18 Mart 2009 Çarşamba

Alim mi bilim adamı mı?

Size birisi bir soru sorsa ve "Bilim adamlarının tabiat hakkında dediği ile alimlerin Kur'an ayetlerini açıklarken söyledikleri çelişse siz hangisini tercih edersiniz? Dese siz ne cevap verirdiniz?

Yalnız cevap verirken acele etmeyiniz.

Haydi biraz daha düşününüz.

"Kur'an'ın dediği doğrudur" demeden önce siz yeniden bir daha düşündüğünüz gibi, "Bilim adamının dediği doğrudur" diye cevap vermeden önce siz de yeniden düşününüz.

Önce şunu biliyoruz ki, tabiatı yaratan Allah'tır, Kur'an-ı Kerim'i indiren de Allah'tır.

Öyle ise bu ikisi arasında çelişki olmaz.

Bilim adamı tabiatı keşfederken Allah'ın tabiata koyduğu kanunları okumaya çalışıyor, Müfessir Kur'an'ı tefsir ederken o da Kur'an'daki kanunları açmaya çalışıyor.

Alim de, bilim adamı da insan olduğundan ikisinin de yanılma ihtimalleri vardır.

Kur'an tefsiri yapan binlerce değerli müfessirimiz, birçok konuda yanıldığı gibi, tabiatı keşfeden on binlerce yüz binlerce değerli bilginimiz de yanılmışlardır.

Deneme yanılma yoluyla doğruyu bulmaya çalışmışlardır.

Tabiat kanunları ile Kur'an'ın kanunları çatışmazlar.

Alimlerle bilim adamlarının yanılgıları çatışırlar, işin inceliğini bilmeyenler de Kur'anla tabiatın çatıştığını zan ederler.

Bugünlerde Darwin'in evrim teorisini tartışan yok. Çünkü her insan, hem içten hem dıştan evrim geçirir.

Avrupa'ya işçi olarak giden Anadolu'nun karayağız delikanlıları güneşi az gören Avrupa'da fabrika ve madenlerde çalışırken otuz yılda Adana pamuğu gibi bembeyaz oluverdiler.

Yüz yıl sonra da mavi gözlü sarı saçlı Türkler olacaklar.

Hatta bu gerçeği Türk Cumhuriyetlerine giden Türkiye Cumhurbaşkanına bir Türk ozanı "Kara saç, kara gözlerle gittiniz, sarı saç mavi gözlerle döndünüz" demişti yanılmıyorsam.

İtiraz, Darwin'in "İnsan da maymundan türedi" dediği ispatlanmamış iddiasınadır.

Bilim adamı da yanılır, ilim adamı da yanılır.

Darwin'in "maymun" konusunda yanıldığını söyleyen batılı bilim adamlarının sayısı birkaç cildi dolduracak kadar Ansiklopedi oluşturabilirmiş.

Alim de yanılır demiştim.

Buyurun, her alimin evinde var olan Fahreddin-i Razi'nin Mefatîh-ül gayb (Halk dilinde Tefsir-i kebir) ın Müminun süresinin 18'nci ayetinde yağmurun bulutlardan gelmediğini, gökyüzünden geldiğini, bulutlardan geldiğini iddia edenleri Yaratıcıyı inkar bataklığına battığını söyler.

Sahasının en iyilerinden olan Fahreddini Razi bu konuda yanılmıştır ve diğer tefsircilerden ayrılmıştır.

Bu konuda yanıldı diye biz, onun tefsirini elimizden atmıyoruz ve okumaya devam ediyoruz.

Bilim adamları da yanıldı diye diğer söylediklerini reddedenlerden değiliz.

Rabbimiz, Müslümanları tarif ederken "Mü'minler, her sözü duyarlar en güzeline uyarlar." buyurmuş. (Kur'an-ı Kerim, Zümer suresi ayet 17)


Mahmut Toptaş

Bankalar kâr rekoruna koşarken…

BDDK, bankacılık sektörüne ait Mart ayı raporunu dün açıkladı. Rapor, diğer ekonomik verilerle kıyaslandığında çarpıcı sonuçlara işaret ediyor. Bu çarpıcı çelişkiler aslında bizi ekonomide çözülmesi gereken gerçek soruna taşıyor.

Şimdi rapordan birkaç veriyi aktaralım: Bankacılık sektörüne ait Aralık 2008 ile Ocak 2009 sonuçları karşılaştırılıyor. Bankaların bir aylık sürede toplam varlıkları yüzde -2,8 gerileyerek 495,7 milyar lira olmuş. Kredilerdeki gerileme binde -5 oranında kalırken TL kredileri yüzde -1,7 düşüşle 257,7 milyar lirada kalmış.

Kredilerdeki düşüşü en iyi açıklayan gelişme ise mevduatlarda görülüyor. Mevduat düşüşünde oran sadece binde -1. Oysa TL mevduatında düşüş binde -8'e varıyor. Bir önemli fark, TL tasarruf mevduatında yüzde 1,1 artış var.

Şimdi gerçek sonuca bakalım. Bankalarımızın kârı Ocak 2008'de 1,3 milyar iken Ocak 2009'da kâr yüzde 22,8 artışla 1,6 milyar liraya yükselmiş. İlk bakışta bankalarımıza kâr açısından kriz uğramamış görülüyor. Adeta nazar değmesin demek geliyor insanın içinden.

Bu kâr rakamına bakınca şimdi bankalara mı saldırmak gerekiyor? Evet, zaten sorunda işte tam burada yatıyor. Bankalar Ocak ayında kâr rekoru kırarken muhtemelen Aralık ayındaki yüzde 13,6 oranındaki işsizlik rekoru da Ocak ayında yeni bir zirve yapacak. Banka kârları ile işsizlik rekora koşuyor.

Ama raporun detayına baktığımızda ciddi başka sorunları da görebiliriz. Bankacılık sektörü büyümüyor, aksine daralıyor. Belki de köpükler gidiyor.

Mevduat gerilemesi çok önemli: Tasarruf mevduatı artış göstermiş ama toplamda gerileme var. Burada bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Bankalardaki para hareketlidir; yani her gün faiz işliyor ve büyüyor. Faize rağmen mevduat olsun, kredi olsun bir küçülme var ise bu önemli bir soruna işarettir.

Bankaların kârlarında şimdilik kâğıt üzerinde bir sorun görülmüyor. Ama devamı açısından düşünüldüğünde işin rengi hiç de öyle değil. Sorunlu kredi artışı, ödenemeyen kredi kartları, hacizlere rağmen düşen varlık fiyatları gibi yığınla sorun bekliyor bankaları.

Fasit daireye girmemek gerekiyor. Sektör daralma sürecini sürdürürse bunun anlamı şudur: Reel sektör çökecektir.

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) şimdi çok zorda. Faiz indirimlerine devam etse mevduat toplamak zorlaşıyor. Yerleşik kişilerde bir süre sonra TL yerine döviz yatırımına akın edebilir. TL mevduatı ile Yabancı Para (YP) mevduat faizleri arasında katlanabilir bir oran mecburen bırakılacaktır. Açıkçası zor karar!

Ama ben asıl mevduat faizi ile kredi faizi arasında hâla çok yüksek olan makasa dikkat çekmek istiyorum. Bu sorun şu hükümetin derhal çözmesi gereken ana sorunudur. Mevduata yüzde 13'ler verilirken kredi faizleri bunun iki katı olamaz; olmamalı da. Bu marjı Türkiye kaldıramaz.

İlk başta tatlı kâr gibi görülse de bu marj ekonomik yapımızı çökertebilecek bir farktır. Sorun nerede ki? Neden bankalar mevduat ile kredi faiz oranları arasında çok yüksek bir marj uyguluyor?

Sanırım ilk sırada aklıma gelen kelime "güven" olmalı. Ekonomik yapı çok riskli ve Türkiye'de maalesef borçlular korunuyor. Oysa parasını veren alacaklı da korunmalıdır. Hileli iflas erteleme taleplerinin arttığı yönünde sıkça haberler geliyor. Çekleri ödememek için istek dışında elimden çıktı yollarına sıkça başvurulur olmuş.

Sonuç olarak belirteyim ki banklar ayrı telden çalıyor ama reel sektörün çöküşünden kaçamazlar. En azından reel sektördeki çöküş, bankalara sirayet etmeden sorunu çözelim. Kredi maliyetleri çok yüksek; bu fark azalmalıdır. Devlet mevduat ile kredi arasında "güven" probleminde yeni bir görev üstlenebilir.

Hatırlatma;

Bu sorunlar Anadolu'dan değil, Ankara'dan çözülür.


İbrahim Kahveci

Ağlayarak değil, meydan okuyarak!

“Türkiye algısı” konusunda gerçekten ciddi sorunumuz var. Küresel ekonomik krizin asıl sorumluları, gerçek kaybedenleri ortadayken bunun bir iç politika malzemesi yapılamasına, sanki “Türkiye'nin krizi”ymiş gibi pazarlanmasına, bazı çevrelerin krizle ilgili her olumsuz haberi büyük bir sevinçle karşılamasına, adeta krizden medet umar hale gelmesine dikkat çektiğim bir önceki yazıda, “bu krizin Türkiye'de sorumlusu yok” demiştim. Dün Ciner Grubu'nun ETİ Soda ve Üretim Tesisleri'nin açılışında “krize ağlayarak değil meydan okuyarak” karşı durmanın bir örneğine tanık olduk.

Bu örnekten hareketle; bazı çevrelerin kriz üzerinden iktidar hesaplarının ötesinde bütün Türkiye'nin benzer bir özgüven içinde olduğunu biliyoruz. İşte burada Türkiye algısı, Türkiye'nin geleceğine bakış, kimlerin nasıl bir Türkiye istediğine dair geniş bir tartışma alanı açılıyor. Sadece ekonomik krize bakış değil bu… İç politikadan bölgesel etkinliğe, dış politikadan iç iktidar ilişkilerine kadar her alanı kapsıyor. Zaten bugün Türkiye'de olan temel tartışma da bu.

