2 Temmuz 2009 Perşembe

MEHMET BARLAS

Türk siyasetinde yedi yıldır "Tayyip Erdoğan" olayı var...

Rahmetli Kemal Ilıcak'ın Süleyman Demirel ile Turgut Özal'ın olaylara bakış açılarını karşılaştıran gözlemini yine hatırladım.
Şöyle demişti Ilıcak:
- Demirel'e bir soru sorduğunuzda ceketinin göğüs cebinden Anayasa kitapçığını çıkartır.
Özal'a bir soru sorduğunuz zaman ise, ceketinin göğüs cebinden hesap makinesi çıkartır.
Tayyip Erdoğan Başbakan olduktan sonraki ilk dönemde bu değerlendirmeyi ona yönlendirip sormuştum:
- Acaba Erdoğan'ın ceketinin göğüs cebinde ne var?
Aradan geçen yılların ertesinde bu sorunun cevabını tam olarak alabildiğimizi söyleyemiyorum.
Ama bir gerçek var ortada.
Erdoğan yedi yıldır Başbakanı bu ülkenin.
Sırasında Anayasa'ya, sırasında hesap makinesine başvuruyor.
Aynı zamanda uluslararası konjonktürü de dikkatli biçimde değerlendiriyor.
Demirel'den de Özal'dan da farklı bir çevresi ve danışmanlar kadrosu var.
Erdoğan "Çevre"yi belirlerken en temel ayıraç maddelerini "sadakat" ve "itaat" oluşturmakta.
Ayrıca kişileri listelemeye dönük katı bir belleği var.

Belleğe kaydediyor
Kendisine, ailesine, inancına dönük haksız ve kuşak altı saldırıların faillerini bu belleğe alıyor.
Çok çalışkan.
Siyaseti gerçekten bir "Hizmet" mesleği olarak görüyor.
Ben bunu yıllar önce Korkut Özal CHP-MSP koalisyonunda Bakan olduğunda görmüştüm.
Özal'ın makam masasının üzerinde bir tane bile kâğıt veya dosya yoktu. Masanın üzeri bomboştu.
Ona "Siz hiç dosya incelemez misiniz" diye sorduğumda şu cevabı vermişti:
- Önüme gelen işi daha sonraya ve bugünün işini yarına ertelediğim zaman Allah'a hesap veremem. Şu anda üstlendiğim hizmetin gereğini eksiksiz yapmam bir çeşit ibadettir.
Erdoğan'ın "Öz-taban"ına karşı söz verip de gerçekleştiremediği iki hizmet var.
İmam Hatiplilerin üniversiteye girişteki mağduriyetlerini de, başı örtülü kızlara üniversiteye girişin yasaklı olmasını da önleyemedi.

Sabır taşı çatlarsa
Arkasındaki oy ve halk desteğine karşı mesela Anayasa Mahkemesi'ndeki AK Parti'yi kapatma davası sırasında veya başörtüsü konulu Anayasa değişikliğinin iptalinde bu desteğin bazı durumlarda hiçbir kıymet-i harbiyesi olmadığını anladı.
Ama gerek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin engellenmesine, gerekse 27 Nisan emuhtırasına karşı verdiği tepki ile "Sabır taşı"nın fazla da zorlanmaması gerektiğini herkese hatırlattı.
Kürt realitesinin bölücü terör olgusundan soyutlanması, Kıbrıs'ın bir çözüme kavuşturularak Türkiye'nin AB üyeliğinin engeli olmaktan çıkartılması, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması ve benzeri konularda kendisine "Derin Devlet" tarafından kısıtlı karar yetkisi tanınmasını daha ne kadar kabul edeceğini kestirmek mümkün değil.
Bir çarpıcı gerçek var ki bunu mutlaka değerlendirmek gerekiyor.
Tayyip Erdoğan kendilerini "Yenilikçi" ve "Batıcı" olarak niteleyen kesimlerden daha çok "Yenilikçi" ve "Batılı" bir siyasetçi şu anda.

Liberal demokratların sesi
Daha da ötesi ister beğenin ister karşı olun, Erdoğan'ın AK Parti'si şu anda Türkiye'nin en sivil, en özgürlükçü ve en dünyalı siyasal örgütü.
Eğer bir kesim militarist eğilimlere karşı şimdiye kadar görülmemiş sert üslup içinde tepki koymaktaysa, bunun tek güvencesi Erdoğan'ın ve AK Parti'nin iktidarı değil midir?
AK Parti iktidarda olmasa, Susurluk'tan Güneydoğu'daki fail-i meçhul cinayetlere uzanan, çeşitli darbe girişimlerini içeren eylemlere dönük adli soruşturmanın bir sonuca ulaşacağını düşünebiliyor musunuz?
Neticede bu süreçte Türkiye'de medya da "Çok sesli" olmadı mı?
Ve bu süreçte "Liberal Demokrat" görüşler ilk kez ülke siyasetine dolaylı da olsa ağırlıklarını koymadılar mı?
Evet... Erdoğan'ın ceketinin göğüs cebinde nelerin olduğunu tam olarak bilemiyoruz.

ENGİN ARDIÇ

Baklavacının kızı

İstanbul belediye reisi oğlunu evlendirdi. Arka sayfalardan birinde tek sütunluk haber değeri var, belki o bile yok.
Lakin gelinin babası baklavacıymış.
Bunun üzerine, belediye reisinin de muhallebici olduğu hatırlatıldı.
Hayır efendim, içeri geçip tavukgöğsü yapmıyor, kolları sıvayıp sahana yumurta da kırmıyor, pilavın yanına yoğurt da koymuyor, ünlü Saray Muhallebicisi'nin sahibi.
Adam aynı zamanda hem yüksek mimar, hem de sanat tarihi doktorası var ama bu nitelikler "göbeğini kaşıyan" boklamasına pek uymadıkları için göz ardı edilebilirler tabii!...
Böylece aşağıladıklarını sanıyorlar: Baklavacının kızı, muhallebicinin oğluna varmış... Eh, fırıncının kızı da balıkçının oğluna varır, evin beslemesi de bakkalın çırağına kaçar!
Hani, biracının şahidi şıracı, meyhanecinin arkadaşı... Buna getirmek istiyorlar.
Nikâh da Sütlüce'de kıyılmış, ne kadar süfli... Becerip de Divan'da bir kokteyl verememişler.
Bir kesim basının "tıyneti" bu işte... (Tıynet Osmanlıca bir kelimedir, demek ki ben de gericilik yapıyorum.)
Tazakkum ettikleri kazandibi, keşkül, sütlaç falan boğazlarından gelsin demiyorum, belki de muhallebici gibi "banal" ortamlara girmiyorlar, rejim yaptıkları için baklava, künefe, şöbiyet, Sütlü Nuriye falan da yemiyorlardır. (Bu tür dükkânlarda ayrıca "dilber dudağı, hanım göbeği" gibi belden aşağı tatlılar ve "vezir parmağı, sultan sarması" gibi gerici yiyecekler satılmakta, üstelik ramazan aylarında rahmetli haminnemin namaz başörtüsünü çağrıştıran "güllaç" gibi dinci tatlılar da verilmektedir, ordu göreve!)
Geçen belediye seçimlerinde Kılıçdaroğlu'nun reklamını yapmak için yırtınan bazı arkadaşlara, "belediye" kelimesinin ne anlama geldiği öğretilmelidir.
Belediye, şehrin kendi kendini yönetimidir.
Bu yönetim de o şehrin esnafından oluşur. Bunlar atanmazlar, seçilirler. Batı'da köyler kasabalara dönüştüklerinde, kasabanın "zenaat erbabı", nalbant, çömlekçi, hancı falan, yani burjuvaziye dönüşmekte olan esnaf, feodal senyörden bağımsız olarak kendi yerel yönetimini kurmuştu...
Dolayısıyla, bir şehrin gündelik işlerini elbette o şehrin muhallebicisi, baklavacısı, kahvecisi, kasabı, manavı yönetecektir. Tüccar ve sanayici o şehrin efendisidir. Merkezden gelecek bürokrat idari işlere, asayişe bakar.
Ama bizde belediyeye de "Ankara'dan gönderilecek memur kılıklı bir adam" isteniyor. Bürokrasi kaçak et kesimini de kovalasın, bayat balık satanı da sıkılasın, geneleve gidip para vermeden kaçanı da yakalasın! Hiçbir şey bürokrasinin denetiminden çıkmasın.
Çünkü zart zurta alışılmış, dayak arsızı olunmuş...
Hani şöyle SSK Genel Müdürlüğü'nden falan emekli, aynı zamanda "saylav" yani milletvekili, oturaklı, kerli ferli bir adam...
Eşeklik etmeyip bizim patronun küçük ortağına da orman arazisinde inşaat ruhsatı versin.
Anlı şanlı cumhuriyetimizin anlı şanlı ilk döneminde olduğu gibi "hem vali, hem belediye başkanı, hem de CHP il başkanı" olursa da tadından yenmez!
Cahil halka bırakırsan, göbeğini kaşıyan ayı gidip ezici bir çoğunlukla muhallebiciyi seçiyor işte...
Bu kafayla da bir yandan hem döner döner avucunuzu yalarsınız, hem de esnafa gereksiz yere hakaret etmek küçüklüğü utanç belgeniz olur.

