13 Mayıs 2009 Çarşamba

Aşiret ve ağalık

Kürt sorununu ve bölgenin toplumsal yapısını feodalite ve aşiretle açıklamak mümkün mü? Hayır. Yaşar Kemal'den Orhan Kemal'e, Mahmut Makal'dan Fakir Baykurt'a kadar Marxist-sol romancılar yıllardır bunun romanını yazmaktadırlar. Hakikat şu ki, ne aşiret yapısı öyle tasvir edildiği kadar korkutucudur ne de aslında bölgede feodal bir yapı vardır.

Osmanlı toprak sisteminde serf-senyör ilişkisi yoktur. 1808'de devletle Sened-i İttifak imzalayan eşraf ve ayan Batı feodal beyleriyle aynı kategoride ele alınamaz. Bizans'ın derebeylik sistemi Hz. Ömer'in Irak'ı fethettiği Kadisiye Savaşı'yla son buldu. Sevad arazisine getirdiği yeni statü, haraç ve miri arazi şeklinde Bilad-ı Şam, İran ve Anadolu'da 19. yüzyıla kadar sürdü.

İlk defa toprak üzerinde özel mülkiyete kapı aralayacak olan gelişme 1858 Arazi Kanunnamesi'yle başlar. Batılılaşma geliştikçe toprak düzeni değişir. Ancak bugün herkesin şikâyet ettiği ağalık Ermeni ve Rumların tehciri, mübadelesi ve Cumhuriyet döneminde çıkan isyanların bastırılması karşılığında devletin yörenin nüfuzlu kişilerine geniş topraklar dağıtmasıyla ortaya çıkar.

"Aşiret ilişkileri" ise çözülme sürecine girmiş olsa bile hâlâ devam etmektedir. IHH'nin geçen sene GENAR'a yaptırdığı araştırma bize ilginç ipuçları vermektedir: Bir aşirete mensup olduğunu söyleyenler yüzde 11,1. Bu da kısmen olumsuz toplumsal davranışlara kaynaklık etse de, en genel anlamda olumlu rol oynamaktadır. Sözgelimi, bireylerin güvenli ortama, ailelerin iç sosyal güvenliğe sahip olmasının ve suç oranlarının düşüş göstermesinin önemli sebeplerinden biri koruyucu aşiret yapısıdır. TV dizilerinde aşiret yapısının kötülenmesi, bölgenin tümümün ağır bir aşiret esareti altında yaşıyormuş gibi gösterilmesi; bölgenin tarihî, toplumsal ve aktüel gerçeklerini yansıtmadığı gibi, "bir tür bölgesel ırkçılığın yayılması"na da sebep olmaktadır. Araştırmanın bize sunduğu veriler çok anlamlı:

Mesela deneklerimizin yüzde 75,8'i, birinci derecede bir yakınları öldürüldüğünde, "hemen polise başvuracaklarını" söylemektedirler. Bu, elbette kendi başına kan davasına kalkışanların olmadığı anlamına gelmez, ancak geçmiş yıllarla mukayese edildiğinde bu nispetin hayli düştüğünü göstermektedir. Yine deneklerin yüzde 70,2'si, "istemediği birisiyle evlenmesi durumunda kızına bir şey yapmayacağını" belirtmektedir. Bu da, geri kalan oranın töre cinayetine başvurduğu anlamına gelmiyor, bir kısmı polise başvurmayı düşünüyor, bir kısmı evlatlıktan reddedebileceğini söylüyor. Töre cinayetlerinden dolayı ailesinde ölenlerin oranı yüzde 1,9 görünüyor; bu tabii ki önemli bir rakamdır, ancak ihmal edilmemekle beraber bölgenin ana karakteristiğini teşkil edecek kadar da değildir. Yukarıda geleneksel ve klasik formu içinde aşiret yapısının istikrarlı bir şekilde çözülmekte olduğuna değinmiştik. Bu, aşiretin otoritesi ve bağlayıcılığı konusunda kendini açıkça göstermektedir. Mesela deneklerin ancak yüzde 21,1'i "kendilerini aşiretin kararlarına uymak zorunda hissettiklerini" söylemektedirler.

Bölgenin geçirmekte olduğu sosyal değişimi anlamanın bir yolu da medeni hayatta yaşanan gelişmelerdir. Burada evlilik şekli, nikâh ve evlilik yaşı bize bir fikir verebilir: Geleneksel anlamda görücü usulüyle evlenenlerin oranı bölgede yüzde 78,3; diğer bölgelerde yaşayan bölge insanları arasında ise yüzde 56,1 gözükmektedir. Diğer etnik kökene mensup ailelerde de bu usul devam etmektedir.

Batı bölgelerine oranla bölgede evlilik yaşının daha küçük olduğunu söylemek mümkün. Deneklerin yüzde 44,6'sı 16-20 yaş arası, yüzde 32,2'si 21-25 arasında evlenmektedirler. 10-15 yaş arası evlenenler yüzde 10,8; 26-30 arası evlenenler yüzde 10,7. Bu veriler, bölgenin katı aşiret yapısı içinde ve "feodal ilişkilere hapsolmuş" olarak yaşadığını iddia etmek için yeterli mi? Tabii ki hayır.

Ali Bulaç

Merkez partileri sadece merkez seçmenden mi oy alır?

Türkiye'nin sağ ile sol arasında kaldığı 1960'lar ve 70'lerde, evlendiği gece gerdekten annesinin evine kaçan gelinin fıkrası anlatılırdı.
Bu gelin annesine gerdekten kaçma nedenini şöyle anlatmış:
-Koca diye vardığım adam kendini siyasetçi zannediyordu... Merkezin sağı merkezin solu derken bir türlü merkeze gelemiyordu... Bu arayışa daha fazla dayanmam mümkün değildi.
Nasrettin Hoca'nın "Dünyanın merkezi eşeğimin sol arka ayağını bastığı noktadır" dediği ve gülenleri de "İnanmazsanız ölçün" diye azarladığı dönemden bu yana asırlar geçti.
Bülent Ecevit'in "Demokratik sosyalistiz" veya "Sosyal demokratız" demekten çekinip "Ortanın Solu" kavramı içinde "Merkez"e yakın olunduğunu ima etmesi üzerinden ise on yıllar geçti.
Turgut Özal da 1980'li yıllarda "4 Eğilim" i ANAP içinde birleştirmesini "Oynak Merkez" teorisine dayandırmamış mıydı?
Şimdi bu "Merkez"e yine nur yağmaya başladı ki, önüne gelen Merkez'in tapusunu kendi üzerine geçirmeye çalışıyor.

Kitle partisi
Arkasında herhalde Demirel'in desteği bulunan Hüsamettin Cindoruk'un Demokrat Parti'yi merkezde parlatmaya aday olması üzerine çok yazılıp çizildi. Bu arada Mehmet Ali Bayar'ın "Ben daha fazla merkezdeyim" diyerek ortaya çıkması da galiba an meselesi.
Aslında bu "Merkezde olmak" siyasi pratikte "Kitle partisi olmak" anlamına geliyor.
Bütün dünyadaki kitle partileri hem en fazla oyu alırlar, hem de içlerinde bütün eğilimler temsil edilir.
Bu eğilimler sadece parti içi iktidar kavgası için varsalar bunlara "Hizip" denilir.
Gerçekten parti içindeki farklı eğilimleri temsil ediyorlarsa bunlardan "Kanat" olarak söz edilir.
Bu açıdan kitle partileri aslında birer koalisyondur da.
Türk siyasetinin büyük kitle partileri içindeki kanatların hizipleşmeleri sonunda yeni partilerin doğduklarını biliyoruz.

Tapu mu yoksa intifa mı?
Ayrıca askeri "Geçiş Dönemleri" ile kitle partilerinin kadrolarını yenilediklerini ve yeniden doğduklarını da bilmekteyiz.
Mesela 27 Mayıs olmasaydı, Bayar-Menderes ikilisi "Bizim su işleri müdürü" dedikleri Demirel'in liderlik yolunu herhalde açmazlardı.
12 Eylül olmasaydı, Turgut Özal Demirel'in "Tapulu arazisi" üzerinde gecekondu kurabilir miydi yani?
28 Şubat da merkezin eski sakinlerini barajın altına itti.
Şimdi adına ister "Merkez" deyin isterseniz "AK Parti bir kitle partisidir" teşhisini seslendirin, bu arazinin intifaı Tayyip Erdoğan'a aittir.
Müteveffa Amerikan Başkanı Ronald Reagan'ın bir sözünü hatırlarım hep...
Şöyleydi:
-Siyaset kötü bir meslek değildir. Kazanırsanız ödülünüz de büyük olur. Kaybederseniz de hatıralarınızı yazarsınız...
Bizde böyle değil bu mesleğin icrası.
Kaybedenler yenik partiler içinde merkezi ele geçirmeye uğraşırlar.Bu uğraş bereket Merkez Bankası'nı ele geçirmeyi de içermiyor.

