Başlıktaki soruya geçmeden önce gelin hep birlikte Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra tek başına iktidara geldiği günlere bir geri dönelim.
“Asker seçim sonuçlarına ne diyecek?”, “Cumhurbaşkanı Sezer hükümeti kurma görevini kime verecek?” diye Ankara’da gergin bir bekleyişin sürdüğü günlere.
Türkiye’nin 28 Şubat sürecinden çıkmaya çalıştığı o günlerde, dünya 11 Eylül 2001 saldırılarıyla küresel bir 28 Şubat sürecine girmişti. Siyasal İslam, Batı’nın korku listesinde bir numaradaydı. Güvenlik kaygıları özgürlük ideallerinin pabucunu dama atmak üzereydi.
Adı Batı medyasında “Siyasal İslamcı köklere sahip” olarak geçen AKP işte böyle bir dünyada iktidar oldu. Küresel 28 Şubat ateşi, içeride sönmekte olan 28 Şubat’ı küllerinden diriltebilir, yerel 28 Şubatçılar küresel 28 Şubatçılarla “Ortadoğu’nun laik Türkiyesi”ni korumak için ittifak yapabilirdi.
İşte o günlerde siyasi yasaklı, seçimlere girmesine bile izin verilmeyen Tayyip Erdoğan Ankara’daki güç dengelerini altüst eden, statükonun blokajını kıracak stratejik bir adım attı. Türkiye’de henüz bir hükümet bile kurulmamışken AKP Genel Başkanı sıfatıyla bir ABD ve AB turuna çıktı.
Beyaz Saray’da, AB başkentlerinde en üst düzeyde kabul edilen, hürmet gören bir Tayyip Erdoğan’a, yıllardır büyük kararlarını (darbelerini bile) Batı’ya bakarak veren bir ülkede kapılar kolayca kapatılamazdı. Öyle de oldu. Batı kartı Ankara oligarşisinin kilidini açtı.
Batılılaşmak için Türk müziğini bile radyolarda yasaklatmış Türkiye’nin geleneksel Batıcıları bu ihanete ulusalcı dalgasıyla karşılık verdi. Bu dalga 2003-2004’de iki darbe denedi.
Batı cephesini güvence altına alan AKP ise içeride savunmadan taarruz pozisyonuna geçti. İlk açıklamasında “Önceliğimiz AB” diyen Erdoğan’ın hamlesi statükoyu ikileme düşürdü.
Bir tarafta uğruna bir 28 Şubat yapılan’Cumhuriyet’in batılılaşma idealleri’ vardı. Öteki tarafta ise bu yüzden açıkça karşı çıkılamayan AB’nin Türkiye’den istediği demokratikleşme programı uygulanırsa bu statükonun sona erme ihtimali. AKP böylece kontrpiyede kalmış statükoya AB reformlarıyla gol üstüne gol attı.
Gerisini biliyorsunuz.
İşte son yedi yılın kısa bir hikâyesini anlatmaya çalıştığım bu Türkiye’de, 2009 yılında ulusalcı dalganın bayraktarlığını yapan Cumhuriyet gazetesi şöyle bir başyazıyla çıktı:
“Üst üste iki seçim kazanmış bulunan AKP’nin tutumu içeride ve dışarıdaki laik demokratik, aklı başında ve sağduyusunu yitirmemiş kesimlerin kabul edebileceği sınırları çoktan aşmıştır. Nitekim AKP’nin iktidara geçmesindeki işlevi artık herkesçe bilinen ‘müttefikimiz Amerika’nın son olarak yayımladığı ‘Dışişleri Bakanlığı İnsan Hakları Raporu’nda bu gerçekler açıkça dile getirilmektedir.”
Bu satırlar “AKP basını susturuyor” demek için Pazar günü beyaz çıkan Cumhuriyet’in başyazısından. “Tehlikenin Farkında mısınız” reklamlarıyla Türkiye orta sınıfını sokaklara döküp, 27 Nisan sürecini başlatan Cumhuriyet’in bu kampanyasının hedefi, anlaşılan bu kez içerisi değil dışarısı.
Bunu, özenle yazılmış başyazının sadece içerideki değil, ‘dışarıdaki’ “laik demokratik, aklı başında ve sağduyusunu yitirmemiş kesimlere” seslendiğinin vurgulandığı satırlarından anlıyoruz. Aynı başyazıda, ABD Dışişleri’nin İnsan Hakları Raporu’nda AKP’ye dönük eleştirilerine yapılan atıf da yine bunun delili. Aynı Cumhuriyet bir süre önce de “AKP’nin Gazze politikalarının Türkiye’deki İslamcılığı tırmandırdığını” başka bir başyazı ile Obama’ya şikâyet etmişti.
Dikkatli olanlar, bir süredir Milliyet gazetesinin bir tür ‘Kemalist AB’cilikle AKP’yi AB üzerinden sıkıştırmaya çalışan, AKP’yi Batı’ya şikâyet eden, AB’yi de AKP’ye karşı göreve çağıran manşetlerini de yakından izliyordur.
Batı basınında AKP’nin İslamcılığını her fırsatta ‘teşhir etmekten” büyük haz aldığı anlaşılan (tabii meslekleri bu değilse) Soner Çağaptay, Zeyno Baran ve onların ABD’li neo-con dostlarının iştiyaklı çabalarını da bu listeye ekleyebiliriz.
Soru şu:
Peki, tüm bunlar Türkiye’deki statükocu çevrelerin AKP ile mücadelelerinde bir strateji ve dil değişikliğine gittiklerinin işareti olarak okunabilir mi?
Bugüne kadar AKP ile ulusalcılığın Batı karşıtı diliyle mücadele eden çevreler, acaba bunun işe yaramadığını, aksine bunun AKP-Batı ittifakını güçlendirdiğini gördüler ve AKP’yi laiklik, demokrasi ve özgürlük gibi Batı’nın hassas olduğu değerler üzerinden mi vurmayı akıl ettiler?
Seçimlerle AKP’yi deviremeyeceğini anlayanlar, iktidarının yarısını borçlu olduğu uluslararası alandaki meşruiyetinin altını oyarak mı AKP’yi devirmeye çalışıyor?
Batı bu oyuna gelir mi? AKP buna karşı ne yapmalı?
Ve bu kadar laftan sonra vaadimi tutup başlıkta soruya geldim.
Peki, AKP Batı’dan vurulur mu?
Bu sorunun cevabını AKP’nin demokratikleşme heyecanından, Batı’nın AİHM başörtüsü kararı gibi oryantalizm tuzağına düşüp düşmeyeceğine kadar pek çok başka parametre belirleyecek. Tek söyleyebileceğim AKP’yi Batı’dan vurmak isteyenlerin işinin hiç kolay olmayacağı.
Gerisini bu 13. sayfayı bana verseler anlatırdım ama...
Yıldıray Oğur
5 Mart 2009 Perşembe
4 Mart 2009 Çarşamba
Ufuktaki Türkiye
ABD'nin en önemli stratejik araştırmalar merkezlerinden Stratfor'u yöneten George Friedman'ın bugün SABAH'ta yer alan öngörülerini okuyunca CIA'in (ABD Merkezi Haberalma Örgütü) raporunu anımsadık.
Küresel dengelerdeki değişikliklerle ilgili yazılarımızla biriki kez değindik; CIA'in araştırma birimlerinin en çok kafa yordukları konuların başında "2025'te dünya nasıl olacak?" sorusuna yanıt aramak geliyor. Belirli aralarla güncelleştirdikleri bu çalışmalarında, yaklaşık 15 yıl sonraki dünyayı ana hatlarıyla şöyle öngörüyorlar:
* ABD'nin gücü ve nüfuzu azalacak. Tek süper güç olma iddiasından çoktan vazgeçecek.
* AB gerek hantal yapısı, gerekse yaşlanan nüfusu nedeniyle etkin bir konuma gelemeyecek.
* Çin dünya sahnesinin başlıca oyuncularından biri olacak.
* Türkiye bölgesel güç olma iddiasını gerçekleştirecek ve küresel güç olma aşamasına geçecek.
Strateji uzmanı Friedman da benzer öngörülerde bulunuyor:
...
http://www.sabah.com.tr/safak.html
Erdal Şafak
Küresel dengelerdeki değişikliklerle ilgili yazılarımızla biriki kez değindik; CIA'in araştırma birimlerinin en çok kafa yordukları konuların başında "2025'te dünya nasıl olacak?" sorusuna yanıt aramak geliyor. Belirli aralarla güncelleştirdikleri bu çalışmalarında, yaklaşık 15 yıl sonraki dünyayı ana hatlarıyla şöyle öngörüyorlar:
* ABD'nin gücü ve nüfuzu azalacak. Tek süper güç olma iddiasından çoktan vazgeçecek.
* AB gerek hantal yapısı, gerekse yaşlanan nüfusu nedeniyle etkin bir konuma gelemeyecek.
* Çin dünya sahnesinin başlıca oyuncularından biri olacak.
* Türkiye bölgesel güç olma iddiasını gerçekleştirecek ve küresel güç olma aşamasına geçecek.
Strateji uzmanı Friedman da benzer öngörülerde bulunuyor:
...
http://www.sabah.com.tr/safak.html
Erdal Şafak
Sloganla düşünülmez!
Yeri cennet olası hocam Tahir Alangu, "sloganlarla düşünülmez," derdi, "onlar aptallar içindir!" ...
Bizi altmışlı yılların sonlarında "vakitlice" uyardığı için, kendimizi genç yaşımızda öldürtmedik, bugünü bulduk...
Öyle ya, "bağımsız Türkiye" sloganını Recep Peker de atabilirdi, sosyalizmle ne ilgisi vardı bunun?
"Vietnam değil Türkistan, Mao değil Alparslan"
sloganının, evet, kime hizmet ettiği anlaşılıyordu ama ekonomik, sosyal, kültürel hiçbir şey "anlatmıyordu" ... O sıralar Çin'le papaz olan Özbek Komünist Partisi'nin sloganı bile olabilirdi bu, olamaz mıydı?
"Tek yol devrim" ... Neden? Başka yollar da var...
Şimdiden kabak tadı veren belediye seçimleri yaklaşıyor ya, partilerin sloganlarına baktım baktım... Hiçbir şey anlamadım.
Benim kalın kafama girmedi, size sorayım: Acaba "ülke senin, karar senin" sloganı hangi partiye ait olabilir?
PASOK olamaz, orası kesin de!...
"İşimiz hizmet, gücümüz millet" ... Ne anlamı var bunun?
"Beraber ıslandık biz bu yağmurda" ... Başta Beşiktaş taraftarları olmak üzere herkes söyleyebilir...
"Hazırız biz, vakit geldi, hadi hadi hadi" ... Oy mu topluyorsun, manitanı yatağa mı çağırıyorsun?
"Hepimiz biriz, beraberiz, kardeşiz" ... Yani Kürtçü değiliz, tamam, anladık da, başka neyiz? Belli değil.
"Önce iş, önce ahlak, önce insan" ... Peki kim "önce aylaklık, önce hırsızlık, önce uzaylılar" diyor? (Aylaklık kısmına ben varım. Çalışmayayım, beni beslesinler.)
Haaa, bakınız, "devletin başına Devlet gelecek" ... Bu güzel, bunu anladım. Şık bir laf.
Seçim belediye seçimi ama olsun... Gelemeyecek ama zarar yok...
İki slogan da işkembeden ben sallayayım: "Anasından er doğan, oyunu Erdoğan'a verir" ... Ya da, "denizcilerin ve balıkçıların doğal lideri Deniz" ... Bunlar ne kadar anlamlıysa, o da o kadar anlamlı.
"Şimdi CHP zamanı" ... Şimdi zamanı değil ama bunu da anladım.
Efendim eskiden eski karnıyarıkların ayrı bir lezzeti, eski sloganların ayrı bir hoşluğu ve boşluğu vardı... Eski liderlerin ayrı bir beceriksizliği, eski Türkiye'nin ayrı bir geri kalmışlığı olduğu gibi...
Örneğin "toprak işleyenin, su kullananın" sloganı, benim İSKİ'ye ortak olmamı sağlayamadı ama gene de güzel bir palavraydı.
Rusya'da da böyle yaptılar, "bütün iktidar sovyetlere", yani işçi konseylerine, dediler, bütün iktidarı önce tek partiye, sonra tek kişiye verdiler.
Türkiye'de atılan "bu düzen değişmelidir" sloganı ise, gerçekleşti.
"Bu düzülen değişmelidir" sloganını atmayı kimse akıl edemediği için, o değişmedi.
Engin Ardıç
Bizi altmışlı yılların sonlarında "vakitlice" uyardığı için, kendimizi genç yaşımızda öldürtmedik, bugünü bulduk...
Öyle ya, "bağımsız Türkiye" sloganını Recep Peker de atabilirdi, sosyalizmle ne ilgisi vardı bunun?
"Vietnam değil Türkistan, Mao değil Alparslan"
sloganının, evet, kime hizmet ettiği anlaşılıyordu ama ekonomik, sosyal, kültürel hiçbir şey "anlatmıyordu" ... O sıralar Çin'le papaz olan Özbek Komünist Partisi'nin sloganı bile olabilirdi bu, olamaz mıydı?
"Tek yol devrim" ... Neden? Başka yollar da var...
Şimdiden kabak tadı veren belediye seçimleri yaklaşıyor ya, partilerin sloganlarına baktım baktım... Hiçbir şey anlamadım.
Benim kalın kafama girmedi, size sorayım: Acaba "ülke senin, karar senin" sloganı hangi partiye ait olabilir?
PASOK olamaz, orası kesin de!...
"İşimiz hizmet, gücümüz millet" ... Ne anlamı var bunun?
"Beraber ıslandık biz bu yağmurda" ... Başta Beşiktaş taraftarları olmak üzere herkes söyleyebilir...
"Hazırız biz, vakit geldi, hadi hadi hadi" ... Oy mu topluyorsun, manitanı yatağa mı çağırıyorsun?
"Hepimiz biriz, beraberiz, kardeşiz" ... Yani Kürtçü değiliz, tamam, anladık da, başka neyiz? Belli değil.
"Önce iş, önce ahlak, önce insan" ... Peki kim "önce aylaklık, önce hırsızlık, önce uzaylılar" diyor? (Aylaklık kısmına ben varım. Çalışmayayım, beni beslesinler.)
Haaa, bakınız, "devletin başına Devlet gelecek" ... Bu güzel, bunu anladım. Şık bir laf.
Seçim belediye seçimi ama olsun... Gelemeyecek ama zarar yok...
İki slogan da işkembeden ben sallayayım: "Anasından er doğan, oyunu Erdoğan'a verir" ... Ya da, "denizcilerin ve balıkçıların doğal lideri Deniz" ... Bunlar ne kadar anlamlıysa, o da o kadar anlamlı.
"Şimdi CHP zamanı" ... Şimdi zamanı değil ama bunu da anladım.
Efendim eskiden eski karnıyarıkların ayrı bir lezzeti, eski sloganların ayrı bir hoşluğu ve boşluğu vardı... Eski liderlerin ayrı bir beceriksizliği, eski Türkiye'nin ayrı bir geri kalmışlığı olduğu gibi...
