Karadeniz’e anjiyo
NABUCCO için imzalar atıldı. Gündem enerji... TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) Genel Müdürü Mehmet Uysal’dan “iyi haberle” başlayalım...
‘Cumhuriyetin 100. yılı 2023’te Türkiye’nin artık petrol ve doğalgaz ithal etmeyeceği müjdesinin eşiğindeyiz.
Sinop’un doğusunda deniz yataklarında zengin petrol, batısında ise doğalgaz yatakları Türkiye’nin 40 yıllık tüketimini karşılayabilir.
“Röntgen” karşılığı iki boutlu ve “MR” karşılığı 3 boutlu sismik araştırmalar bu beklentileri vurgulamakta. (Bu “röntgen” ve “MR” deyimlerini bilinçli olarak kullanıyorum. Çünkü her ikisi de yeraltı petrol araştırmaları için geliştirilmiş ve sonra türev olarak sağlık sektöründe kullanılmış. Bir başka açıdan bakarsanız araştırmalar önce petrol, sonra insan zihniyetini yansıtıyor. GC)
TPAO, Brezilya ve Amerikan Petrol Arama şirketleriyle anlaşma imzaladı.
2010-2011 yıllarında tanesi 200 milyon dolar maliyetli 10 kuyu açılacak.
Kesin sonucu almak için toprağı delmek ve sismik araştırmaların işaret ettiği hacimlerin ne olduğunu bire bir görmek gerek.
Nasıl ki kalp doktorları, MR çekerler ama kesin emin olmak için “anjiyo” yaparlar, petrol için anjiyoda da toprağı delmek ve sismik araştırmaların gösterdiği kitleye ulaşmak önemli. Bu sondaj kuyularından olumlu sonuç alınması halinde üretimin 2017-2018 yıllarında başlayacağı öngörülüyor.
2023 yılında ise, Türkiye’nin Batı Karadeniz’de doğalgaz, Doğu Karadeniz’de ise petrol üretimiyle artık ithalata gerek olmayacak.‘
Sığdan derine...
GENEL Müdür Mehmet Uysal’ın işaret ettiği önemli bir “değişken” de şu:
Karadeniz’deki doğalgaz ve özellikle petrol yatakları uzun süredir “karine” idi.
Yani gerçekten var olduğuna çok yakın işaretler veriyordu.
Ancak... O zamanlar petrolün varili 10 dolardı.
Meksika Körfezi’nin ve Hazar Denizi’nin sığ sularında petrol ve doğalgaz aramaları ve üretimi giderlerini karşılamıyordu.
Oysa şimdi petrolün varili 60 dolar.
Karadeniz’in 1500 metreyi bulan derinliklerinde araştırma ve üretimi, bu fiyat karşı hale getiriyor.
TPAO DEPLASMANDA
TÜRKİYE‘nin yurtdışında da şimdiden petrol üretimi var.
Örneğin...
Azerbaycan’da 3 büyük şirket konsorsiyumunda yüzde 6,75 hisse TPAO’nun...
Bunun karşılığı günlük 25 bin varil petrol.
Kazakistan’da da TPAO’nun petrol alanları var.
Günde 10 bin varil üretiyor.
Şahdeniz’de 625 milyar metreküp doğalgaz rezervlerinin de TPAO yüzde 9’una sahip. Bunun da tutarı 62 milyar metreküp doğalgaz...
TPAO’nun Libya’da da kiraladığı petrol arama arazileri var.
Bu çalışma yoğun bir şekilde sürüyor.
Rusya’da da arama ve üretim ruhsatı için çalışmalar 2004 yılından beri sürüyor ama henüz sonuç alınamadı. Özellikle bir Rus şirketiyle ortaklaşa hayata geçirilmek istenen bu proje Moskova bürokrasisini henüz aşamadı.
TPAO’nun yanı sıra Türkiye özel kesim şirketleri de başka ülkelerde petrol arıyor. Hatta bazıları üretmeye başladı bile...
Dünya, pek de uzak olmayan gelecekte petrol kaynaklarının yetersiz kalışıyla karşılaşacak.
Her ülke şimdiden uzun vadeli anlaşmalar imzalayarak, başka coğrafyalarda deplasmana çıkıp petrol arayarak enerji güvencesi sağlama çabasında.
Türkiye de bu trendi izlemekte.