İçeride “eski alışkanlıklar”ı sürdürmek isteyen imtiyazlıların, bütün dirençlerine rağmen, güç kaybetmesiyle Türkiye'nin çevresine yönelik dikkatli genişlemesi arasında ters bir oran var. Enerjiyi içeride tüketen zaaflar birer birer ortadan kaldırıldıkça, yüz yıl sonra ilk kez kendi duruşunu ve gücünü sergileme fırsatı yakalayan bir Türkiye çıkıyor karşımıza. Bugünlerde içerideki tartışmanın odak noktası burası işte.

Aynı tartışma Türkiye'nin dışında da yapılıyor. Ne tuhaf ki, her fırsatta bu ülkeye saldıranlarla içeride küçük ve kolay kontrol edilebilir ülke isteyenlerin cümleleri birbirinin neredeyse aynısı. Bizler, elbette hayalciliğe kapılmadan bu tartışmaları izleyeceğiz. Ama öncelikle kendi Türkiye algımızı kendi cümlelerimizle yazacağız. Dışarıdaki tartışmalarla ilgili hemen her gün yazılar yayınlanıyor, konuşmalar yapılıyor, bu algı bir şekilde, bir çok ülkenin Türkiye ile ilişkilerine yansıyor. Bugün bu “çok sayıda” yazıdan iki örnek vereceğim.

İngiltere Kraliçesi'nin Hukuk Danışmanı Yunan asıllı Vasilios Markezinis; Le Monde Diplomatique gazetesinin Türkçe versiyonunda; “Laik taraf ortama hâkim olursa, Türkiye'nin AB üyeliği de ivme kazanacak. Türkiye İslam'a yönelirse dünya çapında boy gösterecek” diyor. Ona göre; “Zaman geçtikçe Amerikalılar, Türkiye'ye olan ihtiyaçlarının Türkiye'nin Amerika'ya ihtiyacından çok daha büyük olduğunu anladılar.”

“İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye, birbirine tamamen karşıt ülkelerle dikkati ittifaklar kurma sanatını mükemmel bir şekilde uygulamıştır. Rusya'nın Boğazlara hâkim olmak istediğini tespit edince, hemen NATO üyesi oldu. Rusya buna, sol eğilimli Suriye ve Mısır gibi ülkelerde yatırım yaparak cevap verdi. Türkiye'nin tepkisi ise çok daha akıllıcaydı. İsrail ve Şah'ın İran'ı ile ilişkileri pekiştirdi.”

“İslam birçok Türk'ün gözü önünde ülkesinin din yoluyla etkisinin yayılması olanağını sergilemeye başladı. Bu yayılma çok boyutlu olabilirdi. Avrupa doğrultusunda (Arnavutluk ve Bosna), Kafkasya doğrultusunda (Türk etkisinin geleneksel alanı) hatta diğer İslam dünyası doğrultusunda olabilirdi çünkü gerek ekonomik gerekse iç birliktelik açısından Türkiye en önemli İslam devletlerinden; İran, Endonezya, Pakistan ve Mısır'dan daha güçlüdür.”

Yazının bundan sonraki bölümü, Başbakan Tayip Erdoğan'ın bu süreçte oynadığı rolle devam ediyor. Markezines'i bir Yunanlı kabul edip okuyunca bu sözleri dikkate almak, İngiltere Kraliçesi'nin danışmanı sıfatıyla okuyunca da, çok daha fazla ciddiyet ve sorgulamayla dikkate almak gerektiğini düşünüyorum.

Diğer bir örnek ise Amerika'dan. Neocon Washington Times gazetesindeki ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye ziyaretine sert eleştiriler yöneltilen yazı. Frank Gaffney imzalı “Şeriat'ı kucaklamak mı?” başlıklı yazıda “Sayın Obama, 'İslam'a saygı kampanyası' çerçevesinde Nisan başında Türkiye'ye seyahat edecek. Orada ülkeyi İslamlaşma yoluna sokan bir İslamcı hükümete hürmet edecek” ifadeleri kullanılıyor. Yazıda Türkiye'nin iç politik ayrışmasına vurgular özellikle dikkat çekiyor.

Peki kim bu Frank Gaffney? George Bush'un kullandığı İslamofaşist kavramını keşfeden, Reagan yönetiminin Savunma Bakan Yardımcısı olan Gaffney, aynı gazetede 27 Eylül 2005'te yayınlanan “İslamcı Türkiye'ye hayır” başlıklı yazısında; “Türkiye'nin İslamofaşist ülke haline dönüşmekte olduğu”nu, bu nedenle de AB'den uzak tutulması gerektiğini iddia ediyordu. Türkiye'de belli çevrelerin iç iktidar çatışmasında rol oynayan, lobicilik adına bu ülkenin milyon dolarlarını hortumlayanlarla beraber olan, darbe çağrıları yapan “Türkiye uzmanı” entelektüel teröristler kadrosunda yer alan, kurulduğundan beri AK Parti'yle savaşan, bu savaşı İslam'la savaş olarak niteleyen, Bush yönetimini bu yönde destekleyen, dar bir çevre üzerinden kolay yönetilebilir bir Türkiye isteyen İsrail aşırı sağı kontrolündeki isimlerden biri.

Dışarıda; Türkiye'nin gelecek on yılda sürprizler yapacağını söyleyenlerle iç çatışma tezlerine yatırım yapanlar arasında çok hararetli bir tartışma var. Türkiye'nin zaaf alanlarını ortadan kaldırıp bölgesinde etkinliğini güçlendirmek, içeride ve yakın çevresindeki sorunları giderdikten sonra küresel düzeyde güç ve saygınlık elde etmek isteyenlerle bu ülkeyi dar alana hapsederek, özgürlükleri bir kenara iterek, iç gerilimler üzerinden korku yaşarak imtiyazlı iktidar hesabı yapanlar arasında da aynı tartışma var. Ergenekon operasyonundan Kürt sorununa, AB sürecinden Ortadoğu'ya yönelik kapsamlı açılıma, Anayasa tartışmalarından krizin algılanma ve pazarlanma biçimine kadar her alanda bu tartışmayı izliyoruz. Ancak ABD'deki “eski Türkiye”yi özleyenler ile içerideki “dostları”nın etki gücü hızla eriyor.

Bu, yeni bir durum. Türkiye için en sancılı dönem diyebiliriz. Ekonomik krizin de etkisiyle küresel güç dengelerinin hızla değiştiği bu dönemde yeryüzünün fay hattının tam merkezinde bulunan Türkiye'nin farklı bir pozisyon belirlemek dışında hiçbir şansı yok. Bu da güçlenmek... İçerideki yıkıcı tartışmaları en zararsız hale getirme becerisini göstermek zorunda. Önümüzdeki yıllarda bu “pozisyon değişimi”ne çok daha somut gelişmelerle, çok daha güçlü vurgularla tanıklık edeceğiz. Hayalperest olmak değil ama, yeni durumu algılayabilme, yeni sözler söyleyebilme, iddialı olma zamanı.


İbrahim Karagül

Balbay'ın günlükleri ve diğerleri…

Mustafa Balbay'ın günlüklerini, okuyorum. Aynı Özden Örnek'in günlüklerini okuduğum gibi… Ayışığı, Sarıkız operasyonlarını, darbe hazırlıklarını anlatıyor bu günlükler ve birbirini tamamlıyor.

Sayfalar akıp gidiyor…

Mustafa Balbay-Şener Eruygur…

Şener Eruygur-İlhan Selçuk…

Levent Ersöz, Şener Eruygur ve kalabalık bir gazeteci topluluğu…

Konu hep aynı, toplumu ve devleti siyasi iktidara karşı nasıl seferber etmek gerek, bunu konuşuyorlar…

Sadece tartışmıyor, plan yapıyorlar, somut önerilerde bulunuyorlar…

Balbay, Ergenekon davasından tutuklu, hükümeti silah zoruyla devirmek için teşekkül kurmaktan suçlanıyor…

Balbay, Cumhuriyet Gazetesi'nin Ankara temsilcisi, 2003-2004 yıllarında dönemin Jandarma Genel Komutanı Eruygur başta olmak üzere kimi kuvvet komutanlarının darbe hazırlıklarına giriştiği dönemde de aynı görevdeydi.

Onunla ilgili o günlere ait akılda kalan en önemli gelişme, Cumhuriyet gazetesinin attığı "Genç Subaylar Rahatsız" manşeti ve haberiydi. New York süreci, yani Kıbrıs meselesi, AB açılımları sırasında Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök'e Emin Çölaşan vari köşelerden salvo ateşi açıldığı günlerde atılmıştı bu manşet.

Bakın dün bir gazete o günleri nasıl yorumluyordu:

"Balbay'ın 2003 yılı başında Cumhuriyet gazetesinde attığı 'Genç Subaylar Rahatsız' manşeti Türkiye'de uzun süre tartışılmıştı. Balbay'ın bu haberi 'manipülasyon' amaçlı yazdığı, bunun Özden Örnek'in günlükleriyle kanıtlandığı iddia edilmişti. Şener Eruygur'un Jandarma Genel Komutanı olduğu dönemde 'Ayışığı' ve 'Yakomoz' darbe planlarına uygun atılmış bir manşet olduğu ileri sürülmüştü. Hedef, 'Yetim' kod adı verilen dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün görevden çekilmesini sağlamak ve 'Gemi Aslanı' kod adlı Başbakan Recep Tayip Erdoğan'a gözdağı vermekti. Darbe planlarından haberdar olan dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, haberin gayesini çok iyi bildiği için, haberi yalanlamakla kalmamış şu çarpıcı cümleyi sarf etmişti: 'Çok ağır olacak; ama lanetliyorum.'…"

Mahkeme sonucu, Ergenekon soruşturması, davası…

Elbet bunlar çok önemli…

Ama daha önemli olan gerçeğin tüm çıplaklığıyla açıkta olması, akıllarda ve vicdanlarda hükmün verilmiş olmasıdır…

Ama hat tek değil…

Örneğin kimi köşe yazıları Balbay'ın tutuklanmasını, anlaşılması zor bir "düşünce özgürlüğü" meselesi ilan ettiler ve onun imza gününe onun adına katıldılar.

