Köy Enstitüleri'ne karşı çıkanlar, CHP içinde yuvalanmış "ağa, mütegallibe ve mürteci takımıymış"...
Arkadaş öyle diyor.
Yani İnönü'nün bu işte hiçbir dahli de, kabahati de yokmuş. Koskoca Milli Şef'i sollayıp geçmişler namussuzlar.
Belki de kandırmışlardır, İnönü saf bir adamdı! Kafasının içinde tilki milki bulunmazdı.
Sonuçta, İnönü'ye laf yok. Hele Recep Peker gibi büyük bir devrimciye, asla.
Toprak Reformu'na karşı çıkıp partiden kopanlar ve Demokrat Parti'yi kuranlar da toprak ağası gericiler tabii. (Menderes'in toprağı vardı da, Köprülü'nün ve Koraltan'ın nerede kaç dönüm arazisi vardı, altmış beş yıldır kimse öğrenebilmiş değildir! Bilen varsa beni aydınlatsın. DP'nin ilk yönetici kadrosundan Tevfik Rüştü Aras, Cami Baykut, Kenan Öner gibi adamların da nerede ne tapulu arsası olduğunu derhal bana bildiriniz.)
Solun resmi tarihi böyle söyler.
Daha doğrusu, kendini solcu sanan dıngılların resmi tarihi böyle söyler!
Parti içindeki ağa, mütegallibe ve mürteci takımı ha?
Allah Allah... Benim kafam karıştı...
CHP ilerici, devrimci bir parti değil miydi? Savaştan sonra demokrasiye izin vermeseydi memleketi ne güzel daha da yönetecek değil miydi?
Daha otuzlu yıllarda, daha kırklı yılların başında, CHP'nin içinde ne işi varmış bu ağa, mütegallibe ve mürteci takımının?
Gericiler CHP'ye mi sızmışlar yoksa?
Mebus listelerini yapan Atatürk, onaylayan İnönü... Sızmayı nasıl başarmışlar?
Bu nasıl devrimci parti yahu, ağa, mütegallibe ve mürteci parti içinde, yönetiminde, meclis sıralarında önemli bir yer işgal ediyor? Ve bunlar kovulmuyorlar da...
Yok efendim, partinin bir "ilerici ve devrimci kanadı" varmış, bir de bu kanadı...
Nasıl parti bu yahu Mevlana tekkesi gibi, taban tabana zıt görüşte de olsa her geleni alıyor, her isteyen kanat kuruyor? Diyalektiğe göre "zıtların birliği" bu mu yoksa?
Yoksa sorun bu partinin "tek" olmasında mı, başka çıkış yolu bulamayan her siyasi akım, her sosyal sınıf oraya kapılanmak zorunda kalıyor? Serbest Fırka'yı kapatmasaydınız ağa, mütegallibe ve mürteci ne güzel oraya gidecekti, CHP tertemiz, pırıl pırıl kalacaktı... (Bunun küçük bir sakıncası vardı tabii, Allah korusun SF iktidara gelebilirdi sonra!)
Yoksa CHP'nin halkla malkla uzaktan yakından ilgisi yoktu da, bu parti, "bürokrasiyle eşrafın pek de mesut olmayan bir izdivacından" mı ibaretti? 1945 yılında öküz ölünce ortaklık da ayrılmış olmasın?
Sakın eşraf, "Ermeni meselesinden dolayı hesap vermekten korktuğu için ister istemez onu koruyabilecek tek gücün, bürokrasinin sultası altına girmek zorunda kalmış" ve ilk fırsatta bu birlikteliği bitirmiş olmasın?
Yaşın yetmişe de gelse, saçların bembeyaz da olsa okuyacaksın koçum, okuyacaksın, öğreneceksin ve üstünde düşüneceksin.
Köşe yazarı diye kelle gezdirmeyeceksin.
Tarihe, sosyolojiye, siyaset bilimine aklın ermiyorsa da Hadise'nin poposunu falan yaz, yerini bil.
17 Mayıs 2009 Pazar
Büyükanıt mitinglere destek vermekten niçin vazgeçmişti
Ergenekon sanığı eski Jandarma Genel Komutanı emekli orgeneral Şener Eruygur'un eşi Mukaddes Eruygur'a ait olduğu iddia edilen bir ses kaydı daha ortaya çıktı.
"Mukaddes Hanım" bu kayıtta, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın 2007'deki cumhuriyet mitinglerine önceleri destek verdiğini söylüyor.
İddiaya bakılırsa, Büyükanıt, 'Sivillerinizi giyip mitinglere katılın' diyor.
"Bayan Eruygur" a göre, Büyükanıt, Başbakan Erdoğan ile Dolmabahçe'de yaptığı 5 Mayıs 2007 tarihli ünlü görüşmeden sonra bu desteği geri çekiyor.
***
Bu ses kaydında söylenenler bizim için yeni ve şaşırtıcı değil elbette.
Lojmanlardan miting alanlına otobüs kaldırıldığını zaten biliyorduk. Ayrıca sivil kıyafetli subayların miting fotoğrafları da yayınlanmıştı.
Gelelim Büyükanıt'ın desteğine...
Türkiye'nin gündemine damgasını vuran bir olayda, tepeden onay almadan askerlerin boy göstermesi mümkün değildir.
O dönemde AKP'li bir siyasetçinin cumhurbaşkanı olmasına Büyükanıt karşıydı. 'Sözde değil, özde laik olsun' diyordu.
Herhalde mitinglerin, bir yandan parlamento üzerinde baskı kurarken, diğer yandan da kendisini zorlayan astlarını sakinleştireceğini hesaplıyordu.
Mitingler 14 Nisan günü Ankara'da başladı. Tandoğan'ı, İstanbul'daki Çağlayan ve İzmir'deki Gündoğdu mitingleri takip etti.
İşte tam o arada Büyükanıt ve Erdoğan görüşmesi yapıldı.
***
Çeşitli ortamlarda hep soruluyor: 'Dolmabahçe'de ne konuşuldu?' Bilmiyoruz ama güçlü bir biçimde tahmin edebiliriz.
Büyükanıt her zamanki gibi TSK'deki laiklik hassasiyetinden söz etmiştir. Zaten ısrarlı sorulara '27 Nisan bildirisine bakın' diye cevap vermişti.
Bence GK Başkanı'ndan ziyade, Dolmabahçe'de Başbakan'ın ne dediği daha önemli.
Eğer Büyükanıt, mitinglere olan desteğini geri çekmişse, bunda muhakkak Başbakan'ın söylediklerinin etkisi vardır.
Başbakan mitinglerin ardında yatan Ergenekon gerçeğini anlatmış olmalı.
Görünüşte AKP karşıtı olan mitinglerin asıl hedefi, darbeyle iktidarı ele geçirme sürecinde kamuoyunu hazırlamaktı.
Darbeyi ancak ordu yapacağına göre, Büyükanıt'ın koltuğu da tehlikedeydi.
Çünkü darbeyi yapanlar, Atlantik eksenine (ABD, NATO, Avrupa Birliği) karşı oldukları için Büyükanıt'ı da tasfiye edeceklerdi.
Nitekim Şener Eruygur ve şürekâsı, Büyükanıt ile ailesini boşuna mı detaylıca araştırıp fişledi?
2004'te darbeyi engelleyen Hilmi Özkök'e ve Büyükanıt'a yönelik suikast hazırlıkları ve bunların CIA tarafından haber verilerek engellenmesini ne çabuk unuttuk?
***
Geçen gün yeri geldi, bir konferansta dinleyicilere, "Ergenekon soruşturmasında Hükümetin rolü umduğunuzdan daha az, Genelkurmayın rolü ise sandığınızdan daha fazla" dedim. (Ergenekon dostlarının kabullenemediği tam da bu!)
Ergenekon neticede askeriyeyi temizleme davasıdır. Tabii pratikte sivilleri de kapsıyor çünkü şebeke çok dallı budaklı. Hayranlık uyandıracak bir ustalıkla, her kesimden kalburüstü isimleri şebekeye dahil etmişler:
Eğer amaçlarına ulaşabilselerdi, o 'itibarlı şahıslar' darbeyi toplumda meşrulaştırma işlevi göreceklerdi.
Sorarım: Bu manzarayı gördükten sonra hâlâ cumhuriyet mitingi desteklenebilir mi? ('Evet', diyenler şu tarafa geçsin.)
Emre Aköz
"Mukaddes Hanım" bu kayıtta, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın 2007'deki cumhuriyet mitinglerine önceleri destek verdiğini söylüyor.
İddiaya bakılırsa, Büyükanıt, 'Sivillerinizi giyip mitinglere katılın' diyor.
"Bayan Eruygur" a göre, Büyükanıt, Başbakan Erdoğan ile Dolmabahçe'de yaptığı 5 Mayıs 2007 tarihli ünlü görüşmeden sonra bu desteği geri çekiyor.
***
Bu ses kaydında söylenenler bizim için yeni ve şaşırtıcı değil elbette.
Lojmanlardan miting alanlına otobüs kaldırıldığını zaten biliyorduk. Ayrıca sivil kıyafetli subayların miting fotoğrafları da yayınlanmıştı.
Gelelim Büyükanıt'ın desteğine...
Türkiye'nin gündemine damgasını vuran bir olayda, tepeden onay almadan askerlerin boy göstermesi mümkün değildir.
O dönemde AKP'li bir siyasetçinin cumhurbaşkanı olmasına Büyükanıt karşıydı. 'Sözde değil, özde laik olsun' diyordu.
Herhalde mitinglerin, bir yandan parlamento üzerinde baskı kurarken, diğer yandan da kendisini zorlayan astlarını sakinleştireceğini hesaplıyordu.
Mitingler 14 Nisan günü Ankara'da başladı. Tandoğan'ı, İstanbul'daki Çağlayan ve İzmir'deki Gündoğdu mitingleri takip etti.
İşte tam o arada Büyükanıt ve Erdoğan görüşmesi yapıldı.
***
Çeşitli ortamlarda hep soruluyor: 'Dolmabahçe'de ne konuşuldu?' Bilmiyoruz ama güçlü bir biçimde tahmin edebiliriz.
Büyükanıt her zamanki gibi TSK'deki laiklik hassasiyetinden söz etmiştir. Zaten ısrarlı sorulara '27 Nisan bildirisine bakın' diye cevap vermişti.
Bence GK Başkanı'ndan ziyade, Dolmabahçe'de Başbakan'ın ne dediği daha önemli.
Eğer Büyükanıt, mitinglere olan desteğini geri çekmişse, bunda muhakkak Başbakan'ın söylediklerinin etkisi vardır.
Başbakan mitinglerin ardında yatan Ergenekon gerçeğini anlatmış olmalı.
Görünüşte AKP karşıtı olan mitinglerin asıl hedefi, darbeyle iktidarı ele geçirme sürecinde kamuoyunu hazırlamaktı.
Darbeyi ancak ordu yapacağına göre, Büyükanıt'ın koltuğu da tehlikedeydi.
Çünkü darbeyi yapanlar, Atlantik eksenine (ABD, NATO, Avrupa Birliği) karşı oldukları için Büyükanıt'ı da tasfiye edeceklerdi.
Nitekim Şener Eruygur ve şürekâsı, Büyükanıt ile ailesini boşuna mı detaylıca araştırıp fişledi?
2004'te darbeyi engelleyen Hilmi Özkök'e ve Büyükanıt'a yönelik suikast hazırlıkları ve bunların CIA tarafından haber verilerek engellenmesini ne çabuk unuttuk?
***
Geçen gün yeri geldi, bir konferansta dinleyicilere, "Ergenekon soruşturmasında Hükümetin rolü umduğunuzdan daha az, Genelkurmayın rolü ise sandığınızdan daha fazla" dedim. (Ergenekon dostlarının kabullenemediği tam da bu!)
Ergenekon neticede askeriyeyi temizleme davasıdır. Tabii pratikte sivilleri de kapsıyor çünkü şebeke çok dallı budaklı. Hayranlık uyandıracak bir ustalıkla, her kesimden kalburüstü isimleri şebekeye dahil etmişler:
Eğer amaçlarına ulaşabilselerdi, o 'itibarlı şahıslar' darbeyi toplumda meşrulaştırma işlevi göreceklerdi.
Sorarım: Bu manzarayı gördükten sonra hâlâ cumhuriyet mitingi desteklenebilir mi? ('Evet', diyenler şu tarafa geçsin.)
Emre Aköz
Satır araları
Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun trafiği baş döndürüyor. Meclis'te yemin edip göreve başlayalı sadece 10 gün oldu. Ve bu 10 günde 6 ülkeyi ziyaret etti: KKTC, Çek Cumhuriyeti, ABD (BM Güvenlik Konseyi'ndeki Ortadoğu oturumu için), Azerbaycan, İsveç (Temmuz ayında başlayacak AB dönem başkanlığı öncesi görüş alışverişi) ve Suriye...
Pazartesi yeniden yollara düşecek: Brüksel'de Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplantısına katılacak. Onu yine Şam ziyareti izleyecek. Daha sonra yine ABD. Bu kez Washington'da ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve ekibiyle bir araya gelecek. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ABD ziyaretinin hemen öncesinde. Davutoğlu, Şam'a 6 yılda 30 kez gitti. Haftaya 31'inci kez Şam'da olacak. 30 gezinin bir bölümü açık ziyaret, bir bölümü de gizli misyondu. En çok hatırlananı ve konuşulanı geçen Eylül'deki oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Şam'da Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'la görüşmek için Şaab Sarayı'na gittiğinde, onu "Yarı ev sahibi" sayılabilecek bir kişi daha karşıladı: Davutoğlu!
Böylesine özel bir hukuk oluştu Davutoğlu ile Beşşar Esad arasında. Zaten o nedenle, bizim de katıldığımız bu gezide Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Beşşar Esad'ın önce ikili görüşmeleri, daha sonra da heyetler arasındaki müzakereler tamamlanıp, anlaşmalar imzalandıktan ve basın açıklamaları yapıldıktan sonra Türk tarafı başkanlık sarayından ayrılırken Davutoğlu kaldı: Esad'la baş başa durum değerlendirmesi yapmak için. Epeyce süren o görüşmenin içeriğini ve sonuçlarını, gecenin hayli ileri bir saatinde Cumhurbaşkanı Gül'e yaklaşık 2 saat süren bir toplantıyla aktardı. Daha sonra da odasında geziyi izleyen biz gazetecilerle görüştü. O da 1.5 saate yakın sürdü. Gecenin 03'ünde odalarımıza dönerken o valizini toplamaya başlamıştı: Sabahın köründe yola çıkmak için...
Suriye'ye Türkiye neden bu kadar önem veriyor? Neden Esad rejiminin uluslararası tecrit altına alındığı dönemde bile, ABD ve AB ile ters düşmek pahasına da olsa Ankara'dan Şam'a ziyaretler hiç eksilmedi?
Gerek Davutoğlu, gerekse Dışişleri mensuplarıyla yaptığımız sohbetlerden edindiğimiz bilgilerin ışığında bu soruyu şöyle yanıtlayabiliriz:
Türkiye ile Suriye herhangi iki komşu ülke değil: Suriye öncelikle Türkiye'nin güney politikalarının koçbaşı. Doğu Akdeniz kıyılarından Basra Körfezi'ne kadar uzanan coğrafyadaki tüm yollar mutlaka ama mutlaka Suriye'den geçiyor. Bu işin coğrafi gerçekliği.
Bir de sosyolojik gerçekler var: 900 kilometrelik Türkiye-Suriye sınırı dünyanın en geçişken uluslararası hatlarından birini oluşturuyor. Çünkü coğrafi devamlılık var. Ayrıca ailelerin yarısı sınırın bir tarafında, yarısı da öbür tarafında. Sürekli birbirlerine gidip geliyorlar. Bayramlarda, seyranlarda, düğünlerde, ölümlerde... Düşünün; Gaziantep ile Halep arasındaki mesafe Gaziantep ile Şanlıurfa arası kadar ya var ya yok.
Ve nihayet Ortadoğu düğümlerinin bir ucu mutlaka Şam'da: İsrail-Filistin, İsrail-
Suriye, İsrail-Lübnan, İsrail-Arap barışları, Filistinliler arasındaki uzlaşma, Irak sorunu, Lübnan iç barışı, hatta İran nükleer krizi Şam rejimi el ve yol vermedikçe çözülemez.
Batı'nın tecridi ters tepti
İşte o nedenle, özellikle Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikasti (2005) sonrası, Türkiye'den sınırı kapatıp Suriye'nin tecritine destek olması istendiğinde Ankara Batılı muhataplarına şu yanıtı verdi: "İyi güzel, Suriye'yi izole edelim. Irak da izole durumunda; ABD tarafından. İran da yine uluslararası topluluk tarafından tecrit altında. Eh, Ermenistan'a da biz tecrit uyguluyoruz. Tek açık kapı olarak minnacık Gürcistan sınırı kalıyor. Bu aslında Suriye'yi tecrit edelim derken Türkiye'yi izole etmek olmuyor mu? Türkiye'nin Ortadoğu'ya açılımının engellenmesi anlamına gelmiyor mu?"
Bu gerçekçi, sağlam ve haklı gerekçe sayesinde Türkiye o zor dönemde Suriye ile ilişkilerini sürdürebildi. Ve iki ülke arasındaki ilişkilerde dönüm noktası olarak kabul edilen 4 Ocak 2003'te Başbakan Abdullah Gül'ün Şam ziyaretiyle başlayan (O gezide Gül ve heyetini havaalanında Suriye'nin tüm bakanlar kurulu üyeleri karşılamıştı) dostluk, her temasta biraz daha pekişerek bugün sıkı ve sağlam bir kardeşlik bağına dönüştü.
Çünkü o tecrit döneminde Suriye'nin tek nefes deliği Türkiye oldu. Sonra zamanla Batı da izlediği politikaların yanlışlığını gördü, tecritin Şam'ı Tahran'ın kucağına ittiğini anladı. Ve Türkiye'nin Suriye politikaları emsal, hatta model olarak kabul edilmeye başlandı. ABD, Barack Obama'nın işbaşına gelmesiyle birlikte Suriye politikalarını gözden geçirmeye koyuldu. Önümüzdeki günlerde bu değişimin somut sonuçlarını hep birlikte görecek, izleyeceğiz.