Karadeniz için neredeyse kanıtlama aşamasındaki petrol ve doğalgaz rezervleri bu açıdan da çok önemli.
HUB
TÜRKİYE artık dünyanın en önemli ve duyarlı “enerji hub’ı” olmak üzere...
“Hub” birçok hattın buluşma ve dağılma coğrafyası olarak tanımlanıyor.
Yani...
Türkiye, sadece bir enerji hatları köprüsü değil, üzerine boydan boya boruların gömüldüğü bir coğrafyası ise hiç değil. “Enerji hatlarının toplandığı ve dağıtıldığı bir kumanda merkezi...”
Elbette bazı -henüz- gri bölgeler var ama Nabucco, Bakü-Ceyhan hattı, Mavi Akım, Şahdeniz ve diğer damarlar ile enerjinin nabzı bu topraklarda atacak.
15 Temmuz 2009 Çarşamba
ERDAL ŞAFAK
Nabucco ittifakları
Konumuz yine Nabucco Doğalgaz Boru Hattı. Bilindiği gibi, Nabucco'da en önemli sorun, borunun içini doldurmak. Yani Avrupa'ya başta (2014'ten itibaren) yılda 15 milyar metreküp, daha sonra aşamalı olarak 31 milyar metreküp gaz pompalanmasını sağlayacak kaynakları bulmak.
Irak Başbakanı Nuri El Maliki, yılda 15 milyar metreküp gaz güvencesi verdiğine göre, en azından boru hattının ilk yılları için sorunun aşıldığı sonucuna varılabilir. Ancak bu, yanıltıcı olur. Çünkü Irak'ın 2014'e kadar o üretim düzeyine ulaşması imkânsız denecek kadar zor. İki nedenden ötürü: 1- Kuzey Irak'taki gaz yataklarında işletme bir yana sondaj bile başlamadı. 2- Güney Irak'taki yatakların gazını Türkiye'ye ulaştırmak için de boru hattı döşenmesi gerekiyor ki, ülkede güvenlik sağlanmadan, o da pek mümkün görülmüyor.
İkinci güçlü kaynak adayı Türkmenistan. Cumhurbaşkanı Gurbanguli Berdimuhammedov, Nabucco'nun ihtiyacı olan gazın hepsini karşılayabileceklerini açıkladı. Doğru. Ancak Türkmen gazının Türkiye sınırına ulaştırılabilmesi için Hazar Denizi altından boru döşenmesi, o borunun Bakü-Tiflis-Erzurum hattına bağlanması gerekiyor. Ne yazık ki, orada da iki sorun var: 1- Hazar Denizi'nin statüsü konusunda sahildar ülkeler bir türlü anlaşmaya varamadılar. 2- Bir başka seçenek olarak Türkmen gazının Hazar'dan tankerlerle Azerbaycan'a taşınması ve orada Bakü- Tiflis-Erzurum boru hattına pompalanması düşünülebilir. Ancak o çözüm de Azerbaycan engeline takılıyor. Türkmenistan'la ilişkilerinin soğukluğu nedeniyle.
Azerbaycan'la neler oluyor?
İran gazını ABD baskısıyla AB istemediğine, Mısır gazı ise Nabucco'nun dişinin kovuğuna bile gitmeyeceğine göre, geriye Azerbaycan'ın hem tedarikçi, hem de transit ülke olarak projede çok önemli bir rol üstlenmeye ikna edilmesinden başka çözüm kalmıyor.
"Bundan kolay ne var. Nasıl olsa tek millet iki devletiz" rehavetine kapılmayın. Tam tersine Türkiye ile Azerbaycan arasında "Yolunda gitmeyen bir şeyler var." İşte tam da Nabucco için imza töreninin arefesinde Azeri basınındaki yayınlara bir örnek. "Yeni Müsavat" gazetesi "Azerbaycan ile Türkiye arasında gaz anlaşması niye yapılamıyor?" başlıklı haberinde şöyle diyor: (Not: Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün "Dış Basında Türkiye" bülteninden aktarıyoruz)
"Bir milletin iki devleti, doğalgaz konusunda neden anlaşamıyor? Buna engel olan ekonomik mi, yoksa siyasi çıkarlar mı? Azerbaycan Demokrat Partisi lideri Serdar Celaloğlu'na göre, siyasi çıkarlar daha ön planda: Son dönemde Rusya'nın aktifleşmesi ve Güney Kafkasya'da etkisini artırmasının rolü büyük. Yani Rusya, ciddi alternatif olarak Türkiye'nin Azerbaycan'daki çıkarlarıyla yarışıyor. Ne yazık ki bu rekabeti Rusya kazanıyor.
