14 Ağustos 2009 Cuma

MUSTAFA İSLAMOĞLU

Kur'an ve Ramazan (1)

Kur'an'da Ramazan ayından söz eden ayet (2.185) biri diğerinin sebebi olan iç içe geçmiş unsurlardan oluşur. Buna göre:

1. Ramazan'ın sebebi Kur'an'dır.

2. Kur'an'ın sebebi hidayet, yani rehberliktir; hem de bütün bir insanlığa.

3. Hidayetin sebebi "beyyinât" ve "furkân"dır. Hidayet ancak bunlarla gerçekleşir.

Beyyinât, "tezini isbata yeterli olan hakikatin apaçık belgeleri" anlamına gelir. Furkan ise "hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan, adaleti zulümden, iyiyi kötüden seçip ayırma niteliği ya da yeteneği" anlamına gelir.

Kur'an'ın rehberliği ancak beyyinat ve furkan ile gerçekleşir. Bunların birincisi olan beyyinat Kur'an'ın kendisinde sunduğu, ikincisi olan furkan ise muhatabında inşa ettiği bir niteliktir. Ancak Kur'an'ın inşa ettiği bir tasavvur ve akıl "furkan" olma vasfını elde eder. Böyle bir tasavvur ve akılla bakan bir göz ancak beyyinat'ın delalet ettiği hakikatleri yerli yerinde görür ve kavrar.

Fakat bunun ilk ve olmazsa olmaz şartı Kur'an'ın nesneleştirilmesidir ki, maalesef bu böyle olmuştur. Vahyin inşa edici bir özne olmaktan çıkarılıp 'kutsal nesne' haline getirilmesi üç aşamada gerçekleşti:

Birinci aşama: Lafız mânâ ve maksattan oluşan vahyin makro ayağı olan "maksat" ihmal edilerek, vahiy lafız ve manaya indirgendi. Oysa lafız ve mânânın hakemi maksat idi. Hakem dışlanınca, ilahi vahyin muradını anlamak güçleşti. Yalnız lafız ve mânâya dayanarak anlama çabaları, bir takım anlama sorunlarına kapı açtı. Maksadı göz ardı edilen vahyin, inşa edici bir özne olmaktan çıkarılması doğaldı. Çünkü inşa edicilik doğrudan vahyin maksadıyla alakalıydı.

İkinci aşama: Lafız ve manaya indirgenen vahyi anlama işi, bu kez ikinci ayağından da mahrum kalarak sadece lafza indirgendi. Bu, yukarıdaki şekilde başlayan sürecin doğal sonucuydu. Bu sonuç ise, anlamın kendi kendini üretmesine engel oldu. Vahyin muhatapları vahiyle diyalog kurmak, onu diyalojik bir tasavvurla "okumak" yerine, onu "tilavet" ettiler. Bu aslında, anlamın yokluğundan doğan açığı, lafızla kapatmak demekti.

Üçüncü aşama: Vahiy sadece lafza indirgenince, Kur'an da sadece "mushaf"a indirgendi. O artık inşa eden bir özne değildi. Çünkü o muhataplarını değil, muhatapları onu 'yüceltiyorlardı'. Oysa ki vahiy kendiliğinden yüceydi ve onun insan tarafından yüceltilmeye değil, anlaşılmaya ve yaşanmaya ihtiyacı vardı. Vahyi nesneleştiren muhataplar, onu nesneleştirmenin bedelini "yücelterek" ödeme çabası içine girdiler. Bu adeta vahye verilmiş bir "sus payı"na dönüştü. O muhataplarının hayatından bir şeyleri imha edip yeni bir şeyler inşa etmeyecek, muhatapları da vahyi ne kadar becerebilirlerse o kadar yükseğe kaldıracaklardı.

Yeri gelmişken belirteyim: son yıllardaki "Kur'an okuma ve anlama" çabaları, ne yazık ki yukarıda aktardığım süreci tersine çevirememiştir. Hatta, klasik dönemlerdeki bu sürecin tam ters dönmüş modern bir versiyonu haline gelmiştir. Çünkü bu çabalar vahyi inşa edici bir özne haline getireceği yerde, vahyi üzerinde beyin fırtınalarının estirildiği, zihin egzersizlerinin yapıldığı bir "yap-boz" haline getirmiştir. Sonuçta modern tasavvurla klasik tasavvur aynı gözede, vahyi nesneleştirme gözesinde buluşmuşlardır.

Bu süreçte vahyin yönü yüz seksen derece değişmişti. İnşa edici olarak vahiy yukarıdan aşağı inen bir hitab iken, özneleşen vahiy aşağıdan yukarıya ruh taşıyan bir "uçan halı" haline getirilmişti.

Kur'an algısında meydana gelen bu tarihi kırılma, özetle şöyle gerçekleşti:

Anlam hayatın içinde 'üretilemeyince' form tüketildi. Tüketilen form inşa edici özelliğini yitirmeye başladı. Buradan sonra tüketenlerin kimliğine göre ikiye ayırmak gerekiyor:

Birincisi hissi nesneleştirme, ikincisi aklî nesneleştirme�

Hissi nesneleştirme hepimizin malumu: Anlam tükenince form yüceltilir. Yüceltilen form, makulün değil mahsusun konusu haline gelir. Mahsusun konusu olan kutsal bir form ise, anlaşılmaz tilavet edilir, yaşanmaz fetişleştirilir.

Aklî nesneleştirme ise, malum olmanın ötesinde bizim neslimizce "bittecribe sabit" olan bir algı türü: Mahsusun karşısında yer almıyor, çünkü "makul" değil, sadece "akılcı". Diğerinin tam karşısında yer alıyor, dengesizliğin karşı kutbunda yani. Asıl zaafı, vahyi kişiliğini inşa edici bir özneye dönüştürememek. Çünkü, algı biçimi yanlış. Tıpkı, hissi algıda olduğu gibi, bu algının yanlışı da nesneleştirme. Tek fark var, o da "hissi" değil "akli" olması.

Vahyin nesneleştirilme hikayesi, yolcunun rehbersiz kalma hikayesidir.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

ENGİN ARDIÇ

Tepkinizi görelim yavrular

Yalçın Küçük'ü bilirsiniz, kızıl boyun atkısıyla, kalpakla ya da Lenin kasketiyle dolaşan "egzantrik" bir adamdır... Kitapları genellikle bin sekiz yüz sayfa çeker, Küçük de içeri girip girip çıkar...
Kimileri onun hakkında, "hakaret davası açacağım ama cezai ehliyeti çıkmayabilir, beraat eder, onun için hiç uğraşmıyorum" demişlerdir.
Bu adam Ergenekon davasında yargılanıyor.
Kitaplarını okumadım. Zamanım değerli.
Ve de pişman oldum, meğer ne "incileri" varmış ne incileri...
"Emperyalist Türkiye" diye bir kitabı varmış örneğin... (Yahu biz emperyalizmin pençesinde kıvranan mazlum bir ülke değil miydik, şimdi de tam tersine emperyalist mi olduk?)
Bu kitapta Atatürk hakkında yenilmez yutulmaz laflar var.
Profesör Küçük, Atatürk'ü "İngilizler'in adamı" olmakla suçluyor!
İddiasına göre Atatürk, Sivas Kongresi'nde de "mandacılığı" savunmuş! Herkesle birlikte kongrede bu yönde oy verdiğini söylüyor.
(Bu mandacılığın mandayla mandırayla ilgisi olmayıp, bağımlı bir yönetim biçimi olan Fransızca "mandat" kelimesinden gelmektedir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bizden koparılan eski topraklarımızdan Filistin ve Irak İngiliz, Suriye ve Lübnan da Fransız "mandat'sına" girmişlerdi.
Bildiğiniz sömürgenin kibarcası... Bizde de "Amerikan mandat'sı" isteyenler vardı, en başta da ünlü Halide Edip Hanımefendi, hani "cumhuriyet kadınlarımızdan"... O kadar cumhuriyet kadınıydı ki, cumhuriyetin on beş yılını kocasıyla birlikte yurt dışında sürgünde geçirdi, çünkü Atatürk'e "diktatör" demişti. Yurt dışında doğrudan İngilizce olarak yazdığı "The Turkish Ordeal" isimli kitabında Atatürk'e en ağır saldırıları yöneltti, sonra Türkiye'ye döndüğünde bunun Türkçe çevirisi olan "Türk'ün Ateşle İmtihanı" kitabında o bölümleri sansür etti... Cumhuriyet kadınıdır, şimdi defilelerde falan canlandırıyorlar...)
Bakınız, Yalçın Küçük de Atatürk için neler demiş: "Kendine güveni olmayan, kıstırılmışlık kompleksi içinde, kuvvetlinin önünde başını eğen, hep bir koalisyondan diğerine kayan, gücünden emin olduğu zaman eski koalisyon ortaklarına son derece acımasız"...
Yuh!
Bakınız daha başka neler demiş: "Çok vesveseli, kompleks içinde yaşayan, sevgisiz bir insandır.
Annesini sevmez. Annesinin cenazesine gitmiyor. Sevgisiz ve acımasızdır. (...) Sevgiyi bilmeyen, acımayı bilmeyen, kimseye güvenmeyen, herkesi kendine karşı komplo hazırlayıcısı olarak gören, bir 'aydınlanmamacı' despot olan Mustafa Kemal'i hiçbir romancı ya da yönetmenin sevimli yapabileceğine ihtimal vermiyorum. En gerçekçi film, Müthiş İvan'ın başarısız bir kopyası olabilir."
Pes!
Bu ifadeler kitabında da yer alıyor, kendisine duruşmada da soruldu... Hani canım şu "Tayyip'in yaptırdığı mahkeme"(!) var ya Silivri'de, orada...
Bekliyoruz, ikide bir bize küfür edenlerden tık yok...
Biz Atatürk hakkında asla ve asla böyle sözler etmedik. Etmeyiz.
Peki Yalçın Küçük'e niçin en ufak bir tepki göstermiyorlar?
Yalçın Küçük "onlardan" olduğu için mi?
Atatürk'e bu lafları eden adam nasıl onlardan oluyor?
Yoksa onlarda mı bir keleklik var?
Yoksa bize yaptıkları saldırıların altında Atatürkçülük gayreti değil de apayrı ve çok özel kuyruk acıları mı yatıyor?
Kim Atatürkçüymüş, kim değilmiş arkadaşlar?
Haksızlığın, insafsızlığın, iftiranın, hakaretin de bir sınırı olmalıymış, değil mi arkadaşlar?