ABD aslında sadece Suriye değil, tüm Ortadoğu politikalarını sorgulama döneminden geçiyor. Bölge ülkeleri ve sorunlarıyla ilgili tutumlarında ve tercihlerinde köklü değişiklikler yapmaya hazırlanıyor. İsrail'le arasına mesafe koymaya, zaman zaman ona cephe almaya başlaması ya da en azından açık açık eleştirmekten kaçınmaması, bunun öncü mesajları.
Bu değişimi Ankara açısından şöyle yorumlamak veya okumak mümkün: Türkiye, ABD'nin değil; ABD, Türkiye'nin çizgisine geldi. İşin özeti bu.
Erdal Şafak
Pazartesi yeniden yollara düşecek: Brüksel'de Türkiye-AB Ortaklık Konseyi toplantısına katılacak. Onu yine Şam ziyareti izleyecek. Daha sonra yine ABD. Bu kez Washington'da ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve ekibiyle bir araya gelecek. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ABD ziyaretinin hemen öncesinde. Davutoğlu, Şam'a 6 yılda 30 kez gitti. Haftaya 31'inci kez Şam'da olacak. 30 gezinin bir bölümü açık ziyaret, bir bölümü de gizli misyondu. En çok hatırlananı ve konuşulanı geçen Eylül'deki oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Şam'da Cumhurbaşkanı Beşşar Esad'la görüşmek için Şaab Sarayı'na gittiğinde, onu "Yarı ev sahibi" sayılabilecek bir kişi daha karşıladı: Davutoğlu!
Böylesine özel bir hukuk oluştu Davutoğlu ile Beşşar Esad arasında. Zaten o nedenle, bizim de katıldığımız bu gezide Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Beşşar Esad'ın önce ikili görüşmeleri, daha sonra da heyetler arasındaki müzakereler tamamlanıp, anlaşmalar imzalandıktan ve basın açıklamaları yapıldıktan sonra Türk tarafı başkanlık sarayından ayrılırken Davutoğlu kaldı: Esad'la baş başa durum değerlendirmesi yapmak için. Epeyce süren o görüşmenin içeriğini ve sonuçlarını, gecenin hayli ileri bir saatinde Cumhurbaşkanı Gül'e yaklaşık 2 saat süren bir toplantıyla aktardı. Daha sonra da odasında geziyi izleyen biz gazetecilerle görüştü. O da 1.5 saate yakın sürdü. Gecenin 03'ünde odalarımıza dönerken o valizini toplamaya başlamıştı: Sabahın köründe yola çıkmak için...
Suriye'ye Türkiye neden bu kadar önem veriyor? Neden Esad rejiminin uluslararası tecrit altına alındığı dönemde bile, ABD ve AB ile ters düşmek pahasına da olsa Ankara'dan Şam'a ziyaretler hiç eksilmedi?
Gerek Davutoğlu, gerekse Dışişleri mensuplarıyla yaptığımız sohbetlerden edindiğimiz bilgilerin ışığında bu soruyu şöyle yanıtlayabiliriz:
Türkiye ile Suriye herhangi iki komşu ülke değil: Suriye öncelikle Türkiye'nin güney politikalarının koçbaşı. Doğu Akdeniz kıyılarından Basra Körfezi'ne kadar uzanan coğrafyadaki tüm yollar mutlaka ama mutlaka Suriye'den geçiyor. Bu işin coğrafi gerçekliği.
Bir de sosyolojik gerçekler var: 900 kilometrelik Türkiye-Suriye sınırı dünyanın en geçişken uluslararası hatlarından birini oluşturuyor. Çünkü coğrafi devamlılık var. Ayrıca ailelerin yarısı sınırın bir tarafında, yarısı da öbür tarafında. Sürekli birbirlerine gidip geliyorlar. Bayramlarda, seyranlarda, düğünlerde, ölümlerde... Düşünün; Gaziantep ile Halep arasındaki mesafe Gaziantep ile Şanlıurfa arası kadar ya var ya yok.
Ve nihayet Ortadoğu düğümlerinin bir ucu mutlaka Şam'da: İsrail-Filistin, İsrail-
Suriye, İsrail-Lübnan, İsrail-Arap barışları, Filistinliler arasındaki uzlaşma, Irak sorunu, Lübnan iç barışı, hatta İran nükleer krizi Şam rejimi el ve yol vermedikçe çözülemez.
Batı'nın tecridi ters tepti
İşte o nedenle, özellikle Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri suikasti (2005) sonrası, Türkiye'den sınırı kapatıp Suriye'nin tecritine destek olması istendiğinde Ankara Batılı muhataplarına şu yanıtı verdi: "İyi güzel, Suriye'yi izole edelim. Irak da izole durumunda; ABD tarafından. İran da yine uluslararası topluluk tarafından tecrit altında. Eh, Ermenistan'a da biz tecrit uyguluyoruz. Tek açık kapı olarak minnacık Gürcistan sınırı kalıyor. Bu aslında Suriye'yi tecrit edelim derken Türkiye'yi izole etmek olmuyor mu? Türkiye'nin Ortadoğu'ya açılımının engellenmesi anlamına gelmiyor mu?"
Bu gerçekçi, sağlam ve haklı gerekçe sayesinde Türkiye o zor dönemde Suriye ile ilişkilerini sürdürebildi. Ve iki ülke arasındaki ilişkilerde dönüm noktası olarak kabul edilen 4 Ocak 2003'te Başbakan Abdullah Gül'ün Şam ziyaretiyle başlayan (O gezide Gül ve heyetini havaalanında Suriye'nin tüm bakanlar kurulu üyeleri karşılamıştı) dostluk, her temasta biraz daha pekişerek bugün sıkı ve sağlam bir kardeşlik bağına dönüştü.
Çünkü o tecrit döneminde Suriye'nin tek nefes deliği Türkiye oldu. Sonra zamanla Batı da izlediği politikaların yanlışlığını gördü, tecritin Şam'ı Tahran'ın kucağına ittiğini anladı. Ve Türkiye'nin Suriye politikaları emsal, hatta model olarak kabul edilmeye başlandı. ABD, Barack Obama'nın işbaşına gelmesiyle birlikte Suriye politikalarını gözden geçirmeye koyuldu. Önümüzdeki günlerde bu değişimin somut sonuçlarını hep birlikte görecek, izleyeceğiz.
ABD aslında sadece Suriye değil, tüm Ortadoğu politikalarını sorgulama döneminden geçiyor. Bölge ülkeleri ve sorunlarıyla ilgili tutumlarında ve tercihlerinde köklü değişiklikler yapmaya hazırlanıyor. İsrail'le arasına mesafe koymaya, zaman zaman ona cephe almaya başlaması ya da en azından açık açık eleştirmekten kaçınmaması, bunun öncü mesajları.
Bu değişimi Ankara açısından şöyle yorumlamak veya okumak mümkün: Türkiye, ABD'nin değil; ABD, Türkiye'nin çizgisine geldi. İşin özeti bu.
Erdal Şafak
Reel faiz yüzde 5'te kalırsa büyüme için tarihi fırsat olur
Yüzde 5 reel faiz Türkiye ekonomisinin yakın tarihi açısından olağanüstü düşük bir oran. Eğer reel faiz düzeyi bu civarda kalıcı olabilirse diğer ifadeyle yüzde 5 civarında bir reel faiz makro temelleri sarsmayan denge faiz oranı olarak temayüz ederse, ekonomik büyüme açısından tarihi bir fırsat yakalanmış demektir.
Nisanda krizin dibi gözüktü gibi ama kriz ertesinde büyümeyi nasıl başaracağımız belli değil. Yeni bir büyüme modeline ihtiyaç var. Reel faizi son birkaç ay içinde büyük ölçüde geriledi. Bu yeni bir başlangıç için iyi bir fırsat olabilir. Reel faizden piyasada gösterge tahvilin beklenen reel faizini kastediyorum. Beklenen reel faiz bilindiği gibi nominal faiz oranını beklenen enflasyon oranı ile deflate ederek hesaplanıyor. Piyasa faizi kredi faizlerini er ya da geç belirlediğinden yatırım ve harcama davranışlarını etkileyen önemli bir değişken olarak kabul ediliyor. Grafikte de görüldüğü gibi gösterge tahvilde beklenen reel faiz şu sıralarda yüzde 5'e kadar gerilemiş durumda.
Reel faizin muhteşem düşüşü
Yüzde 5 Türkiye ekonomisinin yakın tarihi açısından olağanüstü düşük bir oran. Enflasyon beklentisi anketlerinin yapılmaya başlandığı 2001 yılından bugüne gerçekleşen en düşük oran. Eğer reel faiz düzeyi bu civarda kalıcı olabilirse, diğer ifadeyle yüzde 5 civarında bir reel faiz makro temelleri sarsmayan denge faiz oranı olarak temayüz ederse, ekonomik büyüme açısından tarihi bir fırsat yakalanmış demektir. Geçmişte reel faiz oranlarının yüzde 20'leri aştığı dönemleri yaşadık. Bir kez daha vurgulayayım: Gerçekleşen değil beklenen reel faizden söz ediyoruz. Enflasyonun beklenmedik sıçramalar yaptığı dönemlerde, örneğin 2001'de, gerçekleşen reel faizlerin negatif oldukları da görüldü. Ama ardından iktisat politikalarının inandırıcılıklarını tüketmesiyle nominal faizlerin aşırı yükselerek gerçekleşen reel faizi çılgın düzeylere taşıdığına şahit olduk.
Reel faiz 2002'den sonra adım adım istikrara kavuştu. 2006'da yüzde 8'e kadar geriledi. Haziran 2006 faiz şokunun ardından beklenen reel faiz tekrar yüzde 12'lere kadar yükseldi. Son dönemlerde genelde yüzde 10 civarında seyretti. Grafikte de görüldüğü gibi son birkaç ay içinde önce yüzde 8'e, ardından yüzde 5'e düştü. Bu, üzerinde önemle durulması gereken bir gelişme. Bundan böyle devlet bu oran civarında borçlanabilirse faizin reel yükü düşecek, büyümeyi destekleyen kamu harcamalarına daha fazla kaynak ayırmak mümkün olacak demektir. Düşük reel faiz, kısa dönemde artmakta olan bütçe açığının finansmanı açısından da büyük şanstır. Öte yandan düşük reel faiz özel sektörün yatırım iştahını da kabartacaktır. Kısacası düşük reel faiz Türkiye ekonomisini krizden sonra yüksek büyüme patikasına oturtmak için iyi bir fırsattır.
Krizin yarattığı fırsat
Sorun, reel faizin yüzde 5 civarında korunup korunamayacağıdır. Reel faizde hızlı düşüşü krize borçluyuz. Kriz talebi öldürdü, üstüne de enerji gibi temel fiyatlarda deflasyon yarattı. Ve enflasyon paldır küldür düşmeye başladı. Enflasyon baskısından kurtulan TCMB de politika faizini hızla indirdi. Ancak önemli olan piyasa faizinin TCMB'yi izlemiş olmasıdır. Piyasalar zaman zaman tereddüte kapılsalar da -piyasa faizinin TCMB'nin faiz indirimlerini izlemediği bu yılın ilk üç ayında olduğu gibi- (Bkz grafik)*, sonuç olarak ekonominin geleceğine güven seçimlerden sonra arttı ve beklenen reel faiz yüzde 5'e kadar geriledi.
Bu faiz düzeyinden geçen hafta Hazine çok rahat borçlandı ve paranın büyük bölümü dışardan geldi. Düşük faize rağmen kur da geriliyor. Neler oluyor? Gerçi Türkiye'nin risk primleri de düşüyor. Ama yine de geçmişe kıyasla uluslararası faiz ile yerli faiz arasındaki makas daralmış durumda. Geçmişte Türkiye Hazinesi uluslararası standartlara ve benzer ülkelere kıyasla yüksek reel faizler ödedi (Prakash Kanan, "Perspectives on High Real Interest Rates in Turkey", IMF WP/08/251). Nedenleri ayrı bir tartışma konusu, ancak bu yüksek faizlerde iktisat politikalarına, özelikle maliye politikasına olan güvenin rol oynadığı biliniyor. Öyleyse şimdi iktisat politikalarına daha çok mu güveniliyor? Yoksa gelecek birkaç ay içinde faizlerdeki ve kurdaki düşüş beklentisi mi geçici olarak bu etkiyi yaratıyor? Reel faiz düşüşünde küresel bunalımın etkisi ne ölçüde rol oynadı? Unutmayalım ABD faizlerinin düşmesi de bizim faizi aşağıya çekiyor. Bu sorulara kesin yanıtlarım yok. Bununla birlikte, düşük reel faizin hangi risklerle karşı karşıya olduğunu, dolayısıyla kalıcı olması için yapılması gerekenler konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşabilirim.
Reel faizin düşük düzeyde kalmasının önünde başlıca iki engel, iki risk görüyorum: 1) Reel faiz düzeyi ülke riskine ve rakip ülkelere kıyasla düşük kalabilir ve yabancı tahvile girmez. 2) Orta vadede enflasyon artar ve faizler yeniden yükselir.
Yabancı, tahvile girer mi
TCMB'nin yapması beklenen 50-75 baz puanlık ek faiz indirimlerinden sonra (14 Mayıs Perşembe yapılan dahil) kısa vadeli kazanç beklentisi son bulacağından, mevcut reel faiz düzeyi uluslararası yatırımcılar açısından yeterince cazip bulunmayabilir. Yatırımcı açısından ülke riski bu hesapta kritik bir rol oynayacaktır. Unutmayalım ki bu yıl bütçe 60 milyar civarında, geçen yıla kıyasla çok yüksek bir bütçe açığı gerçekleşecek. 2010'da bu kadar yüksek olmasa bile yine yüksek bir açık kaçınılmaz. Yabancı açısından rakip yatırım seçenekleri arasında Türkiye'yi ne daha cazip kılacaktır? Bunun yolu geri ödeme ve kur risklerini çok düşük tutmaktır. Riskleri düşük tutmanın yegâne yolu da IMF ve AB çıpalarını sağlam tutmaktan geçer.
IMF ile anlaşmaya varılacağını umuyorum. Sorunlar var ama IMF yönetimi de Türkiye'yi kaderine terk etmek istemiyor. Orta vadede maliye politikasının sıkılığı konusunda bir uzlaşmaya varılmak zorunda. Aksi takdirde risk primleri artacaktır. Ama IMF çıpası yetmez. Düşük TL faizinin cazip olabilmesi için (ABD faizlerinde anormal artışlar olmadığı varsayımı altında), Türkiye'nin AB'ye er ya da geç üye olacağı beklentisinin devam etmesi gerekiyor. AKP iktidarını en çok zorlayacak çıpa da AB çıpası olacaktır. Bu çıpa Türkiye demokrasisinin Avrupa standartlarına çıkarılmasını sağlayacak siyasal reformları gerektiriyor. Hükümetin niyeti var gibi. Ama onu demokratik reformlarda destekleyecek bir sosyal demokrat parti ortada yok. Kimi ince ayar çekme çabaları mevcutsa da askeri vesayet rejimi devam ediyor. Yeni büyüme modelinin önündeki en kritik eşik AB reformlarıdır.
Talep patlar mı
Henüz banka kredi faizleri piyasa faizi düzeyine uyarlanamadılar ve çok yüksek kaldılar. Bununla birlikte krizden çıkış batak riskini hızla azaltacağından rekabet, bankaları kredi faizlerini düşürmeye zorlayacaktır. Firmalara ve tüketicilere yönelik kredilerin reel faizleri de piyasa reel faizine uyum sağlayıp tarihsel olarak çok düşük düzeylere (örneğin yüzde 7-8 gibi) indiklerinde, yatırım malları, dayanıklı tüketim malları ile konut talebinde büyük bir patlama yaşanmaz mı? Özellikle hanehalklarının uluslararası standartlara kıyasla çok düşük borç oranlarına sahip oldukları düşünüldüğünde bu pekâlâ mümkündür.
Böyle bir talep patlaması gerçekleştiği takdirde enflasyon da hiç kuşkusuz güçlü biçimde uyarılacaktır. Talep patlaması yakın geçmişte fiyatlara yansıtılamayan kur artışlarını da fiyatlara yansıtmak için iyi bir fırsat olacaktır. Ayrıca küresel krizden çıkışla birlikte enerji fiyatları tırmanışa geçecektir. Bu durumda TCMB reel faiz düzeyini hissedilir ölçüde yükseltecek şiddette faiz artışı yapmak zorunda kalmaz mı? Kalabilir. Bu, enflasyonist baskıların yoğunluğuna bağlı olacaktır. TCMB'nin enflasyon hedefleri açısından bir hayli rahat olduğunu unutmayalım. Ama yine de ikili baskı altında enflasyon yükselişe geçebilir ve TCMB'nin sert faiz tepkisi zorunluluk olur.
Yeni modelin temelleri
Geçmişe dönüşten kurtulabilmek için vergi gelirini ve hanehalklarının tasarruflarını artıracak reformlar devreye girmek zorunda. Vergi tabanı genişlemek, kaçaklar asgariye indirilmek zorunda. İç talebi dizginleyerek ölçülü bir artışla sınırlamanın bir yolu da adam gibi vergi toplamaktan geçiyor. Kaldı ki genişleyen bütçe açıklarını orta vadede dizginlemenin de başka çaresi yok. Bu başarılamazsa kamu borçlanma baskısı zaten faizleri yükseltecektir.
Ancak mali sıkılaştırma yeterli olmayacaktır. Mutlaka hanehalklarının tasarruflarını artırmaları gerekiyor. Diğer ifade ile hanehalklarını düşük reel faizin caydırıcılığına aldırmadan mala hücum etmekten alıkoymak gerekiyor. Bu nasıl olacak? Zor iş. Böylesi köklü davranış değişikliği ancak köklü kurumsal düzenlemelerle mümkün olur. Özel emeklilik fonları cebri teşvik edilebilir. Örneğin kıdem tazminatı kaldırılabilir. Bu radikal önlem aynı zamanda işgücü maliyetini düşüreceğinden üretilen ama içeride tüketilmeyen fazlanın ihracını da destekleyecektir. Sağlık harcamalarına bireysel katkı artırılabilir. Son tahlilde iç tasarruf artışı eşzamanlı olarak ihracat artışı ile desteklenmezse zaten büyüme düşük kalır. Bu bakımdan rekabet gücünü artıracak her önlem kararlılıkla uygulanmalıdır.