Rusya'nın kazanması şu faktörlerle açıklanabilir: 1- İktidarımız Rusya yanlısı. 2- Rusya bölgede daha üstün bir konuma sahip. 3- Potansiyel açıdan Rusya, Türkiye'den daha güçlü. 4- Türkiye, Azerbaycan'la ilgili olarak ekonomi dışında hiçbir politika yürütmedi.
Türkiye'nin yabancı ülkeler gibi Azerbaycan'da sadece ekonomik çıkar gütmesi ve buradaki siyasi süreçlere aktif bir şekilde müdahale etmemesi, elinde Azerbaycan iktidarını etkileyecek siyasi bir aracın olmamasına neden oldu. Şimdi Türkiye, elleri boş bir şekilde Rusya ile rekabet halinde. Halbuki Rusya'nın, Azerbaycan iktidarını etkilemek için imkânı çok. Türkiye, sadece Azeri ve Türk halklarının genetik yakınlığına güveniyor. Ne yazık ki bu tür yakınlık, ekonomi gibi alanlarda etkili olmuyor. İki kardeş bile, çıkarları aynı olmadığı zaman kavga ediyor. Burada, Türkiye'nin Karabağ sorunu ve Ermenistan'la ilişkiler açısından yeni bir politika tercih etmesinin de rolü var. Azerbaycan iktidarı, bu konuda ciddi bir tutum ortaya koydu. Öyle görünüyor ki, Türkiye, Azerbaycan'ın çıkarlarına uygun şekilde geri adım atmıyor. Bu durumda, doğalgaz Azerbaycan için siyasi araç olarak büyük önem taşımaya başlıyor."
Bir şey kesin: Nabucco'nun Azerbaycan'sız gerçekleşmesi kolay değil. Hele Azerbaycan'ın Rusya safında yer alması, projeyi iyice zora sokabilir. Aman dikkat.
Konumuz yine Nabucco Doğalgaz Boru Hattı. Bilindiği gibi, Nabucco'da en önemli sorun, borunun içini doldurmak. Yani Avrupa'ya başta (2014'ten itibaren) yılda 15 milyar metreküp, daha sonra aşamalı olarak 31 milyar metreküp gaz pompalanmasını sağlayacak kaynakları bulmak.
Irak Başbakanı Nuri El Maliki, yılda 15 milyar metreküp gaz güvencesi verdiğine göre, en azından boru hattının ilk yılları için sorunun aşıldığı sonucuna varılabilir. Ancak bu, yanıltıcı olur. Çünkü Irak'ın 2014'e kadar o üretim düzeyine ulaşması imkânsız denecek kadar zor. İki nedenden ötürü: 1- Kuzey Irak'taki gaz yataklarında işletme bir yana sondaj bile başlamadı. 2- Güney Irak'taki yatakların gazını Türkiye'ye ulaştırmak için de boru hattı döşenmesi gerekiyor ki, ülkede güvenlik sağlanmadan, o da pek mümkün görülmüyor.
İkinci güçlü kaynak adayı Türkmenistan. Cumhurbaşkanı Gurbanguli Berdimuhammedov, Nabucco'nun ihtiyacı olan gazın hepsini karşılayabileceklerini açıkladı. Doğru. Ancak Türkmen gazının Türkiye sınırına ulaştırılabilmesi için Hazar Denizi altından boru döşenmesi, o borunun Bakü-Tiflis-Erzurum hattına bağlanması gerekiyor. Ne yazık ki, orada da iki sorun var: 1- Hazar Denizi'nin statüsü konusunda sahildar ülkeler bir türlü anlaşmaya varamadılar. 2- Bir başka seçenek olarak Türkmen gazının Hazar'dan tankerlerle Azerbaycan'a taşınması ve orada Bakü- Tiflis-Erzurum boru hattına pompalanması düşünülebilir. Ancak o çözüm de Azerbaycan engeline takılıyor. Türkmenistan'la ilişkilerinin soğukluğu nedeniyle.