3 Ağustos 2009 Pazartesi

MEHMET TURAN

Hem vatan haini, hem milli kahraman

Talha Uğurluel hocamızın Tuzla'da düzenlemiş olduğu tarih seminerlerinden birindeyim. İçerisi, seminerin başlamasına yarım saat olmasına rağmen tıklım tıklım dolu. Yanımdaki arkadaşla Abdülhamit döneminden bir iki konuyu tartışıyoruz. Önümüzde oturan genç bir adam, sohbetimizden hoşlandı olsa gerek ki, bize birkaç soru sordu. Konu döndü dolaştı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Enver Paşa'ya geldi. Konuşmalarından muhafazakâr birisi olduğu bariz belliydi. Onun için (genellikle sağ görüşlü zihniyetlerinde ortak düşüncesi) çok sevdiği biricik Osmanlı'sını yıkan adam hainden başka bir şey olamazdı. Hatta o bir ara daha da ileri giderek: "Bütün İttihat ve Terakki üyeleri haindir" dedi. Fakat dün tarih kitapları yazılırken sadece sağ değil, sol görüşteki birçok kimse de biricik Atatürk'lerini kimseyle kıyaslayamadıkları için aynı suçlamaların altına imza atmışlardı.

Bu suçlamaların asıl sebebi ise ya Enver Paşa'yı tanımıyorlar ya da art niyet sahibiler. Enver Paşa daha gençlik yıllarından itibaren Rumeli ve Makedonya'da ayrılıkçı çetelerle durmadan mücadele etmiş ve daha sonradan bilindiği üzere İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılmıştır. Zeki ve bilgili bir asker olması da onun İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde yükselmesine vesile olmuştur. Kendisi Balkanlardaki birçok dili konuşabilen ve strateji alanında uzman bir kişilikti.

O, 23 Ocak 1913'de Bab-ı Ali'ye baskını gerçekleştirirken de, (Burhan Felek anılarında, Beyazıt meydanındayken beyaz bir atın üstünde, elinde kılıçlı olarak gördüğünü söyler.), Osmanlı'yı Birinci Dünya Savaşı'na Almanya'nın yanında sokarken de asla devleti parçalamayı düşünmemişti. Tek hedefi parçalanmakta olan bir imparatorluğu yeniden ayakta tutabilmek istemesi ve bunun da ancak Asya'dan Avrupa'ya uzanan bir Müslüman - Türk birliği ile sağlanacağını düşünmesiydi. Son nefesini bile Tacikistan'da (o zamanki adıyla Türkistan) 1922 yılında Sovyet Kızılordusu'na karşı vermiştir.

Bugün hâlâ birçok tarih kitabında ve bazı tarihçilerce ona hayalperest ve maceraperest denir. Fakat bu yorumları yapanların Birinci Dünya Savaşı dönemini iyice incelemesi gerektiğini ısrarla söylüyorum. Çünkü ortada ne bir macera ne de bir hayal vardı. Onun düşünceleri aslında hayal değil, tam aksine; eğer Birinci Dünya Savaşı kazanılsaydı, galibiyetin doğuracağı sonuçlardı. Düşünün; İngiltere, Rusya ve Fransa bırakın artık anlaşma yapmayı, neredeyse Osmanlı'yı kendi aralarında paylaşır hale gelmişti. Zaten daha önceki yapılan anlaşmalarda elimiz kolumuz bağlanmıştı. Yapılacak bu savaş öncesi son anlaşmada; olsa olsa vatanı teslim anlaşması olurdu. Çünkü zaten Osmanlı yıkılmanın eşiğinde... Ekonomi batmış. Milliyetçilik akımlarının da etkisiyle gerek Balkanlar, gerekse Ortadoğu ve Kuzey Afrika ayrılmak için can atıyor. Kim kaldı geriye; Almanya. Zaten o dönemde sanayisi, ekonomisi ve askeri gücüyle Avrupa'nın en güçlü devleti konumunda. Üstelik sadece Almanya değil, diğer devletler de (İtilaf Devletleri hariç) Osmanlı'yı savaşa sokmak istiyor. Şimdi soruyorum size: Siz olsaydınız ne yapardınız?

Osmanlı'nın son dönemlerini bilenleriniz vardır. Ama yine de hatırlatayım. Malum, imparatorluk çöküş içerisinde. Ekonomi yok gibi, olanlar da ecnebilerin elinde. Hatta o dönemin gözde mesleklerinden casusluğa dahi hiç ama hiç önem verilmiyor (Sultan Abdülhamit'in bile son dönemlerinde kullandığı muhbirler, kurumsal olarak bir yapıda hizmet etmediği için pek sağlıklı olmuyordu). Bu casusluk konusunu da es geçmemek lazım. Çünkü Osmanlı'nın yıkılmasında en büyük role onlar sahipti. İşte burada bir hatırlatma yapalım; ilk casusluk teşkilatını kuran da Enver Paşa'ydı. (Teşkilat-ı Mahsusa.) Her neyse, üzülerek söylüyorum ki, imparatorluğun son iki-üç asrında, bazı padişahlar devletin o eski ihtişamlı günlerini hayal eder ve o gün devletin içinde bulunduğu zor döneme sebep olanları suçlardı. Aradan kaç asır geçti ama bugün hâlâ aynı geleneği bizim toplumumuzda ve yöneticilerimizde görebilirsiniz. İşte Osmanlı yıkıldığında bir hain ve suçlu lazımdı ki, millet rahat etsin. O hain de başarısız bir komutan olan Enver Paşa oldu. Koskoca imparatorluğu bir Enver Paşa yıkmıştı sanki. Diğer nedenler değil de, en çok bu ilgilendirir oldu bazı tarihçileri.

Bugün artık son padişah Vahdettin hepimiz tarafından hain değil, mecburi olarak sürgüne gönderilen bir padişah olarak kabul görmekte. Aynı şekilde neden Enver Paşa'ya bir merhamet eden yok?

En çok üzüldüğüm de, Laik Cumhuriyeti yıkıp yerine Sosyalist düzeni getirmeye çalışan, polis vurup karakol basan, banka soyan bazı insanlar bu ülkede bugün iyilik meleği, barış elçisi, kardeşliğin temsilcisi ve neredeyse kahraman gibi lanse edilirken; yıllarca dağlarda gecesini gündüzüne katıp bu vatan uğruna canını vermiş bir asker hain ilan ediliyor ve tarihini bilmeyen yeni kuşaklar da onu hain olarak tanımaya devam ediyor. Nedense o ilklerin yönetmenleri; olmayan kahramanlıkları ekranlarda göstermekten fırsat bulup da Enver Paşa için bir belgesel yapamadılar. Hatta bırakın onları, birçok aydınımız bu konuda bir tek makale yazmadı. Bilindik bir kıyamet alameti bu durumu açıklar gibi: "Dünün hainleri bugün kahraman, kahramanları ise hain olacak."

Her şeyi anlarım da, muhafazakar kesimin bu suçlamaları yapmasını asla anlamıyorum. Daha küçüklüğümüzden beri bize birini suçlamadan önce on kere düşünülmesi gerektiğini söyleyenler, Enver Paşa'nın hakkını nasıl ödeyecekler, orası da ayrı bir muamma.

Sağ olsunlar Kurtlar Vadisi senaristleri üç yıl önce Polat Alemdar'a mahkemede Enver Paşa ile ilgili birkaç açıklama yaptırtmıştı da, ondan sonra birilerinin aklı başına gelmişti. Polat karakteri mahkemede; "Hainle kahraman arasındaki farkı tarih belirler. Tarihe nereden bakarsak gerçek odur" dedi ve ekledi: "Enver Paşa; 1907'de eşkıya, 1908'de hürriyet kahramanı, 1914'de Başkomutan vekili, 1918'de sürgünde bir komutan, 1923'de vatan haini ilan edildi."

Daha sonra Zaman gazetesinde Osman İridağ'ın, Enver Paşa'nın torunuyla yaptığı röportajda bazı gerçekler ortaya çıkmış ve tekrar birilerine hatırlatılmıştı. Tıpkı torununun da dediği gibi: "Atatürk'ü Çanakkale'ye Enver Paşa yollamıştı." (6 Mayıs 2006)

Bugün İlber Ortaylı başta olmak üzere pek çok tarihçi de Enver Paşa'nın hain olmadığını açıkça dile getirmiştir. Hatta İlber Hoca'nın da dediği gibi; "Otuz üç yaşında Harbiye Nazırı olmuş birisinin hata yapmaması imkânsızdır."

Ayrıca Sarıkamış'ta şimdilerde abartıldığı gibi doksan bin değil, yaklaşık otuz bin civarı askerimiz şehit olmuştur. Sarıkamış'ta olan faciayı Enver Paşa'nın üzerine yıkmak çok büyük bir haksızlıktır. Bugün birçok komutan da kabul etmiştir ki, Enver Paşa'nın yapabilecek pek bir şeyi yoktu. Zaten Karadeniz'de batırılan erzak gemileri aç ve yarı çıplak olan askerlerin daha fazla beklemesini önlemişti.

Bizde vatan haini ilan edildi ama bugün Ermenistan ve Rusya'ya karşı verdiği mücadele sayesinde Azerbaycan'ın milli kahramanlarından birisidir Enver Paşa. Siz tarihte başka bir hain daha gördünüz mü; vatan haini ilan edildikten sonra bile o millet için savaşan ve o millet için canını veren? Üstelik defalarca da er olarak da olsa, vatanı uğruna orduda yer almak istediğini karşılık alamadığı mektuplarında yazmışken...

Bütün bunlara rağmen benim asıl merak ettiğim, eğer Birinci Dünya Savaşı'nı Almanya ile birlikte Osmanlı kazansaydı, bugün ona hayalperest, maceraperest ve vatan haini diyen bir tek kişi kalır mıydı? Ben yine halka kızmıyorum! Hâlâ 1923'ten kalma düşünceleri ezberleyen ve yorum yapmaya aklı ermeyen tarihçilerimiz dururken...

22 Temmuz 2009 Çarşamba

NEDİM ODABAŞ

Mizah kültürümüz

Matbaaların web ofset ile tanışmadığı dönemlerde dönemin ünlü bir yazarı bir sonraki günün makalesinin başlığını koymuş. "Ben bu memleketin öksüzüyüm" O gece bu yazıyı dizen mürettip, öksüzüyüm kelimesindeki S harfini unutmuş ve ertesi gün yazı "Ben bu memleketin öküzüyüm" diye çıkmış. Tabi, yazarımız epey bir madara olmuş...

Bir sonraki gün, okuyucularından, "Bu bir mürettip hatasıdır" diye özür dilemiş. Kendisiyle polemik içinde olduğu ünlü başka bir yazar ise bu yazıya istinaden, "Bu olsa olsa bir mürettip sevabıdır" diyerek vatandaşın madara olmasını katmerlemiş.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek ile dönemin yazarları arasındaki polemikleri bir edebiyat şaheseri olarak hala okumaktayız. Bugün nerde böyle polemikler...

Ne polemik kültürümüz var, ne mizah kültürümüz. Gazeteleri açıyorsunuz, yazarlar arasındaki seviyesiz, ölçüsüz atışmalar, "Tencere dibin kara, seninki benden kara" türündeki restleşmeler ve daha neler neler.