Bunlar zor işlerdir. Ancak ağızlarda yavaş yavaş sakız olmaya başlayan yeni büyüme modeli içi boş bir retorik olmayacaksa, bütünlüğü ve tutarlılığı olan kapsamlı bir kurumsal reform paketi IMF ve AB çıpalarına destek olarak devreye girmelidir. Bunları AKP hükümeti başarabilir mi? Bilmiyorum.
Seygettin Gürsel
Nisanda krizin dibi gözüktü gibi ama kriz ertesinde büyümeyi nasıl başaracağımız belli değil. Yeni bir büyüme modeline ihtiyaç var. Reel faizi son birkaç ay içinde büyük ölçüde geriledi. Bu yeni bir başlangıç için iyi bir fırsat olabilir. Reel faizden piyasada gösterge tahvilin beklenen reel faizini kastediyorum. Beklenen reel faiz bilindiği gibi nominal faiz oranını beklenen enflasyon oranı ile deflate ederek hesaplanıyor. Piyasa faizi kredi faizlerini er ya da geç belirlediğinden yatırım ve harcama davranışlarını etkileyen önemli bir değişken olarak kabul ediliyor. Grafikte de görüldüğü gibi gösterge tahvilde beklenen reel faiz şu sıralarda yüzde 5'e kadar gerilemiş durumda.
Reel faizin muhteşem düşüşü
Yüzde 5 Türkiye ekonomisinin yakın tarihi açısından olağanüstü düşük bir oran. Enflasyon beklentisi anketlerinin yapılmaya başlandığı 2001 yılından bugüne gerçekleşen en düşük oran. Eğer reel faiz düzeyi bu civarda kalıcı olabilirse, diğer ifadeyle yüzde 5 civarında bir reel faiz makro temelleri sarsmayan denge faiz oranı olarak temayüz ederse, ekonomik büyüme açısından tarihi bir fırsat yakalanmış demektir. Geçmişte reel faiz oranlarının yüzde 20'leri aştığı dönemleri yaşadık. Bir kez daha vurgulayayım: Gerçekleşen değil beklenen reel faizden söz ediyoruz. Enflasyonun beklenmedik sıçramalar yaptığı dönemlerde, örneğin 2001'de, gerçekleşen reel faizlerin negatif oldukları da görüldü. Ama ardından iktisat politikalarının inandırıcılıklarını tüketmesiyle nominal faizlerin aşırı yükselerek gerçekleşen reel faizi çılgın düzeylere taşıdığına şahit olduk.
Reel faiz 2002'den sonra adım adım istikrara kavuştu. 2006'da yüzde 8'e kadar geriledi. Haziran 2006 faiz şokunun ardından beklenen reel faiz tekrar yüzde 12'lere kadar yükseldi. Son dönemlerde genelde yüzde 10 civarında seyretti. Grafikte de görüldüğü gibi son birkaç ay içinde önce yüzde 8'e, ardından yüzde 5'e düştü. Bu, üzerinde önemle durulması gereken bir gelişme. Bundan böyle devlet bu oran civarında borçlanabilirse faizin reel yükü düşecek, büyümeyi destekleyen kamu harcamalarına daha fazla kaynak ayırmak mümkün olacak demektir. Düşük reel faiz, kısa dönemde artmakta olan bütçe açığının finansmanı açısından da büyük şanstır. Öte yandan düşük reel faiz özel sektörün yatırım iştahını da kabartacaktır. Kısacası düşük reel faiz Türkiye ekonomisini krizden sonra yüksek büyüme patikasına oturtmak için iyi bir fırsattır.
Krizin yarattığı fırsat
Sorun, reel faizin yüzde 5 civarında korunup korunamayacağıdır. Reel faizde hızlı düşüşü krize borçluyuz. Kriz talebi öldürdü, üstüne de enerji gibi temel fiyatlarda deflasyon yarattı. Ve enflasyon paldır küldür düşmeye başladı. Enflasyon baskısından kurtulan TCMB de politika faizini hızla indirdi. Ancak önemli olan piyasa faizinin TCMB'yi izlemiş olmasıdır. Piyasalar zaman zaman tereddüte kapılsalar da -piyasa faizinin TCMB'nin faiz indirimlerini izlemediği bu yılın ilk üç ayında olduğu gibi- (Bkz grafik)*, sonuç olarak ekonominin geleceğine güven seçimlerden sonra arttı ve beklenen reel faiz yüzde 5'e kadar geriledi.
Bu faiz düzeyinden geçen hafta Hazine çok rahat borçlandı ve paranın büyük bölümü dışardan geldi. Düşük faize rağmen kur da geriliyor. Neler oluyor? Gerçi Türkiye'nin risk primleri de düşüyor. Ama yine de geçmişe kıyasla uluslararası faiz ile yerli faiz arasındaki makas daralmış durumda. Geçmişte Türkiye Hazinesi uluslararası standartlara ve benzer ülkelere kıyasla yüksek reel faizler ödedi (Prakash Kanan, "Perspectives on High Real Interest Rates in Turkey", IMF WP/08/251). Nedenleri ayrı bir tartışma konusu, ancak bu yüksek faizlerde iktisat politikalarına, özelikle maliye politikasına olan güvenin rol oynadığı biliniyor. Öyleyse şimdi iktisat politikalarına daha çok mu güveniliyor? Yoksa gelecek birkaç ay içinde faizlerdeki ve kurdaki düşüş beklentisi mi geçici olarak bu etkiyi yaratıyor? Reel faiz düşüşünde küresel bunalımın etkisi ne ölçüde rol oynadı? Unutmayalım ABD faizlerinin düşmesi de bizim faizi aşağıya çekiyor. Bu sorulara kesin yanıtlarım yok. Bununla birlikte, düşük reel faizin hangi risklerle karşı karşıya olduğunu, dolayısıyla kalıcı olması için yapılması gerekenler konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşabilirim.
Reel faizin düşük düzeyde kalmasının önünde başlıca iki engel, iki risk görüyorum: 1) Reel faiz düzeyi ülke riskine ve rakip ülkelere kıyasla düşük kalabilir ve yabancı tahvile girmez. 2) Orta vadede enflasyon artar ve faizler yeniden yükselir.
Yabancı, tahvile girer mi
TCMB'nin yapması beklenen 50-75 baz puanlık ek faiz indirimlerinden sonra (14 Mayıs Perşembe yapılan dahil) kısa vadeli kazanç beklentisi son bulacağından, mevcut reel faiz düzeyi uluslararası yatırımcılar açısından yeterince cazip bulunmayabilir. Yatırımcı açısından ülke riski bu hesapta kritik bir rol oynayacaktır. Unutmayalım ki bu yıl bütçe 60 milyar civarında, geçen yıla kıyasla çok yüksek bir bütçe açığı gerçekleşecek. 2010'da bu kadar yüksek olmasa bile yine yüksek bir açık kaçınılmaz. Yabancı açısından rakip yatırım seçenekleri arasında Türkiye'yi ne daha cazip kılacaktır? Bunun yolu geri ödeme ve kur risklerini çok düşük tutmaktır. Riskleri düşük tutmanın yegâne yolu da IMF ve AB çıpalarını sağlam tutmaktan geçer.
IMF ile anlaşmaya varılacağını umuyorum. Sorunlar var ama IMF yönetimi de Türkiye'yi kaderine terk etmek istemiyor. Orta vadede maliye politikasının sıkılığı konusunda bir uzlaşmaya varılmak zorunda. Aksi takdirde risk primleri artacaktır. Ama IMF çıpası yetmez. Düşük TL faizinin cazip olabilmesi için (ABD faizlerinde anormal artışlar olmadığı varsayımı altında), Türkiye'nin AB'ye er ya da geç üye olacağı beklentisinin devam etmesi gerekiyor. AKP iktidarını en çok zorlayacak çıpa da AB çıpası olacaktır. Bu çıpa Türkiye demokrasisinin Avrupa standartlarına çıkarılmasını sağlayacak siyasal reformları gerektiriyor. Hükümetin niyeti var gibi. Ama onu demokratik reformlarda destekleyecek bir sosyal demokrat parti ortada yok. Kimi ince ayar çekme çabaları mevcutsa da askeri vesayet rejimi devam ediyor. Yeni büyüme modelinin önündeki en kritik eşik AB reformlarıdır.
Talep patlar mı
Henüz banka kredi faizleri piyasa faizi düzeyine uyarlanamadılar ve çok yüksek kaldılar. Bununla birlikte krizden çıkış batak riskini hızla azaltacağından rekabet, bankaları kredi faizlerini düşürmeye zorlayacaktır. Firmalara ve tüketicilere yönelik kredilerin reel faizleri de piyasa reel faizine uyum sağlayıp tarihsel olarak çok düşük düzeylere (örneğin yüzde 7-8 gibi) indiklerinde, yatırım malları, dayanıklı tüketim malları ile konut talebinde büyük bir patlama yaşanmaz mı? Özellikle hanehalklarının uluslararası standartlara kıyasla çok düşük borç oranlarına sahip oldukları düşünüldüğünde bu pekâlâ mümkündür.
Böyle bir talep patlaması gerçekleştiği takdirde enflasyon da hiç kuşkusuz güçlü biçimde uyarılacaktır. Talep patlaması yakın geçmişte fiyatlara yansıtılamayan kur artışlarını da fiyatlara yansıtmak için iyi bir fırsat olacaktır. Ayrıca küresel krizden çıkışla birlikte enerji fiyatları tırmanışa geçecektir. Bu durumda TCMB reel faiz düzeyini hissedilir ölçüde yükseltecek şiddette faiz artışı yapmak zorunda kalmaz mı? Kalabilir. Bu, enflasyonist baskıların yoğunluğuna bağlı olacaktır. TCMB'nin enflasyon hedefleri açısından bir hayli rahat olduğunu unutmayalım. Ama yine de ikili baskı altında enflasyon yükselişe geçebilir ve TCMB'nin sert faiz tepkisi zorunluluk olur.
Yeni modelin temelleri
Geçmişe dönüşten kurtulabilmek için vergi gelirini ve hanehalklarının tasarruflarını artıracak reformlar devreye girmek zorunda. Vergi tabanı genişlemek, kaçaklar asgariye indirilmek zorunda. İç talebi dizginleyerek ölçülü bir artışla sınırlamanın bir yolu da adam gibi vergi toplamaktan geçiyor. Kaldı ki genişleyen bütçe açıklarını orta vadede dizginlemenin de başka çaresi yok. Bu başarılamazsa kamu borçlanma baskısı zaten faizleri yükseltecektir.
Ancak mali sıkılaştırma yeterli olmayacaktır. Mutlaka hanehalklarının tasarruflarını artırmaları gerekiyor. Diğer ifade ile hanehalklarını düşük reel faizin caydırıcılığına aldırmadan mala hücum etmekten alıkoymak gerekiyor. Bu nasıl olacak? Zor iş. Böylesi köklü davranış değişikliği ancak köklü kurumsal düzenlemelerle mümkün olur. Özel emeklilik fonları cebri teşvik edilebilir. Örneğin kıdem tazminatı kaldırılabilir. Bu radikal önlem aynı zamanda işgücü maliyetini düşüreceğinden üretilen ama içeride tüketilmeyen fazlanın ihracını da destekleyecektir. Sağlık harcamalarına bireysel katkı artırılabilir. Son tahlilde iç tasarruf artışı eşzamanlı olarak ihracat artışı ile desteklenmezse zaten büyüme düşük kalır. Bu bakımdan rekabet gücünü artıracak her önlem kararlılıkla uygulanmalıdır.
Bunlar zor işlerdir. Ancak ağızlarda yavaş yavaş sakız olmaya başlayan yeni büyüme modeli içi boş bir retorik olmayacaksa, bütünlüğü ve tutarlılığı olan kapsamlı bir kurumsal reform paketi IMF ve AB çıpalarına destek olarak devreye girmelidir. Bunları AKP hükümeti başarabilir mi? Bilmiyorum.
Seygettin Gürsel
Demirel ile hesaplaşma vesilesi
Demokrat Parti kongresi hareketli ve renkli geçti. Hüsamettin Cindoruk'un adaylık yarışına dâhil olması bu hareketliliğin sebebi idi. ANAP'ın hazin akıbetinden sonra Merkez Sağ'ın küçülen mirasının, siyasette çıkış arayanlar için küçük de olsa bir umut olmasının garipsenecek tarafı yok.
Rüzgâr bazen tersine eser. Siyasette ağzınızla kuş tutmanız kâr etmez. Ama her şey değişime gebedir. Tedarikli olmak gerekir. Böyle bakınca, DP kongresinin gördüğü ilgiyi, siyasetin geleceğine yönelik işaret arayanlara bağlamak gerekir. Normal olmayan, kongreyi kazanmasına rağmen Hüsamettin Cindoruk'un iddiası. Bu iddiayı doğrudan Demirel'in "çıkmamış candan huy çıkmaz" hamlesi olarak okumak gerekir.
Hüsamettin Cindoruk'un çıkardığı ses, Demirel'in gölgesinde mezardan gelen nidalara benziyor. Türkiye'nin çok uzun yıllarını esir alan ve uğrunda ağır bedeller ödediğimiz ve artık toprağa gömüp, üzerini kat kat toprakla örttüğümüz; yani yok ettiğimiz bir siyaset yapma tarzı bu. Bu yaşlı siyasetçilerin hâlâ nefes alıp veriyor olması, siyaset tarzlarının da yaşadığını göstermiyor. Durum sadece kendi geçmişimizle bir hesaplaşma vesilesi yakalamamızdan ibaret.
Her şekle girebilen, omurgası bulunmayan bir politikacı idi Demirel. Cumhurbaşkanı sıfatıyla kariyerini noktalarken, 28 Şubat sürecinde gerçek kimliğini ve kişiliğini de anlama fırsatı yakaladık. Normal şartlar altında CHP'nin başında bulunması gereken bir politikacının, bir yanlışlık eseri merkez sağ politikayı neredeyse 40 yıla yakın tekeline aldığını anladık. Darbelerle giden ve darbelerden şikâyet eden Demirel'in su katılmamış bir darbeci olduğunu acı bir tecrübe ile öğrendik. Bugün 28 Şubat'ın gerçek mimarının Süleyman Demirel olduğunu biliyoruz. Politikadaki uzun ömrünün kendi ikbalinden başka hiçbir şeye değer vermeyen ilkesizliğinin eseri olduğunu da öğrenmiş olduk.
Kolay değil, Türkiye'nin neredeyse 40 yılında Demirel var. Demirel'in egemen olduğu bu kırk yılda politikaya egemen olan yapaylığın, ilkesizliğin, kişiliksizliğin etkilerinden henüz bütünüyle kurtulmuş değiliz. Cindoruk'un iddialı bir işe soyunabilmesi bile, bu durumu göstermiyor mu?
Cindoruk, Demirel mektebinden yetişen politikacılardan biri. Demirel'in yakın çevresine aldığı ve uzun yıllar birlikte çalıştığı "A takımı"nın bütün özellikleri Cindoruk'ta mevcut. Demirel, yakın çevresine alacağı politikacının önce iliklerini boşaltır, kişiliksiz bir yaratık haline getirir sonra da önemli görevler verirdi. Adı Demirel ile birlikte anılan politikacıların tamamının özelliği böyleydi. Her türlü pazarlığa açık olmak, siyaset aracılığıyla ele geçirdiği devletin imkânlarını güç sahiplerine peşkeş çekerek karşılığında iktidar garantileri almak, bu politika yapma biçiminin özüydü.
Demirel'in Mehmet Haberal'a verdiği "vatansever" destek, Cindoruk'un 367 meselesinde tam olarak hukuk ve demokrasi cinayetinin suç ortağı olması siyasî duruşlarının sonucu değil; o hâlâ "çıkmamış candaki huy"un tezahürleriydi. Bu yüzden demokrasi üzerinden Cindoruk'un siyasî misyonuna yöneltilen eleştirilerin, o kalın deriyi geçme imkânı yok.
Cindoruk'un mesajları mezardan gelen gürültüler. Proje mezarda üretilmiş bir proje. Sadece, eski düzende güç ve iktidar arayanların ne kadar çaresiz ve umutsuz olduklarını gösteriyor. Hesaplar, pazarlıklar ve dengeler üzerine devleti bir yerlere peşkeş çekerek siyaset yapma ve iktidar kapısı aralama imkânı hâlâ var mı? Eğer varsa ölüyü diriltmek de mümkün. Doğrusu, Demirel-Cindoruk ikilisinin çıkarttığı ses, sadece geçmişle bir hesaplaşma vesilesi olmalı.
Bu memleketi bir zamanlar kimler yönetmiş, kimlerin sözü değer taşımış? Allah bir daha göstermesin.
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Rüzgâr bazen tersine eser. Siyasette ağzınızla kuş tutmanız kâr etmez. Ama her şey değişime gebedir. Tedarikli olmak gerekir. Böyle bakınca, DP kongresinin gördüğü ilgiyi, siyasetin geleceğine yönelik işaret arayanlara bağlamak gerekir. Normal olmayan, kongreyi kazanmasına rağmen Hüsamettin Cindoruk'un iddiası. Bu iddiayı doğrudan Demirel'in "çıkmamış candan huy çıkmaz" hamlesi olarak okumak gerekir.
Hüsamettin Cindoruk'un çıkardığı ses, Demirel'in gölgesinde mezardan gelen nidalara benziyor. Türkiye'nin çok uzun yıllarını esir alan ve uğrunda ağır bedeller ödediğimiz ve artık toprağa gömüp, üzerini kat kat toprakla örttüğümüz; yani yok ettiğimiz bir siyaset yapma tarzı bu. Bu yaşlı siyasetçilerin hâlâ nefes alıp veriyor olması, siyaset tarzlarının da yaşadığını göstermiyor. Durum sadece kendi geçmişimizle bir hesaplaşma vesilesi yakalamamızdan ibaret.