1 Temmuz 2009 Çarşamba

MEHMET ACET

Sahi Erdoğan niçin bu kadar rahat?

“Başbakan niye çok rahat görünüyor” diye sorduğum Ak Partili bir ileri gelen, “çünkü elinde hiç birimizin bilmediği bilgiler var” diye karşılık verdi.

Sonra da ekledi.

“Elinde çok bilgi olanlar, herkes çok rahatken huzursuz olurlar, ya da herkesin tedirgin olduğu dönemlerde çok rahat davranırlar. Bu, bilgiye göre değişir. ”

Bugün itibariyle şu soruyu sormanın tam sırası.

Acaba belge krizinin kahramanı Albay Dursun Çiçek’in tutuklanmasını Başbakan’ın önündeki başkaca bilgiler mi sağladı.?

Erdoğan, belge tartışmalarının başladığı ilk günden itibaren tutumundan milim sapmadı.

Askeri yargının verdiği karardan da ikna olmadığı, kararın ardından yaptığı açıklamalarda kendini belli etti.

Peki bu bilgiler neydi ve bunları başbakanın önüne kim koydu?

Sorunun ilk kısmını “sızma” olmazsa, Ergenekon davasının üçüncü iddianamesi çıkana kadar öğrenemeyeceğiz.

Ancak bu bilgi-belgelerin kimler tarafından tespit edilip Başbakan’ın önüne konduğunu anlamak için son üç haftadaki trafiğin detaylarına bakmak açıklayıcı olabilir.

Dikkat ettiniz mi bilmem, son günlerde Genelkurmay’la Başbakanlık arasındaki yoğun trafiğin içinde Erdoğan ve Başbuğ dışında üçüncü bir isim daha vardı.

MİT Müsteşarı Emre Taner.

Geçen hafta ajansların geçtiği bir habere göre MİT Müsteşarı, Başbakanlık’ta üç saat geçirmiş ve önce Başbakan’la, ardından da Başbakanlık Müsteşarıyla uzun görüşmeler yapmıştı.

Erdoğan’la Başbuğ arasında program dışı yapılan 1 saat 35 dakikalık görüşmenin ardından, MİT Müsteşarı bu kez karargahın yolunu tuttu.

Kimi rivayete göre sadece Genelkurmay Başkanı’yla, bir diğer habere göre de hem Başbuğ, hem de Kuvvet Komutanlarıyla görüşmüştü.

Elimde bir bilgi yok ama, tahmin var.

Başbakan, Başbuğ’la görüşmesi sırasında MİT Müsteşarı'nı kendisine gönderip malum olayla ilgili ilave bilgi ve belgeleri kendilerine sunmasını teklif etmiş olabilir.

Başbakanın, 27 Nisan bildirisinin ardından bildirinin içeriği çoğunlukla o alanla ilgili olduğu için, dönemin Milli Eğitim Bakanını karargaha gönderdiğini düşününce, böyle bir yöntemin Erdoğan’ın tarzına uygun düştüğünü söyleyebiliriz.

Başbakan, askeri yargının söz konusu belgeyle ilgili kararı sonrası Brüksel’de yaptığı açıklamada şöyle bir ifade kullandı.

“Askeri yargı, konuyla ilgili farklı yaklaşmış olabilir. Bundan sonraki süreç sivil yargıya aittir. Sivil yargı bunu takip edecektir. Sivil yargı takip edeceği gibi biz de yürütme olarak kurum ve kuruluşlarımızla bunu takip edeceğiz.”

Başbakan, demecin sonunda “kurum ve kuruluşlarımız” derken, kendisine bağlı istihbarat birimlerini mi kastediyor acaba.?

Eğer öyleyse, artık pek çok kimsenin, “güdümlü demokrasiden tam demokrasiye geçiş” adını verdikleri bu süreçte, başbakanın kendisine bağlı “kurum ve kuruluşları” gerçekten çok etkin bir biçimde çalıştırdığı sonucu çıkıyor.

Bir de; geçmişte Ankara’da dönen bütün dolaplardan haberdar olduğu halde, her bilgiyi sorumlu olduğu başbakanla paylaşma konusunda cimri davranan MİT’in, son dönemde bu alandaki sorumluluğunu fazlasıyla yerine getirdiği anlaşılıyor.

DENİZ GÖKÇE

Dolar henüz sağ!

Mart ayında Çin Merkez Bankası Başkanı Zhou Xiaochuan, IMF tarafından çıkartılan SDR veya bizdeki adı ile özel çekme hakkı denen sentetik paraların, uluslararası para sisteminin temel ödeme aracı yani rezerv para haline getirilmesini teklif etmişti. 2000 milyar dolar civarında, dolar ve diğer paralar cinsinden döviz rezervi bulunan Çin, ABD Doları'nın değer kaybı riskini taşımak istemiyordu.

Büyük dolar riski taşıyan ve doların rezerv para statüsünden çıkarılmasını arzulayan bir tek Çin de değildi. Rusya da, Çin gibi ABD'nin borçlanma hızı ve para basma hızından korkuyordu. Alternatif arayan ve doların rezerv statüsünü değiştirmek isteyen ülke sayısı oldukça fazla idi. Halbuki dolar şu anda makroekonomik politikalar nedeni ile değer kaybediyor, ama galiba yapısal bir değişiklik gündemde değil.
Bir ülkenin parasının rezerv para olması büyük avantaj. Ama rezerv para değişikliği talepleri, önemli ölçüde siyasi içerik de taşımakta. Her ne kadar IMF parası SDR'nin rezerv para olması teklifinin teknik bir mantığı varsa da, siyaset, mesela 'Neden euro yeni rezerv para olmasın?' tezinin de destek bulmasına yol açıyor.

Aslında euro rezerv para rolünü, 'tek para' bloğunun ekonomik ve ticari gücü, finansal piyasalarının gelişmişliği ve bloğu oluşturan ülkelerin hukuka ve mülkiyet hakkına saygıları nedeni ile hak eden bir para birimi.
Reuters'ten Mike Dolan'ın derlediği verilere göre, 16 ülkelik euro bloğu ekonomisi 10 trilyon dolarlık GSYİH hacmi ile ABD'nin ardından ikinci büyük ekonomi. Bu bölge geçen yıl 2.1 trilyon dolar ithalat artı ihracat hacmine sahipti. Euro bölgesinin toplam bir yıldan daha uzun vadeli kamu borç senedi 3.5 trilyon euro tutarında ve ABD'nin toplam benzer kamu kağıdı ihracının yüzde elli daha fazlası.
Bu veriler ışığında ilk çıktığında, toplamı bugün 7 trilyon dolar düzeyindeki tüm merkez bankaları döviz rezervlerinin içindeki payı sadece yüzde 18 olan euronun payının, bugün yüzde 26 düzeyinde olması, hak edilmiş bir konum. Ancak toplam merkez bankaları döviz rezervlerinin yüzde 64 kadarı ise dolar olarak tutulmakta. Doların payı zaman içinde hafifçe dalgalansa da kabaca aynı boyutta kalıyor.
Bu ay UBS tarafından yapılan araştırmada 80 kadar merkez bankası fon yöneticisi, uluslararası kurum fon yöneticisi ve 'sovereign wealth fund' denen ülke fonlarının yöneticisine '25 yıl sonra hangi paranın rezerv para olacağı' sorulmuş. Araştırmaya katılanların yüzde 40 kadarı dolar derken, dolar payının oranının son iki yılda yüzde 45 düzeyinden 40 düzeyine indiği gözlemlenmiş.

Ancak en ilginç olan ikinci rezerv para adayı olarak hangi ülke parasının düşünüldüğü. Euro üçüncü, çünkü ankete katılanların yüzde 20 kadarı 'adı verilmeyen bir Asya parası' cevabını vermiş. Euro'ya oy verenlerin oranı yüzde 15 değerinin altında ve euro, altın ve IMF'in SDR denen parasını söyleyenlerin toplamını çok az bir farkla geçmiş bulunuyor.
Bilindiği gibi SDR bir sepet para birimi. Geçtiğimiz hafta Çin Komünist Partisi'nin organı olan bir Çin think- tank kurumunda çalışan akademik iktisatçı Li Lianzhong, Çin parası Yuan'ın SDR içindeki dört paraya ek olarak beşinci para olmasını gündeme getirmiş (diğer dört para cinsi ise dolar, yen, euro ve sterlin). Bay Li'nin teklifine göre bu beş para eşit ağırlıkla (yani yüzde 20 ) sepette yer almalı imiş.
Bay Li'nin teklifi ertesi gün Çin Merkez Bankası'nın resmi sitesinde yayınlanmış ve bankanın geçen hafta cuma günü yayınlanan yıllık Ekonomik İstikrar Raporu'nda da yer almış bulunuyor. Yani Çin bu rezerv para konusunda ciddi ve çözümü IMF'ye ihale etmeye de angaje olmuş durumda.

ABDURRAHMAN DİLİPAK

Üç Aylar başladı!


