19 Ocak 2009 Pazartesi

Ergenekon’un ve seçimlerin anlamı

Belki de 1960 yılındaki darbeden bu yana en belirleyici günlerin içindeyiz. Türkiye Cumhuriyeti Birinci Dünya Savaşı’nın sonrasındaki kaotik yeniden yapılanma döneminde ortaya çıktı ve rejimin konsolidasyonu da faşizmin Avrupa’ya damgasını vurduğu zaman aralığında oldu. Bu ‘talihli’ konjonktür, askerin siyaseti hem fiziksel hem de ideolojik olarak ablukaya alabilmesine olanak tanıdı. Modernlik görüntüsü altında toplumun çoğunluğunun siyasi açıdan etkisiz kılınabilmesi sayesinde hem ‘demokrasi’ olundu, hem de askerî vesayet rejimi iyice yerleşti. Öyle ki sistemin ilelebet bu şekilde gideceğine ve gitmesi gerektiğine dair bir inanç oluştu.

Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasının siyasi atmosferi çok partili hayatı ve manipüle edilmesi çok daha zor seçim süreçlerini ima ediyordu. Gelen özgürlükçü ortam ise o zamana dek bastırılmış olan toplumsal taleplerin, siyasi partiler aracılığıyla kamusal alana yansımasına neden olmaktaydı. Böylece uzun bir zamandan sonra ilk kez rejim ile toplum karşı karşıya geldi. İktidarda olan Demokrat Parti’nin kendi gücüne aşırı güvenmesi ve meşruiyeti zedeleyen tasarruflarda bulunması ise, askere darbe fırsatını verdi. 60 Darbesi Türkiye’de ‘cumhuriyetin’ ne demek olduğunu topluma göstermiş oldu...

Bundan sonrasında rejim askerî vesayetten her uzaklaştığında darbe girişimleri ile karşılaştık. Darbelerin yoldan çıkmış sivil iktidarları yola sokmak için yapıldığı stratejik bir yalandır. Çünkü darbeler gerçekte her zaman istenmeyen bir demokratikleşme ihtimalinin yaşanmasıyla birlikte ortaya çıkmış ve vesayet rejimini sağlamlaştırma yönünde işlev görmüştür. Askerin her darbeden sonra kendi isteğiyle iktidarı sivillere bırakması ise, asıl amacın bizzat yönetmek olmayıp, ülkenin kendi istediği gibi yönetilmesini sağlamak olduğunu ortaya koyar. Diğer bir deyişle askerî vesayet normal bir durum olarak sivil iktidar ve toplum tarafından kabul edildiği sürece, asker de ‘darbeci’ değildir. Ancak bu durumun kendisine karşı çıkıldığında, askerin içinden bir bölümü neredeyse bir refleks halinde darbe organizasyonlarına girişir.

Son elli yıl içinde birçok gerçekleşen ve gerçekleşemeyen darbe olmasına karşın, sistem daima vesayetçi modele geri dönebilmiştir. Çünkü rejim ‘merkez’ sağ ve sol adı altında bu rejimi kabullenen bir siyaset yelpazesini yeniden üretebilmiş ve toplum ise alternatif bir siyasi hareket çıkaramamıştır. Ancak bugün durum farklı... Çünkü AKP’nin ne denli demokrat veya reformcu olduğundan bağımsız olarak, bu partinin kimliği ve temsil yeteneği askerî vesayet rejiminin kalıpları içinde tutulabilmesini olanaksız kılıyor. Tam da bu nedenle AKP’nin iktidar olmasından bu yana, gazetecilerin sayabildiği en az altı darbe girişimi yaşanmış durumda. Dolayısıyla AKP’yi iktidardan indirmeye heveslenen bir darbenin başarılı olup olamayacağı ve darbecilerin başına ne geleceği, bu ülkenin gelecekteki rejimi açısından hayati önem taşıyor.

İşte Ergenekon dava sürecinin kritik önemi de burada. Bugün asıl siyaset bu dava etrafında yaşanıyor. Nitekim askerî vesayet yanlıları ve AKP iktidarının kategorik karşıtları, Ergenekon davasını küçümsemeye ve gayrı meşru kılmaya çalışıyorlar. Böylece toplumsal talepleri taşımaya istekli olan iktidara haddini bildirmek istiyorlar. Ancak bu davanın gidişatı belki de ülke tarihinde ilk kez sivil iktidarın askerden daha güçlü olduğu bir gerilim süreci içinde olduğumuzu göstermekte.

Bunu Ergenekon davası savcılarının sebatkârlığında ve geri adım atmamasında izliyoruz. Öte yandan askerin de alenen karşı koyma gücünün olmadığı açık. Son gözaltı operasyonunun ardından Genelkurmay Başkanı’nın Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na yaptığı ziyaretin muhtemelen tek amacı, bundan sonrasında emrivaki altında kalmama isteğinin iletilmesi ve ordunun prestijinin elbirliğiyle korunması talebiydi. Bu gözaltına almalarda ordunun mahkemenin kararına hemen uymasının basit bir anlamı var: Anlaşılan askerin bu kişileri savunmasının getireceği zarar çok fazla. Muhtemelen böyle bir tercih durumunda ordunun iç dengeleri dahil olmak birçok açıdan sorun yaşanacak.

Kısacası bugün sivil iktidarla asker arasında bir uzlaşma yok... İktidarın attığı adımlar ve yargı içindeki bir grubun dizginlenemeyen hukuk arayışı karşısında, asker mecbur kaldığı için geri adım atmak durumunda kalıyor. Buna karşılık Başbakan’ın da ‘jest’ yapması ve en azından askerî kuruma devlet adına sahip çıkması bekleniyor. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde ilk kez bir hükümet askerî vesayet rejiminin kabuğunu kırmış ve bunu hukuksal sürece intikal ettirmiş gözüküyor.

Kritik nokta ise tabii ki seçimler... Çünkü bu seçimler yerel yönetimlerle ilgili olmayacak. AKP iktidarının yüzde 45 civarında oy alarak konumunu tescil ettirmesi, askerî vesayetin sona ereceği yeni bir dönemin de başlangıcını ima edecek. Buna karşılık oyların yüzde 35’e inmesi, Türkiye’nin hâlâ ‘eski’ rejimden kurtulamadığının göstergesi olacak.

Etyen Mahçupyan 18.01.2009

Dünya ekonomide yeniden yapılanmanın sancılarını çekiyor...

Günün en olumlu gelişmesi, Başbakan Erdoğan'ın dört yıl aradan sonra Brüksel'e gitmesidir.
Bu AK Parti iktidarının yeniden AB reformları için düğmeye basmasının işareti olarak yorumlanmalıdır. Bu işaretlerden bir diğerini de Egemen Bağış'ın "Baş Müzakereci Bakan" olarak atanmasında görmüştük.
Eğer bu yorumumuz doğru ise Türkiye'de "Gerçek Gündem"e dönüş çabalarının başladığını da söyleyebiliriz.
Ve gerçek gündemin en önemli maddesinin müthiş bir durgunluk sürecine dayanan "global ekonomik kriz" olduğunu da hatırlamalıyız.
Ahmet Nazif Zorlu global ekonomik krize dayanan günleri, arkadaşımız Şelale Kadak'a ne güzel özetlemiş:
- Bir tuhaflık vardı. Düşünün 1 liraya bir şey alıyorsunuz. Bakıyorsunuz 1.5 olmuş. Bir sonraki gün 2. Sonra diyorlar ki bu 2.5 lira olacak. Kendi servetine bakıyorsun sonra hayal kuruyorsun. Burayı 800 milyon dolara aldım. Petrol 50 dolardı. Petrol üçe katlandı sonra. Buranın değeri de 2.4 milyar dolar oldu! Şimdi herkes böyle bir hayal âleminde yaşadı. 2001'de IMF Türkiye'ye 4 milyar dolar para verdi. Yer yerinden oynadı. Şimdi biz bankayı 2 milyar 437 milyon dolara sattık. Demek ki o zaman olsa bir banka satıp Türkiye'yi kurtarabiliyormuşuz.

İnanılmaz düşüşler
Gerçekten durum böyleydi geçen yılın ortalarına kadar.
Düşünün ki, bundan bir yıl önce 200 bin tonluk bir katı yük gemisinin günlük kiralama parası 250 bin dolar civarındaydı.
Bugün bu gemiyi 3-4 bin dolara kiralayabiliyorsunuz.
Dünyada bu çapta bir talep düşüşü var.
Kurtarılmaları için Amerikan bütçesinden milyarlarca dolarlık fonlar aktarılması istenen otomotiv şirketlerinde çalışan işçilerin saat ücreti 60 dolar civarında.
Aynı otomobilleri yapan Çinli işçilerin saat ücreti ise 3 dolar bile değil.
Amerika ve Avrupa'da 1 milyon dolara mal edilen bir iş makinesini, Hindistan 200 bin, Çin ise 150 bin dolara üretebiliyor.
Yaşanan kriz globalleşmenin bir yan ürünüydü.
Şimdi bu krizden çıkışı ve yeniden yapılanmayı da, globalleşmenin imkânları sağlayacak.
Mesela demek ki artık Amerikan şirketlerinin Amerikalı işçileri çalıştırarak otomobil üretmelerinin bir anlamı yok.
Bu şirketleri Amerikan devleti ne kadar fonlarsa fonlasın, bunların rekabet edebilir ölçülerde üretim yapmaları mümkün değil.
Demek ki Amerikalılar artık Uzakdoğu'da üretilmiş otomobilleri satın alacaklar.
Peki Türkiye bu global iş bölümünde ne gibi bir rol üstlenecek?