Her şekle girebilen, omurgası bulunmayan bir politikacı idi Demirel. Cumhurbaşkanı sıfatıyla kariyerini noktalarken, 28 Şubat sürecinde gerçek kimliğini ve kişiliğini de anlama fırsatı yakaladık. Normal şartlar altında CHP'nin başında bulunması gereken bir politikacının, bir yanlışlık eseri merkez sağ politikayı neredeyse 40 yıla yakın tekeline aldığını anladık. Darbelerle giden ve darbelerden şikâyet eden Demirel'in su katılmamış bir darbeci olduğunu acı bir tecrübe ile öğrendik. Bugün 28 Şubat'ın gerçek mimarının Süleyman Demirel olduğunu biliyoruz. Politikadaki uzun ömrünün kendi ikbalinden başka hiçbir şeye değer vermeyen ilkesizliğinin eseri olduğunu da öğrenmiş olduk.
Kolay değil, Türkiye'nin neredeyse 40 yılında Demirel var. Demirel'in egemen olduğu bu kırk yılda politikaya egemen olan yapaylığın, ilkesizliğin, kişiliksizliğin etkilerinden henüz bütünüyle kurtulmuş değiliz. Cindoruk'un iddialı bir işe soyunabilmesi bile, bu durumu göstermiyor mu?
Cindoruk, Demirel mektebinden yetişen politikacılardan biri. Demirel'in yakın çevresine aldığı ve uzun yıllar birlikte çalıştığı "A takımı"nın bütün özellikleri Cindoruk'ta mevcut. Demirel, yakın çevresine alacağı politikacının önce iliklerini boşaltır, kişiliksiz bir yaratık haline getirir sonra da önemli görevler verirdi. Adı Demirel ile birlikte anılan politikacıların tamamının özelliği böyleydi. Her türlü pazarlığa açık olmak, siyaset aracılığıyla ele geçirdiği devletin imkânlarını güç sahiplerine peşkeş çekerek karşılığında iktidar garantileri almak, bu politika yapma biçiminin özüydü.
Demirel'in Mehmet Haberal'a verdiği "vatansever" destek, Cindoruk'un 367 meselesinde tam olarak hukuk ve demokrasi cinayetinin suç ortağı olması siyasî duruşlarının sonucu değil; o hâlâ "çıkmamış candaki huy"un tezahürleriydi. Bu yüzden demokrasi üzerinden Cindoruk'un siyasî misyonuna yöneltilen eleştirilerin, o kalın deriyi geçme imkânı yok.
Cindoruk'un mesajları mezardan gelen gürültüler. Proje mezarda üretilmiş bir proje. Sadece, eski düzende güç ve iktidar arayanların ne kadar çaresiz ve umutsuz olduklarını gösteriyor. Hesaplar, pazarlıklar ve dengeler üzerine devleti bir yerlere peşkeş çekerek siyaset yapma ve iktidar kapısı aralama imkânı hâlâ var mı? Eğer varsa ölüyü diriltmek de mümkün. Doğrusu, Demirel-Cindoruk ikilisinin çıkarttığı ses, sadece geçmişle bir hesaplaşma vesilesi olmalı.
Bu memleketi bir zamanlar kimler yönetmiş, kimlerin sözü değer taşımış? Allah bir daha göstermesin.
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
16 Mayıs 2009 Cumartesi
İnsanlık Güzeli için-Mustafa İslamoğlu
Bu yazıyı ona ayırayım, o Gül Yüzlü’den bu karanlık çaga birkaç soluklu gül efiltisi taşıyayım için oturdum yazıya.
Aklım kalbime dedi ki: Bugün sen dur, onu ben anlatacagım. Onun, tevhidi ruhuna sindirmiş varlık tasavvurunu ben yorumlayacagım.
Ebu Zer’e “Gel ey Ebu Zer” deyip, onun elinden tutup güneşin batışını seyretmeye gidişlerini, bunun insanlıgın bu kutlu ögretmeni tarafından verilen bir “okuma dersi” oldugunu, Ebu Zer’e batan güneşin ardından “Güneş nereye gitti ey Ebu Zer?” deyişini, Ebu Zer’in “Allah ve Elçisi daha iyi bilir” diye karşılık verince, bu her gün yaşanan fakat birçogumuzun hiç farketmedigi hatta ‘sıradan’ karşıladıgı kozmolojik olayı, bir ayeti tefsir eder gibi tefsire tabi tutarak “Güneş Allah’a secde etmeye gitti!” deyişini anlatacaktım.
Aslında bununla güneşin tabi oldugu kozmik kanunu hatırlattıgını, güneşin ‘bi-şuur’ bir Müslüman kardeşimiz oldugunu, onun tesmiyette kusur etmedigini, onun kendisi için konulan yasaya uymasının “güneşin secdesi” anlamına geldigini anlatacaktım.
Buradan yola çıkarak biz Müslümanların mensup oldugu hareketin degil bir cografyayla, bir bölgeyle, bir kavim kabile ya da milletle, insan nesliyle dahi sınırlı olmadıgını vurgulayacak; yerlerin ve göklerin, dagların ve denizlerin, ateşin ve suyun da bu hareketin “dogal” bir üyesi oldugunu dillendirecektim. “İnanmazsanız Hz. Nuh’a sorun: ‘Müslüman’ (Allah’ın yasasına teslim olmuş) su, kardeşinin başı sıkıştıgında, zi-şuur kardeşi Nuh’a nasıl yardım elini uzattıgını bizzat kendisi anlatsın” diyecektim. Yine, “İnanmazsanız İbrahim’e sorun, başı darda kaldıgında, ateş kardeşi, nasıl onun yanında yer aldıgını anlatsın” diyecektim.
Dahası, Sevgili Nebi’nin bu tavrının, varlıgı bir “ayet” bilip okumak oldugunu, okuyabilene etrafımızda okunmayı bekleyen sayısız ayetin bulundugunu, ders alacak olana etraftaki her şeyin ders verdigini söyleyecektim. “Hayatı bir okula çevirelim; “la” silgimiz olsun “illa” kalemimiz olsun!” diyecektim. “La ile silip, illa ile yazalım, ‘La ilahe’ deyip temizleyelim enkazı, ‘İllallah’ deyip yerine inşa edelim yepyeni bir hayatı” diyecektim.
Aman yanlış anlamayın uyarısında bulunarak bir şey daha söyleyecektim.
Ya Muhammed’in rolünü oyna, “ögreten” ol! Topla sokaklardan Ebu Zerleri, uzat ellerini çagın yetimlerine, öksüzlerine, kimsesizlerine, itilmiş-kakılmışlarına. Onlara hayatı okumayı, ölümü okumayı, baharı ve yazı, kışı ve güzü okumayı, yıkılışları ve yükselişleri, varlıgı ve yoklugu, bollugu ve darlıgı, acıyı ve sevinci, güneşi ve ayı, geceyi ve gündüzü, burayı ve öteyi okumayı ögret.
Ya Ebu Zer’in rolünü oyna, “ögrenen” ol! Oku her şeyi bir ayet gibi ve de ki: “Ben de kayıtsız şartsız teslim oldum alemlerin Rabbine!” Ben de güneş gibi olacagım; yalnız kuzuların degil, sırtlanların üzerine de dogacagım, yalnız güllere degil, ısırganlara da yayacagım ışıgımı!
Fakat yarasalardan etkilenmeyecegim, ne kadar çok olurlarsa olsunlar yok edemeyecekler ışıgımı. Ben aydınlıgı temsil edecegim; karanlıgın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara kalpli, kara katran ruhlu adamları, ben dogdugum zaman, gündüz gelince gece nereye giderse oraya gidecekler!
Evet, aklım bütün bunları söylemek için kalbimi ikna etmeye çabalarken, kalbim de savunmaya geçti ve aklıma dedi ki: Aman sen dur. Bu iş senin altından kalkamayacagın kadar agır. Sözün bittigi yerden konuştugunu unutma. Onu anlatma iddiası abartılı bir iddia. Hem onu anlatmak balı tarif etmeye benzemez mi? Balı görmemiş, tatmamış birine onu nasıl tarif edebilirsin ki? Sen en iyisi onun damagına bir parmak bal sür. Günlerce konuşarak yapamayacagını, bu şekilde yapabilirsin.
Aklım mazeret sunacak oldu, kalbim üsteledi:
“Hem unutma” dedi, “Unutma Muhammed muhabbettir. Muhabbet ise, akıl işi degil, yürek işidir. Kişi aklıyla degil kalbiyle sever. Onu hissetmeden onu anlamak ne mümkün? Onu sevmeden onu hissetmek ne mümkün?”
Aralarında kaldım. İkisine de dedim ki: O halde siz durun, sizin çocugunuz “şuur” konuşsun. Şuur sözü aldı, yürek imbiginde damıtıp akıl ipine dizdi: Şiir oldu.
Ey insan
Ey yüz akı gönül aydınlıgı
Kabul olmuş sadaka kadar güzel
Bir duygu sarıyor seni anan yüregimi
Bastıgın toprakla yıkadıgım gözüme
Şimdi güneş bile siyah görünüyor
Ey yüz akı gönül aydınlıgı
Ben kendime aglarken Uhud da aglar mıymış
Hıra’yı mahzun gördüm soramadım sevgili
Hasretinin dışında başka derdi var mıymış?
Ey insan
İçimde büyüttügüm tüm çiçekleri
Sana adıyorum
Itırları, yaseminleri, menekşeleri
Lale bana kalsın
Kapına çiçeklerin karalısı sunmaktan
Utanıyorum
Dua çıkmayan göge sevdalar çıkar mıymış
Bülbülünü kaybetmiş bu evrensel bahçede
Dikenler bile bir hoş gayrı gül kokar mıymış?
Aklım kalbime dedi ki: Bugün sen dur, onu ben anlatacagım. Onun, tevhidi ruhuna sindirmiş varlık tasavvurunu ben yorumlayacagım.
Ebu Zer’e “Gel ey Ebu Zer” deyip, onun elinden tutup güneşin batışını seyretmeye gidişlerini, bunun insanlıgın bu kutlu ögretmeni tarafından verilen bir “okuma dersi” oldugunu, Ebu Zer’e batan güneşin ardından “Güneş nereye gitti ey Ebu Zer?” deyişini, Ebu Zer’in “Allah ve Elçisi daha iyi bilir” diye karşılık verince, bu her gün yaşanan fakat birçogumuzun hiç farketmedigi hatta ‘sıradan’ karşıladıgı kozmolojik olayı, bir ayeti tefsir eder gibi tefsire tabi tutarak “Güneş Allah’a secde etmeye gitti!” deyişini anlatacaktım.
Aslında bununla güneşin tabi oldugu kozmik kanunu hatırlattıgını, güneşin ‘bi-şuur’ bir Müslüman kardeşimiz oldugunu, onun tesmiyette kusur etmedigini, onun kendisi için konulan yasaya uymasının “güneşin secdesi” anlamına geldigini anlatacaktım.
Buradan yola çıkarak biz Müslümanların mensup oldugu hareketin degil bir cografyayla, bir bölgeyle, bir kavim kabile ya da milletle, insan nesliyle dahi sınırlı olmadıgını vurgulayacak; yerlerin ve göklerin, dagların ve denizlerin, ateşin ve suyun da bu hareketin “dogal” bir üyesi oldugunu dillendirecektim. “İnanmazsanız Hz. Nuh’a sorun: ‘Müslüman’ (Allah’ın yasasına teslim olmuş) su, kardeşinin başı sıkıştıgında, zi-şuur kardeşi Nuh’a nasıl yardım elini uzattıgını bizzat kendisi anlatsın” diyecektim. Yine, “İnanmazsanız İbrahim’e sorun, başı darda kaldıgında, ateş kardeşi, nasıl onun yanında yer aldıgını anlatsın” diyecektim.
Dahası, Sevgili Nebi’nin bu tavrının, varlıgı bir “ayet” bilip okumak oldugunu, okuyabilene etrafımızda okunmayı bekleyen sayısız ayetin bulundugunu, ders alacak olana etraftaki her şeyin ders verdigini söyleyecektim. “Hayatı bir okula çevirelim; “la” silgimiz olsun “illa” kalemimiz olsun!” diyecektim. “La ile silip, illa ile yazalım, ‘La ilahe’ deyip temizleyelim enkazı, ‘İllallah’ deyip yerine inşa edelim yepyeni bir hayatı” diyecektim.
Aman yanlış anlamayın uyarısında bulunarak bir şey daha söyleyecektim.
Ya Muhammed’in rolünü oyna, “ögreten” ol! Topla sokaklardan Ebu Zerleri, uzat ellerini çagın yetimlerine, öksüzlerine, kimsesizlerine, itilmiş-kakılmışlarına. Onlara hayatı okumayı, ölümü okumayı, baharı ve yazı, kışı ve güzü okumayı, yıkılışları ve yükselişleri, varlıgı ve yoklugu, bollugu ve darlıgı, acıyı ve sevinci, güneşi ve ayı, geceyi ve gündüzü, burayı ve öteyi okumayı ögret.
Ya Ebu Zer’in rolünü oyna, “ögrenen” ol! Oku her şeyi bir ayet gibi ve de ki: “Ben de kayıtsız şartsız teslim oldum alemlerin Rabbine!” Ben de güneş gibi olacagım; yalnız kuzuların degil, sırtlanların üzerine de dogacagım, yalnız güllere degil, ısırganlara da yayacagım ışıgımı!
Fakat yarasalardan etkilenmeyecegim, ne kadar çok olurlarsa olsunlar yok edemeyecekler ışıgımı. Ben aydınlıgı temsil edecegim; karanlıgın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara kalpli, kara katran ruhlu adamları, ben dogdugum zaman, gündüz gelince gece nereye giderse oraya gidecekler!
Evet, aklım bütün bunları söylemek için kalbimi ikna etmeye çabalarken, kalbim de savunmaya geçti ve aklıma dedi ki: Aman sen dur. Bu iş senin altından kalkamayacagın kadar agır. Sözün bittigi yerden konuştugunu unutma. Onu anlatma iddiası abartılı bir iddia. Hem onu anlatmak balı tarif etmeye benzemez mi? Balı görmemiş, tatmamış birine onu nasıl tarif edebilirsin ki? Sen en iyisi onun damagına bir parmak bal sür. Günlerce konuşarak yapamayacagını, bu şekilde yapabilirsin.
Aklım mazeret sunacak oldu, kalbim üsteledi:
“Hem unutma” dedi, “Unutma Muhammed muhabbettir. Muhabbet ise, akıl işi degil, yürek işidir. Kişi aklıyla degil kalbiyle sever. Onu hissetmeden onu anlamak ne mümkün? Onu sevmeden onu hissetmek ne mümkün?”
Aralarında kaldım. İkisine de dedim ki: O halde siz durun, sizin çocugunuz “şuur” konuşsun. Şuur sözü aldı, yürek imbiginde damıtıp akıl ipine dizdi: Şiir oldu.
Ey insan
Ey yüz akı gönül aydınlıgı
Kabul olmuş sadaka kadar güzel
Bir duygu sarıyor seni anan yüregimi
Bastıgın toprakla yıkadıgım gözüme
Şimdi güneş bile siyah görünüyor
Ey yüz akı gönül aydınlıgı
Ben kendime aglarken Uhud da aglar mıymış
Hıra’yı mahzun gördüm soramadım sevgili
Hasretinin dışında başka derdi var mıymış?
Ey insan
İçimde büyüttügüm tüm çiçekleri
Sana adıyorum
Itırları, yaseminleri, menekşeleri
Lale bana kalsın
Kapına çiçeklerin karalısı sunmaktan
Utanıyorum
Dua çıkmayan göge sevdalar çıkar mıymış
Bülbülünü kaybetmiş bu evrensel bahçede
Dikenler bile bir hoş gayrı gül kokar mıymış?
Arıyla karıncanın hikâyesi...
Bediüzzaman Said Nursi buyurmuş ki, "Hayat-ı içtimaiyeye sahip olan mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya mübarek arı, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar.
Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-ilahi ile ihsan eder, yedirir." (28. Mektup)
Hırslı insan, iradesinin dışında ister. İsteğinde ölçü yoktur. Her ölçüsüzlük de bir felakettir. İslamiyet ölçü ve ahenk dinidir. Günümüzde pek çok insan, mal konusunda çok hırslı... Daha çok para kazanayım, daha çok malım mülküm olsun, daha çok şöhretim olsun diyerek, insan daima koşar.
Bir arkadaş vardı. Adamcağız haram helal dinlemeden, zengin olmaya çalışırdı. Ona dedik ki, "zengin olursun amma, açtığın yaralar tedavi edilmez." "Para her pisliğin üstünü örter." diye cevap vermişti. Sonra hastalandı. İlaçlar tesir etmez oldu. Doktorlar ümidi kestiğinde dedik ki, "hani para her derdin dermanı diyordun, her pisliği örter diyordun?" İnleyerek şu cevabı verdi: "Gerçeği anladım amma, çok geç..."
Yine hırsla çalışıp zengin olan bir arkadaşın çocuğu, babasının zenginliğiyle her pisliğe bulaşmıştı. Öyle kötü bir hayat yaşadı ki, babasının serveti de yetmez oldu. Ağlayarak bana gelmişti, "Ağabey, oturup evladımın ölmesi için dua ediyorum" demişti.
Hangi konuda hırs gösterilirse gösterilsin, sonu felakettir. Balık denizde yaşar amma, denizi içmez. Gemi, denizde gider amma, suyu içine alırsa batar. Para da bizler için deniz gibi olmalı. Para sevgisi, hırsı içimize girerse batarız.
Parasız hayat yaşanmaz. Fakat para hırsı kontrol edilebilir. İnsan her şeyden evvel, kendini idare etmeye memur edilmiş. Dünya ve ahiret saadetinin sırrı, insanın kendi kendini Müslüman'ca idare etmesinde düğümlenmiş.
Peygamber Efendimiz hasır üzerinde uyurmuş. Abdullah b. Mesud bir gün O'na (sas) demiş ki, "Anam babam sana feda olsun Ya Resulallah! Sana yumuşak bir döşek edinsek?" Peygamber Efendimiz, "Benim, dünya ile olan misalim, halim, bir ağacın altında biraz gölgelendikten sonra onu bırakarak yoluna devam eden bir süvarinin misali, gibidir" buyurmuş.
İnsan doymak bilmeyen bir mahlûktur. İster ki bütün dünya onun olsun. Hâlbuki ne yapacak dünyayı? Yiyeceği birkaç lokma...