Azerbaycan'la neler oluyor?
İran gazını ABD baskısıyla AB istemediğine, Mısır gazı ise Nabucco'nun dişinin kovuğuna bile gitmeyeceğine göre, geriye Azerbaycan'ın hem tedarikçi, hem de transit ülke olarak projede çok önemli bir rol üstlenmeye ikna edilmesinden başka çözüm kalmıyor.
"Bundan kolay ne var. Nasıl olsa tek millet iki devletiz" rehavetine kapılmayın. Tam tersine Türkiye ile Azerbaycan arasında "Yolunda gitmeyen bir şeyler var." İşte tam da Nabucco için imza töreninin arefesinde Azeri basınındaki yayınlara bir örnek. "Yeni Müsavat" gazetesi "Azerbaycan ile Türkiye arasında gaz anlaşması niye yapılamıyor?" başlıklı haberinde şöyle diyor: (Not: Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün "Dış Basında Türkiye" bülteninden aktarıyoruz)
"Bir milletin iki devleti, doğalgaz konusunda neden anlaşamıyor? Buna engel olan ekonomik mi, yoksa siyasi çıkarlar mı? Azerbaycan Demokrat Partisi lideri Serdar Celaloğlu'na göre, siyasi çıkarlar daha ön planda: Son dönemde Rusya'nın aktifleşmesi ve Güney Kafkasya'da etkisini artırmasının rolü büyük. Yani Rusya, ciddi alternatif olarak Türkiye'nin Azerbaycan'daki çıkarlarıyla yarışıyor. Ne yazık ki bu rekabeti Rusya kazanıyor.
Rusya'nın kazanması şu faktörlerle açıklanabilir: 1- İktidarımız Rusya yanlısı. 2- Rusya bölgede daha üstün bir konuma sahip. 3- Potansiyel açıdan Rusya, Türkiye'den daha güçlü. 4- Türkiye, Azerbaycan'la ilgili olarak ekonomi dışında hiçbir politika yürütmedi.
Türkiye'nin yabancı ülkeler gibi Azerbaycan'da sadece ekonomik çıkar gütmesi ve buradaki siyasi süreçlere aktif bir şekilde müdahale etmemesi, elinde Azerbaycan iktidarını etkileyecek siyasi bir aracın olmamasına neden oldu. Şimdi Türkiye, elleri boş bir şekilde Rusya ile rekabet halinde. Halbuki Rusya'nın, Azerbaycan iktidarını etkilemek için imkânı çok. Türkiye, sadece Azeri ve Türk halklarının genetik yakınlığına güveniyor. Ne yazık ki bu tür yakınlık, ekonomi gibi alanlarda etkili olmuyor. İki kardeş bile, çıkarları aynı olmadığı zaman kavga ediyor. Burada, Türkiye'nin Karabağ sorunu ve Ermenistan'la ilişkiler açısından yeni bir politika tercih etmesinin de rolü var. Azerbaycan iktidarı, bu konuda ciddi bir tutum ortaya koydu. Öyle görünüyor ki, Türkiye, Azerbaycan'ın çıkarlarına uygun şekilde geri adım atmıyor. Bu durumda, doğalgaz Azerbaycan için siyasi araç olarak büyük önem taşımaya başlıyor."
Bir şey kesin: Nabucco'nun Azerbaycan'sız gerçekleşmesi kolay değil. Hele Azerbaycan'ın Rusya safında yer alması, projeyi iyice zora sokabilir. Aman dikkat.
ENGİN ARDIÇ
CHP'li kılığına girdim
Son günlerde "kılık değiştirme gazeteciliği" pek gözde ya, ben de "CHP'li" kılığına gireyim dedim... Fotoğraf çektiremediğim için kuru kuru okuyacaksınız, kusura bakmayınız.
Önce bakkala telefon ettim (yok, masraf olmasın diye kendim gidip söyledim), sabahları bizim eve gönderdiği bütün gazeteleri iptal etmesini, bundan böyle yalnızca Cumhuriyet göndermesini tembihledim. Pazar günleri ek olarak bir de Milliyet.
Sonra evdeki bütün yabancı içkileri döktüm. Tekel yapımı olmayan hiçbir içkiyi eve sokmamaya karar verdim.
Viskiyi bıraktım, rakıya döndüm. Rakının da, hani üstünde Atatürk'ü andıran smokinli iki adam bulunan cinsine...