Türkiye'nin yeni rolü
Ahmet Nazif Zorlu bunu da şöyle anlatmış:
- Finansta bir daralma var. Stoklar aşağı iniyor. Kısa vadeli işlemler yapılıyor artık. 10 bin tane değil, bin tane alıyor müşteri. Haftalık almaya çalışıyorlar. Kimse depoya atmak istemiyor. Bir de demir, saç, çelik gibi fiyatlar geriliyor. Daha önce senelik anlaşma yapıyorduk. Şimdi herkes aylık anlaşma yapıyor. Ben başta ABD'ye Obama'nın başkan olması gibi bazı sebeplerden pozitif bir döneme girileceğini düşünüyorum. Moralimizi bozmayalım. Mesela biz kısa süreli siparişler açısından önem kazanmaya başladık ülke olarak. Çin'e gidecek olan sipariş bize geliyor. Çünkü ben bugün verdiği siparişi 15 gün sonra teslim edebilirim ama Çin edemez.
Diyelim ki Türkiye krizden Ahmet Nazif Zorlu'nun işaret ettiği fırsatları çıkartacak.
Peki ama Amerika ve Batı Avrupa ne yapacaklar bu yeniden yapılanmada?
İşin en kritik yanı bu.
Çünkü bırakın yeniden yapılanmayı, henüz krizden çıkışın yollarını tam olarak bulamadılar gelişmiş ülkeler.
Düne kadar sermaye ihraç eden bu ülkelerin bankalar sistemi hâlâ sallantıda. Açıklanan bilançolarda büyük zararlar devam ediyor.
"Ergenekon" yanında bütün bu konuları da konuşmamız gerekiyor.

Mehmet Barlas

Televizyon haberciliği çöküyor

Tuncay Güney, TRT'ye çıkıp başta CHP ve Doğan Grubu'na dair bazı suçlamalarda bulununca yer yerinden oynadı. Eline kalemi alan ya da mikrofonu kapan, söze TRT'ye hakaretle -en azından televizyon haberciliği üzerine nutuk çekmekle- başlıyor.

Nasıl olur da Tuncay Güney gibi bir adam TRT'ye çıkarılabilirmiş, onun canlı yayında konuşmasına nasıl müsaade edilirmiş falan filan.. Serdedilen eleştirilerin bir kısmına katılmak mümkün; ancak, tek bir şartla: TRT'ye çıkmasına itiraz edenler, önce dönüp kendi medya gruplarındaki Güney yayınlarına bakacaklar. TRT'deki programdan bir gün önce Tuncay Güney bütün televizyonlarda saatlerce konuşma imkânı bulmuştu zaten. Denebilir ki 'Bir gün önceki yayın 2001 yılında poliste verdiği ifadeydi, tarihî önemi haizdi.' Tamam; bu mazeret kabulümdür;lakin 2001'deki ifadeleri bütün TV kanalında saatlerce yayınlanıyorsa bu kişiye büyük bir önem atfediliyor demektir. Ona kendi grubunun ekranlarında başköşeyi ayıranlar, TRT'ye çıkmasına sükût etmek zorunda. Sadece 2001'deki ifadelerden bahsetmiyorum; kamuoyu Güney'i son aylarda hemen her TV kanalında saatlerce seyretme imkânı buldu. 'Bize konuşursa yapılan gazeteciliktir; devlet kanalına çıkarsa yerden yere vurulacak kadar durum vahimdir' demek inandırıcılıktan uzaktır.

Haberciliği reality show sanmak

Aslında bu olay çoktan beri göz ardı edilen bir gerçeği hatırlatmış oldu. Uzun bir zamandır televizyon haberciliği kan kaybediyor. Tuncay Güney'in İstanbul Emniyeti'nde verdiği ifade bile tek başına hangi uçurumun kenarına gelindiğini gözler önüne sermeye yeter aslında. Diyelim ki Güney'in Emniyet ifadelerini yayınlamak gazetecilik açısından çok önemli; saatlerce süren ifadeden sadece bir kişi ya da grubu hedef alan bölüm yayınlanabilir mi? Sadece o bölümü yayınladığınızda yaptığınız işe TV haberciliği adı verilebilir mi? Söz konusu ülke Türkiye olunca, maalesef bu tür hoyratlıklar sırıta sırıta yapılabiliyor. SKY Türk diye bir kanal o gün saatlerce sadece Tuncay Güney ve STV kısmını yayınladı. Ne vardı söylenenlerde? Bir sürü dedikodu, tırı vırı. Adam zaten 'Bizi kısa sürede tasfiye ettiler' diyor; ama SKY haber editörünün umurunda değil. Konular değişiyor, STV ile ilgili üst başlık değişmiyor? Bu mudur haber kanalı olmak?

Doğan Grubu kalemleri Tuncay Güney'e ateş püskürüyor. Çünkü Güney TRT'deki canlı yayında Ertuğrul Özkök'e şantaj sayılabilecek ağır ithamlarda bulundu. Grubun kendisine adam gönderdiğini, pazarlık yaptığını falan söylüyor. Doğan Grubu yazarları hem TRT'yi lerzeye getirecek şiddette eleştiriler yöneltiyor; hem de Güney'in güvenilmez olduğu tezini işliyor. Tam bu noktada insanların kafası karışıyor. Madem bu kişi güvenilmezdi; niçin CNN Türk'te saatlerce ifadeleri yayınlandı? Neden Kanal D ve Star TV Tuncay Güney'le röportaj yapmak için kendini bu kadar helak ediyor ve neden kendine ciddi pozlar veren bir gazeteniz (işine geldiğinde ya da takıntısı nüksettikçe) Güney'i hüccet sayan yayınlar yaptı ve yapıyor? Ve sonuçta faturayı Ertuğrul Bey ve Aydın Bey ödüyor.

Gelin meseleyi Tuncay Güney'den de koparalım ve gelinen noktanın fotoğrafını yakalamaya çalışalım. Maalesef acı gerçek şudur: Televizyon haberciliği kendini tüketiyor, bitiriyor. Habercilik ile şaklabanlık arasındaki mesafe daraldıkça daraldı. Haberi bir reality show sananlar reyting avcılığı yapalım derken gazeteciliğin temel ilkelerini sarstı. Son birkaç yıldır yaşanan yüksek tansiyon televizyonları felç etti. Yorumlu haberlerin paçalarından partizanlık damlıyor, ideolojik manipülasyonun haddi hesabı yok. Bangır bangır bağırmakla sıcak habercilik yapıldığı sanılıyor. Reyting hesapları televizyoncuların sadece kafalarını karıştırmamış; aynı zamanda meslek disiplinlerini alt üst etmiş maalesef. Pazar günü Radikal Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan'ın köşesinde haklı olarak altını çizdiği gibi neredeyse hiçbir editörlük ve filtreleme yapılmadan haberler yayına veriliyor; kişi ve kurumlar mağdur ediliyor.

Bir akşam ekran başına oturun, meselenin ne kadar vahim olduğunu birkaç dakikada anlayacaksınız. Mesela geçenlerde Kevin Costner ülkemizdeydi. Oscar ödüllü aktör, THY ile anlaşmış ve havayollarının reklamlarında rol alacakmış. Bu haberi kerli ferli bir yöneticinin görev yaptığı bir TV kanalı şöyle veriyor: Önce ekranda 'apronda deve kesilmesi hadisesi' boy gösteriyor, sonra 'terlik meselesi' üzerinden THY Genel Müdürü dövülüyor(!) daha sonra Kevin Costner'a geçiliyor. Costner ile bahsi geçen olayların ne alakası var, bu haberin arka planı bu mudur, bu hatırlatmalarla neyin propagandası yapılıyor? Kaldı ki THY, Türkiye'nin en başarılı şirketlerinden biri haline geldi; insan biraz insaf etmez mi?

Tecrübeli isimler de ağır yaralı

Her gün bu tarz yapılan onlarca haber var. Baz istasyonları kuruluyormuş; adam gitmiş muhteşem bir gazetecilik örneği sunarak(!) iktidarın insan sağlığını nasıl bozduğunu, vatandaşın canının nasıl yandığını anlatıyor. Haber o kadar siyasallaştırılmış ki! Mizansen o kadar sırıtıyor ki! Biri gitmiş bir muhtar bulmuş ve bilmem hangi siteden hangi iki apartman seçmen kütüklerine kaydolmamışmış. İyi ya! Bu kütükler askıya bunun için çıkarılıyor; gideceksin 'burası atlanmış' diyeceksin ve gereken düzeltmeyi yapacaksın. Hani desen ki 'bir apartmanda bazı daireler kütüğe yazılmamış', belki o zaman ortaya siyasi hileye dair komplo teorileri çıkabilir. Öyle değil ki! Atlanan yerde her partiden vatandaş olabilir. Siyasi bir tutum alındığı için şimdiden taşlar döşeniyor. Beklemedikleri bir sonuç çıkarsa 'Biz zaten haber yapmıştık ' diyecekler. Bu tür haberleri çığırtkan bir üslupla ve defalarca verince halkın zekasını küçümsüyorlar; bu rencide edici durumun bile farkında değiller.