Anlaşılması gerçekten zor…

Değil mi ki o gün bugün kimi yazarlar o dayanışmaya neden katıldıklarını anlatmak zorunda hissediyorlar kendilerini…

Oya Baydar'ın Taraf Gazetesi'nde çıkan "Darbe Kuşaklarına Açık Mektup" başlıklı yazısı onlarca kez anılmaya hak eden bir mükemmellikte kaleme alınmış. Tutuklanması, desteklenmesi, günlükleriyle Balbay meselesini düşünmek isteyenler için rehber bir yazı Oya'nın yazısı…

"O arkadaşımızın tutukluluk nedeninin ve dava dosyasındaki yerinin gazeteci olarak yazdığı yazılar falan değil, darbe planlarına bulaşmak olduğunu bilmiyor muydunuz? Neydi sizleri darbe teşebbüsü suçlamasını aklamaya, desteklemeye sürükleyen? Haksız, hukuksuz bir ithama, darbe ithamına maruz kalmış meslektaşınızla dayanışma için orada bulunduğunuzu söyleseydiniz; Hrant Dink her duruşmasında Ergenekon davasının elebaşı sanıkları tarafından adım adım ölüme gönderilirken aklınıza gelmeyen böyle bir toplu destek eylemini, yine de alkışlayabilirdik. Ama orada, 'Arkadaşımız darbeci değildir, onun darbeye teşebbüsten tutuklanmasına itirazımız var' diyemiyordunuz ki. 'Düşünce ve basın özgürlüğünü savunmak için buradayız' diyordunuz. Darbeciliği ne zamandır düşünce özgürlüğü kapsamında bir temel hak saymaya başladınız?..."

Böyle diyor Oya…

Hal böyledir.


Ali Bayramoğlu

17 Mart 2009 Salı

Müslüman ve su

Atalarımız: "Su gibi aziz ol" demişler.Her şey sıkıştırılabildiği halde su sıkıştırılamaz. Su yumuşacık olduğu halde mermerleri deler, dağları yol eder, dağların üstünden aşar, denizine yine kavuşur. Ağacı çiçek, demiri çelik yapar.

Müslüman insan da kendini sıkıştıranların sıkıştırmasına aldırmadan yoluna devam eder. Müslüman'a karşı koyun gibi yumuşak huylu olur, düşmana karşı aslan kesilir.

Yağmur damlaları sele dönüşür, seller de göle dönüşür. Atalarımız da "Damlaya damlaya göl olur" demişler.

Müslümanlar da benim olmadığım yer eksiktir der, azlığına bakmaz ve milyarlarca Müslüman nüfusun tek tek Müslümanlardan meydana geldiğini bilir ve Müslümanlar denizine katılarak suları coştururken kendisinin kaybolmayacağını bilir.

Su, çeşmede, fıskiyede, havuzda, sarnıçta, depoda, kuyuda, tankerde, şişede, fıçıda şekilden şekle girer ama su özelliğini kaybetmediği gibi, Müslüman da bulunduğu yer ne olursa olsun özelliğini kaybetmez.

Su, ulaştığı yerleri önce temizleyip sonra yeşerttiği gibi, Müslüman da birlikte olduğu insanı önce şirkten, yalandan, haramdan, fuhuştan, hortumdan temizler sonra o temizlenen yeri İman, İslam, helal, izzet, iffet, namus, şeref, haysiyet gibi özelliklerle bezer.

Duran su kokar ve pislik çoğaltır. Akarsu pislik tutmadığı gibi temizleyicilik özelliğini de tazeler durur.

Müslüman insan da hareketsiz kalır, tembelleşirse etrafındaki çalışkan Müslümanlar hakkında yıpratıcı laflar üretmeye başlar, pislik üretir. Çalışan insanın dedikodu yapmaya zamanı olmaz.

"Kurbağa sesiyle su bulanmaz." Karga sesiyle tabii musikinin ahengi bozulmaz. Müslüman da âb-ı hayat gibi akışına devam eder ve hakkında çıkarılan kötü sözlere, korkutucu naralara, iftiralara, şantajlara aldırış etmeden susuz çöl gibi yüreklere veya tatlı su göllerine akmaya devam eder.

Gündüz olunca güneş, gece olunca yıldızlar üzerimize ışık yağdırıyorlar. Dereler, nehirler, ırmaklar kirleniyor. Göllerde ve denizlerde canlılar can çekişiyor. Böyle giderse bir damla temiz su bulamayacağımız zannına kapılırken güneş gölleri, denizleri, bataklıkları ısıtıyor, kirli suları buharlaştırıyor, hava imbiğinden geçiriyor ve gökyüzünden tertemiz olarak tekrar tekrar üzerimize rahmet olup yağıyor.

Her Müslüman bu toplumda ister istemez günahlarla kirlenir. Pişmanlık ateşiyle yanan yüreğine gözyaşlarını dökerek ateşini alevlendirir ve böylece günah kirlerinden arınır.

Binlerce ton suyun buhar olup gökyüzüne yükseldiğini, ülkelerden ülkelere rüzgar atıyla geçtiğini ve takdir edilen yere yağdığını görüyoruz.

Kur'an ayetleriyle yüklenen bir Müslüman, yağmur yüklü bulutlar gibi ihtiyaç hisseden gönüllere yağmalıdır. Yağarken engel tanımaz. Yağmur, şemsiyeye sığınanın etrafına yağar ve buharıyla yine ona faydalı olur.

Müslüman da gönül kapısını İslâm'a kapatanların üzerine yağacak ve kalp üzerine kapatılan perdelerin arasından incelecek buhar halinde gönlüne girecek, küfrün kabuğunu kıracak ve kula kul olma esaretinden o insanı kurtaracak.

Tuzlu denizlerden, kirli bataklıklardan, güzel göllerden, tatlı ırmaklardan, kanlı harp meydanlarından, güzel gül bahçelerinden buhar halinde yükselen ve yağmur olup dünyamıza yağan ve ölü toprakları dirilten sular gibi olalım.

Müslüman insan da camilerden, mekteplerden, meyhanelerden, batakhanelerden, meclislerden, meydanlardan, üniversitelerden, hastahanelerden, yetimhanelerden, harp meydanlarından ve her yerden geçecek ve temizlik görevinin yanında yeşertme görevini de yerine getirecek.

Buz gibi katı insanları nefesiyle eritecek, buharlaşmış, kimliğini yitirmiş insanları da aslına döndürecek.

Su, kendisine direnen dağları eritir, taşları oyar yine de yoluna devam eder.

Su, Hz. Nuh'un ve Hz. Musa'nın engellerini de kaldırıverir.

Müslüman insan da insanlığın ve İslâm'ın baş belalarını ıslah edemezse onları eritmesini bilir ve engel olmalarını engeller.

Su sesi gibi rahatlatıcı, su gibi serinletici ve yeşertici olmaya devam edin. Sessizce akın. Bulunduğunuz yerdeki, kurs, burs, yurt, cami, cemaat, vakıf, dernek faaliyetlerine katkıda bulunun.

Siz akmaya devam ederseniz, kimse size zarar veremez, hatta "Akan sular durur."


Mahmut Toptaş

Nereye gidiyoruz?

Bir yapı market firmasının reklamıydı: Kadın alışverişten çıkıyor, ellerindeki poşetlerle arabada bekleyen kocasının yanına doğru koşturuyor ve elinde tuttuğu faturayı göstererek bağırıyordu: "Haydi, biran önce gidelim..." Verilmek istenen mesaj şuydu: Bu yapı marketin fiyatları öylesine ucuzdur ki, aldıklarınıza az ödeme yaptığınızda, faturanızda bir yanlışlık olabilir hissine kapılabilirsiniz... Ama, siz ardınıza bile bakmayın, oradan sıvışın.

Reklamların bile sosyolojik olarak nasıl bir dönüşüm yapmaya çalıştığını bundan daha güzel anlatan bir kare yoktur herhalde. Vahşi kapitalizm içimize öylesine işledi ki, artık, geçmişe ait değerlerimizden eser kalmadı. Dünyayı bize sunulan değerlerle, kavramlarla izah etmeye çalışıyoruz. Kazanmak, kazanmak, sürekli kazanmak. Başkalarına yaşam hakkı tanımayan bir rekabet içinde olmak. Kanaatkarlık, tevazu, diğergamlık yok oldu. Enaniyet, bencillik, egoizm damar damar içimizi sardı. Çünkü, dünyayı sadece maddeden ibaret gören bir anlayışın gayya kuyusuna düşürüldük. Vicdan yokoldu.... Kendimizi anlamlandırabileceğimiz kavramlar hayatımızdan çıkarıldı. Kimliklerimizi başkaları biçiyor bize. Neyi satın almamız gerektiğini, niçin satın almamız gerektiğini onlar önümüze koyuyorlar. Medya manivelasıyla zihinlerimiz dönüştürülüyor. Hayatları mantar tiplerle oluşturulan senaryolara esir ediyorlar. Her akşam evlerimize giren tuzu kuru tiplerin hayatları, gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi olmayan senaryolar, yarışmalar, tartışmalar her şeyimize müdahale ediyor.

İnsanlar, artık ekranlarda gördükleri yaşamlara özenen, kendi kimliğinden memnun olmayan zombilere dönüştürülüyor.

