrıntı, ortaya çıkarılan son 'Andıç' akabinde medyanın tavrıydı. Başta holding gazeteleri olmak üzere demokrasiye mesafeli, cuntaya yakın duran zihniyet, önce 'Bitirme Planı'nı görmezden geldi. Görmediği haberin yasağını haber yaptılar mesela. Ardından ufak ufak –tıpkı Ergenekon iddianamesi gibi- sulandırma, bulandırma, değersizleştirme çabaları çıkmaya başladı. Aslında bütün bunları bize söylüyordu hazırlanan plan. Yani, Andıç medyası bir yandan belgenin sahteliğine dair bir bilinçaltı oluşturmaya çabalarken diğer yandan bizzat andıcın dediklerini harfiyen yerine getirerek gerçekliğine kanıt oluşturuyordu. Bakın, bahsi geçen son planda neler söyleniyor: Başlık "Dost unsurlar". İçerik ise şu: "Basın ve yayın organları kanalıyla irticai grupların iç yüzünü gösteren propaganda çalışmaları planlı bir şekilde yürütülmekte. TSK personeli ve ailelerine yönelik bilgilendirme faaliyetleri icra edilmekte. TSK içerisine sızdırıldığı değerlendirilen personel ve aileleri ile bunların irtibatta olabilecekleri kişiler takip ve kontrol altına alınmakta. Bilgisayar ve doküman güvenliği konusunda tedbirler artırılmaktadır." Demek ki yeterince tedbir alınmadığından dolayı bu plan avukat ofislerinde filan ortaya çıkıyor. Bir diğer enteresan tesadüf ise cuntacılar ile medyacıların senkronize eylem birliği. Bahsi geçen planda medya içindeki dost ve müttefikler aracılığıyla şu imajın verilmesi isteniyor: "'Fethullah Gülen (FG)'ciler gemi azıya aldılar, doğrudan TSK'ya saldırıyorlar' teması işlenecek, bu kapsamda muhafazakâr vatandaşların bile 'Pes doğrusu, biz de elhamdülillah Müslüman'ız, ama FG'ciler resmen TSK'ya saldırmak için provokasyon yapıyorlar, dedirtecek çalışmalar yapılacaktır.' kanaati oluşturulacak."
Şimdi geriye dönüp medyanın son bir haftadaki yayınlarını bir de bu gözle okumaya ne dersiniz? Elbette bu köşe yazısında o kadar yerimiz yok ancak, çakma tarihçisinden kişilik sorunlu kırığına, gönüllü yalakasından kişisel kariyeri uğruna taban yalayıcısına kadar bir dolu kalemin, kalemşorun, planın bu bölümünü harfiyen uyguladığını görmek mümkün. 28 Şubat'ın aktif ve azgın aktörlerinin emekli bir kısım uzmanı ekrana saatlerce çıkarıp dezenformasyon yapmasını, hedef saptırmasını ve kamuoyunda farklı kanaat oluşturmaya kalkışmasını bu planın dışında değerlendirmek mümkün mü?
Bazen bizlerin medyanın kronik hastalığı dolayısıyla 'temcit pilavı' olarak gördüğümüz şeylerin bile aslında bir 'plan'ın parçası olduğunu görmek için alim olmaya da gerek yokmuş meğer. Zahid Akman haberlerinde bile, biz zannediyorduk ki Holding medyası gücünü yitirmenin verdiği hırçınlık ile kişisel intikama çevirdi işi. Hani, 'Gül'ü yıkamadık, Erdoğan'ı yıkamadık, kardeşim Akman'ı da yıkamazsak bunalıma gireriz' paranoyası olmayabilirmiş meğer.
Yayınları plan çerçevesinde değerlendirince ortaya oldukça ilginç tablolar çıkıyor. İzlemeye devam.