Dost acı söyler; durum ciddi. Zaten yazılı basının önemli bir kısmı antidemokratik tutumuyla ağır yaralar aldı; TV'ler de aynı yolun yolcusu gibi gözüküyor. Onca silaha, bombaya, suikasta, krokiye, kaos planına yandaşlık yapmak, ortaya çıkan gerçekleri örtbas etmek için çırpınıp durmak Türk medyasına ne kazandıracak? Kocaman bir hiç! Besbelli ki Ergenekon soruşturması bazı medya yöneticilerinin kimyasını fena halde bozmuş. Kah soruşturmayı yürüten savcılara saldırıyorlar, kah emniyet güçlerine. Bazı meslektaşlarımız da feryat u figan içinde askere sesleniyor: 'Bize bir brifing ver'. Kamu vicdanı sormaz mı. 28 Şubat'ta aldığınız brifinglerin hicabından ne zaman kurtuldunuz ki! Ergenekon soruşturması devam etmesin diye bazen iktidarı suçluyorlar, bazen de sivil toplum kuruluşlarını. Son moda 'Fethullahçı polisler' senaryosuyla Ergenekon'a kol kanat germek. Ne yaman örgütmüş Ergenekon ki bu kadar taraftar gazeteciyi bir arada tutabiliyor ve bu ekip hedef saptırabilmek için her türlü sulandırma ve saptırmaya başvurabiliyor. Bazıları utanmasa, 'Ergenekon diye bir örgüt yoktur, silahlar da bombalar da bizimdir' diyecek. İnsaf!

TV haberciliğinde durum o kadar vahim ki Uğur Dündar gibi, Mehmet Ali Birand gibi yıllarını bu mesleğe vermiş gazeteciler bile ağır yara almakla karşı karşıyadır. Bu tecrübeli isimler çöküş seyrine hız vermekle kalmıyor; genç meslektaşlarına rol model olmaktan uzaklaşıyor. Ali Kırca zaten çoktan ununu eledi eleğini astı. Tetikçi habercilik ile tetkikçi habercilik arasındaki fark, bir değirmen gibi öğüttü pek çoklarını ve daha da öğüteceğe benziyor. Yılların gazetecileri bile soğukkanlı kalamıyorsa varın gerisini siz düşünün.

Mesele kişilerle sınırlı değil. Yayın hayatına başladığı günden beri habercilikte yeni bir umut olan ilk haber kanalı tanınamayacak hale geliyor. Maalesef, Cumhuriyet mitingleriyle başlayan talihsiz kırılma, kanalı anti demokratik bir çizgiye doğru savurup attı. Maalesef haklarında oluşan negatif algıyı bile fark edemiyorlar. Ergenekon konusundaki yalpalaması da üzücüdür. Bir de oturmuş orada birileri gazete yayınlarını güya eleştiriyor. Eleştiride insaf olmalıdır, iyi niyet olmalıdır, meslektaşının emeğine saygı olmalıdır... Saplantı haline gelmiş bir önyargıyla hep aynı şeyleri tekrar edersen 'Önce aynaya bak' demezler mi? Ayrıca sermayeden yiyen haber kanallarının dikkatini çekmek isterim ki HaberTürk ciddi bir habercilik atağına geçti. Eğer bir kısım ideolojik takıntılardan sıyrılabilir, objektif yayın yapacak kadar soğukkanlı kalabilirse, tamamen siyasallaşmaya doğru giden diğer haber kanallarını silkeler atar...

Türk medyası bir an önce toparlanmak zorunda. Gazetesiyle, televizyonuyla, internetiyle... Düşüncelerimiz farklı olabilir; ama mesleklerimiz aynı: Gazetecilik. Bir de buluşabileceğimiz değerler var: Çoğulcu ve katılımcı demokrasi, insan hakları... Tam ve tavizsiz demokrasi çizgisinde buluşabilirsek medyadaki inkırazın da önüne geçebiliriz; aksi takdirde medya, tedrici intihar sürecinin hazin akıbetinden kendini kurtaramaz...

Ekrem Dumanlı

Irkçılık başımızın büyük belası

Bugün Hrant Dink’in öldürülüşünün ikinci yılı. Dink cinayetinin arka planında pek çok şey rol oynadı ama ne Ergenekon ne de diğer türden ‘derin devlet’ tartışmaları size bu cinayetin en temelde bir ırkçı cinayet olduğu gerçeğini unutturmasın.
Hrant Dink, Ermeni olduğu için öldürüldü; azınlık psikolojisi mutadının dışına çıkıp çok konuşan, çok ön plana geçen biri olduğu için öldürüldü.
O yüzden, Ergenekon’la, her çeşit ‘derin devlet’le veya kendisine devlet süsü veren çetecilerle mücadele ederken ırkçıları ve ırkçılığı hiç unutmayalım.
***
Bakın bugünlerde ırkçılığın yeniden hortladığına tanıklık ediyoruz. Farkında değil ama bizzat Başbakan bu ırkçılığa katkıda bulunuyor; hem de, ‘Bizim kitabımızda Yahudi düşmanlığı yazmaz’ derken bunu yapıyor.
Mesela diyor ki, ‘Gazze’de ölenler Müslüman oldukları için ölmüştür.’
Gelin biraz bu bakış açısını sorgulayalım.
Gazzeli çocuklar Müslüman oldukları için mi İsrail bombalarına, kurşunlarına hedef oldu, yoksa Gazzeli oldukları için mi?
‘Ne fark eder’ dediğinizi duyar gibiyim, ‘Gazze’de Müslümanlar yaşıyor.’
Çok şey fark eder aslında.
Gazzeli çocuklar, sırf Gazze’de doğma talihsizliğine sahip oldukları için değil, Müslüman anne-babaların çocukları oldukları için öldürülüyorsa, onları öldüren kişinin de bu cinayetleri dini sebeplerle yaptığını, yani İslam dininin mensuplarını ortadan kaldırmak için yaptığını söylemiş olmuyor muyuz? Bu savaşın klasik manada bir savaş değil bir ‘Nefret savaşı’ olduğunu söylemiş olmuyor muyuz?
İşte Başbakan’ın üstünde pek de düşünmeden, kendi siyasi geçmişinin eski klişelerini pek de sorgulamadan söylediği şey budur: Benim dindaşlarımı, onların inancından nefret eden birileri öldürüyor.
İşin içine dini soktuğunuzda, cinayetlerin sebebi olarak dini gösterdiğinizde, açmamanız gereken bir kapıyı açmış oluyorsunuz. Üstelik bunu, ‘medeniyetler çatışması’ fikrine karşı çıkan, bu anlayışı ortadan kaldırmaya çalışan biri olarak yapıyorsanız, kafanız iyice karışık demektir.
Ben Başbakan’ın muradının bu olduğunu, Yahudilere karşı nefreti körüklemeye çalıştığını vs. düşünmüyorum. Ama görüyorsunuz, Başbakanın kendince ‘masum’ sözleri bile gerçekte ırkçılığı körüklüyor.
Kaldı ki bu krizin başından beri Başbakan’ın ırkçılığı körükleyen pek çok sözüne, cümlesine tanık olduk zaten.
***
Mesele şu ki, Türkiye’de ırkçılığa karşı gerçek bir duyarlılık olmadığı için, çoğumuz ırkçılık yaptığımızda bunu en ufak bir eleştiriye bile uğramadan atlattığımız için, bazı konuşmalarımızla, bazı yazdıklarımızla kimleri nasıl gücendirdiğimizi, ürküttüğümüzü fark bile edemiyoruz.
Hrant Dink’i öldürmesi için bir çocuk aranırken, katil adaylarına ‘Bir Ermeniyi öldürecekleri’ söylendi. Bir insanı değil, bir Ermeniyi.
Anlıyorsunuz değil mi, iki yıl sonra aslında hâlâ başladığımız yerde olduğumuzu, hepimizi derinden sarsan bu cinayetin bile bizi akıllandırmadığını, hiçbir gerçek ders almadığımızı...
Irkçılık, farkında değiliz belki ama, başımızın en büyük belası aslında.

İSMET BERKAN

Gerçek ve İcazetli Ulemanın Müslümanları Uyarması ve Aydınlatması Gerekir

1. Kur'ân bütün insanlara indirilmiş ilahî kitaptır.

2. Kur'ân'ın, Yahudileri İslâm'a çağırmadığı iddiası İslâm dışı bir iddiadır.

3. Kur'ân'ın Hıristiyanları İslâm'a çağırmadığı iddiası da İslâm dışıdır.

4. İslâm dini evrensel bir dindir. Hiçbir kimse, hiçbir kavim onun davetinin dışında değildir.

5. Allah katında tek hak, geçerli, makbul din İslâm'dır.

6. Hazret-i Peygamberin (salat ve selam olsun ona) daveti ve risaleti kendisine ulaştığı, bildirildiği, tebliğ edildiği halde bunu reddeden, inkâr eden, tekzip eden kimse asla ehl-i necat ve ehl-i cennet değildir.

7. İslâm'dan önceki dinlerin ve kitapların hükmü kalmamıştır.

8. İslâm zaten esas ve usûl bakımından Hz. Adem'den beri (aleyhisselam) var olan bir inanç ve dindir.

9. Hz. Adem'den bu yana Allah'ın sıfatlarında, meleklere ve ahirete imanda, Hesap Günü, Cennet ve Cehennem, insanların yaptıklarından dolayı sorguya ve hesaba çekilecekleri, iman edip iyi işler yapanların Cennete girecekleri, küfr ve inkar edenlerin ve kötü ameller işleyenlerin Cehenneme atılacakları gibi temel inançlarda hiçbir değişiklik olmamıştır.

10. Kur'ân'ın sarahaten, çok açık ve seçik şekilde beyan ettiği üzere Hz. İbrahim Halilullah aleyhisselam Yahudi ve Nasranî değil, hanif ve Müslümandır.