Bir ülkenin edebiyatı, bir ülkenin mizahı o ülkenin görünen yüzüdür, aynasıdır. Bir ülkenin önünde yürüyen gazetecilerinin kullandığı üslup, birbirlerine karşı yaptıkları restleşmeler o ülkenin edebi ve edep seviyesini gösteren en önemli göstergedir.

Öte yandan bir ülkenin televizyonlarındaki mizah programları, o ülkenin demokrasisinin, özgürlüğünün, edebiyat kalitesinin zirve noktasını gösterir.

Önceki günlerde yaz döneminin başlangıç günlerinde bir televizyon kanalının ekranlarında Harbi TV diye bir programa denk geldim. Aman Allahım o neydi öyle...

Mizah bu kadar mı seviyesiz olur, insanı güldürmek adına yapılan şaklabanlıklar bu kadar mı düşük kalitede olur....

Mizah ile yarışmayı birleştiren programlar var...

İzliyor musunuz bilmiyorum. Ver Coşkuyu adında bir program. Bilumum hayvanatın ve haşeratın insanların üzerine boşaltıldığı ve bundan komedi ve yarışma çıkarıldığı program.

Nerede o Levent Kırca ve ekibinin bir dönem yaptığı Olacak O kadar Televizyonu ve orada kullanılan üslup. Hani, Olacak O Kadar ekibinin başörtülülerle ilgili bir esprisi vardı. Unutmak mümkün mü?

Mizah bir ülkenin edebiyat zirvesidir. Bizim üretebileceğimiz mizah bu kadar mı? Bizim üretebileceğimiz mizah, komedi Recep İvedik'le mi sınırlı?

Bizim üretebileceğimiz mizah, bu kadar mı sığ? Bizim üretebileceğimiz mizah bu kadar mı düzeysiz?

Aslında yaşadığımız bu kısırlık, 1980 sonrasında üretilmeye çalışılan toplumsal bir projenin yansımasıdır.

Düşünmeyen, konuşmayan, fikir üretmeyen, analiz etmeyen bir toplumsal yapı oluşturmanın verileridir. Verilen her şeyi alan kabul eden, televizyonlarda yayınlanan tuzu kuru ailelerin tuzu kuru tiplerin iffeti değil şehveti başrole koyan, ahlaksızlığı içselleştiren, nerde akşam orda sabah yaşam tarzını dayatan anlayışı olduğu gibi kabul eden bir insan prototipi oluşturma projesidir bu.

"Koyun gibisin kardeşim, sallayıverince celep sopasını katılıverirsin sürüye" diyen şairin dizesindeki gibi....

Her şeyi bitirilmiş bir toplum.... Okumayan, konuşmayan, sadece izleyen ve izledikleriyle hayatı yorumlamaya çalışan bir toplum.

Bu toplumdan kime hayır gelir....

İbret alabilene....

Anlayabilene!

İBRAHİM TENEKECİ

Ne mutlu türkü diyene

Türkülerin önemine dair ne kadar uzun soluklu cümleler kurarsak kuralım, yine de derdimizi tam olarak anlatamayız. Sözgelimi, Balkanların milli hafızamızda bu kadar güçlü bir şekilde yer etmesinin nedeni, ders kitapları falan değil, türkülerdir. "Aldı düşman bizim nazlı Budin'i" türküsünü hangi yazı veya haber karşılayabilir?

Türküleri en yanık sesleriyle söyleyenlerin yanı sıra; bunları derleyen ve konuyla ilgili akademik çalışmalar yapanları da ciddiye almalı, emeklerine saygı göstermeliyiz.

Ömrünün elli yılını türkülere veren Mehmet Özbek, bu isimlerden biri: Halk müziğiyle ilgili önemli çalışmalara imza atmış, ciddi etkinliklere katılmış, televizyon ve radyo programları hazırlamış, yurtiçi ve yurtdışından türküler derlemiş.

Günlerdir, Mehmet Özbek'e ait muazzam bir eseri tekrar ve tekrar okuyorum. Ötüken Yayınları'ndan çıkan 512 sayfalık bu eser, Türkülerin Dili adını taşıyor. TRT halk müziği repertuarına giren 5773 türkü metni incelenerek hazırlanmış bu esere kısaca "türkü sözlüğü" diyebiliriz.

Bu sözlüğün en önemli özelliği, kullanımdan düşmüş veya düşmekte olan kelime ve kelime gruplarına da yer verilmesidir. Türkülerde geçen ve özellikle yeni nesillerin anlayamadığı bu kelimeler, alfabetik sırayla ve örnekli olarak veriliyor.

Mesela Ülkü Tamer'in Alleben Öyküleri isimli kitabının adı nereden geliyor diye düşünüyordum. Türkülerin Dili'nden öğreniyorum ki; Alleben, Gaziantep'te eskiden bir sayfiye ve piknik yeriymiş, şimdi ise şehrin ortasında bir park alanı... "Yoğurt pınarı" anlamına da geliyormuş.

Ülkü Tamer'in Antepli olduğunu da hatırlarsak, kitabın ismi bir anda karşılığını bulmuş oluyor. Hatta Alleben'in türküsü bile var:

"Alleben'e geldim yoruldum durdum

Dokuz bıçak attım böğründen vurdum

Son üstü kendi canımdan oldum

Sebep oldu oğlum tatlı canıma..."

Kitabı okudukça, buna benzer birçok sürprizle karşılaşıyorum. Bir diğer sürpriz de, kelimelerin zaman içindeki anlam değişmeleri... Toplumlar gibi, dil de değişiyor, dönüşüyor.

Mesela "terlik" kelimesinin bugünkü anlamı malum. Eskiden ise "başa giyilen bere, başlık, takke" anlamına da geliyormuş.

Bir örnek daha verelim: Hayvanların yazın yattığı ya da dolaştığı dört yanı çevrili, üstü açık yere "salak" deniliyormuş. İkinci anlamı da otlak. Bugün ise "salak" denildiğinde, kimsenin aklına bunlar gelmiyor. Hemen, "salak" kelimesini Karacaoğlan'dan bir türkü ile örneklendirelim:

"Yaylayı gölleri gezdim yoruldum

Issız kalmış av ettiğim salaklar..."

Türkülerde, Anadolu insanının ahlakını da görmemiz mümkün. Şimdiki duruma bakınca, o insanları ne çok arıyoruz:

"Sevdiğimi versinler

Gerisi anam bacım..."

Kitapta yer alan kelime ve deyimlerden örnekler:

Ağız eğmek: Minnet etmek, ricada bulunmak, yalvarmak

Al bayrak açmak: Düğün dernek kurmak, evlenmek

Balyemez: Eskiden kullanılmış olan uzun menzilli bir top çeşidi

Boş kâğıdı: Evliliğin sona ermiş olduğuna dair belge

Gök giymek: Mavi giymek, yas tutmak

Gönül suyu: Gözyaşı

Heves bağlamak: Heves etmek, çok istemek

Kuşhane: Küçük tencere

Küllü baş: Felakete uğramış dertli baş

Lisanlara gelmek: Dile düşmek, dedikoduya konu olmak

Ömür defteri: Sevap ve günahların yazıldığına inanılan defter

Peygamber tavukları: Sahipsiz, ortada dolaşan tavuklar

El üzmek: İlişkiyi kesmek, el çekmek

Vücut ehli: Varlık sahipleri, insanlar

Yeni ay: hilal

Yok günü: Yokluk zamanı, yoksullukta

Yola gitmek: Gelenek ve göreneğe uymak

Yol eri: İnancına bağlı kişi

Zemistan: Kış mevsimi

Türkülerin Dili'nde sadece kelime ve deyimler, özel isimler ve konuyla ilgili türkü örnekleri değil; dil, ağız, ses hadiseleri gibi teknik bilgiler de var.

Uzun sözün kısası: Mehmet Özbek'in yıllarını verdiği bu esere, ben günlerimi vermişim, çok mu?

MEHMET ŞEVKET EYGİ

Sabataycı Okullar ve Üniversiteler

ÜLKEMİZDE cemaat okulları, üniversiteleri, hayır kurumları bulunmaktadır. Meselâ:

Robert College Amerikan Evangelist misyonerlerinin okuludur.

İstanbul'daki Notre Dame de Sion Fransız Katolik okuludur.

Sabataycı cemaatin veya lobinin de okulları ve üniversiteleri vardır. Bunu inkâr etmek "Biz Atatürk okulları ve üniversiteleriyiz" demek gerçeği değiştirmez ki...

Heybeliada'daki Rum Ortodoks Ruhban Okulu'nda da baş köşede Atatürk resmi vardı. Atatürk resmî var diye o okul Atatürkçü mü olur?

Atatürk resmi olmayan bir tek İmam-Hatip okulu, İlahiyat fakültesi gösterebilir misiniz?

Evet ülkemizde Sabatay (Avdetî, Selanik dönmesi) okulları vardır. Bunların pîri Selanikli Şemsi efendidir. Şemsi efendinin asıl adı Şimon Zvi'dir. Ve kendisi gizli Sabataycı hahamıdır.

Sabataycı okulları ve üniversiteleri Atatürkçülüğe hizmet perdesi altında ne yaparlar? Sabataycılığa hizmet ederler. Kendi çocuklarını "iyi" yetiştirirler, Müslüman çocuklarını da kendilerine benzetmeye çalışırlar.

Sabataycıların Sabataycılığa hizmet etmeleri normaldir. Katolik Katolikliğe, Evangelist Protestanlığa, Bahaî Bahaîliğe, Yahudi Yahudiliğe hizmet eder.

Müslümanlar İslâm'a hizmet ederler mi? Maalesef hepsi hizmet etmez. Yahudiliğe, Nasranîliğe, misyonerliğe, Sabataycılığa hizmet eden nice Müslüman biliyoruz.

Türkiye'de Sabatay cemaatinin okul ve üniversiteleri vardır. Bu gerçeği kimse inkara yeltenmesin.

İşin vahim tarafı bu değildir. İmam-Hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri dahil bütün Türkiye okullarında Sabataycılığın ağır baskı ve etkileri bulunmaktadır.

Bizdeki resmî millî eğitim Sabataycılığa uygun bir eğitimdir.

Resmî ideolojide haddinden fazla Sabataycılık tuzu biberi salçası bulunmaktadır.

Sabatay Sevi, Şimon Zvi, Moiz Kohen Tekin Alp ve daha nice Sabataycı ve Yahudi, modern Türkiye'nin kurucuları heyetine dahildirler.

Bir alimler, araştırıcılar ekibi kurulsa ve bunlar sağlam bilgilerin ve belgelerin ışığında son iki yüz yıllık tarihimizin ihtilallerini, darbelerini, yeniliklerini, değişimlerini inceleseler bu dediklerim gün ışığına çıkacaktır.

Tevhid-i Tedrisat devrimi "Tevhidî Tedrisat"a karşı yapılmıştır.

Sayın Kültür Bakanımız "Heybeliada Rum Ortodoks Ruhban Mektebi" mutlaka açılacaktır dedi.