Dikkatinizi çekiyor mu? Özellikle son dönemde, gasp, tecavüz, hırsızlık, arsızlık konularında mahkemelere sevk edilen insanlara bakın... Yüzlerini gizleme gereğini bile duymuyorlar. Bir zamanlar gazetelerin üçüncü sayfalarının manşeti olan bu tür haberler, artık vaka-i adiyeden sayılır oldu. Ders verdiği minicik çocuğun ırzına tasallut eden öğretmenler bile türedi memlekette. Bu ne pespayeliktir... Bu ne ahlaksızlıktır...

Nereye gidiyoruz? Özümüzü kaybediyoruz... Bir toplumu ayakta tutan değerler, siyaset, ekonomi değerleri değildir. Bir toplumun çimentosu ahlaktır... Bir toplumun çimentosu, saygıdır, sevgidir, hoşgörüdür, iffettir, ardır, namustur, hayadır. Eğer bu değerleri kaybederseniz, o toplumu ayakta tutabilmenin imkanı yoktur.

Bir zamanlar TRT'li dönemde Dallas dizisiyle evlerimize giren türlü ahlaksızlıklar ve Ceyar'la özdeşleşen kötülükler vardı. Şimdi, en çok reyting getiren dizilerimizde bu tür ahlaksızlıklar, kötülükler, pespayelikler çok matah bir şeymiş gibi bizlere yedirilmiyor mu?

Ne günlere kaldık? Misafir ağırlama geleneğimizin en güzel timsali olan sofralarımızı bile birbirimize karşı puan kapma yarışına, reyting oyuncağına döndürdük... Allah'ın nimetini yerden yere vurup, puanlamayı hüner saydık. Fakirliği, fukaralığı, acıyı kutulardan devşirip para kazanma materyali yaptık. En kutsal değerlerimizden izdivacı bile reytinge kurban ettik. Türkiye, çok tehlikeli bir eşiğe doğru hızla yolalıyor.

Bu eşik, değerlerlerini, kutsallarını, ahlakını, iffetini elinin tersiyle iten, kayıp bir kuşağın eşiği olacak... Bizden söylemesi!


Nedim Odabaş

Krize karşı aile boyu direniş

CNN Türk muhabiri, sanayimizin kalbi Kocaeli’nde bir kadın çalışana soruyor:
Ne durumdasınız?
- Vallahi bugüne kadar direndik. Ama artık tıkandık.
Maaş almadan mı çalışıyorsunuz?
- Evet. Maaş yok. Ama çalıştık. Patronlarımız işi çevirmek için çok uğraştılar. Ama olmadı.
Peki maaş almadan nasıl geçindiniz?
- Vallahi ailemizin yanına taşındık. Kredi kartlarına yüklendik. Böyle idare etmeye çalışıyoruz. Belki işler düzelir diye direndik ama tıkandık. Patronlarımız da çok uğraştılar, bankalara başvurdular ama prosedür çok fazla. Sonuç alamadık.
Muhabir hemen yanındaki gence soruyor:
Siz de askerden geldiniz, işsizsiniz?
- Evet. Askerden geleli bir ay oldu. Giderken işler çok iyiydi. Ama şimdi eski işe dönmenin imkânı yok.

Aile bağları
Türkiye, krize karşı aile boyu direniyor. 2000-2001 krizine de böyle direnmişti. Türk toplum yapısı, aile anlayışı krize karşı bir avantaj. Bir ailede bir maaş kalsa, o paylaşılıyor. Gençler ailelerinin yanına taşınabiliyor. Tek bütçeyle birkaç aile geçinmeye çalışıyor. Bu sosyolojik avantaj, “sosyal devlet”in yerini alıyor. Feodal kalıntılar sosyal güvenlik sistemi gibi işliyor.
CNN Türk’te, “anne-baba evine” taşındıklarını söyleyen genç kadın bir istisna değil. Son dönemde aile yanına taşınmalar arttı. Özellikle kirada oturan gençler, ailelerinin yanına dönüyor. Evi olanlar da yine aile yanına gidip evini kiraya vermeye çalışıyor.
Bu gerçek 2000-2001 krizinde de dile getirilmişti. Aynı dönemde krize giren Arjantin’de halk sokaklara dökülmüş, marketleri yağmalamıştı. “Böyle bir şey Türkiye’de yaşanmadıysa” demişti sosyologlarımız, “aile dayanışması” geleneğindendir.
Tabii, ekonomik krizle, işsizlikle mücadele tek başına gelenek-görenekle çözülecek bir iş değil.
Türkiye’nin gerçek gündeminin işsizlik olduğunu TÜİK rakamları bir kez daha ortaya koydu. Rakamların dili, seçim meydanlarındaki söylemle örtüşmüyor. Türkiye, tarihinin en büyük işsizlik sorunuyla karşı karşıya.

Rekor işsizlik
TÜİK’in rakamlarına göre, işsizlik oranı yüzde 13.6 düzeyine çıkmış durumda. Her 100 kişiden 14’ü işsiz.
Bu bir rekor. Bundan önceki en yüksek işsizlik oranı 2004’te yüzde 12.4 olarak görülmüştü.
Gençlerle ilgili rakamlar daha da çarpıcı. Gençler arasında işsizlik oranı yüzde 25.7. Bunun anlamı da her 4 gençten birinin, hatta her 3 gençten birinin işsiz olduğu.

Kentlerde durum
Yine TÜİK’in açıkladığı rakamlara göre, işsizlik oranı kentlerde yüzde 15.4, kırsal kesimde ise yüzde 10.6 düzeyinde. Kırsal kesimde oranın düşük olmasının nedenlerinden biri de kırsal yaşam tarzının bir sonucu olan “gizli işsizlik” oranının işsizlik sayılmaması.
Bir iş yapıyormuş gibi görünen ama bir kişinin yapacağı işi aile işçisi olarak iki veya daha fazla kişinin yapması. Buna karşın kırsal kesimdeki işsizlik 2.6 puan artmış durumda.

Etkili önlemler
Yerel seçimler, ekonomik krize karşı alınması gereken önlemleri geciktirdi. IMF ile anlaşma bunun somut örneklerinden biri. Nitekim seçime az kala IMF ile yeniden temasa geçilmesi bile piyasaların ateşini kısmen düşürdü.
Piyasayı canlandırmak üzere alınan vergi indirimi kararları da olumlu, ancak geç alınmış kararlar olarak karşılandı.
Siyaset, ekonomik krizin önüne geçti. Ancak, rakamlar krizin saklanamayacak boyutlarda olduğunu gösteriyor.
Artık zaman yitirilmemeli...
Aile bağları, hızla büyüyen işsizliğe bir yere kadar dayanabilir.

Fikret Bila

Saadet Ankara’da, MHP İstanbul’da

Saadet’in Ankara adayı kim, bilen var mı? Ya MHP’nin İstanbul adayının ismini kaç kişi biliyor?

Bu şehirlerde yaşamıyorsanız, partili de değilseniz ikisini de bilmezsiniz. Çünkü adlarını duymamışsınızdır.

Ama MHP’nin Ankara adayının Mansur Yavaş olduğunu, Saadet’in İstanbul adayının Mehmet Bekaroğlu olduğunu sağır sultan bile biliyor. Çünkü onların adını sağır sultan bile duydu.

Medya sağolsun. Daha doğrusu malum medya grubu.

Bu gruptaki arkadaşlar oturmuşlar kafa yormuşlar, AK Parti’ye nasıl oy kaybettiririz diye. Sonunda bulmuşlar: İstanbul’da Saadet Partisi AK Parti oylarını bölme potansiyeli taşıyor. Ankara’da ise MHP aynı işlevi görmeye aday. Öyleyse İstanbul’da Saadet’in, Ankara’da ise MHP’nin adayını öne çıkaralım, demişler.

Onu yapıyorlar.

Onun için MHP’li veya Saadetli vatandaşlarımız ‘Ne güzel, medya da bizim adaylarımızın cazibesine kapıldı, hakkımızı teslim ediyorlar’ diye düşünmesinler.

Onun yerine MHP’liler ‘Bizim İstanbul adayımız neden televizyonlarda hiç görünmüyor’ diye düşünsünler.

Saadetliler de ‘Bizim parti Ankara’da aday çıkarmadı mı yahu!’ diye sorgulasınlar.

Böylesi daha iyi olur.

Aynı sorgulamayı DSP’liler için de önerebiliriz.

Merhum Ecevit’in partisi İstanbul’da en ‘medyatik’ adaylardan birini çıkardı. Prof. Ahmet Vefik Alp’ten söz ediyorum. Kelimenin tam anlamıyla ve her bakımdan ‘medyatik’ bir figür...

Hatırlayın, daha önceki adaylıklarında ekranlardan inmiyordu. Şimdiyse ara ki bulasın. Hatta adaylığından çoğu İstanbullu’nun haberdar olduğunu bile sanmıyorum.

İstanbul’un ilçelerinde de ‘Ne olur ne olmaz CHP oylarına zarar verebilir’ denilerek ekranlara yaklaştırılmayan DSP adayları var. Başta Şişli adayı Mustafa Sarıgül. Düşünsenize Sarıgül bile bu seçim itibarıyla ‘medyatik siyasetçi’ liginden ayrı düştü.

DSP adayları olarak yalnızca Levent Kırca ile Zekeriya Beyaz kendilerini kabul ettirebiliyorlar. Çünkü seçilme şansları yok ve -daha da önemlisi- bölgelerinde CHP’nin de iddiası olmadığı için ‘oyların bölünmesi tehlikesi’ yok.

Ama aynı şey sözgelimi Beşiktaş adayı Ayfer Atay için geçerli değil. O CHP oylarını bölebilir. Dolayısıyla ne ekranlarda ne gazete sayfalarında yer bulması imkansız.

Bir de Eskişehir adayı Prof. Yılmaz Büyükerşen var.

Bir önceki seçimde Büyükerşen’e gazetelerinde ve televizyon kanallarında toplam ne kadar yer vermişler, şimdiki seçim kampanyasında ayrılan yer o miktarların kaçta kaçı?