11. Zamanımızda üç İbrahimî din yoktur. Bir tek İbrahimî din vardır, o da İslâm'dır.

12. Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamı, Kur'ân'ı, İslâm'ı, Tevhid inancını inkar edenlerin de ehl-i necat ve ehl-i cennet olduğunu iddia edenler, İslâm dışı bâtıl bir inanç üzerinedir.

13. Yeryüzünde gerçek ve sürekli bir barış ancak İslâm dini ile kabildir.

14. Hiçbir ferdin, kuruluşun, taifenin, cemaatin İslâm'ın usûlünden, temellerinden, esasından tâviz vermeye hakkı ve selahiyeti yoktur.

15. İslâm'ın asıllarından tâviz veren bilcümle ictihadların, fetvaların, görüşlerin hepsi hükümsüzdür, keenlem yekûndur. Çünkü mevrid-i nasta ictihada mesağ yoktur.

16. İslâm dini, Allah katında hak ve makbul din olmak konusunda kesinlikle müşareket (ortaklık) kabul etmez.

17. İlmi, irfanı, iktidarı, imkanı olan Müslümanlar, bütün insanlığı İslâm'a davet etmekle mükelleftir. Bu daveti ve tebliği yapmazlarsa sorumlu olurlar.

18. İnsanları İslâm'a çağırmak, onların akılları, kültürleri, zihniyetleri göz önüne alınarak yapılmalıdır.

19. "Allah katında din İslâm'dır" ayetini inkâr eden, bu ayete aykırı inanç ve görüşlere sahip kimseler dinden çıkmış olurlar.

20. İslâm'ın Tevhid inancı ile Nasraniyetin Teslis inancı birbiriyle bağdaşmaz.

21. Müslümanlar BÜTÜN Peygamberlere iman ederler. Peygamberlerden birini inkar eden İslâm dininin dışına çıkmış olur.

22. Müslümanlar, Allah'ın inzal etmiş olduğu BÜTÜN kutsal kitaplara iman ederler. Kur'ân'dan önce indirilenler tahrif edilmiştir.

23. Hz. Muhammed Mustafa aleyhissalatü vesselamı Peygamber olarak, Kur'ân'ı ilahî Kitap olarak, İslâm'ı hak din olarak kabul etmeyenler; aksine bu konuda küfre sapan inkarcılar ve yalanlayıcılar dalâlet üzerinedir.

Yeterli din bilgisine ve kültürüne sahip olmayan Müslümanların yukarıdaki konularda mutlaka uyarılması ve aydınlatılması gerekmektedir.

Bu uyarma ve aydınlatma vazifesi gerçek ve icazetli ulemanın boynuna borçtur.

Bendeniz, Elh-i Sünnet itikadına ve fıkhına bağlı bir Müslüman yazar olarak bu yazı ile üzerime düşen vazifeyi yapmaya çalıştım. Asıl vazife ulemaya aittir.

Mehmet Şevki Eygi

"Cinayet işleyebilirim ama asla adam öldüremem!"

YÖK Eski Komutanı Kemal Gürüz'ün Amiral Gemisi'nin sürmanşetinde arzı endam eden sözlerini gördüğümde "İşte budur" diye mırıldandım.

Gürüz, Ergenekon'la ilgisi olmadığını iddia ederken diyor ki: "Ne Ergenekon'u, ben Amerikancıyım. Amerikan emperyalizmi bir palavradır. Dünya barışını ancak ABD sağlayabilir."

Zat-ı şahanelerine teşekkürü bir borç bili-yorum!

Kemal Bey'in bu 'muhteşem' savunması bana Müslüm Gürses'in bir filminde "Cinayet işleyebilirim ama asla adam öldüremem" demesini hatırlattı.

"Müslüm Baba" vaktiyle nasıl bir çam devirmiş olduğunun farkına, o harikulade replik yıllar sonra kendisine bir televizyon şovunda izlettirildiğinde varmıştı.

"Yahu, arkadaşlar bunu nasıl da gözden kaçırmışlar?" diye söyleniyordu.

*

Hürriyet'teki Kemal Gürüz röportajında yer alan 'tartışmalı pozisyonları' mürekkebi kurumadan bir daha oynatalım.

Mesela, "Darbelere karşıyım. Darbe istemem" diyor, Kemal Bey…

Öyle ya, 28 Şubat'ın ateşli savunucusu, dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz'le aralarında sadece isim benzerliği vardı!

Üç yıl önce laiklik-cumhuriyet mitinglerinin birinde "Ordu Göreve" pankartları Kemal Gürüz'ün burnunun dibinde açılmamıştı!

Darbe Günlükleri'nin 7 Kasım 2003 tarihli kısmında Özden Örnek Paşa, "İki Kemal (Gürüz ve Alemdaroğlu) dinci iktidara karşı tam bir kurtuluş savaşı veriyorlar" diye yazmamıştı!

*

Gürüz diyor ki: "Türkiye'nin Batı ittifakının dışına çıkması felaket olur. Bu hükümet ülkeyi Batı ittifakının dışına çıkarıyor. Asıl büyük tehlike budur!"

Cumhuriyet'in 2006 Mayıs'ındaki "Tehlikenin farkında mısınız?" kampanyası -ne tesadüf- Türkiye'nin perde arkasında ABD'den kopmasıyla aynı günlerde gösterime girmişti.

Cumhuriyet'in "Laiklik tehdit altında" demek suretiyle "tehlike" diye andığı aslında o "tarihi kırılma"ydı.

Gürüz'ün "asıl büyük tehlike" dediği husus da aynı kapıya çıkıyor.

Türkiye'nin Batı ittifakından kopuşunu "Batılı dostlarına şikayet edeceğini" söylüyor, Gürüz!

YÖK eski komutanıyla röportajı yapan Amiral Gemisi'nin kovboyu "Ben onu Ulusalcı kanaat önderleriyle dost biliyordum. Meğer gelmiş geçmiş bütün Amerikan büyükelçileriyle kanka imiş" diyor.

Gürüz'ün "ruh çağırır gibi darbe çağırılan" gösterilerde kol kola yürüdüğü "ulusalcı kanat önderleri" değil miydi?

Böylesi bir simanın "kanka" olduğu kişiler Amerikan büyükelçileri; ne tesadüf değil mi?

Kemal Bey'in "Ben bir Amerikancıyım. Amerikan emperyalizmi palavradır. Dünya barışını ABD sağlayacak" şeklindeki sözlerinin herhangi bir Ergenekon şüphelisini çığırından çıkaracağını öne sürü-yor, röportajın kovboyu…

Ergenekon üyesi/şüphelisi veya destekçisi kimilerinin "ABD Karşıtı" gibi görünen "kamuflaj" söylemlerine inanacak mıyız?

Bu kapsamdakilerin en hızlısı Doğu Perinçek darbe çağıranların en ateşlisi, önde gideni olmadı mı?

-Doğu Perinçek, Kemal Alemdaroğlu ve Tuncer Kılınç Londra'daki bir konferansta bir araya gelip Ordu'ya çağrı yapmışlardı. Kılınç Paşa orada "Asker sessiz değildir. Belki de suskunluk bir taktiktir" demişti. (12 Nisan 2004)

"Ayışığı" kod adlı darbe hazırlıklarının 2004'ün ilk yarısına rastladığını hatırlayalım.-

*

Türkiye'deki bütün darbelerin ardında/can damarlarında ABD/NATO vardı; 28 Şubat sonrasındaki bilumum darbe girişimlerinin veya darbeci örgütlenmelerinin ardında da başka bir gücün olması mümkün değildir.

Ergenekon destekçilerini çığırından çıkaran asıl hadisenin ne olduğunu Kemal Gürüz "siyasi iktidara eleştiri" kisvesi altında söylüyor; "En büyük tehlike Türkiye'nin Batı ittifakından kopmasıdır" diyor.

Ezcümle, Kemal Gürüz'ün "Ergenekoncu değilim, Amerikancıyım" şeklindeki Müslüm Gürses'i bile sollayan (bir yönüyle kara mizah şaheseri) beyanatı fevkalade aydınlatıcı olmuştur.

Tamer Korkmaz

Merkez Bankası'nın faiz kararı ve sonrası

Herkes yazdı, ben de yazmazsam olmaz. Gündem Merkez Bankası (MB)'nın 'Şaşırtan, beklenmeyen, hatta şok eden' faiz indirimi kararı. Şabloncu ve ezberci bazı yerli-yabancı 'uzmanların' ömrü zaten şok olmakla geçiyor.
Perşembe günü gelen faiz indirimi beklentisini zaten çarşambadan kaleme aldığımız için biz şaşırmadık. 'En az bir puanlık faiz indirimi' istemiş, bunun gerekçelerini de sıralamıştım. Beklentimizi de şöyle derinleştirmişiz: İşler tersine giderken banka nasıl 'şok etkisi' yapmak üzere 400 baz puan artışa gittiyse, ekonominin yere çakıldığı, cari açık ve enflasyon baskısının olmayacağı bir yılda, beklentileri şekillendirerek kredi kanallarını açık tutmak ve böylece iç piyasayı hareketlendirmek üzere şimdi de tersi yönde aynı şoku yapmalı. Bunu tek bir ayda değil ancak en fazla iki ay içinde başarmalı ve politika faiz oranlarını bir an evvel yüzde 12 bandına çekmeli. Banka da aynen bu gerekçelerle beklentim doğrultusunda faizi yüzde 13'e indirdi. Bir sonrakinde de yüzde 12'yi görebiliriz. Beklenen enflasyona göre (yüzde 7,5) Hazine'nin reel borçlanma faiz oranları da kabaca yüzde 5'lere gerileyecek. Esasen böylece tarihî bir seviye yakalanmış olacak olsa da, yaşanan bu büyük durgunluk ortamında bu bile çok yüksek bir faiz olmaya devam edecek. Daha da geriletilebilir mi, bunu da süreci dikkatle izleyip görmek gerekir.