Peki soruyorum: İslâm medreseleri de açılacak mıdır?

Hiç sanmam. İslâm medreselerinin açılması Sabataycılığa aykırıdır.

Yazık!.. Şu İslâm memleketinde Sabataycılar kadar hürriyet ve haysiyetimiz yok.

GENEL MÜDÜR NE YAPMALI?

BELLİ bir tarikata veya cemaate mensup bir Müslüman bir kurumun veya kuruluşun başına geçti, dizginleri ele aldı. Kendisine yetki verildi. Neler yapmalı, neler yapmamalıdır?

1. Yapacağı ilk iş: İşin ehli değilse istifa etmelidir. İş, makam, mevki, masa bir emanettir. Emanete ehil olmak gerekir. Ehil olmadığı emaneti zimmetinde bulundurmak emanete hıyanettir.

2. Ehil ise ve kurum içinde yeni bir kadro kurmak istiyorsa mutlaka ehliyetli, liyakatli, istidatlı, kabiliyetli elemanlar almalıdır.

3. Kurumun mensubu olduğu tarikatin veya cemaatin arpalığı haline getirmemelidir.

4. Müslüman kesimde ehliyetli, liyakatli, değerli elemanlar varsa bunları seçip alırken, çeşitli cemaatlere mensup olmalarına dikkat etmelidir.

5. On Sünnî eleman alıyorsa iki de ehliyetli Alevî eleman almalıdır.

6. İslâm'ı, ülkeyi bir bütün olarak ele almalı; mensubu bulunduğu parçayı bütün ile özdeşleştirmemeli; çeşitliliğe dikkat etmelidir.

7. Bütün Türkiye'yi Şucu, Bucu veya Ocu yapmak heves ve hayaline sahip olmamalıdır.

8. Her hâl ü kârda âdil, munsif (insaflı), bilge, geniş ufuklu olmalıdır.

9. "Bizim cemaat çok büyük, bizim efendi çok ulu, ötekilere aldırma..." zihniyetine sahip olmamalıdır.

Müslüman partizanlık yapmaz, nepotizm yapmaz, cemaat ve tarikat asabiyetine sahip olmaz.

Müslüman şu veya bu tarikata ve cemaate mensup olabilir ama tarikatçi veya cemaatçi olamaz.

Olgun ve akıllı Müslüman BÜTÜN'ü PARÇA'nın içine sığdırmak ve sıkıştırmak gibi akılsızlıklar, mantıksızlıklar, beyinsizlikler yapmaz.

Aksine ilmiyle, irfanıyla, hikmetiyle, tedbiriyle, ince siyasetiyle, geniş ufkuyla, sabır ve tesamuhu ile, müdarası ile âlemi kendine hayran bırakır. Böylelerinin ellerinden öpülür.

NEZİH UZEL BEY

Nezih beyin jübilesindeki konuşmamdır

TÜRKİYE'de birbirlerini tutan üç grup insan vardır. Masonlar, Mülkiyeliler (Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunları) ve Galatasaraylılar.

Aslında bunların içinde Müslümanların da bulunması gerekir. Bu ayrı ve netameli bir konudur, geçelim.

İsmiyle müsemma Nezih beyefendi ile aramızda kadim bir dostluk vardır. İkimiz de Galatasaraylıyız ama dostluğumuzun temeli bu değildir. İlim, irfan, sanat, kültür, tasavvuf, medeniyet bağları bağlar bizi birbirimize.

Bendeniz Nezih beyi şöyle tanırım:

O medenî ve şehirli bir insandır.

O bir kitap ehlidir. Özel kütüphanesi ve kitapları vardır. Kitap okur, kitabı sever.

O bir sanat ehlidir. Tasavvuf musikisi ile meşgul olur, bendir vurur, ney çalar, ilahî okur.

O bir sohbet ehlidir. Kendisi ile ülfet ve ünsiyet edilir. Gıybetsiz, dedikodusuz faydalı konuşmalar yapılır meclisinde.

Nezih bey mal için, para için yaşamaz; yaşamak için az miktarda gelire ihtiyacı vardır, onu temin edince fazlasını istemez ve aramaz. Para onun için gaye değil, vasıtadır. Bu anlattığım haslet zamanımızda ne kadar önemlidir bir bilseniz.

Nezih bey kitaplar telif etmiş, Fransızca'dan tercümeler yapmıştır. Ne mutlu kültüre, ilme, irfana katkıda bulunanlara.

Nezih bey kerem ve mürüvvet sahibidir. İmkanı olduğu zaman ahçı tutup dostlarına ve yaranına ziyafet verdiği günleri hatırlıyorum.

Nezih beyin devlethânesinin kapıları ehl-i irfana her zaman açık olmuştur.

Nezih bey her zaman mütebessimdir, hiçbir zaman abusu'l-vecih olmamıştır.

Nezih beyin kadr ü kıymeti bilinmiş midir? Maalesef bilinmemiştir. Vefalı toplumlar, kabiliyetli fertlerine hizmet ve faaliyet imkanı sağlar. Bu imkanlar Nezih beye sağlanmış mıdır?

Marifet iltifata tâbidir

Müşterisiz metâ zâyidir

Nezih bey için jübile tertipleyenlere teşekkür ediyorum.

BEYOĞLU'NDA GEZERKEN

SULTANAHMET'ten tramvaya bindim, Karaköy'de indim. Tünel ile Beyoğlu'na çıktım. Galatasaray'a doğru yürüyorum. İstanbul'un en lüks ve oldukça pahalı pastahanesi Markiz yemek vermeye başlamış. Vitrininde yazılı, çorba 1,5 lira. Gözlerime inanamadım... Nereden nereye...

Biraz ilerledim, sağ tarafta halka halinde büyük bir kalabalık, ortada sarıklı bir kimse sema yapıyor. Evet Mevlevî seması. Ne olur ne olmaz diye fazla yaklaşıp da yakından bakamadım.

Böyle bir şey 1930'larda olsaydı, yer yerinden oynardı. Ertesi gün Nadir Nadi'nin Cumhuriyet'i manşet atar, mürteciler (gericiler) gemi azıya aldı, Beyoğlu'nda tarikat seması yaptı... Gazi Mustafa Kemal Paşa özel trenle Ankara'dan İstanbul'a gelir, özel mahkeme kurulur, sorgu esnasında semacının çarpık kemikleri düzeltilirdi...

Yürüyorum... Zengin fakir halkın kıyafeti dökülüyor. Açıklar bir türlü, kapalılar bir türlü. Pembe giysiler içinde, saçlarını deve hörgücü gibi topuz yapmış, üzerine rengarenk bir eşarp bağlamış genç kızlar, yanlarındaki erkeklerle el ele tutuşmuşlar yürüyorlar.

Galatasaray'a geldim. Eyvah!.. Aslı Han kapalı. Boş zamanlarımda okumak için eski Sélection ve Historia dergileri alacaktım. Avrupa Pasajı'na girdim. Antikacı dostumdan nefis ciltli "Rusya ve Doğu" adında Fransızca bir kitap ile iki küçük Çin porseleni aldım. Kitabın sonunda Deli (Büyük Petro'nun) vasiyetnamesi var. Bir de Saint Saëns'ın Samson ve Dalila operasından bir şarkının notalarını aldım. Üzerinde Osmanlıca nefis hatlar var. Hattat Halim efendinin kaleminden... "Darülelhan Külliyatı (Sülüs)... Sen Sans (Divanî)... vs" Eskiden kitap isimlerini, resmî daire tabelalarını, haritalardaki yazıları büyük hattatlara yazdırırlarmış. Hepsi de birer sanat şaheseri olurmuş.

Boğazkesen caddesinden Tophane'ye indim. Yolda, Şifa fırınından nefis bir köy ekmeği aldım, tramvayla eve döndüm.

Beyoğlu'ndaki iyi şeyler: Eski güzel binalar restore ediliyor... Çok güzel kafeler açılmış... Avrupa'dakilere benzer büyük ve zengin çeşitli sahaf dükkanları...

Taksim'den Tünel'e sel gibi akan kalabalık nafile... Beyoğlu'nda 1945'ten 1952'ye kadar yedi sene okudum. Eskiden İstiklal Caddesi'nde beyefendiler, hanımefendiler, küçük beyler, küçük hanımlar dolaşırdı. Elbiseler ütülü, gömleklerin yakaları kolalı, ayakkabılar pırıl pırıl cilalı. Beyoğlu halkının yarısı Rumca konuşurdu. Efharisto poli... kala... ena triya tesera pende... ena deka... Altmış yıl öncesinden kalmış hatıralar, bilmem doğru yazabildim mi?

Beyoğlu'nda oturan seçkin Rum, Ermeni, Yahudi, Frenk vatandaşların evlerinde güzel şahsî kitaplar vardı. Bunların hepsi pazara düştü. Bugün antikacıdan aldığım kitap da Arsen isminde bir Ermeninin terekesinden çıkmış...

21 Temmuz 2009 Salı

LEYLA İPEKÇİ

Örtünmeden örtünmek (1)

Göz gördüğü kadar gösterir de. Işığı aldığı kadar, baktığını da aydınlatan, ışığını onda yansıtan bir özelliği vardır gözün. Mesela sevdiğini güzel görür, çünkü uzayda başıboş olarak gezinen güzellik kavramını bir sevgilinin yüzüne tutarak, onda kadrajlar, somutlaştırır.

Evet, görünmezi görür göz. Fakat ne yaparsa yapsın, kendine bakamaz. Kendini görebilmek için, sevdiğinin gözlerinden yansıyan bakışlara ihtiyacı vardır. Müthiş bir yolculuktur bu.

Seven ile sevilenin giderek iç içe geçtiği, birbirinde eridiği, birbirini çoğalttığı ve bütünlediği, sonra bazen ayrıştığı, ayrışırken kesiştiği, kesişirken kavuştuğu bu bakış sayesinde gerçeğin bize görünmeyen boyutlarını da görmekteyizdir.

Gerçeğin aşkın boyutunu gören bu mecazi göz, örtünen bir kadına baktığında yalnızca bir kumaş parçası görmez. Daha fazlası vardır. Örtü, hakikatin aşkın boyutlarına doğru bir yolculuktur öncelikle.

Aynı şekilde, bu yolculuğa çıkanlar, örtüsü içindeki kadının da tenden ibaret olmadığını görürler. Ailesinin, mahallesinin, devlet otoritesinin baskısıyla örtünen bir kadın konu dışıdır.

Çünkü başkasının rızası için örtünmek veya herhangi başka birşey yapmak, başkasına kul olmaktır. Ancak sözüne güvendiği ve kalbiyle teslim olduğu sevgilisinin kendisinden beklediklerini kendi iradesiyle yapan âşık bir kadın, her şeyi O’nun için yapmanın kudretini taşıyabilir.

Ve ancak başkalarının sözüne veya kendi egosunun isteklerine teslim olmayan kadın, ilahi aşkın ‘açık uç’larına doğru yol alacaktır. Bu kadın; cinsiyetinin ötesine geçebilmiştir.