Boş vakti olan bir arkadaş çıkıp araştırsa, ilginç bir tabloyla karşılaşabiliriz.

Ve daha nice ilginç tablolarla...

İbrahim Kiras

İşsizlere hesap verin!

TÜİK Aralık ayına ait işsizlik verilerini açıkladı. Aralık itibari ile işsizlik oranı yüzde 13,6'ya yükselmiştir. Durum vahim…

Bu vahim durumun hesabını kim verecek? İşsizlik ekonominin tümü demektir. Para politikası, maliye politikası olsun hepsi son amaç olarak işsizliği önlemeye yöneliktir. Borsa, döviz olsun hepsi işsizliğin çözümü için kurulan bir düzendir. IMF anlaşması dahi temelde işsizliği çözmek için istenmektedir. Sanayiciler de işsizliği azaltsınlar diye destekleniyor.

Son paket (rivayete göre 4. paket) stok tüketimini azaltmaya yönelik olsa da nihai amacı işsizliği azaltmaktır. Şirketler stokları satılınca yine üretime geçecekler veya üretimlerini sürdürerek işsizliği azaltacaklardır.

Bu kadar önemli olan işsizlik oranlarımız neden çok yüksek? Neden çözemiyoruz bu illet sorunu?

Bugün Türkiye'nin işsizlik sorununa hesap verilmesi gerekiyorsa; kimlerin hangi sırada hesap vermeleri gerekiyor? Bugün hesap verme noktasında olanların hesabını azaltmak gibi bir durum değil benim söyleyeceklerim. Sadece geçmişte mikropları bu ülkeye bulaştıranları da hesap içine almak gerektiğini açıklayacağım.

İşsizlik sorununda önemli bir problem ekonomik krizdir. Yüzde 9'larda seyreden işsizlik oranlarımız mevsimsel etkilerle beraber yüzde 14'lere doğru yol alıyor. Bu krizin iki yönlü etkisi vardır. İçsel etkiler ve dışsal etkiler. Dışsal etkilere içsel bir müdahale yapılamayacağına göre işsizliğin dış etkisinin hesabı da içerde verilemez.

İşsizlik oranının 5 puana varan artışında en azından yarısı dışsal etkinin dışında içsel faktörlere bağlanabilir. O zaman yüzde 2,5'luk bir işsizlik oranının hesabını iç yönetime, yani hükümete sorabiliriz. Yaklaşık 24 milyon işgücü katılımda bu orana göre 600 bin kişi hesap sorabilir.

Ama işsizlikte bizim ekonomik krizden çok daha kötü yapısal sorunumuz bulunmaktadır. Ekonomik kriz çözülse bile işsiz kalmaya mahkûm bir ordu yetiştirmeye devam ediyoruz. Ekonominin en canlı olduğu dönemlerde bile bizim işsizlik oranımız aslında artıyordu ve artacaktı. Sadece inşaat sektörü ile bu vasıfsız işgücünü bir miktar gizleyebiliyorduk, o kadar. En canlı dönemde bile işsizlik oranımız yüzde 9'ların altına düşemedi.

Aslında bir de her dönem işsiz oranı vardır. İş değiştirenlerden veya çok istekli olmayan işsizleri bu taban işsizliğe katabiliriz. Bu oran ise yüzde 3-4 seviyelerindedir.

O zaman hesap basit: Ekonomik canlılık ile çözülemeyen işsizlik oranımız yüzde 9 ise ve taban işsizliği yüzde 4 kabul edersek aradaki yüzde 5 işsizliğin hesabını kim verecek? İşte bu yüzde 5'lik işsizlik hesabını geçmişten sormak gerekiyor.

Bugünkü işsizlikte iki büyük karara dikkat çekmek gerekiyor. Birincisi erken emeklilik kararı: Erken emekliliğin Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni nasıl çökerttiğini 500 milyar doları aşan devlet katkıları ile görebiliyoruz. Kayıt dışı işsizliğe olan katkısından tutun da işçilik maliyetlerini artırmasına kadar birçok faktör "erken emeklilik" uygulamasından beslenmiştir. Hatta devlet bütçesinin açık vererek büyük altyapı yatırımlarının yapılamaması ve işsizliğin artması da erken emeklilik maliyetlerinden gelmektedir.

İkinci hesap ise çok daha zordur. O hesap Türk halkını vasıfsız bırakan 28 Şubatçıların kararıdır. İmam Hatip Liselerinin önünü kapatacağız diye Türk halkı düz liselerde vasıfsız bir eğitim sistemine mahkûm edilmiştir.

Hem erken emeklilik hem de 28 Şubat sürecinde ise karşımıza bir isim çıkıyor: Süleyman Demirel.

Hükümet 600 bin kişinin hesabını verecekse 1 milyon 200 bin işsizin hesabını ve gelecekte vasıfsızlıktan dolayı belki de ömür boyu işsiz kalacakların hesabını da sormak gerekmiyor mu?

Hastalık değil önemli olan mikrobun bulaştırılmasıdır.

İbrahim Kahveci

Euro'yu batıracaklar mı? 1 katrilyon dolar da ne?

Küresel ekonomik krizin Türkiye'ye yansımalarını, sanki Türkiye'nin kendisinden kaynaklanan bir kriz varmış gibi, ekonomi bu yüzden krize batmış gibi göstermeye çalışmak, dolayısıyla olumsuz gelişmelere içeriden sorumlu aramak hiç de adil değil.

Seçim kampanyaları sırasında benzer yaklaşımlar bir şekilde anlaşılabilir ama ekonomide kötü görüntüleri büyük bir sevinçle karşılamak, bir nevi öc alma girişimi gibi yansıtmak, dünya büyük bir çöküşe sürüklenirken bunu iç politika malzemesi yapmak, genel bir seferberlik havasında üstesinden gelinmesi gereken böyle bir sorunu sokak kavgasına dönüştürmek tam bir basiretsizlik örneği.

Bu bakışın en zarar verici yanı, gerçeğin, görülmesi gerekenin üstünün örtülmesi oluyor. Krizin sebebini, büyüklüğünü, etkilerini, sonuçlarını anlama konusunda kitleler yanlış yöne sevkedilirken, alınacak tedbirlerin önü de kapatılmış oluyor. Krize karşı verilecek mücadelede en büyük yanlışlık bu. En zarar verici olacak yanlışlık da bu.

Hepimiz biliyoruz artık; bu krizin Türkiye ile, gelişmekte olan ülkelerle hiçbir ilgisi yok. Bu kriz merkez ekonomilerin krizi. Küresel ekonominin patronlarının krizi. Aslında batan da onlar, biz değiliz. Her ne kadar Türkiye ve orta ölçekli ekonomilerde büyük korkular yaşansa da asıl korku, panik bu piyasalarda yaşanıyor. Asıl bedeli onlar ödeyecek. Ödüyor da. Üstelik, pek kimse dile getirmek istemese de, gelişmekte olan ekonomilerin krizi daha hafif atlatma, kriz sonrası büyük sıçrama yapma ihtimali daha fazla. Daha şimdiden, çöken bankacılık sistemine karşı faizsiz bankacılık sistemi ve Müslüman ülkelerin potansiyel gücüne işaret edilmeye başlandı.

Biraz daha net bilgilerle tartışalım:

1- Sadece bir buçuk yıl içinde dünyanın ortak zenginliğinin yüzde 45'i eridi.

2- Amerika'nın ithalat-ihracatı yani dış ticareti, Ocak ayı verilerine göre 1930'dan bu yana en büyük düşüşünü yaşadı.

3- Türev piyasaları izleyen tek kurum olan The Bank of International Settlements verilerine göre, küresel türev piyasalar 1.14 katrilyon dolara yükseldi. Dikkat edin milyar dolar değil, trilyon dolar değil, katrilyon dolar. Bunun 548 trilyon doları kredi piyasalarından. Dünyanın toplam gayri hasılası ne kadar biliyor musunuz? 60 trilyon dolar… Mesela; Mart 2008'de Bear Stearns battı. Bu şirketin türev piyasası 13.4 trilyon dolardı. Amerika'nın toplam gelirinden büyük.

4- Bazıları buna ekonomik sistem diyor. Küresel ekonomik sistem. Türkiye'nin de Amerika'nın da Avrupa Birliği ülkelerinin de Asya ülkelerinin de içinde bulunduğu dünya ekonomik düzeni. Oysa bu tam bir sahtekarlık. Bir balon. Bu zaman ayarlı bomba. Şimdi bu balon sönüyor, bombalar birer birer patlıyor.

5- ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Ben Bernanke, siyasi iradenin, bankacılık sistemini kurtarmaya yönelik destek paketlerini tamamlaması halinde, ABD ekonomisinin gelecek yıl toparlanmaya başlayacağını söylüyor. Ona göre kriz bu yıl dibe vuracak, gelecek yıl toparlanmaya başlayacak. Yine ona göre ABD, 1930'daki büyük bunalımı yaşamayacak.

6- Krizin bu yol dibe vuracağı doğru. Belki Haziran aylarında bunu göreceğiz. Haziran'a kadar her alanda şaşırtıcı spekülasyonlar yaşayacağız. Mesela önümüzdeki haftalarda Euro üzerinde bu spekülasyonları görebiliriz. Ama 1930'lardaki bunalıma düşülmeyeceği yanlış.

7- ABD, 1930'lardan çok daha büyük bir bunalım yaşayacak. Çünkü; Ekim 1929'da borsa çökerken bankacılık sistemi hala ayaktaydı. Daha sonra bankalar spekülasyona girdi ve büyük bataklar oluştu. Şimdi bankacılık sistemi neredeyse tamamen çöktü.