Siz inanmasanız da biz bu günlerin ruhaniyetine ve bereketine inanıyoruz..
Oruç tutarız bu günlerde biz ve manen zırhlanırız..
Recep, Şaban, Ramazan..
Siz Haziran, Tammuz, Agüstüs diye saymaya devam edin, biz Recep, Şaban, Ramazan diye sayalım.
Siz soldan sağa, biz sağdan sola..
24 Haziran 1 Recep’e denk geldi. Tammuz, Şaban denk geliyor. Agüstüs Ramazan’a.. Hani şu şeytanların bağlandığı, içinde Kadir Gecesi olmayan bin aydan daha hayırlı bir ay var ya, ona..
Her Kadir Gecesi öncesi, İsrail ille de kandillere katran dökecek ya, yine bir eylem hazırlığı yapıyordur herhalde..
Hani ABD Irak’tan çekilir ve İran’da seçim sonrası gerginlikler sürerken..
Eylül’ün 20’si Ramazan Bayramı biliyor musunuz? 21 Ağustos Cuma günü Ramazan başlıyor.. 15 Eylül Kadir Gecesi..
Yani Ağustos’ta oruçluyuz.. Şimdi Üç Aylar’dayız..
19 Temmuz Miraç, 5 Ağustos Beraat Kandili..
27 Kasım’da da Kurban Bayramı..
Kasım sonuna kadar darbe yapacak zaman da yok!
Darbeciler hem cahil hem talihsiz! Hani cami ile kilise arasına sıkışmış, din düşmanı gibi.. Ne Müslümana yaranabiliyor, ne demokratına, liberaline, AB’lisine..
Bunların laikçiliğinin de aslında laiklikle filan alakası yok. Yoksa Sunalp Paşa’dan daha laikçi değiller herhalde.. Gün geldi, Ecevit’i Başbakan yapmak için Milli Nizam’ı kapattıkları halde, MSP’nin kuruluşuna vize verdiler. Gün geldi, kendileri “Milliyetçi Demokrasi” diye bir parti kurup, Üsküdar’da Nakşi dergahında zikir halkasına girdiler..
Çevik Bir de siyasete iyice ısındığı günlerde, kışlada askerlerle birlikte bayram namazı kılmaya kalkmış, imam heyecanlanınca, 4 rekat bayram namazı kılmıştı Antalya’da da, işin ilginç yanı kimse yapılan yanlışın farkına varmamıştı, varan da dillendirmeye cesaret edemedi..
Bu Ergenekoncuların din karşıtlığı, laikçiliği eskilerin laikçiliğine de benzemiyor.. Belki Moiz Kohen/Tekinalp ile Osman Nuri Çerman’ın laikliğine benzetilebilir.. İşe Atatürk’ü de bulaştırınca, zaten içinden çıkılamaz bir hal aldı. Bir yandan silah, bayrak, Kur’an’a yemin ettiriyorlar, öte yandan kilisede toplantılar yapıyorlar.. Din “irtica”, Müslüman “mürteci” öte yandan.. Hani nerede ise “Türk aleminin en büyük düşmanı irticadır, nerede görülürse ezilmelidir” diyecekler. Yoksa bu başörtüsü düşmanlığı, İmam-Hatip, Kur’an kursu düşmanlığı, neyle, nasıl açıklanabilir..
Mesela Ramazan’da Başbakan’ın sofrasında içki söyleyen Erkaya’nın yaptığı neye benziyor? Nedir bu! Hangi inanç, ahlak, gelenek, kültür, töreye sığar.. Hangi akılla izah edilir..
Üç Aylar Müslümanların yoğun duygusal günler yaşadığı, manevi coşkunun tavan yaptığı günlerdir.. 27 Kasım’a kadar da uzanır ucu.
Hani İsrail’in adetidir, bu aylarda Filistin’e saldırır. Yine aynı cinayeti işler mi bilmem. Birileri de bunu fırsat bilip kolları savar mı, onu da bilmem. Ama bu işi yapanların, sonuçta ne hallere düştüklerini hep birlikte gördük..
Ekonomik kriz beklentileri de boşa çıktı. Terör ve irtica yaygaralarının arkasındaki komplo da büyük ölçüde deşifre oldu..
Ellerinde ne kaldı ki..
Her gün yeni bir bilgi, yeni bir belge, yeni bir ses kaydı çıkıyor ortaya..
GATA bile dar gelmeye başladı..
Genelkurmay BBG evi gibi sanki..
Öfkeli, kafa tutan açıklamalar da toplumda bir tedirginlik doğurmuyor. Artık keskin sirke küpüne zarar vermeye başladı. Borsa’da şok düşüşler yaşanmıyor..
Genç subayların değil, genç sivillerin borusu ötüyor artık toplumda. Genç subaylar imzasını kullanan yaşlılar da seslerini kıstılar artık..
Üç Aylar başladı bir kez.. Manevi koruma kalkanı devreye girdi.. Birileri bizim görünmez gücümüzün pek farkında değiller.
Bizim cinler, şeytanlar ve meleklerle birlikte yaşadığımızı hesaba katmıyorlar.
Allah’ın (cc) kadir-i mutlak olduğunu akletmiyorlar.. Onun için de evdeki hesapları çarşıya uymuyor.. Kendilerine verilen geçici bir mühletteki yükselişlerini kendi çabalarının ve zekalarının ürünü sanıyorlar.. Bizimkiler de iktidar ve servete kavuşmanın, kendilerini yücelteceğini düşünüyorlar. Aslında o da bizim için zor bir imtihan.
Allah (cc) bizi, mallarımız, canlarımız, sevdiklerimizle, kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan edecektir.. Eğer dua istediğimiz bu şeyler, bizi Allah rızası için çabadan alıkoyacaksa, yakın olan bir azabı beklememiz gerek.. O zaman servet ve siyaset bizim için dua ile istenen bela olacaktır.. Selam ve dua ile..

NAZİF GÜRDOĞAN

Psikolojik savaş mühendisleri

Seküler eğitim, görünmeyen dünyadan daha çok görünen dünyaya odaklandığı için, karmaşık sorunları tek boyuta dönüştürerek, mühendislik yapmayı öğretir. Benim gibi, mühendislik eğitimi alanlar, iyi bilirler, mühendisler az değişkenle düşündükleri ve somut ürünler ürettikleri için, hızlı ve tutarlı kararlar almakta çok başarılıdırlar. Bu yüzden, çok buyutlu sorunlara, kolay çözüm arayanlar, mühendislere özenirler.

Seküler kültürün misyonerliğini yapan ülkelerde, açıkca görüldüğü gibi, sorunlar tek boyuta indirgeyerek, çözmeye çalışmanın sağladığı yararlar, yol açtığı zararların yanında çok küçük kalmaktadır. Karmaşık sorunlara kolay çözüm arayan psikolojik savaş mühendisleri, büyük resimi, bütün olarak göremedikleri için, operasyonlarıyla, yapıcı değil, yıkıcı olurlar.

Peter Senge'nin “Öğrenen Kuruluş” olmanın onbir yasasından biri, sorunlara kolay çözüm aramak hevesine kapılmamaktır. Senge'ye göre, “Bir sorundan kolay çıkış normal olarak o soruna tekrar geri götürür”. Psikolojik savaş mühendisleri gibi, işletmelerin yöneticileri de, çoğu defa kolay çözümler peşinde koşarlar. Onlar her şeyi isterler, ancak her istediklerini yapamazlar.

Türkiye'de psikolojik savaş mühendisliğinin öncüleri askerlerdir. Onlar kolay olduğu için, dış tehditlerden daha çok iç tehditlerle uğraşmayı severler. Türk toplumu, askerlerin işlerine karışmaz ve onlara en büyük desteği verir. Askerler ise, toplumun oy verdiği siyasi partilere kadar her şeylerine karışırlar. Onlar için, “Türkiye yalnızca Türk toplumuna bırakılmayacak kadar stratejiktir” ve sürekli tehdit altındadır.

Türkiye'de askerler, “27 Mayıs” darbesinden bu yana, politika, ekonomi ve kültürde belirleyici bir konumdalar. Konumlarını korumak için de, ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Ancak Türk toplumu, yeni yüzyılda, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, Türkiye'nin sınırlarının dışına çıkmıştır. Artık, psikolojik savaş yöntemleriyle, yönlendirilmesi ve denetilmesi mümkün değildir.

İletişim teknolojisindeki yeni gelişmelerle, kapalı kapılar arkasında konuşulan her şeyin, herkes tarafından dinlenebildiği bir dünyada, gizliliğe yer yoktur. Bütün kurum ve kuruluşlar, göründüğü gibi davranmak, davrandığı gibi görünmek zorundadırlar.

Gittikçe şeffaflaşan dünya, kendisinden hiç mezun olunamayan açık bir üniversiteye dönüşmüştür. Üniformalı ya da üniformasız, kimsenin bildikleriyle yetinmediği, bu açık üniversitede, herkes hem öğrenen, hem de öğreten konumundadır.

Açık üniversitelerde eğitim yalnızca eğitimcilere, askerlik yalnızca askerlere, siyaset yalnızca siyasetçilere bırakılmaz.

Açık toplumların sorunları, kapalı toplumların yöntemleriyle çözülemez.