Seven ve sevilen olmanın cinsiyeti yoktur, sevgili olmaktan başka.

Demek ki: Örtü nasıl bir kumaş parçası değilse, kalbindeki ‘aşkın irade’yle örtünen kadın da asla yalnızca görünebilir niteliklere indirgenebilen, yalnızca tenden ibaret kalan ve yalnızca bu dünyayla hemcins olan bir kadın değildir.

“Başörtüsü etrafı görmeyi engelliyor, farklılıkları yok ediyor, herkes birörnek oluyor” gibi çok ‘görünür’ bir bakışa sıkıştırılmış ve hiyerarşik olarak kendi bakışının üstünlüğüne vurgu yapan bir algıyla örtünen kadına bakmak: Kendine bakamayan göz olmaktır.

Bu gözle örtünen kadına bakmak, onu kadavralaştırmaktır.

***

Hepimiz, biricik olduğumuzu biliriz. Anlam ortadan kalktığında tüm vücutlar benzeyecektir zaten. Farklılaşma çabası ise biricik olduğunu bilen insanı yatay bir eksene mahkûm bırakıyor. Gözü metafiziğinden koparıyor.

İnsan gerçekliğine birörnekler arasındaki ince ayrıntılarla ulaşmanın mümkün olduğunu bize unutturuyor. Dünyanın görünmez ama bilinebilir bağlantılarını kurmamıza engel oluyor.

Bize binlerce saat fazla mesai yaptıran birbirimize karşı farklılaşma hırsımız, ironik bir şekilde bizi yeniden benzer kılmıştır bu arada. Dekoltenin derinliğine, kravatın desenine indirgenmiş sığ farklılıklarla insan biricikliğine odaklanmak mümkün müdür?

Bana kalırsa, herkesin biricik olduğu bir dünyada, asıl esaret, ötekilere kendi biricikliklerinde bakma çabası ortadan kalktığında başlıyor: “Başörtüsü şöyledir böyledir.” Veya “başını örtenler şudur budur.”

Tüm bu tanımlar, insanı bir ‘göz yanılgısı’na tutsak hale getiriyor. Vicdanının örtülerini örterken, apaçık olan hakikate karşı onu körleştiriyor. Acımasızlaştırıyor. Kendine bakamayan gözüyle yine kendi bakışına tutsak hale getiriyor. Ve dahası, karikatürize bir biçimde kendi egosuna kulluk ettiriyor onu.

***

Kalp iradesiyle, yani aşkla yapılabilen şeyler ibadettir. Kendi eylemini aşan bir ‘sarih’ niyetle yapılırlar çünkü. İnsan gerçekliğinde aşkın bir boyut olduğunun ispatıdır bu aynı zamanda.

Sevgilinin beklentilerine değil de, egonun beklentilerine teslim olduğumuzda ise tatmin olmak neredeyse imkânsızlaşıyor. Ne örtünerek, ne de açılarak.

İster inançlı olalım ister olmayalım, örtülü kadın imgesi bize tanrısal söze teslim olmanın ‘görünür’ halini işaret ediyor. Sırlarla dolu bir hakikatin her an mevcudiyetini hissettiriyor. Örtülü kadının gündelik hayat ile metafizik hayat arasında kozmik bir bağlaç olduğunu sezdiriyor.

Dünya ile gayb arasındaki her çeşit ayrıştırma ve parçalamaları, tüm göz yanılgılarını ortadan kaldırıyor. Ötelerin buradaki izdüşümünü görünür kılıyor giderek. Bakışlarımızı baktığımızla birleştiriyor.

Örtünmek; sadece doğayla, ötekilerle veya kâinatla ahenk sağlama biçimi değil, aynı zamanda nesnelere karşı bir mesafe alma biçimidir. Eşyanın gizli yüzünü açar.

Bu anlamda, sosyolojik bir olgunun ötesindedir bence örtünmek. Sosyolojiden ziyade, sanata yakın. Gören ile görünen arasında bir estetik uzay oluşturur. İnsanlığa hem gören hem görünen olmanın imkânlarını sunar.

Bizdeki kalp zekâsı belki bu sanatsal estetiği görecek kadar yüksektir. Ama vicdanın ve kalbin üzerindeki süslü örtüler, öylesine çamurlu bir sığlığa çekiyor ki bizi, apaçık olandaki gerçek, örtülü hale geliyor giderek.

Oysa hem seven hem sevilen olmanın yolculuğu, gözden göze kesintisiz bir biçimde sürüyor.

LEYLA İPEKÇİ

Örtünmeden örtünmek (2)

Rüyalardaki simgelerin rüyayı gören kimse açısından neyi temsil ettiğini anlayabilmek için rüyanın yorumlanması, yani tabir edilmesi gerekir. Tabir etmek; öte tarafa geçmek, nehri geçmek anlamına geliyor.

William Chittick’in Hayal Âlemleri adlı kitabında İbn Arabî’yi yorumlarken belirttiği gibi, dünya adı verilen ‘rüya’yı tabir etmek için gerçeğin ardındakine geçebilmek, onu keşfetmek gerek. ‘Simgelerle örtülü rüya’yı bir biçimde okuyarak yalınlaşmak, gerçeğe yaklaşmak istersek tabii.

Örtülü kadına erkeğin boyunduruğuna girmiş, kapatılmış, yok edilmiş, eksiltilmiş ikinci sınıf bir kadın olarak baktığımızda: Bir zaman dilimine ait siyasi veya ideolojik alana tüm evrensel bakış açımızı hapsetmiş oluyoruz.

Üzeri örtülü olan her gerçeklik, kendisinden ille daha az, ille daha eksik bir anlam ifade etmek zorunda değildir halbuki.

Kadını örtüsünün içine hapseden bakış, öncelikle onun iç özgürlüğünü hadım eden bir bakıştır bence. Kadının görünüşünü, erkeğin gözüne indirgeyerek onu bu dünyada kadavralaştırmış olursunuz.

Kadın örtüsünün içinde, örtü onun üzerinde diye tarif edilen ‘durum’ da aslında tam açıklamıyor gerçeği. Çünkü örtü kadının dışında, ondan bağımsız, mesela çantasında ya da kafasında veya üzerinde taşıdığı bir ‘şey’ değil.

Örtünmek bizzat bir varoluş hakikati. Örtülü kadın: Yalın bir niyetin dışavurumu, sonsuz teslimiyet ve güvenin yansıması olarak da okunabilir. Örtünmek bir emanet olur giderek. O’ndan kalp iradesiyle alınır, O’na iade edilir.

Uzay boşluğunda bir kadının örtüsüyle temsil ettiği değer, tabir gerektiriyordur artık. Onu ille ‘hararetli’ erkek bakışlarından korunmaya indirgemek, örtünmenin metafiziğinden uzaklaştırıyor bizi.

Mahalle veya erkek baskısından başka, sosyolojik parametrelerin ötesindeki anlamlarını keşfetmediğimiz sürece: Örtülü kadından geriye ‘ikinci sınıf’ bir nitelik kalıyor hep.

Örtülü sembollerin neyi temsil ettiğini keşfetmek; rüyasını tabir etmek isteyen kişi olmak değil midir biraz da? Örtülü olanın açılması, bazen, açık olanın örtülmesini gerektiriyor.

Sözgelimi ancak örtündüğü vakit erkekle kendini eşit hissettiğini söyleyen bir kadının ‘erkek dünya’da örtüsüyle neyi temsil ettiğine veya ‘rüya’sını nasıl tabir ettiğine yakından bakma çabası da bir çeşit ‘empati denemesi’ olabilir. Yargılamak için değil, anlamak için.

Örtünen kadın için örtüsü öz değil, kabuktur. Daryus Şayegan, örtülü olanın kaldırılması ve açık olanın örtülmesi arasında sürekli bir döngü oluştuğunu söylüyor. O halde örtünmenin somut olarak tanımlanması ve algılanması mümkün değildir:

“İşte bu durum, sırrın ortaya çıkış yönüdür. Çünkü sır, dizginlenemeyen ve özel bir tanımla sınırlanamayan bir olgudur.” Yaklaşma ve uzaklaşmayı, çekme ve itmeyi, gizleme ve açık etmeyi bir başka biçimde izlersiniz artık. Kadın ile erkek arasında olduğu gibi, insan ile kâinat arasında da sırrın varlığına delalet ediyordur zaten kabuk.

Örtünün önünde ve ardında kesintisiz olarak devam eden gerçeğin bölünmüş ve parçalanmış olmadığını fark etmişsek, dünyanın sırlı boyutları açılmaya başlar. Kabuklardan birini daha soyabiliriz artık.

Varoluşun boyutlarındaki sonsuz estetik bir kez görünür olduğunda, ‘içerisi’ ile ‘dışarısı’ arasında hiç kesintiye uğramadan süren o şeyin mahrem adını alan özgürlük olduğunu görürüz.

Ve bence mahremin her an var olması, insanı çerçevesiz, büsbütün ölçüsüz, kuralsız ve değersiz bırakan, vicdanını esir alan her şeyden kurtarmaya ve giderek özgürleştirmeye başlar. Bunu biraz açayım.

***

Mahrem ortadan kalktığında, içerisi ile dışarısı arasındaki denge bozuluyor. İnsana ait giz ortadan kalkıyor. Görünenin ardında hiçbir şey yokmuş gibi. Göz, kendi metaforundan, metafiziğinden kopuyor.

Mahrem olmadığında sır da ortadan kalkıyor. Ama gerçeğin örtülü kısmı, tabir edilmeyi bekleyen bir yüzü var. Onu keşfettiğimizde görüyoruz ki: Dünyayı her daim diri tutan sır, zamanların ve mekânların ötesinde devam ediyor.

Örnek vereyim. Suyu, ateşi, havayı bölüp parçalayamıyoruz. Ama onları kendi amaçlarımız doğrultusunda çerçeveleyebiliyoruz, farklı boyutlara, bambaşka biçimlere dönüştürebiliyoruz.

Çünkü onlardaki sır, farklı boylamlarda mevcudiyetini sürdürüyor. Mahrem de böyle hiç parçalanamayan bir şey işte. İnsanın vicdanını, iç ile dış arasında kendi özgürlüğünü koruyabildiği o yerde, milimetrik bir dengede tutuyor.

Mahrem, iç özgürlüğümüzün kimse tarafından ihlal edilemeyen sınırıdır bence. Bir tutam ölçüdür belki. Ölçü olmadan, hudut olmadan özgürlük başıboşluk anlamına geliyor sadece.

İşte örtünen kadının mahremle olan ilişkisi kadim dünyada olduğu gibi modern dünyada da bir özgürleşme ‘rüya’sı olarak tabir edilmeyi bekliyor.

YASEMİN ÇONGAR

Mağlubu olmayan çözüm

Galibi olmayan bu savaşı ancak mağlubu olmayan bir çözüm bitirebilir.