Âlim bir zat, talebesine demiş ki, "Bu bahçeye meyve ağaçları dik." Talebe de söyleneni hemen yapmış. Ağaçlar hızla büyümüş ve gelişmiş. Bol bol meyve vermiş. Bahçe sahibi, ağaçlara ve dallara adeta hürmet eder olmuş. O alim şahıs, bir gün talebesini ziyarete gitmiş. Bakmış ki sürekli bahçeyle meşgul oluyor. Ağaçların dallarını kırarak yere atmış. Talebe dehşet içinde, "Aman hocam, bir hata mı yaptık?" diye sormuş. O da, "ben sana, ağaçları bahçeye dik dedim, kalbine değil!" diye sitem etmiş.
Hırs, yani sınırsız büyümeler organlarımızdan bitkilere kadar her şeyde felakettir. Allah, yağmurdaki felaketleri kaldırmış, yağmuru rahmet olarak yağdırıyor. Rüzgârdaki felaketleri kaldırmış, onu faydalı hale getirmiş.
Durmak da felaket, durmadan koşmak da... Çalışalım fakat İslamî ölçüler içinde çalışalım.
Hekimoğlu İsmail
Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-ilahi ile ihsan eder, yedirir." (28. Mektup)
Hırslı insan, iradesinin dışında ister. İsteğinde ölçü yoktur. Her ölçüsüzlük de bir felakettir. İslamiyet ölçü ve ahenk dinidir. Günümüzde pek çok insan, mal konusunda çok hırslı... Daha çok para kazanayım, daha çok malım mülküm olsun, daha çok şöhretim olsun diyerek, insan daima koşar.
Bir arkadaş vardı. Adamcağız haram helal dinlemeden, zengin olmaya çalışırdı. Ona dedik ki, "zengin olursun amma, açtığın yaralar tedavi edilmez." "Para her pisliğin üstünü örter." diye cevap vermişti. Sonra hastalandı. İlaçlar tesir etmez oldu. Doktorlar ümidi kestiğinde dedik ki, "hani para her derdin dermanı diyordun, her pisliği örter diyordun?" İnleyerek şu cevabı verdi: "Gerçeği anladım amma, çok geç..."
Yine hırsla çalışıp zengin olan bir arkadaşın çocuğu, babasının zenginliğiyle her pisliğe bulaşmıştı. Öyle kötü bir hayat yaşadı ki, babasının serveti de yetmez oldu. Ağlayarak bana gelmişti, "Ağabey, oturup evladımın ölmesi için dua ediyorum" demişti.
Hangi konuda hırs gösterilirse gösterilsin, sonu felakettir. Balık denizde yaşar amma, denizi içmez. Gemi, denizde gider amma, suyu içine alırsa batar. Para da bizler için deniz gibi olmalı. Para sevgisi, hırsı içimize girerse batarız.
Parasız hayat yaşanmaz. Fakat para hırsı kontrol edilebilir. İnsan her şeyden evvel, kendini idare etmeye memur edilmiş. Dünya ve ahiret saadetinin sırrı, insanın kendi kendini Müslüman'ca idare etmesinde düğümlenmiş.
Peygamber Efendimiz hasır üzerinde uyurmuş. Abdullah b. Mesud bir gün O'na (sas) demiş ki, "Anam babam sana feda olsun Ya Resulallah! Sana yumuşak bir döşek edinsek?" Peygamber Efendimiz, "Benim, dünya ile olan misalim, halim, bir ağacın altında biraz gölgelendikten sonra onu bırakarak yoluna devam eden bir süvarinin misali, gibidir" buyurmuş.
İnsan doymak bilmeyen bir mahlûktur. İster ki bütün dünya onun olsun. Hâlbuki ne yapacak dünyayı? Yiyeceği birkaç lokma...
Âlim bir zat, talebesine demiş ki, "Bu bahçeye meyve ağaçları dik." Talebe de söyleneni hemen yapmış. Ağaçlar hızla büyümüş ve gelişmiş. Bol bol meyve vermiş. Bahçe sahibi, ağaçlara ve dallara adeta hürmet eder olmuş. O alim şahıs, bir gün talebesini ziyarete gitmiş. Bakmış ki sürekli bahçeyle meşgul oluyor. Ağaçların dallarını kırarak yere atmış. Talebe dehşet içinde, "Aman hocam, bir hata mı yaptık?" diye sormuş. O da, "ben sana, ağaçları bahçeye dik dedim, kalbine değil!" diye sitem etmiş.
Hırs, yani sınırsız büyümeler organlarımızdan bitkilere kadar her şeyde felakettir. Allah, yağmurdaki felaketleri kaldırmış, yağmuru rahmet olarak yağdırıyor. Rüzgârdaki felaketleri kaldırmış, onu faydalı hale getirmiş.
Durmak da felaket, durmadan koşmak da... Çalışalım fakat İslamî ölçüler içinde çalışalım.
Hekimoğlu İsmail
Tersine çevrilmiş laiklik
ABD Uluslararası Dinî Özgürlükler Komisyonu'nun 2009 raporunda Türkiye, "insanların diledikleri gibi ibadet etme ya da hiç ibadet etmeme özgürlüklerinin tehlikede olduğu" ülkeler arasında sayıldı. Rapora göre, Türkiye'nin sorunu "çoğunluğa ama özellikle de azınlıktaki dinsel topluluklara mensup pek çok yurttaşın dinî özgürlüklerinin ihlal edilmesine yol açan" resmi laiklik yorumundan kaynaklanmakta.
(Today's Zaman, 2 Mayıs) Anlaşılan, Türkiye'de uygulanan laikliğin, özünde herkese inanç özgürlüğünün güven altına alınması demek olan laikliği tersine çevirdiği Batı'da da giderek farkına varılmakta. Zira Batı ülkelerinden gelen akademisyen ve gazetecilerin çok sık laikliğimizle ilgili sorularına muhatap oluyorum. Onlara şunları anlatıyorum:
Uluslararası yazında Türkiye'den "laik demokratik rejime sahip Müslüman ülke" olarak söz ediliyor. Ne var ki Türkiye'nin bu sıfatlarının her biri açıklanmaya muhtaç. Evet, Türkiye esas olarak bir demokrasi. Ne var ki rejim üzerinde devam eden bürokratik vesayet, askerin siyasi rolü, ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar Türk demokrasisini sakat kılıyor.
Evet, Türkiye Müslümanların büyük çoğunlukta olduğu bir ülke. Ama Türkiye'de İslam büyük bir çeşitlilik gösteriyor. Çoğunluktaki Sünniler arasında İslam'ın Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) tarafından temsil edilen resmi yorumu yanında, kökleri 9 ve 10. yüzyıllara kadar uzanan tarikatların Halk İslamı yorumları var. Kaynağını tarikatlardan alan ama tarikat olmayan, dini cemaatler ve din–temelli gönüllü toplumsal hareketler var. Sünni çoğunluğun yanında Alevi azınlık var. Bir kısmı Aleviliği İslam'ın bir mezhebi sayıyor, diğerleri ayrı bir inanç olarak anlıyor. Gayrimüslim azınlıklar mevcut olduğu gibi, dindar olmayan Müslümanlar ve marjinal de olsa hiçbir dine inanmayanlar da var.
Evet, Türkiye yasaların tümüyle laik olduğu bir ülke. Laiklik bağlamında en büyük başarısı bu. Osmanlı döneminde dahi padişahların koyduğu (örfi) yasalar, her zaman dinî (Şer'i) yasalara ağır bastı. 19. yüzyıldan başlayarak Şer'i yasalar yerini laik yasalara bıraktı. Bu süreç Cumhuriyet'le tamamlandı. Ne var ki Türkiye'de din ve devlet birbirinden ayrılmış değil. Devletin anayasada yazılı olmayan bir dini var. Devlet, dini ve eğitimini 1923'te kurulan DİB aracılığıyla tekelinde tutuyor; tektip kimlik politikasının bir aracı olarak kullanıyor. DİB'in yorum dışında kalan İslam inançları ve 1924 Lozan anlaşmasında sayılanlar dışındaki gayrimüslim azınlıklar yok sayılıyor.
DİB, gayrimüslimler dahil bütün yurttaşların ödediği vergilerle finanse ediliyor. Partilere DİB'in genel idare içinde yer almasını sorgulamak yasak. 1982'den bu yana okullarda esas olarak DİB İslamı'nı içeren zorunlu din dersleri okutuluyor. Gerek Müslüman çoğunluğun, gerekse gayrimüslim azınlıkların dinî özgürlükleri üzerinde çeşitli kısıtlamalar var. Keyfi olarak tanımlanan "kamusal alan"da başörtüsü yasak. Devletin kurduğu imam hatip okullarının mezunlarına üniversiteye girişte ayrımcılık uygulanıyor. 15 yaşını doldurmayanların Kur'an kurslarına gitmeleri yasak. Alevilerin cemevlerine ibadethane statüsü tanınmıyor. Gayrimüslimler din adamı yetiştirecek okul açamıyor, kamu görevlerinden dışlanıyor. Dinî inancı yaymak yasak değil, ama misyonerlik milli kimliğe tehdit olarak görülüyor.
Bu politikaların temelinde, Cumhuriyet'in kuruluş döneminde, bir tek–parti yönetimi altında benimsenen laiklik anlayışı var. O dönemde Batı'da yaygın pozitivist felsefeden etkilenen bu anlayışa göre: Modern bir toplum ancak dinsel inanışların–düşüncenin yerini bilimsel anlayışın aldığı, dinin vicdanlarla sınırlı olduğu bir toplum olabilir. İslam dini laiklikle ve modernlikle bağdaşmaz. Onun için devletin dini denetlemesi, dinî özgürlüklere kısıtlama getirmesi gerekir. Tek–parti döneminde geliştirilen laiklik anlayışı, 21. yüzyıl Türkiye'sinin ihtiyaçlarıyla kesinlikle bağdaşmıyor. Bu anlayışıyla Türkiye açık ve demokratik bir toplum olamıyor.
Şahin Alpay
(Today's Zaman, 2 Mayıs) Anlaşılan, Türkiye'de uygulanan laikliğin, özünde herkese inanç özgürlüğünün güven altına alınması demek olan laikliği tersine çevirdiği Batı'da da giderek farkına varılmakta. Zira Batı ülkelerinden gelen akademisyen ve gazetecilerin çok sık laikliğimizle ilgili sorularına muhatap oluyorum. Onlara şunları anlatıyorum:
Uluslararası yazında Türkiye'den "laik demokratik rejime sahip Müslüman ülke" olarak söz ediliyor. Ne var ki Türkiye'nin bu sıfatlarının her biri açıklanmaya muhtaç. Evet, Türkiye esas olarak bir demokrasi. Ne var ki rejim üzerinde devam eden bürokratik vesayet, askerin siyasi rolü, ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar Türk demokrasisini sakat kılıyor.
Evet, Türkiye Müslümanların büyük çoğunlukta olduğu bir ülke. Ama Türkiye'de İslam büyük bir çeşitlilik gösteriyor. Çoğunluktaki Sünniler arasında İslam'ın Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) tarafından temsil edilen resmi yorumu yanında, kökleri 9 ve 10. yüzyıllara kadar uzanan tarikatların Halk İslamı yorumları var. Kaynağını tarikatlardan alan ama tarikat olmayan, dini cemaatler ve din–temelli gönüllü toplumsal hareketler var. Sünni çoğunluğun yanında Alevi azınlık var. Bir kısmı Aleviliği İslam'ın bir mezhebi sayıyor, diğerleri ayrı bir inanç olarak anlıyor. Gayrimüslim azınlıklar mevcut olduğu gibi, dindar olmayan Müslümanlar ve marjinal de olsa hiçbir dine inanmayanlar da var.
Evet, Türkiye yasaların tümüyle laik olduğu bir ülke. Laiklik bağlamında en büyük başarısı bu. Osmanlı döneminde dahi padişahların koyduğu (örfi) yasalar, her zaman dinî (Şer'i) yasalara ağır bastı. 19. yüzyıldan başlayarak Şer'i yasalar yerini laik yasalara bıraktı. Bu süreç Cumhuriyet'le tamamlandı. Ne var ki Türkiye'de din ve devlet birbirinden ayrılmış değil. Devletin anayasada yazılı olmayan bir dini var. Devlet, dini ve eğitimini 1923'te kurulan DİB aracılığıyla tekelinde tutuyor; tektip kimlik politikasının bir aracı olarak kullanıyor. DİB'in yorum dışında kalan İslam inançları ve 1924 Lozan anlaşmasında sayılanlar dışındaki gayrimüslim azınlıklar yok sayılıyor.
DİB, gayrimüslimler dahil bütün yurttaşların ödediği vergilerle finanse ediliyor. Partilere DİB'in genel idare içinde yer almasını sorgulamak yasak. 1982'den bu yana okullarda esas olarak DİB İslamı'nı içeren zorunlu din dersleri okutuluyor. Gerek Müslüman çoğunluğun, gerekse gayrimüslim azınlıkların dinî özgürlükleri üzerinde çeşitli kısıtlamalar var. Keyfi olarak tanımlanan "kamusal alan"da başörtüsü yasak. Devletin kurduğu imam hatip okullarının mezunlarına üniversiteye girişte ayrımcılık uygulanıyor. 15 yaşını doldurmayanların Kur'an kurslarına gitmeleri yasak. Alevilerin cemevlerine ibadethane statüsü tanınmıyor. Gayrimüslimler din adamı yetiştirecek okul açamıyor, kamu görevlerinden dışlanıyor. Dinî inancı yaymak yasak değil, ama misyonerlik milli kimliğe tehdit olarak görülüyor.
Bu politikaların temelinde, Cumhuriyet'in kuruluş döneminde, bir tek–parti yönetimi altında benimsenen laiklik anlayışı var. O dönemde Batı'da yaygın pozitivist felsefeden etkilenen bu anlayışa göre: Modern bir toplum ancak dinsel inanışların–düşüncenin yerini bilimsel anlayışın aldığı, dinin vicdanlarla sınırlı olduğu bir toplum olabilir. İslam dini laiklikle ve modernlikle bağdaşmaz. Onun için devletin dini denetlemesi, dinî özgürlüklere kısıtlama getirmesi gerekir. Tek–parti döneminde geliştirilen laiklik anlayışı, 21. yüzyıl Türkiye'sinin ihtiyaçlarıyla kesinlikle bağdaşmıyor. Bu anlayışıyla Türkiye açık ve demokratik bir toplum olamıyor.
Şahin Alpay
Özgürlüğün ve hoşgörünün kriterleri
CNNTürk'te dile getirdiğim görüşlerim günlerce malum medya grubu tarafından provokatif bir biçimde gündeme taşındı. Konuyu manşete çıkaran Milliyet Gazetesi beni "ortaçağ kafalı" ilan etti. Üste de "Bir zamanlar o da 'hoşgörülü'ydü!" koymayı uygun gördü.
AK Parti'yi, cemaatleri, bazı muhafazakâr-geleneksel çevreleri eleştirdiğim zaman beni "demokrat, özgürlükçü" ilan edenler, sıra eşcinsellerin eleştirisine geldiğinde "ortaçağ kafalı" diyorlar. 30 senedir herkes için özgürlüğü, bir arada yaşamayı, diyaloğu ve hoşgörüyü savunuyorum. Bu kavramların politik kültürümüzde yerleşmesinde sağladığım katkıyı hakkımda yapılmış yerli ve yabancı tezler ortaya koymaya yeter. Görüşlerimden vazgeçmiş değilim. Eleştirilmeyi hak eden her düşünceyi eleştiririm. Benim üzerimden bir taşla iki kuş vurulmak isteniyor:
1) Linç kampanyasında asıl hedef ben değil, "diyalog ve hoşgörü"yü savunanlardır. Bu sayede hem belli cemaatlere saldırılmış oluyor, hem "mahalle baskısı" propagandasını takviye edip mevcut iktidar zayıflatılmak isteniyor.
2) Gerçek gündem Ergenekon, Kürt sorunu konusundaki açılımlardır. Gündemi değiştirmeye çalışmak klasik bir taktiktir.
Eşcinsellere gelince. Ben tabii ki, eşcinsellerin Irak ve Afganistan savaşında kategorik olarak sivilleri öldürdükleri kanaatinde değilim. Tartışılan bir konudan söz ettim. Irak'ta utanç verici işkenceleri ve sivil katliam suçunu işleyenlerin, bu suçları hangi saiklerle işledikleri Ortadoğu'da tartışılıyor; belirleyici ve etkileyici faktörleri bulmaya çalışıyorlar. Bir görüşe göre işgalden önce ABD'liler bölge halkı üzerinde derinlemesine araştırmalar yapıp şu sonuca varmışlar: "İşgale karşı direnci kırmanın yolu, Ortadoğu halkının çok değer verdiği onurlarını (şeref) kırmaktan geçer." Bunun için de onları utanç verici tutum ve durumların içine düşürmek lazım. Ebu Gurayb Hapishanesi'nde açığa çıkan yüz kızartıcı işkence ve bazı Amerikan askerlerinin Iraklı erkek esirlerin ırzlarına geçmeleri, direncin kaynağı olan şerefi zedelemekle ilgilidir. Bu işte eşcinsel askerleri kullanmışlardır. Öne sürülen diğer bir görüşe göre, hava saldırılarında özellikle sivilleri katledenler arasında eşcinseller daha istekli, daha agresif davranıyorlar. Bu tabii ki kanıtlanmış değildir, bir iddiadır. Her iddia gibi kanıtlanırsa eğer, bir gerçeklik kazanır. Ama tezler, iddialar sadece laboratuvarlarda kanıtlanmazlar; tartışılırlar. Tartışma, doğrunun anlaşılması için gereklidir; ifade özgürlüğü bunun için gereklidir.
Hepsi değilse bile, sıkı örgütlü eşcinseller, her türlü eleştiriden muaf tutulmak, kendilerine özgü hukukî ve toplumsal imtiyaz tanınsın istiyorlar. Yani cumhurbaşkanı, başbakan, hükümet, asker bile eleştirilecek, dinle ilgili konuşulmamış hiçbir konu kalmayacak; ama eşcinsellere kimse en ufak bir eleştiri yöneltmeyecek. Onlar tercihlerini savunacaklar, hatta başkalarına empoze edecekler, aileler ise çocuklarını bu tercihe karşı koruyamayacaklar, eleştirenleri, "bize karşı nefret suçu işliyorsun" diye kıyameti koparacaklar. Bu olamaz!