EKREM DUMANLI
Ne sivil darbe ne askerî müdahale: Bütün yollar demokrasiye
Bakmayın "sivil darbe" dediğime. Yok öyle bir şey. Siviller, ellerinde silah bulunan güçlere karşı ne zaman hak arasa, birileri çıkar "sivil darbe"den bahseder. Aslında kastedilen, sivillerin kendi demokratik haklarını aramasıdır.
Ve maalesef çoğu kez sivillere "Siz kim oluyorsunuz da hesap soruyorsunuz" manasına gelen bir sindirme girişiminden ibarettir bu suçlama. Siviller darbe yapamaz; ancak kanunların verdiği hak ve yetkiyi kullanarak bazı hukuk dışı uygulamaların hesabını sorar; sormalıdır da. Demokratik rejimlerde çark böyle işler çünkü...
Demokrasimiz çok zor dönemlerden geçti; geçiyor. 1960 darbesiyle başlayan askerî müdahale dönemleri kati bir şekilde isabet etti ki; antidemokratik rejimin en iyisi bile demokrasinin en kötüsünden daha kötüdür. Adalet mekanizmasının emir komuta zincirine bağlandığı bir sistemde hak–hukuk aranabilir mi? Denetlenmesi, hesap sorulması mümkün olmayan baskıcı bir rejim insan haklarına riayet eder mi? Tabii ki hayır!
Ne hikmetse darbecilik duygusu bizim aydınlarımızda köklü, esaslı, sinsi bir arzudur. Ahmet Altan, bu ironik durumu birkaç gün önce ele alıyor ve şöyle diyor: "Bizim paşalar gene de kibar insanlarmış. Böyle medya bulduktan sonra değil kırk yılda dört darbe, ben paşa olsam her ay bir darbe yapardım." Altan, dalga geçiyor; ama haklı. Çünkü bizim medyanın bir bölümünde darbeci damar hâlâ çok güçlü! Ellerinden gelse kışlaya davetiye çıkaracaklar. O da olmadı; en azından darbe yapmak gibi en büyük demokrasi ayıbını işlerken suçüstü yakalananları kendi yatak odalarında saklayacaklar...
Taraf Gazetesi'nin 12 Haziran günü yayınladığı belge, Türk demokrasisi açısından bir dönüm noktasıdır. "AKP'yi ve Gülen'i bitirme planı" başlığıyla verilen haber sonrası Türk basınının takındığı tavır da bir başka dönüm noktasıdır. On günlük gazeteleri karşılaştırmalı okuyan bir insan (bir araştırma grubu vs.) rahatlıkla görecektir ki; bir tarafta "gerçekler gün yüzüne çıkarılsın" diye çırpınıp gazetecilik yapanlar var, diğer tarafta da "aman birileri bu belgeye sahte desin de skandalı örtbas edelim" diyerek alelacele propaganda yapanlar var.
Hükümete ve millete tuzak kurmayı amaçlayan bir belgenin gerçek olmasını hiç kimse arzu etmez. Çünkü hiç kimse ordusunun böyle kirli işlerle anılmasını; bu nedenle yıpranmasını istemez. Ancak böyle vahim bir "eylem planı" varsa da bunu gizleyip saklamaya kimsenin vicdanı el vermez. Ne yazık ki son yıllarda art arda büyük hatalar yapıldı ve bu yanlışların hesabı sorulamadı. E-muhtıra, vahim bir hataydı. Siyasete müdahaleydi, yargıya apaçık bir baskıydı; ama hesabı sorulamadı. O gün hesabı sorulabilseydi bazı gazeteciler koro halinde "sivil darbe"den bahsedecekti. Askerî darbeye gıkı çıkmayanlar ne zaman siviller hesap sormaya kalksa hep aynı şeyi yapıyor çünkü...