Örneğin "toprak işleyenin, su kullananın" sloganı, benim İSKİ'ye ortak olmamı sağlayamadı ama gene de güzel bir palavraydı.
Rusya'da da böyle yaptılar, "bütün iktidar sovyetlere", yani işçi konseylerine, dediler, bütün iktidarı önce tek partiye, sonra tek kişiye verdiler.
Türkiye'de atılan "bu düzen değişmelidir" sloganı ise, gerçekleşti.
"Bu düzülen değişmelidir" sloganını atmayı kimse akıl edemediği için, o değişmedi.
Engin Ardıç
Demokratlar üzerindeki mahalle baskısı hiç bitmez ki...
Bursa'dan İstanbul'a kara yolu ile gelirken hep Orhan Veli'nin dizelerini hatırlamaz mıyız?
"Gemliğe doğru
denizi göreceksin
Sakın şaşırma"
"Denizi görmek için" ille de Bursa'dan İstanbul'a kara yolu ile gelmenin şart olmadığını hepimiz biliriz.
...
http://www.sabah.com.tr/barlas.html
Mehmet Barlas
"Gemliğe doğru
denizi göreceksin
Sakın şaşırma"
"Denizi görmek için" ille de Bursa'dan İstanbul'a kara yolu ile gelmenin şart olmadığını hepimiz biliriz.
...
http://www.sabah.com.tr/barlas.html
Mehmet Barlas
Yargı taraf olunca...
Tam da 28 Şubat’ı yeniden tartışırken gelen bir AİHM kararı, hukuk alanında epeyce farklı bir geleceğin eşiğinde olabileceğimizi ima etti. Söz konusu karar Kenan Evren hakkında iddianame hazırladığı için meslekten ihraç edilen Sacit Kayasu’yu haklı bularak, hem Türkiye’yi 41 bin euro tazminat ödemeye mahkûm ediyor, hem de Kayasu’ya mesleğine dönme yolunu açıyor. Anlaşıldığına göre Mahkeme’nin kararı iki değerlendirmeye dayanmakta. Birincisi Kayasu’ya verilen ceza “amaçlanan herhangi bir haklı kamu yararı ile orantısız” bulunmuş. Buradan hareketle cezaya özünde karşı çıkılmadığı düşünülebilir... Ama ikinci gerekçe böyle bir cezanın “bütünüyle bu görevde olanlar üzerinde korkutucu etkisi” olacağını öne sürüyor. Diğer bir deyişle cezanın asıl hedefinin yargı içinde ideolojik bir tahakküm kurmak olabileceğini, görevlilerin kendilerini bir bürokratik oligarşi altında hissedebileceklerini ima ediyor.
Kayasu’nun iddianamesinin niçin böylesine sert bir tedbirle karşılaştığı ise asıl soru. Yanıtın ise iddianamenin konusu ile bağlantılı olduğu açık. Diğer bir deyişle Türkiye’de yargı darbelerin yargılanmasını istemiyor. Bu öyle bir yargı ki, kendisini darbe hukukuyla ilişkilendirmekte beis görmediği gibi, bizzat darbenin koruyuculuğuna da soyunuyor. Bu açıdan bakıldığında Kayasu’ya verilmiş olan meslekten men cezasının darbe girişiminin asli parçası olduğu ortaya çıkıyor. Yani darbe denen şey yaşanıp geçilen, geçmişin bir noktasında kalan, ardından normal bir düzenin gelmesine olanak sağlayan bir müdahale değil. Darbe denen şey, kendisini sistemleştirerek ve doğrudan hukuka egemen olarak süreklilik arz eden bir ‘rejim’.
Buna karşılık üyesi olmak istediğimiz Avrupa’nın yüksek mahkemesi yargının darbeyi ve darbecileri korumasının hukuken kabul edilemez olduğunu söylemiş oluyor. Buradan hareketle darbeyi ve darbecileri savunan bir yargının hukuk dışı, yani gayrı meşru olduğu noktasına kadar gidebiliriz. Gerçekten de darbelerin ‘de facto’ yaptırımlarını aşan, bizzat ‘kurucu’ metinlere mesafe alabilen bir hukuka ihtiyaç var. Aksi halde rejim ve resmî ideoloji açısından tarafsız bir yargının oluşması mümkün değil. Ve o zaman da yargı denen bürokratik yapılanma, yürütme ve yasama ile eş düzeyli bir konumdan çıkıp, onların üzerinde bir tahakküme dönüşüyor. Çünkü bugünün taleplerini hayata geçirmeye çalışan yasama ve yürütme karşısında, sırtını geçmiş bir darbeye dayayan yargının engellemesi ile karşılaşıyoruz. Kısacası bu yargı hukuku değil, geçmiş bir yürütmenin ideolojisini temsil ediyor...
Böylece Türkiye’deki darbe geleneğine de daha içerden bakma şansımız oluyor. Darbeler aslında belirli bir yönetim anlayışı ve pratiğinin devam etmesi için yapılıyor. Asker ile yargı arasındaki ‘doğal’ işbirliğinin temeli de bu... Asker darbeyi yapıyor, yargı ise darbe düzenini bir sonraki darbeye kadar koruyor. Bunun anlamı bağımsız yargı talebinin gerçekte ‘taraflı’ yargıyı sürdürme isteğine dayandığıdır.
Dolayısıyla eğer yargıda herhangi bir reform yapılacaksa, bunun yargıyı bir miktar ‘bağımlı’ kılma yönünde olması kaçınılmaz. Nitekim Adalet Bakanlığı da AB ile ‘yargı ve temel haklar’ faslına ilişkin müzakerelerin başlayabilmesi için gerekli adımları saptarken bu noktaya gelmiş... Önerilen değişikliklerin içinde yargının da kabullendikleri var. Örneğin idari işlemlere yargı yolunun açılması bunlardan biri. Belki de nihayette yargının kendi işlemleri üzerine yeniden ‘düşünmesini’ sağlaması açısından uygun bulunmuş. Ama herhalde asıl önemli unsur, yargıya dışardan müdahaleyi içermemesi...
Çünkü bu tür bir müdahaleyi ima eden alanlarda yargının itirazları ile karşılaşılmış. Örneğin yüksek mahkeme üyelerine yönelik disiplin cezalarının ‘içerden’ verilmesi ve kesinlikle yürütme tarafından verilmemesi talep ediliyor. Yasama ve yürütmenin HSYK’ya üye atamasına ise ‘tarafsızlığın’ etkileneceği gerekçesi ile karşı çıkılıyor. Ayrıca HSYK’ya yüksek mahkeme üyeleri dışında ‘birinci sınıfa ayrılmış’ hâkim ve savcılardan üye alınması da istenmiyor. Yani yargı hiyerarşisinin tepesindekiler ellerindeki imtiyazı alttaki kadrolarla paylaşmayı istemedikleri gibi, ‘tam bağımsız’ konumlarının ufak çapta bile olsa bozulmasına razı değiller. Diğer bir deyişle yargı ‘taraflı’ olma halini sonuna kadar savunmaya niyetli gözüküyor.
Türkiye’de yargı aslında bir siyasi aktör... Özellikle HSYK’nın alt kademelerden kopukluğu sayesinde, kendi içinde bütünlüğü olan, neredeyse siyasi dayanışma içinde çalışabilen bir yapı oluşmuş durumda. HSYK üyeliği bir anlamda generalliği andırıyor... Böylece ülke sathına yayılmış çok geniş bir teşkilatın varlığına karşın, kurumsal siyaseti yürüten dar bir kadro oluşabiliyor. Bu kadronun yasama ve yürütmeden bağımsızlığı ise, aslında toplumsal talep ve tercihlerden bağımsızlığı demek. Eğer bu ülkede yargı günümüzün ‘evrensellik’ anlayışına uygun bir hukuka bağlı olsaydı belki de sorun bu noktaya gelmezdi. Ne var ki bizde yargı darbeleri koruduğu ölçüde, gayrı meşru bir yasama ve yürütmeyi, yani toplumdan bağımsız olan bir rejimi savunmuş oluyor.
İstenen ‘bağımsızlık’ belki de bu... Toplumdan bağımsız olmak... Tarafsızlık ise istenmiyor, çünkü siyasi işlev darbe rejiminden yana taraf olmayı gerektiriyor...
Etyen Mahçupyan
Kayasu’nun iddianamesinin niçin böylesine sert bir tedbirle karşılaştığı ise asıl soru. Yanıtın ise iddianamenin konusu ile bağlantılı olduğu açık. Diğer bir deyişle Türkiye’de yargı darbelerin yargılanmasını istemiyor. Bu öyle bir yargı ki, kendisini darbe hukukuyla ilişkilendirmekte beis görmediği gibi, bizzat darbenin koruyuculuğuna da soyunuyor. Bu açıdan bakıldığında Kayasu’ya verilmiş olan meslekten men cezasının darbe girişiminin asli parçası olduğu ortaya çıkıyor. Yani darbe denen şey yaşanıp geçilen, geçmişin bir noktasında kalan, ardından normal bir düzenin gelmesine olanak sağlayan bir müdahale değil. Darbe denen şey, kendisini sistemleştirerek ve doğrudan hukuka egemen olarak süreklilik arz eden bir ‘rejim’.
Buna karşılık üyesi olmak istediğimiz Avrupa’nın yüksek mahkemesi yargının darbeyi ve darbecileri korumasının hukuken kabul edilemez olduğunu söylemiş oluyor. Buradan hareketle darbeyi ve darbecileri savunan bir yargının hukuk dışı, yani gayrı meşru olduğu noktasına kadar gidebiliriz. Gerçekten de darbelerin ‘de facto’ yaptırımlarını aşan, bizzat ‘kurucu’ metinlere mesafe alabilen bir hukuka ihtiyaç var. Aksi halde rejim ve resmî ideoloji açısından tarafsız bir yargının oluşması mümkün değil. Ve o zaman da yargı denen bürokratik yapılanma, yürütme ve yasama ile eş düzeyli bir konumdan çıkıp, onların üzerinde bir tahakküme dönüşüyor. Çünkü bugünün taleplerini hayata geçirmeye çalışan yasama ve yürütme karşısında, sırtını geçmiş bir darbeye dayayan yargının engellemesi ile karşılaşıyoruz. Kısacası bu yargı hukuku değil, geçmiş bir yürütmenin ideolojisini temsil ediyor...
Böylece Türkiye’deki darbe geleneğine de daha içerden bakma şansımız oluyor. Darbeler aslında belirli bir yönetim anlayışı ve pratiğinin devam etmesi için yapılıyor. Asker ile yargı arasındaki ‘doğal’ işbirliğinin temeli de bu... Asker darbeyi yapıyor, yargı ise darbe düzenini bir sonraki darbeye kadar koruyor. Bunun anlamı bağımsız yargı talebinin gerçekte ‘taraflı’ yargıyı sürdürme isteğine dayandığıdır.
Dolayısıyla eğer yargıda herhangi bir reform yapılacaksa, bunun yargıyı bir miktar ‘bağımlı’ kılma yönünde olması kaçınılmaz. Nitekim Adalet Bakanlığı da AB ile ‘yargı ve temel haklar’ faslına ilişkin müzakerelerin başlayabilmesi için gerekli adımları saptarken bu noktaya gelmiş... Önerilen değişikliklerin içinde yargının da kabullendikleri var. Örneğin idari işlemlere yargı yolunun açılması bunlardan biri. Belki de nihayette yargının kendi işlemleri üzerine yeniden ‘düşünmesini’ sağlaması açısından uygun bulunmuş. Ama herhalde asıl önemli unsur, yargıya dışardan müdahaleyi içermemesi...
Çünkü bu tür bir müdahaleyi ima eden alanlarda yargının itirazları ile karşılaşılmış. Örneğin yüksek mahkeme üyelerine yönelik disiplin cezalarının ‘içerden’ verilmesi ve kesinlikle yürütme tarafından verilmemesi talep ediliyor. Yasama ve yürütmenin HSYK’ya üye atamasına ise ‘tarafsızlığın’ etkileneceği gerekçesi ile karşı çıkılıyor. Ayrıca HSYK’ya yüksek mahkeme üyeleri dışında ‘birinci sınıfa ayrılmış’ hâkim ve savcılardan üye alınması da istenmiyor. Yani yargı hiyerarşisinin tepesindekiler ellerindeki imtiyazı alttaki kadrolarla paylaşmayı istemedikleri gibi, ‘tam bağımsız’ konumlarının ufak çapta bile olsa bozulmasına razı değiller. Diğer bir deyişle yargı ‘taraflı’ olma halini sonuna kadar savunmaya niyetli gözüküyor.
Türkiye’de yargı aslında bir siyasi aktör... Özellikle HSYK’nın alt kademelerden kopukluğu sayesinde, kendi içinde bütünlüğü olan, neredeyse siyasi dayanışma içinde çalışabilen bir yapı oluşmuş durumda. HSYK üyeliği bir anlamda generalliği andırıyor... Böylece ülke sathına yayılmış çok geniş bir teşkilatın varlığına karşın, kurumsal siyaseti yürüten dar bir kadro oluşabiliyor. Bu kadronun yasama ve yürütmeden bağımsızlığı ise, aslında toplumsal talep ve tercihlerden bağımsızlığı demek. Eğer bu ülkede yargı günümüzün ‘evrensellik’ anlayışına uygun bir hukuka bağlı olsaydı belki de sorun bu noktaya gelmezdi. Ne var ki bizde yargı darbeleri koruduğu ölçüde, gayrı meşru bir yasama ve yürütmeyi, yani toplumdan bağımsız olan bir rejimi savunmuş oluyor.
İstenen ‘bağımsızlık’ belki de bu... Toplumdan bağımsız olmak... Tarafsızlık ise istenmiyor, çünkü siyasi işlev darbe rejiminden yana taraf olmayı gerektiriyor...
Etyen Mahçupyan
PKK'nın tasfiyesi ne demektir?
Geçenlerde yazdığım bir yazının başlığı "PKK'nın tasfiyesi" idi.
Daha o başlığı atarken biliyordum çekeceği tepkiyi. Ama bu sorunu çözmek istiyorsak, tabu haline gelmiş kimi sözcüklerle yüzleşmemiz gerektiğini de biliyordum. Tıpkı "af" gibi "Kürdistan" gibi, "özerklik" ya da "federasyon" gibi.
Yıllardır "af" yerine "eve dönüş" "dağdan indirme" gibi ifadeler kullanmak, olayın kendisine karşı olanları yatıştırmaya yetmedi. Kuzey Irak'ta kurulan özerk bölgenin adının Kürdistan olduğunu telaffuz etmemek de orada yaşanan gerçeği değiştirmedi.
Bugün bizim Dışişleri'nin ve MİT'in, Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile işbirliği halinde, ABD'nin ve AB'nin tam desteğini alarak yürüttükleri çalışmanın hedefinin PKK'nın tasfiyesi olduğunu inkar ederek bir yere varamayız.
Sözcüklerden korkarak, olup bitene adını koymaya çekinerek daha fazla ilerleyemeyeceğimiz bir noktaya vardık. O yüzden, kimilerine biraz provokatif gibi gelse de, önümüzde uzanan sürecin "PKK'nın tasfiyesi" süreci olacağını ummaya ve bunu söylemeye devam edeceğim.