Mehmet Barlas

Boğaziçi'nin demokrat kültürüne veda töreni

Bugün (13 Mayıs) Boğaziçi Üniversitesi'nde bir tören var. Prof.
Dr. Türkan Saylan'a 'Fahri Doktora' unvanı verilecek.
Tören, Fazıl Say konseri ile devam edecek.
BÜ Rektörü Prof. Dr. Kadri Özçaldıran, bu kararın Eğitim Fakültesi ve Mühendislik Fakültesi'nin önerisiyle üniversite senatosu tarafından alındığını davetiyede özellikle belirtmiş.
***

Boğaziçi, yakın zamana dek demokratik ve liberal değerlerin hâkim olduğu bir üniversite olarak tanınıyordu.
Mayıs 2005'te 'Osmanlı Ermenileri' başlıklı konferans Boğaziçi'nde yapılacağı zaman, başta Adalet Bakanı Cemil Çiçek olmak üzere, her partiden milliyetçiler/ ulusalcılar (mesela CHP'den Şükrü Elekdağ, AKP'den Ramazan Toprak) ayağa kalkmıştı.
Çiçek, "Bu olay Türk milletini arkadan hançerlemektir" derken, bugün Ergenekon davasından tutuklu olan Veli Küçük ve şürekası da (Kemal Kerinçsiz, Oktay Yıldırım, Muzaffer Tekin, Mehmet Zekeriya Öztürk) durumdan vazife çıkarmayı ihmal etmemişti.
Sonunda konferans ertelendi. Ancak bizim üniversitenin demokrat-liberal kurum kültürü bir kere daha tescillenmiş oldu.
***

Ve geldik bugüne.
Artık herkes biliyor ki 2007'deki cumhuriyet mitinglerinin perde arkasında Ergenekoncular vardı.
Onlara hevesle yardım edenlerin başında ise Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan geliyordu.
Türkan Saylan aynı zamanda, hem demokrasiye, hem de Anayasa Mahkemesi'ne müdahale eden 27 Nisan (2007) elektronik muhtırasının destekçisidir.
Türkan Saylan'ın, hardcore Ergenekonculardan farkı, 28 Şubat (1997) türü, tanksız-topsuz bir darbeden yana olmasıdır.
O zihniyetin sanat alanındaki temsilcilerinden biri de Fazıl Say'dır. Mesela bir yargı darbesiyle yüzde 47 almış iktidar partisi kapatılsaydı, sevinçle bir 'Düşükler Senfonisi' besteleyebilirdi.
Velhasıl BÜ Rektörü Kadri Özçaldıran ve arkadaşları, adeta bir 'paket program' hazırlamışlar: Önce Saylan, sonra Say...
Bari Süleyman Demirel'i de çağırsalardı. Fazıl Say'a alkış tutanları işaret ederek, 'İşte çağdaş Türkiye' der, onlar da yıllarca küçümsedikleri Demirel'e karşı sıcak hislerle dolardı.
Hatta Şener Eruygur'u da davet edebilirler, o da Bağdat Caddesi'nde dolaşmak yerine 'eğitime katkıda' bulunurdu.
Görevi sırasında illere göre irtica karnesi hazırlatan Eruygur'un teşrifi, Rektör Özçaldıran'a da moral destek olurdu.
Çünkü rektörlükteki ilk icraatı türbanlılara karşı tedbirler almak olan "özgürlükçü 68 Kuşağı" temsilcisi Özçaldıran, her kesimden öğrencinin protestosuna uğramıştı.
***

Kıssadan hisse çıkarırsak...
Birinci Ders: Demokratikleşme hep ileriye dönük bir hareket değildir. Hele Türkiye'de!
Bizdeki ilerleme, en iyi ihtimalle, mehter takımının yürüyüşüne benzer: İki adım ileri, bir adım geri.
Bazen durum daha da kötüleşir: Bir adım ileri, iki adım geri.
İkinci Ders: Türkiye'de kişilerin görünüşüne ya da uzmanlığına bakarak, siyasi fikirlerini anlayamazsınız.
Çünkü ilişki çoğu kez tersine işler: Kişi bir Batılıya ne kadar benziyorsa, o derece demokrasi karşıtı bir otoriter rejim heveslisidir.

Emre Aköz

Ferhan'ı ciddiye almayın!

Kırk beş yıllık arkadaşım Ferhan Şensoy, sahneden darbe çağrısı yapmış. Aynı çağrıyı, birkaç yıl önce Rejans Lokantası'ndan limonlu votka eşliğinde de yapmıştı.
Biz de "arkadaş sarhoştur, aldırmayın" demiştik.
Gene kaşınmış. Artık yavaş yavaş "ne yapsa yeridir" aşamasına yaklaşıyor, bir tür Aysel Gürel olma yolunda ilerliyor, ciddiye almayınız.
Ciddiye alınmaması gerektiği, "darbe yapacaksanız şimdi yapın" cümlesinden hemen önceki sözlerinden de anlaşılıyor:
"Daha önceki üç darbe ottan boktan nedenlerle yapıldı, asıl nedenler şimdi var" demiş...
Böyle sanıyor.
Ne ellili yıllarda Türkiye'de neler olup bittiğinin farkında, ne altmışlı yıllarda, ne yetmişli yıllarda...
Oysa o dönemlerin hepsini yaşadı.
Fakat, benim tanıdığım Ferhan, kırk beş yıldır tiyatrodan başka bir şey öğrenmemekte direndi. (Tiyatroyu iyi bilir.)
Kendini solcu sayar. Solculuğu "romantik komünizm" düzeyinde takılı kaldığı için, solun tarihini de bilmez, sorunlarını da. Fransızca bilir ama açıp okumaz, incelemez.
Arkadaşın siyasi bilinci, "Castro dikta kurdu ama öğrencilere bedava defter kalem dağıtıyor" düzeyindedir.
Bunda mazurdur. Bilim adamı da değildir, gazeteci de. Sanatçıdır.
Eh, sanatçıların da saçmalama özgürlüğü vardır!
Fazıl Say saçmalayınca alkış tutanlar, Ferhan Şensoy'a kızmasınlar.
Nitekim, Ferhan'ın bu sözlerinden sonra seyircilerin bir kısmı kalkıp gitmiş, bir kısmı aval aval bakmış, küçük bir kısmı da alkışlamış.
Böylece kendisi de farkında olmadan, bilim dışı da olsa ufak çapta bir "kamuoyu araştırması" yapıvermiş oluyor oracıkta... Sonuçlarını yorumlasın.
Sakın ola ki Ferhan'a "Ergenekoncu mergenekoncu" yaftasını yapıştırmaya da kalkmayınız. Saftır, aklı ermiyor. Türkiye'nin de farkında değil dünyanın da. Sorunuz, Ergenekon'u "pis şeriatçıların Atatürkçüler'i ezmek için uydurduğu varolmayan bir örgüt" sanacaktır. Çünkü okuduğu gazeteler ve gazeteciler ona böyle öğretiyorlar, böyle sanmak da hoşuna gider.
O, kendi özel dünyasında yaşıyor.
Bundan dolayı da suçlanamaz. Sanatçıdır.
Bilincinin, 19 Mayıs günü Dolmabahçe'den vapura biner gibi yapıp "Samsun'a şeriatçılarla savaşmaya gidiyorum" diye demeç veren Atatürk kılığına sokulmuş tiyatrocu çocuğun bilincinden farkı yok.
Tanrı onu, Behçet Kemal Çağlar gibi, milli bayramlarda kürsülere çıkıp şiir okuma düzeyine düşmekten korusun! Bir sonrası da müsamerelerde "malul gazi" kılığına girmektir.
İnanmıyorsanız bu akşam kendisini izleyiniz, bu yazıyı okuduktan sonra "bana giydirecek"... Huyudur, yapar.
Hey gidi koca oğlan, bu günlere mi gelecektik?

Engin Ardıç

Baykal ve yargı

CHP lideri Baykal dünkü konuşmasında Sarkozy ve Merkel’in Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki saygısız ifadelerine sert tepki gösterdi, çok da iyi etti. Diplomasi farklı faktörleri de dikkate alarak ‘diplomatik dil’ kullanabilir. Böyle durumlarda ülkelerin tepkisini muhalefetin seslendirmesi isabetlidir.
Sarkozy’nin bildik ‘Fransız şovenizmi’ ile Merkel’in bildik ‘Hıristiyan’ tutkusu AB’yi bir siyasi ilkeler birliği olmaktan uzaklaştırıyor, AB’ye zarar veriyor!
Baykal’ın konuşmasındaki diğer iki konu; Kürt meselesi ve anayasa değişikliği, özellikle Anayasa Mahkemesi’yle ilgili tartışmalardı.
Kürt meselesinde Baykal, “Oyuna gelmeyin, beyler sakin olun” diye uyarıda bulundu. Doğru... Bu tür çok karmaşık konular heyecana, aceleye gelmez; dikkatli ve ihtiyatlı olmak gerekir. Fakat Baykal’ın “Çözümü sağlayacak her şeye sonuna kadar hazırız” şeklindeki sözleri, içi boş bir ‘belagat’ten ibaretti! Çünkü Baykal, çözüm konusunda hiçbir politika önermedi!
Hatta Baykal, CHP’nin kâğıt üzerinde kalmış programındaki önerileri de ağzına almadı.

Yargı ve siyaset
Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılandırılmasına gelince... Baykal bu konuyu hukuk diliyle tartışmıyor, hükümetin komplosu gibi ele alıyor:
Hükümet Anayasa Mahkemesi için, “Sen beni yargıladın, öyleyse ben de senin iş yükünü artıracağım” diye düşünüyormuş! Onun için “bireysel başvuru” hakkını getirecek, o zaman Mahkeme’nin üye sayısını artırmak gerekecek, TBMM üye seçecek, böylece “yargı siyasallaşacak”mış!
Halbuki, hükümetin sübjektif duyguları ne olursa olsun, bu değişikliği bizzat Anayasa Mahkemesi’nin kendisi istemişti; Başkan Mustafa Bumin döneminde!
Baykal bundan bahsetmiyor!
Buna karşı çıkan Yargıtay ve Danıştay başkanları da Anayasa Mahkemesi’nin niye böyle reform istediğine bakmıyorlar, yine sadece “Yargı siyasallaşır” diyerek karşı çıkıyorlar!
Yargı ile CHP arasındaki bu “tarihsel blok” tavrında siyaset bilimi açısından hayret edilecek bir taraf yoktur! Ama “anayasa hukuku” açısından hayret vericidir.