Açıkçası MB krizde çok etkin bir şekilde devreye girdi. Güven tazeledi. Öncü rol üstlendi. Bütün ekibi tebrik ederim. Beğenmeyenler her zaman olacak. 70 milyon futbol teknik direktörünün olduğu bir ülkede, varsın birkaç milyon da MB başkanı çıksın! Şimdi bir kesim "Kriz gelirken MB 2006'dan beri yanlış yaparak faizi çılgınca artırdı. Ekonomi yere çakıldı, enflasyon da buna rağmen düşmedi." noktasında.

Açıkçası ben de 'maliyet şoklarına dayalı ithal enflasyon ortamında yüksek faizle enflasyon düşürülemez' diye yazmıştım. Ancak MB zaten faiz kararı ile enflasyon hedefi arasında kısa vadede böyle bir ilişki kurmuş değildi. MB enflasyona neden olan unsurları ayrıştırıp, maliyet ve tüketici kredilerine dayalı borçlanma ile 'çıldırmış' talep boyutuna baktı. "Süreç dışsal olup kontrolümüz dışında. Araçlarımız da sınırlı. O halde eldekini en etkin kullanıp, bu şokun ikincil etkilerini kontrol edelim, kalıcı bir şekilde ekonomiye sirayet etmesin." dedi. Bunun anlamı da doğal olarak 'faizi artırıp, tüketimi kesmekti' ve öyle oldu.

Enflasyon virüsünün yaşadığını bilen MB, bu değerlendirmesinde haksız mıydı? 2006 ortasında o faiz artışı yapılmasa, küresel bozulmaya rağmen tüketici kredileri ve özel sektör dış borçları daha da çok artsa idi, bu krizde bankacılık sistemi ne durumda olurdu? Açıkçası MB acıtan reçete ile kangren olmadan bir yanlışa neşter vurdu.

Ancak MB, daha az bir faiz artırımı ile de bu sonucu alabilirdi. Dozu kaçtı. Keza MB'nin küresel krizi, daha doğrusu bunun tam zamanını ve büyüklüğünü öngörememiş olması, o faiz artırımı kararını bugün daha da tartışmalı hale getirmiştir. 2006'nın başından beri ben de defalarca "ABD'nin tetiklediği küresel kriz geliyor." diye yazdım. Ancak tam takvim vermek kimin haddine.

Gelelim bugüne. Şimdi de bazıları 'krizde böyle tepe takla faiz mi düşürülür? Zira kur fırlar, yabancı sermaye gelmez' ezberinde diretiyor. Bu lobinin başında da ABD'yi çökertip rezil olan 'reytingciler' ile hâlâ onların raporlarını tercüme etmeyi iktisatçılık zanneden bazı yerliler var.

Oysa bu faiz indiriminin ne kadar doğru bir karar ve sonuçlarının ne kadar isabetli olduğunu göreceğiz. Kendimi yormayayım, cumartesi günkü yazısında M. Ali Yıldırımtürk durumu çok güzel özetlemiş: "Mevduat ve Hazine faizleri düşecek. Bu beklenti ile bankalar seçici olarak kredi açmaya başlayacak. Piyasalar nakit açısından bir miktar rahatlayıp, ticari faaliyetlerde beklenenden önce kıpırdanmalar olacak. Halen reel olarak yüzde 6-7 oranında getiri sağlayan Hazine kağıtlarına yabancı ilgisi devam edecek. Sermaye girişi hemen her kategoride devam edeceğinden dövizde satış baskısı olacak. Ancak döviz fiyatlarında istikrarlı seyir korunacak." Aynen katılıyorum.

İbrahim Öztürk

Avrupa’ya giden yol Ortadoğu’dan mı geçiyor?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın izlediği politikayı eleştirmek ayrı konu; etkili olduğunu ise kabul etmek gerekiyor. Karşılaştırmak için sormuyorum; Kemal Atatürk’ten bu yana başka ülkelerde yapılan sokak gösterilerinde resmi taşınan, övülen bir Türk lideri oldu mu? Bu ülkenin Yemen, Erdoğan’la birlikte övülenin Venezuella lideri Chavez ve Katar emiri Al Tani olması o kadar önemli değil. Türk başbakanının söylediklerine dünyanın çeşitli ülkelerinde sokağın kulak verir hale gelmesi önemli. Sokağın kulak vermesi, siyasi muhataplarınızın da sizi hesaplarına dahil etmesinde bir etken haline gelir. Buna İsrail ve Yahudi lobisi de, ABD’nin salı günü görevi devralacak yeni başkanı Barack Obama da, AB de dahildir.
Nitekim AB Güvenlik ve Dış Politika Sorumlusu Javier Solana dün Türkiye’nin son dönemde Gürcistan ve Gazze krizlerinde oynadığı rol ile öne çıktığını, bunun da Türkiye’yi Avrupa’ya yanaştıran bir etken olduğunu söyledi. Solana, Türkiye’nin Ermenistan açılımını da bu paranteze dahil etmiş.
Gürcistan ve Gazze krizleri iki ülkeyi diplomasi sahnesinde oldukları konumdan daha ileriye taşıdı: Fransa ve Türkiye. AB, ilk kez Nicolas Sarkozy sayesinde uluslararası krizde, Gürcistan-Rusya krizinde ateşkes sağlayan taraf oldu. Erdoğan’ın da ‘İşbirliği Platformu’ önerisiyle gerilimin düşürülmesinde rol oynadı.
Gazze krizinde de hem Erdoğan, hem Sarkozy önemli çaba sarf ettiler. Aralarındaki fark, Erdoğan’ın Gazze’deki sivil ölümleri nedeniyle ve İsrail Başbakanı Olmert tarafından aldatıldığı hissiyle İsrail’e gitmemesi oldu; Sarkozy gitti. Erdoğan’ın Hamas’ı fazla savunmasına tepki veren Olmert de buna karşın ateşkesin sağlanması için teşekkür ettiği ülkeler arasına Türkiye’yi katmadı. Ama kullandığı sert söyleme karşın Erdoğan İsrail ile ilişkilere aynen devam etti. Neticede Türkiye Hamas ile de, Suriye, İran ile de konuşabilen taraftı. Ankara dün son bir haftada Celili ve Laricani’den sonra üçüncü üst düzey İran yetkilisi olarak Brucerdi’yi ağırladı. Başbakan’ın Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu ve Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Feridun Sinirlioğlu Gazze diplomasisinin aktörleri arasında.
Kahire’deki toplantı Sarkozy ve Mısır Cumhurbaşkanı Mubarak’ın evsahipliğiyle yapılıyor. Türkiye, hem Katar’daki Gazze toplantısına hem de Kahire’dekine katılan tek ülke.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Kahire’deyken, Erdoğan Brüksel’de AB Komisyonu Başkanı Manuel Barroso’ya Gazze ve Ortadoğu’yu anlatıyor olacak.
Erdoğan 2004 yılından bu yana AB amaçlı Brüksel’e yaptığı bu ilk ziyarette yanına yeni AB Bakanı Egemen Bağış’ı da aldı. Bu 2004 sonundan itibaren fiilen buzdolabında olan (ve ilginçtir ki Fransa’nın dönem başkanlığında ısınma belirtileri gösteren) Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden canlanmasına vesile olabilir mi? Olması umut ediliyor.
Burada önemli bir ayrıntı var. Erdoğan’ın AB dosyasını Bağış’a vermesi, AB konularının bundan böyle Dışişleri-Cumhurbaşkanlığı ağırlıklı olmaktan çok, Başbakanlık ağırlıklı götürülmek istendiğinin de işareti. Bir taşla iki kuş yani.

Murat Yetkin

Yeni bir 'ekonomik düzen' ortaya çıkacak.

Eski yerleşikleri istemiyorum ama 'onları temizliyoruz' diye başımıza yeni tesis edilen diktatörleri asla istemiyorum. Obama'ya bel bağlayanlara ve 'Türkiye'de temizlik var' diyenlere 'iyi düşünün, erken sevinmeyin' diyorum.

Son günlerde yaşananları, daha doğrusu 2007 Kasım ayından itibaren başlayan "büzüşme eş zamanlı" değişimi sorgularken karşıma tek bir tez çıkıyor; varolan yapı yeni bir ekonomik düzene doğru evrimleşiyor. Bunun anlamı ne? Aslında çok açık, varolan değerler yeni değerler ile yer değiştirecek! Bu tespiti burada kesiyorum, daha detaylı bir şekilde sorgulamak üzere "hafta içine" diyorum. Son 3 gün içinde daha doğrusu geçtiğimiz hafta başından sonuna yaşanan ABD kaynaklı olumsuzluğu da sorgulamakta yarar var.