Ama öte yandan, yazıma gelen eleştiri mektuplarında da açıkça ortaya çıkan yanlış anlamaları düzeltmek, "PKK'nın tasfiyesi" ifadesi etrafında oluşan vahim kavram kargaşasını netleştirmek durumundayım. Bu amaçla, "PKK'nın tasfiyesi" yazımla ilgili olarak aldığım bir eleştiri mektubunu sütunuma almaya karar verdim.
"Size bu mektubu, yıllar boyunca Türk devletinin zulmünü en derinden hisseden ve tam yirmi yıl boyunca bizzat devletin işkencesi altında yaşayan ve ama Türk'e, Türkler'e karşı en ufak bir nefret duymayan, her iki halkın kardeşliğine çok samimi duygularla inanan bir Kürt insanı olarak yazıyorum" diye başlamış okurum.
Onun iyi niyetine ve samimiyetine yüzde yüz inandığım, ayrıca yazdıklarıyla kendisi gibi düşünen yüz binlerce insanın fikir ve duygularına iyi bir tercüman olduğunu düşündüğüm için mektubun en önemli bölümlerini buraya alıyorum:
"...Neden PKK ile birlikte bir çözüm değil de, PKK'nın tasfiye edilmesini istiyorsunuz? PKK tasfiye edilirse ne olur? Kürt sorunu çözülür diye mi, Kürtler'in hakkı verilir diye mi, yoksa sahipsiz kalan Kürtler daha rahat tasfiye edilir diye mi PKK'nın tasfiyesini istiyorsunuz? Evet, hangisi için PKK tasfiye edilmelidir? Çözüm için mi yoksa büyük bir katliam için mi? Büyük bir katliam için tasfiyeden yana olmadığınızı biliyorum. İyi niyete dayanan bir düşünce olduğu kesin. Ama büyük yanılıyorsunuz, evet büyük yanılıyorsunuz. Çünkü PKK olmadığı zaman da Kürt sorunu çözülmemişti, olduğu zaman da... Demek ki sorun PKK'nın olup olmaması değil, esas sorun zihniyettir. Zihniyet değişirse sorun da çözülür, hem de PKK ile birlikte. (...)
Peki, PKK'nın tasfiye edilmesi düşüncesi, sizce artık terk edilmesi gereken bir düşünce değil mi? Hani klasik düşünce deniliyor ya. Bence bu düşünce de artık klasik bir düşüncedir. Yeni düşünceye, yeni açılımlara ve her şeyden önce ortak bir sağduyuya ihtiyaç vardır. Kürt sorununun çözülmemesinin nedenlerinden birisi nedir biliyor musunuz, birbirini tasfiye düşüncesi egemen olduğu içindir. Ne zaman ki birisi diğerini tasfiye etme, birisi diğerini kabul etmememe düşüncesi geliştiyse, işte o zaman işin içine kan, kavga ve savaş girdi. (...) Eğer insanlar, halklar, topluluklular ve politikacılar birbirlerini tasfiye etme yerine birbirlerini kabul ederek kendi sorunlarını çözmeye kalkışsalardı, bugün insanlık kan deryasında yüzmezdi. Tasfiye karşı direnişi, karşı saldırıyı, var olmak için kendini her türlü araçla savunmayı getirmiştir. (...) Evet, çözümler, tasfiyeler üzerinde inşa edilmemeli ve sizin gibi aydın, yazar ve duyarlı insanlar bunun yerine daha mantıklı ve kabul edilir çözümler konusunda kafa yormalıdır."
Gördüğünüz gibi bugünlük yerim bu kadar. İlk bakışta çok haklı görünen bu sorulara cevabımı ancak gelecek yazıda verebileceğim.
Gülay GÖKTÜRK
Daha o başlığı atarken biliyordum çekeceği tepkiyi. Ama bu sorunu çözmek istiyorsak, tabu haline gelmiş kimi sözcüklerle yüzleşmemiz gerektiğini de biliyordum. Tıpkı "af" gibi "Kürdistan" gibi, "özerklik" ya da "federasyon" gibi.
Yıllardır "af" yerine "eve dönüş" "dağdan indirme" gibi ifadeler kullanmak, olayın kendisine karşı olanları yatıştırmaya yetmedi. Kuzey Irak'ta kurulan özerk bölgenin adının Kürdistan olduğunu telaffuz etmemek de orada yaşanan gerçeği değiştirmedi.
Bugün bizim Dışişleri'nin ve MİT'in, Irak Kürdistan Bölgesel Hükümeti ile işbirliği halinde, ABD'nin ve AB'nin tam desteğini alarak yürüttükleri çalışmanın hedefinin PKK'nın tasfiyesi olduğunu inkar ederek bir yere varamayız.
Sözcüklerden korkarak, olup bitene adını koymaya çekinerek daha fazla ilerleyemeyeceğimiz bir noktaya vardık. O yüzden, kimilerine biraz provokatif gibi gelse de, önümüzde uzanan sürecin "PKK'nın tasfiyesi" süreci olacağını ummaya ve bunu söylemeye devam edeceğim.
Ama öte yandan, yazıma gelen eleştiri mektuplarında da açıkça ortaya çıkan yanlış anlamaları düzeltmek, "PKK'nın tasfiyesi" ifadesi etrafında oluşan vahim kavram kargaşasını netleştirmek durumundayım. Bu amaçla, "PKK'nın tasfiyesi" yazımla ilgili olarak aldığım bir eleştiri mektubunu sütunuma almaya karar verdim.
"Size bu mektubu, yıllar boyunca Türk devletinin zulmünü en derinden hisseden ve tam yirmi yıl boyunca bizzat devletin işkencesi altında yaşayan ve ama Türk'e, Türkler'e karşı en ufak bir nefret duymayan, her iki halkın kardeşliğine çok samimi duygularla inanan bir Kürt insanı olarak yazıyorum" diye başlamış okurum.
Onun iyi niyetine ve samimiyetine yüzde yüz inandığım, ayrıca yazdıklarıyla kendisi gibi düşünen yüz binlerce insanın fikir ve duygularına iyi bir tercüman olduğunu düşündüğüm için mektubun en önemli bölümlerini buraya alıyorum:
"...Neden PKK ile birlikte bir çözüm değil de, PKK'nın tasfiye edilmesini istiyorsunuz? PKK tasfiye edilirse ne olur? Kürt sorunu çözülür diye mi, Kürtler'in hakkı verilir diye mi, yoksa sahipsiz kalan Kürtler daha rahat tasfiye edilir diye mi PKK'nın tasfiyesini istiyorsunuz? Evet, hangisi için PKK tasfiye edilmelidir? Çözüm için mi yoksa büyük bir katliam için mi? Büyük bir katliam için tasfiyeden yana olmadığınızı biliyorum. İyi niyete dayanan bir düşünce olduğu kesin. Ama büyük yanılıyorsunuz, evet büyük yanılıyorsunuz. Çünkü PKK olmadığı zaman da Kürt sorunu çözülmemişti, olduğu zaman da... Demek ki sorun PKK'nın olup olmaması değil, esas sorun zihniyettir. Zihniyet değişirse sorun da çözülür, hem de PKK ile birlikte. (...)
Peki, PKK'nın tasfiye edilmesi düşüncesi, sizce artık terk edilmesi gereken bir düşünce değil mi? Hani klasik düşünce deniliyor ya. Bence bu düşünce de artık klasik bir düşüncedir. Yeni düşünceye, yeni açılımlara ve her şeyden önce ortak bir sağduyuya ihtiyaç vardır. Kürt sorununun çözülmemesinin nedenlerinden birisi nedir biliyor musunuz, birbirini tasfiye düşüncesi egemen olduğu içindir. Ne zaman ki birisi diğerini tasfiye etme, birisi diğerini kabul etmememe düşüncesi geliştiyse, işte o zaman işin içine kan, kavga ve savaş girdi. (...) Eğer insanlar, halklar, topluluklular ve politikacılar birbirlerini tasfiye etme yerine birbirlerini kabul ederek kendi sorunlarını çözmeye kalkışsalardı, bugün insanlık kan deryasında yüzmezdi. Tasfiye karşı direnişi, karşı saldırıyı, var olmak için kendini her türlü araçla savunmayı getirmiştir. (...) Evet, çözümler, tasfiyeler üzerinde inşa edilmemeli ve sizin gibi aydın, yazar ve duyarlı insanlar bunun yerine daha mantıklı ve kabul edilir çözümler konusunda kafa yormalıdır."
Gördüğünüz gibi bugünlük yerim bu kadar. İlk bakışta çok haklı görünen bu sorulara cevabımı ancak gelecek yazıda verebileceğim.
Gülay GÖKTÜRK
Günah işleyenleri alkışlamanın hükmü(yazıyı ve yorumu okuyn lütfen )
Günümüzde televizyon ekranlarından günah söz ve fiiller tahminlerin de üzerinde sürekli tekrar ediliyor. Şıkıdım şıkıdım havaları ayyuka çıkıyor. Müstehcenliğin her çeşidi pervasızca icra ediliyor. Şehvetlerin galeyana gelmesi için ne yapılması gerekiyorsa fazlasıyla ve zaptedilmez hırs ve tamahla yapılıyor. Televizyonların tamamına yakınında kadınların kime ve niçin yaptıkları bilinen programlarda icra-i sanat edenler açık-kapalı seyirci kadın ve erkekler tarafından çılgınca alkışlanıyor. Telefonla bağlananlar da bu çılgınlığa katılarak haram işleyen bu hatunlara "Allah sizden razı olsun. Çok güzel programlar yapıyorsunuz. Sizi çok seviyoruz. Size hayran oluyoruz" diye dua ediyorlar. Bunları destekliyorlar.
Bu çerçeveye girenlerin itikadi durumları nedir? Bunu hiç kaale alan yok.
Ben bu hususu İslâmî açıdan değerlendiriyorum. Bir Müslüman olarak böyle yapmak mecburiyetindeyim. Dolayısıyla muhatabım Müslümanlardır. Gayrisinin ilgilenmesine gerek yoktur.
Helâl-haram hudutları İslâm Dini'nce net olaak beyan edilmiştir. Kim bu hudutlara tecavüz ederse tecavüzü oranında günahkâr olur.
Haramın haramlığını hoş görmek, haram işleyenleri desteklemek, en güzel tarz olduğunu beyan etmek veya inanmak ise fıkıh kaynaklarımızda küfür sebebi olarak kaydedilmiştir.
"Günah işleyen birini seyredenlerin, tebessümle dinleyenlerin onu alkışlaması, tebrik etmeleri, çok güzel söyledi veya yaptı demeleri, çiçek göndermeleri... hâlinde hepsi de günahkar olur." (Elfaz-ı küfür. sf: 43. Madde: 15)
Hükmü böyle olunca, sabahtan öyleye, akşamdan geceler yarısına kadar televizyon başında İslâm'a saldıranları, pervasızca ar-hayâ tanımadan günah işleyenleri seyredenlerin, onları onaylayanların, alkışlayanların, öylesi mekânlarda günah işleme seanslarında bulunanların iman yönünden âhir ve akıbetleri ne oluyor varın siz düşünün. Bunların içinde eğer siz de varsanız, aman ha ölüm gelmeden hemen yeniden iman edin ve yaptıklarınızdan dolayı tevbe-i istiğfarda bulunun. Bir daha da böyle bir tehlikeye kendinizi ve ehl-i iyalinizi atmayınız. Unutmayınız ki, hesap gününe an be an büyük bir süratle yaklaşıyoruz. Aklı başında hiçbir mü'min cehennem gibi bir sonuca katlanamaz.
Maalesef teşhirciliğin en vahşice icra edildiği bazı televizyon kanallarındaki böylesi programlar hem programların icra edildiği mekânlarda, hem de ekran karşısına geçenler tarafından aynı gayelerle seyrediliyor. Olup bitenler de kıyametlerin kopmasına sebep oluyor.
Allah (c.c.)'a isyan hâlinde olanları onaylamak, alkışlamak, arkanızdayız günah işlemeye devam mâhiyetinde tavır ve davranış içinde olanlar, Allah'ın emirlerini hafife, günahları sevinmeye ve dikkate almamaya yöneldiklerinden varsa imandan koparlar. İmanını kaybedenin var idi ise nikahları da gider. Şehvet panayırlarının böylesi sonuçları vardır işte. Kimse günah ayrı iman ayrı diyemez. Derse sadece kendilerini aldatırlar.
Efendim, bu programların hocaları da var diyenler çıkabilir. Bu programların bizi üzen bir diğer yönü de budur. Oradakilere nasihatlarda bulunuyorlarmış. Şaşarım böylesi gerekçelere. Benden maaşallah dememi beklemeyin, ben böylesi tavırlara ancak maazallah derim.
Yine de dua edelim: Allah (c.c.) cümlemizi imanlarımızı alıcı böylesi tavır ve davranışlardan korusun ve kurtarsın.
Mevlüt Özcan
Bu çerçeveye girenlerin itikadi durumları nedir? Bunu hiç kaale alan yok.
Ben bu hususu İslâmî açıdan değerlendiriyorum. Bir Müslüman olarak böyle yapmak mecburiyetindeyim. Dolayısıyla muhatabım Müslümanlardır. Gayrisinin ilgilenmesine gerek yoktur.
Helâl-haram hudutları İslâm Dini'nce net olaak beyan edilmiştir. Kim bu hudutlara tecavüz ederse tecavüzü oranında günahkâr olur.
Haramın haramlığını hoş görmek, haram işleyenleri desteklemek, en güzel tarz olduğunu beyan etmek veya inanmak ise fıkıh kaynaklarımızda küfür sebebi olarak kaydedilmiştir.
"Günah işleyen birini seyredenlerin, tebessümle dinleyenlerin onu alkışlaması, tebrik etmeleri, çok güzel söyledi veya yaptı demeleri, çiçek göndermeleri... hâlinde hepsi de günahkar olur." (Elfaz-ı küfür. sf: 43. Madde: 15)
Hükmü böyle olunca, sabahtan öyleye, akşamdan geceler yarısına kadar televizyon başında İslâm'a saldıranları, pervasızca ar-hayâ tanımadan günah işleyenleri seyredenlerin, onları onaylayanların, alkışlayanların, öylesi mekânlarda günah işleme seanslarında bulunanların iman yönünden âhir ve akıbetleri ne oluyor varın siz düşünün. Bunların içinde eğer siz de varsanız, aman ha ölüm gelmeden hemen yeniden iman edin ve yaptıklarınızdan dolayı tevbe-i istiğfarda bulunun. Bir daha da böyle bir tehlikeye kendinizi ve ehl-i iyalinizi atmayınız. Unutmayınız ki, hesap gününe an be an büyük bir süratle yaklaşıyoruz. Aklı başında hiçbir mü'min cehennem gibi bir sonuca katlanamaz.
Maalesef teşhirciliğin en vahşice icra edildiği bazı televizyon kanallarındaki böylesi programlar hem programların icra edildiği mekânlarda, hem de ekran karşısına geçenler tarafından aynı gayelerle seyrediliyor. Olup bitenler de kıyametlerin kopmasına sebep oluyor.