Özgürlükleri savunmanın, hoşgörünün kriterleri nelerdir? Demokrasilerde bazı gruplar eleştiriden muaf tutulabilir mi? Hayır. Bir arada yaşama iradesini gösterenler, başkalarının farklılıklarını kabul ederler. Mademki kendileri farklıdır, farklılıklarını koruma ve başkalarında beğenmediği düşünceleri, davranışları eleştirme hakkına sahip olmalılar. İfade özgürlüğü bunu gerektirir. Hoşgörü, tasvip etmediğimiz düşünce ve yaşama tarzlarına gösterdiğimiz tahammüldür; tahammül ederiz, ama tasvip etmek zorunda değiliz. Eşcinseller, bununla yetinmiyorlar, bizden onları tasvip etmemizi, çocuklarımızı da kendileri gibi yapmaya çalışırlarken sesimizi kısmamızı istiyorlar.
Benim söylediklerim şu: "2004 değişikliğinden sonra cinsel tercihleri tartışmak veya toplumun nefretini bunun üzerine çekmek suç oldu. Bunun aleyhinde tahkir edici propagandalar yapılamaz. İnsanın cinsel tercihlerde bulunma hakkı varsa onları eleştirme hakkı da olmalı. Mazbut paradigmadan dünyaya bakan insan, cinsel tercihte bulunan insanı eleştirme hakkına sahip (olmalıdır). Cinsel tercihte bulunan insan bu tercihini evrensel doğru olarak empoze edemez. Ben çocuklarımın ve torunlarımın eşcinsel olmasını istemem. Olmaması için de elimden geleni yaparım. Eşcinsellere karşı bir nefret ve ayrımcılık da gütmem." Bu sözlerin neresinde ırkçılık veya nefret suçu var?
Ali Bulaç
AK Parti'yi, cemaatleri, bazı muhafazakâr-geleneksel çevreleri eleştirdiğim zaman beni "demokrat, özgürlükçü" ilan edenler, sıra eşcinsellerin eleştirisine geldiğinde "ortaçağ kafalı" diyorlar. 30 senedir herkes için özgürlüğü, bir arada yaşamayı, diyaloğu ve hoşgörüyü savunuyorum. Bu kavramların politik kültürümüzde yerleşmesinde sağladığım katkıyı hakkımda yapılmış yerli ve yabancı tezler ortaya koymaya yeter. Görüşlerimden vazgeçmiş değilim. Eleştirilmeyi hak eden her düşünceyi eleştiririm. Benim üzerimden bir taşla iki kuş vurulmak isteniyor:
1) Linç kampanyasında asıl hedef ben değil, "diyalog ve hoşgörü"yü savunanlardır. Bu sayede hem belli cemaatlere saldırılmış oluyor, hem "mahalle baskısı" propagandasını takviye edip mevcut iktidar zayıflatılmak isteniyor.
2) Gerçek gündem Ergenekon, Kürt sorunu konusundaki açılımlardır. Gündemi değiştirmeye çalışmak klasik bir taktiktir.
Eşcinsellere gelince. Ben tabii ki, eşcinsellerin Irak ve Afganistan savaşında kategorik olarak sivilleri öldürdükleri kanaatinde değilim. Tartışılan bir konudan söz ettim. Irak'ta utanç verici işkenceleri ve sivil katliam suçunu işleyenlerin, bu suçları hangi saiklerle işledikleri Ortadoğu'da tartışılıyor; belirleyici ve etkileyici faktörleri bulmaya çalışıyorlar. Bir görüşe göre işgalden önce ABD'liler bölge halkı üzerinde derinlemesine araştırmalar yapıp şu sonuca varmışlar: "İşgale karşı direnci kırmanın yolu, Ortadoğu halkının çok değer verdiği onurlarını (şeref) kırmaktan geçer." Bunun için de onları utanç verici tutum ve durumların içine düşürmek lazım. Ebu Gurayb Hapishanesi'nde açığa çıkan yüz kızartıcı işkence ve bazı Amerikan askerlerinin Iraklı erkek esirlerin ırzlarına geçmeleri, direncin kaynağı olan şerefi zedelemekle ilgilidir. Bu işte eşcinsel askerleri kullanmışlardır. Öne sürülen diğer bir görüşe göre, hava saldırılarında özellikle sivilleri katledenler arasında eşcinseller daha istekli, daha agresif davranıyorlar. Bu tabii ki kanıtlanmış değildir, bir iddiadır. Her iddia gibi kanıtlanırsa eğer, bir gerçeklik kazanır. Ama tezler, iddialar sadece laboratuvarlarda kanıtlanmazlar; tartışılırlar. Tartışma, doğrunun anlaşılması için gereklidir; ifade özgürlüğü bunun için gereklidir.
Hepsi değilse bile, sıkı örgütlü eşcinseller, her türlü eleştiriden muaf tutulmak, kendilerine özgü hukukî ve toplumsal imtiyaz tanınsın istiyorlar. Yani cumhurbaşkanı, başbakan, hükümet, asker bile eleştirilecek, dinle ilgili konuşulmamış hiçbir konu kalmayacak; ama eşcinsellere kimse en ufak bir eleştiri yöneltmeyecek. Onlar tercihlerini savunacaklar, hatta başkalarına empoze edecekler, aileler ise çocuklarını bu tercihe karşı koruyamayacaklar, eleştirenleri, "bize karşı nefret suçu işliyorsun" diye kıyameti koparacaklar. Bu olamaz!
Özgürlükleri savunmanın, hoşgörünün kriterleri nelerdir? Demokrasilerde bazı gruplar eleştiriden muaf tutulabilir mi? Hayır. Bir arada yaşama iradesini gösterenler, başkalarının farklılıklarını kabul ederler. Mademki kendileri farklıdır, farklılıklarını koruma ve başkalarında beğenmediği düşünceleri, davranışları eleştirme hakkına sahip olmalılar. İfade özgürlüğü bunu gerektirir. Hoşgörü, tasvip etmediğimiz düşünce ve yaşama tarzlarına gösterdiğimiz tahammüldür; tahammül ederiz, ama tasvip etmek zorunda değiliz. Eşcinseller, bununla yetinmiyorlar, bizden onları tasvip etmemizi, çocuklarımızı da kendileri gibi yapmaya çalışırlarken sesimizi kısmamızı istiyorlar.
Benim söylediklerim şu: "2004 değişikliğinden sonra cinsel tercihleri tartışmak veya toplumun nefretini bunun üzerine çekmek suç oldu. Bunun aleyhinde tahkir edici propagandalar yapılamaz. İnsanın cinsel tercihlerde bulunma hakkı varsa onları eleştirme hakkı da olmalı. Mazbut paradigmadan dünyaya bakan insan, cinsel tercihte bulunan insanı eleştirme hakkına sahip (olmalıdır). Cinsel tercihte bulunan insan bu tercihini evrensel doğru olarak empoze edemez. Ben çocuklarımın ve torunlarımın eşcinsel olmasını istemem. Olmaması için de elimden geleni yaparım. Eşcinsellere karşı bir nefret ve ayrımcılık da gütmem." Bu sözlerin neresinde ırkçılık veya nefret suçu var?
Ali Bulaç
Siyasal merkezin işsizliği
Kimi konular. Ve kimi derin sosyal yaralar var ki. Yazı çözüme yardımcı olmaz. Konu ya da kangren olmuş sorun, yazıyı eskitir. Dün. İşsizliğin yüzde 16’yla tarihi bir rekor kırdığını, işsiz sayısının 4 milyona dayandığını görünce, bu gerçeği anımsadım.
Üstelik, ‘işi’ olan da bu ağır ve buhranlı konuya dönüp bakmaz... İşsizliği gittikçe toplumsal düzeni tehdit eden bir TNT kalıbı olarak değil, kişisel bir sorun olarak algılar ve pas geçer...
* * *
İşsizlik ‘kangren’ olmuş bir konu ama bir öncekine göre daha da yükselen dünkü rakamlar, bu meselenin sadece herhangi bir uzvu, kolu ya da bacağı değil, doğrudan gövdeyi de sarmaya başladığını gösteriyor...
Sessiz kalarak geçiştirilemeyecek bir çığlık var ve bu çığlık hem daha yükseliyor, hem de daha yakınlaşıyor.
Üstelik açıklanan daha Şubat ayı...
Bir önceki yılın aynı dönemine göre işsiz sayısı 1 milyon 125 bin kişi artarak 2 milyon 677 binden 3 milyon 802 bine çıkmış...
Bir de ‘umutsuzlar’ olarak bilinen, iş aramayan ama çalışmaya hazır olanlar var...
Onların da sayısı 393 bin kişi artarak 2 milyon 486 bine yükselmiş.
* * *
İşsizlik hızlanarak artıyor...
Ve çalışanların sayısı da gittikçe azalıyor...
Şubat döneminde Türkiye’nin nüfusu 70 milyon 236 bin kişi...
Çalışma çağındaki nüfus ise 51 milyon 360 bin kişi...
‘Çalışabilir ‘ bunca insan var ama...
Çalışan çok az... Rakam olarak söylersek, sadece 19 milyon 779 bin kişi çalışmakta...
Yani işsizliğin yeni tarihsel rekoru ile istihdam oranı yüzde 39,3’ten yüzde 38,5’e inerek biraz daha azaldı...
Bu Avrupa’nın en düşük oranlarından biri.
* * *
Çalışabilir nüfusun yarısı bile çalışmıyor...
Peki, çalışanlar nerede çalışıyor?
Şubat döneminde 2 milyon 948 bini kamuda olmak üzere istihdam edilen 19 milyon 779 bin kişinin...
Yüzde 22,2’si tarım...
Yüzde 20,5’i sanayi...
Yüzde 4,9’u inşaat...
Ve yüzde 52,4’ü ise hizmetler sektöründe çalışmakta...
Tarımda çalışan ne kadarmış?
Yüzde 22... Bu rakam büyük bir başarı sağlanarak yüzde 40’lardan buraya geldi... Ama AB’de tarımda çalışanların oranı yüzde 5’i geçmiyor... Hala ağır bir tarım ülkesi olmaya devam ediyoruz.
* * *
Çalışanların bir de sosyal kategorilerine bakalım...
İstihdam edilenlerin yüzde 73,8’i erkek nüfustan oluşuyor... Yüzde 58,1’i lise altı eğitimli.
Ne demek?
Kadınlar iş hayatında pek azlar ve çalışan erkeklerin ezici bir çoğunluğu da eğitimsiz, daha doğrusu mesleksiz demek...
Sosyal kategorilere gelince...
Çalışanların yüzde 60,2’si ücretli, maaşlı ve yevmiyeli...
Yüzde 28,2’si kendi hesabına ve işveren...
Yüzde 11,6’sı ücretsiz aile işçisi. Bu, gelişmiş hiçbir ülkede görülmeyen hala büyük bir kategori... Ve ‘tarımdaki gizli işsizler’ anlamına geliyor...
Gene istihdam edilenlerin yüzde 57,9’u ‘1-9 kişi arası’ çalışanı olan işyerlerinde çalışıyor. Yani mütevazı atölyelerde...
Rakamları uzun uzadıya teşrih masasına yatırmaya gerek yok... Kısaca ‘Bilgi Toplumu’na geçmiş ülkelerdeki istihdamla kıyaslayınca, ‘Sanayi Dönemi’nin henüz başındaymışız gibi bir izlenim bile doğabiliyor...
* * *
İşsizliğe geri dönelim...
Kentte işsizlik oranı yüzde 13,4’ten yüzde 18,1’e...
Kırsalda işsizlik oranı yüzde 8,5’ten yüzde 11,9’a çıkmış...
Genç nüfusta da işsizlik oranı yüzde 21,5’ten yüzde 28,6’a fırlamış.
Peki, bu işsizlerin ortak ‘robot portresi’ ne?
Yüzde 74,5’i erkek nüfus...
Yüzde 62’si lise altı eğitimli...
Yüzde 20,3’ü bir yıl ve daha uzun süredir iş arıyor...
En vurucu...
En yakıcı...
En kavurucu rakam hangisi?
Yüzde 62’sinin lise altı eğitimli olması...
Bu işsizlerin aynı zamanda mesleksiz olduğunu da ortaya koyuyor...
Sadece bir işsizlik değil...
Bir de çok derin ‘mesleksizlik’ sorunu var...
* * *
Bir kangrene dönmeye başlayan işsizlik üzerinden toplumsal resmimizi ince ince neden resmetmeye çalıştım?
Çünkü kendini deviren Kenan Evren ile sarmaş dolaş açılışlara giden ve 12 Eylül rejiminden hiçbir huzursuzluk duymadığı için kılını bile kıpırdatmayan Süleyman Demirel şefliğinde ‘siyasal merkez’ toparlanıp ülkeyi kurtaracakmış...
Bu işsizliğe ve mesleksizliğe aldırmayıp, hepimizi biraz daha fazla ‘Ankaralılaştırma’ arzusu anlamına geliyor...
Öyle olmasa, sizin ‘siyasal merkez’ dediğiniz anlayış böyle tuz buz mu olurdu?
Mehmet Altan
Üstelik, ‘işi’ olan da bu ağır ve buhranlı konuya dönüp bakmaz... İşsizliği gittikçe toplumsal düzeni tehdit eden bir TNT kalıbı olarak değil, kişisel bir sorun olarak algılar ve pas geçer...
* * *
İşsizlik ‘kangren’ olmuş bir konu ama bir öncekine göre daha da yükselen dünkü rakamlar, bu meselenin sadece herhangi bir uzvu, kolu ya da bacağı değil, doğrudan gövdeyi de sarmaya başladığını gösteriyor...
Sessiz kalarak geçiştirilemeyecek bir çığlık var ve bu çığlık hem daha yükseliyor, hem de daha yakınlaşıyor.
Üstelik açıklanan daha Şubat ayı...
Bir önceki yılın aynı dönemine göre işsiz sayısı 1 milyon 125 bin kişi artarak 2 milyon 677 binden 3 milyon 802 bine çıkmış...
Bir de ‘umutsuzlar’ olarak bilinen, iş aramayan ama çalışmaya hazır olanlar var...
Onların da sayısı 393 bin kişi artarak 2 milyon 486 bine yükselmiş.
* * *
İşsizlik hızlanarak artıyor...
Ve çalışanların sayısı da gittikçe azalıyor...
Şubat döneminde Türkiye’nin nüfusu 70 milyon 236 bin kişi...
Çalışma çağındaki nüfus ise 51 milyon 360 bin kişi...
‘Çalışabilir ‘ bunca insan var ama...
Çalışan çok az... Rakam olarak söylersek, sadece 19 milyon 779 bin kişi çalışmakta...
Yani işsizliğin yeni tarihsel rekoru ile istihdam oranı yüzde 39,3’ten yüzde 38,5’e inerek biraz daha azaldı...
Bu Avrupa’nın en düşük oranlarından biri.
* * *
Çalışabilir nüfusun yarısı bile çalışmıyor...
Peki, çalışanlar nerede çalışıyor?
Şubat döneminde 2 milyon 948 bini kamuda olmak üzere istihdam edilen 19 milyon 779 bin kişinin...
Yüzde 22,2’si tarım...
Yüzde 20,5’i sanayi...
Yüzde 4,9’u inşaat...
Ve yüzde 52,4’ü ise hizmetler sektöründe çalışmakta...
Tarımda çalışan ne kadarmış?
Yüzde 22... Bu rakam büyük bir başarı sağlanarak yüzde 40’lardan buraya geldi... Ama AB’de tarımda çalışanların oranı yüzde 5’i geçmiyor... Hala ağır bir tarım ülkesi olmaya devam ediyoruz.
* * *
Çalışanların bir de sosyal kategorilerine bakalım...
İstihdam edilenlerin yüzde 73,8’i erkek nüfustan oluşuyor... Yüzde 58,1’i lise altı eğitimli.
Ne demek?
Kadınlar iş hayatında pek azlar ve çalışan erkeklerin ezici bir çoğunluğu da eğitimsiz, daha doğrusu mesleksiz demek...
Sosyal kategorilere gelince...
Çalışanların yüzde 60,2’si ücretli, maaşlı ve yevmiyeli...
Yüzde 28,2’si kendi hesabına ve işveren...
Yüzde 11,6’sı ücretsiz aile işçisi. Bu, gelişmiş hiçbir ülkede görülmeyen hala büyük bir kategori... Ve ‘tarımdaki gizli işsizler’ anlamına geliyor...
Gene istihdam edilenlerin yüzde 57,9’u ‘1-9 kişi arası’ çalışanı olan işyerlerinde çalışıyor. Yani mütevazı atölyelerde...
Rakamları uzun uzadıya teşrih masasına yatırmaya gerek yok... Kısaca ‘Bilgi Toplumu’na geçmiş ülkelerdeki istihdamla kıyaslayınca, ‘Sanayi Dönemi’nin henüz başındaymışız gibi bir izlenim bile doğabiliyor...
* * *
İşsizliğe geri dönelim...
Kentte işsizlik oranı yüzde 13,4’ten yüzde 18,1’e...
Kırsalda işsizlik oranı yüzde 8,5’ten yüzde 11,9’a çıkmış...
Genç nüfusta da işsizlik oranı yüzde 21,5’ten yüzde 28,6’a fırlamış.
Peki, bu işsizlerin ortak ‘robot portresi’ ne?
Yüzde 74,5’i erkek nüfus...
Yüzde 62’si lise altı eğitimli...
Yüzde 20,3’ü bir yıl ve daha uzun süredir iş arıyor...
En vurucu...
En yakıcı...
En kavurucu rakam hangisi?
Yüzde 62’sinin lise altı eğitimli olması...
Bu işsizlerin aynı zamanda mesleksiz olduğunu da ortaya koyuyor...
Sadece bir işsizlik değil...
Bir de çok derin ‘mesleksizlik’ sorunu var...
* * *
Bir kangrene dönmeye başlayan işsizlik üzerinden toplumsal resmimizi ince ince neden resmetmeye çalıştım?
Çünkü kendini deviren Kenan Evren ile sarmaş dolaş açılışlara giden ve 12 Eylül rejiminden hiçbir huzursuzluk duymadığı için kılını bile kıpırdatmayan Süleyman Demirel şefliğinde ‘siyasal merkez’ toparlanıp ülkeyi kurtaracakmış...