Dünya savaş mühendislerini değil, barış mühendislerini bekliyor.

HAKAN ALBAYRAK

120 yıl sonra gönderilen ilk elçi

Yıl 1877. Zanzibar Sultanı Barkaş, Mısır'ı ziyaret eder. Oradan, Hacc vazifesini yerine getirmek için Hicaz'a geçecektir. 16'ıncı yüzyıl sonlarında sökülüp atıldığımız Doğu Afrika'ya dönmenin yollarını arayan Sultan 2. Abdülhamit, Darusselam (Tanganika) ve Mombasa (Kenya)'ya da vaziyet eden Zanzibar Sultanı'nın ziyaretini büyük bir fırsat olarak görür. Hicaz valisine, Sultan Barkaş'ın Osmanlı Devleti'ne yaraşır bir şekilde karşılanıp ağırlanması ve bu hususta hiçbir masraftan kaçınılmaması için talimat verir. Gereken yapılır. Sultan Barkaş Hicaz'da el üstünde tutulur. Uğurlama merasiminde de göğsüne Mecidi nişanı takılır. Zanzibar artık Osmanlı sath-ı mailindedir.

Osmanlı, 1880'li yıllarda Zanzibar'a iki kere elçi göndererek münasebetleri geliştirmeye çalışır. Ne var ki diplomatik ilişkilerin devamı gelmez. Gelemez. Zanzibar'ın İngiliz işgaline uğraması, Osmanlı'nın içine düştüğü kargaşa ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti'nin Afrika'ya ilgisizliği yüzünden ayağımız Zanzibar'dan kesilir.

***

Yıl 1964. İngiltere'den bağımsızlık ilan etmiş olan Tanganika ve Zanzibar birleşerek Tanzanya'yı oluşturur (Tanganika'nın “Tan”ı, Zanzibar'ın “Zan”ı).

Önde gelen Batılı devletler, Çin, Japonya ve Hindistan, Tanzanya'yı 'yakın markaja' alır.

2008 yılına gelindiğinde Tanzanya'da 43 ülkenin büyükelçiliği bulunmaktadır, fakat bunların arasında Türkiye yoktur.

Tanzanya'ya en çok ihracat yapan 25 ülke ve Tanzanya'dan en çok ithalat yapan 25 ülke arasında da Türkiye yoktur.

Altın işi başta olmak üzere madencilik, tarım, ormancılık ve turizm sektörlerinde yabancı yatırımlar gırla gitmektedir, fakat Türkiye hiç oralı olmamaktadır.

Gülen Hareketi'nin okulları ve İHH İnsani yardım Vakfı gibi yardım kuruluşlarının faaliyetleri hariç, kültürel ve sosyal bir varlığımız da yoktur Tanzanya'da.

Derken…

***

Yıl 2009. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Tanzanya'yı ziyaret eder. Bu ziyaretten kısa bir süre sonra Tanzanya'ya bir büyükelçi atanır. Atanan büyükelçi, görev yerine gitmeden evvel, Basın-Enformasyon Genel Müdürlüğü, Dış Ticaret Müsteşarlığı, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Daire Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet Vakfı, Türk Hava Yolları ve Eximbank yöneticilerini ziyaret ederek, Türkiye'nin Tanzanya'da etkin bir varlık gösterebilmesi için gerekli olan eşgüdüm ve kolektif çabanın temelini atar.

Sonra ver elini Darusselam…

O topraklara 120 yıl sonra gönderdiğimiz ilk elçi…

Tanzanya Cumhurbaşkanı'na güven mektubu, Zanzibar Özerk Bölgesi Başkanı'na nezaket ziyareti ve kayıp 120 yılın telafisi için kolları sıvayış…

***

Darusselam Kilimanjaro Hotel Kempinski'nin lobisinde, Büyükelçi Sander Gürbüz'ü dinliyorum. “Monşer” saplantım yüzünden duyduklarıma inanamıyorum. Yeni bir fenomenle karşı karşıya olduğumu şaşkınlık ve memnuniyetle müşahede ediyorum.

“Hiçbir Avrupa ülkesi beni Tanzanya kadar heyecanlandırmazdı” diyor Sander Bey. Türkiye'nin menfaatlerine hizmet ederken Afrika'nın dertlerini de paylaşmamız gerektiğini söylüyor. “Sömürgeci geçmişi olmayan Türkiye'nin Afrika'da etkinlik kazanması halinde, bundan Afrika'nın mutlaka istifade edeceği”ni belirtiyor. Tanzanya'daki “okullarımız”ın önemine işaret ediyor…

Büyükelçilik binası ve rezidans henüz ayarlanmadığı için yerleştiği Hotel Kempinski'nin girişine, Tanzanya bayrağının hemen yanına, Türkiye bayrağını diktirmiş. “Bayrağın hakkını vermek” için yanıp tutuşuyor. Türkiye ve Tanzanyalı iş adamlarının, sanatçıların, gazetecilerin karşılıklı gidiş-gelişlerini organize ederek ikili ilişkileri geliştirmekten, 50 milyon dolar civarındaki ticaret hacmini iki yıl içinde 500 milyon dolara çıkarmaktan, Darusselam'da en kısa zamanda bir Türk üniversitesi ve bir Türk hastanesi kurmaktan, Türk Sineması Günleri gibi kültürel faaliyetlere bir an evvel başlamaktan söz ediyor.

Neyin nasıl yapılabileceğini ayrıntılarıyla anlatırken öyle bir itimat telkin ediyor ki, “Bu iş tamam inşaallah” diyorum.

***

Ahmet Davutoğlu hocamız Dışişleri Bakanı olduğunda “tam isabet” diye yazmıştım. Davutoğlu'nun Tanzanya'ya ilk büyükelçi olarak seçtiği Sander Gürbüz de “tam isabet”.

FEHMİ KORU

Unutturmamak görevim

Bugünkü Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısından bekledikleri türde bir sonuç çıkmadığı ve askerleri biraz daha kışlaya yakın tuttuğu için Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'a kızıp türlü çeşitli 'teoriler' üretecekleri şimdiden uyarayım: Org. Başbuğ 'lâiklik' konusunda kesinlikle kendilerinden farklı düşünmeyen biri...

Siz bilmeyebilirsiniz, ancak bugün kendilerini 'başkalarından daha lâik' gören kesimler arasında Org. Hilmi Özkök ile ilgili olur olmaz 'komplo teorileri' dolaşıp duruyor. Belki ben yapsam sonuç alamam, ama sizlere tavsiye ederim: O tiplerin çokça bulunduğu ortamlarda konu doğal olarak “Ne olacak bu memleketin hali?” noktasına geldiğinde ismini ortaya atın bakalım Org. Özkök için neler söyleyecekler...

Org. Yaşar Büyükanıt için bile son bir yıl içerisinde neler yazdılar, yazıyorlar, okumuyor musunuz?

Şimdi sıra Org. İlker Başbuğ'da; başında bulunduğu kurumu anayasa ve yasalar çerçevesi içinde tutmaya, siyasilerle ilişkileri germemeye, ülke çıkarlarının gerektirdiği poziyonları almaya özel çaba gösterdiğinden, yakında onun için de olmadık tezviratlar yapmaya başlayacaklardır. 'Darbe' gölgesini sivil siyaset üzerinden uzaklaştıran her asker, tezviratçılar için, her türlü tepkiye lâyık...

Oysa, 'lâiklik' anlayışı bakımından Org. Başbuğ'un DNA'sı bu tepkileri hak etmekten hayli uzak...

Geçen hafta sonu katıldığım bir davette olayın yakın tanığından dinledim. Org. İlker Başbuğ'un 1. Ordu Komutanı sıfatını taşıdığı İstanbul günlerinde olmuş bu olay. Görevi çalıştığı kurum adına davetlere katılmak olan birini, bir profesörü, başörtülü eşiyle gittiği yemekli davette, tanığımızın da yer aldığı protokol masasına oturtmuşlar. Gerisini o masada oturan tanıdığımın ağzından anlatayım:

“1. Ordu Komutanı Org. Başbuğ da eşiyle birlikte gelmişti ve aynı masaya yönlendirildi. Eşi gayr-ı ihtiyari oturdu masaya, ama İlker Paşa ayakta kalmayı nedense sürdürdü, bu arada etraftan yardım beklediği anlaşılıyordu... Eşi de kalktı ve ikisi bir süreliğine görünmez oldular. O sırada protokolden birisi gelip profesörün kulağına, 'Kusura bakmayın efendim, sizi yanlış masaya oturtmuşuz...' dedi.”

Profesör durumu anlamış olmalı ki, fazla ses çıkarmadan protokolcuyu izlemiş... Tanıdığım ekledi: “Profesör ve eşi masayı terk ettikten kısa süre sonra İlker Paşa eşiyle birlikte geri döndü ve sanki salona yeni girmiş gibi gelip masaya oturdu.”

Tezviratçılar bilsin diye bu olayı kaydediyorum.

Kaydediyorum da ne oluyor? Kocaman bir hiç. İnsanlarımızın dikkatlerinin çok dar bir zaman aralığında yoğunlaştığı ve çabuk unuttukları tespitinden hareketle herkes bildiğini okumaya devam ediyor...