Allah (c.c.)'a isyan hâlinde olanları onaylamak, alkışlamak, arkanızdayız günah işlemeye devam mâhiyetinde tavır ve davranış içinde olanlar, Allah'ın emirlerini hafife, günahları sevinmeye ve dikkate almamaya yöneldiklerinden varsa imandan koparlar. İmanını kaybedenin var idi ise nikahları da gider. Şehvet panayırlarının böylesi sonuçları vardır işte. Kimse günah ayrı iman ayrı diyemez. Derse sadece kendilerini aldatırlar.
Efendim, bu programların hocaları da var diyenler çıkabilir. Bu programların bizi üzen bir diğer yönü de budur. Oradakilere nasihatlarda bulunuyorlarmış. Şaşarım böylesi gerekçelere. Benden maaşallah dememi beklemeyin, ben böylesi tavırlara ancak maazallah derim.
Yine de dua edelim: Allah (c.c.) cümlemizi imanlarımızı alıcı böylesi tavır ve davranışlardan korusun ve kurtarsın.
Mevlüt Özcan
Ergenekon Quo Vadis? (Ergenekon Nereye?)
Ergenekon ek iddianamesinin açıklanmasının eli kulağında olduğu biliniyor. İki hafta önce açıklanması an meselesiydi. Medya dünyası bunları biliyordu. Bu bakımdan İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili’nin basında iddianamenin içeriğine ilişkin bazı bilgileri yalanlaması çok inandırıcı gelmiyor.
İkinci Ergenekon iddianamesi Şener Eruygur ve Hurşit Tolon gibi kuvvet komutanlığı, ordu komutanlığı, Harp Akademileri komutanlığı gibi sıfatlar taşımış, emekli orgeneralleri kapsadığı için kendisine özel önem atfedilen bir metin. Yaklaşık 1000 sayfadan oluştuğu, iddianamede sanıkların bazılarının 2007’deki Cumhuriyet mitingleri ile demokratik olmayan yollardan hükümeti düşürmek istedikleri isnadının yer aldığı da edinilen bilgiler içerisinde.
İddianame ortaya çıktığı vakit, önemli olan, isnat edilen suçların sağlam maddi delillerle beslenip beslenmediğini görme fırsatı çıkacak. Aslında, söz konusu iddianameyi bunca vakit geciktirmiş olan ve bundan sonra Ergenekon davasının ne yönde yol alacağına ilişkin kafalarda soru işaretleri bulunmasına yol açan, Ergenekon davasının ‘askeri darbe girişimleri’ ile hukuki ve yasal bir hesaplaşmanın öngörüldüğünden bir türlü emin olamamak.
2003 ve 2004 yıllarına ait ‘Ay Işığı’ ve ‘Sarıkız’ gibi tuhaf kod isimleriyle gün yüzüne çıkmış olan darbe girişimlerini hedef almayan bir Ergenekon dava süreci, ister istemez, bir noktada tıkanacaktır. Söz konusu askeri darbe girişimleri için yeterli ipuçları eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ile ilintilendiren ‘Darbe Günlükleri’nde bulunuyor.
‘Darbe Günlükleri’ ikinci Ergenekon iddianamesinde var mı, yok mu? Bilmiyoruz. ‘Darbe Günlükleri’, herhangi bir Ergenekon iddianamesine konu olacak mı?
Onu da bilmiyoruz.
Bu arada Ergenekon’un tüm emekli general sanıkları adeta ‘ritmik’ bir gelişmeyle Silivri’deki dört duvar arasından çıkıp askeri hastanelerin şefkatli kollarına tevdi edildiler.
Yakın geçmişte ortaya çıkan bu görüntüler, Ergenekon’un gerçekten ‘askeri darbelerle hesaplaşma’ süreci olacağına ilişkin kuşkuları ister istemez besliyor.
***
Son başarılı ‘askeri darbe’ sayılan 28 Şubat’ın 12. yıldönümünde bir dizi etkinlik yapıldı, 28 Şubat sayısız değerlendirme yazısına konu oldu. 28 Şubat’ın sorumlularına ‘yargı yolu’nun açılacağına ilişkin en ufak bir sinyal ortada var mı?
Şayet Ergenekon, 2000’li yıllara ait ve mevcut hükümete yönelik ‘askeri darbe girişimleri’ni soruşturacak bir yön izlemezse, 28 Şubat’ın yolunu hiç bulamayız. Nerede kalmış 12 Eylül.
Askeri darbelere kapıyı, ‘siyasi güç dengeleri’ üzerinden değil, ‘hukuk ve yargı aracılığı’ ile kapatma yolu seçilmezse, yani Ergenekon ‘askeri darbe girişimleri’ni soruşturacak bir yön izlemezse, 28 Şubat’ı da, 12 Eylül’ü de bugün tartışmanın bir anlamı kalmaz. Bu durumda, ‘Anayasa değişikliği’nden söz etmek de gerçekçi olmaz.
Türkiye’de nice sorunun kaynağı ve nice sorunun çözümünün önündeki engel olarak duran 1982 Anayasası’nın bir ‘askeri darbe ürünü’ olduğunu akıldan çıkaramayız. Bu Anayasa ile Türkiye ne demokratik bir ülke haline gelebilir, ne hukukun üstünlüğü Türkiye’de sağlanabilir.
Türkiye’nin AB katılım sürecinin üzerindeki gerçek engeller ise, ne Sarkozy’dir ne de Merkel.
1982 Anayasası varken, Türkiye’nin AB yolu üzerinde ‘mayın’ aramaya pek gerek yoktur.
Ergenekon konusu, işte, tüm bu çağrışımları ve izdüşümleri nedeniyle herhangi bir adlî süreç değildir. Gereği gibi yürütülmezse, ‘bumerang’ etkisi yapma yeteneğini koruyor. ‘Ergenekon bumerangı’ ise Türkiye’nin geleceğini karartabilir.
***
Ergenekon’un ‘en kestirme’ tanımı ne olabilir?
Türkiye’de askeri darbe yoluyla seçilmiş hükümeti bertaraf etmek, hükümetin çoğunluğuna dayandığı parlamentoyu işlevsiz kılmak için, askeri darbeye meşru ortam sağlamak için faaliyette bulunmak.
Bir askeri darbeye görünürde ne meşru ortam sağlayabilir?
Şiddet ortamı. Suikastlar ve sabotajlar, büyük kitle çalkantıları. 2007’deki Cumhuriyet mitingleri, bu sonuncusunu ifade ediyordu. Katılanların katılmaktaki saf ya da halisane niyetleri ne olursa olsun, Cumhuriyet mitingleri bir ‘senaryo’nun o senaryonun yazarlarının öngördüğü ve ‘askeri darbe’ amacına ulaşmak için kullandıkları araçlardan biriydi.
Ergenekon iddianameleri, sadece araçlara değil, ‘amaç’ı ortaya çıkaracak şekilde hazırlandığı ve iddialar maddi bulgularla desteklendiği ölçüde ikna edici ve etkili olabilirler.
‘Darbe Günlükleri’ni içermeyen, 28 Şubat’ı kurcalamayan, Hrant Dink cinayeti davasını kendi soruşturmasıyla birleştirmeyen bir Ergenekon süreci, enerjisini tüketerek yarı yolda kalma tehlikesi içeriyor.
Öyle olacaktır diyemeyiz.
Öyle olmamasını dilemeliyiz...
CENGİZ ÇANDAR
İkinci Ergenekon iddianamesi Şener Eruygur ve Hurşit Tolon gibi kuvvet komutanlığı, ordu komutanlığı, Harp Akademileri komutanlığı gibi sıfatlar taşımış, emekli orgeneralleri kapsadığı için kendisine özel önem atfedilen bir metin. Yaklaşık 1000 sayfadan oluştuğu, iddianamede sanıkların bazılarının 2007’deki Cumhuriyet mitingleri ile demokratik olmayan yollardan hükümeti düşürmek istedikleri isnadının yer aldığı da edinilen bilgiler içerisinde.
İddianame ortaya çıktığı vakit, önemli olan, isnat edilen suçların sağlam maddi delillerle beslenip beslenmediğini görme fırsatı çıkacak. Aslında, söz konusu iddianameyi bunca vakit geciktirmiş olan ve bundan sonra Ergenekon davasının ne yönde yol alacağına ilişkin kafalarda soru işaretleri bulunmasına yol açan, Ergenekon davasının ‘askeri darbe girişimleri’ ile hukuki ve yasal bir hesaplaşmanın öngörüldüğünden bir türlü emin olamamak.
2003 ve 2004 yıllarına ait ‘Ay Işığı’ ve ‘Sarıkız’ gibi tuhaf kod isimleriyle gün yüzüne çıkmış olan darbe girişimlerini hedef almayan bir Ergenekon dava süreci, ister istemez, bir noktada tıkanacaktır. Söz konusu askeri darbe girişimleri için yeterli ipuçları eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek ile ilintilendiren ‘Darbe Günlükleri’nde bulunuyor.
‘Darbe Günlükleri’ ikinci Ergenekon iddianamesinde var mı, yok mu? Bilmiyoruz. ‘Darbe Günlükleri’, herhangi bir Ergenekon iddianamesine konu olacak mı?
Onu da bilmiyoruz.
Bu arada Ergenekon’un tüm emekli general sanıkları adeta ‘ritmik’ bir gelişmeyle Silivri’deki dört duvar arasından çıkıp askeri hastanelerin şefkatli kollarına tevdi edildiler.
Yakın geçmişte ortaya çıkan bu görüntüler, Ergenekon’un gerçekten ‘askeri darbelerle hesaplaşma’ süreci olacağına ilişkin kuşkuları ister istemez besliyor.
***
Son başarılı ‘askeri darbe’ sayılan 28 Şubat’ın 12. yıldönümünde bir dizi etkinlik yapıldı, 28 Şubat sayısız değerlendirme yazısına konu oldu. 28 Şubat’ın sorumlularına ‘yargı yolu’nun açılacağına ilişkin en ufak bir sinyal ortada var mı?
Şayet Ergenekon, 2000’li yıllara ait ve mevcut hükümete yönelik ‘askeri darbe girişimleri’ni soruşturacak bir yön izlemezse, 28 Şubat’ın yolunu hiç bulamayız. Nerede kalmış 12 Eylül.
Askeri darbelere kapıyı, ‘siyasi güç dengeleri’ üzerinden değil, ‘hukuk ve yargı aracılığı’ ile kapatma yolu seçilmezse, yani Ergenekon ‘askeri darbe girişimleri’ni soruşturacak bir yön izlemezse, 28 Şubat’ı da, 12 Eylül’ü de bugün tartışmanın bir anlamı kalmaz. Bu durumda, ‘Anayasa değişikliği’nden söz etmek de gerçekçi olmaz.
Türkiye’de nice sorunun kaynağı ve nice sorunun çözümünün önündeki engel olarak duran 1982 Anayasası’nın bir ‘askeri darbe ürünü’ olduğunu akıldan çıkaramayız. Bu Anayasa ile Türkiye ne demokratik bir ülke haline gelebilir, ne hukukun üstünlüğü Türkiye’de sağlanabilir.
Türkiye’nin AB katılım sürecinin üzerindeki gerçek engeller ise, ne Sarkozy’dir ne de Merkel.
1982 Anayasası varken, Türkiye’nin AB yolu üzerinde ‘mayın’ aramaya pek gerek yoktur.
Ergenekon konusu, işte, tüm bu çağrışımları ve izdüşümleri nedeniyle herhangi bir adlî süreç değildir. Gereği gibi yürütülmezse, ‘bumerang’ etkisi yapma yeteneğini koruyor. ‘Ergenekon bumerangı’ ise Türkiye’nin geleceğini karartabilir.
***
Ergenekon’un ‘en kestirme’ tanımı ne olabilir?
Türkiye’de askeri darbe yoluyla seçilmiş hükümeti bertaraf etmek, hükümetin çoğunluğuna dayandığı parlamentoyu işlevsiz kılmak için, askeri darbeye meşru ortam sağlamak için faaliyette bulunmak.
Bir askeri darbeye görünürde ne meşru ortam sağlayabilir?
Şiddet ortamı. Suikastlar ve sabotajlar, büyük kitle çalkantıları. 2007’deki Cumhuriyet mitingleri, bu sonuncusunu ifade ediyordu. Katılanların katılmaktaki saf ya da halisane niyetleri ne olursa olsun, Cumhuriyet mitingleri bir ‘senaryo’nun o senaryonun yazarlarının öngördüğü ve ‘askeri darbe’ amacına ulaşmak için kullandıkları araçlardan biriydi.
Ergenekon iddianameleri, sadece araçlara değil, ‘amaç’ı ortaya çıkaracak şekilde hazırlandığı ve iddialar maddi bulgularla desteklendiği ölçüde ikna edici ve etkili olabilirler.
‘Darbe Günlükleri’ni içermeyen, 28 Şubat’ı kurcalamayan, Hrant Dink cinayeti davasını kendi soruşturmasıyla birleştirmeyen bir Ergenekon süreci, enerjisini tüketerek yarı yolda kalma tehlikesi içeriyor.
Öyle olacaktır diyemeyiz.
Öyle olmamasını dilemeliyiz...
CENGİZ ÇANDAR
Finansta güvenli bir liman yok
Global kriz bir gerçeği daha açığa çıkardı: Finans dünyasında paranın güvenle emanet edilebileceği ne bir şirket ne de bir mali enstrüman bulunuyor. "Güvenli liman sözünün içini doldurmak artık mümkün değil."
Zaman gazetesinin dünkü haberine göre, ABD sigorta devi, American International Group (AIG), 2008 yılı faaliyetlerinde yaklaşık 100 milyar dolar zarar açıkladı. Haberde, Amerikan devleti tarafından üç kez kurtarılan şirketin tekrar kurtarılacağı ifade ediliyor. Malum, sigortacı, başkalarının riskini prim karşılığında devralır, böylece firmaların ve şahısların belli bir maliyet üstlenmek şartıyla büyük kayıplara uğramasına mani olur, sigortalıların istikrar içinde çalışmasını sağlar. Öte yandan, aktüerya denilen sigorta matematiği sayesinde, sigorta kurumu ödediği tazminattan daha fazla prim tahsilatı yapar, böylece uzun vadeli fonlar oluşturarak sermaye birikimine önemli katkıda bulunur. Ancak, bu kitabi bilgiler ve onu yazanlar AIG tarafından yalancı çıkarıldı. Çünkü, tarihin en büyük şirket zararına imza atan bu sigorta devinin meğer kendisi en büyük risk kaynağıymış.
Finansal ürünlerden tahviller, sabit getirili olarak deyimlendirilir. "Sabit getirili" ifadesi, bu enstrümanın getirisinin garanti olduğunu da ima eder. Global kriz çıktığından bu yana, borsalardan kaçan yatırımcılar şirket tahvillerine adeta hücum ettiler ve son bir yıl içinde tahvil piyasasına akan sermaye 250 milyar doları buldu. Ama, bu tahvilleri ihraç etmiş bulunan şirketlerin çoğu mali krize girdiler. Dolayısıyla, yatırımcının getiri bir yana, anaparası bile tehlikeye girdi. Sonuçta, teorinin sabit getirili dediği tahvilin de borsa yatırımı kadar genel ekonomik gidişattan etkilendiği belli oldu. Şimdilerde, uluslararası tahvil pazarının patlamaya hazırlanan son balon olduğu endişesi ekonomi çevrelerini sarıyor.