Sonra hatırladım: Adnan Menderes de ondan içerdi... Vazgeçtim.
Elimdeki bütün dövizleri bir devlet bankasına gidip "resmi kurdan" bozdurdum. Zarar ettim ama devletime feda olsun... Bundan böyle, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın o ünlü manzumesine uygun davranacağım: "Dolar kullanan yurttan atılır!"
Bütün dış gezi programlarımı da iptal ettim, yaptırmış olduğum rezervasyonları bozdum. Devletin dövizleri çarçur olacaktı. Döviz, harcamak için mi kazanılırdı?
Fakat avantadan bir durum olur da hani "üniversite falan gönderirse" reddetmem doğrusu...
Yılda bir kereden fazla yurtdışına çıkmam ama... Benim emekçim, benim memurum ona bile güç yetiremiyor, ne işim var yurtdışında? Bu fakir ülkenin birikimi böyle böyle ziyan ediliyor.
Hanımı sıkıladım: Bundan böyle eve kivi, mango, papaya falan gibi "Turgut Özal'ın memlekete soktuğu" yabancı meyveler asla alınmayacak! Hele Çikita muz, zinhar... Amasya'nın elması, Malatya'nın kayısısı falan tercih edilecek. Ne güzel kavunlarımız karpuzlarımız var... Çünkü yerli malı yurdun malıdır ve herkes onu kullanmalıdır.
Elbiseler de Sümerbank'tan. "Marka" yok, bizim gardroba artık marka giremez. Mevsim yaz olmasa, Karaca'ya gidip doksan dokuz liraya bir de "baklavalı Atatürk kazağı" alacaktım, 1937 model...
Ben de "Frenk gömleğimi" giyip Cağaloğlu'na indim, Atatürk'ün Büyük Nutuk'unu ve İnönü'nün Hatıralar'ını ciltçiye bıraktım. Çarşıkapı'dan beyaz peynir aldım. Pastırma pahalı, o aybaşına... Hele bir emekli maaşımı alayım da Ziraat Bankası'ndan...
Dönüşte asla Demirel'in yaptırdığı Boğaziçi Köprüsü'nü ya da Özal'ın yaptırdığı Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nü kullanmadım, vapura bindim. Vapurda çay içtim, onu da çok pahalı buldum. Vapurda karşıma çıkan türbanlılar sinirimi büsbütün bozdular.
Beni istediğim noktada indirmeyen dolmuş sürücüsüne de küfür ettim. Göbeğini kaşıyan bu tür ayılar yüzünden memleket ne hale gelmişti...
Arabaların egzost kokusunu derin derin içime çektim ama eski Ankara havasıdır.
Eve geldim, "Atatürk'ün Sevdiği Şarkılar"ı koydum. Kasetini... CD kullanmıyorum, eskiden CD mi vardı? Sevgili Deniz Baykal'ın başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi'nin vereceği yeni iptal kararını heyecanla beklemeye başladım. Radyoda eskisi gibi "denizcilere ve havacılara bilmemkaç sayılı tebliğ" olsa onu da dinleyeceğim. Radyo tek kanal olsa daha da mutlu olacağım. Belki bir sabaha karşı, tok sesli bir albaydan, kardeş kavgasına nasıl son verildiğini ve öngörülen Atatürk devrimlerinin nasıl "sür'atle tahakkuk ettirileceğini" de duyarım...
Haaa, bir de, dincilere uyuzluk olsun diye, yarından tezi yok bir köpek yavrusu alacağım.
Belki ona mektup bile yazarım, laf ebeliğiyle köşe dolar.
Son günlerde "kılık değiştirme gazeteciliği" pek gözde ya, ben de "CHP'li" kılığına gireyim dedim... Fotoğraf çektiremediğim için kuru kuru okuyacaksınız, kusura bakmayınız.
Önce bakkala telefon ettim (yok, masraf olmasın diye kendim gidip söyledim), sabahları bizim eve gönderdiği bütün gazeteleri iptal etmesini, bundan böyle yalnızca Cumhuriyet göndermesini tembihledim. Pazar günleri ek olarak bir de Milliyet.
Sonra evdeki bütün yabancı içkileri döktüm. Tekel yapımı olmayan hiçbir içkiyi eve sokmamaya karar verdim.