8- 1930'larda ABD uluslararası kreditör ülkeydi. Şimdi tam tersine çöküşe ABD öncülük ediyor. ABD çöktüğü için dünya çöküyor, dünya ABD'ye kreditör oluyor. Dünya ABD'nin zararlarını ödüyor. Aslında hepimiz bu ekonomik sistemin ve ABD ekonomisindeki sarsıntının bedelini ödüyoruz.

9- Krizden kurtulmanın tek yolu var ve bunu aslında herkes biliyor. Öyle yüz milyar dolarlık yardım paketleri değil çözüm. Spekülatörler silinip atılmadan bu kriz önlenemeyecek. Krizin sebebi onlar; bu sistem üzerinden bir küresel kumar masası kurulmuş, onlar oynuyor bizler, dünyanın tamamı bunun bedelini ödüyor.

10- Hal böyle iken Türkiye'deki ekonomi çevrelerinin, medyanın, siyasilerin krizi algılama ve pazarlama biçimi bu gerçeklerin çok ötesinde. Böyle bir yaklaşım Türkiye'ye yapılan en büyük haksızlıktır. Açıkça, içinde bulunduğumuz krizin Türkiye'de bir sorumlusu yoktur. Krize rağmen, bu sarsıntının etkilerine rağmen Türkiye, bugünkü haliyle krizden kısmen az etkilenen ülkeler kategorisinde yer alıyor. Japonya'dan G. Kore'ye, ABD'den Avrupa Birliği ülkelerine kadar, krizin etkileriyle ilgili verileri karşılaştıranlar bunu görecektir.

11- Bakmayın Batı'dan gelen "batacaksınız" yaygaralarına. Bu kampanyaların tek hedefi, içinde bulundukları krizi, dünyanın geri kalanına özellikle de gelişmekte olan ülkelere ihraç etmektir.

İbrahim Karagül

Asker demokrasinin neresinde?

Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Salim Dervişoğlu'nun Yeni Şafak'tan Mehmet Gündem'e verdiği röportaj üzerinde durmaya değer.
Özellikle Kürt meselesi hakkında söyledikleri, 'devlet'in bu konuda önemli bir yaklaşım ve siyaset değişikliğine hazır olduğunun da bir işareti sayılabilir. "Kürt meselesi imkânlarımızı yutuyor, kanımızı emiyor, dünyadaki etkinliğimizi azaltıyor, psikolojimizi bozuyor, insanlarımız şehit oluyor. Kürt meselesi üzerinde cesaretle düşünmemiz lazım, sadece askerî yöntemlerle çözülmez... Sorunun kökünü kurutmak lazım."

Bu tespitler, en azından bazı askerlerin nereden nereye geldiklerinin bir göstergesi. Bir diyeceğimiz yok, olamaz da... Üzerinde duracağımız, Dervişoğlu'nun bir ifadesi; askerin demokrasi ile arasındaki 'soğukluk'un şifrelerini ele veren bir ifadesi. Mehmet Gündem'in 'Devlette kurumlar arasında sorunlar var mı?' sorusuna verdiği cevapta asker ile siyaset arasında karşılıklı bir tereddüdün varlığını kabul edip bunun 1950'den beri bütün dönemler için geçerli olduğunu söylüyor emekli Oramiral. Sonra da ilave ediyor: "Askerler iktidara gelenlerle aynı paralelde düşünmüyorlar."

Röportajın koptuğu yer burası. Siyasal iktidarlar askerle hangi konularda, neden 'paralel düşünsünler'? Paralel düşünmeyince ne yapmalı? Hükümetler seçmene karşı sorumludurlar, onlara hesap verirler. Seçmenin beklentilerine cevap veremeyen partileri seçmen iktidardan uzaklaştırır. Yani halk, iktidar ile 'paralel düşünmeyince' iktidar partisini gönderir, bir başkasını seçer. Peki asker, memleket meseleleri hakkında siyasal iktidarla 'paralel düşünmeyince' ne yapar? Darbeyle, olmadı muhtırayla, yok bildiriyle iktidardan uzaklaştırmaya mı çalışır? Yakın siyasî tarihimiz bunun en az dört örneğine şahit... Tabii mesele sadece bir 'görüş ayrılığı' meselesi değil; 'kim bu ülkeyi yönetecek' meselesi. Bu büyük 'sorun'u çözmek için milleti hakem sayanlarla, bu hakkı ve yetkiyi kendilerinde görenler arasındaki bir 'fikir ayrılığı'ndan söz ediyoruz. Yoksa 1950'den beri her seçimle gelen her iktidar orduyla nasıl ters düşünebilir?

Yani sorun 'yapısal', demokrasiyle alakalı; daha doğrusu demokrasiden kaynaklanıyor. Demokrasi öyle bir sistem ki hep 'askerle ters düşenleri' iktidar yapıyor. Askerle ters düşenleri iktidar yapan bir millet, buna imkân veren bir demokrasi rejimi ve buna aracılık yapan siyasî partiler var... Kafada böyle bir demokrasi, halk ve siyaset algısı olunca askerin 'yerinde durması' zor...

Ama bu anlayış çok sorunlu; 1950 seçimlerinden bu yana siyasal iktidarın 'karşı devrimciler'de olduğu bir saplantı, yaygın ve yanlış bir saplantı. Bu zihniyetin üzerine gidilmedikçe ordu içinde siyasete müdahale eğilimi diri kalacak.

Siyasetçileri tanımı gereği kötü, tehlikeli; milleti aldatan, vatanın yüksek menfaatlerini değil siyasî çıkarlarını ve ikbalini önceleyen bir güruh olarak niteleyen bir zihniyet, demokrasiye izin vermez. En kötüsü darbe yapar, en iyisi sistemin içine siyaset üzerinde denetimini sağlayacak vesayet unsurlarını monte eder. 1961 Anayasası'ndan beri de bunu yapıyorlar zaten. Bu zihniyet ve yaklaşım, Genelkurmay Sözcüsü Tuğgeneral Metin Gürak'ın Bülent Arınç hakkında söylediklerinde de zuhur etti.

Genelkurmay'dan beklenen, Ergenekon sanığı emekli generallere sahip çıkmak değil, orduyu cunta şaibelerinden arındırmaktır. Karargâh Evleri soruşturmasında ordunun tutumuna ilişkin ikna edici açıklama yapamayan, bir muvazzaf askerin mal varlığına ilişkin iddialara cevap veremeyen bir sözcü, iş bir siyasetçiye cevap yetiştirmeye gelince aslan kesiliyor. Bu tür yanlışlar askerin güvenilirliğini ciddi biçimde sarsıyor. Darbelerle ve darbecilerle arasına mesafe koyamayan bir Genelkurmay'ın toplumla yolları ayrılıyor, itibarı zedeleniyor. 1950'den bu yana askerin siyasal iktidarla 'paralel' olamayışı da bundan. Ayrı düştüğü, siyasal iktidarlar değil, halkın demokrasi tercihi... Bu ayrılığa bir son verilmeli...

İHSAN DAĞI

Washington değil, Ankara…

Ankara Kürt sorunu eksenindeki açılımlarını genişletiyor; diğer bir yandan da PKK'nın tasfiye sürecinde çok büyük bir mesafe alınmış durumda…

PKK'nın tamamen bitirilmesine yönelik olarak, MGK'nın Şubat sonundaki toplantısından önemli kararlar çıktı. Önümüzdeki günlerde bu kararların yansımalarını göreceğimiz anlaşılıyor.

Terör örgütünün tümüyle tasfiye edilmesi için Kuzey Irak'ta bir merkez kurularak PKK'ya silah bıraktırılması sürecinin tamamlanması planlanıyor. Merkezde Irak'ı Barzani yönetimi temsil edecek; Türkiye ile ABD'den sivil ve askeri yetkililer de bu merkezde görev yapacak.

Bu son aşamada da, belirleyici tarafın Türkiye olduğunu vurgulamamız gerekiyor.

Geçen hafta basına yansıyan kimi haberlerde "Obama'nın PKK Planı"ndan bahsediliyor ve PKK'ya silah bıraktıracak açılımları kapsayan bir plan hazırlandığından söz ediliyordu.

Arka planda olup bitenleri okumaktan uzakta kalan bu tür haberlerde özne olarak Washington'ın sunulması gerçeği yansıtmıyor.

ABD, K.Irak'taki yeni sürecin lokomotifi değildir; sıra dışı gelişmelere uyum sağalamaya çalışan bir başka deyişle mecbur kalan taraftır.

*

ABD'nin Irak'tan çekilme takviminin kesinleşmesinden sonra bölgedeki -yerleşik kalıpları kıran- gelişmeler hızlandı; iyice görünür hale geldi.

Bölgedeki inisiyatif, ABD'den Türkiye'ye geçmiş bulunuyor. Artık Kuzey Irak'ın geleceğiyle ilgili konularda son tahlilde belirleyici konumda olan Ankara; Washington değil…

ABD, Bush döneminin son kısmında -PKK'nın bitirilme sürecine belli bir ölçüde direndi ancak artık bu konu dönüşü olmayan noktada bulunuyor.

Bush'un Irak'taki ağır yenilgisi günümüzdeki sıra dışı gelişmelerin omurgasını oluşturdu. Washington, Obama'nın başkanlığıyla birlikte daha büyük zararlara yelken açmamak için rasyonel kararlar vermek zorunda olduğunu gördü…

ABD, Irak'tan askerlerini tamamen çekecek; bu konuda bile Türkiye'ye muhtaç…

*

Irak Cumhurbaşkanı Talabani Sabah'a yaptığı açıklamada "Bağımsızlık Kürtler için hayaldir" diye konuşuyor.

Bölgedeki dengelerin tümüyle değiştiğini, ABD'nin Kürt devleti kurulmasına yönelik yıllanmış planlarının berhava olduğunu gayet iyi biliyor; Talabani…

Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulacağına kesin gözüyle bakan ısrarlı kehanetler çöpe gitmiş durumda...