Devlet artık bunu biliyor...

Bu savaşı kazanamayacağını biliyor.

Barışın, ancak savaşan taraflara kendilerini “mağlup” hissettirmeyecek bir çözümle mümkün olacağını, devlet içindeki anahtar kurum ve şahıslar artık anlıyorlar.

***

Fatih Çekirge dün Hürriyet’te, “Eğer bir sonuca gidilecekse bunun kilidi şu sözle açılacaktır: Mağlubu olmayan bir çözüm... Yani kimse diğerine ‘Bileğini büktüm’ demeyecek...” diye yazdı.

Çekirge, bunu yazmadan önce kimlerle konuştu bilmiyorum ama bu yaklaşımın, PKK’nın dağdan indirilmesi projesinin devlet içindeki lokomotiflerine egemen olduğunu biliyorum.

Görevi bırakmadan, bu projeyi başarıya ulaştırmak isteyen Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emre Taner’in böyle düşündüğüne inanıyorum.

***

Bu nedenledir ki devlet, Abdullah Öcalan’ı resmen muhatap almazken, fiilen muhatap alacağı bir çözüm için düğmeye bastı.

Bu nedenledir ki devlet, “dağdan indirme” projesinin kültürel, siyasi, iktisadi açılımlarla da bütünleştirilmesi gerektiğini artık teslim ediyor.

Ve bu açılımların, Türkiye’de yaşayan Kürtlerin “birinci sınıf vatandaş” olmasını güvenceye alacak yasal düzenlemelerle desteklenmesi yönünde kesin bir olmasa da, en azından bunu imkân dahilinde gören ve giderek olgunlaşmakta olan bir siyasi tahayyül var artık.

***

Ancak şu da var...

Savaşan tarafların, yani devlet ile PKK’nın, birbirlerine karşılıklı olarak “bileğini büktüm” dememesi, “mağlubu olmayan bir çözüm” için gerekli ama yeterli değil.

Mühim olan, çeyrek yüzyıldır süren savaşın birinci derecedeki mağdurlarının, yani kendilerini “mağdur” hissetmemesi artık asla mümkün olmayanların “mağlup” hissetmemesini de sağlayabilmek.

Ve bunu sağlayabilecek tek şey, gerçek.

***

DTP lideri Ahmet Türk bir süre önce olağanüstü bir çıkış yaptı; Türkiye’de 17 bin 547 faili meçhul cinayet işlendiğini hatırlatıp “bugüne kadar yargılanmayan failleri kardeşlik adına affetmeye hazır olduğunu” söyledi.

Ahmet Türk gibi yaşanan acıları yakından bilen birinin bu cümlesi önünde sessizce başımı eğmekten, bu cümledeki yüce gönüllülüğe ve kudrete saygı duymaktan başka ne yapabilirim?

Bunu uzun zamandır düşünüyorum.

Ve içimdeki ses, Ahmet Türk’ün derin bir saygı ve samimi bir hayranlık duyduğum bu cümlesine karşı isyan ediyor.

Bu cümleye, tıpkı daha önce Ergun Babahan’ın yaptığı gibi, itiraz ediyorum.

Cizre’de Albay Cemal Temizöz’ün bilgi ve talimatı dahilinde işlenen elli beş cinayetin tanıklıklarını okuyunca...

Şemdinli’nin Ormancık Köyü’nde Albay Ali Çamurcu’nun önderliğindeki işkenceleri ve kaçırılıp öldürülen 12 korucunun Derecik Taburu’na gömüldüğünü öğrenince...

Güneydoğu’dan Taraf’a gelen yeni “toplu mezar” ihbarlarının peşine düştükçe...

Muhabirlerimize anlatılan yeni katliam hikâyelerini dinledikçe...

Devlet adına hareket eden birtakım adamların eliyle işlenen bu suçların üstünü asla örtmememiz ve, hayır, bu suçları henüz unutmamamız gerektiğini düşünüyorum.

Evet, belki kurbanların yakınları bu vahşetin sorumlularını affedebilirler bir gün ama önce o vahşetin gerçeğini milletçe bilmemiz ve sorumlularını yargılamamız gerek.

Ergun Babahan’ın, benim henüz Ahmet Türk’ün cümlelerini sessizce düşünmenin ötesine geçemediğim bir anda yazdığı şu satırlara katılıyorum:

“Kendine devlet diyen bir organizasyonun temel görevi, toprakları üzerinde yaşayan yurttaşlarının can güvenliğini sağlamaktır. Yakın geçmişte kimi kamu görevlilerinin bu görevi ihmal bir yana, yurttaşların canını kendi eliyle aldıkları anlaşılıyor. DTP lideri Ahmet Türk’e katılmak mümkün değil. Sayın Türk, Kürt meselesi çözülürse, bu faili meçhulleri unutacaklarını söylemişti. Bence buna hakkı yok. Türkiye bu dönemi açılmamak üzere kapatacaksa, katillerden mutlaka hesap sormalı. Rütbesi, mevkii ne olursa olsun.”

***

Geçen hafta bu sütunda yazdım:

Çeçenistan’daki kirli savaşın takipçisi Anna Politkovskaya, bu savaşın kurbanı olmadan kısa süre önce, “Savaşın kirinin Rus devletinin çehresinden silinmesinin tek yolu, savaşın günahlarının kefaretinin ödenmesidir; bu da ancak gerçeklerin gün ışığına çıkmasıyla mümkün” demişti.

Türkiye için de aynı şey geçerli; mağlubu olmayan bir çözümü ancak “gerçek” sağlayabilir.

Devletin PKK ile savaşında, onbinlerce asker ve PKK militanı öldü.

Bu devlet, Kürt çocuklarının eline silah alıp dağa çıkmasını önleyemedi; bu devlet, eline silah verdiği Türk çocuklarının o dağlarda ölmesini önleyemedi.

Savaşın bir yüzü bu; asker aileleriyle PKK’lı ailelerinin aynı derinlikteki acısının özeti bu.

Ama savaşın bir de “kirli” yüzü var.

Devlet bu “kir”den artık temizlenmeli.

Devlet adına hareket eden birtakım adamlar, Güneydoğu’da eline silah almamış vatandaşlara ettikleri zulmün, kıydıkları masum canların hesabını yargı önünde vermeli.

***

Birileri, o çok sevdikleri sözü kullanarak “rövanşist” diyecektir bu çağrı için.

“Kürt meselesinde çözüm için tarihî fırsat var” gibi çok önemli bir sözün arkasına sığınarak gerçekleri unutmamızı isteyeceklerdir.

Yanılmış olurlar; yanıltmaya yeltenmiş olurlar.

Çünkü kalıcı bir barış, savaşın eli silahlı taraflarından da önce, silahsız mağdurlarının kendilerini “mağlup” hissetmemesiyle mümkün.

Bugünlerde yeniyetme bir heyecanla “yaşasın barış” nidaları atmaya başlayan dünün şahinlerine dikkat edin bence.

Onlardan, “Aman canım, toplu mezarları kazdırmayın; Temizöz İddianamesi’ni ciddiye almayın; Ergenekon Davası’nı abartmayın... Bunlar ortalığı bulandırıyor; çözümü erteliyor; barışı zorlaştırıyor” türü sözler işiteceksiniz.

Bu sözler karşısında, bir an için durun...

Ve gerçek bir barışın ancak gerçekler üzerine kurulabileceğini düşünün.

ŞAHVELED ÇOBANOĞLU (AZADLIK GAZETESİ)

Türkiyədə Azərbaycan şoku

Son həftənin Türkiyə mətbuatını izləsəniz, Azərbaycanla bağlı bir təəssüf və şok görəcəksiniz. Azərbaycan qazı uğrunda gedən “savaş”dan Türkiyənin məğlub çıxması hələ indi-indi gündəmə gəlir və bunun səbəbləri üzərində dartışırlar. Qaz əldən çıxıb. Üstəlik, bir az dərinə getsək, görəcəyik ki, Türkiyəyə bu məsələdə atıblar - Azərbaycan qazını alıb Avropaya satmaq niyyətində olan Ankara sonda “Nabucco” ilə daşınacaq qazın 15 faizini almaq iddiasından da əl çəkdi. Daha doğrusu, məcbur oldu. Avropa və Qərb hər cəhdlə layihənin baş tutmasını istəyirsə, Türkiyə buna nə deyə bilər?! Əngəl olmağın da mənası yoxdur, heç olmasa tranzit ölkə olmaq şansı uğrunda bəxtini sınamağa dəyər.
Bəli, Türkiyə biabırçı bir sonluqla üzləşdi. Türkiyə ilkdən sona düşdü. Indi bu layihədə onun önəmi Azərbaycan qazından pay uman hər hansı Şərqi Avropa ölkəsi qədər də deyil. Heç Gürcüstan qədər də deyil, çünki Gürcüstan da öz payını alıb və alacaq.
Indi Türkiyənin yerini Rusiya tutur. Qazı bizdən ruslar alıb satacaq. Baxmayaraq ki, Rusiyanın öz qazı dünyanın yarısına yetər. Türkiyə mətbuatı bunun səbəbləri üzərində baş sındırır. Lakin izahlarda Türkiyənin Azərbaycanla bağlı uzaq səhvlərinin acı nəticələrini yaxın günlərdə axtarmaq kimi yeni səhvlər üstünlük təşkil edir. Ümumi nəticə budur: oyunu yaxşı oynaya bilmədik.
“Oyun” məsələsi yaxşı etirafdır. Illərdir Azərbaycanla bağlı doğru siyasət yeritmək əvəzinə, onun neft-qaz padşahı ilə dostluğa, əməkdaşlığa can atan Türkiyə nədən bu günləri görmürdü? Məgər Türkiyə anlamır ki, təkcə qaz layihəsindəki maraqlarını itirməyib, sözün hər mənasında Azərbaycanı itirib?
Türk jurnalistləri “Azərbaycan qazı” ifadəsini işlədir. Gülməlidir. Biz özümüz də bu səhvə yol veririk. Məgər Azərbaycanın qazı var? Qaz Ilham Əliyevindir. Necə istəyir, elə də satır. Guya onu satanda Azərbaycan xalqının fikir və iradəsini nəzərə alan var?!
Türkiyə bir qardaş kimi də, bir strateji müttəfiq kimi də Azərbaycanı itirib. Onun yanlış siyasətinin bu cür nəticələnməsində təəccüblü heç nə yoxdur. Türkiyə illərdir bizim hakimiyyətin Azərbaycan xalqını əzməsinə, onun iradəsini tapdamasına göz yumub, saxta seçkilərə haqq qazandırıb, insan haqlarının pozulmasına təbəssüm göstərib, hətta avtoritar hakimiyyətin güclənməsinə, bu ölkədə monarxiya qurulmasına yardım edib. Indi özü həmin hakimiyyətin onu dışlaması ilə üz-üzə qalıb.
Indi azərbaycanlılar Ərdoğana da, Baykala və Baxçalıya da bir bezin qırağı kimi, sadəcə qışqıraraq yaxşı danışmağı bacaran türkiyəlilər kimi baxırlar. Biz illərdir Türkiyənin Azərbaycana yönəlik bu siyasətini tənqid edir, onun qardaşlığa, qonşuluğa, insanlığa zidd olduğunu deyirdik. Onun Türkiyənin ziyanına olduğunu deyirdik. Həm də şok içində idik. Bizi bizim qədər sevən bir ölkədən bunu gözləmirdik. Azərbaycanın dünyada yeganə arxası olan Türkiyədən bunu gözləmirdik. Canımız bildiyimiz, Vətən saydığımız Türkiyədən bunu gözləyə bilməzdik.
Amma Türkiyə bu yolla getdi. Dünyada və Qafqazda ən böyük müttəfiqi olan Azərbaycan xalqını məyus etdi, onu əzən hakimiyyətlə dostluq etməyə üstünlük verdi. Azərbaycanı itirdi, amma indi oturub Azərbaycan qazını itirmələri haqda mülahizələr qururlar. Biləsiniz ki, biz azərbaycanlılar o qazı, o nefti çoxdan itirmişik. Deyəsən, fil qulağında yatmısınız. Azərbaycan da artıq Türkiyənin yanında deyil, erməniləri silahlandıran Rusiyanın yanındadır.