İki yargı farklıdır
Yargıtay Başkanı Sayın Hasan Gerçeker’e, Danıştay Başkanı Sayın Mustafa Birden’e ve CHP lideri Sayın Baykal’a soruyorum: Dünyada tek parlamenter demokrasi var mıdır ki, parlamento Anayasa Mahkemesi’ne şu veya bu oranda üye seçmesin?!
Bu garabet sadece bizde vardır! Çünkü 12 Eylül, “seçilmişler” üzerinde “atanmışlar”ın vesayetini bu yoldan da garantilemek istemiştir.
Bugün Meclis’in Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmesine karşı çıkanlar “adli yargı” ile “anayasal yargı” arasındaki farkı görmezden geliyorlar!
Dünyada hiçbir “yargıtay”a siyasiler üye seçemez! Ama bütün demokrasilerde “anayasal yargı” organlarının üyelerinin tamamını veya bir kısmını siyasiler seçmektedir!
Çünkü anayasa mahkemeleri, adli yargıdan farklı olarak, kararları daima siyasi sonuç doğuran ‘siyasi yargı’ kurumlarıdır. Hem “demokratik meşruiyet”leri için, hem siyasi görüşler karşısında “tarafsız” olmaları için üyelerinin ‘çeşitliliği’ ve bir kısmının parlamentolar tarafından seçilmesi gerekir. “Bireysel başvuru” hakkı da bunun sonucudur.
Gönül istiyor ki, muhalefet de hukukçular da anayasal konuları “anayasa hukuku”nun diliyle tartışsınlar, politize etmesinler.

Taha Akyol

Darbe günlüklerinden Ergenekon’a çekin bir çizgi, üşenmeyin!

Haber dün öğle vakti düştü: Eski kuvvet komutanları, emekli Orgeneral Aytaç Yalman, emekli Orgeneral İbrahim Fırtına ve emekli Oramiral Özden Örnek’in, 2003-2004 darbe tertipleri ve Ergenekon kapsamında sivil savcılık tarafından ifadeleri alınacak...
Bir süre sonra da açıklama geldi Ergenekon savcılarından:
Gündemimizde yok!
Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hilmi Özkök örneğinde de böyle olmuştu. Önce haber gelmiş, sonra gündemde yok açıklaması yapılmış, ama bir süre sonra Özkök Paşa’nın sekiz saat süreyle ifadesine başvurulmuştu.
Yine böyle olacağı anlaşılıyor.
Komutanların ifadesi alınacak.
Bu da gayet doğal.
Ve de hukuki bir mecburiyet!
Çünkü, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek’in günlükleri bugün artık ikinci Ergenekon iddianamesinin bir parçası haline gelmiş durumda.
Bu bir.
İkincisi:
İddianamenin ekleri arasında yer alan bilirkişi raporu da, Özden Örnek Paşa’yı bu günlüklerin yazarı olarak resmen belirlemiş durumda.
Yinelemekte yarar olabilir.
Bu günlüklerde, 2003 ve 2004 yıllarına ait Sarıkız ve Ayışığı isimlerini taşıyan darbe planları yer alıyor.
Bu planların başoyuncusu, halen Ergenekon sanığı olan eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur’dur.
Dört bilirkişinin saptamalarına ve iki kişilik kurulun değerlendirmelerine göre, Şener Eruygur Paşa’nın, kısa adı ADD olan Atatürkçü Düşünce Derneği’ndeki Genel Başkanlık odasında bulunan yedi numaralı CD’den Özden Örnek Paşa’nın bilgisayarındaki belgelerin kopyaları çıkmış...
Bu belgelerden biri de, bilirkişi heyeti tarafından eski deyişle ‘sahih’liği tespit edilen Örnek Paşa’ya ait darbe günlükleri...
Şimdi öyle anlaşılıyor ki:
Hilmi Özkök Paşa’dan sonra emekli kuvvet komutanları Aytaç Yalman, İbrahim Fırtına ve Özden Örnek paşaların da ifadeleri alınacak.
Hukuk böyle diyor.
Orta yerde bir suç var.
Anayasal bir suç bu.
Hesabını sormak lazım.
Eğer bu ülkede hukuk devleti varsa, hukukun üstünlüğü diye ilke geçerliyse, ‘2003-2004 darbe tertipleri’nin hesabını sivil mahkemelerde sormaktan başka çare yoktur.
Gelinen nokta öyle uzun boylu düşünmeyi gerektirmiyor.
Darbe günlükleri gerçek çıktı.
Ergenekon iddianamesine de girdi.
Bir başka önemli gelişme:
Cumhuriyet gazetesine bomba atan kişinin işlediği o korkunç Danıştay cinayeti davasıyla Ergenekon davası geçen hafta birleştirildi.
Hatırlayın Danıştay cinayetini...
O cinayetle birlikte bütün Türkiye’nin “İrtica geliyor!” avazeleriyle nasıl ayağa kaldırılmak istendiğini bir an gözünüzün önüne getirin...
Ve o manşeti anımsayın:
“Genç subaylar tedirgin!”
Evet, Türkiye bir ‘darbe ortamı’na sürüklenmek isteniyordu. Bu ortama kimileri bilerek, kimileri de geçmişte olduğu gibi farkında olmayarak ya da gönüllü yol arkadaşları olarak hizmet ediyordu.
“Genç subaylar tedirgin!” manşetiyle ilgili olarak, önce eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Salim Dervişoğlu, geçen ay Yeni Şafak gazetesinde şöyle demişti:
“Provokasyon amacıyla üretildi.”
Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt da geçen hafta 32. Gün programında aynı konuya şöyle değindi:
“Genç subaylar rahatsız ibaresi üretilmiş bir haberdir. Birileri tarafından enjekte edilmiş. Genelkurmay Başkanlığı üzerinde baskı yaratır mı düşüncesiyle üretilmiş bir şeydir. Tabii bunu bu kadar açık söylediğime göre, itimat buyurun böyledir.”
Büyükanıt Paşa da böyle diyor.
Cumhuriyet’in tepesinde yer alan o manşet haberin altındaki imza ise Mustafa Balbay’ın imzasıydı.
Balbay halen tutuklu.
Günlükleri ise, Örnek Paşa’nın günlükleri gibi, Ergenekon iddianamesinin bir parçası haline gelmiş durumda...
Ve Balbay’la Örnek Paşa’nın günlükleri eğer zaman ayrılıp birlikte okunursa, -bazı hukuki hata ve sapmalar dışında- Ergenekon’un ciddiyetine ilişkin çok fazla kuşku kalmaz diye düşünüyorum.
Bu nedenle üşenmeyin lütfen, günlüklerden Ergenekon’a bir çizgi çekiverin, eğer demokrasi ve hukukun üstünlüğü konusunda bir duyarlığa sahipseniz bu ülkede...

Hasan Cemal

Çözüme ne kadar yakınız?

Kürt meselesinin çözümü üzerine önerilerimi yazışımın üzerinden neredeyse üç sene geçti.. O gün söylenmesi sıkıntı veren ve hayli tepki aldığım şeyleri Türkiye’nin bugün temenni planından çıkarıp yüksek platformda konuşmaya başladığı için seviniyorum...
Peki bu ‘çözümün yakın olduğu’ manasına geliyor mu derseniz, cevabım düne göre daha yakın olduğumuzdur.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaklaşımını, Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un ılımlı üslubunu, Irak’tan ve ABD’den gelen mesajları ve PKK lider kadrosunun beyanlarını etmemekle birlikte bu konuda hükümette ağırlık kazanmaya başlayan eğilimi önemsiyorum.
Şu söyleyeceğimi belki çoğu kişi yadırgayacaktır: Kürt meselesinin çözümü yolunda hükümet içinde en aktif rol üstlenecek kişinin Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek olacağını görüyorum. Yıllar öncesinden tanıdığım Çiçek, gösterişten uzak, birilerini hoşnut etmek için değil inandığını konuşan, bu vasfıyla meziyetlerini rahmetli Turgut Özal’dan Tayyip Erdoğan’a herkesin gördüğü ve yeri geldiğinde siyasi partinin kaderini eline teslim ettiği bir kişi. Üstelik onun bu meseleye ‘Kan akmasın, silahlar sussun, anneler ağlamasın’ türü içi boş sloganlar yerine yasal zemin üretme yeteneğiyle ve terör mücadelesinde binlerce şehit vermiş toplumun duyarlılıklarını göz ardı etmeden yaklaştığını da biliyorum...
Kürt meselesinin çözüm yolu sevgi-nefret ilişkisi temelinde milliyetçi romantizmden
uzaklaşıp tabloyu olabildiğince gerçekçi şekilde sorgulamaktan ve hayale kapılmaksızın herkesi makulde buluşturmaya çabalamaktan geçiyor. Çabalamanın şartı ise çözüm arayışına önyargısız yaklaşmak. O nedenle İmralı’yı göz ardı etmeyen, etkin bir af yasası çıkarma gereğini kabullenen, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik ve sosyal kalkınma programına dayanacak; ilk yaptığımızın neticesini alalım, sonuç alırsak şunu da yaparız diyerek değil, yapılması gerekenlerin hepsi için aynı anda düğmeye basma kararlılığına ihtiyaç var.
Geçmişte yazdım, bir kere daha tekrarlayayım. Türkiye bugüne kadar sorunu asayiş
meselesi olarak gördü ve çözümü değil şiddeti kontrol altına almayı önemsedi. Bu anlayışın
sonucu olarak da kaçınılmaz şekilde asker öne çıktı, siyaset ‘çözüm’ diye bağıranlara cevap olarak Genelkurmay’ı işaret edip işin içinden sıyrılmayı marifet saydı. Bu süreçte askerin
önüne koyulan ve ‘hayır olmaz’ denilen bir proje bulunmadığını da söylemem lazım..
Görünen o ki, iç ve dış siyasette meydana gelen gelişmeler bazı şeyleri herkesin karnından konuşması yerine masaya getirmesine uygun bir ortam oluşturdu... Dün özel görüşmelerinde mangalda kül bırakmayıp karar organlarında şahsi hesaplarla ya da taraftar bulamayacağı korkusuyla herkesle ihtilaflı hale gelme endişesiyle ağzını kapatan insanlar, bugün adına ister köşeye sıkışmışlık deyin ister cesaret kazanmışlık, daha dişe dokunur şekilde görüş bildirebilir haldeler.
Ama buna rağmen henüz ‘Yağ var, un var, şeker var, haydi helvayı yapalım.’ diyecek noktada değiliz. Zira helvayı yapmak için ocak, ateş, yani siyasi irade lazım..
Siyasi irade dediğim ise havai fişek atarcasına davulla zurnayla ilan edilen toplantılarda üretilecek bir şey değil. Kaldı ki bir mekanizmaya fazla güven bağlayıp herkesi bundan
nihai çözüm bekler hale getirip sonra ‘maalesef olmuyor’ demek kolay göze alınır türden bir risk değil. Değil, zira oradan çıkacak ‘olmuyor’un toplumsal hayatta karşılığı çatışmanın,
gerilimin şiddetlenmesi, siyasetteki karşılığı radikal eğilimlerin güç kazanması..
Fizikte ‘kritik denge’ diye bir kavram var. Patlamaya da sönmeye de eşit mesafede
olunan an demek.
Öyle şeyler vardır ki ‘deneme-yanılma’ yoluyla çözüme ulaşılıp ulaşılamayacağını sınama şansı vermez siyasete.
AVNİ ÖZGÜREL

Eşcinsel ve Müslüman?