Seçkinlerin tasfiyesi mi
Bu gerçek için de tek bir tespit yapacağım; ABD piyasaları, Obama'ya "merhaba" demek ve "göreve başlarken acaba ne kadar yardım koparırız, nereye ne kadar para aktartırız" mesajını ürettiler. İşin tabi bir de siyasi yönü var. Dünya genelinde bütün bunlar olurken, siyaset nereye gidiyor? Kimilerine göre, bana göre ilginç bir tezleri var, Türkiye dahil dünya genelinde "seçkinler" sınıfı tasfiye ediliyor. Obama'nın seçilmesinin de, Türkiye'deki büyük hesaplaşmanın arkasında da "aynı dinamik" var! Onlara sordum, burada da yazacağım, bu dediğinize gerçekten inanıyor musunuz? İnanıyorlar. Obama'nın aslında sokaktan gelme değil, Amerika'nın en seçkinlerinin kurduğu üniversiteden çıktığını atlıyorlar.

Bağışların kaynağı ne
Yine aynı Obama'nın seçim kampanyasına bağış yapanların Amerika'da yılların seçkinleri olanlar olduğunu görmezden geliyorlar. "Gariban" Obama'nın partisinin son iktidarı döneminde, Amerikan sermaye piyasasının "tarihi genleşmeyi" yaptığını ve seçkinlerin varlıklarının katlandığını da muhtemelen bilmiyorlar. Bilseler de tezleri gereği yok sayıyorlar! Değerli dostlar, "seçkinler" sınıfının hakimiyetinin olduğu ve kendilerini "establishment" yani "yerleşik düzenin özü" sananların "hükm eden" olduğu sistemlerde-ülkelerde; "demokrasinin yerleşmesi" mümkün değildir. Yerleşikler her şeyi "manipüle" ettikleri için, süreçler "doğal sınırlar" dışına taşar ve sonuçta "ortalama vatandaşın" algılama-tepki verme, sahip olma-olma gibi ana süreçleri dahi şekillendirilmiş bir hale gelir.

Türkiye'de yeni yerleşikler
Peki Türkiye'de neler oluyor? Değerli dostlar, Türkiye'de bugün yaşananlar, bir teze göre, "yılların yerleşiklerinin" tasfiye edilmesi olmakla birlikte bu noktada da "böyle diyenlerden" ayrı düşünüyorum. Sistemin sadeleşmesi, yerleşik "manipülatörlerin" ortadan kalkıp "düzenin dipten yukarı-içten dışa" yeniden kurulması hepimizin amacı olmakla birlikte, Türkiye'de bugün "yaşananlar" ile ilgili temel bir endişem var. Endişemin tarifi de çok basit ve net; "eski yerleşikler yerlerinden uzaklaştırılırken, yeni yerleşikler tesis ediliyor ve umarım yanılırım "aynı düşünmeyenler "işte bunlar" iddiası ile "hırpalanıyorlar"! Sistemin temizlenmesi, kendini bu ülkenin sahibi sananların halkın oyları karşısında haddini bilmeleri bir vatandaş olarak en büyük dileğim. Ama "vatandaşın algılaması ile oynayıp", demokrasi adı altında tercihleri şekillendirilmeye çalışılır ve eskileri kaldırdık diye yenileri yerleştirirsek; orada biraz durmak ve düşünmek gerekli!

Dünya geçiş sürecinde
Uzun lafın kısası; herkes kadar hatta daha fazla "demokratikleşmek", yerleşik "köşelerin" kırılmasını görmek ve hem dünyanın hem ülkemin "gerçek bir özgür" iradeye kavuşmasını istiyorum. Ama kusura bakmayın; bu işler ne Obama ile ne de Türkiye'de bugün yaşananlar ile olur. Başlangıç doğru olabilir ama "yoldan sapmadan" hedefe gitmek gerekli!
Sonuç 1: "Eski yerleşikleri" istemiyorum ama "onları temizliyoruz" diye başımıza "yeni tesis edilen diktatörleri" asla istemiyorum! Obama'ya "bel bağlayanlara" ve "Türkiye'de temizlik var" diyenlere "iyi düşünün, erken sevinmeyin" diyorum!
Sonuç 2: Dünyada "yerleşik değerler" sistemi çöküyor. Bugün "değerli" gördüğünüz "euro-dolar-altın" gibi değerler "bir süre sonra çok farklı" değerlerin gölgesinde kalabilir.
Son söz: Dünya ve Türkiye "çok ama çok önemli bir geçiş sürecinde". Siyasette ve özellikle finansal dinamiklerde "doğru analiz" yapıp, sentezi elde edenler "çok ciddi avantajlar" yakalayacaklar!

Yiğit Bulut

18 Ocak 2009 Pazar

Size bu hükümetten kurtulmanın yolunu göstereyim

Öğrendiğimize göre, birtakım karanlık adamlar, kapalı kapılar ardında "AKP hükümetinden nasıl kurtulmalı" diye tartışıyorlarmış...
Elbette okurlarımız arasında da bu hükümetten kurtulmak isteyenler vardır.
Dev bir kıyak yaparak size bunun yolunu göstereyim. (Ayrıca ücret alınmaz, servis ücreti gazete fiyatının içindedir.)
Önce, tersten gidelim, bu işin nasıl olamayacağına bakalım: Başbakanı öldürerek bu hükümetten kurtulamazsınız. Yerine başkası geçer.
Darbe yaparak kurtulabilirsiniz ama Amerika izin vermiyor.
Öyle yerli yersiz Atatürk'ün gençliğe hitabesini yayınlayarak, yani "ilkokul düzeyinde Kemalizm satarak" hiç kurtulamazsınız. "Ankaralı memur çocuğu Kemalizmi" artık kargaları bile güldürmüyor.
"Atatürk bugün sağ olsaydı" ya da "mezarından çıksa da gene Samsun'a gitse" türünden dangalak özlemleriyle de hiç mi hiç...
Mevcut muhalefet partilerinden de hayır hasenat beklemeyiniz. AKP bu gidişle 2011 seçimlerini de kazanacaktır.
Kurtulmanın bir tek yolu kalıyor:
Yeni bir parti kuracaksınız.
Ya da yeni bir parti doğacak, bir ucundan siz de tutacaksınız. Ama üye olarak, ama oy vererek, ama reklamını yaparak...
Bu parti, mecliste en az 276 koltuk kazanacak.
Bunu başarması için de "memleketi AKP'den daha iyi idare edebileceğini" seçmene anlatacak, anlatmak yetmez, ikna edecek.
Elbette bunun için de somut bir planı ve programı olması şart. "Kalkınmayı sağlayacağız" falan gibi enayi sloganlarını kimse yemez.
Yani, "kriz var, öldük bittik batıyoruz" diye bağırıp da ellerinde hiçbir "krizden çıkış planı" göremediklerimize benzemeyecek...
Bu parti halkçı bir parti olacak. "Memurcu" olmayacak.
Hem de özgürlükçü olacak. Hem de kapitalizmi geliştirecek. Hem de sosyal hakları çiğnemeyecek.
"Ufukta ne böyle bir parti var, ne onun lideri, ne kadrosu, ne de halkta böyle bir beklenti, böyle bir arayış" mı diyorsunuz?
O zaman AKP hükümetinden kurtulamayacaksınız.
Yazı bitti, başa döndük. Biletler yandı. İşin kötüsü, verdiğiniz parayı da geri alamazsınız.
Gelin de çay ısmarlayalım bari...

Engin Ardıç

Gazze için sabah ezanı vakti

Bilâl'in hiç açılmayacak göz kapaklarına doğacak güneş az sonra. Taze gün ışıkları sessizce yırtacak karanlığın perdesini. Ama Bilâl perdeyi çoktan kapattı. Karanlığı yırtan ışıklar, zulmün zifirisine sabahı getiremiyor şimdilik.
Bebek Bilâl. İki aylık yüzüne kan çizmişler Bilâl'in. Barut doldurmuşlar bakmaya doymamış gözbebeklerine. Gözleri harama değmemiş Bilâl, bu sabah ezanını duyamadı, duyamayacak. Perdelerinden içeri mehtap değil, bomba şavkı yağdı. Yastığı kül oldu Bilâl'in. Yatağı buz oldu. Uykusu kan oldu. Yüzünü aynalar paylaşmadan önce, kör şarapneller parça parça alıverdi.

"Allahüekber... Allahüekber..."

Babasının kucağına uyanamayacak Zehra bu sabah. Kucağında ölüm var babasının. Omuzlarına taştan katı, ateşten yakıcı zulmün molozları yığılmış. Yetim kaldığını anlayacak yaşta değil Zehra. Evlerine oyuncak diye ateş doldurmuş üniformalı amcaları. Kravatlı amcaları "ölebilir Zehra!" diyor. "Ölmeli..." diyenleri de var. Televizyon ara veriyor savaş haberlerine. Aradan çikolata reklamı geçiyor. Zehra'nın kanının renginde paketleniyor yüz kremleri. Şampuan arıyor anneler küçük kızlarının saç tipine göre. "İnce kuru" saçları çok geliyor Zehra'ya. Mutfakta Nescafe kokmuyor. Kan akıyor musluktan. Dudakları ağlamayı bile bilmiyor Zehra'nın. Ağladığında kim duyacak ki? Bir nefeslik bile teselli sunamıyor yanık baba cesedi...

"Allahüekber... Allahüekber..."

Seccadesi köşede katlı duruyor Ahmet Yasin'in. Abdestini yeni almış. Suyla değil kanla tamamlamış guslünü. İğne başı kadar bile kuru yeri kalmamış. Tepeden tırnağa mazlum, masum. Secdeye koyacak başı kalmamış. Yüzü yok kıbleye dönecek. Uğrunda öldürüldüğü imanını şahit bırakmış cesedinin yanı başına. Cenazesini kaldıracaklar bile öldürülmüş, öldürülecek... Ateşten seccadeler seriliyor sokak aralarına. Başı eğilmiyor zalime şehitlerin. İblis soyunun hesapları bencilliğe varıyor, kibre dayanıyor. Şefkat başını uzatamıyor pencerelerden. Korku bile korkuyor nursuz suratlarından.