Andıçların hesabı da sorul(a)madı, fişlemelerin hesabı da. Ne yargı harekete geçebildi ne de siyaset. Tabii ki medya masa altına sinip fırtınanın dinmesini bekledi. Darbe günlüklerinin gerçek olmadığını söyleyenler, Nokta Dergisi'nin baskılara dayanamayarak kapanması karşısında sevinç naraları attı. Bugün de Ergenekon soruşturmasını sakatlayabilmek, gözden düşürmek için çırpınıp duruyorlar. Kâh YARSAV'ı harekete geçiriyorlar, kâh HSYK'yı yanlış yapmaya zorluyorlar. Oysa bir millet, yaşananları saniye saniye izliyor ve demokratik denetimin bir parçası haline geliyor.
Aradan on gün geçti. Son çıkan belgede imzası bulunan Kurmay Albay Dursun Çiçek, sivil savcıların karşısına çıkıp el yazısı örneği vermedi. Üstelik askerî savcı (nedense) aracı oldu; Albay ifadeye gelmedi. Üstelik bu, albayın ilk icraatı da değil. Geçen sene medyaya yansıyan olay için de herhangi bir işlem yapılmamış.
Şimdi halkı kim, nasıl ikna edecek ki; insanların tüylerini diken diken eden ve demokrasiyi temelinden dinamitleyen bu belgeye "sahte" denebilsin. Madem sahteydi niçin günlerce ikna edici bir açıklama yapılamadı? Niçin askerî savcılık alelacele (ve üstelik belgeyi görmeden) bu belgenin Genelkurmay birimlerinde hazırlanmadığına dair "kanaat" bildirdi? Niçin olaya adı karışan Çiçek açığa alınarak "soruşturmanın selameti" sağlanmadı? Niçin bahsi geçen kişi, sivil savcılara gidip imza örneği vermedi? Niçin örnek imza savcı huzurunda değil de başka bir yerde alındı ve savcılığa gönderildi? Niçin "savcılığa ulaştırılan belgedeki imza ile Çiçek'in başka resmî belgelerdeki imzaları ve yazı şekli uyuşmuyor" haberleri tekzip edilmedi? Niçin, niçin, niçin?.. Bu saatten sonra askerî yargının "sahtedir" lafı inandırıcı olmaktan uzaktır. Sebebini başka bir yerde değil, kendilerinde arasınlar.
Ergun Babahan, bazı gazeteler için, "Genelkurmay'ın bülteni gibi yayın yapıyorlar." diyor. Manzara aynen öyle. "Ah bu belgeye sahte dense de faturayı birilerine kessek" diye can atanlar da kamuoyunun dikkatinden kaçmıyor. Lakin kraldan çok kralcı kesilenlere karşı duyulan güvensizliği ve samimiyetsizliğe karşı duyulan tepkiyi görmezden gelmek mümkün değil...
Demokrasiden bir milim geriye gidilemez. Andıçlar, lahikalar, eylem planları vesaire artık bu güzel ülkeye yakışmıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri gibi modernleşme projesinin öncü ve yenilikçisi sayılabilecek bir kuruma hiç ama hiç yakışmıyor. Bir ordu, gücünü milletinden alır. Tam da bu nedenle haktan, hukuktan, adaletten ayrılmamak zorunda! Kendi gölgesiyle savaşan bir ülke imajı Türkiye'ye zarar veriyor. Zira bütün yollar demokrasiyi işaretliyor. Yani, herkesin kendi yetki alanında kaldığı, adalet karşısında hesap verdiği denetlenebilir hale geldiği, siyaset ve toplum mühendisliği yaparak dayatmalardan vazgeçtiği bir sistemi işaretliyor dünyadaki evrensel gerçekler...
Medya, bunun ne zaman farkına varacak? Ne zaman kendini emir–komuta zincirinin bir parçası olarak görmekten vazgeçecek? Toplumdaki özgürlük taleplerine, yeryüzündeki çoğulcu–katılımcı demokrasinin gücüne bakınca bu karanlık sürecin çok da uzun sürmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz...