Aynı anda hem eşcinsel, hem Müslüman olmak mümkün mü?
Önceki gece televizyonu karıştırırken bir tartışmaya rastladım.
Reha Muhtar, CNN’de Ali Bulaç ile Bülent Ersoy’u karşı karşıya getirmişti.
Hiç beklenmedik bir şekilde Bülent Ersoy, en doğru soruyu sordu.
Kendi cevabı, dibine kadar yanlıştı gerçi, ama olsun.
Çoğu zaman soru, cevabın ta kendisidir.
Sorduktan sonra peşini bırakmak en iyisi.
Bülent Ersoy’unki de, ilelebed soru olarak kalmaya mahkûm bir cevap.
Bu sorunun tek doğru cevabı, başka bir sorudur, çünkü.
“Büyük günahlardan birini işleyerek hâlâ Müslüman kalmak mümkün mü?”
İslam’da itikad mezhepleri, işte bu sorudan doğmuş.
Hiristiyanlık derseniz, her farklı cevap, onları da bölmüş.
Kader tartışmasıdır, bu.
Ezeli bir muamma.
Değil mi ki, bilimsel gelişmeyi bile tahrik eden bu meraktır.
Aklından neler geçiyor, tanrının?
Hakkımızdaki planı nedir?
Zamanın başlangıcı ve sonunu öğrenebilecek miyiz, bir gün?
Ve genetik şifremizde saklı kendi kişisel akıbetimizi?...
Hiç sanmam.
O halde doğrusunu, yine Allah bilir.
Gene başa dönüyoruz, yani.
Dini ve bilimsel mezheplere ilk hareketi veren o soruya...
Kayalara kazınmış eski Sanskritçe’yi çözdük de...
Tanrı dilinin kozmik ya da biyolojik gramerini anlamaktan çok uzağız, hâlâ.
***
Beklenti, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ekim ayındaki
Din Şûrası’nda açılmasıydı.
Bakan Ertuğrul Günay, kaza eseri bu tartışmayı erken başlatmış oldu.
12 Eylül’ü eleştirmek için öyle bir söz etti ki...
“Zeki Müren’e erkek, Bülent Ersoy’a kadın sanatçı ödülü verilen absürd dönem” dedi.
Ve, zembereğinden boşalmış gibi koptu, tartışma.
Kastı aşan bir tasvir, bambaşka bir yere getirdi, bizi.
Bülent Ersoy, kitabın tam ortasından o soruyu çekip çıkardı, canlı yayında.
Ali Bulaç’a şunu sordu:
“Allah teala istemezse kâinatta yaprak bile kımıldar mı?”
Bütün soruların anası, budur işte.
Yukarıdakiler de, matruşka bebekleri gibi bunun içinden çıktı.
Ali Bulaç, Cebriye, Mutezile, Maturidiye görüşlerini izaha çalışırken...
Bülent Ersoy, şöyle demesin mi:
“Yoksa siz Ali Bulaç, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmiyor musunuz?”
Bülent Ersoy’un durumu da, imanın şartlarından biri mi ki?...
***
Allah istmezse yaprak bile kımıldamazmış, kâinatta.
Demek istiyor ki:
“Kader, böyle olmama sebep; benim günahım ne?”
O zaman, eylemlerimizden mesul tutulmayacak mıyız?
İlahi adalet karşısında cezai ehliyeti yok mu, insanoğlunun?
O kadar basit değil, galiba.
Madem ki iyiliği de kötülüğü de, günahı da sevabı da, meleği de şeytanı da yaratan, aynı Allah...
Her ne hal üzereysek, O’nun tasarladığı kaderdendir.
O, öyle olmasını murad ettiği için...
Cebriye mezhebinin görüşüdür, bu.
Her şeyin değiştirilemez biçimde önceden kararlaştırıldığı pre-deterministik kader inancı.
Kaderin hükmüne boyun eğmekten başka yok, çaremiz.
Statükoyu mutlaklaştıran; insanı, başa gelene razı olmaya çağıran bir iman.
Kadere bakın ki...
Bizim Cebriye ile Hıristiyan kaderciliğinin mezhebi Kalvinizm, militanlıkta yarışırlar.
Kadere koşulsuz teslimiyeti vaaz edenler, nedense tarihin eli kanlı despotları.
Bu da, kaderin cilvesi bir tezat mı?
Kısacası;
Bülent Ersoy’un sığındığı itikad, onun bu haline cevaz vermiyor.
Eşcinsellik karşıtlığının bayraktarlığını yapanlar, Batı’da bile Kalvinistler’den başkası değil.
***
Tanrının mutlak iradesi karşısında, insanın seçme özgürlüğü var mı?
Diğer mezhepler, ya insanı tamamen özgür bırakıyor.
Ya da ‘orta yol’dan yana.
İnsan için, mesuliyetten kaçış yok, ama.
Cennetten ve cehennemden de...
Çift cinsiyet meselesine gelince...
Katolik Kilisesi, özünde kaderci.
‘Tercih değil, hastalık’ kabul ediyor.
“Suç, genlerde, virüslerde; tedavi çarelerine bakmak lazım...”
Ve, büyük günah! sayıyor.
Kaderci yaklaşımına rağmen, hem de...
***
Eşcinselliğin türleri var, tabi.
Çift cinsiyetli yani ‘hünsa’ doğanlar, sonradan cinsiyet değiştirenler...
Hepsi mi, böyle?
Kimi için tercih, kimi için kazaen hastalık, kimi için de genetik arıza belki.
“Sodom, Gomore halklarının, Lut kavminin acı sonları!...”
“Bu günahı âdet edinen toplumların helakı!...”
Böyleyken din, nasıl bakacak meseleye?
Ekim ayında toplanıyor, Din Şûrası.
‘Cinsel kimlik bilinci’ni İslam açısından da tartışmaya açacak:
Özgür tercih mi, kaza mı, kader mi?
Irsi mi, arızi mi?
Her halükârda günah mı?
“Bu günaha bulaşan, hâlâ Müslüman mı?”
AKİF BEKİ

Krizin bitmesini istemeyenler var

Geçen hafta cuma günü mart ayı sanayi üretim endeksi açıklandı. Endekse göre, bu yıl mart ayında sanayi üretimi, geçen yılın mart ayına göre yüzde 20,9 azaldı. Ancak bu yılın şubat ayına göre sanayi üretimi yüzde 13,4 oranında arttı.

Sanayi üretim endeksinde yaşanan bu aylık olumlu gelişmenin ardından dün de imalat sanayii kapasite kullanım oranları açıklandı. İmalat sanayii kapasite kullanım oranları da sanayi üretimi rakamlarındaki seyri izledi. 2009 Mart ayı kapasite kullanımı geçen yılın martına göre yüzde 14,9 oranında azalırken, 2009 Şubatı’na göre yüzde 2,1 arttı.

Sanayide geçtiğimiz mart ayında hem kapasite kullanımı hem de üretim miktarı bir önceki aya göre yükseldi. İşyerlerinde üretim, nisan ayında da mart ayına göre yüzde 8,5 oranında arttı. Üretimdeki bu artışa ilave olarak nisanda satış miktarları da bir önceki aya göre yüzde 10,9 oranında tırmanışa geçti.

İmalat sanayii üretim miktarlarının ve kapasite kullanım oranlarının, bir önceki yılın aynı aylarına göre düşerken, bu yılın bir ayına göre artmış olması, geçtiğimiz nisan ayı ile birlikte siparişlerin yükselmesine bağlanabilir. Siparişlerdeki bu canlanmayla birlikte yaşanan sanayi üretimindeki ve satışındaki artışlar, dünya ekonomik krizinin sürdüğü bu sıkışık ortamda Türkiye ekonomisi için olumlu bir gelişme. Bu gelişmelere bakarak, krizin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisinin azalmaya başladığını ileri sürebiliriz.

İmalat sanayiinde aylık olarak bu olumlu gelişmeler yaşanırken, ne yazık ki sanayideki bu iyi havayı kamuoyuna yansıtmak istemeyen bazı sanayiciler var. Bunu nasıl mı yapıyorlar? Açıklayalım...

Türkiye imalat sanayii katma değerini yaratan firmaların yüzde 40’ı İstanbul Sanayi Odası’na üye. Bunlar, İSO bünyesinde 56 farklı meslek komitesinde temsil ediliyorlar. Bu meslek komitelerinin çeşitli görevlerinin yanında bir önemli görevi de üyelerin üretim ve satış rakamlarını tespit edip, veri üreten merkezlere bildirmek ve kamuya duyurmak.