CHPliler Meclis'ten çıkan ve askeri yargının görev alanını daraltan yasal düzenlemenin tasarı halindeki metni altındaki imzalarını 24 saat sonra unuttular... Önceki akşam tasarı genel kurulda görüşülürken oylamada parmak kaldıran Grup başkanvekilleri Anayasa Mahkemesi'ne yasanın iptali başvuru metninin altına ilk imzayı koyabildi.

Geçen hafta “12 Eylül darbecileri yargılansın” teklifiyle ortaya atıldığını Deniz Baykal unutmuş görünüyor. Böyle bir ortamda, CHP lideri Baykal'ın, sadece birkaç yıl önce (Nisan 2004), “Türk Silâhlı Kuvvetleri İçhizmet Kanunu'nun darbelere gerekçe sağlayan 35. maddesini kaldırmak isterse, iktidara destek veririz” dediğini hatırlatsam ne olacak?

Daha gerilere gidip, şimdi CHP'de yönetici konumunda olan bazı politikacılara, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında yargılandıkları askeri mahkemelerde çektiklerini hatırlatabilirdim. Kemal Anadol hatırlayabilirdi de... Ya da, askeri mahkemelerde sanık olarak yargılanan arkadaşlarını aynı dönemde savunmuş hukukçu az mı CHP'de? Önder Sav'ın o mahkemelere yazdığı itiraz dilekçelerinin ilgili bölümlerini bir yerlerden bulup çıkartsam mı acaba?

Hiçbir yararı olmaz.

En garibi de gözümüzün içine bakılarak neler söylenebildiği... Ergenekon sanıklarından biri, “Ben sanatçıyım, hayatımda elime silâh almadım” diye açıklama yapmış sözgelimi... Bunu söyleyen emekli bir yarbay... Kısaltılmış dönemde 3,5 ay askerlik yaptım, “Hayatımda elime silâh almadım” diyemem... Asker ocağında birkaç kurşun sıktığım gibi elde silâh sayısız cephanelik nöbeti de tuttum...

Yarbay “Elime silâh almadım” diye yemin ediyor... Geçmişte askeri mahkemelerde yargılanmış veya onu o zaman savunmuş CHPliler, “Askeri mahkemenin yargı alanı daraltılmasın” diye Anayasa Mahkemesi'ne başvuruyor... Meclis'ten çıkan düzenlemenin altında duran imzalarını ve genel kurulda kaldırdıkları parmaklarını unutarak ve unutturmaya çalışarak...

Ne yapalım, yine de yazmaya devam...

SAMİ USLU

Ekonomi küçülürken bankalar büyüyor. Nasıl yani?..

Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) açıklamasına göre, bu yılın birinci çeyreğinde Türkiye ekonomisi yüzde 13,8 küçüldü. Üretim yöntemine göre yapılan hesaplamaya göre, yılın ilk çeyreğinde, geçen yılın aynı dönemine oranla sabit fiyatlarla GSYH yüzde 13,8 azaldı. Cari fiyatlarla ise GSYH azalışı yüzde 2,2 oranında kaldı.

Ekonomik performans itibarıyla, Cumhuriyet tarihini kapsayacak şekilde rekor üstüne rekorların kırıldığı AK Parti döneminde, bu kez 2. Dünya Savaşı'ndan bugüne kadarki dönemin en büyük gerilemesi kaydedildi. Ayrıca, iki çeyrek dönem peş peşe küçülme yaşandığından, teknik tabirle durgunluğa girmiş sayılıyoruz. Evet, negatif büyüme rakamlarının global krizden etkilendiğini, hatta global krizin eseri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak, kriz başladığından beri iddiamız, Türkiye'nin aktif davranması ve her şey olup bittikten sonra harekete geçmeyi öngören klasik tedavi edici politikalar yerine, önleyici (preventive) tedbirlere zamanında başvurması halinde, krizden minimum ölçekte etkileneceği şeklindeydi.

Krizin ABD'de patlak verdiği tarihle ülkemize ulaştığı tarih arasında geçen bir yıllık sürede ekonomi yönetimi tarafından hiçbir şey yapılmamış olması bugün bize pahalıya patlıyor. Proaktif bir yaklaşım yerine, temenni ve avunmaya dayalı ve her şeyi Başbakan'dan bekler bir tutumun izlenmesi, maalesef bugünkü üzücü tabloyu doğurdu.

Küçülme haberinin alt başlıklarına baktığımızda; yüzde 18,5 ile imalat sanayii, yüzde 18,9 ile inşaat, yüzde 25,4 ile toptan ve perakende ticaret, yüzde 17,6 ile ulaştırma, depolama, haberleşme gerileyen sektörler olarak göze çarpıyor. Dahili ticaretin ve dışsatımın dramatik seviyede düşüşü ve buna paralel olarak, imalatın ciddi şekilde gerilemesi, 'Üretim tüketim içindir' kuralını doğrulayacak mahiyette. İhracatın azalması ve iç talebin yavaşlaması, doğal olarak ulaşım ve depolama faaliyetlerini de düşürmüş. İhracat gerileyince, kamyon ve gemi sevkiyatı gerilemiş, mal sipariş ve sevkiyatının gerektirdiği haberleşme uğraşları da aynen azalmış durumda. İhracatın düşmesine bağlı olarak gerileyen ithalat ise gümrük vergi ve KDV'lerini aşağıya çekmiş görünüyor.

Ekonomik küçülmenin belki de en kötü yanı, kendi kendini besler bir mekanizma oluşturmasıdır. İmalat gerileyince, fabrikalar işçi çıkarıyor; işsizlik artınca, talep gerilemesi meydana geliyor. Talep gerilemesi işsizlikten iki türlü etkileniyor. Birincisi, işsiz kalan insanlar tüketimlerini asgariye çekiyor. İkincisi ise eşinin, dostunun, komşusunun ve aynı şirketteki mesai arkadaşının işten çıkarıldığına şahit olan çalışanlar para harcamaktan kaçınıyor.

Aslında, TÜİK'in daralmayla ilgili olarak verdiği rakamsal bilgiler arasında en ilginç, en anlamlı olanı, finansal aracılık yapan şirketlerin yüzde 10,8 nispetinde büyümesi. Batı ölçeklerine göre, henüz cılız kalan finans sektörünü analiz bakımından sadece bankacılıktan ibaret sayabiliriz. Henüz üç gün önce yazdığımız 'Bankaların Timsahlığı ve Kart Aidatı' başlıklı yazımızda ve Türk bankacılığıyla alakalı başka yazılarımızda, bankaların Türk ekonomisi ve halkın sırtında bir kambur olduğunu ifade etmiştik. Bu savımız bugün, TÜİK tarafından rakamlarla teyit edilmiş durumda. Ekonominin yaklaşık yüzde 14 küçüldüğü bir dönemde, bankacılık sektörü yüzde 11 gelişmiş durumda. Aslında, normal bir ekonomik düzende bu durum eşyanın tabiatına aykırı sayılır. Ama, ülkemizde bankalar ve ekonominin karşılıklı konumları itibarıyla büyük bir çarpıklık yaşanıyor. Şöyle ki, fiilen bankalar, ekonomi için değil, ekonomi bankalar için var. Rahmetli Sadri Alışık'ın bir filmindeki hoş esprisini iktibas edersek: Bankalar halkımıza şunu diyor: "Senin paran benim param, benim param yine benim param." BDDK'nın tarafsız gözlemci olarak (!) seyrettiği bankaları artık yasalar da durduramıyor.

Politik ve bürokratik kanadıyla ekonomi yönetiminin, halen kararsızlık ve kendine güvensizlik içinde görülmesi, ekonomiyi aşağıya ama 2009 yılı küçülme tahminlerini yukarıya çekiyor.

ALİ BULAÇ

Darbeseverler-Darbesavarlar

Türkiye kritik bir dönemden geçiyor. Bu seferki dönemin merkezî konusunu "darbe" teşkil etmektedir. İttihat ve Terakki'den beri darbeler sürecini yaşıyoruz. En büyük tarihsel kırılmalarımız darbelerle gerçekleşmiştir. Bu yüzden toplum ile bürokrasi ve bürokrasinin himayesinde para kazanan ve halka tepeden bakan mutlu ve ayrıcalıklı zümreler arasında gerilim bitmiyor.

Şimdiki darbe teşebbüsünün diğerlerinden iki farkı var: İlki, darbelerin tümü halka karşı yapılmışlardır. Sıradan halktan İslamcılara varıncaya kadar, Abdülhamid'in hal'ine cevaz verenlerin amacı "istibdad"ın kalkması, yerine halkın iradesine açık bir idarenin tesis edilmesiydi. Kimse istibdada karşı istibdat istemiyordu. İslamcıların hatası, istibdada karşı değişim ve müzakereci siyaset talebiyle karşı çıkacaklarına darbecilere ses çıkarmamalarıydı. Bunun bedeli ağır olacaktı. İttihatçılar, Abbasiler gibi haklı bir iktidar değişimini gerçek mecrasından saptırıp Abdülhamid dönemine rahmet okuttular, onu mumla arar hale getirdiler.