Avrupa Birliği'nin ekonomik kalkınmayı garanti altına aldığı genel kabul gören bir husustu. Bu karineye inanan Batı'nın büyük bankaları, birliğin yeni üyeleri olan Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya gibi eski Sovyet peyklerine büyük krediler açmanın parlak bir fikir olacağını zannettiler. Uluslararası şirketler de buralara muazzam yatırımlar yaptılar. Ama eskisiyle, yenisiyle Avrupa Birliği ülkeleri global krize girince, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri başlı başına bir kriz kaynağı oldu.
Uluslararası şirketler son 25-30 yılın popüler konularından biriydi. Böyle kuruluşların ulus-devletlerin yerini almakta olduğu ve dolayısıyla, uluslar-ötesi şirketler olarak adlandırılması gerektiği iddia edilir olmuştu. Hele bunlardan Yahudi sermayeli olanlara özel güçler atfedilir, haklarında hükümetleri yıktıkları, istedikleri ülkelerde karışıklıklar çıkarabildikleri filan gibi abartılı dedikodular üretilirdi. Fakat, dünyanın en büyük uluslararası bankalarından Yahudi sermayeli Lehman Brothers'ın paldır küldür iflas etmesi, arkasından yine Yahudi sermayeli Merrill Lynch'in kendisini Bank of America'ya acilen satarak batmaktan kurtulabilmesi bütün büyülerini bozuverdi. Ulus-devlete alternatif olarak gösterilen bu devler ancak devlet yardımıyla zar zor ayakta durabiliyor. Meğer hepsinin içi ne kadar kofmuş...!
Son yıllarda yıldızı parlayan Dubai, ancak Körfez ülkelerinden aldığı 15 milyar dolar borçla durumu idare edebiliyor. İnşaat şirketleri yaptıkları iş karşılığı olan tahsilatları devletten alamadıkları için binlerce işçiyi işten çıkardılar.
Global kriz ortamında bütün yatırım stratejileri de başarısız oldu. Mesela, zahmetsiz ve risksiz para kazanmanın en güzel yolu olarak lanse edilen ve iki döviz cinsi arasındaki faiz oranından yararlanma esasına dayanan "Carry trade" birçok yatırım uzmanı ve tasaarruf sahibine felaket getirdi. Çünkü, istikrarsızlaşan döviz piyasasında çapraz kurlar arasındaki hızlı ve yüksek oranlı değişim, faiz oranlarındaki farkı silip süpürdü.
Özetle, spekülatif faize dayalı finans sisteminde "güvenilir bir liman" olmadığı gerçeği alenen ortaya çıktı
Sami Uslu
Zaman gazetesinin dünkü haberine göre, ABD sigorta devi, American International Group (AIG), 2008 yılı faaliyetlerinde yaklaşık 100 milyar dolar zarar açıkladı. Haberde, Amerikan devleti tarafından üç kez kurtarılan şirketin tekrar kurtarılacağı ifade ediliyor. Malum, sigortacı, başkalarının riskini prim karşılığında devralır, böylece firmaların ve şahısların belli bir maliyet üstlenmek şartıyla büyük kayıplara uğramasına mani olur, sigortalıların istikrar içinde çalışmasını sağlar. Öte yandan, aktüerya denilen sigorta matematiği sayesinde, sigorta kurumu ödediği tazminattan daha fazla prim tahsilatı yapar, böylece uzun vadeli fonlar oluşturarak sermaye birikimine önemli katkıda bulunur. Ancak, bu kitabi bilgiler ve onu yazanlar AIG tarafından yalancı çıkarıldı. Çünkü, tarihin en büyük şirket zararına imza atan bu sigorta devinin meğer kendisi en büyük risk kaynağıymış.
Finansal ürünlerden tahviller, sabit getirili olarak deyimlendirilir. "Sabit getirili" ifadesi, bu enstrümanın getirisinin garanti olduğunu da ima eder. Global kriz çıktığından bu yana, borsalardan kaçan yatırımcılar şirket tahvillerine adeta hücum ettiler ve son bir yıl içinde tahvil piyasasına akan sermaye 250 milyar doları buldu. Ama, bu tahvilleri ihraç etmiş bulunan şirketlerin çoğu mali krize girdiler. Dolayısıyla, yatırımcının getiri bir yana, anaparası bile tehlikeye girdi. Sonuçta, teorinin sabit getirili dediği tahvilin de borsa yatırımı kadar genel ekonomik gidişattan etkilendiği belli oldu. Şimdilerde, uluslararası tahvil pazarının patlamaya hazırlanan son balon olduğu endişesi ekonomi çevrelerini sarıyor.
Avrupa Birliği'nin ekonomik kalkınmayı garanti altına aldığı genel kabul gören bir husustu. Bu karineye inanan Batı'nın büyük bankaları, birliğin yeni üyeleri olan Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya gibi eski Sovyet peyklerine büyük krediler açmanın parlak bir fikir olacağını zannettiler. Uluslararası şirketler de buralara muazzam yatırımlar yaptılar. Ama eskisiyle, yenisiyle Avrupa Birliği ülkeleri global krize girince, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri başlı başına bir kriz kaynağı oldu.
Uluslararası şirketler son 25-30 yılın popüler konularından biriydi. Böyle kuruluşların ulus-devletlerin yerini almakta olduğu ve dolayısıyla, uluslar-ötesi şirketler olarak adlandırılması gerektiği iddia edilir olmuştu. Hele bunlardan Yahudi sermayeli olanlara özel güçler atfedilir, haklarında hükümetleri yıktıkları, istedikleri ülkelerde karışıklıklar çıkarabildikleri filan gibi abartılı dedikodular üretilirdi. Fakat, dünyanın en büyük uluslararası bankalarından Yahudi sermayeli Lehman Brothers'ın paldır küldür iflas etmesi, arkasından yine Yahudi sermayeli Merrill Lynch'in kendisini Bank of America'ya acilen satarak batmaktan kurtulabilmesi bütün büyülerini bozuverdi. Ulus-devlete alternatif olarak gösterilen bu devler ancak devlet yardımıyla zar zor ayakta durabiliyor. Meğer hepsinin içi ne kadar kofmuş...!
Son yıllarda yıldızı parlayan Dubai, ancak Körfez ülkelerinden aldığı 15 milyar dolar borçla durumu idare edebiliyor. İnşaat şirketleri yaptıkları iş karşılığı olan tahsilatları devletten alamadıkları için binlerce işçiyi işten çıkardılar.
Global kriz ortamında bütün yatırım stratejileri de başarısız oldu. Mesela, zahmetsiz ve risksiz para kazanmanın en güzel yolu olarak lanse edilen ve iki döviz cinsi arasındaki faiz oranından yararlanma esasına dayanan "Carry trade" birçok yatırım uzmanı ve tasaarruf sahibine felaket getirdi. Çünkü, istikrarsızlaşan döviz piyasasında çapraz kurlar arasındaki hızlı ve yüksek oranlı değişim, faiz oranlarındaki farkı silip süpürdü.
Özetle, spekülatif faize dayalı finans sisteminde "güvenilir bir liman" olmadığı gerçeği alenen ortaya çıktı
Sami Uslu
Birey ve özgürlük
Müslüman'ın "şahsiyet" sahibi olması, "birey" olması demek değildir:1) Allah, insanı ferd-i vahit olarak yaratmıştır, O'nun huzuruna ferd-i vahid olarak gidecektir.
Allah insanı ferd-i vahid olarak muhatap alır.
2) "Din seçiminde baskı yoktur"; insan dinini seçme özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlüğü kullanma alanına o kadar sahiptir ki, kendisini yaratan Tanrı'yı dahi reddedebiliyor.
3) İnsan, rızası olmadan hiçbir anlaşmaya, sözleşmeye zorlanamaz. Eşini, işini, evini vs. şeyleri seçerken baskı altına alınamaz.
4) Kendisini aşan konularda bilginlere, müçtehitlere ittiba eder; ancak kime tabi olacağına kendisi karar verir ve yine de Hz. Peygamber (sas)'in belirttiği üzere müçtehit veya müftü her ne derse desin, o "kalbine soracak"tır. Son kararı kişinin selim aklı, adaletin ve doğruluğun mi'yarı olan vicdanı karar verecektir.
5) Hiç kimse başkasının suçunu, günahını üstlenmez.
Bu anlatılanlardan İslam bakış açısından ferdin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor, ama yine de 'birey' olduğu anlamı çıkmıyor. Batı'nın kendine özgü tarihinde, teolojik-felsefî ve sosyo-politik şartlarında teşekkül etmiş bulunan sorunlar üniverselleştirilir. Bireyin Batı'ya özgü tarihsel bir kategori olduğunu göz ardı ettiğimizde, diğer havzalarda neden bireyin çıkmadığına hayret eder, diğerlerinin gelişmemiş olduklarına hükmederiz. Bireyin hareket noktası "ne Tanrı ne efendi" düşüncesidir. Bireyin Tanrı'ya da, efendiye de ihtiyacı yoktur.
Tanrı'ya baş kaldıran Batılının tarihine baktığımızda, onu söz konusu baş kaldırıya sürükleyen iki önemli amilin olduğunu görürüz: Biri felsefî, diğeri teolojik arka plandır. Greklerde insan ile tanrılar arasında sürgit savaş vardır. Tanrılar insanın özgürleşmesini, yücelmesini istemezler. İnsan haysiyetini elde etmek için tanrılardan ateşi/bilgi gücünü çalarak elde eder. İslam'ın bize öğrettiği Allah, insanı yaratıp tesviye etmiştir; ruhundan üfürmüştür; ona isimleri öğretmiştir; meleklerin önünde secde etmelerini emretmiş; yeryüzünde halife tayin etmiş; her kritik dönemde peygamberler göndermiş ve duasını kabul edip zaman zaman tarihe müdahale etmiştir. Müslüman'ın Tanrı'ya baş kaldırması için hiçbir sebep yoktur. Böyle aziz, rahim, hâkim, merhametli bir Tanrı'ya sadece hamd edilir; baş kaldırı nankörlük (küfür) olur.
Teolojik faktöre baktığımızda, kilise öğretisine göre Tanrı İsa'da hulul etmiş, İsa kilisede bedenlenmiş, Tanrı ve din adına konuşma yetkisine sahip papalar ve din adamları insanın özgürleşmesinin önüne engeller çıkarmıştır. Kilise öğretisine göre insan doğuştan günahkârdır, güvenilmezdir; kendi gayretiyle kurtulamaz. O hem devlet tarafından sıkı bir şekilde denetlenmeli, hem kurtuluşu kendini kiliseye, gayr-ı şahsi bir varlığa adamalıdır. Doğuştan günahkâr olan insana güvenilmeyeceğinden, onun neler yapabileceğini tek tek saymak, yazıya geçirmek gerekir. İnsanın neler yapamayacağı (sınırlı yasaklar) değil, neler yapabileceği (haklar ve özgürlükler) teker teker sayılmalı, bunlar yasalara geçirilmelidir. Devlet bunu yapacaktır, nihayetinde devlet insanın günahkâr tabiatına verilmiş bir cezadır. Yunanlılardan devralınan bu felsefî miras ile Hıristiyanlıktan alınan teolojik arka plana sahip bir sosyo-kültürel ortamda insanın özgürleşmesi, onurunu yüceltmesi için özerkliğini, yani "birey" olmaklığını ilan etmekten başka seçeneği yoktur.
İslam bakış açısından insanın tabiatında iyilik ve kötülük de vardır. Günah işler ve tevbe eder. Eşyada aslolan ibahedir, eşya dünyası temizdir; beraat-i zimmet asıldır, yani insanlar temelde suçsuzdur; hüsn-ü zan esastır. Evet Adem ve Havva günah işledi, ama tevbe ettiler, tevbeleri kabul edildi. İnsana güvenilir. O halde neler yapabileceklerini değil (özgürlükleri) değil, neler yapmayacaklarını (yasakları) belirlemek gerekir. Bunlar da Adem'in 6, Nuh'un 7, Musa'nın 10 emrinde belirtilmiş; İncil ve Kur'an tarafından az bir ilave ile teyid edilmişlerdir. Belirli yasaklar (hudut) dışında özgürlükler söz konusudur.
Ali Bulaç
Allah insanı ferd-i vahid olarak muhatap alır.
2) "Din seçiminde baskı yoktur"; insan dinini seçme özgürlüğüne sahiptir. Bu özgürlüğü kullanma alanına o kadar sahiptir ki, kendisini yaratan Tanrı'yı dahi reddedebiliyor.
3) İnsan, rızası olmadan hiçbir anlaşmaya, sözleşmeye zorlanamaz. Eşini, işini, evini vs. şeyleri seçerken baskı altına alınamaz.
4) Kendisini aşan konularda bilginlere, müçtehitlere ittiba eder; ancak kime tabi olacağına kendisi karar verir ve yine de Hz. Peygamber (sas)'in belirttiği üzere müçtehit veya müftü her ne derse desin, o "kalbine soracak"tır. Son kararı kişinin selim aklı, adaletin ve doğruluğun mi'yarı olan vicdanı karar verecektir.
5) Hiç kimse başkasının suçunu, günahını üstlenmez.
Bu anlatılanlardan İslam bakış açısından ferdin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor, ama yine de 'birey' olduğu anlamı çıkmıyor. Batı'nın kendine özgü tarihinde, teolojik-felsefî ve sosyo-politik şartlarında teşekkül etmiş bulunan sorunlar üniverselleştirilir. Bireyin Batı'ya özgü tarihsel bir kategori olduğunu göz ardı ettiğimizde, diğer havzalarda neden bireyin çıkmadığına hayret eder, diğerlerinin gelişmemiş olduklarına hükmederiz. Bireyin hareket noktası "ne Tanrı ne efendi" düşüncesidir. Bireyin Tanrı'ya da, efendiye de ihtiyacı yoktur.
Tanrı'ya baş kaldıran Batılının tarihine baktığımızda, onu söz konusu baş kaldırıya sürükleyen iki önemli amilin olduğunu görürüz: Biri felsefî, diğeri teolojik arka plandır. Greklerde insan ile tanrılar arasında sürgit savaş vardır. Tanrılar insanın özgürleşmesini, yücelmesini istemezler. İnsan haysiyetini elde etmek için tanrılardan ateşi/bilgi gücünü çalarak elde eder. İslam'ın bize öğrettiği Allah, insanı yaratıp tesviye etmiştir; ruhundan üfürmüştür; ona isimleri öğretmiştir; meleklerin önünde secde etmelerini emretmiş; yeryüzünde halife tayin etmiş; her kritik dönemde peygamberler göndermiş ve duasını kabul edip zaman zaman tarihe müdahale etmiştir. Müslüman'ın Tanrı'ya baş kaldırması için hiçbir sebep yoktur. Böyle aziz, rahim, hâkim, merhametli bir Tanrı'ya sadece hamd edilir; baş kaldırı nankörlük (küfür) olur.