Meslek komitelerine genellikle beş firma temsilcisi seçiliyor ve en büyük firmaların temsilcileri komiteye başkanlık yapıyor. Üyelerin üretim, satış ve kapasite kullanım oranları sanayi komitelerine gelip nihai değerlendirme yapılırken, meslek komitesinin en büyük firma temsilcisi sonuçlar iyi olduğu halde, diğer temsilcilere dönerek, ‘Raporumuza, işler, bu ay da kötü gitti diye yazalım da, ülkeye kriz bitti havası yayılmasın’ diyor ve tutanağı olumsuz yönde düzenliyor.

Gerçek ise tamamen farklı. İmalat sanayiinde, pek çok sektörde belirtilenden çok daha büyük bir canlanma yaşanıyor. Türkiye ekonomisindeki bu canlanmayı IMF de doğruluyor.

IMF, yayınladığı Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri raporunda, krizden en az bu bölgenin etkilendiğini belirtiyor. Bölge ekonomilerinin 2009’da reel olarak yüzde 2,6 oranında büyüyeceğine dikkat çekiyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri, Türkiye’nin ihraç pazarları olduğundan, bu bölgelerdeki olumlu ekonomik gelişmeler Türkiye ekonomisini de dolaylı olarak olumlu etkiliyor.

Ne var ki kriz lobisi pes etmiyor. Her yerde faaliyetini sürdürüyor. Onların amacı, Türkiye ekonomisini krizle ilgili olarak uyarmak değil. Türkiye’nin düzelmesini ve krizi en hafif şekilde geçirmesini sağlamak hiç değil. Onların amacı, ekonomiyi sürekli kötü gösterip hükümeti ekonomiden sıkıştırmak ve siyasi olarak itibar kaybetmesini sağlamak.

Geçmişte Türkiye’de hükümetler ekonomiden sıkıştılar ve gittiler. Ama AK Parti hükümeti geçmişte kolayca devirdikleri hükümetlere benzemiyor. Ekonomide aldığı tedbirlere bakıldığında, bu lobiye teslim olacak gibi gözükmüyor.
Süleyman Yaşar

12 Mayıs 2009 Salı

Azerbaycan’a giden Başbakan’a faydalı bilgiler...

Başbakan Tayyip Erdoğan bugün Azerbaycan'da olacak.
BİR- Diyanet İşleri Başkanlığı bağımsızlıklarını kazanan Cumhuriyetlere Osmanlı mimarisine uygun olmak üzere her ülkeye 3 ya da 4 cami yaptırdı.

Azerbaycan'da da bu camilerin 3'ü Bakü'de, Şehitler Hıyabanı denilen mevkideki cami yıllardır bir kısım Azerilerin gözüne batıyor. Bu camiyi kapatmak isteyen çevreler var. Nitekim 2001 yılında bazı bahanelerle şadırvanını söktüler. Devamında camiyi de sökeceklerdi, Oldukça sert tepkiler oldu. Türkiye'de AK Parti iktidara gelince bu girişim askıya alındı.

Fakat asıl maksatlarının Şehitler Hıyabanı'nda Bakü'ye nazır camiyi yıktırmak.

2001 yılından bu yana muhtelif zamanlarda cami yetkililerine ve din hizmetleri müşavirine çeşitli baskılar uygulandı.

Bundan yaklaşık iki yıl önce de camiden hoparlör ile ezan okunmasına yasak getirdiler.

Daha sonra Bakü Valisi din işleri müşavirini çağırarak caminin boşaltılmasını istedi. Tepki alınca bu konuda bir ilerleme sağlayamadılar.

Bir hafta kadar önce camiyi kapattılar!

Bu arada bu camiye yakın semtte bulunan ve bir işadamı tarafından yıkılan Peygamber Camisi'nin aslında bir bahane olduğu, asıl maksadın Diyanet İşlerimiz tarafından yapılan caminin yıkılması olduğu dile getiriliyor.

Azeri yönetimi cami düşmanlığını adım adım uyguluyor. Sanırsınız Bakü'de Azeri yönetimi değil Rus yönetimi var.

Önce şadırvanını yıktılar. Arkasından ezanı susturdular. Sonra camiyi kapattılar, şimdi de yıkacaklar!

İKİ- Geçen yıl Kafkas İslam Ordusu'nun 90. yılı kutlandı. Türkiye bu yıl anısına Nuri Paşa'nın heykelini dikmek istedi. Ama bütün müracaatlara rağmen Azeri gardaşlarımız buna müsaade etmedi.

Onun yerine Atatürk'ün heykeli Bakü'nün en güzel yerine dikilecek dediler, ama bunu da yapmadılar.

ÜÇ- Türkiye yıllardır Azerbaycan'a vize uygulamıyor. Ama Azerbaycan vize uygulamasını kaldırmadığı gibi uygulamaya devam ediyor. Azerbaycan'a gittiğiniz zaman havaalanında saatlerce vize için Türkiyelileri bekletiyorlar. Üstelik vize kağıdına yapıştırılacak fotoğrafı olmayanlara orada fotoğraf çekimi için 2 fotoğrafa 30 dolar alıyorlar. Ayrıca vize için de dolar kesiyorlar.

DÖRT- Polis tarafından verilen oturum izinlerinde başörtülü fotoğrafları olanlara oturum verilmiyor. Üstelik pasaportlarda başörtülü fotoğraf olmasına rağmen...

BEŞ- Sınır kapıları meselesinden dolayı Türkiye'nin aleyhine korkunç bir kampanya yürütüyorlar. Üstelik de bunu TİKA'dan aldıkları para ile yapıyorlar.

Sayın Başbakan; Azerilerde son zamanlarda Türkiye'ye yönelik çok düşmanca tavırlar görülüyor. Kardeşlik diyerek Türk Dış Politikasına blokaj koymaya kalkıyorlar. Diğer taraftan Ruslarla büyük bir yakınlık içindeler. Sanki Karabağ'ı Türkiye işgal ettirmiş Ermenilere.

Gardaşlara sormak gerekiyor: Karabağ'ı Ermenilere işgal ettirenin Rusya olduğunu ne çabuk unuttunuz gardaşlar. Karabağ'ın hıncını Türkiye'nin Azerbaycan'da yaptırdığı camilerden mi alacaksınız!

Nuh Gönültaş

Zihniyet karmaşası

Acaba çözüme yakın mıyız? Acaba iyi şeyler olabilir mi? Acaba devlet içinde tüm birimler her şeyi ön yargısız konuşabiliyorlar mı?

Acaba devlet zirvesinde kayda değer bir uyum var mı?

Bu soruları, Cumhurbaşkanı Gül'ün, Prag dönüşü söylediği, "Adına ne derseniz deyin (Kürt, Günedoğu, terör vs) o sorun Türkiye'nin bir numaralı sorunu. Onu çözme noktasında iyi gelişmeler olacak. Devlet içinde her şeyi açık şekilde konuşabiliyoruz" şeklindeki sözleri üzerine yazıyorum.

Acaba gerçekten öyle mi?

Sorun, en sıcak boyutlarıyla yine gündemde.

Hasan Cemal'in Kandil'e gidip, Murat Karayılan'la yaptığı ve "yeni öneriler" getirdiği görüşme, konuyu alevlendirdi.

Bu arada bir de devreye, eski Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın sözleri girdi. Büyükanıt 32'nci Gün programında, M. Ali Birand'ın "Bütün Silahlı Kuvvetlerimiz Kandil'e gitse bile PKK bitirilemez mi?" sorusuna "Bitirilemez" diye cevap verdi. Bu cevap, tam da, PKK'nın şu andaki birinci adamı Murat Karayılan'ın Hasan Cemal'e söylediği "PKK askeri operasyonla bitirilemez" ifadesine benziyordu.

Ben, Cumartesi günkü yazımda Büyükanıt'ın sözlerini "Skandal" diye niteledim.

Şimdi düşünüyorum, acaba "skandal" diye nitelemekte haksızlık mı yaptım?

İsterseniz konuyu irdelemeye, Büyükanıt'ın sözünden başlayalım. Mesela şöyle bir soru soralım:

-Büyükanıt'ın sözlerini şu an görevde olan bir Genelkurmay Başkanı da, söz gelimi Başbuğ da söyleyebilir mi?

Genelkurmay sözcüsü Metin Gürak, Cuma günü bu konu kendisine sorulduğunda "Emekli askerlerin sözleri kendilerini bağlar" cevabını verdi.

Ama, bir genelkurmay başkanı, emekli de olsa, TSK'nın askeri kapasitesine ilişkin bir şey söylemişse, bu "Kendini bağlar" sözüyle geçiştirilemez. TSK, bütün gücünü yığsa Kandil'i bitiremeyecekse, bunu Kandil biliyorsa, o zaman yaptığınız operasyonlar ne işe yarar? Niçin yapılmış olur? Bunu bilen bir terör örgütü stratejisini nasıl belirler?

Ben merak ediyorum, Büyükanıt'ın sözünün tam da bu kısmı, Kandil'de nasıl okunmuş, militanlara nasıl yansıtılmıştır?

Siz de benim gibi, bu sözlerin militanlar nezdinde doping için kullanıldığından emin misiniz?

Eğer Kandil ya da İmralı, ya da Karayılan'ın alternatif odak olarak sunduğu DTP, sizin en yüksek askerlerinizdeki bu kanaati biliyorlarsa, ona göre bir strateji belirlemezler mi?

Ben, Hasan Cemal'in Karayılan'la görüşmesinde en önemli vurgunun "Muhatap alınma" üzerinde odaklaştığını algıladım.

Karayılan:

-Biz varız, bizi çözmeden bu mesele çözülmez, diyor, bir.

-Meseleyi çözmek için de, "İmralı'yla konuşun. Olmadı bizimle konuşun. Olmadı DTP ile konuşun", diyor. iki.

Bu iki madde, tamamen PKK gerçekliğinin kabulü şartını içeriyor.

-Üçüncü kademede Karayılan, "Olmadı, bir akil adamlar heyeti oluşturun", diyor. Orada saydığı isimlerde de, anlıyorsunuz ki, PKK gerçekliğini kabul özelliğini öngörüyor.