Cumhuriyet kurulduğunda kurucu fikir 1. Meclis'te kendini tezahür ettirmişti. Bu demokratik, müzakereci ve çoğulcu bir ruhtu. 1925'ten başlamak üzere kanallar tıkandı, 27 sene sürecek bir tek parti dönemi başladı.

1950'de DP'yi iktidara getiren, halkın demokratik talepleriydi. 27 Mayıs bunun kökünü kurutmak istedi. Hâlâ süren darbe teşebbüslerinde ruh İttihatçılara, şekil 27 Mayısçılara aittir. Şu var ki yeni dönemde halk darbeye karşı.

İkincisi, bütün darbelerin arkasında belli belirsiz bir "dış destek" söz konusudur. Almanların desteği olmasaydı, Abdülhamid'i devirip Osmanlı Devleti'ni savaşa sokmak mümkün olmazdı. Darbeseverler, dış dünyadan -yerine göre Alman ve İngiliz, yerine göre ABD- yeşil ışık görmedikçe darbelere teşebbüs etmeye cesaret edemezler. Yüz yıldır, "dış dünya" faktörü iç politikada ve alınan kritik kararlarda şu veya bu düzeyde etkileyici olmuştur. Keçecizade Fuat Paşa'nın "papuç doktrini" her dönemde etkisini göstermiştir.

Bu seferki darbe konusu biraz farklı görünüyor. Fuat Paşa, "Kuvvet ya yukarıdan ya aşağıdan gelir. Bizde yukarıdan gelen kuvvet halkı eziyor, alttan, yani toplumdan ise kuvvet gelmiyor. Bu durumda papuççu gibi yandan yandan vurmalı." diyordu. "Yandan yandan vurmak" demek, "yatay dış destek" alarak içeride reform veya darbe yapmak demekti. Söz ve retorikte en "bağımsızlıkçı ve ulusalcı" görünenin dahi bir gözünün dışarıda olması bundandır ve bunun istisnası yoktur.

Ne var ki darbeseverlerimiz bu sefer dış dünyadan yeterince yeşil ışık göremiyorlar. Çünkü darbe yapıp da bir kere daha iktidarı ele alacak olsalar, ne "Türkiye bölgede kendisinden beklenen rolü oynayabilecek", ne de arkalarında bir toplumsal destek olmadığından uzun süre ayakta durabilecekler. Bu ise hâlâ bizim de içinde yer aldığımız hinterlandın patronajlığına soyunan ABD'nin işine gelmiyor. Bu, öteden beri darbelerden çok çekmiş, iradesi baskı altına alınmış toplumun darbesavar bir pozisyon takınmasını kolaylaştırmaktadır. Sevindirici olan husus şudur: Tarihimizde ilk defa, iç toplumsal talepler ile dış reform talepleri belli bir noktada örtüşmektedir. Ancak demokratik bir Türkiye bölgeye rahat nefes aldırabilir, bu da darbeseverlerin talihsizliğidir.

Toplumun büyük bir bölümünün darbesavar pozisyon alması sadece dış faktörle açıklanamaz. Bunu böyle değerlendirmek gerçekten haksızlık olur. Toplumun ana gövdesi, artık darbe istemiyor. Bunun belirgin göstergesi, dindar, mazbut, muhafazakâr kesimlerin Ergenekon davasına karşı hassasiyet göstermeleri, darbeseverlere karşı darbesavar pozisyon almalarıdır. Dış dünyanın değerlendirmesi ne olursa olsun, bu Türkiye'nin modern tarihinde bir ilktir. Belki tarihimizde ilk defa kuvvet alttan gelmeye başlamış bulunmaktadır. Türkiye darbeseverler ile darbesavarlar arasında mücadeleye sahne olmaktadır.

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

Askerî yargının AB'cesi!

Rahmetli Turgut Özal, 1987'de tam üyelik başvurusu yaparken, Türkiye'nin AB sürecini 'uzun ince bir yol' diye tanımlamıştı. Ne kadar isabetli bir tespit. Dün işte bu uzun ince yolda bir durak olan vergilendirme başlığının açılış töreni için Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'la beraber Avrupa seferindeydik.

Açılan bu başlık sayesinde Çek dönem başkanlığında sıfır çekmemiş olduk. Bağış, her şeye rağmen bu sonucu bir başarı olarak görmekten yana: 33 başlıktan 11'i, yani üçte biri böylece açılmış oluyor. İlk kez, müzakereler sürerken dönem başkanı olan ülkede hükümetin çöktüğünü ve muhatap bulmakta zorlandıklarını anlatıyor.

Ancak herkes biliyor ki, bundan sonra yol daha sarplaşıyor. Kalan müzakere başlıklarından 8'i Kıbrıs yüzünden askıya alınmış durumda. 5 tanesi üzerinde ise Fransa'nın rezervleri bulunuyor. İçerik olarak da çevre, enerji, kamu alımları gibi daha zor başlıklar var sırada.

Dönem başkanlığının İsveç gibi Türkiye'ye çok sıcak bakan bir ülkeye geliyor olması elbette önemli bir avantaj. Bu ülke meclisinde temsil edilen 7 partinin hepsinin hemfikir olduğu tek konunun Türkiye'nin AB üyeliği olması manidar.

Ancak AB sürecinde asıl belirleyici olan Türkiye'nin reform hızı ve bu konuda içeride ciddi sorunlar yaşanıyor. Örneğin bu dönemde sosyal politikalar başlığının da açılması bekleniyordu ve bu başlığın açılabilmesi için Sendika Yasası'nın çıkarılması gerekiyordu. Brüksel'e son gelişimizde Genişleme Komiseri Olli Rehn, 3 yıl önce söz verilmesine rağmen bu konunun halledilmemiş olmasından dolayı sitem ediyordu.

Uçakta konuşurken, Bağış'tan bunun gerekçesini öğrendik. İşverenleri temsilen TOBB, işçi kesimini temsilen Türk-İş başkanları, Başbakan Erdoğan'a gelerek bu kanunun ertelenmesini istiyor. Kriz şartlarında bu düzenlemenin ekonomiyi daha da zora sokacağı ikazında bulunuyorlar. Vergilendirme başlığının hazırlanması da kolay olmamış. Bunun için de AB tarafı, rakı sektörü ve Maliye Bakanlığı arasında ciddi gerilimler yaşanmış. Rakıya uygulanan verginin az da olsa yükselme ihtimali büyük direnişlere sebep olmuş.

Bu tür direnişlerin en çarpıcı son örneği, şu anda Türkiye'nin gündemini kilitleyen askerî yargıyla ilgili düzenlemede yaşanıyor. Başmüzakereci Bağış, bu konunun Albay Dursun Çiçek'e atfedilen belgeyle ve darbe girişimleriyle ilgisi olmadığını vurguladıktan sonra, konunun AB'ye uyum sürecinin bir parçası olduğunun altını çiziyor. Hemen ardından elindeki belgeleri göstererek, 2005'ten beri hangi AB belgelerinde ve hangi AİHM kararlarında, askerî yargının yetkisinin sınırlandırılmasıyla ilgili hususların ne şekilde yer aldığını sıralıyor:

AİHM'nin 'Türkiye'ye karşı Ergin' kararında şöyle deniyor: "Avrupa Konseyi ülkeleri içinde sivillerin askerî mahkemede yargılandığı tek ülke olarak Türkiye kalmıştır."

2007 ve 2008 Katılım Ortaklığı belgelerinde, askerî mahkemelerin yetkisinin sınırlandırılması isteniyor. İlerleme raporlarında tekrar tekrar aynı konunun altı çiziliyor. Hepsinden önemlisi, Türkiye'nin bu yıl başında kabul ettiği ve AB sürecinde yerine getirmeyi taahhüt ettiği Ulusal Program'da da bu konuda yapılacak düzenlemeler açıkça zikrediliyor. Ulusal Program'ın Cumhurbaşkanı Gül tarafından onaylanmış ve Resmi Gazete'de yayımlanmış, devleti bağlayıcı bir belge olduğunu hatırlatmaya bile gerek yok.

Başmüzakereci Bağış'a göre, bu değişiklik MGK'ya sivil genel sekreter atanması, TRT ve YÖK'ten asker üyelerin çıkarılması gibi reformlardan daha hassas bir konu değil.

Vergi faslını açmak için yapılan Hükümetlerarası Konferans'ın ardından düzenlenen basın toplantısında, TBMM'de yapılan son düzenlemeye nasıl baktıklarını sorduğumda, onlar da bunun AB reformlarının bir gereği olduğunu söylediler. Komisyon temsilcisi Michael Leigh, Avrupa'daki demokratik standartların ordunun sivillerin denetiminde olmasını gerektirdiğini ifade ediyor.

Süreçte yapılması gereken çok iş var. Ama 6 ay içinde Başbakan'ın Brüksel'e 2 kez gelmesi, bir başmüzakereci atanması, Ulusal Program'ın onaylanması, TRT Şeş'in yayına başlaması, AB Genel Sekreterliği Yasası'nın çıkması gibi adımlar AB başkentindeki havayı olumlu etkilemişe benziyor. Ancak edindiğim izlenim, müzakerelerin bundan sonraki süreci Türkiye'de topluma dokunacak. Gerçekten AB reformlarını isteyenlerle, sürece kendisine dokunmamak şartıyla destek verenler ayrılacak. Ankara'da yükselen vaveyla bunun habercisi değil mi?