Teolojik faktöre baktığımızda, kilise öğretisine göre Tanrı İsa'da hulul etmiş, İsa kilisede bedenlenmiş, Tanrı ve din adına konuşma yetkisine sahip papalar ve din adamları insanın özgürleşmesinin önüne engeller çıkarmıştır. Kilise öğretisine göre insan doğuştan günahkârdır, güvenilmezdir; kendi gayretiyle kurtulamaz. O hem devlet tarafından sıkı bir şekilde denetlenmeli, hem kurtuluşu kendini kiliseye, gayr-ı şahsi bir varlığa adamalıdır. Doğuştan günahkâr olan insana güvenilmeyeceğinden, onun neler yapabileceğini tek tek saymak, yazıya geçirmek gerekir. İnsanın neler yapamayacağı (sınırlı yasaklar) değil, neler yapabileceği (haklar ve özgürlükler) teker teker sayılmalı, bunlar yasalara geçirilmelidir. Devlet bunu yapacaktır, nihayetinde devlet insanın günahkâr tabiatına verilmiş bir cezadır. Yunanlılardan devralınan bu felsefî miras ile Hıristiyanlıktan alınan teolojik arka plana sahip bir sosyo-kültürel ortamda insanın özgürleşmesi, onurunu yüceltmesi için özerkliğini, yani "birey" olmaklığını ilan etmekten başka seçeneği yoktur.
İslam bakış açısından insanın tabiatında iyilik ve kötülük de vardır. Günah işler ve tevbe eder. Eşyada aslolan ibahedir, eşya dünyası temizdir; beraat-i zimmet asıldır, yani insanlar temelde suçsuzdur; hüsn-ü zan esastır. Evet Adem ve Havva günah işledi, ama tevbe ettiler, tevbeleri kabul edildi. İnsana güvenilir. O halde neler yapabileceklerini değil (özgürlükleri) değil, neler yapmayacaklarını (yasakları) belirlemek gerekir. Bunlar da Adem'in 6, Nuh'un 7, Musa'nın 10 emrinde belirtilmiş; İncil ve Kur'an tarafından az bir ilave ile teyid edilmişlerdir. Belirli yasaklar (hudut) dışında özgürlükler söz konusudur.
Ali Bulaç
Helal kazanç kolay harcanabilir mi?
Yazımıza başlık olarak aldığımız soru cümlesi, rastgele söylenmiş bir söz olarak düşünülmemelidir. Gerçekten de helal kazanç kolayca harcanamaz, birtakım gereksiz şeyler ihtiyaç olarak görülüp de müsrifçe harcama sorumsuzluğuna gidilemez.
Özellikle helal kazancın zorlaştığı böyle devrelerde... Çünkü helal kazanç artık çok zor elde ediliyor. Elbette zor elde edilen şeyler zor harcanacak, elden çıkarılırken defalarca ihtiyaç mı değil mi diye düşünülüp tartılarak sarf edilecektir.
Bu sebeple, hayatlarını helal kazançla yaşama azminde olanlar, haram lokma yemekten yılandan, akrepten korkar gibi korkanlar, israftan da korkacaklar, ihtiyaç olmayan gereksiz şeyleri ihtiyaç gibi görerek lüzumsuz şeylere para harcamaktan çekineceklerdir.
Bu titizlik makul bir tedbir, meşru bir dikkattir. Bu türlü tedbir ve dikkati cimrilikle yorumlayıp da ayıplamayı düşünmek, alışkanlık eseri bir israfçılıktır.
Hatta kurduğumuz sofralarımızda bile düşünüp taşınma gereği duyarak, görenek belasıyla alışılan fazla yemek çeşitlerinden de bir ölçüde kaçınmalı, sünnet olan, mütevazı sofraya alışmaya gayret gösterilmelidir.
Gerek giyim, gerekse yiyimde israfsız bir hayat olan sünnete yönelir, gereksiz çeşitleri ihtiyaç olarak görmekten vazgeçer de, iktisadı esas alırsak, yetişmeyen imkânların yetişmeye başladığını görecek, darlıktan kurtulmuş, bir bakıma iktisadın bereketli bolluğuna ulaşmış olacağız.
Bazı çevrelerde dış görünüş çok mühim kabul ediliyor. Bu yüzden ele ne geçerse giyim kuşama yatırılıyor, dışı süs; ama iç nasıl, ona pek itibar edilmiyor. Halbuki gerçek olan dış görünüş değil iç oluştur.
Hadisten öğrendiğimize göre Allah (cc), insanın dış görünüşüne bakmıyor, iç oluşuna, kalbine, gönlüne, niyetine nazar ediyor, ameline göre muameleye layık görüyor. Bu yüzden serinkanlı düşünen insan, eline ne geçerse giyim kuşamına yatırmaya yönelmez, çevrenin garip karşılamayacağı normal bir giyimi yeterli bir giyim diye düşünür. Böylece kolay kazanamadığı imkânını kolayca israf etmekten kaçınır. Hazreti Ali (ra) efendimizin değerlendirmesini hatırlar.
— Giyim kuşamla elde edilen dış güzellik gerçek güzellik değildir. Asıl güzellik ilim ve ahlakla elde edilen iç güzelliktir!
Giyim kuşam konusunda hep mütevazı olanı tercih eden maneviyat büyükleri, israflı yemekler konusunda da ibretli sözler söylemişler, ikazlarda bulunmuşlardır. Geylani Hazretleri'nin bu konudaki bir ikazı şöyledir. Diyor ki:
— Sizi çok yemek öldürdü, bizi de az yemek diriltti!
Evet, israflı sofralarda midesini tıka basa dolduran kimsede manevi konulara karşı ölü ilgisizliği başlar. Onun bütün meselesi bitmek bilmeyen israflı ihtiyaçları olur. Bunu da helal kazançla temin edemediği yerde felsefe değişir, malum tekerleme başlar:
— Ver Allah'ım ver, kulun haram helal demez yer! Böyle bir sonuç, sünnetten uzaklaşıp israfa dalmakla, ihtiyaç olmayan şeyleri ihtiyaç sanıp bol harcama yapmakla meydana gelir. Bilmem yanılıyor muyum? Konuyu bir de siz düşünün isterseniz.
Ahmed Şahin
Özellikle helal kazancın zorlaştığı böyle devrelerde... Çünkü helal kazanç artık çok zor elde ediliyor. Elbette zor elde edilen şeyler zor harcanacak, elden çıkarılırken defalarca ihtiyaç mı değil mi diye düşünülüp tartılarak sarf edilecektir.
Bu sebeple, hayatlarını helal kazançla yaşama azminde olanlar, haram lokma yemekten yılandan, akrepten korkar gibi korkanlar, israftan da korkacaklar, ihtiyaç olmayan gereksiz şeyleri ihtiyaç gibi görerek lüzumsuz şeylere para harcamaktan çekineceklerdir.
Bu titizlik makul bir tedbir, meşru bir dikkattir. Bu türlü tedbir ve dikkati cimrilikle yorumlayıp da ayıplamayı düşünmek, alışkanlık eseri bir israfçılıktır.
Hatta kurduğumuz sofralarımızda bile düşünüp taşınma gereği duyarak, görenek belasıyla alışılan fazla yemek çeşitlerinden de bir ölçüde kaçınmalı, sünnet olan, mütevazı sofraya alışmaya gayret gösterilmelidir.
Gerek giyim, gerekse yiyimde israfsız bir hayat olan sünnete yönelir, gereksiz çeşitleri ihtiyaç olarak görmekten vazgeçer de, iktisadı esas alırsak, yetişmeyen imkânların yetişmeye başladığını görecek, darlıktan kurtulmuş, bir bakıma iktisadın bereketli bolluğuna ulaşmış olacağız.
Bazı çevrelerde dış görünüş çok mühim kabul ediliyor. Bu yüzden ele ne geçerse giyim kuşama yatırılıyor, dışı süs; ama iç nasıl, ona pek itibar edilmiyor. Halbuki gerçek olan dış görünüş değil iç oluştur.
Hadisten öğrendiğimize göre Allah (cc), insanın dış görünüşüne bakmıyor, iç oluşuna, kalbine, gönlüne, niyetine nazar ediyor, ameline göre muameleye layık görüyor. Bu yüzden serinkanlı düşünen insan, eline ne geçerse giyim kuşamına yatırmaya yönelmez, çevrenin garip karşılamayacağı normal bir giyimi yeterli bir giyim diye düşünür. Böylece kolay kazanamadığı imkânını kolayca israf etmekten kaçınır. Hazreti Ali (ra) efendimizin değerlendirmesini hatırlar.
— Giyim kuşamla elde edilen dış güzellik gerçek güzellik değildir. Asıl güzellik ilim ve ahlakla elde edilen iç güzelliktir!
Giyim kuşam konusunda hep mütevazı olanı tercih eden maneviyat büyükleri, israflı yemekler konusunda da ibretli sözler söylemişler, ikazlarda bulunmuşlardır. Geylani Hazretleri'nin bu konudaki bir ikazı şöyledir. Diyor ki:
— Sizi çok yemek öldürdü, bizi de az yemek diriltti!
Evet, israflı sofralarda midesini tıka basa dolduran kimsede manevi konulara karşı ölü ilgisizliği başlar. Onun bütün meselesi bitmek bilmeyen israflı ihtiyaçları olur. Bunu da helal kazançla temin edemediği yerde felsefe değişir, malum tekerleme başlar:
— Ver Allah'ım ver, kulun haram helal demez yer! Böyle bir sonuç, sünnetten uzaklaşıp israfa dalmakla, ihtiyaç olmayan şeyleri ihtiyaç sanıp bol harcama yapmakla meydana gelir. Bilmem yanılıyor muyum? Konuyu bir de siz düşünün isterseniz.
Ahmed Şahin
Artık yutmuyoruz
Gerçeğin günün birinde ortaya çıkma gibi kötü bir özelliği vardır. Bütün göz boyamalar, aldatmalar, provokasyonlar, gün gelir açığa çıkma ihtiyacı hisseder. 28 Şubat ve sonrasında yaşanan gerçekler de üzerinden daha 12 yıl geçmeden bütün çıplaklığıyla önümüze serildi.
Gazetelerin sayfa sayfa yazdıkları yalanları, gazete yöneticileri, yüzlerinde herhangi bir sıkılma ibaresi olmadan bugün itiraf ediyor. Bugün artık, gazete ve televizyon haberlerini nasıl da yalanlar üzerine kurguladıklarını çok daha net biliyoruz. Gerçi bütün olanları o dönemde de biliyorduk ama itiraf etmeleri, olayı daha da çarpıcı hale getiriyor. Bu haberleri bazen baskıyla yapmak zorunda kalmış olsalar da çoğunluğu gönüllü bir yalancılıktı.
Omuz başlarında bir sürü yıldız taşıyan koca adamların nasıl bir cebirle provokatif eylemler yaptırdıklarını, bütün enerjilerini iç politik atraksiyonlara harcadıklarını kendileri itiraf ediyor. Tarih onları alelacele tasfiye etmiş olsa da bereket o dönemin aktörleri hayatta ve her şeyi birer ikişer anlatıyorlar. 12 Eylül öncesi, teknoloji bu kadar gelişmemişti, bu kadar farklı yayın organı yoktu. O nedenle 12 Eylül sürecindeki kontrgerilla faaliyetlerini, provokatif tezgâhları çok net göremiyoruz. Ama ben inanıyorum ki; o dönem de en az '28 Şubat' kadar tasarlanmış bir süreçti.
28 Şubat'tan bu yana deşifre olan gerçeklere baktığınızda 'Her şey ne kadar da tasarlanmış' diye düşünüyorsunuz. O dönemin en önemli imaj casusu Ali Kalkancı'nın bugün captagon imalatından yakalandığını gördüğünüzde, bütün sahtekârlığı daha iyi anlıyorsunuz.
O dönemin bütün hortumcularının aile fotoğrafında yer aldığını da hiç ama hiç unutmamak gerekir. Bugün TMSF'nin gıdım gıdım kurtarmaya çalıştığı 47 milyar dolar o dönemde hortumlanmıştı. Dünyanın en zengin generalinin de 12 Eylül ihtilalinin bir eseri olduğunu unutmamak lazım. İki dudak arasından çıkanın hüküm olduğu her ülkede, her rejimde yolsuzlukların, hırsızlıkların bini bir paradır. Konumuz şimdilik bu değil.
Bu dönemde ekser çoğunluğun evleri arandı, yurtları basıldı, partileri kapatıldı, üniversitelerden kovuldu ya da girmesi engellendi; yalan haberlerle sürekli iftiralara maruz kaldı. Onlara zenci ya da mülteci muamelesi yapıldı. Ve bu ülkenin yerlileri, ölümden öte köyün olmadığını anladı. Bunun içindir ki 28 Şubat, Türkiye'deki demokratikleşmenin en önemli virajlarından birisidir. Yıllarca Menderes'in darağacındaki fotoğrafıyla bütün siyasîleri yola getiren güce karşı toplum 'yeter artık' demeye başladı. İşlemediği suçlardan dolayı sürekli cezalandırılmaya, sürekli zan altında tutulmaya, sürekli fatura ödemek zorunda bırakılmaya 'dur' dedi. 28 Şubat, insanın canına tak ettiği ve topun artık yere değdiği bir süreçti. Bundan sonradır ki, insanlar konuşmaya başladı. Dönemin içişleri bakanı Meral Akşener'in o dönemdeki cesur duruşu, korkutma politikasını fiilen bitirdi.
367 krizi ve ardından kapatma davası, bu sürecin son çırpınışlarıydı. Milletin gözünün içine baka baka Anayasa'da hiç olmayan bir madde eklediler. Ona milletin tokadı bir hayli şiddetli oldu. Sonra yüzde 47 ile iktidara yeniden gelmiş iktidar partisini kapatmayı denediler. Türkiye'ye on milyarlarca dolara mal olan kapatma davası da hiçbir somut delile dayanmıyordu. Ülke bu badireleri de atlattı. Artık Türkiye bu tezgâhları bir daha yutar mı dersiniz? Ben söyleyeyim; yutmaz. Yutmuyoruz.
Mehmet Kamış
Gazetelerin sayfa sayfa yazdıkları yalanları, gazete yöneticileri, yüzlerinde herhangi bir sıkılma ibaresi olmadan bugün itiraf ediyor. Bugün artık, gazete ve televizyon haberlerini nasıl da yalanlar üzerine kurguladıklarını çok daha net biliyoruz. Gerçi bütün olanları o dönemde de biliyorduk ama itiraf etmeleri, olayı daha da çarpıcı hale getiriyor. Bu haberleri bazen baskıyla yapmak zorunda kalmış olsalar da çoğunluğu gönüllü bir yalancılıktı.
Omuz başlarında bir sürü yıldız taşıyan koca adamların nasıl bir cebirle provokatif eylemler yaptırdıklarını, bütün enerjilerini iç politik atraksiyonlara harcadıklarını kendileri itiraf ediyor. Tarih onları alelacele tasfiye etmiş olsa da bereket o dönemin aktörleri hayatta ve her şeyi birer ikişer anlatıyorlar. 12 Eylül öncesi, teknoloji bu kadar gelişmemişti, bu kadar farklı yayın organı yoktu. O nedenle 12 Eylül sürecindeki kontrgerilla faaliyetlerini, provokatif tezgâhları çok net göremiyoruz. Ama ben inanıyorum ki; o dönem de en az '28 Şubat' kadar tasarlanmış bir süreçti.