"Eşhedü en lâ ilahe illalah..."

Sabaha kan çorbası hazırlıyor zalimler. Katliam partisi ihraç ediyorlar oturma odalarına. Uyuyor mudur Olmert acep? Onun da gözleri var mıdır uyumaya hasret? Sakinleşir mi rüya görürken nefreti? Söner mi azgınlığı yüzüne su vururken? Zehrâ'nın yaşında bir kızı var mıdır füzeyi ateşleyen askerin? Gece utanıyor gece olduğuna; karanlığıyla gizlediği tanklar ateş dolduruyor bebelerin süt kokan ağızlarına. Sabahın gönlü yok gün ışığını görmeye; ölü kuşkanatlarıyla örtüyor ölü kızların utangaç saçlarını. Alev topu düşüyor "lâ ilâhe" ile "illallah" arasına... Kinlerini ilah edinenler namlunun gerisinde duruyor, "illâ Allah" diyenler namlunun ucunda kül oluyor, gül oluyor. Keskince bir "lâ..." yükseliyor Leylâ'nın kan sızan dudaklarından... "Allah..." diye akışıyor son nefesi; ateşleri söndürüyor bakışının güneşi.. "Şahit olduk yâ Rab, Sen de bize şahit ol..."

"Eşhedü enne Muhammed'ürresûlullah..."

Az daha büyüseydi Muhammed, olur a, belki öğrenirdi adını. "Muhammed" diye seslenince müezzin; belki dudakları kıvrılır, gözleri çevrilirdi. Adı yüzünden katledildi Muhammed bebek. Adını çekemeyenler ancak tetik çekebiliyorlar. Muhammed'lerin varlığını hazmedemeyenler, Ebuleheb gibi ateş taşıyorlar dudaklarında, haset üstüne haset yığıyorlar kalplerine. Kuruyasıca elleriyle ateş sütunları örüyorlar etraflarına. Kendi kendilerini hapsediyorlar alevden parmaklıkların ardına. Nefret aleviyle kundakladıkları Muhammed bebenin ölü yüzüne yerleşen tebessümün, kremle besledikleri kendi yüzlerine niye yakışmadığını anlamayacaklar.

"Hayyâlessalâh..."

Haydin namaza ey Gazzelilerin uykucu kardeşleri. Kardeşleriniz ağlarken gülebilen dudaklarınıza hiç olmazsa Fatiha değsin. Bebelerin kahvaltı saatinde kurşun yediği Gazze'nin komşuları, çocuk çığlıklarına dayanamayıp kapattığınız kulaklarınıza hiç olmazsa ezan değsin. Gözlerinin içine utanmadan bakabildiğimiz kızımıza, "sen Gazzeli çocuklardan biri olsaydın, ben sen öldürülürken de uyurdum" diyebiliyorsak, uyumaya devam edelim.

"Hayyâlelfelâh..."

Kurtuluş kervanı çoktan göçtü. "Ah keşke kavmim de bir bilseydi.." diye müjde vermek için yanıp tutuşuyor şehitler. Ezan mı? Gazze'de bu sabah ezan yarım kaldı. Belki de hiç başlayamadı.

Senai Demirci

Putlarını kır!..

Sen parayı ne kadar çok seviyorsun!..Bu sıradan bir aşk değil, sen paraya adeta tapıyorsun...

Gönlündeki bu para sevgisi, bu para putperestliği ile sen Cennet'e mi, Cehennem'e mi gidiyorsun?

Para aşkı, paraya tapınmak seni Mevlâ'ya mı götürüyor, belâya mı?

Sen dünya mallarını ne kadar çok seviyorsun!.

Bir kalpte mal aşkı ile Allah aşkı bir arada olur mu?

Çok konuşuyorsun, çok bağırıyorsun ama sözlerin hançerenden gönlüne inemiyor. Müslümanım diyorsun... Eyvallah, lakin sen bir lâf Müslümanısın, kışır Müslümanısın.

Konuşuyorsun, bağırıyorsun mütemâdiyen ama ağlayamıyorsun bir türlü. Haydi bir damla göz yaşı döksene ey gözü kuru adam...

Ben olgun bir insanım diyorsun... Hayır sen bu halinle olgun bir armut bile olamazsın.

Sen münafıksın, sen riyakârsın, sen iki yüzlüsün.

Sen gizli bir müşriksin...

Muvahhid, lükse ve israfa kapılmaz...

Sefahat sergilemez.

Benliğine esir olmaz.

Nefs-i emmâre maskarası olmaz.

Senin ne çok şeytanın var.

Senin ne çok putun var.

Sen gerçek ve kâmil Müslüman olsaydın içindeki İbrahim bütün bu putları kırardı.

Sana sesleniyorum: Putlarını kır ve baltayı boynuna as.

Dünya dükkânını yağmaya ver.

Ey fare tabiatlı adam!.. Kuyruğuna bağladığın bunca kabakla Sırat Köprüsü'nden nasıl geçeceksin?

Delilerin sana akıllı demesiyle kendini akıllı mı sanıyorsun?

Sarhoş!.. İçindeki bâdeyi kus ve ayıl artık.

Şeytanlarına savaş ilân et.

Nemrud ve Firavunluğu bırak.

Nebi'nin ve Sıddıkların peşinden git.

Ölmeden önce servetinin yeterli miktarını öteki tarafa gönder. Hayır hasenat yaparak, malî ibadetleri eda ederek, zekât ve sadaka vererek.

Böyle yapmazsan ölmezsin, geberirsin bir gün.

"Sen bu lâfları kime söylüyorsun?"

Aynaya bak aynaya bak...

Mehmet Şevket Eygi

Lisede namaz kılmak suçmuş!..

İLERİCİ, çağdaş, lâik, Kemalist bir İstanbul gazetesindeki şu haber başlığına bakınız: "OKUL DAMINDA NAMAZDA SUÇLU BULUNAMADI."

Konu şu: Adana Fatih Terim Lisesi terasında (gazete "dam" diyor) bir grup öğrenci namaz kılmış. Bunu gören laikler şikayet etmiş.İl Millî Eğitim Müdürlüğü müfettişleri tahkikat yapmış, herhangi bir işlem yapılmasına gerek yoktur demiş.

İlerici gazete bu işlemsizlikten çok tedirgin olmuş. Eğitim sendikası başkanı ise çok endişeli... "Okul içinde bir yeri ibadete açmak suç teşkil ediyor" diyor. Yönetmeliklere göre buna izin veren idarecilerin ceza alması gerekirmiş...Okul içinde böyle bir şeye izin verilmemeliymiş.

Doğrusu ilerici gazeteyi, namaz kılan çocukları şikayet edenleri, eğitim sendikası başkanını çok ama çok ayıplamak gerekir. Niçin?

Dünyanın en demokrat, insan haklarına en fazla saygılı ve bağlı, en hür, hukukun üstünlüğü prensibine en riayetkâr ülkesi olan İngiltere'nin büyük bir bölümünde, 1944 yılından bu yana bütün resmî okullarda, sabah derslere başlanmadan önce, okulun şapelinde (kilisesinde) mecburî âyin ve ibadet yapılır. Buna katılmak istemeyen öğrencilerin velilerinden yazılı kağıt getirmeleri gerekmektedir.

Türkiye Müslüman bir ülkedir. Bu ülkede Müslümanlığın bütün icapları yerine getirilecektir. Kaç kişiyseler Adana'daki lisede, namaz kılmak isteyen gençler elbette namaz kılacaklardır.

Okullarda ibadeti yasaklayan kanunlar ve tüzükler varsa, bunlar demokrasiye, insan haklarına, adalete, din hürriyetine aykırıdır.

Dinsizlerin, dine ve ibadete karşı çalışmaya ne kadar hakları varsa, dindarların da din için, iman için, ibadet için en az o derecede çalışmaya hakları vardır.

Fatih Terim Lisesi'nde namaz kılan öğrencileri tebrik ediyorum. Namazlarını kılsınlar, hiç aksatmasınlar.

Lâikliği dinsizlik olarak anlayanlar çağdışı, Totaliter ruhlu, despot insanlardır.

Bendenizin bir "İSLÂM MEKTEBİ" projem vardır. Bu konuda birkaç yıl önce uzunca bir yazı da yayınlamıştım. Bu İslâm mektebinde günlük namazlar, bütün öğrencilerin katılımıyla, okulun camisinde, okulun imamının arkasında kılınacaktır.

1908'e kadar meşhur Galatasaray Lisesi'nde durum böyleydi. Namaz vakti gelince mubassırlar Fransızca "A la mosquée!.." diye bağırarak öğrencileri camiye götürürlermiş. Sadece Galatasaray'da değil, Devlet-i Aliyye'nin bütün okullarında namaz mecburî idi.

Osmanlı ordusunda alayların müftüleri, taburların imamları vardı. Savaş gemilerinde de resmî sarıklı hoca bulunurdu.

Vak'anüvis Lütfi, Tarih'inin bir yerinde şöyle yazıyor: "Padişah hazretleri (Sultan 2'nci Mahmud) bütün vilayetlere emir göndererek Müslüman erkeklerin vakit namazlarını camilerde cemaatle kılmalarını emr etti."