Viskiyi bıraktım, rakıya döndüm. Rakının da, hani üstünde Atatürk'ü andıran smokinli iki adam bulunan cinsine...
Sonra hatırladım: Adnan Menderes de ondan içerdi... Vazgeçtim.
Elimdeki bütün dövizleri bir devlet bankasına gidip "resmi kurdan" bozdurdum. Zarar ettim ama devletime feda olsun... Bundan böyle, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın o ünlü manzumesine uygun davranacağım: "Dolar kullanan yurttan atılır!"
Bütün dış gezi programlarımı da iptal ettim, yaptırmış olduğum rezervasyonları bozdum. Devletin dövizleri çarçur olacaktı. Döviz, harcamak için mi kazanılırdı?
Fakat avantadan bir durum olur da hani "üniversite falan gönderirse" reddetmem doğrusu...
Yılda bir kereden fazla yurtdışına çıkmam ama... Benim emekçim, benim memurum ona bile güç yetiremiyor, ne işim var yurtdışında? Bu fakir ülkenin birikimi böyle böyle ziyan ediliyor.
Hanımı sıkıladım: Bundan böyle eve kivi, mango, papaya falan gibi "Turgut Özal'ın memlekete soktuğu" yabancı meyveler asla alınmayacak! Hele Çikita muz, zinhar... Amasya'nın elması, Malatya'nın kayısısı falan tercih edilecek. Ne güzel kavunlarımız karpuzlarımız var... Çünkü yerli malı yurdun malıdır ve herkes onu kullanmalıdır.
Elbiseler de Sümerbank'tan. "Marka" yok, bizim gardroba artık marka giremez. Mevsim yaz olmasa, Karaca'ya gidip doksan dokuz liraya bir de "baklavalı Atatürk kazağı" alacaktım, 1937 model...
Ben de "Frenk gömleğimi" giyip Cağaloğlu'na indim, Atatürk'ün Büyük Nutuk'unu ve İnönü'nün Hatıralar'ını ciltçiye bıraktım. Çarşıkapı'dan beyaz peynir aldım. Pastırma pahalı, o aybaşına... Hele bir emekli maaşımı alayım da Ziraat Bankası'ndan...
Dönüşte asla Demirel'in yaptırdığı Boğaziçi Köprüsü'nü ya da Özal'ın yaptırdığı Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nü kullanmadım, vapura bindim. Vapurda çay içtim, onu da çok pahalı buldum. Vapurda karşıma çıkan türbanlılar sinirimi büsbütün bozdular.
Beni istediğim noktada indirmeyen dolmuş sürücüsüne de küfür ettim. Göbeğini kaşıyan bu tür ayılar yüzünden memleket ne hale gelmişti...
Arabaların egzost kokusunu derin derin içime çektim ama eski Ankara havasıdır.
Eve geldim, "Atatürk'ün Sevdiği Şarkılar"ı koydum. Kasetini... CD kullanmıyorum, eskiden CD mi vardı? Sevgili Deniz Baykal'ın başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi'nin vereceği yeni iptal kararını heyecanla beklemeye başladım. Radyoda eskisi gibi "denizcilere ve havacılara bilmemkaç sayılı tebliğ" olsa onu da dinleyeceğim. Radyo tek kanal olsa daha da mutlu olacağım. Belki bir sabaha karşı, tok sesli bir albaydan, kardeş kavgasına nasıl son verildiğini ve öngörülen Atatürk devrimlerinin nasıl "sür'atle tahakkuk ettirileceğini" de duyarım...
Haaa, bir de, dincilere uyuzluk olsun diye, yarından tezi yok bir köpek yavrusu alacağım.
Belki ona mektup bile yazarım, laf ebeliğiyle köşe dolar.
CENGİZ ÇANDAR
Ne 'adeta soykırım'; ne de Türkiye 'şer ekseninde'...
Doğu Türkistan’da (madem Xinjiang ‘Şincan’ Uygur Özerk Bölgesi’ni böyle anacağız, o takdirde Irak Kürdistanı sözcüklerine alerjiden de kurtulmamız gerekecek) meydana gelen olaylarda Türk kamuoyunda esen havanın ne olduğunu, başta Başbakan Tayyip Erdoğan, bizim yetkililerin neler dediklerini biliyoruz.