28 Şubat'tan bu yana deşifre olan gerçeklere baktığınızda 'Her şey ne kadar da tasarlanmış' diye düşünüyorsunuz. O dönemin en önemli imaj casusu Ali Kalkancı'nın bugün captagon imalatından yakalandığını gördüğünüzde, bütün sahtekârlığı daha iyi anlıyorsunuz.
O dönemin bütün hortumcularının aile fotoğrafında yer aldığını da hiç ama hiç unutmamak gerekir. Bugün TMSF'nin gıdım gıdım kurtarmaya çalıştığı 47 milyar dolar o dönemde hortumlanmıştı. Dünyanın en zengin generalinin de 12 Eylül ihtilalinin bir eseri olduğunu unutmamak lazım. İki dudak arasından çıkanın hüküm olduğu her ülkede, her rejimde yolsuzlukların, hırsızlıkların bini bir paradır. Konumuz şimdilik bu değil.
Bu dönemde ekser çoğunluğun evleri arandı, yurtları basıldı, partileri kapatıldı, üniversitelerden kovuldu ya da girmesi engellendi; yalan haberlerle sürekli iftiralara maruz kaldı. Onlara zenci ya da mülteci muamelesi yapıldı. Ve bu ülkenin yerlileri, ölümden öte köyün olmadığını anladı. Bunun içindir ki 28 Şubat, Türkiye'deki demokratikleşmenin en önemli virajlarından birisidir. Yıllarca Menderes'in darağacındaki fotoğrafıyla bütün siyasîleri yola getiren güce karşı toplum 'yeter artık' demeye başladı. İşlemediği suçlardan dolayı sürekli cezalandırılmaya, sürekli zan altında tutulmaya, sürekli fatura ödemek zorunda bırakılmaya 'dur' dedi. 28 Şubat, insanın canına tak ettiği ve topun artık yere değdiği bir süreçti. Bundan sonradır ki, insanlar konuşmaya başladı. Dönemin içişleri bakanı Meral Akşener'in o dönemdeki cesur duruşu, korkutma politikasını fiilen bitirdi.
367 krizi ve ardından kapatma davası, bu sürecin son çırpınışlarıydı. Milletin gözünün içine baka baka Anayasa'da hiç olmayan bir madde eklediler. Ona milletin tokadı bir hayli şiddetli oldu. Sonra yüzde 47 ile iktidara yeniden gelmiş iktidar partisini kapatmayı denediler. Türkiye'ye on milyarlarca dolara mal olan kapatma davası da hiçbir somut delile dayanmıyordu. Ülke bu badireleri de atlattı. Artık Türkiye bu tezgâhları bir daha yutar mı dersiniz? Ben söyleyeyim; yutmaz. Yutmuyoruz.
Mehmet Kamış
Basın ahlakı, 28 Şubat ve Erdoğan
Gazetecilik mesleğine başlayalı kırk yıl oluyor. Bu süre zarfında üç darbe, sayısı meçhul darbe teşebbüsü gördüm. Öncekilerin mahiyetini, arka planında ne yattığını da az-çok bilirim. Bildiğim bir başka şey, bugüne kadar basın desteği almamış tek bir askeri müdahale girişiminin olmadığı.
Asker- sivil bürokrasinin üniversite ve dış dünyayla mutabakatına medyanın katılmasıyla oluşan ‘Şeytan Üçgeni’nden söz ediyorum.
Teferruatına girmeyeyim... 27 Mayıs, 12 Mart böyledir, 12 Eylül böyledir... Söz konusu darbelerin tamamında basın, provokasyonların vitrini, alkışçısı, akıl hocası mevkiindedir. Merak eden 27 Mayıs için Akis, Sır, Kim dergilerinin koleksiyonuna, 12 Mart için günlük gazetelerin Erim kabinesini övmek için kullandıkları ‘Beyin takımı’ sıfatlı manşetlere, 12 Eylül için Kenan Evren’in çanak yalayıcıların listesini verdiği hatıralarına bakabilir...
Şunu hemen ifade edeyim; bu darbelerin hiçbirisi pespayelik ve süflilik bakımından 28 Şubat’la yarışamaz. Ayrıca hiç birisi onun kadar tahripkâr olmamıştır.
Bugün bütün kurumsal yapılar gibi Türk basını da bir dizi sıkıntı/sancı içindeyse ve bunlardan şikâyetçiyse, perakende sorunlar ve uğranılan gündelik haksızlıklardan yakınırken, herhalde geçen yarım asrın hiç değilse son 15 senesinde nelerin yapıldığını ya da varlığını demokratik düzenin işlemesinden alan, gücünü demokratik sisteme borçlu basın olmanın gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini de düşünmek gerekir.
4 Şubat 1997 günü Sincan’da tankların hareketi fotoğraflanamayınca dönemin komutanlarını arayıp ikinci bir geçiş yapılmasını rica eden basının ve alkışa dayanamayıp tekrardan sahneye çıkan sanatçı misali bu isteği araçları yeniden caddelere çıkararak geri çevirmeyen askerin de şimdi hiçbir şey için şekvacı olmaya hakkı bulunmadığını düşünüyorum.
O günleri hatırlayın. Necmettin Erbakan’ın MGK toplantısında düpedüz hakarete uğramasından duyulan hoşnutluğu, TC Başbakanı’nın komutanların karşısında kan ter içinde kalmışlığından yola çıkılarak yazılan alaycı yorumları, ‘Müstehaktı’ değerlendirmelerini v.s. Keza siyasetin basın üzerinden nasıl baskılandığını.
Dönemin genelkurmay başkanının şimdilerde ‘Encümen-i Daniş’ adı altında akil adamlığa soyunmuşluğu ve onun, en hafif tabirle pervasız diye nitelenebilecek tespitlerle kamuoyuna yansıyan ses bantlarındaki konuşma üslubu bizi yanıltmamalı. Org. Karadayı’nın kendisiyle her görüşmede Org. Çevik Bir’den ve onun kontrol ettiği karargah yapısından nasıl yakındığını herhalde Tansu Çiller’den dinlemek lazım... Org. Karadayı’nın o görüşmelerdeki paniğini, darbenin yapılacağından kuşku duymadığını ve kendisinin akibetinin 27 Mayıs darbesinden sonra tutuklanan dönemin genelkurmay başkanı Org. Rüştü Erdelhun gibi olmasından korktuğunu söylemiş olması sadece dedikodu olabilir mi? Keza silahlı kuvvetler tarihinde ilk kez genelkurmay karargâhının fiilen 2. başkanın kontrolünde olduğu da...
28 Şubat ve ardından gelen süreçte işlerin tamamen şirazeden çıktığının ve küstahlığın diğer kurumlar yanında medyaya bulaştığının göstergesi, bazı gazetecilerin hükümet değiştirmeye, başbakan tayin etmeye kalktığı, ötesi kabinede kendilerine kontenjan tanınmasını isteyip, falanca kişi neden şu bakanlığa değil de bu bakanlığa getirildi diye asabiyet göstermesidir...
Bugün Ergenekon dediğimiz ve AKP iktidarını darbeyle düşürme planı yaptığına dair ciddi deliller bulunduğunu öğrendiğimiz yapı işte o günlerin mahsulü. Örgütün geçmişini 1950’lere götürmek ve bunu NATO’yla, ABD’yle irtibatlandırmak
soyağacı çalışmasından öte kıymeti harbiyesi olan bir şey değil... Bugün soruşturulanın dünkü örgüte nisbeti de hısımlıktan ibaret!..
Gazete yazısı çerçevesine sığdırmaya çalıştığım geçişi unutarak veya görmezlikten gelerek bugün Tayyip Erdoğan’ın tedirginliğini ve öfkesini değerlendirmek pek mümkün değil...
AVNİ ÖZGÜREL
Asker- sivil bürokrasinin üniversite ve dış dünyayla mutabakatına medyanın katılmasıyla oluşan ‘Şeytan Üçgeni’nden söz ediyorum.
Teferruatına girmeyeyim... 27 Mayıs, 12 Mart böyledir, 12 Eylül böyledir... Söz konusu darbelerin tamamında basın, provokasyonların vitrini, alkışçısı, akıl hocası mevkiindedir. Merak eden 27 Mayıs için Akis, Sır, Kim dergilerinin koleksiyonuna, 12 Mart için günlük gazetelerin Erim kabinesini övmek için kullandıkları ‘Beyin takımı’ sıfatlı manşetlere, 12 Eylül için Kenan Evren’in çanak yalayıcıların listesini verdiği hatıralarına bakabilir...
Şunu hemen ifade edeyim; bu darbelerin hiçbirisi pespayelik ve süflilik bakımından 28 Şubat’la yarışamaz. Ayrıca hiç birisi onun kadar tahripkâr olmamıştır.
Bugün bütün kurumsal yapılar gibi Türk basını da bir dizi sıkıntı/sancı içindeyse ve bunlardan şikâyetçiyse, perakende sorunlar ve uğranılan gündelik haksızlıklardan yakınırken, herhalde geçen yarım asrın hiç değilse son 15 senesinde nelerin yapıldığını ya da varlığını demokratik düzenin işlemesinden alan, gücünü demokratik sisteme borçlu basın olmanın gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini de düşünmek gerekir.
4 Şubat 1997 günü Sincan’da tankların hareketi fotoğraflanamayınca dönemin komutanlarını arayıp ikinci bir geçiş yapılmasını rica eden basının ve alkışa dayanamayıp tekrardan sahneye çıkan sanatçı misali bu isteği araçları yeniden caddelere çıkararak geri çevirmeyen askerin de şimdi hiçbir şey için şekvacı olmaya hakkı bulunmadığını düşünüyorum.
O günleri hatırlayın. Necmettin Erbakan’ın MGK toplantısında düpedüz hakarete uğramasından duyulan hoşnutluğu, TC Başbakanı’nın komutanların karşısında kan ter içinde kalmışlığından yola çıkılarak yazılan alaycı yorumları, ‘Müstehaktı’ değerlendirmelerini v.s. Keza siyasetin basın üzerinden nasıl baskılandığını.
Dönemin genelkurmay başkanının şimdilerde ‘Encümen-i Daniş’ adı altında akil adamlığa soyunmuşluğu ve onun, en hafif tabirle pervasız diye nitelenebilecek tespitlerle kamuoyuna yansıyan ses bantlarındaki konuşma üslubu bizi yanıltmamalı. Org. Karadayı’nın kendisiyle her görüşmede Org. Çevik Bir’den ve onun kontrol ettiği karargah yapısından nasıl yakındığını herhalde Tansu Çiller’den dinlemek lazım... Org. Karadayı’nın o görüşmelerdeki paniğini, darbenin yapılacağından kuşku duymadığını ve kendisinin akibetinin 27 Mayıs darbesinden sonra tutuklanan dönemin genelkurmay başkanı Org. Rüştü Erdelhun gibi olmasından korktuğunu söylemiş olması sadece dedikodu olabilir mi? Keza silahlı kuvvetler tarihinde ilk kez genelkurmay karargâhının fiilen 2. başkanın kontrolünde olduğu da...
28 Şubat ve ardından gelen süreçte işlerin tamamen şirazeden çıktığının ve küstahlığın diğer kurumlar yanında medyaya bulaştığının göstergesi, bazı gazetecilerin hükümet değiştirmeye, başbakan tayin etmeye kalktığı, ötesi kabinede kendilerine kontenjan tanınmasını isteyip, falanca kişi neden şu bakanlığa değil de bu bakanlığa getirildi diye asabiyet göstermesidir...
Bugün Ergenekon dediğimiz ve AKP iktidarını darbeyle düşürme planı yaptığına dair ciddi deliller bulunduğunu öğrendiğimiz yapı işte o günlerin mahsulü. Örgütün geçmişini 1950’lere götürmek ve bunu NATO’yla, ABD’yle irtibatlandırmak
soyağacı çalışmasından öte kıymeti harbiyesi olan bir şey değil... Bugün soruşturulanın dünkü örgüte nisbeti de hısımlıktan ibaret!..
Gazete yazısı çerçevesine sığdırmaya çalıştığım geçişi unutarak veya görmezlikten gelerek bugün Tayyip Erdoğan’ın tedirginliğini ve öfkesini değerlendirmek pek mümkün değil...
AVNİ ÖZGÜREL
Hangimiz sütten çıkmış ak kaşığız?
en ihmal ettiğimiz yönü "ahlak" yönüdür. İlk karşılaştığımız kişiye, dinini sorgulayacaksak; namaz kılıyor musun, hacca gittin mi, zekátın tamam mı diye sorarız. Bununla onun dini hayatını veya hassasiyetlerini test etmek isteriz. Bu sorular tabii ki boş ve gereksiz sorular değildir. Ama bunlar kadar kıymetli olan bir noktayı gözden kaçırırız.
Son elçinin kişiliğini tanımlamada Kuran’ın vurguladığı "ahlak" çoğumuzun dikkatini çekmez. Kuran-ı Kerim, Hz. Peygamber’i tanıtırken, "Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerinesin" der. Hz. Peygamber de kendi misyonunu tanımlarken, "Güzel ahlakı tanımlamak için gönderildim" der.
O halde içinde mükemmel bir ahlakı barındırmayan namaz, oruç, zekát veya diğer bir ibadetle kişi belki, görüntüsüyle farzı -görevi- yerine getirmiş olur ama amacına ulaşamaz.
* * *
Hz. Ömer, huzurunda biri hakkında iyi şahadette bulunulunca şahitlikte bulunanı susturur ve sorar: "Onunla ticaretin oldu mu, onunla yolculuk ettin mi?" Adam "Hayır" der. Bunun üzerine Hz. Ömer, "Sus ve şahadette bulunma. Çünkü sen onu yeterince tanımıyorsun" karşılığını verir.
Hz. Ömer’in, adamın ibadetini değil de ahlakını sorgulaması çok önemli. Çünkü kişinin ibadeti kendisini bağlar veya kendisine fayda sağlar. Ama "ahlak, huy, karakter" ise topluma yansır. Bunun eksikliği toplumun dengesini yaralar.
En muhteşem ahlaka sahip olan Peygamberimizin öğütlediği "ahlaki" ölçüleri saymaya devam edelim öyleyse:
1- Mümin, kötülük edene iyilik eder. İntikam mümine yakışmaz:
Sahabeden biri sordu: "Ey Allah’ın Resulü, falanca kişi bana iyi davranmaz, misafirliğe gittiğimde ağırlamaz. Ben de ona aynısını yapayım mı?" Hz. Peygamber cevap verir: "Hayır, sen ona iyi davran. Misafir et ve onu ağırla. Kötülüğe kötülükle karşılık erdem değildir. Çünkü kötülük, azgın nefsin ve şeytanın kişiye hazırladığı bir tuzaktır. Bu tuzağa düşenin yaptığını yapmak aynı tuzağa düşmek demektir."
Hz. Peygamber şöyle buyururdu: "Bize kötülük yapana kötülük yaparız diyenler gibi olmayın. Kötülük yapana, haksızlık yapmamaya gayret ediniz." Çevremize baktığımızda İslam’ın öngördüğü bu ahlaktan uzak olduğumuzu gözlemliyorum.
2- Mümin acele etmez. Ölçülü hareket eder:
Bir büyük zatın ifadeleri ne kadar da manidardır. Güzel hal ve ölçüyle hareket etmek, Peygamber’in ahlakının yirmi dört parçasından bir parçadır. İslam’ın öngördüğü budur. Kuran-ı Kerim’in emrettiği de budur.