(Lisenin terasında namaz kılan gençlerin fotoğrafını gördüm. İmam dahil, hiçbirinin başında namaz takkesi yoktu. Erkekler için namazda başın örtülü olması namazın sünnet ve edeblerindendir. Bunu herkese hatırlatmak isterim.)

Mehmet Şevket Eygi

Horoz mu dövüştürüyorsunuz?

Geçen cumartesi İstanbul’da Filistin halkının sorunlarına dikkat çekmek üzere Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın himayesinde ve basınımızın “First Lady’ler Zirvesi” (kimilerine göre “zırvası”) şeklinde adlandırdığı sembolik bir dayanışma toplantısı yapıldı. Başta Ürdün Kraliçesi Rania ve Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın eşi Esma olmak üzere konuya duyarlı hanımlar Boğaz’da yeni açılan Four Seasons Oteli’nde biraraya geldiler. Ne kadar etkisi oldu? Yabancı basın ne kadar ilgilendi? Pek fazla değil. Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı’nın eşi Carla Bruni gibi flaş isimler davetli oldukları halde gelmemeyi yeğlediler. Herhalde İsrail’in yoğun bombardıman altında tutulacağı bir kare içersinde yer almak istemediler. Dış siyaset dengeleri açısından bu toplantının Türkiye’ye nasıl bir getirisi oldu elbet de tartışmalı bir konu. Hele hele son zamanlarda İsrail basınında ve özellikle Amerika’daki sağ muhafazakâr Musevi çevrelerinde Erdoğan’ın kesintisiz salvoları karşısında yükselen “Türkiye’de antisemitizm yeniden hortluyor” serzenişlerine bakılırsa (ve her ne kadar da askerî işbirliği üzerinden bölgede caydırıcılık politikası temellerine dayanan, çözülmesi zor bir ortaklık söz konusu olsa da) Türk İsrail ilişkileri çatırdıyor. Ve evet maalesef antisemitizm pervasız bir biçimde memleketin her tarafında en iğrenç biçimde baş gösteriyor. Gazze’deki ölen çocuklar için onbinlerce kişi sokağa dökülebilirken nedense kendi çocuklarımız, Uğur Kaymazlar için kılımız dahi kıpırdamıyor. Ama esas konumuz bu değil. Emine Hanım toplantıda yaptığı duygusal ve reelpolitik kaygılarından uzak olan konuşmasında gayet samimi bir dille Filistin halkı’nın çektiği acılar karşısında duyduğu derin üzüntüyü ifade etti. Ama ne hikmetse basınımızın daha fazla itibar ettiği mesele Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım’ın davete neden icabet etmediğiydi. Satır arasında uzun zamandır spekülasyonlara meydan veren iki hanım arasında yaşanan “soğukluk” (aslında “çekememezlik” denmek isteniyor) üzerine taze teoriler üretildi.

Bu da beni isyan ettiriyor. Bu hanımları lütfen rahat bırakın. Eğer eleştirmeniz gerekiyorsa, konumları itibariyle yerine getirmeleri gerekip de getirmedikleri görevleri üzerinden yapınız bunu.

İnançları yüzünden taktıkları başörtüleri nedeniyle bu hanımlar yeterince yıpratılmadı mı zaten? Kocalarının da bu yüzden siyasi hayatlarında atlatmadıkları badire, kız evlatlarının çekmediği eziyet kalmadı mı zaten? Kocaları hapislerde, mahkemelerde mücadele verirken yuvalarını ayakta tutma mücadelesi veren de onlardı. Kim bilir ne fırtınalar esti içlerinde. Ve başörtüsü sorunu önümüzde halen kabak gibi duruyor. Peki, bir önceki Cumhurbaşkanımızın hanımı Semra Sezer, Emine Hanım’la çok mu sıkı fıkıydı? Değildi ama bu sorgulanmadı hiç; zira laik Semra Hanım’ın sofu Emine ile ne işi olabilirdi değil mi? Biraz magazinvâri oldu ama magazine ancak böyle cevap verilir. Ne yapalım.

Amberin Zaman

Reformlar

Başbakan Erdoğan 4 yıllık aradan sonra (Son ziyaretini 2005 Şubat'ında yapmıştı) AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso'nun konuğu olarak -yeni Başmüzakereci Devlet Bakanı Egemen Bağış'la birlikte- bugün Brüksel'e gidiyor.
İnsanda ister istemez bir merkezden pompalanıyormuş kuşkusu uyandıran "Türkiye'nin üyelik hedefi sonsuza kadar askıya alınabilir" (BBC, Wall Street Journal), "TürkiyeAB ilişkilerinde en kritik yıl" (EU Observer), "Türkiye için kader yılı" (Handelsblatt, Die Presse) gibi yorumların ayyuka çıktığı sırada yapılan bu gezide Erdoğan'a şu türden cümleler herhalde sık sık tekrarlanacak: "Reformları hızlandırın", "2009'u AB için atılım yılı yapın", "Çabalarınızı ikiye katlayın", vb...
35 başlıktan sadece 10'unun açıldığı, 13'üne "Açılış kriteri" konulduğu, 9'unun AB Konseyi'nde tutulduğu, 2'sinin tarama raporlarının bile gönderilmediği, 8 başlığın limanlar yüzünden, 5 başlığın da Fransa'nın ambargosu nedeniyle askıya alındığı bir müzakere sürecinde Türkiye'den "İvedilikle" ne gibi reformlar bekleniyor. Sadece birkaçını sayalım:
* Ya yeni bir Anayasa ya da Anayasa'da köklü değişiklik yapılması...
* Siyasi partiler ve seçim yasasının yenilenmesi...
* Yargı reformu yapılması...
* Sivil-asker ilişkilerinin yeni bir dengeye oturtulması...
* Milli Savunma Bakanlığı bütçesinin saydamlaştırılabilmesi için Sayıştay Yasası'nın yenilenmesi...
* Kürt sorununa "Siyasal" çözüm bulunması...
* Farklı etnik kökenlere sahip Türk yurttaşlarının dil ve kültürle ilgili haklarının genişletilmesi...
* Azınlıkların korunması, kültürel haklarının ve dini özgürlüklerinin güçlendirilmesi...
AB yolunda yapılan/yapılacak reformların Türkiye'nin çağdaşlaşmasının, daha ileriye gitmesinin, daha demokratikleşmesinin aracı olduğu görüşlerine içtenlikle katılıyoruz. Hatta "AB reformları istikrarın güvencesidir" söylemine de destek veriyoruz. Ama zaman zaman bu inancımızı sorgulama ya da bir kez daha sağlamasını yapma ihtiyacını da duyuyoruz. Şu sıralar yine öyle bir kuşku-sorgu dönemindeyiz. Gazze trajedisi nedeniyle okuduğumuz tarihi araştırmaların etkisiyle olsa gerek.

1850'deki reformların sonuçları
Örneğin, Filistinli tarihçi, ozan ve deneme yazarı Elias Sanbar, "Filistinli Figürler" adlı araştırmasında şöyle diyor:
"Osmanlı egemenliğindeki Filistin 19'uncu yüzyıla kadar çeşitli kökenlerden ve dinlerden insanların birarada yaşadıkları bir açık topluma sahipti. Bu toplumu yöneten birkaç aile, hem vakıfların ve ibadethanelerin yönetimini, hem ekonomik istikrarı sağlıyordu. Böylece çeşitli kesimler ve yaşam biçimleri güvence altına alınmış oluyordu. Osmanlı'nın modernleşmek için giriştiği reformlar (Not: 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat fermanları) bu istikrarı ve huzurlu yaşamı temellerinden sarstı, nifak tohumları ekilmesinin ortamını yarattı."
Örneğin, Alman tarihçi Gudrun Kramer "Osmanlı'nın Fethinden İsrail'in Kuruluşuna Kadar Filistin'in tarihi" adlı çalışmasında dikkate değer bir iddia ortaya atıyor: "Osmanlı, Tanzimat ve Islahat fermanlarındaki taahhütleri doğrultusunda hem özel mülkiyeti güvence altına almak, hem de kadastro başlatmak için 1858'de bir yasa çıkardı. (Not: Arazi Kanunnamesi'ni kastediyor.) Filistinli köylüler topraklarının kayıt altına alınmasını reddettiler. Yerel ağalar devreye girdiler ve köylülerin topraklarını kendi adlarına tapulattılar. Daha sonra batılıların reform baskısıyla Osmanlı yabancılara da özel mülkiyet edinme hakkı tanıyınca, bu topraklar Avrupa'dan akın akın gelen Yahudiler'e satıldı!"
Son bir alıntı daha aktaralım. Lübnan eski Maliye Bakanı ve "Sedir Diyarı"nın önemli aydınlarından Georges Corm, "Lübnan'da laiklik ve mezhepçilik" adlı araştırmasında şu değerlendirmeyi yapıyor: "Tanzimat ve Islahat Fermanları birçok çelişki barındırıyordu. Örneğin, yasa önünde herkesin eşit olduğunu ilan ediyordu ama bir yandan da Müslüman olmayan toplulukların eğitimden kişisel statüye kadar birçok alanda imtiyazlarını koruyordu. İşte bu ayrıcalıklar daha sonra Balkanlar'da, Lübnan'da, Filistin'de kanlı çatışmaların tohumlarını ekti."
Bu yayınların etkisiyle olsa gerek, şimdi şu soruya yanıt arıyoruz: "Pandora'nın Kutusu'nu açmadan reform yapılamaz mı?"

Erdal Şafak