Son birkaç yıl içindeki çarpıcı gelişmeler neticesinde ABD'nin Türkiye'yi ve bölgeyi kaybettiği gerçeğini yok saydığınızda veya ıskaladığınızda, Kuzey Irak'la ilgili hayati gelişmeleri de doğru okumaktan uzakta kalıyorsunuz.

*

Kuzey Irak'taki Kürt yönetiminin lideri Barzani, ABD'nin bölgede "dönülmez akşamın ufkunda" olduğunu algıladıktan sonra Türkiye'ye yanaşmaya başlamıştı.

Barzani, Ankara'nın Washington karşısında elde ettiği yeni konumun bölgeye yansımalarını yaşayarak gördü. Kürt liderin 2007'nin sonlarında gizlice Türkiye'yi ziyaret ettiğini daha önce yazmıştım.

O ziyaret, Kürt lider için dönüm noktası niteliğindeydi. Barzani, ziyaret sonrasında Erbil'de ortaya çıktığında "Bölgede Kürt devleti kurulmasının söz konusu olmadığını" vurgulamıştı.

Sonrasında, Barzani yönetimi Türkiye'nin Kuzey Irak'ta terör örgütüne karşı verdiği mücadelede önemli bir rol oynadı…

PKK'nın tasfiye sürecindeki son aşamada da Barzani yönetiminin Türkiye ile birlikte hareket edeceği aşikar...

Bütün bu sıra dışı gelişmeler, 2010'lu yılların ortalarına doğru Türkiye'nin Kuzey Irak'la bütünleşeceği bir dönemi beraberinde getirecek.

Tamer Korkmaz

Arınç'ın 'sivil hayat'ın kurallarını hatırlatan açıklaması

Bu köşede Bülent Arınç'ın bazı açıklamalarını –hem de birkaç kez- eleştirdiğimi hatırlıyorum. Ama –doğrusu- şu da bir hakikat: Arınç'ın öyle açıklamaları da var ki, karşılaşınca -tabiri caiz ise- “İşte bu!” dememek imkansızdır.

Hukuk fakültesinden diploma almakla yetinmeyip “hukuk” üzerine düşünen, buradan hareketle “sivil hayat”ın kurallarını sıkça hatırlatan bir siyasetçi Arınç.

“Sivil hayat'ın alanının çizilmesi ve bu alanın adı ne olursa olsun her türlü tecavüzden korunması. Bütün mesele bu değil mi zaten?

Bu çerçevede Arınç'ın şu son –taze- açıklamalarını hatırlayalım.

Yaptığı bir değerlendirmenin Genelkurmay adına açıklama yapan bir general tarafından değerlendirilme biçimi üzerine şu sözleri:

“Sivilleri yönetmek, sivilleri azarlamak, sivillerin üstünde demoklesin kılıcı gibi sallanmak, hesabı kendisine istemek hiçbir sivil demokraside görülmemiştir. Siyasetçi paspas değildir, siyasetçi şamar oğlanı da değildir. Ben hiç kimsenin emir eri değilim.”

Arınç'ın Genelkurmay açıklaması karşısında verdiği bu tepkinin bir benzerini “vatandaşlık hukuku”nu esas alarak göstereceğini sanıyorum. Şöyle bir tepki mesela: “Vatandaş paspas değildir, şamar oğlanı da değildir, o kimsenin emir eri değildir. Kimin hangi mevkide bulunduğu hepimizin eşit olmasından kaynaklanmaktadır. Biz eşit vatandaşlar yoksak, o makamlar da yoktur.”

Arınç'ın geçenlerde üst üste yaptığı iki açıklamanın birisi –özetle- bu. Peki ya üzerinde fazla durulmayan ikinci açıklaması?

Eski TBMM Başkanı, Adana'da konuşma yapması için çağrıldığı “sivil” bir toplantıda da, resmi bayramlar, resmi törenler ve milli maçların dışında “saygı duruşunda bulunulması ve İstiklal Marşı'nın okunmasını” gereksiz bulduğunu açıkladı.

Epeyce zaman önce aynı konuda bir yazı yayımlamış birisi olarak Başkan'ın bu açıklaması ne kadar hoşuma gitti anlatamam. “Sivil” toplantıların demilitarize edilmesi yönünde ne güzel bir teklif.

Sözünü ettiğim eski yazıya bir türlü tamamlanmayan “yazlık kooperatifi”nin 20. yılında filan bir iş hanı odasında yaptığımız “genel kurul” toplantısını anlatarak başlamıştım. Genel kurulun toplandığı bu iş hanı odasında toplanan biz aşağı yukarı 20 üye önce “saygı duruşu” sonra da İstiklal Marşı'nın okunmasına davet edilmiştik.

Koridordan gelip geçenlerin gözünde ne derece absürd bir manzara arz ediyorduk kim bilir. Sıcak bir yaz günü bir odaya tıkış tepiş yerleşmiş bir avuç adam iş hanının alışıldık gürültüsü içinde söylediğim işleri yapmakla meşguldü. Milletin (üyelerin) derdi bir türlü bitmeyen inşaatı hızlandırmakken genel kurul bitmeyen evlerin bitmeyen hesaplarına geçmeden önce bizi “vatandaşlık sınavı”ndan geçiriyordu.

Arınç sözlerine ne güzel devam ediyor: “Ama biz kendimizi bunu yapmak zorunda hissediyoruz. Birileri acaba ne der diye korkuyoruz, endişe ediyoruz. Sivil bir toplantıda bunu yapmak 12 Eylül'lerden kaldı. Her kürsüye çıkan bununla başlamak ihtiyacını duydu. Bu bir rehin, bu bir korku. Çünkü öyle hadiseler yaşamışız ki, acaba birisi 'ne der' endişesi içindeyiz. Oysa böyle bir kural yok. O zaman biz çok rahat biçimde 'merhaba arkadaşlar' deyip toplantımıza başlayabilmeliyiz.”

İnternette dolaştım biraz, “Bakalım Arınç'ın bu sözleri nasıl haber olmuş” diyerek.

Olay şu başlıklarla verilmiş:

“Arınç'tan İstiklal Marşı çıkışı”.

“Arınç İstiklal Marşı'ndan rahatsız oldu”.

“Arınç'tan şimdi de İstiklal Marşı polemiği”.

“Eğitimcilerden Arınç'a İstiklal Marşı tepkisi”.

Görüyorsunuz, Arınç'ın “sivil hayat”ın en temel kurallarını hatırlatan sözleri gecikmeden “yine mi?” sorusunun dile getirilmesine neden olmuş.

İsterseniz şu son başlığa, yani “Eğitimcilerden Arınç'a İstiklal Marşı tepkisi” haber başlığına tıklayarak içinde ne var ne yok bir bakalım.

Sözü edilen “tepkiyi” veren Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı imiş.

Şöyle diyor: “Özgürlük ve bağımsızlığın ne kadar kutsal bedellerle korunabildiğinin en somut belgeseli olan İstiklal Marşımızın, özel toplantılarda ve lig maçlarında okunmasından rahatsızlık duyulması, bunun 12 Eylül'den kalma bir alışkanlık olduğunun söylenmesi oldukça manidardır.”

Ne diyelim şimdi biz bu “tepki” karşısında?

Al İstiklal Marşı'nı ve saygı duruşunu günün bütün saatlerinde oku ve dur mu desek acaba? Öğretmen sendikası olduğunuza göre bu işi sınıflara her giriş çıkışta da tekrarlayabilirsiniz istersiniz. Bunun neresi “manidar”mış onu da anlamadık. Arınç, açıkça, “bu tören sivil toplantılarda yakışık almaz” diyor; “mani”si “manidar”ı yok…

Türk Eğitim-Sen'in bu “rol çalmak” peşinde olan açıklamasını okuduğumda aklıma geldi: Bu sendikanın adını yakınlarda bir başka vesile ile anmamış mıydık?

Hatırladım gecikmeden; evet evet, yakınlarda bir Anadolu şehrinde “Hitler'in ruhuna helva dağıtan” bu sendikanın bir il başkanı değil miydi?

“Sivil hayat”ın tecavüzlerden uzak tutulmasını savunanlar olarak vakti çoktan gelmiş de geçmekte olan bu açıklamayı yaptığı için Arınç'a teşekkür borçluyuz.

Kürşat Bumin

16 Mart 2009 Pazartesi

Dayanışma, ne adına?

İsteyen istediği sosyal etkinliğe katılır, burası hür bir ülke... Ancak geçtiğimiz hafta içerisinde gerçekleşen bir 'dayanışma' etkinliği pek çok bakımdan dikkatleri çekti. 'Meslekî dayanışma'ydı ilân edilen ve pek çok yazar, gazeteci dayanıştıkları yazarın kitaplarını okurlara imzaladılar...

Katılanlar ismi duyulmuş kişiler: Mehmet Tezkan (Vatan), Hikmet Bila (Vatan), Leyla Umar (Vatan), Mustafa Mutlu (Vatan), Reha Muhtar (Vatan-CNN Türk), Mehmet Barlas (Sabah), Derya Sazak (Milliyet), Nail Güreli (Milliyet), Melih Aşık (Milliyet), Oktay Ekşi (Hürriyet), Ahmet Hakan (Hürriyet), Doğan Hızlan (Hürriyet), Yalçın Bayer (Hürriyet), Tufan Türenç (Hürriyet), Özdemir İnce (Hürriyet), Yazgülü Aldoğan (Posta), Rıza Zelyut (Güneş), Arslan Bulut (Yeniçağ), Ali Kırca (Show TV), Metin Uca (CNN Türk), Hulki Cevizoğlu (ART Avrasya TV), Enver Aysever (Sky Türk TV), Merdan Yanardağ (Kanal Biz), Tuncay Mollaveisoğlu (Kanal Biz) ile Cumhuriyet yazarları...

Ertesi gün 'dayanışma günü' boyunca katılımcılar tarafından bu amaçla gelen okurlar için yedibin civarında kitabın imzalandığını öğrendik.