Hz. Peygamber, sevdiği dostu Eşecc’e (RA) dedikleri çok düşündürücüdür: "Eşecc, sende Allah’ın sevdiği iki özellik vardır; yumuşak huyluluk ve düşünerek hareket etmek." (İbn Mace, Zühd, 72)
3- Mümin güler yüzlü olur:
İslam güler yüzlülüğü sadaka sayan bir Peygamber’in tebliğiyle yeryüzüne yayıldı. Hz. Peygamber, fakir olduğu için sadaka veremeyen bir sahabiye, güler yüzlü olmasını emreder ve ekler: "Herhangi bir kardeşini güler yüzlü karşılaman sadakadır."
Genellikle "ciddi duruş" sergilemek adına somurtkan durmak hoşumuza gider. Gülümsemeyi zayıflık sayarız. Televizyon dünyasında gençlerimizin idolü haline gelen tiplere baktığımızda kaşlar çatılmış, eller tetikte, birbirlerine karakter atan, öldürdüğü adam sayısı kalabalık olan, argo konuşmayı marifet sayan, sürekli karşısındaki rakibini yok etme egzersizleri geliştiren ruh hastası tiplerin ön planda olduğunu görürüz.
Böylesi karakterlerin ön planda olduğu ve beğenildiği bir dünyaya "tebessüm sadakadır" kültürünü doyasıya ne kadar anlatabiliriz bilemiyorum. İşin üzücü ve ürkütücü tarafı, bu tipin yaygın olmasıdır. Kısa tıraşlı, göğüs düğmeleri açılmış, takım elbiseli kahramanlar çoğaldıkça olgun bir nesil elde edebilme becerimiz azalacaktır.
* * *
Daha dün gazetelere yansımış olan bir haber, ürküntümüzün boş olmadığını gösteriyor. Bir eve giren beş adam; evin erkeğini bağlıyor ve karısını ormana kaçırıp kirletiyor. Ve bu, koca bir kentin göbeğinde oluyor. Bu belki de medyaya yansıyan rezaletlerden sadece biri.
İslam’ın kalıbından özüne dönmek zorundayız. İslami hüviyetimize İslam ahlakını yansıtmadıkça imanımızın ve ibadetimizin fayda sağlamayacağını bolca anlatmalıyız. Belki de yazarak anlatmalıyız. Siyasetçimiz, gazetecimiz, bürokratımız, ilahiyatçımız, sanatçımız ama hepimiz. Çünkü hiç birimiz sütten çıkmış ak kaşık değiliz.
Nihat Hatipoğlu
Son elçinin kişiliğini tanımlamada Kuran’ın vurguladığı "ahlak" çoğumuzun dikkatini çekmez. Kuran-ı Kerim, Hz. Peygamber’i tanıtırken, "Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerinesin" der. Hz. Peygamber de kendi misyonunu tanımlarken, "Güzel ahlakı tanımlamak için gönderildim" der.
O halde içinde mükemmel bir ahlakı barındırmayan namaz, oruç, zekát veya diğer bir ibadetle kişi belki, görüntüsüyle farzı -görevi- yerine getirmiş olur ama amacına ulaşamaz.
* * *
Hz. Ömer, huzurunda biri hakkında iyi şahadette bulunulunca şahitlikte bulunanı susturur ve sorar: "Onunla ticaretin oldu mu, onunla yolculuk ettin mi?" Adam "Hayır" der. Bunun üzerine Hz. Ömer, "Sus ve şahadette bulunma. Çünkü sen onu yeterince tanımıyorsun" karşılığını verir.
Hz. Ömer’in, adamın ibadetini değil de ahlakını sorgulaması çok önemli. Çünkü kişinin ibadeti kendisini bağlar veya kendisine fayda sağlar. Ama "ahlak, huy, karakter" ise topluma yansır. Bunun eksikliği toplumun dengesini yaralar.
En muhteşem ahlaka sahip olan Peygamberimizin öğütlediği "ahlaki" ölçüleri saymaya devam edelim öyleyse:
1- Mümin, kötülük edene iyilik eder. İntikam mümine yakışmaz:
Sahabeden biri sordu: "Ey Allah’ın Resulü, falanca kişi bana iyi davranmaz, misafirliğe gittiğimde ağırlamaz. Ben de ona aynısını yapayım mı?" Hz. Peygamber cevap verir: "Hayır, sen ona iyi davran. Misafir et ve onu ağırla. Kötülüğe kötülükle karşılık erdem değildir. Çünkü kötülük, azgın nefsin ve şeytanın kişiye hazırladığı bir tuzaktır. Bu tuzağa düşenin yaptığını yapmak aynı tuzağa düşmek demektir."
Hz. Peygamber şöyle buyururdu: "Bize kötülük yapana kötülük yaparız diyenler gibi olmayın. Kötülük yapana, haksızlık yapmamaya gayret ediniz." Çevremize baktığımızda İslam’ın öngördüğü bu ahlaktan uzak olduğumuzu gözlemliyorum.
2- Mümin acele etmez. Ölçülü hareket eder:
Bir büyük zatın ifadeleri ne kadar da manidardır. Güzel hal ve ölçüyle hareket etmek, Peygamber’in ahlakının yirmi dört parçasından bir parçadır. İslam’ın öngördüğü budur. Kuran-ı Kerim’in emrettiği de budur.
Hz. Peygamber, sevdiği dostu Eşecc’e (RA) dedikleri çok düşündürücüdür: "Eşecc, sende Allah’ın sevdiği iki özellik vardır; yumuşak huyluluk ve düşünerek hareket etmek." (İbn Mace, Zühd, 72)
3- Mümin güler yüzlü olur:
İslam güler yüzlülüğü sadaka sayan bir Peygamber’in tebliğiyle yeryüzüne yayıldı. Hz. Peygamber, fakir olduğu için sadaka veremeyen bir sahabiye, güler yüzlü olmasını emreder ve ekler: "Herhangi bir kardeşini güler yüzlü karşılaman sadakadır."
Genellikle "ciddi duruş" sergilemek adına somurtkan durmak hoşumuza gider. Gülümsemeyi zayıflık sayarız. Televizyon dünyasında gençlerimizin idolü haline gelen tiplere baktığımızda kaşlar çatılmış, eller tetikte, birbirlerine karakter atan, öldürdüğü adam sayısı kalabalık olan, argo konuşmayı marifet sayan, sürekli karşısındaki rakibini yok etme egzersizleri geliştiren ruh hastası tiplerin ön planda olduğunu görürüz.
Böylesi karakterlerin ön planda olduğu ve beğenildiği bir dünyaya "tebessüm sadakadır" kültürünü doyasıya ne kadar anlatabiliriz bilemiyorum. İşin üzücü ve ürkütücü tarafı, bu tipin yaygın olmasıdır. Kısa tıraşlı, göğüs düğmeleri açılmış, takım elbiseli kahramanlar çoğaldıkça olgun bir nesil elde edebilme becerimiz azalacaktır.
* * *
Daha dün gazetelere yansımış olan bir haber, ürküntümüzün boş olmadığını gösteriyor. Bir eve giren beş adam; evin erkeğini bağlıyor ve karısını ormana kaçırıp kirletiyor. Ve bu, koca bir kentin göbeğinde oluyor. Bu belki de medyaya yansıyan rezaletlerden sadece biri.
İslam’ın kalıbından özüne dönmek zorundayız. İslami hüviyetimize İslam ahlakını yansıtmadıkça imanımızın ve ibadetimizin fayda sağlamayacağını bolca anlatmalıyız. Belki de yazarak anlatmalıyız. Siyasetçimiz, gazetecimiz, bürokratımız, ilahiyatçımız, sanatçımız ama hepimiz. Çünkü hiç birimiz sütten çıkmış ak kaşık değiliz.
Nihat Hatipoğlu
3 Mart 2009 Salı
Böyle bir ülkede demokrasi mümkün mü?
Son elli yılda dört defa demokrasiye karşı darbe yapan...Darbe sonrasında hukuku hiçe sayan mahkemeler kurup milletin temsilcilerini yargılayan...
Millete gözdağı vermek için milletin sevgilisi olmuş bir başbakanı bir yılı aşkın bir süre eziyet ettikten sonra iki arkadaşıyla beraber asan...
Darbe sonrası yaptığı anayasalarda milletin haklarını güvence altına almak yerine kendi iktidarlarını ve imtiyazlarını korumaya çalışan...
Böylece darbecileri ömür boyu 'tabii senatör' atayan... 'Darbeciler konseyi'nden 'cumhurbaşkanlığı konseyi' yaratan...
Meclis'i basıp kendinden bir cumhurbaşkanı seçtirmeye kalkışan...
El çabukluğuyla hem anayasa referandumu hem de cumhurbaşkanlığı seçimini tek sandıktan çıkaran...
Memleketin İstiklal Marşı'nı askerî cezaevlerinde siyasi mahkumlar için bir 'işkence aleti'ne dönüştüren...
18 yaşından küçük çocuğun yaşını büyütüp asan...
Vatandaşına dışkı yediren...
Bir askerî darbe için 'gerekirse bin yıl sürer' diyen...
Siyasilere 'onu kazıkta oturtacağım' diye haber gönderen...
Her eleştiriyi 'vatan hainleri' söylemiyle susturmaya çalışan...
Bir başbakanına 'kaypak', ötekine 'kahpe' diyen...
Bir siyasi partinin genel başkanına 'pezevenk' sıfatını layık gören...
Bir başka başbakan için, 'imam, böyle şey olur mu?' diyerek 'sindirme' sorunu yaşayan...
Bir siyasi liderin elinden iktidarı alıp ötekine 'altın tepside' sunan... Sonra da madde madde taleplerini dikte ettiren...
Öz be öz vatandaşına 'sözde vatandaş' yaftasını layık gören...
Anayasa Mahkemesi yoluyla 'siyasi parti kapattığını' itiraf eden...
Gazeteciler hakkında düzmece belgeler düzenleyerek onların itibarlarıyla oynamaya kalkışan...
Gazetecileri, akademisyenleri ve sivil toplumu 'manipüle' etmek için çalışmalar hazırlayan, raporlar, andıçlar oluşturan...
Yeni anayasa girişimini 'milli devlete karşı' olmakla eş tutan...
Üst yargı organları başkanlarının kendileriyle aynı paralelde hareket etmesini sağlamaya çalışan...
'Karşıt yazar ve sanatçıların yıpratılmasını hedef alan'...
Suçüstü yakalanmış birisi için 'tanırım, iyi çocuktur' diyen...
Görüştüğü herkesi video kaydına alarak 'istihbarat' yapan... Büyük bir işadamına 'yardımcı olan'...
Gazetelere manşet çakan; genel yayın yönetmenleri, medya grup başkanları atayan..
Askerî işler yerine siyasetle uğraştıklarını anılarına not eden...
Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na dernekleri, öğrencileri, eczacıları, fırıncıları, kırtasiyecileri, kuruyemişçileri, hastaneleri, lokantaları ve hatta anaokullarını fişleten...
Liselerde milli güvenlik derslerini ve asker eşi öğretmenleri okullar, öğretmenler ve öğrenciler hakkında 'istihbarat' toplamak için kullanan...
Ayışığı, Sarıkız, olmadı Yakamoz veya Eldiven kod adlı darbe planları yapan...
Ve de darbecilikten 'sabıkalı' olduğunu itiraf eden...
Askerlerin görev yapıp en üst makamlara geldiği bir orduyla demokrasi mümkün mü? Bu soruyu cesurca sormayan bir toplum demokrasiyle yönetilmez, demokrasiyle yönetilmeyi hak da etmez...
İhsan Dağı
Millete gözdağı vermek için milletin sevgilisi olmuş bir başbakanı bir yılı aşkın bir süre eziyet ettikten sonra iki arkadaşıyla beraber asan...
Darbe sonrası yaptığı anayasalarda milletin haklarını güvence altına almak yerine kendi iktidarlarını ve imtiyazlarını korumaya çalışan...
Böylece darbecileri ömür boyu 'tabii senatör' atayan... 'Darbeciler konseyi'nden 'cumhurbaşkanlığı konseyi' yaratan...
Meclis'i basıp kendinden bir cumhurbaşkanı seçtirmeye kalkışan...
El çabukluğuyla hem anayasa referandumu hem de cumhurbaşkanlığı seçimini tek sandıktan çıkaran...
Memleketin İstiklal Marşı'nı askerî cezaevlerinde siyasi mahkumlar için bir 'işkence aleti'ne dönüştüren...
18 yaşından küçük çocuğun yaşını büyütüp asan...
Vatandaşına dışkı yediren...
Bir askerî darbe için 'gerekirse bin yıl sürer' diyen...
Siyasilere 'onu kazıkta oturtacağım' diye haber gönderen...
Her eleştiriyi 'vatan hainleri' söylemiyle susturmaya çalışan...
Bir başbakanına 'kaypak', ötekine 'kahpe' diyen...
Bir siyasi partinin genel başkanına 'pezevenk' sıfatını layık gören...
Bir başka başbakan için, 'imam, böyle şey olur mu?' diyerek 'sindirme' sorunu yaşayan...
Bir siyasi liderin elinden iktidarı alıp ötekine 'altın tepside' sunan... Sonra da madde madde taleplerini dikte ettiren...
Öz be öz vatandaşına 'sözde vatandaş' yaftasını layık gören...
Anayasa Mahkemesi yoluyla 'siyasi parti kapattığını' itiraf eden...
Gazeteciler hakkında düzmece belgeler düzenleyerek onların itibarlarıyla oynamaya kalkışan...
Gazetecileri, akademisyenleri ve sivil toplumu 'manipüle' etmek için çalışmalar hazırlayan, raporlar, andıçlar oluşturan...
Yeni anayasa girişimini 'milli devlete karşı' olmakla eş tutan...
Üst yargı organları başkanlarının kendileriyle aynı paralelde hareket etmesini sağlamaya çalışan...
'Karşıt yazar ve sanatçıların yıpratılmasını hedef alan'...
Suçüstü yakalanmış birisi için 'tanırım, iyi çocuktur' diyen...
Görüştüğü herkesi video kaydına alarak 'istihbarat' yapan... Büyük bir işadamına 'yardımcı olan'...
Gazetelere manşet çakan; genel yayın yönetmenleri, medya grup başkanları atayan..
Askerî işler yerine siyasetle uğraştıklarını anılarına not eden...
Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na dernekleri, öğrencileri, eczacıları, fırıncıları, kırtasiyecileri, kuruyemişçileri, hastaneleri, lokantaları ve hatta anaokullarını fişleten...
Liselerde milli güvenlik derslerini ve asker eşi öğretmenleri okullar, öğretmenler ve öğrenciler hakkında 'istihbarat' toplamak için kullanan...
Ayışığı, Sarıkız, olmadı Yakamoz veya Eldiven kod adlı darbe planları yapan...
Ve de darbecilikten 'sabıkalı' olduğunu itiraf eden...
Askerlerin görev yapıp en üst makamlara geldiği bir orduyla demokrasi mümkün mü? Bu soruyu cesurca sormayan bir toplum demokrasiyle yönetilmez, demokrasiyle yönetilmeyi hak da etmez...
İhsan Dağı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)