Bakmayın "sivil darbe" dediğime. Yok öyle bir şey. Siviller, ellerinde silah bulunan güçlere karşı ne zaman hak arasa, birileri çıkar "sivil darbe"den bahseder. Aslında kastedilen, sivillerin kendi demokratik haklarını aramasıdır.
Ve maalesef çoğu kez sivillere "Siz kim oluyorsunuz da hesap soruyorsunuz" manasına gelen bir sindirme girişiminden ibarettir bu suçlama. Siviller darbe yapamaz; ancak kanunların verdiği hak ve yetkiyi kullanarak bazı hukuk dışı uygulamaların hesabını sorar; sormalıdır da. Demokratik rejimlerde çark böyle işler çünkü...
Demokrasimiz çok zor dönemlerden geçti; geçiyor. 1960 darbesiyle başlayan askerî müdahale dönemleri kati bir şekilde isabet etti ki; antidemokratik rejimin en iyisi bile demokrasinin en kötüsünden daha kötüdür. Adalet mekanizmasının emir komuta zincirine bağlandığı bir sistemde hak–hukuk aranabilir mi? Denetlenmesi, hesap sorulması mümkün olmayan baskıcı bir rejim insan haklarına riayet eder mi? Tabii ki hayır!
Ne hikmetse darbecilik duygusu bizim aydınlarımızda köklü, esaslı, sinsi bir arzudur. Ahmet Altan, bu ironik durumu birkaç gün önce ele alıyor ve şöyle diyor: "Bizim paşalar gene de kibar insanlarmış. Böyle medya bulduktan sonra değil kırk yılda dört darbe, ben paşa olsam her ay bir darbe yapardım." Altan, dalga geçiyor; ama haklı. Çünkü bizim medyanın bir bölümünde darbeci damar hâlâ çok güçlü! Ellerinden gelse kışlaya davetiye çıkaracaklar. O da olmadı; en azından darbe yapmak gibi en büyük demokrasi ayıbını işlerken suçüstü yakalananları kendi yatak odalarında saklayacaklar...
Taraf Gazetesi'nin 12 Haziran günü yayınladığı belge, Türk demokrasisi açısından bir dönüm noktasıdır. "AKP'yi ve Gülen'i bitirme planı" başlığıyla verilen haber sonrası Türk basınının takındığı tavır da bir başka dönüm noktasıdır. On günlük gazeteleri karşılaştırmalı okuyan bir insan (bir araştırma grubu vs.) rahatlıkla görecektir ki; bir tarafta "gerçekler gün yüzüne çıkarılsın" diye çırpınıp gazetecilik yapanlar var, diğer tarafta da "aman birileri bu belgeye sahte desin de skandalı örtbas edelim" diyerek alelacele propaganda yapanlar var.
Hükümete ve millete tuzak kurmayı amaçlayan bir belgenin gerçek olmasını hiç kimse arzu etmez. Çünkü hiç kimse ordusunun böyle kirli işlerle anılmasını; bu nedenle yıpranmasını istemez. Ancak böyle vahim bir "eylem planı" varsa da bunu gizleyip saklamaya kimsenin vicdanı el vermez. Ne yazık ki son yıllarda art arda büyük hatalar yapıldı ve bu yanlışların hesabı sorulamadı. E-muhtıra, vahim bir hataydı. Siyasete müdahaleydi, yargıya apaçık bir baskıydı; ama hesabı sorulamadı. O gün hesabı sorulabilseydi bazı gazeteciler koro halinde "sivil darbe"den bahsedecekti. Askerî darbeye gıkı çıkmayanlar ne zaman siviller hesap sormaya kalksa hep aynı şeyi yapıyor çünkü...