30 Haziran 2009 Salı

MAHMUT TOPTAŞ

Üç siyahi adamın başarısı


Daha önce yazdığım bir makalede "Dünyada hiç siyaset bilmeyen millet hangisi?" diye sormuştum ve cevap olarak da "Yahudiler" demiştim.

Gerekçe olarak da dünyanın en eski milletlerinden olmalarına rağmen nüfuslarının İspanyol Çingeneleri kadar olamadığını, kötü siyasetleri nedeniyle her asırda kendilerini toptan kırdıracak işler yaptıklarını yazmıştım.

Şu andaki başarılarının da kendilerine ait olmadığını başta Amerika olmak üzere batılı devletlerin siyaset ve merkez bankalarının desteğiyle ayakta kaldığını söylemiştim.

Bu asırda asıl başarılı olanlar, Amerika'daki zencilerdir.

Boyunlarına vurulan boyunduruklarla Afrika'dan getirilen hastalanınca Okyanusun balıklarına canlı yem yapılan, ahırlarda yaşamaya mahkum edilen, en zor işler yaptırılan, beyazların bindiği arabaya alınmayan, beyazların otellerinde kahvehanelerinde, barlarında yer bulamayan bu insanlar yılmadılar ve başta Muhammed Ali, her türlü engelleri aşarak dünyanın gelmiş geçmiş en büyük boksörü unvanını aldı.

Ardından Michael Jackson, müzik piyasasında geçilmez unvanını sahip oldu.

Onun da ardından babası kahvehanelere alınmayan Hüseyin Barak Obama beyazların bile uzaktan aaaaah ederek seyrettiği Beyazsaray'a yerleşiverdi.

Demek ki ten ezilir ama can ezilmez.

Ten boyun eğer ama can boyun eğmezmiş.

Yaptığınız meşru iş ne olursa olsun en iyisini yapmaya çalışınız.

Sokakları temizleyen bir işçi iseniz, sokakları yağ döksen yalanır hale getirmelisiniz.

Bunu yapabilecek enerjiyi Allah hepimize vermiştir.

Ama hepimiz aynı işi yapamayız.

Muhammet Ali gibi boksör olsaydım, aynı zamanda Michael Jackson gibi müzisyen olsaydım da Beyazsaray'da zevkine müzik yapsaydım, filan gibi yüzücü, filan gibi koşucu olsaydım demek kendinizi hayvanat bahçesi gibi yapmaya benzer.

Olmayacak şeyleri istemeyin.

İsteseniz de faydası yok.

Hepimizin hayat senaryosu ayrıdır.

Rabbimiz bu konuda bizi uyarır ve hepimizin ayrı ve üstün özelliklere sahip olduğumuzu bizim başkasında olanı istemememiz gerektiğini şöyle haber verir:

"Allah'ın, sizi kendisiyle birbirinize üstün kıldığı şeyleri istemeyiniz. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından pay vardır. Allah'tan fazlasını isteyin. Muhakkak Allah her şeyi bilendir." (Nisa suresi ayet 32)

Bu ayetin tefsirini "Şifa Tefsiri"nden okuyalım:

Erkek, kadın olmayı istemesin. Kadın, erkek olmayı istemesin.

İstese de kendisini üzmekten başka değişen bir şey olmayacak.

Güreşde, halterde, koşuda, güzellikte, akılda, şiirde, mimari de dünya birincisi olayım demesin.

Boyunuz, kilonuz, gözünüz, kulağınız ve diğer organlarınız yalnız size aittir ve dünyada benzeri yoktur.

Parmak çizgileriniz, ses telleriniz gibi kanınız, karakteriniz, duygularınız, düşünceleriniz dünyada hiçbir insanla tıpatıp aynı değildir.

Hayalleriniz, uykularınız, sevgileriniz, nefretleriniz dahi herkesten ayrıdır.

Kendi parmak çizginizi silip başkasının parmak çizgisini kendi parmağınıza takmanız nasıl mümkün değilse, başkası olmanız da mümkün değildir.

Siz, yemeniz, içmeniz, havanız, suyunuzla kendi bedeninizin gıdasını bedeninize verdiğiniz gibi kimlik ve kişiliğinizin gıdaları vardır ve herkesten ayrıdır ve size özel diyeti vardır.

Aynı sebepten dolayı hastalanan insanlara doktorlar, bünyelerine ve yaşlarına göre ayrı dozda ilaç verdiği gibi bütün insanlığın şifası olan Kur'an-ı Kerim dahi insanların alım gücüne göre onda etkili olur.

Herkes, Allah'ın kendisine verdiği özellikleri işletsin.

Allah'ın yarattığı insanlar arasındaki farklılık insanlık için rahmettir.

Hepimizin aklını, gücünü, anlayışını, sevgisini, nefretini aynı ölçüde yaratsaydı dünya çekilmez olurdu.

Bir gül veya denize bakan beş milyar insan, aynı kelimelerle aynı şiiri yazardı.

İki güreşçi ölünceye kadar birbirini yıkamazdı. Beş milyar insan koşuya başlama isteğini aynı anda duyar, koşar ve aynı dakika, saniye ve salisede varırlardı.

Hepsi aynı rengi sever, aynı planda ev yapar, aynı şeyleri yer ve aynı anda cinnet geçirirdi.

Yani ayrı özelliklere sahip olmamız dengeyi sağlıyor.

Anadolu insanı bu ayeti "Her akıl bir olsa koyuna çoban bulunmazdı" diye atasözü halinde Türkçeleştirmişler.

MURAT BİRSEL

Askerlerin şikayetçi olduğu ‘Tek Adam!’

Ben duvara bakıyorum duvar bana bakıyor, aklımda tek soru var: Kim?

Kim bu?

Veya kimler, ama lider vardır herhalde?..

Türk askeri kime ‘düş yakamdan’ diyor, ‘benim üzerimden siyaset yapma’ diyor?

‘Karşı taraf’ kim?

Bizim askerin -’benim işim bu değil’ diye diye- yakınarak mücadele ettiği kim olabilir?

Gel de çık işin içinden, kendime de söyleniyorum, ‘bir de savaş teorileri matematik modelleri lisansüstü olacaksın ha, geçmiş olsun’ diyerekten...

Gerçi okul yıllarına vurgu işe yaradı, ‘çözemediğinde soru yanlış olabilir’ ihtimalini hatırladım!

* * *

Şimdi denklemi şöyle kuruyoruz:

Olay siyasi; ‘benim üzerimden siyaset yapma’ denildiğine göre demek ki siyaset yapan biri/birim var işin içinde.

Evet! İşte kesme işaretinden anlamışsınızdır, soruyu ‘kim’ şeklindeki kişi formatından çıkartıyoruz; ‘ne’ şeklindeki mesele formatında ele alıyoruz. Kişi değil; birim, kurum, sistem... Olayı ‘sistemik boyutta’ irdeleyeceğiz.

Nedir?

Asker -büyük olasılıkla- siyasi sistem içindeki bir unsur, bir mekanizmadan şikayetçi; dokunamadığı ve değiştiremediği bir şey...

Akla iktidar geliyor değil mi?

Değil, bence muhalefet...

İktidara muhalefet!

‘Böyle muhalefet olmaz’ dememek için ‘benim üzerimden muhalefet yapma’ formülü nefis (gerçek stratejik sanat) bir parabol gönderme.

* * *

Siyasi iktidara karşı nasıl mücadele edilir?

Ülkede yönetim nasıl değişir?

Siyasi platformda mücadeleni verirsin, vatandaş seni tercih ettiğinde iktidar değişir.

Yani bir iktidardaki partiyi ‘darbe’ değil, bir başka ‘parti’ devirir.

İyi de ya böyle bir parti yoksa!

Ya biz bu (seçilmiş) iktidara ‘mahkumsak’!

Ya seçimler hep ‘nafile seçim’ ise!

Yani misal; hep Beşiktaş şampiyon oluyorsa...

Ne yaparsınız?

Beşiktaş’ı yenecek bir teknik kadro ve takım oluşturmak için kolları sıvarsınız değil mi?

Normali bu, doğalı bu, olması gereken bu...

Başka türlüsü normalde düşünülmüyor.

Niye maç yapıyoruz ki ‘Federasyon’ Beşiktaş’ı yasaklasın diye akla geliyor mu?

Gelmiyor.

Neden gelmiyor?

Çünkü biliyoruz ki; transferler yapılır, teknik direktör değişir, yeniden mücadele edilir ve elbette seneye bir başka takım da şampiyon olabilir.

Ama siyasette her maçta yenilirsen, her daim aynı teknik direktör, her daim aynı kadro, aynı sistem; gençlerden de adam yetiştirmezsen...

Taraftara da gına gelmeye başlamışsa ufaktan...

Başka türlü olmayacak, ‘Federasyon Beşiktaş’ı iptal etsin!’ şıkkını kafanda yavaş yavaş besleyip büyütebilirsin!