MÜMTAZER TÜRKÖNE

Ankara'da Adalet Bakanı; İstanbul'da, Diyarbakır'da hakimler var

Dün Ergenekon davasında yargıç karşısına çıkan koca koca generaller vicdan ve cesaret sahibi savcı ve hakimlerin eseri. Bu manzaradan rahatsız olanlar da bu savcı ve hakimlerin ayağını kaydırma telaşında. Silivri'deki davanın kaderi Ankara'da HSYK'da belirleniyor. İcranın temsilcisi olan Adalet Bakanı, bağımsız yargıyı temsil eden Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu'na tek başına direniyor. HSYK'nın yıllık hakim-savcı atama kararını Bakan, tek başına engelliyor. Neden bir Allah'ın kulu çıkıp, "Hükümet bağımsız yargıya müdahale ediyor" diyemiyor? Acaba neden?
HSYK'nın da varlık sebebi olan "hakim teminatı"nı, HSYK değil Adalet Bakanı koruyor da ondan. Savcı ve hakim zor davaları vicdanı ile taşırken sırtını HSYK'ya dayar. Çünkü HSYK, kanunun 1. maddesinde belirtildiği üzere hakim ve savcıların özlük işlerini "mahkemelerin bağımsızlığı ile hakimlik ve savcılık teminatı esaslarına göre" düzenler. Bakan engel olduğu için HSYK'nın çıkaramadığı kararname ise İstanbul ve Diyarbakır'daki Ergenekon ve faili meçhul davalarının savcı ve hakimlerini sırtından hançerlemek amacı taşıyor. Bu hukuk cinayetini Adalet Bakanı araya girerek, hatta kendini siper ederek engellemeye çalışıyor. Yargı bağımsızlığını yargıçlardan oluşan bir kurul değil, hükümetin bir bakanı koruyor.

Sadece Milliyet'te Mehmet Y. Yılmaz'ın itirazına rastladım. Bu itirazı, Mülkiye'de almış olması gereken hukuk derslerinin hocalarına havale etmek lâzım. Şu cümleyi kuran bir öğrenci Hukuk Başlangıcı'ndan geçemez: "HSYK, savcılık kurumunun itibarını sarsan bu tür uygulamaları cezalandırmayacaksa, neyi cezalandıracak?" Ergenekon savcılarını kasteden köşe yazarı, "Böylesine kötü bir iddianameyi yazabilen savcılara karşı HSYK'nın bir yaptırımı olmayacak mı?" sorusunu da ekliyor. HSYK'nın şu anda ceza davası veya disiplin soruşturması değil, bir atama kararnamesi hazırladığını bilmemesi mümkün mü? Haklarında tek disiplin soruşturması olmayan savcı ve hakimler hakkında bir tasarruf söz konusu olan.

Bu sözler gerçekten "hukuk bilgisizliği" ile malûl. HSYK'nın görevi Ergenekon iddianamesi hakkında karar vermek veya iddianame hazırlayan savcıları sorgulamaya almak değil. HSYK'nın görevi tam tersine, hakimin ve savcının önünde bir kalkan oluşturmak. Özlük haklarının, HSYK'nın koruması altında olduğunu bilmenin güveni içinde savcı ve hakim işini yapacak. Hiç kimse savcıya ve hakime "ayağını denk al, yoksa seni sürdürürüm" diyemeyecek. Ergenekon savcılarına bunu diyenler var mı? Var. Peki bunlar kimler? Ve sürdürmeye kalkarlarsa bu işi kimin eliyle yapacaklar? HSYK'nın çıkartamadığı kararname ile tartışılan konu da bu değil mi? Birileri Ergenekon savcılarını ve hakimlerini sürdürmeye çalışıyor, birileri de sürmeye karar veriyor. Aydınlıkla karanlık arasında süren bir savaşa tanıklık ediyoruz. Aydınlık yükseliyor, karanlık direniyor. Aydınlık yükseldikçe, karanlığın içinde kimlerin saklandığını ve ne işler çevirdiklerini görüyoruz.

Diyarbakır'daki, İstanbul'daki hakim ve savcıların sağa-sola sürülmeye kalkılması bir hukuk cinayetine tam teşebbüs fiili. Bu teşebbüs Ergenekon davası için "doğal yargıç" prensibinin çiğnenmesi demek. Aslında karanlığın çaresizliğinin, çaresizliğin getirdiği çılgınlığın bir göstergesi. Ne yapacaksınız? Güneşi balçıkla sıvayıp, karanlığı sürdürmek mümkün mü?

Fısır fısır konuşuluyor. Sizler de duyuyorsunuzdur. "Devletin bütün kirli çamaşırları (faili meçhul cinayetler ve karargâhlardaki darbe planları kastediliyor) ortalığa saçılıyor. Bu savcılara, hakimlere bir dur diyen olmazsa ortada devlet falan kalmayacak." Verilecek cevap basit: "Savcılar, hakimler işlerini yapmaz, bu kiri ve pisliği temizlemezse ortada devlet kalmayacak. Güvenliği sağlamak için verilen silahı cinayet için kullananların hüküm sürdüğü bir devleti hangi babayiğit yaşatabilir?"

Neyse ki endişe edecek bir durum yok: Ankara'da basiret ve feraset sahibi bir Adalet Bakanı, Diyarbakır ve İstanbul'da da savcılar ve hakimler var.

EMRE AKÖZ

Bir burjuva manifestosu

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği'nin (MÜSİAD) kurucusu, eski başkanı, işadamı Erol Yarar'ın cesur ve gerçekçi sözleri, Ergenekon davasındaki gelişmeler ve özellikle Üçüncü İddianame'nin açıklanmasıyla güme gidebilir.
Halbuki enine boyuna tartışılması gereken sözler bunlar. İşte bazıları:

***

"Bazı aşırılıkları gözlüyorum ama 'bir lokma, bir hırka' felsefesine de inanmam. Bu bize yutturulmuş bir zokadır!
"Allah verdiği nimetleri kullarının üzerinde görmek ister.
Osmanlı padişahının giyimi Karacaoğlan gibi değildi. Ölçü minimum giyinmekse İmamı Azam'ın giyimini nasıl izah edeceğiz? Evi Bağdat'ın en güzel eviydi."
"Zekatımı veriyorsam İslam'da kimse 'niye böyle yapıyorsun' deme hakkına sahip olmuyor. Malının tümünü infak etmeyi Allah'ın Resulü de izin vermiyor."
"Zannediyoruz ki adam zenginleştiği halde fakir hayatı yaşayacak. Öyle bir şey yok."
"Bir insanın kibirli yürümemek kaydıyla zengin olduğu anlaşılmalı sokakta. Fakir anlasın da gelip derdini anlatsın diye. Mao gibi gri kıyafetlerin giyildiği bir düzene inanmıyoruz ki!" (Fadime Özkan'ın söyleşisi, Star gazetesi, 20 Temmuz)

***

Bu cümleler sanki bir manifestodan; 'İslami Burjuvazi', 'Otantik Burjuvazi' ya da 'Muhafazakar Burjuvazi', hatta 'Yeşil Sermaye' gibi terimlerle nitelenen burjuvazinin manifestosundan alınmış gibi.
Zenginlik ile o zenginliğin ortaya serilişi (tüketim) arasında daima engeller olmuştur Türkiye'de.
Hayatta kalmayı sağlayacak 'basit tüketim' (su, ekmek, barınak, vb.) haricindeki tüm tüketim biçimleri, özellikle de 'lüks tüketim' yerden yere vurulmuş, ayıplanmıştır bizde.

***

Tüketim kültürünü karalayan sadece bürokratik ideolojiyi dile getirenler değil elbette.
Kimliğinin birinci sırasına Müslümanlığı koyanlar tarafından da aşağılandı, küçümsendi, ötekileştirildi lüks tüketimciler.
Üretim ve ticaret ile kazanmak ve bu parayı 'marka' saat, hızlı otomobil, Boğaz'a nazır yalı satın almak kabahat gibi sunuldu.
Hatırlayın: Yerel seçimler öncesi Saadet Partisi, cip kullanan Müslümanlara laf ediyordu.
İşte bu bakımdan Erol Yarar'ın sözleri bir burjuva manifestosu gibi: "Kazanırım da, harcarım da ve bu İslam'a aykırı değil" diyor.
Çekinmeden, sıkılmadan: Gururla!

MEHMET BARLAS

Bizim bu kavram kargaşası arasında işimiz zor

Ailenin küçük çocuğu ağlıyormuş.
Babası sormuş:
-Yoksa ağabeyin sana el mi kaldırdı?
Küçük hıçkırıklar arasında cevap vermiş:
-Elini indirdi de...
"Ergenekon" adı ile bilinen davaları izlerken, hukuk ve siyaset hayatımızda cevabı aranan soru, bu fıkradaki durumu hatırlatıyor.
Soru şöyle olabilir:
-Asker ve sivil kişilerin darbe girişimcisi bir örgütlenmenin üyeleri olarak yargılanmaları durumunda, eğer darbe yapılmamışsa, bunun örgütlenme aşamasında saptanıp yargılanması hukuka ve yasalara uygun mudur? Küçük çocuğun ağabeyi elini sadece kaldırmış olsaydı, kardeşini dövmüş sayılabilir miydi?
Bu bizim hayatımız...
Çoğulcu anayasal demokrasiye bakışımız da, askeri müdahaleleri değerlendirme biçimimiz de bize özgü içerikli.
Örneğin şöyle içerikli tartışmalar da gündemimize girmedi mi geçen haftalarda?
-Küçük rütbeli cunta kurup sivil siyasete ve idareye müdahaleleri "Askeri darbe"dir. Ama Silahlı Kuvvetlerin emir-komuta zincirine dayalı olarak sivil siyasete ve idareye müdahalesi, anayasal bir görevin yerine getirilmesidir?