Andıçların hesabı da sorul(a)madı, fişlemelerin hesabı da. Ne yargı harekete geçebildi ne de siyaset. Tabii ki medya masa altına sinip fırtınanın dinmesini bekledi. Darbe günlüklerinin gerçek olmadığını söyleyenler, Nokta Dergisi'nin baskılara dayanamayarak kapanması karşısında sevinç naraları attı. Bugün de Ergenekon soruşturmasını sakatlayabilmek, gözden düşürmek için çırpınıp duruyorlar. Kâh YARSAV'ı harekete geçiriyorlar, kâh HSYK'yı yanlış yapmaya zorluyorlar. Oysa bir millet, yaşananları saniye saniye izliyor ve demokratik denetimin bir parçası haline geliyor.
Aradan on gün geçti. Son çıkan belgede imzası bulunan Kurmay Albay Dursun Çiçek, sivil savcıların karşısına çıkıp el yazısı örneği vermedi. Üstelik askerî savcı (nedense) aracı oldu; Albay ifadeye gelmedi. Üstelik bu, albayın ilk icraatı da değil. Geçen sene medyaya yansıyan olay için de herhangi bir işlem yapılmamış.
Şimdi halkı kim, nasıl ikna edecek ki; insanların tüylerini diken diken eden ve demokrasiyi temelinden dinamitleyen bu belgeye "sahte" denebilsin. Madem sahteydi niçin günlerce ikna edici bir açıklama yapılamadı? Niçin askerî savcılık alelacele (ve üstelik belgeyi görmeden) bu belgenin Genelkurmay birimlerinde hazırlanmadığına dair "kanaat" bildirdi? Niçin olaya adı karışan Çiçek açığa alınarak "soruşturmanın selameti" sağlanmadı? Niçin bahsi geçen kişi, sivil savcılara gidip imza örneği vermedi? Niçin örnek imza savcı huzurunda değil de başka bir yerde alındı ve savcılığa gönderildi? Niçin "savcılığa ulaştırılan belgedeki imza ile Çiçek'in başka resmî belgelerdeki imzaları ve yazı şekli uyuşmuyor" haberleri tekzip edilmedi? Niçin, niçin, niçin?.. Bu saatten sonra askerî yargının "sahtedir" lafı inandırıcı olmaktan uzaktır. Sebebini başka bir yerde değil, kendilerinde arasınlar.
Ergun Babahan, bazı gazeteler için, "Genelkurmay'ın bülteni gibi yayın yapıyorlar." diyor. Manzara aynen öyle. "Ah bu belgeye sahte dense de faturayı birilerine kessek" diye can atanlar da kamuoyunun dikkatinden kaçmıyor. Lakin kraldan çok kralcı kesilenlere karşı duyulan güvensizliği ve samimiyetsizliğe karşı duyulan tepkiyi görmezden gelmek mümkün değil...
Demokrasiden bir milim geriye gidilemez. Andıçlar, lahikalar, eylem planları vesaire artık bu güzel ülkeye yakışmıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri gibi modernleşme projesinin öncü ve yenilikçisi sayılabilecek bir kuruma hiç ama hiç yakışmıyor. Bir ordu, gücünü milletinden alır. Tam da bu nedenle haktan, hukuktan, adaletten ayrılmamak zorunda! Kendi gölgesiyle savaşan bir ülke imajı Türkiye'ye zarar veriyor. Zira bütün yollar demokrasiyi işaretliyor. Yani, herkesin kendi yetki alanında kaldığı, adalet karşısında hesap verdiği denetlenebilir hale geldiği, siyaset ve toplum mühendisliği yaparak dayatmalardan vazgeçtiği bir sistemi işaretliyor dünyadaki evrensel gerçekler...
Medya, bunun ne zaman farkına varacak? Ne zaman kendini emir–komuta zincirinin bir parçası olarak görmekten vazgeçecek? Toplumdaki özgürlük taleplerine, yeryüzündeki çoğulcu–katılımcı demokrasinin gücüne bakınca bu karanlık sürecin çok da uzun sürmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)