* * *

Bence ‘Federasyon’ diyor ki, düş yakamdan, git mücadeleni sahada ver.

Başka ne desin, neyi nasıl anlatsın ‘Federasyon’?

Teknik direktörü değiştirin mi desin?

Daha evvel dedi, hatta değiştirdi...

Yeni teknik adam geldi, ülke şenlendi, sonra vatandaş tuttu dedi ki ‘Yine eski teknik direktörler gelsin’.

Heyhat başka taraftar yok -transfer de edemezsin- nasıl çıkacağız işin içinden?

Zorla!

Bu kez artık toplam demokrasiyi zorunlu kılacağız ve parti içi demokrasi anayasal garanti altına alınacak!

Anayasa’da -eminim hocalarımız daha düzgün formüle eder-şöyle yazacak:

Bir parti başkanı en fazla iki kez art arda siyasi parti başkanlık seçimine aday olabilir ve toplam 10 yıldan uzun süre parti başkanlığı yapamaz.

Askerlerin şikayetçi olduğu durum -bence- iktidara demokratik alternatif üretilmesinin önünü tıkayan -değişmez değiştirilemez- ‘Tek Adam’ parti liderliği sisteminden başka bir şey değil.

ERDAL ŞAFAK

Kafkaslar'a akın

Azerbaycan'ın başkenti Bakü dün iki lider birden ağırladı: Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev ile İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres.
Medvedev, ziyaretinin amacını "İki ülke arasındaki işbirliğini yeni bir formata taşımak" diye açıkladı. Peres ise kalabalık (50'yi aşkın) işadamı grubu eşliğinde Azerbaycan'ın - petrol gelirleri sayesinde- giderek büyüyen pastasından İsrail'e bir dilim koparmaya uğraştı.
Güney Kafkasya son dönemde uluslararası arenanın yükselen yıldızı durumuna geldi. Bir cumhurbaşkanı ya da başbakan uğurlanmadan bir diğeri geliyor.
Sırada ABD Başkanı Barack Obama var. Beyaz Saray kaynakları gezinin bu yıl bitmeden gerçekleşecek biçimde planlandığını belirtiyorlar.
Bir başka lider Obama'dan önce bölgeye, özellikle de Azerbaycan'a ayak basmak için can atıyor: Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy. Elysee Sarayı çevrelerinin "Yakın bir tarihte" yapılacağını fısıldadıkları bu gezinin "Resmi" nedenleri şöyle sıralanıyor: AB'nin yakın komşu politikaları, Nabucco gaz boru hattı projesi, Fransa'nın Yukarı Karabağ sorununun barışçı yollardan çözümünü sağlamakla görevli Minsk Grubu'nun üç eşbaşkanından biri olması...
İnanmayın. Gezinin asıl sırrı "Beyaz Kitap"ta gizli. Beyaz Kitap? Fransa'nın savunma politikalarının ve stratejilerinin belirlendiği hayli hacimli (416 sayfa) rapor. 2008'de hazırlanan bu raporda "Fransa'nın hayati çıkarlarının her yıl biraz daha doğuya kaydığı" tespiti yapılıyor ve jeostratejik politikaların ve tercihlerin bu gerçeğin ışığında hazırlanması gerektiği vurgulanıyor. Savunma ve diplomasi politikalarının bir bütün olarak yürütülmesinin, yani "Sert" ve "Yumuşak" güçlerin ya da silahların birlikte kullanılmasının önerildiği rapordaki uyarılardan birkaçını aktaralım:

Yeni ağırlık merkezi
Küreselleşme uluslararası sistemi derinlemesine dönüştürüyor. Dünya güç dağılımı Asya'nın lehine değişiyor. Günümüzün güçlerinin yükselmekte olan devletlerin rekabetini göğüsleyebilmeleri için stratejilerini tepeden tırnağa yenilemeleri gerekiyor.
Küreselleşme ayrıca uluslararası güvenliği de yeniden yapılandırıyor. Çok farklı, birbiriyle çelişen ve Soğuk Savaş sonrası vizyonu biçimlendiren kurumsal, sosyal, kültürel, askeri mantıklarla açıklanamayacak yeni bir döneme giriyoruz.
Asya ve çevresinde yükselen yeni güçler küresel ekonomik ve jeopolitik sistemin yeniden yapılandırılmasında belirleyici rol oynayacaklar. Gerek bu yeni güçlerin ağırlığı, gerekse pazarlara ve kaynaklara erişim gibi çıkarların büyüklüğü, hatta hayati önemi, küresel stratejik denklemi temelden yeniliyor.
Böyle uzayıp giden tespitlerden sonra Cumhurbaşkanı Sarkozy ve kadrosuna bir öneride bulunuyor: "Fransa hiç vakit yitirmeden dünyanın bu en önemli bölgesindeki gücünü pekiştirmeli..."
Geçen ay Abu-Dabi'de, Hürmüz Boğazı'nın en stratejik noktasında Fransa'nın komple bir üs kurması işte bu önerilerin ve ona dayanarak geliştirilen politikaların ürünüydü.
Ortadoğu'da daha aktif politikalar izlenmesi (Suriye'yle barışmak, Lübnan'da sürece müdahil olmak, şimdi de Paris'te bir Ortadoğu barış konferansı düzenlenmesi için çabalamak) de aynı stratejinin pratiğe yansımasından başka birşey değil.
Fransa şimdi Kafkaslar'a da uzanarak, "Stratejik derinliği"ne yeni bir boyut getirmeyi amaçlıyor.
Pek seslendirilmek istenmiyor ama Fransa'nın Ortadoğu ve Kafkaslar'da varlığını güçlendirmesi politikalarında bir önemli neden daha var: Bölgeyi sadece yeni güçlere bırakmamak. Bir başka deyişle, rol çalmak.
O yeni güç kim acaba? Hangi ülkenin rolü çalınmak isteniyor dersiniz?

AKİF BEKİ

MGK'dan ne haber gelecek?

Kabul ederseniz, benden size, Başbakan’la Başbuğ’un dünkü ‘hal tercümesi’:
Evvela gündem, neredeyse bir aydır tartıştığımız ‘eylem planı belgesi’ değildir.
Çünkü ikisi de, ortada bir ‘beka sorunu’ olduğunda mutabık.
Başbakan, demokrasimiz için bir ‘beka sorunu’ olarak görüyor.
Org. Başbuğ da, TSK için bir ‘beka sorunu’ndan endişeli..
İkisinin de ihtiyat şartları var.
‘Eğer gerçekse’ ya da ‘Eğer
sahteyse’...
Her halükârda bir hayat memat meselesi...
Belge ya da kâğıt parçası, her neyse, şimdi milli güvenlik konusu haline geldi.
Kâğıt parçasıysa, asker, işlemediği bir cinayetle suçlanıyor.
Belgeyse, başka bir cinayet...
Her iki ihtimalde de, yerde bir ceset var.
Bir cinayet işlenmiş.
Fail, karanlığa karışıp kaybolmuş.
Ya, demokrasimizin mevcudiyetine hain bir kurşun sıkılmış.
Ya da, silahlı kuvvetlerimizin
varlığına menfur bir el tarafından ateş edilmiş.
Beka sorunuyla karşı karşıyayız.
Başbuğ’dan anlıyoruz ki, bugünkü MGK’da muhasebesi yapılacak.
O zaman Başbakan’la Başbuğ, neden hemen öncesinde, dün, bir araya gelme ihtiyacı duydu?
***
Biri güçlü, diğeri zayıf, iki muhtemel cevap bulabiliyorum.
Zayıf zannım, devletin elindeki son bilgileri birleştirerek, görüşlerini tekleştirmek istediler.
Yani, MGK’da hararetin
yükseleceği gibi bir vehme
kapılmayın.
Bu toplantı, varsa bile, o beklentileri bertaraf etmiştir.
Kuvvetli kanaatime gelince;
Askere sivil yargı yolunu açan düzenlemeyi konuştular.
MGK gündemine girmediği için de, önden bir araya geldiler.
Eğer öyleyse, Başbuğ,
sivillerin askeri mahkemede
yargılanamamasına son kertede razı olmakla beraber...
Kendi zaviyesinden, askerin sivil mahkemeye çıkarılmasının mahsurlarını anlatmıştır.
Doğru ve haklı bir
düzenlemenin teknik çerçevesi
üzerinde durmuşlardır.
Gerekçelerinin ne kadar ikna edici olduğunu, önümüzdeki günlerde öyle ya da böyle görürüz.
***
Can kulağıyla maaş zammı müjdesi dinleyen işçiler, memurlar gibi MGK’dan haber bekleniyor.
Ajanslar ne geçecek?
‘Sert bildiri mi, zirvede soğuk
rüzgârlar mı, MGK’da gergin
anlar mı?’...
Şifre anahtarları şimdiden
hazırlanıyor.
Gidişata bakarak, diyorum ki;
Hayır, bugünkü MGK’dan o haberler gelmez.
Şu yaz kuraklığında MGK
bildirisi, haber merkezlerinin
heyecan susuzluğunu giderebilir mi, hiç emin değilim.
Bence kendinizi tatil rehavetine bırakın.
Zorlamaya gerek yok.