İlginç olan şuydu: 'Dayanışılan yazar' yazdıkları sebebiyle cezaevine düşmemişti; savcılar tarafından 'darbe girişimine destek verme' iddiasıyla gözaltına alınmış, 13. Ağır Ceza Mahkemesi yargıçları tarafından da tutuklanmıştı.

Olayla ilgili pek çok değerlendirme çıktı basında; bunlardan Taraf'tan Oya Baydar'ın 'açık mektup' olarak kaleme aldığı yazısının bazı bölümlerini dikkatinize sunacağım.

“Bu açık mektup aslında kendi kuşağıma; 68'lilere. Ama, darbeler söz konusu olduğunda, aynı zamanda 78'lilere ve daha gençlere de. Bazılarınızın, yazdıklarıma öfkeleneceğini biliyorum. Yine de siz arkadaşlarımı, eski yoldaşlarımı, kendi kuşağımı ve ardından gelen kuşağı, yalansız, riyasız seviyorum ben. Çünkü bizler, Türkiye'nin umut ve masumiyet çağının çocuklarıyız. Gerçekleştirmeyi başaramamış olsak da savaşsız, sömürüsüz, adil bir dünya ve devrim uğruna yaşamlarını, gençliğini, aşklarını feda etmekten çekinmemiş olanlarız.

“Bu açık mektup, siz arkadaşlarıma, eski yoldaşlarıma şu basit soruyu sormak içindir: Nasıl oldu da buralara geldik, nasıl oldu da kimileriniz darbeci zihniyetin destekçisi oldunuz? Nasıl değiştiniz böyle?

“Karşınızda/ karşımızda; vatana millete zararlı gördüğümüz, ideolojik karşıtlık içinde bulunduğumuz, söylemi ve eylemiyle ters düştüğümüz, iktidardan düşmesini tutkuyla istediğimiz bir siyasal güç odağının varlığı darbeciliği meşrulaştırabilir mi? Bir darbe, bize karşı yapılmışsa kötü, başkalarına karşı yapılmışsa iyi olabilir mi? Arkalarını ordu gücüne ve desteğine dayamış, özgürlükleri sadece kendi ideolojilerinin özgürlüğü, demokrasiyi hemen vazgeçilebilecek bir süs, içi boş bir söz sayan bir takım darbe heveslilerine ve onların kullandıkları vurucu çetelere kol kanat germe noktasına nasıl geldiniz? Hangi umutsuzluklar, hangi hayal kırıklıkları, hangi dogmatik dirençler, hangi 'mahalle baskıları' getirdi kimilerinizi darbeseverliğe?

“Sonra, davanın bir başka sanığına destek vermek için birbirinizi kırdığınıza tanık oldum. İnsan, en büyük suçu işlemiş dostunu bile yalnız bırakmaz, ona dostluk elini esirgemez, bunu saygıyla karşılıyorum. Ama sizler orada basın ve düşünce özgürlüğü adına bulunduğunuzu söylüyordunuz. O arkadaşımızın tutukluluk nedeninin ve dava dosyasındaki yerinin gazeteci olarak yazdığı yazılar falan değil, darbe planlarına bulaşmak olduğunu bilmiyor muydunuz? Neydi sizleri darbe teşebbüsü suçlamasını aklamaya, desteklemeye sürükleyen?

“Haksız, hukuksuz bir ithama, darbe ithamına maruz kalmış meslektaşınızla dayanışma için orada bulunduğunuzu söyleseydiniz; Hrant Dink her duruşmasında Ergenekon davasının elebaşı sanıkları tarafından adım adım ölüme gönderilirken aklınıza gelmeyen böyle bir toplu destek eylemini, yine de alkışlayabilirdik. Ama orada, 'Arkadaşımız darbeci değildir, onun darbeye teşebbüsten tutuklanmasına itirazımız var' diyemiyordunuz ki. 'Düşünce ve basın özgürlüğünü savunmak için buradayız' diyordunuz. Darbeciliği ne zamandır düşünce özgürlüğü kapsamında bir temel hak saymaya başladınız?

“Türkiye tarihinde ilk kez, bir sivil mahkemede darbe teşebbüsü ve darbeci zihniyet yargılanıyor. İki yıl önce, ülkeyi adım adım darbe ortamına götürmek isteyen bu zihniyet, 'Tehlikenin farkında mısınız?' manşetleri atıyordu. Şimdi ben 'Umudun farkında mısınız arkadaşlar, darbecilik ilk kez suç oluyor' diyorum.

“Asıl korkmamız gereken, tarihe darbeseverler olarak geçmektir.”

Taha Kıvanç (Fehmi Koru)

Nüktenin berbat edilişi

"Darwin ölmedi, kalbimizde yaşıyor" başlıklı yazım yine galiba bir miktar, "Ben ne kasdettim sen ne anladın garib efsânedir / Cenâb-ı vâhib ül idrâk müzdâd eylesin i'zânını" beytine mânâsına mâsadak oldu.

Bir nükteyi hikâye ettikten sonra, anlaşılmadığını farkedince mânâsını açıklamaya girişmek hazin bir vaziyettir; imdi öyle bir hüzn ile mükedder bulunsam da, Darwin'in 200. doğum yılı vesilesiyle kopardığımız şu minik ve ironik fırtınanın gerçek boyutlarını göstermesi bakımından bu ibretlik hadise hakkında nükteyi şerheden bir izahatta bulunmam gerekiyor.

Bilim Teknik dergisi 40 yılı aşkın zamandan beri yayın halindedir ve bu dergi, bu süre zarfında (kısa zamanda yaptığım taramadan elde ettiğim kadarıyla) 120 civarında (tam rakamı bilmiyorum) makaleyi Darwin ve Evrim konusuna ayırmak suretiyle hayli mânidar bir yayın çizgisi takib etmiştir. Sözünü ettiğimiz derginin genç kuşaklara hitab eden bir yayın olduğu âşikâr!

Tübitak'ın Darwin ve Evrim'le ilgili kitap yayınları da vardır; bunların çoğunu okudum, takib ettim. Çıkardığım mânâ şudur: Tübitak, devlet destekli bir bilim kuruluşudur, yaptığı yayınlar kamu hazinesi tarafından desteklenmektedir; dolayısıyla bu yayınları yöneten kişilerin ilmi tarafsızlık ve kamu hizmetlerinin niteliği gibi konularda hassas olmaları beklenir; buna mukabil Tübitak'ın yayınlarında Darwin ve Evrim konusunda bâriz bir tarafgirlik yaklaşımı vardı. Evrim teorisini ve Darwin'i tanıtıp, hakkında bilgilendirici yayın yapmakla, teoriye ve Darwin'e taraftarlık etmenin ayrı şeyler olması gerektiğini vurgulamaya gerek görmüyorum.

Şahsi kanaatim itibariyle ben, Evrim davasında taraf tutmanın Müslümanları ilgilendirmediğini düşünenlerdenim ve bu kanaatimi Aksiyon Dergisi'nin 689. sayısında "Sünnetullah'ta Din-Bilim Çatışması olmaz, çünkü..." başlıklı yazıyla kendimce izah etmiştim; Darwin'in varsayımları, Kilise'nin dogmalarıyla tezat halindedir ve bu tartışma aslen Hıristiyan ilahiyatını ilgilendiriyor; buna mukabil Müslümanlar için "nass" kıymetindeki hüküm, "Allah'ın her şeye kaadir olduğu" genel çerçevesinden başlar ve bu çerçeve, Hazreti Âdem'in şahsında temsil olunan "vahye muhatap olacak derecede mütekâmil insanın", daha önceleri bazı hal değişikliklerine uğramış olduğuna kadar uzanır. Kur'an'da insanın yaratılışını tasvir eden muhtelif âyetlerde bu "hâlden hâle geçiş" durumu izah edilmiştir. Dolayısıyla benim için Evrim teorisi, Allah'ın "Sünnetullah"ını anlama çabalarının bir parçasıdır ve bu çerçevede değerlendirilmelidir. Vatikan Kilisesi ile materyalist bilim adamları arasında cereyan eden bu 150 senelik kavgada taraf olmamız hiçbir şekilde gerekmez. Şu noktada tarafım elbette: Evrim teorisine, bilimin bizzat en somut hakikati imiş gibi gösterilerek, özellikle gençler üzerinde maddecilik propagandası yapılmasına �üstelik hazine fonlarıyla!- hoş nazarla bakmayız. Ateizm propagandası yapmak isteyen, kendi imkânlarıyla inandığını seslendirir, uğraşır, fikrini duyurur, kimseyi ilgilendirmez. Esasen yapılan da budur; Hilmi Yavuz'un dünkü yazısı, tam da bu gerçeği işaretlemekteydi.

Hayır, bizim Evrimciler veya Evangelizm'in tutunduğu Yaratılışçılar arasında taraf olmaya ihtiyacımız yok. İnançlarımızı bilim verileri ile doğrulama ihtiyacı içinde kıvranan bir makule değiliz ki bunlardan birine taraftar olalım? İnancın özü, "İşittik ve itaat ettik!" cümlesidir. İnanç odur ki, bilimin nesnesi olmaktan vâreste ve münezzehtir. Hattâ ve hattâ, araştırarak bilmek ve fikretmek fiillerine büyük değer veren Kur'an'a inananlar için Darwin bile, gayretine ve bulgularına saygı gösterilmesi gereken bir bilim adamıdır. Fakat bu saygı, Darwin'den çok Darwinci kesilen ve Evrim teorisini Materyalizm'e yamamağa kalkışan süfelâyı istiâb etmez. Kendini Darwinci zannedenler (ki Darwin Materyalist filan olmayıp inançlı bir adam idi), meseleye bir kere de bu açıdan baksınlar ve aslında nerede durduklarını görsünler.
A. TURAN ALKAN