Bu işsizliğe ve mesleksizliğe aldırmayıp, hepimizi biraz daha fazla ‘Ankaralılaştırma’ arzusu anlamına geliyor...
Öyle olmasa, sizin ‘siyasal merkez’ dediğiniz anlayış böyle tuz buz mu olurdu?
Mehmet Altan
Pakistan niye böyle?
PAKİSTAN Hindistan’la aynı zamanda kurulduğu halde bir türlü huzura kavuşamadı; dinsel aşırılık, siyasi istikrarsızlık, zayıf partiler, darbeler, şiddet ve kan...
Ülkenin kuzeybatısında Taliban yayılıyor ve güçleniyor; Svat Vadisi’ne tamamen hâkim oldu. Devlet, Taliban’ı yatıştırmak için orada şeriat uygulamayı bile kabul etti, fakat Taliban durmadı!
Neticede Devlet Başkanı Zerdari (Benazir’in kocası), orduyu harekete geçirdi. Binlerce ölü... Yüz binler aç, perişan, korku içinde göçmen...
Hindistan öyle mi? Din ve dil bakımından çok daha ‘renkli’ olan Hindistan’da zaman zaman etnik ve dinsel gerilimler yaşansa da hem demokrasi saat gibi işliyor hem “Nehru sosyalizmi”nin durgunluğunu attıktan sonra mucizevi bir gelişme yaşanıyor!
Niye böyle? Pakistan bir İslam ülkesi, resmen de “İslam cumhuriyeti”dir. Hindistan ise büyük çoğunluğu Hindudur ve rejimi laiktir.
Onun için mi Pakistan böyle?
Bu yönde mesajlar alıyorum, “Tehlike bize de geliyor” diye uyarıyorlar!
Demiryollarının dili
İyi de Pakistan’dan doğmuş olan Müslüman Bangladeş niye öyle değil?! Hindistan’daki 190 milyon Müslüman niye öyle değil?!
Demek ki, sebepleri başka faktörlerde aramak lazım. Aşağıdaki haritada bunun ipuçları var; İngiliz sömürgeciliğinin yaptığı demiryollarını gösteriyor.
Hindistan tarafında demiryolu ağı çok yoğun. Çünkü toprağın verimliliği, şehirlerin büyüklüğü, üretim ve ticaret bakımından demiryolu yapmak ekonomiktir.
Pakistan’da ise demiryolu sadece ülkenin düzlük doğusunda, Hint sınırı boyunca uzanıyor. Öbür tarafa doğru sadece iki kol var... Çünkü buralar dağlar ve vadilerle parçalanmış, kabile hayatının geçerli olduğu haşin bir coğrafyadır!
Tren yolunun oralarda ne işi var? Oralarda ancak savaşkan kabilelerin hükmü geçer!
Amerika ve cihat
Bu haşin coğrafyada Pakistan’ın iki bölgesi var, adları resmen şöyle: Biri Federal Yönetimli Kabileler Bölgesi, öbürü Kuzey Batı Sınır Bölgesi!
Aşiret, kabile hayatı çok kuvvetli. Eğitimin, ticaretin en geri olduğu yerler. İngilizler de tren yolu yapmakta kâr görmemiş!
Afgan ve Pakistan sınırı bu kontrol edilemez haşin coğrafyadan geçiyor ve sınırın iki tarafında da Beluci ve bilhassa Paştun kabileleri var!
Kabile kültürünün bir özelliği olarak şiddet ve taassup sınırın iki tarafında da korkunç; kadın ikinci sınıf bile değil!
Pakistan eski Hava Kuvvetleri Komutanı M. Asghar Khan, “Tarihten Hiç Bir Şey Öğrenmedik” (We’ve Learnt Nothing From History) adlı muhteşem kitabında, Amerikalıların Rus işgaline karşı Afganistan’da bu savaşkan kabileleri nasıl “cihat” diye şiddet kültürüyle eğittiğini anlatıyor!
Aynı kabileler, sınırı da kolayca geçiyorlar üstelik.
Khan, şiddet ve taassup yuvası medreselerin de bu kabileler arazisinde örgütlendiğini vurguluyor.
Kabile şiddetiyle Amerikan “savaş” ideolojisi “cihat” diye bulamaç yapılınca, bu tarladan Taliban canavarı çıkıyor. ‘Solcu’ Benazir de bunu destekliyordu!
Ve şimdi, ABD yarattığı canavarla baş edemiyor! Kardeş Pakistan da din, mezhep, etnik milliyetçilik ve Taliban şiddetinin pençesinde kıvranıyor.
Hindistan’la Bangladeş’te ne o haşin coğrafya, ne de Taliban’ı çıkaran Amerikan eğitimli Afgan kabileleri var!
Taha Akyol
Ülkenin kuzeybatısında Taliban yayılıyor ve güçleniyor; Svat Vadisi’ne tamamen hâkim oldu. Devlet, Taliban’ı yatıştırmak için orada şeriat uygulamayı bile kabul etti, fakat Taliban durmadı!
Neticede Devlet Başkanı Zerdari (Benazir’in kocası), orduyu harekete geçirdi. Binlerce ölü... Yüz binler aç, perişan, korku içinde göçmen...
Hindistan öyle mi? Din ve dil bakımından çok daha ‘renkli’ olan Hindistan’da zaman zaman etnik ve dinsel gerilimler yaşansa da hem demokrasi saat gibi işliyor hem “Nehru sosyalizmi”nin durgunluğunu attıktan sonra mucizevi bir gelişme yaşanıyor!
Niye böyle? Pakistan bir İslam ülkesi, resmen de “İslam cumhuriyeti”dir. Hindistan ise büyük çoğunluğu Hindudur ve rejimi laiktir.
Onun için mi Pakistan böyle?
Bu yönde mesajlar alıyorum, “Tehlike bize de geliyor” diye uyarıyorlar!
Demiryollarının dili
İyi de Pakistan’dan doğmuş olan Müslüman Bangladeş niye öyle değil?! Hindistan’daki 190 milyon Müslüman niye öyle değil?!
Demek ki, sebepleri başka faktörlerde aramak lazım. Aşağıdaki haritada bunun ipuçları var; İngiliz sömürgeciliğinin yaptığı demiryollarını gösteriyor.
Hindistan tarafında demiryolu ağı çok yoğun. Çünkü toprağın verimliliği, şehirlerin büyüklüğü, üretim ve ticaret bakımından demiryolu yapmak ekonomiktir.
Pakistan’da ise demiryolu sadece ülkenin düzlük doğusunda, Hint sınırı boyunca uzanıyor. Öbür tarafa doğru sadece iki kol var... Çünkü buralar dağlar ve vadilerle parçalanmış, kabile hayatının geçerli olduğu haşin bir coğrafyadır!
Tren yolunun oralarda ne işi var? Oralarda ancak savaşkan kabilelerin hükmü geçer!
Amerika ve cihat
Bu haşin coğrafyada Pakistan’ın iki bölgesi var, adları resmen şöyle: Biri Federal Yönetimli Kabileler Bölgesi, öbürü Kuzey Batı Sınır Bölgesi!
Aşiret, kabile hayatı çok kuvvetli. Eğitimin, ticaretin en geri olduğu yerler. İngilizler de tren yolu yapmakta kâr görmemiş!
Afgan ve Pakistan sınırı bu kontrol edilemez haşin coğrafyadan geçiyor ve sınırın iki tarafında da Beluci ve bilhassa Paştun kabileleri var!
Kabile kültürünün bir özelliği olarak şiddet ve taassup sınırın iki tarafında da korkunç; kadın ikinci sınıf bile değil!
Pakistan eski Hava Kuvvetleri Komutanı M. Asghar Khan, “Tarihten Hiç Bir Şey Öğrenmedik” (We’ve Learnt Nothing From History) adlı muhteşem kitabında, Amerikalıların Rus işgaline karşı Afganistan’da bu savaşkan kabileleri nasıl “cihat” diye şiddet kültürüyle eğittiğini anlatıyor!
Aynı kabileler, sınırı da kolayca geçiyorlar üstelik.
Khan, şiddet ve taassup yuvası medreselerin de bu kabileler arazisinde örgütlendiğini vurguluyor.
Kabile şiddetiyle Amerikan “savaş” ideolojisi “cihat” diye bulamaç yapılınca, bu tarladan Taliban canavarı çıkıyor. ‘Solcu’ Benazir de bunu destekliyordu!
Ve şimdi, ABD yarattığı canavarla baş edemiyor! Kardeş Pakistan da din, mezhep, etnik milliyetçilik ve Taliban şiddetinin pençesinde kıvranıyor.
Hindistan’la Bangladeş’te ne o haşin coğrafya, ne de Taliban’ı çıkaran Amerikan eğitimli Afgan kabileleri var!
Taha Akyol
Briç kulübünde pişpirik oynanmaz!
Garp cephesinde yeni bir şey yok! Almanya Başbakanı Merkel’le Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, ülkelerinde seçim zamanı da geldiği için, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmaya devam ediyorlar.
Her seferinde olduğu gibi üyelik yerine gene ‘imtiyazlı ortaklık’ alternatifini piyasaya sürdüler.
Buna karşı da malum, haklı tepkiler ifade edilmeye başlandı.
Cumhurbaşkanı Gül, Merkel’le Sarkozy’yi vizyon yoksunu ilan etti.
“Yaptıkları dürüst değil” diyen Başbakan Erdoğan şunu ekledi:
“Maç başlamış oynuyoruz, maç esnasında penaltı kuralları değişiyor. Böyle şey olmaz, insana gülerler.”
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, imtiyazlı ortaklığa karşı çıktı, Türkiye’nin tek hedefinin tam üyelik olduğunun altını çizdikten sonra net konuştu:
“Türkiye’nin stratejik önceliği Avrupa’dır!”
TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ, Merkel ve Sarkozy’ye gönderdiği mektuplarda, imtiyazlı ortaklığın Türkiye tarafından kesinlikle kabul edilemeyeceğini yineledi.
Polonya Başbakanı Tusk’la İsveç Dışişleri Bakanı Bildt de Türkiye için imtiyazlı ortaklığı değil, tam üyeliği savundular.
Bu arada İngiliz Financial Times gazetesinde çıkan bir yazıdaki şu satırlar ilginçti:
“AB kapısını Türkiye’nin yüzüne kapatırsa, bunun sonuçları yarı açık kapıya göre çok daha tehlikeli olabilir. Türkiye, askeri ve ekonomik bakımdan önemli bir bölgesel güçtür. Osmanlı geçmişi, Türki kültürü ve İslami mirası sayesinde komşularını AB’den çok daha iyi anlıyor.”
Hepsi haklı tepkiler.
İsabetli eleştiriler...
Özellikle, çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye’nin stratejik önceliği” olarak AB’ye işaret etmiş olması yerinde olmuştur.
İyi güzel.
Ama bir de ‘ama’sı var.
Merkel’e, Sarkozy’ye tepki koymak iyi ama... Onları ‘vizyonsuzluk’la suçlamak iyi ama... Türkiye’nin stratejik önceliği AB’dir demek iyi ama...
İşin bir de ‘ama’sı var.
Merkel ve Sarkozy’ye de kulak verin. Bu ikili, Türkiye’nin üyelik yerine ‘imtiyazlı ortaklık’la idare etmesini isterken, özetle şunu da demek istiyorlar:
“Bakın, Türkiye bu işi kıvıramıyor. AB standartlarını kaldıramıyor. Yani birinci sınıf demokrasi ve hukuk devletine dönük hedefler Türkiye’yi fena halde zorluyor. Askerini demokrasiye uyduramıyor. Kürt sorununu çözemiyor. İfade özgürlüğü hâlâ kısıtlı bu ülkede. U-Tube yasak! Nedim Gürsel’e romanından dolayı dava açıldı. Freedom House tarafından açıklanan dünya basın özgürlüğü sıralamasında Türkiye, 195 ülke içinde 101. sırada yer alıyor. Kadın-erkek eşitliği konusunda, kadınlara davranış konusunda çok eksikleri var. Ayrıca Türkiye kamuoyunda AB üyeliğine destek düşüyor. Hükümet de değişti, eskisi gibi asılmıyor konuya... Onun için zorlamayalım Türkiye’yi, tam üyeliği kaldıramaz bu ülke...”
Aşağı yukarı böyle diyorlar.
Haksızlar mı?..
Gerekenleri yapıyor muyuz?
Merkel ve Sarkozy’lerin gerekçe ve bahanelerini geçersiz kılabilecek bir yolda mı yürüyoruz?
Yıllar önce, Mülkiye’den hocam, değerli siyasetçi, eski dışişleri bakanlarından rahmetli Prof. Turan Güneş şöyle demişti:
“Briç kulübünde pişpirik oynanmaz!”
Hasan Cemal
Her seferinde olduğu gibi üyelik yerine gene ‘imtiyazlı ortaklık’ alternatifini piyasaya sürdüler.
Buna karşı da malum, haklı tepkiler ifade edilmeye başlandı.
Cumhurbaşkanı Gül, Merkel’le Sarkozy’yi vizyon yoksunu ilan etti.
“Yaptıkları dürüst değil” diyen Başbakan Erdoğan şunu ekledi:
“Maç başlamış oynuyoruz, maç esnasında penaltı kuralları değişiyor. Böyle şey olmaz, insana gülerler.”
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, imtiyazlı ortaklığa karşı çıktı, Türkiye’nin tek hedefinin tam üyelik olduğunun altını çizdikten sonra net konuştu:
“Türkiye’nin stratejik önceliği Avrupa’dır!”
TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ, Merkel ve Sarkozy’ye gönderdiği mektuplarda, imtiyazlı ortaklığın Türkiye tarafından kesinlikle kabul edilemeyeceğini yineledi.
Polonya Başbakanı Tusk’la İsveç Dışişleri Bakanı Bildt de Türkiye için imtiyazlı ortaklığı değil, tam üyeliği savundular.
Bu arada İngiliz Financial Times gazetesinde çıkan bir yazıdaki şu satırlar ilginçti:
“AB kapısını Türkiye’nin yüzüne kapatırsa, bunun sonuçları yarı açık kapıya göre çok daha tehlikeli olabilir. Türkiye, askeri ve ekonomik bakımdan önemli bir bölgesel güçtür. Osmanlı geçmişi, Türki kültürü ve İslami mirası sayesinde komşularını AB’den çok daha iyi anlıyor.”
Hepsi haklı tepkiler.
İsabetli eleştiriler...
Özellikle, çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Türkiye’nin stratejik önceliği” olarak AB’ye işaret etmiş olması yerinde olmuştur.
İyi güzel.
Ama bir de ‘ama’sı var.
Merkel’e, Sarkozy’ye tepki koymak iyi ama... Onları ‘vizyonsuzluk’la suçlamak iyi ama... Türkiye’nin stratejik önceliği AB’dir demek iyi ama...
İşin bir de ‘ama’sı var.
Merkel ve Sarkozy’ye de kulak verin. Bu ikili, Türkiye’nin üyelik yerine ‘imtiyazlı ortaklık’la idare etmesini isterken, özetle şunu da demek istiyorlar:
“Bakın, Türkiye bu işi kıvıramıyor. AB standartlarını kaldıramıyor. Yani birinci sınıf demokrasi ve hukuk devletine dönük hedefler Türkiye’yi fena halde zorluyor. Askerini demokrasiye uyduramıyor. Kürt sorununu çözemiyor. İfade özgürlüğü hâlâ kısıtlı bu ülkede. U-Tube yasak! Nedim Gürsel’e romanından dolayı dava açıldı. Freedom House tarafından açıklanan dünya basın özgürlüğü sıralamasında Türkiye, 195 ülke içinde 101. sırada yer alıyor. Kadın-erkek eşitliği konusunda, kadınlara davranış konusunda çok eksikleri var. Ayrıca Türkiye kamuoyunda AB üyeliğine destek düşüyor. Hükümet de değişti, eskisi gibi asılmıyor konuya... Onun için zorlamayalım Türkiye’yi, tam üyeliği kaldıramaz bu ülke...”
Aşağı yukarı böyle diyorlar.
Haksızlar mı?..
Gerekenleri yapıyor muyuz?
Merkel ve Sarkozy’lerin gerekçe ve bahanelerini geçersiz kılabilecek bir yolda mı yürüyoruz?
Yıllar önce, Mülkiye’den hocam, değerli siyasetçi, eski dışişleri bakanlarından rahmetli Prof. Turan Güneş şöyle demişti:
“Briç kulübünde pişpirik oynanmaz!”
Hasan Cemal
Hüsamettin Cindoruk
Ayvalık-Cunda adasında "dayalı döşeli evi" var.
İstanbul-Nişantaşı'nda da "gül gibi evi" var.
Öyleyse bunca yıldan sonra:
Cindoruk'un, Ankara'da "girişin bir kat altındaki kooperatif evinde" ne işi var?
***
"Hırs" desek o da değil.
Kongreden 3 hafta öncesine kadar "beni unutun... DYP'nin başına ya Prof. Süheyl Batum geçsin ya da Mehmet Ali Bayar" diye konuşan kişi Hüsamettin Bey'den başkası değil.
***
"Koltuk sevdası" da diyemiyoruz. Koltuğu çok sevseydi, TBMM Başkanlığı gibi bir makamı "görev süresinin bitimine 6 ay kala" bırakır mıydı?
"Onu eşi itekliyor... Lider karısı olmaya çok hevesli" demek de imkânsız.
* Dilek Hanım'ın siyasette hiç gözü olmadı.
* Evi barkı, tası tarağı toplayıp, Ayvalık'a gitmişti bile.
* Kongre işi çıkınca istemeye istemeye döndü... Anneler Günü'nde.
* Kızlarına gelince... 2'si evli, 1'i bekâr... Onlar da siyasete dürbünün tersiyle bakarlar... Politikanın uzağındalar.
***
Yeterince uzattık, kısa keselim...
1. Cindoruk'u "iteklediler."
2. Cindoruk'u siyasette bağlasanız da "uzun süre" oturmaz... Yerini bir "gence" bırakır gider.
Nereye mi?
Nişantaşı'na... Ayvalık'a-Cunda'ya... Balıkçı Nihat'a.
Yavuz Donat
İstanbul-Nişantaşı'nda da "gül gibi evi" var.