Sonuçta, "PKK operasyonla çözülmez, öyleyse onun gerçekliğini kabul ve bu gerçekliğin hayata intibakını öngören bir çözüm arayışı şart" noktasına geliyorsunuz.

Bunun da anlamı, dağa çıkan, terör yapan ve kendini kabul ettiren bir örgütün pazarlık gücü edinip, şart dikte etmesi oluyor.

Ben, şu anda kamuoyunun "Çözüm" kelimesinin cazibesi içinde bu yönde hazırlandığını algılıyorum. En başta Hasan Cemal'in mülakatı böyle bir sürecin parçası.

Bu noktada "silahların susması" söylemi de, tıpkı "çözüm" kelimesindeki cazibe gibi, devletin silahları ile PKK'nın silahlarını eşitleyen bir anlayışı yansıtıyor.

Benim gözlemime göre, bir süredir DTP ile PKK'nın ilişkisi de kabullenilmiş bir ilişki haline geliyor. Yani bir anlamda DTP, PKK'nın siyasi uzantısı olarak yasallaşmış, en kabul edilmez söylemleri de seslendirse kapatılması herkes tarafından tehlike olarak algılanan bir siyasi yapı haline gelmiş bulunuyor.

Ortada kalan sorun, Dağdaki PKK'nın ceza almadan hayata katılması, bir sonraki kademede İmralı mahkumunun serbest bırakılması oluyor.

Peki devlet hangi noktada?

Nasıl bir çözüm arayışı peşinde?

Ben, devletin hâlâ net bir görüşe ulaştığını, hangi süreçten ne çıkar konusunda önünü gördüğünü, bu konuda en hassas kırmızı çizgiyi oluşturan "üniter yapı"nın hangi çerçeve içinde sağlanacağı konusunda emin bir formül bulduğunu sanmıyorum.

Ankara'daki farklı devlet odaklarının hala, laiklik etrafında yürüyen mücadele ile, ülkenin bütünlüğü etrafında yürüyen mücadelenin birbiriyle ne kadar bağlantılı olduğu noktasında görüş birliğinde olduğunu düşünmüyorum.

Bu odakların hâlâ "ulus - millet" tarifinde buluştuklarını düşünmüyorum.

Bu odakların hâlâ, Türk - Kürt veya diğer etnik aidiyetlerin neden bir "millet" ahengi içinde yaşamaları konusunda görüş birliği taşıdıklarından emin değilim.

"Zihniyet karmaşası" diyorum.

Danıştay Başkanı'nın konuşmasına bakın, bu karmaşanın resmini görürsünüz.

Bence bu karmaşa, PKK'nın boy saldığı sosyo - politik zemini oluşturuyor.

Ahmet Taşgetiren

Siyasi kararın maliyeti var mı?

Bir süredir esen bahar rüzgarları herkeste Kürt sorununun çözüme yaklaştığı duygusunu uyandırıyor. Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı, Irak’tan gelen mesajlar, Talabani-Barzani cephesinin yaklaşımı, Washington’un sorunu algılama biçimi ve PKK’dan son gelen mesaj... İyimser olmak için birden fazla sebep var ve bu ilk kez oluyor. İlgili ilgisiz bütün aktörlerin aynı yaklaşımı paylaştıklarına en azından bu çapta paylaştıklarına daha önce tanık olunmamıştı. O kadar ki, normal şartlarda ülkeyi nasıl gerilime sürüklediğini çok iyi bildiğimiz 10 askerin şehit olduğu terör saldırısı bile havayı bozmadı. Tam tersine, geçmişte yaşanan provokasyonlara atıfta bulunularak ‘Oyuna gelmeyelim, önümüze bakalım’ havası egemen oldu.

Saldırının hemen sonrasında basın toplantısı yapan Genelkurmay Başkanı Başbuğ bile, öfke ve savaş dilini değil, barış ve çözüm dilini tercih etti. Ardından gelen DTP lideri Türk’ün taziyesi de önemliydi.

Dün kanunu Meclis’e sevk edilen Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’yla da terörle mücadelenin sivil otorite şapkası altında yürütülmesi noktasına gelindi ki bu, yılların tecrübesinin ardından çok önemli bir aşama olarak kaydedilmelidir.

Bu süreçte, yani normalleşme ve çözüm yolunda medya da kayda değer bir rol oynuyor.

Milliyet’ten Hasan Cemal’in Karayılan’la yaptığı konuşma önemliydi ve yeni mesajlar içeriyordu. Ardından biz, bir grup gazeteci Cumhurbaşkanı’yla Prag yolunda konuştuk ve Gül, ‘birinci mesele Kürt sorunu’ mesajını güçlü bir şekilde verdi.

Dün de Radikal’den İsmet Berkan’ın Başbakan Erdoğan’la yaptığı sohbeti okuduk. Erdoğan yılbaşında Kürtçe devlet televizyonunu yayına geçirterek tarihi bir adım atmıştı ama özellikle seçim sonuçlarından sonra canının sıkıldığı ve isteksizleştiği söyleniyordu. Başbakan’ın ‘açılım’ arzusu azalmış mıydı?

Konuşmadan anlıyoruz ki böyle bir şey olmadığı gibi kafasında aksine daha cesur adımlar varmış.

Berkan, Erdoğan’ın Kürt sorununda özetle şu adımları tasarladığını aktarıyor:

Kürtçe ismi değiştirilen köy ve mezraların isimlerinin iade edilmesi, özel (yerel) televizyonlardaki Kürtçe yayın saatlerinin artırılması ve üniversitelerde Kürtçe kürsülerinin hızla devreye sokulması...

Erdoğan’ın ne düşündüğü çok önemlidir. Çünkü, kim ne kadar iyi niyetli olursa olsun, kim ne kadar cesaret gösterirse göstersin siyasi kararı verecek, siyasi sorumluluğu omuzlarına alacak hükümettir, Başbakan’dır. Daha ilk andan itibaren CHP ve MHP’nin sorunun çözümüne yönelik adımları nasıl yorumlayacakları anlaşılıyor. Genelkurmay, tarihi çizgisinde kırılmayı göze alsa bile -ki alıyor- muhalefetin sorununun iktidarla olduğu gerçeği değişmeyecektir.

Peki, bu konudaki muhalefet iktidar partisi için ne kadar tehlikelidir?

Bana göre hiç tehlikeli değildir. Gerçekler en yalın biçimiyle ortaya konur ve bu sorunun çözümsüz kaldığı müddetçe ülkeye ödeteceği manevi, maddi fatura anlatılırsa iktidar partisinin bir kaybı olmayacaktır. Unutmayalım ki sorunun çözülmesini istemeyenler nihayet sadece ve sadece küçük bir Ergenekoncu azınlıkla, sorundan nemalanan yine küçük bir kesimdir. Onların da sorun çözülse de çözülmese de AK Parti’ye merhabaları olmayacakları malumdur.

İktidar Kürt sorununu çözerse iddia edildiği gibi milliyetçi oyları kaybetmeyecek, aksine bu çözümden yüksek bir halk desteğiyle çıkacaktır. Çünkü, toplum atılan her kurşunun da kaybedilen her canın da aslında ne anlama geldiğini çok iyi biliyor. Çözümü en iyi toplum analiz edecektir. Üniter yapıyla sorun çıkarmayacak her adım kabul görecektir. Böyle bir durum da sözkonusu olmadığına göre; hatta PKK bile bunu istemediğini tekrar tekrar açıkladığına göre...

Ayrıca da bu, oy hesabı yapılacak bir konu değildir. Başbakan cesur olmalı, şoven söyleme kulakları tıkayarak Türkiye Cumhuriyeti’ni terör belasından, etnik adaletsizlik ayıbından kurtarmak için ne gerekiyorsa yapmalıdır. Yarım, çeyrek veya göstermelik çözümleri değil, gerçekte neye inanıyorsa onu yapmalıdır.

Evet kolay değil... Yılların biriktirdiği kan, öfke, önyargı ve inat sorunu kemikleştirdi. Rüzgar ne kadar bahar havası getirse de çözmek kolay olmayacak. Ama, en zoru ve en tahammül edilmesi güç olanı çözememektir. Herkesin aynı istikameti gösterdiği tarihi bir momentte bu kez de çözemezsek bir daha çözümü konuşmak bile imkansız olacaktır.

Mustafa Karaalioğlu

El reform mafiş

Geçen günkü ‘Sayın Başbakan gelin şu işi çözelim...’ başlıklı yazıma tahminlerimin çok üzerinde mesaj yağdı...

Yazı şöyle son buluyordu:

‘Gerisi ise çok kolay diyorum...

Çünkü...Son ‘ilerleme raporu’ndaki ‘reformları’ yapmak yetecek...

Gerçekten ‘2013’de tam üye olmak istiyor musunuz?

İnanın bana, bu siyasal samimiyet ve irade söz konusu olursa, tek karar verici biziz.

Yeter ki siz tam gaz reformları yapın, ‘ilerleme raporundaki’ eleştirileri ortadan kaldırın.

Ve o zaman bakın, Avrupa’da ‘etkili’ bir Türkiye muhalifi ayakta kalabilecek mi?’

* * *

Yazının yayınlandığı gün...

Türkiye’nin üyeliği hem Almanya’da, hem de Fransa’da yeniden gündeme geldi.

Çünkü biz ilgilenmiyoruz ama AB üyesi ülkelerde ‘Avrupa Parlamentosu’ seçimleri var.

Liderler harala gürele seçim kampanyası sürdürüyor.

Özellikle ‘iç siyasal tüketime’ endeksli bu koşuşturmalar sırasında...

Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Türkiye’ye AB üyeliği konusunda ‘boş vaatlerde’ bulunmaktan vazgeçmeleri gerektiğini söylerken...

Alman Başbakan Angela Merkel de Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu tekrarladı:

‘Türkiye ile imtiyazlı ortaklığa ‘evet’, AB üyeliğine ‘hayır’ diyoruz’ dedi.