Kim üstünmüş acaba?
Bu şekilde sade kavramları değil kurumları da kafamızdaki kargaşaya konu ediyoruz.
Örneğin "Hukukun üstünlüğü" nün dünyamıza egemen olmasını beklerken, birileri "Yargının üstünlüğü"nü bunun yerine ikame etme çabası içinde değil mi?
Anayasa Mahkemesi'nin kanun koyucunun yerine kendisini koymasını, Anayasa ile kendisine tanınan yetki sınırlarını aşmasını, Anayasa'nın açık emrine rağmen iptal kararlarının bunların gerekçeleri yazılmadan açıklanmasını, doğal görmeye başladık.
Şimdi de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun "Yargının bağımsızlığı" gerekçesi ile yargıya ve devam eden davalara müdahale etmesinin doğru olup olmadığını tartışıyoruz.
Bütün bunlar acaba ne anlama geliyor?
Geçenlerde bir hiper markette bir hanımefendi geldi yanıma,
-Bu iktidarı mutlaka sona erdirmek gerekir. Bunlar bir türlü eğitemediğimiz cahil ve bilinçsiz kitlelerin oyları ile iktidar oldular, dedi.
Ben de güldüm,
-Haklısınız hanımefendi... Bu toplumda zaten sadece siz ve ben hem eğitimli hem de bilinçliyiz, bizim dışımızdaki herkes cahil, dedim.
Bu sözlerimi dinledikten sonra şöyle bir düşündü.
Sonra gülmeye başladı...

Sağ-duyu meselesi
Sovyetler Birliği çöküp dağıldıktan ve ideolojik savaş sona erdikten sonra erkeklerde "sol-duyu" pek kalmadı.
Ama kadınların sağ-duyuları hâlâ hayatımıza ışık tutmakta.
Böyle bir kadının kocası, içerideki odadan karısının yüksek sesle ve sayı saydığını duymuş.
Kadının sesi sayılar büyüdükçe yükseliyormuş.
-25, 26, 27, 28... 36, 37, 38, 39...
Ve birden kadının feryat ettiği duyulmuş:
-40... İmdat... Odada bir kırkayak var...
Evet... Ayakları saya saya kimimiz "Darbe geliyor" kimimiz de "Şeriat geliyor" diyoruz.
Bereket bazı bilgili ve bilinçli insanlarımızın el ve ayak parmaklarının toplamı sadece 20... Bu yüzden 40'a kadar sayamadan "İmdat" diye bağırıyorlar.

REŞAT NÛRİ EROL

Halk, faizli parayı nasıl yener?

Önce, "Değişen Dünya ve Türkiye" dedik; değişen dünya ve Türkiye'yi anlattık.

Sonra, "Para, faiz, enflasyon ve Halk Ekonomisi" dedik; bütün bu değişim ve değişikliklerin ardından, "faizli ekonomi"nin "Halk Ekonomisi" karşısında mutlaka yenileceğini hatırlattık.

Bugün de, "Halk faizli parayı nasıl yener?" diyoruz.

Kestirmeden cevap: "Faizsiz kaydî para" ile yener. Ama bunu sözle söylemek yetmez. Önce dersimizi iyi çalışmalı, plan ve projeleri hazırlamalı; ondan sonra o plan ve projenin mekanizmalarını kurup yapılması gerekenleri yapmalıyız...

***

Halk faizli parayı nasıl yenecektir?

1. Günümüz "faizli ekonomi dünyası"nda üretilen her türlü değerler "para" ile alınıp satılmaktadır. Bu durum dünyayı tek pazar hâline getirmekte, bugünkü ekonomik denge böyle oluşmaktadır. Oysa "Adil Ekonomik Düzen"de değerler "para" ile değil, "senet"le alınıp satılmaktadır. Para ile mallar değil, senetler alınıp satılmaktadır.

Mal = İşletme Senetleri * Fiyat

Para = Senet * Senet Değeri

İşte, "Halk İşletmeleri" bu gibi daha başka zorunluluklarla bunu yapacak ve sonunda "faizli karşılıksız kâğıt para"nın reel ekonomiye olan hakimiyeti sona erdirilecektir.

2. Faiz yerine "faizsiz kredileşme sistemi" getirilecektir.

Yani, kişi veya işletme kullandırdığı para kadar kendisi "faizsiz kredi" kullanacaktır.

Faizli ekonomide fiyatlar zamanla durup dururken artmakta ve satılmayan satılmamaktadır. Halbuki "Halk Ekonomisi"nde faiz olmadığı için zamanla fiyatlar artmayacak, dolayısıyla eski mallar satılabilecektir. Böylece "faizsiz sistem"de fiyatlar ucuz olacağı için "faizli sistem" piyasadan çekilmek zorunda kalacaktır.

3. Halk ekonomilerinde "Genel Hizmet Kooperatifleri" kurulacak; bunlar sayesinde küçük işletmeler bağımsız kalacaklar ama büyük işletmeler gibi hareket edeceklerdir.

"Genel Hizmet Kooperatifleri"nin hizmet ve katkıları sayesinde küçük ve orta ölçekli işletmeler büyük işletmelerin tüm imkanlarını elde edeceklerdir.

Oysa büyük işletmeler halka dayanmadıkları için eksiktirler; bundan dolayı halk ekonomisi ile rekabet edemeyeceklerdir.

4. Sanayileşme çağından önce halk bilgisiz ve ekonomik olarak kapalı idi. Sanayileştikten sonra bugünkü imkanlar içinde halkın gözü açılmıştır.

Artık tekel sermayenin zannettiği gibi insanlar geri zekâlı ve aptal değildirler. Bu da onların bağımsızlıklarını düşünmelerine ve kazanmalarına imkan veriyor. Sömürü sermayesinin halkla savaşı kesinlikle başarılı olamayacak, sonunda mağlup olacaktır.

"Adil Ekonomik Düzen"de karşılıksız bir kuruş bile para olmayacaktır.

Şöyle ki; insanlar "ürettikleri ürünleri" ambarlara verecekler, karşılığın da "senet" alacaklardır. Sonra bu senetleri bankaya götürüp paraya çevireceklerdir. Senet karşılığı olanlar paraya çevrilecek, mal karşılığı olanlar senede çevrilecektir. Diğer hizmet, kira ve verginin payları da mal olarak verileceğinden, "Adil Ekonomik Düzen"de karşılıksız hiç bir şey olmayacaktır.

İşte bu şekilde, halk faizli parayı yenmiş olacaktır.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

ENGİN ARDIÇ

Çiğnenecekse biz çiğneriz, size ne oluyor?

Murat Belge canalıcı bir soru atmış ortaya, bugüne kadar hiç aklıma gelmemişti!
Diyor ki: "1924 Anayasası'yla İstiklal Mahkemeleri kurulabilmiş ve takır takır işlemişse, aynı anayasayla DP'nin Tahkikat Komisyonu kurması nasıl suç olur?"
Bu komisyonun anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle üç kişi asıldı bu ülkede. Köpek, bebek, kadın donu ve cımbız meselesi gibi şaklaban suçlardan asacak değillerdi ya, buna dayanarak astılar.
Biz de elli yıldır hep şöyle düşündük: Evet, asılmamaları gerekirdi, adamlara yazık oldu ama o komisyon işi de olacak iş değildi canım...
Öyle miydi?
Anayasada böyle bir komisyon "tanımlanmamıştı", peki İstiklal Mahkemeleri, yani "olağanüstü bir devrim mahkemesi" tanımlanmış mıydı?
Gerçek şu ki, CHP ellili yılların sonlarına doğru "bir daha seçim kazanamayacağını" anlamış, son derece hırçın muhalefet yaparak, ülkeyi gererek, sinir bozarak darbe kışkırtmaya koyulmuştu... Basın da buna çanak tutuyordu... (Son yıllarda yaptıklarıyla bir karşılaştırın isterseniz.)
İktidar, CHP'nin "darbe kışkırtıp kışkırtmadığını" araştırmak amacıyla mecliste bir komisyon oluşturdu (tahkikat, "araştırmalar" demek)...
28-29 Nisan 1960 öğrenci ayaklanmaları bunun üzerine patlak verdi. Öğrenci liderleri, aynı zamanda CHP gençlik kolları militanlarıydı, olayların arkasında CHP vardı.
Komisyon da tam da bunu araştırıyordu işte... Üstelik bir yaptırım yetkisi de yoktu. Mahkeme falan değildi. Kimseyi asacak kesecek hali de yoktu.
Fakat ayaklanma amacına ulaştı. Adnan Menderes, komisyonun dağıtıldığını açıkladı. Yani yenilgiyi kabul etti. İş bitmiş, CHP kazanmış sayılırdı.
Ama bu açıklama çok geç, ancak 26 Mayıs akşamı geldi... Darbeye sekiz saat kala... Ok yaydan çıkmıştı!
O günden bugüne hep tartışılır: Menderes Tahkikat Komisyonu'nu daha önce, mayıs ayı başlarında ya da ortalarında kapatsaydı, erken seçime gideceğini söyleseydi, darbe yapılabilir miydi, yapılamaz mıydı?
Fakat Tahkikat Komisyonu'nun "haklı olabileceği" hiç dillendirilmedi...
Daha doğrusu, "haksız olmayabileceği" hiç düşünülmedi.
Menderes o dönemdeki "yargıya güvenemediği için", açık konuşalım, yargıyı "CHP yanlısı" bulduğu için kendi göbeğini kendi kesmeye kalkmış, araştırmayı yasamaya yaptırmıştı...
Eh, Salim Başol ve Altay Ömer Egesel de ne kadar güvenilir olduklarını sonradan kanıtladılar doğrusu!
Ama İstiklal Mahkemeleri o zaman yürürlükte olan anayasaya aykırı değilse, bu komisyon da değildir. Yok eğer Tahkikat Komisyonu anayasa aykırıysa, İstiklal Mahkemesi de aykırıdır.
Kimin ruhu kimin ruhundan özür dileyecek?
Laf aramızda, darbe yapmak, yani yürürlükteki anayasayı ortadan kaldırmak, sonra da dönüp o anayasayı çiğnedi diye adam asmak hangi mantığa sığar? O zaman Milli Birlik Komitesi üyelerinin de intihar etmeleri gerekirdi!
Yoksa, Aristo mantığı, diyalektik mantık falan gibi bir de "bürokrat mantığı" mı vardır okullarda okutulmayan?
Baksanıza, şimdi o mantığa göre cumhurbaşkanları da yargılanırmış bal gibi!... Yani, anayasa çiğnenebilirmiş!
İsterseniz "Nevzat Tandoğan mantığı" diyelim: "Bu memlekette anayasa çiğnenecekse onu da biz çiğneriz arkadaş!"