Öyleyse bunca yıldan sonra:
Cindoruk'un, Ankara'da "girişin bir kat altındaki kooperatif evinde" ne işi var?
***
"Hırs" desek o da değil.
Kongreden 3 hafta öncesine kadar "beni unutun... DYP'nin başına ya Prof. Süheyl Batum geçsin ya da Mehmet Ali Bayar" diye konuşan kişi Hüsamettin Bey'den başkası değil.
***
"Koltuk sevdası" da diyemiyoruz. Koltuğu çok sevseydi, TBMM Başkanlığı gibi bir makamı "görev süresinin bitimine 6 ay kala" bırakır mıydı?
"Onu eşi itekliyor... Lider karısı olmaya çok hevesli" demek de imkânsız.
* Dilek Hanım'ın siyasette hiç gözü olmadı.
* Evi barkı, tası tarağı toplayıp, Ayvalık'a gitmişti bile.
* Kongre işi çıkınca istemeye istemeye döndü... Anneler Günü'nde.
* Kızlarına gelince... 2'si evli, 1'i bekâr... Onlar da siyasete dürbünün tersiyle bakarlar... Politikanın uzağındalar.
***
Yeterince uzattık, kısa keselim...
1. Cindoruk'u "iteklediler."
2. Cindoruk'u siyasette bağlasanız da "uzun süre" oturmaz... Yerini bir "gence" bırakır gider.
Nereye mi?
Nişantaşı'na... Ayvalık'a-Cunda'ya... Balıkçı Nihat'a.
Yavuz Donat
Şam'dan selam
Başbakan Erdoğan'la geçen Eylül'de yaptığımız ziyaretten yaklaşık 8 ay sonra yeniden Şam'dayız. Bu kez Cumhurbaşkanı Gül'le.
O ziyaretimiz günübirlikti. Şimdi Suriye'nin buram buram tarih kokan başkentinde 2 gece 3 gündüz geçireceğiz.
İlginç olan şu: Gül'ün gezisi yurtdışında, özellikle Avrupa ve Arap başkentlerinde Türkiye'den daha çok yankılanıyor.
Nedenleri malum. İlki, Batı medyasının "Türkiye, Osmanlı coğrafyasına dönüyor" veya "Türkiye atalarının ayak izlerini keşfetti" gibi hem nostalji kokan ama hem de coğrafyamızda yanlış algılamalara yol açabilecek yorumları veya değerlendirmeleri.
İkincisi ise yeni Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun geliştirdiği vizyonun ister sınırlarının deyin, ister boyutlarının ne denli "Stratejik derinliğe" sahip olduğunun yeni yeni anlaşılması. Ve de Ankara'nın bu vizyon temelinde inşa ettiği "Osmanlı barışı" anlayışına dayalı politikaların anlamının da, amacının da ancak kavranabilmesi.
Bu politikalar, ne Osmanlı'nın, ne de Neo-Osmanlı'nın emperyal anlayışını yansıtıyor.
Bu politikalar, ne bölgenin yeniden biçimlendirilmesini, ne de sınırların -en masum deyimle- tekrar çizilmesini öngörüyor. Bu politikalar, ne ortak değerler çevresinde kenetlenmeyi veya dayanışmayı, ne de o değerlere dayalı bir ittifakı amaçlıyor.
Türkiye'nin bu politikalarında tek hedef, tek hesap, tek kaygı var: Kafkaslar'dan Ortadoğu'ya, Mezopotamya'dan Nil Vadisi'ne, Karadeniz'den Hint Okyanusu'na kadar insanlığın beşiği olan bu bölgeyi barış, huzur ve refah havzasına dönüştürmek.
İç içe geçmiş olan süreçler
O nedenle bir tersanede birçok geminin birden tezgâha konulması misali, birbirini tetikleyen, birbiriyle etkileşim içinde olan birçok süreci bir arada götürmeye uğraşıyor.
Davutoğlu bu süreçlerin birkaçını ya da belli başlılarını dört gün önce New York'ta, Ortadoğu sorunundaki gelişmeleri tartışmak için toplanan BM Güvenlik Konseyi toplantısında sıraladı:
1- Filistin-Lübnan. 2- Suriye-İsrail. 3- Filistin- İsrail. 4- Filistin-Filistin. (Not: El Fetih- Hamas) 5- Irak.
Ankara'nın işinin ne denli zor ve zorlu olduğunu gösterebilmek için biz de birkaç süreç ekleyelim:
1- Lübnan-Lübnan (Not: Saad Hariri ve müttefikleriyle Hizbullah arasındaki diyalog. Ayrıca Maruni General Aun ile diğer Hıristiyan gruplar ve Hariri cephesi arasındaki sorunları çözme.) 2- Suudi Arabistan-Ürdün- Mısır üçlüsünün başı çektiği blokla İsrail arasındaki süreç. 3- Ortadoğu için toplanması planlanan barış konferansı süreci. (Not: Türkiye o toplantıya Hamas'ın, Rusya ise Hamas'ın yanı sıra Hizbullah'ın da katılmasını istiyor ya da öneriyor.) 4- İran ile Arap ülkeleri arasındaki giderek tehlikeli sulara sürüklenen gerilim. 5- İsrail işgali altındaki topraklardaki yasadışı yerleşim merkezleri inşası ve Doğu Kudüs'ün yapısını değiştirmeye yönelik imar ve arkeoloji çalışmaları sorunu.
Bir önemli hatırlatma daha: Bölgede topyekûn yıkımla sonuçlanabilecek bir değil iki çatışma tehdidi birden hızla yaklaşıyor. İlki Ürdün Kralı Abdullah'ın belirttiği gibi, Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki yeni bir hesaplaşma. Diğeri ise İran ile İsrail veya ABD-İsrail arasındaki nükleer savaş.
Ve bir tespit ya da gerçek: Türkiye hepsi de kördüğüm olmuş birden çok ucu bulunan bu yumağı İran ve Suriye'nin desteği ya da isteği olmadan çözemez. Tabii sorunların odağındaki İsrail'in de.
Gül'ün Şam gezisi yumağın uçlarından birinin bulunup tutulmasına -umarız- ciddi katkıda bulunacak. Daha sonra Erdoğan'ın Tahran ziyareti -yine umarız- bir diğer ucu - bir kez daha umarız- yakalama imkânı sağlayacak. Ve nihayet Gül'ün yaz sonundan önce gerçekleştirmesi beklenen İsrail gezisi de - yine umarız- üçüncü uca götürecek.
Şam iki bölgeden oluşuyor: Eski ve yeni şehir. Eski Şam, tıpkı New York gibi, Romalılar'ın şehircilik anlayışını yansıtıyor: Dikine bulvarlar, onlarla kesişen enine caddeler. Ve o bulvarlar ile caddelerin buluştukları noktalardaki meydanlar.
Keşke Ortadoğu'da barışa da Şam'daki bulvarların ve caddelerin kesiştikleri meydanlar kadar kolay ve yolu kaybetmeden ulaşılabilseydi.
Erdal Şafak
O ziyaretimiz günübirlikti. Şimdi Suriye'nin buram buram tarih kokan başkentinde 2 gece 3 gündüz geçireceğiz.
İlginç olan şu: Gül'ün gezisi yurtdışında, özellikle Avrupa ve Arap başkentlerinde Türkiye'den daha çok yankılanıyor.
Nedenleri malum. İlki, Batı medyasının "Türkiye, Osmanlı coğrafyasına dönüyor" veya "Türkiye atalarının ayak izlerini keşfetti" gibi hem nostalji kokan ama hem de coğrafyamızda yanlış algılamalara yol açabilecek yorumları veya değerlendirmeleri.
İkincisi ise yeni Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun geliştirdiği vizyonun ister sınırlarının deyin, ister boyutlarının ne denli "Stratejik derinliğe" sahip olduğunun yeni yeni anlaşılması. Ve de Ankara'nın bu vizyon temelinde inşa ettiği "Osmanlı barışı" anlayışına dayalı politikaların anlamının da, amacının da ancak kavranabilmesi.
Bu politikalar, ne Osmanlı'nın, ne de Neo-Osmanlı'nın emperyal anlayışını yansıtıyor.
Bu politikalar, ne bölgenin yeniden biçimlendirilmesini, ne de sınırların -en masum deyimle- tekrar çizilmesini öngörüyor. Bu politikalar, ne ortak değerler çevresinde kenetlenmeyi veya dayanışmayı, ne de o değerlere dayalı bir ittifakı amaçlıyor.
Türkiye'nin bu politikalarında tek hedef, tek hesap, tek kaygı var: Kafkaslar'dan Ortadoğu'ya, Mezopotamya'dan Nil Vadisi'ne, Karadeniz'den Hint Okyanusu'na kadar insanlığın beşiği olan bu bölgeyi barış, huzur ve refah havzasına dönüştürmek.
İç içe geçmiş olan süreçler
O nedenle bir tersanede birçok geminin birden tezgâha konulması misali, birbirini tetikleyen, birbiriyle etkileşim içinde olan birçok süreci bir arada götürmeye uğraşıyor.
Davutoğlu bu süreçlerin birkaçını ya da belli başlılarını dört gün önce New York'ta, Ortadoğu sorunundaki gelişmeleri tartışmak için toplanan BM Güvenlik Konseyi toplantısında sıraladı:
1- Filistin-Lübnan. 2- Suriye-İsrail. 3- Filistin- İsrail. 4- Filistin-Filistin. (Not: El Fetih- Hamas) 5- Irak.
Ankara'nın işinin ne denli zor ve zorlu olduğunu gösterebilmek için biz de birkaç süreç ekleyelim:
1- Lübnan-Lübnan (Not: Saad Hariri ve müttefikleriyle Hizbullah arasındaki diyalog. Ayrıca Maruni General Aun ile diğer Hıristiyan gruplar ve Hariri cephesi arasındaki sorunları çözme.) 2- Suudi Arabistan-Ürdün- Mısır üçlüsünün başı çektiği blokla İsrail arasındaki süreç. 3- Ortadoğu için toplanması planlanan barış konferansı süreci. (Not: Türkiye o toplantıya Hamas'ın, Rusya ise Hamas'ın yanı sıra Hizbullah'ın da katılmasını istiyor ya da öneriyor.) 4- İran ile Arap ülkeleri arasındaki giderek tehlikeli sulara sürüklenen gerilim. 5- İsrail işgali altındaki topraklardaki yasadışı yerleşim merkezleri inşası ve Doğu Kudüs'ün yapısını değiştirmeye yönelik imar ve arkeoloji çalışmaları sorunu.
Bir önemli hatırlatma daha: Bölgede topyekûn yıkımla sonuçlanabilecek bir değil iki çatışma tehdidi birden hızla yaklaşıyor. İlki Ürdün Kralı Abdullah'ın belirttiği gibi, Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki yeni bir hesaplaşma. Diğeri ise İran ile İsrail veya ABD-İsrail arasındaki nükleer savaş.
Ve bir tespit ya da gerçek: Türkiye hepsi de kördüğüm olmuş birden çok ucu bulunan bu yumağı İran ve Suriye'nin desteği ya da isteği olmadan çözemez. Tabii sorunların odağındaki İsrail'in de.
Gül'ün Şam gezisi yumağın uçlarından birinin bulunup tutulmasına -umarız- ciddi katkıda bulunacak. Daha sonra Erdoğan'ın Tahran ziyareti -yine umarız- bir diğer ucu - bir kez daha umarız- yakalama imkânı sağlayacak. Ve nihayet Gül'ün yaz sonundan önce gerçekleştirmesi beklenen İsrail gezisi de - yine umarız- üçüncü uca götürecek.
Şam iki bölgeden oluşuyor: Eski ve yeni şehir. Eski Şam, tıpkı New York gibi, Romalılar'ın şehircilik anlayışını yansıtıyor: Dikine bulvarlar, onlarla kesişen enine caddeler. Ve o bulvarlar ile caddelerin buluştukları noktalardaki meydanlar.
Keşke Ortadoğu'da barışa da Şam'daki bulvarların ve caddelerin kesiştikleri meydanlar kadar kolay ve yolu kaybetmeden ulaşılabilseydi.
Erdal Şafak
Cinlerin zavallı dorukları
Siyasette boşluk falan yoktur.
Siyasette fiilen "iki buçuk parti sistemi" yerleşmiş kalmıştır.
Bir büyük iktidar partisi, onun yarısı kadar büyük bir muhalefet partisi, onun yanında daha da küçük ikinci bir muhalif parti... Diğer bütün partiler de "aksesuar" konumunda...
Beğensek de, beğenmesek de tablo budur. Görünür bir gelecekte değişeceğine dair hiçbir işaret de yoktur.
Seçmen kitlesinde "iktidarı değiştirmek" yolunda önemli bir eğilim falan da görülmemektedir.
Memlekette esen hava budur.
"Yeni bir parti" gibi safsatalar, doğmadan ölmüş çocuklar gibi gazete sayfalarında gömülü kalıyorlar.
Bu "muhayyel" yeni partinin sağ ya da sol olması da doğumu gerçekleştirmiyor. Gökten zembille de parti inmiyor.
Fakat... Seçime daha iki yıldan fazla var, ortada siyasi bir "hareketlenme" falan da yok, gene, bir bardak suda bile değil, bir fincan suda fırtınalar koparılmak isteniyor...
Bugün küçük bir partinin kongresi var. Öbür gün de başka bir küçük partinin kongresi daha...
Ama onun adı kongre değil, "kurultay". (Böyle deyince solcu oluyormuş.)
Şu kişi kazansa ya da bu kişi kazansa, "haber değeri" tek sütun...
"Tek sütuna ne verirse", reklamcılık deyimiyle...
Ama hükümetin yeminli düşmanları, bu önemsiz posttan bile deri biçmeye kalkacak kadar zavallı durumlara düştüler.
Uzun uzun yorumlar, senaryolar, değerlendirmeler... Adaylara şirinlikler, espriler... Çişini tutamayan adamlara övgüler ya da yergiler, parlatıla parlatıla aşınmış ama bir türlü parlayamamış "meçhul şahsiyetlere" yağlamalar yıkamalar, alınamayacak oyların hesapları, oturulamayacak koltukların paylaşımı... Küçük partiyi başka bir küçük partiyle birleştirip iktidara gelme hayalleri...
Gülünç oluyorlar.
Küçük partilerin yılmaz savaşçıları değil, iktidar partisine "vurmak" için ne yapacağını bilemeyen zavallı basın amigoları...
Otuz beş kişinin okuduğu dandik yazısıyla "kamuoyuna yön verdiğini" sanan, oturduğu yerden hükümet devirip hükümet kurdurmaya kalkan zavallı basın amigosu...
Ne yapsınlar, çapları bu kadar, akılları da başka şeye ermiyor.
"Pantolon uyduramadık ceket verelim" gibilerden, "soldan vuramadık sağdan vuralım" çabası... Yıllarca alay ettikleri, hatta küfür ettikleri Necmettin Erbakan'dan ve Saadet Partisi'nden medet umacak kadar yerlere düşmemişler miydi belediye seçimlerinde? Yeter ki iki puan çalsın...
"Âlem buysa kral benim" diye bir lumpen lafı vardır ya...
Muhalif basın buysa AKP gelecek seçimde de iktidar, bir dahaki seçimde de. Görürsünüz.
Engin Ardıç
Siyasette fiilen "iki buçuk parti sistemi" yerleşmiş kalmıştır.
Bir büyük iktidar partisi, onun yarısı kadar büyük bir muhalefet partisi, onun yanında daha da küçük ikinci bir muhalif parti... Diğer bütün partiler de "aksesuar" konumunda...
Beğensek de, beğenmesek de tablo budur. Görünür bir gelecekte değişeceğine dair hiçbir işaret de yoktur.
Seçmen kitlesinde "iktidarı değiştirmek" yolunda önemli bir eğilim falan da görülmemektedir.
Memlekette esen hava budur.
"Yeni bir parti" gibi safsatalar, doğmadan ölmüş çocuklar gibi gazete sayfalarında gömülü kalıyorlar.
Bu "muhayyel" yeni partinin sağ ya da sol olması da doğumu gerçekleştirmiyor. Gökten zembille de parti inmiyor.
Fakat... Seçime daha iki yıldan fazla var, ortada siyasi bir "hareketlenme" falan da yok, gene, bir bardak suda bile değil, bir fincan suda fırtınalar koparılmak isteniyor...
Bugün küçük bir partinin kongresi var. Öbür gün de başka bir küçük partinin kongresi daha...
Ama onun adı kongre değil, "kurultay". (Böyle deyince solcu oluyormuş.)
Şu kişi kazansa ya da bu kişi kazansa, "haber değeri" tek sütun...
"Tek sütuna ne verirse", reklamcılık deyimiyle...
Ama hükümetin yeminli düşmanları, bu önemsiz posttan bile deri biçmeye kalkacak kadar zavallı durumlara düştüler.
Uzun uzun yorumlar, senaryolar, değerlendirmeler... Adaylara şirinlikler, espriler... Çişini tutamayan adamlara övgüler ya da yergiler, parlatıla parlatıla aşınmış ama bir türlü parlayamamış "meçhul şahsiyetlere" yağlamalar yıkamalar, alınamayacak oyların hesapları, oturulamayacak koltukların paylaşımı... Küçük partiyi başka bir küçük partiyle birleştirip iktidara gelme hayalleri...
Gülünç oluyorlar.
Küçük partilerin yılmaz savaşçıları değil, iktidar partisine "vurmak" için ne yapacağını bilemeyen zavallı basın amigoları...
Otuz beş kişinin okuduğu dandik yazısıyla "kamuoyuna yön verdiğini" sanan, oturduğu yerden hükümet devirip hükümet kurdurmaya kalkan zavallı basın amigosu...
Ne yapsınlar, çapları bu kadar, akılları da başka şeye ermiyor.
"Pantolon uyduramadık ceket verelim" gibilerden, "soldan vuramadık sağdan vuralım" çabası... Yıllarca alay ettikleri, hatta küfür ettikleri Necmettin Erbakan'dan ve Saadet Partisi'nden medet umacak kadar yerlere düşmemişler miydi belediye seçimlerinde? Yeter ki iki puan çalsın...
"Âlem buysa kral benim" diye bir lumpen lafı vardır ya...
Muhalif basın buysa AKP gelecek seçimde de iktidar, bir dahaki seçimde de. Görürsünüz.
Engin Ardıç
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)