Tabii tam tersini söyleyen partiler de var... Onlar da kampanyalarını o istikamette sürdürmekte.

Örneğin...

Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkışını yinelerken, Sosyalist Parti ilke olarak Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmayacağını, kriterler yerine getirildiğinde Türkiye’nin üye olabileceğini tekrarlamakta.

* * *

Hep söylüyorum...

AB ile Avrupa ayrı şeyler.

Sarkozy ve Merkel Avrupalı siyasetçiler...

AB’yi ise bir anlamda ‘AB hükümeti’ sayılabilecek ‘AB Komisyonu’ temsil ediyor.

Bu açıklamalar ertesinde Komisyon’un ne diyeceğinin peşine düştüm.

Komisyondan önce...

Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşil Grup lideri Daniel Cohn Bendit, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’e tepki gösterdi...

Haziran ayında düzenlenecek Avrupa Parlamentosu seçiminde aşırı sağın oylarını alabilmek için Türkiye’nin AB üyeliğini tekrar tartışma konusu yapmaya başladığını söyledi.

La Tribune gazetesine konuşan Cohn Bendit, Sarkozy’yi, ‘Türkiye konusunu iç politika malzemesi olarak kullanmakla’ suçladı ve ‘Sarkozy, bunu aşırı sağın oyu için yapıyor’ dedi.

Alman ve Fransız liderlerinin Türkiye’ye ‘tam üyelik’ yerine ‘imtiyazlı ortaklık’ önermelerini eleştiren Cohn Bendit, bu önerinin ‘Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılamayacağını’ vurguladı.

Türkiye’nin AB üyeliğinin şu anda gündemde olmadığını, bu üyelik için şimdiden ‘evet’ ya da ‘hayır’ demenin anlamsız olduğunu kaydeden Cohn-Bendit, ‘Türkiye’nin üyeliği gündemde olduğunda zaten Sarkozy cumhurbaşkanı koltuğunda olmayacak’ ifadesini kullandı.

* * *

Çok geçmedi...

Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in Sözcüsü Krisztina Nagy, ‘Bizim Türkiye konusunda tavrımız çok nettir. Bunu da onlarca ve yüzlerde defa dile getirdik. Burada önemli olan Türkiye’nin AB kriterlerini yerine getirmesidir’ dedi.

Peki, Türkiye kriterleri yerine getiriyor mu?

Geçen hafta ‘Türkiye’de Demokratik Süreç’ konulu oturumda Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, Türkiye’den karışık sinyaller geldiğini belirtti ve iki adım ileri bir adım geri gidildiği hissinin uyandığını söyledi.

Rehn, müzakere sürecinin hızının laikliğe saygı ve hukuk devleti çerçevesinde, temel hak ve özgürlükleri artıran reformlar alanında kaydedilecek gelişmelere bağlı olacağını ifade etti.

* * *

AB üyeliğimiz ‘reformlara’ kaldıysa yandık.

Çünkü reformlar mafiş... Sizlere ömür.

Nereden mi biliyorum?

Hatırlar mısınız bilmem, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde yol haritası özelliği taşıyan ‘3. Ulusal Program’, Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında geçen yılın son günü ittire kaktıra yayınlanmıştı...

Ulusal Program, Türkiye’nin önümüzdeki 4 yıl içerisinde AB’ye üyelik sürecinde yapmayı öngördüğü taahhütleri içeriyor. Programda, AB’ye uyum konusunda 100’ün üzerinde yasa değişikliği ile 300’den fazla tüzük ve yönetmelik gibi düzenlemeler yer alıyor.

Peki, beş aydır ne yapıldı?

Hiçbir şey.

Ve üstelik Meclis tatile giriyor.

* * *

Tevekkeli değil...

‘Sayın Başbakan gelin şu işi çözelim...’ başlıklı yazıma tahminlerimin çok üzerinde mesaj yağdı.

Kamuoyu, ‘reformlar mafiş’ dönemine girildiğini gördükçe dövünüyor, dövündükçe de yeni bir atılımdan medet umuyor.

Başbakan’a bunu da iletmiş olayım.

Mehmet Altan

Kandil, siyaset ve çözüm…

Okumuş ya da duymuşsunuzdur, Hasan Cemal Kandil'e gitti, Karayılan'la görüştü. Ve bir yazı dizisi yaptı. Yazı dizisi sadece bilinmeyeni kuşatmıyor, çatışmanın sıcak merkezinden gelen haberi içermiyordu. Aynı zamanda siyasetin imkânlarına işaret ediyor, bir tarafın diğerini görmesine zemin hazırlayacak, müsaade edecek bir siyasi doz içeriyordu.

Kürt sorunu nasıl çözülür? Şiddet nasıl durur?

Bunlar Türkiye için hayati sorular…

Bir süredir, Kürtleri inkâr etmeden, yani varlıkları kabul edilerek, ancak bu kabulü asayiş mantığına endeksleyerek yürütülen resmi bir yöntem var. Bu yöntem, PKK ile Kürt sorununu birbirinden ayırma, örgütün siyasal, askeri, toplumsal açıdan zayıflamasını, marjinalleşmesini sağlama üzerine kurulu.

Peki sonuç?

Sonuç açık.

Ortada ciddi bir başarısızlık var…

İzlenen yöntem askeri alanda PKK'yı yapısal ve çözülemez bir hale getirdi, toplumsal alanda PKK ile Kürt sorunu ve Kürtler arasındaki bağları adeta yeniden ördü, bu örgü kimlik, milliyetçilik, mağduriyet, siyasileşen kimlik talebi üzerinden yeniden üredi.

Bugün PKK'ya en karşıt olan Kürtler bile örgüte "onur" fikriyle iç içe girmiş bir anlam atfediyorlar.

Şunu sık yazdık:

Cumhuriyet ilk dönemlerinde tüm imkânlarıyla, türlü baskı araçlarıyla Kürtleri Türkleştirmeye çalıştı. Olmadı ve Kürt sorununun yeni biçimi buradan üredi.

Bugün Kürtlerin varlığını kabul ediyor sistem, ama kuşkulu bir varlık, sürekli kriz politikalarını gerektiren bir sorun olarak görüyor.

Kriz politikaları ise sistemin düzenli ve sürekli bir askeri işleyişe sahip olmasına, otoriterlik dozunun artmasına işaret ediyor.

Kandil'i vuruyor, ara sıra Irak'a giriyor, bu arada şehitler veriyor, bölgedeki seçimleri Kürt duyarlılığı yüksek partilerin kazanmasını seyrediyor, sonra bu partileri dışlama ve kontrol etmeyi otoriter kriz politikalarının merkezi haline getiriyor resmi anlayış…

Karşılığı yine şiddet oluyor. DTP'lilere yönelik seçim sonrası operasyonu, arkasından gelen 9 şehit haberi buna açık bir örnek…

Bu koşullarda kutuplaşan, karşılıklı öfke biriktiren iki taraf hali daha derinleşiyor.

Dönelim Hasan Cemal'e, Kandil'de röportajına…

PKK'nın 1 numarasıyla yaptığı konuşma malum yönteme ve bildik sonuçlara ilişkin bir "fasit daire"nin masa üzerine konmasını sağladı. Görmek fikrini canlandırdı, dağı görmek, sorunu çözmek siyasi irade ve cesareti devreye sokmak…

Ankara'nın dikkatini çekmiştir, bu röportajda Karayılan'ın söyledikleri…

Bakın Ertuğrul Özkök bile neler yazıyordu:

"Bizim çok ciddi bir 'Kürt sorunumuz' vardır. Bu sorunu sadece askeri önlemlerle çözmek mümkün değildir. Bölgedeki gelişmeler ve 25 yıldır yaşananlar, PKK'nın aleyhine çalışıyor. Ama bu demek değil ki, bizim lehimize gelişiyor. Uluslararası konjonktür, 21'inci yüzyıl gerçeği, bir toplumun içindeki etnik sorunu ezerek, öldürerek, asimile ederek çözemeyeceğini giderek daha etkili biçimde gösteriyor. Hasan Cemal, bize dağdan bir mesaj getirdi. Keşke bana izin verilse de ben de İmralı'dan bir mesaj getirebilsem. Belki hepimizin hak ettiği huzurun ülkemize geri gelmesine hizmet etmiş oluruz…"

Dünya bu tür sorunları nasıl çözdüyse öyle çözmeye doğru gitmeli Türkiye…

Hasan Cemal'in yazısından bir alıntı yapalım:

"Murat Karayılan'ı dinlerken defterimin bir kenarına not ediyorum. PKK'nın bir numarası her seferinde, Kürt sorunu çözülecekse, ancak bizimle çözülür" demeye getiriyor. PKK ile Kürt sorununu özdeş kılan bu söylem, 'PKK'nın üstüne gelmek, PKK'yı dışlamak, Kürt sorununda çözümsüzlüğe oynamaktır' diye ifade edilebilir…

Evet, gazeteci de taşları yerinden oynatır, şimdi tartışma, düşünme ve hareket geçme zamanı…
Ali Bayramoğlu

Masonların gücü adına

Her darbeden sonra oluşturulan ara rejim hükümetlerinin üçte ikisi Masonlardan oluşurdu.. Şöyle genel bir kanı vardır: Masonlara dokunulamaz diye..

Bana sorarsanız Darbeci bir çete görünümü/Terör örgütü görünümündeki ETÖ’nün çatısında da aynı şekilde masonlar vardır/olmalıdır.. İtalya’daki P2 olayı da bunu gösteriyor.. Masonlar olmadan olmaz! Ve bir gün bu kirli ilişki ortaya çıkacaktır.. Şimdi Masonlar, yeni “Mabedler” inşa etmeye, yeni, daha genç Mason adayları toplamaya çalışıyor.. Özellikle en son kendi içlerindeki çatışmadan sonra mevcud kadrolar bile dağılmaya başladı.. AB sürecinde Türkiye’nin siyaseten yeniden inşası sürecinde Masonlar bu sürece dahil olmak istiyorlar..

Masonik örgütler, göreceksiniz, hem kendileri yeniden yapılanacaklar, hem iktidar, hem muhalefet ve hem de iktidara karşı darbe gayreti içindeki çevrelerin içinde etkin olmaya çalışacaklar.. “Müslüman Masonlar” için de kapı açık.. Nasıl derin devlet de yeniden yapılandırıldığında, Kemalist, sağ-sol, asker kökenliler, Alevi kesimden boşalacakların yerine bizim sakallılardan da birilerini alacaklar ise, Masonlar da öyle yapacak! Yeni Mabedlerin bu konsepte göre dizayn edilmesi gerek.. Ceviz gibi, yeşil kabukların içeri girmelerini engelleyen sert bir kabuk lazım..

Belki, bizimkilerin çocuklarına el atacaklar. Yurtdışında eğitim alıp, özel eğitime alınan “abi”lerin, hacı-hocaların çocukları.. Uluslararası forumlarda ön eğitimden geçmiş “kardeşler”.. Kimi iş, kimi siyaset, kimi tarikat, kimi STK, Media çevresinden.. Genç MÜSİAD’lılar, aman dikkat! Hızlı araba kullanma sevdalısı Sazanlara dikkat! Hani, Masonlar Motor klüplerine de el attılar da.. 5 duyu vakıflarında, Eğitim vakıflarında da varlar.. “Birader”lerin beklemeye tahammülleri kalmadı, Leo, Lions, Rotary diye bekleyecek vakitleri yok, “uzaktan eğitim”, “dışarıdan bitirme”yle işi halledecekler..

Eee.. haram yiyenlerin çocuklarının başka yere gitmesini bekleyemezdiniz zaten.. Babalar ve Oğullar! Dil bilen, yurtdışında yüksek tahsil gören yakışıklı gençler için “yeni bir gelecek” sözkonusu.. Birileri kendi yerlerini sakallı, eşi başörtülü Mason biraderlerine (!) devretmeyi içine sindiremese de durum bu.. Başörtüsü ile yakında sadece kışlalara değil, Locaların düzenlediği toplantılara da davet edilirseniz, Cumhuriyet Balolarında da size yer açılırsa şaşmayın.. Ah, ah! Dışı onları yakar, içi beni bu işlerin.. Bu “çözümlemenin sonunda” açık yeşile de izin veren yeni bir Ergenekona çıkar kapı!

Bizimkilerin zaafları Masonları umutlandırıyor.. Sizin camiye sokamadığınız çocuklarınızı birileri kendi “Mabed”lerine sokmaya çalışacaklar.. Kendi tapınaklarına! Arzuları sizi kendi tapınaklarına şövalye yapmak olacaktır! Çocuklarınızın arkadaşlarına dikkat edin.. Alkol, uyuşturucu kullanıyor olabilirler.. “Kız arkadaşları”na da dikkat.. Bunlar olmadan da, bir başka şekilde, para ilişkileri ile kıskaca alabilirler.. Kimini mistik, hermetik bir yolla kendilerine bağlayabilirler.. Meditasyon filan diye ipnotik etki altına alabilirler.. Modern Tarikatlar, Çakra, NLP türü sağlıklı yaşam reçetelerine de dikkat!

Hani memlekette “Darbe” diyince hemen akla DP gelir ya! DP diyince de, Demirkırat’ın süvarisi “İslâmköylü Morisson Süleyman” ya da namı diğer “Çoban Sülo” gelir.. Kendileri “yeğen Yahya”nın amcası olur!

Darbeye karşı olanların estirdikleri rüzgarlara karşı dalgakıranlık yapmak için yeniden piyasaya çıktı.. Yanında emanetçisi, Cindoruk.. Plan, sağı yeniden toparlayıp, AK Parti’yi iktidardan indirmek.. “İyi çocuklar” bu işi yapamadı, madem bu iş askerle olmuyor, bacadan inerek sorunu çözmek gerek..

Soylu ile DP en azından ANAP’ın önüne geçti.. Cindoruk, DP ile ANAP’ı birleştirip, AK Parti, CHP ve MHP’den transferlerle Meclis’te bir grub kurabilir mi? Madem bugünki Meclis’te 100’e yakın, kimi ile yakın ve sıcak işbirliği yapılan, kimi tehdit ve şantajla etki altına alınan Ergenekonun ilişki kurduğu adam var.. O zaman DP’nin Meclis’te grub kurmasının önünde bir engel olmasa gerek.

“Evdeki hesab” doğru.. Ama çarşıya uymuyor.. Siyaset dört işlemle çözülecek bir matematik olayı değil.. Öyle anlaşılıyor ki, Demirel artık yedekleri de çağırıp son bir hamle ile bu işi bitirmek istiyor.. Bu Ergenekonun Demokratik, kansız çözümü. Solcu kanat, zaten açık açık darbe çağrısı yapıyor. Kimi PKK’yı, Korucuları, özel kuvvetleri sokağa döküp iç savaş çıkarma planları yapıyor..

Zaten Büyükanıt da “siyasiler sorunu çözemezse, asker silahını ele alır” demedi mi. Sanki bütün bir röportajın üzerine kurulduğu cümle bu gibi.. Yani birileri diyor ki, “bu sorunu nasıl çözerseniz çözün, ama siz çözemiyorsanız, benim yapabileceğim tek şey var, ben de o zaman o çözüme yönelirim.”
Aslında yok böyle bir şey. Bu çözümün çözüm olduğuna kanaat getirselerdi, şimdiye çoktan yaparlardı, kimsenin gözünün yaşına bakmazlardı.. Yani ETÖ cephesinin çaresizliği/çözümsüzlüğü devam ediyor. Ama büyük bir bekleyiş içindeki on binlerce insana bir şey demek gerekiyor. Çünkü onlar da sabırlarının sonuna geldiler.. Kimi silahlarını toprağa gömüyor, kimi denize atıyor, kimi ihbar mektupları gönderiyor sağa-sola, kendisinin de karıştığı eylemlerle ilgili, suçu eski silah arkadaşlarının üstüne yıkmanın hazırlığını yapıyor..



Bu kadar silahlı adam, bu kadar cinayet ne olacak?! Bunların bir kısmı uyuşturucu kullanıyor.. Kimi psikolojik terapiye muhtaç.. Cindoruk’un emanetçiliğinde servise sokulmaya çalışılan Demirel Partisi’ne umud bağlayanların sayısı az değil.. Aslında bu yeni hamle, Ergenekonu kurtarma ve AK Parti’yi tasfiye etmeyi amaçlayan bir hareket.. Onun için Cindoruk’a verilen oy, Ergenekona gider deniliyor.. Çiller, söz dinlemeyen, aileden biri olarak Refahyol’daki birlikteliğinden dolayı Ergenekoncular tarafından “kazığa oturtulmaktan çekindiği için” (Çevik Bir’in M.Akşener’e tehdidine gönderme) şiddetle bu senaryoya karşı çıkıyor. Yoksa bu konuda garanti verirlerse neden olmasın.. Hasan Celal, Menderes de bu plana karşı. Ama planı Koç, Aydın Doğan, Mesut Yılmaz, Hikmet Çetin, Celal Doğan, Hüsamettin Özkan, Mustafa Sarıgül, İlhan Kesici, Taylan Bilgen, Turgay Ciner, Abdullatif Şener, Mehmet Ağar da destekliyormuş.. Hatta Haydar Baş’ın da bu projeye dahil edilmesini planlamışlar.. Kendi başına siyasi bir varlık gösteremediğine göre, bari bu çorbana tuz olsun, bu kadar bekledik, yatırım yaptık diye düşünmüş olsalar gerek..

ifat Hisarcıklıoğlu, neden birilerinin kendi üzerinde hesap yapmasına fırsat veren bir noktada duruyor, onu anlayamadım.. Çok kaypak bir zeminde yukarıya doğru yürümeye çalışıyor.. TOBB da başka bazı isimlerin durduğu yer de aynı.. Oysa bugünki çizgileri sonucu, kimseye yaranamayacaklar, onlar birine tutunduklarında ya da kendileri birilerinin yanına gittiklerinde hep en kenardaki gevşek halka olarak ilk feda edilecek kum torbaları gibi bir yerde tutulacaklardır..

Bana göre Hüsamettin Cindoruk senaryosu tutmaz.. Aksine Demirel ve Cindoruk adı bir araya gelince, hemen Banker BAKO olayı akla gelir. Hani şu hazine bonosu hikayesi.. Bu tartışma başka yerlere gider.. Cindoruk-Çölaşan aile ilişkisinin izini sürerseniz Ergenekona çıkar..

Demirel memleketi kurtarmak yerine bana kalırsa kendini kurtarmaya çalışıyor. Çünki yeni bir dalga Demirel’i başka vadilere sürükleyebilir.. Demirel ve Cindoruk ikilisinin öne çıkması aslında malum çevrelerinin çaresizliklerini göstermek açısından büyük bir önem taşıyor..

Kılavuzları Demirel olanların yollarının nereye çıkacağını hep birlikte göreceğiz.. DP bu yeni kimliği ile Demokrasiyi savunanların değil, “Demirel muhibleri”nin partisi olur o kadar! Gördüğünüz gibi bu yapıda sağ, sol, Masonik çevreler, herkes var.. Alevi-Sünni.. Çatlı’nın Susurluk’ta kaza yapan otomobili gibi.. Şeyhe de yer var bu çatıda fahişeye de... Ergenekonvari bütün örgütlerde bu yapı böyle çatılır.. İddiaya göre, Demirel’in suflörlüğünde, Cindoruk’un örgütleyeceği parti, sağda birlikteliği gerçekleştirdikten sonra ilk kongrede genç bir liderle ve yeni katılımlarla yoluna devam edecekmiş..

Haberiniz olsun istedim.. Selâm ve dua ile.

Abdurrahman DİLİPAK