Peki, Çinliler ne diyor?
Oraya kulak verdiğimiz takdirde alınan ‘siyasi pozisyon’a ve bundan sonra izlenecek ya da izlenmesi gereken politikaya ilişkin ipuçları elde etmiş olabileceğiz.
Çin yayın organları ‘resmi görüş’ü yansıtıyorlar ve bunların en önemlisi ‘Halkın Günlüğü’nde yer alan haber-yorumda ‘Halk Türk Başbakanı’nın ‘Soykırım’ Suçlamasına Kızgın’ başlığı atılmış. Bunu kolaylıkla ‘Çin yönetimi Tayyip Erdoğan’a kızgın’ şeklinde tercüme edebiliriz.
‘China Daily’ adlı resmi görüşü İngilizce sunan gazete ise ‘Gerçekleri Saptırmayın’ başlıklı yazısında ‘Erdoğan Çin’in Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde olup bitenler üzerine söylediklerini geri alması tavsiye edilmektedir. Erdoğan’ın Şincan’daki karışıklıkları ‘bir tür soykırım’ şeklinde tanımlaması sorumsuz ve temelsiz bir suçlamadır. Ayaklanmada ölen 184 kişiden 137’sinin Han Çinlisi olması gerçeği ortaya koymaktadır’ cümlelerine yer veriliyor.
En çarpıcısı ise ‘Turkey, another axis of evil!?’ yani ‘Türkiye, bir başka şer ekseni mi!?’ başlıklı Global Times adlı Çin yayınında yer alan ve Mo Lingjiao imzası altında yayımlanmış yazı. Tanınmış Amerikan dergisi Foreign Policy’nin genel yayın yönetmeni Moises Naim de bu yazıya gönderme yapmış.
Mo Lingjiao’nun yazısı ‘Xinjiang’daki ayaklanmaların ardından, Amerikan hükümeti de dahil, dünyadaki birçok hükümet çok ihtiyatlı yorumlar yaptı. Ama Türk hükümeti bir istisna teşkil ediyor. Urumçi tekrar kendine gelmekte iken, bu kibirli ülke (Çin’i) kırbaçlamaktan geri durmuyor’ diye başlıyor ve şu ağır değerlendirmeyle son buluyor:
“Beş yıl önce terörist bombalamalar Kasım 2003’te Türkiye’yi vurduğu vakit, Çin, Türk halkının yanında yerini sımsıkı aldı ve şiddet eylemini kınadı. Ne var ki, 5 Temmuz’da Urumçi’de ayaklanmalar olup can ve mal kayıplarına yol açtığında Türkiye sokak serserilerinin yanında yer aldı ve tüm dünyaya utanç verici yüzünü göstererek, Çin’e borcunu kötülükle ödedi.
Türkiye’nin Uygur ayrılıkçıları ve teröristlerine desteği Çin’de sadece kitlesel bir öfkeye yol açabilir. Eğer iki halk arasındaki ilişkileri mahvetmek istemiyorsa, lütfen bu tür güruhun ve ayrılıkçılarının arkasında durmasın ve şer ekseni olmaktan vazgeçsin.”
Yenilir yutulur cinsten değil. Türkiye’yi ‘şer ekseni’nde göstermek, kabul edilebilir bir şey de değil.
Ama ya Urumçi’deki olaylarda ölen Han Çinlilerin ölü sayısı, gerçekten Uygurlardan fazla ise? Bu ihtimal dışı bir durum değil. Öyleyse, ‘adeta soykırım’ nitelemesi de Çinliler bakımından kabul edilebilir bir söz değil. Hele Türkiye’nin Başbakanı’nın ağzından çıkmış ise.
Çin basın organlarında yansıtılan yaklaşımın ‘resmi’ olduğu hükmüne varılırsa, ne yapmak; nasıl davranmak gerekecek.
Soru burada.
***
Çin’in Uygurlar söz konusu olduğunda kullandığı dil, bizler açısından hayli tanıdık bir dil. Türkiye’de Kürtler söz konusu olduğunda seçilen sözcükler ve bilinen yaklaşım, orada Uygurlara yönelik olarak kullanılıyor. Her ne kadar, son günlerde televizyon tartışmalarında boy gösteren ‘gözlemciler’ iki konunun birbiriyle hiç ilgisi bulunmadığına ilişkin bin dereden su getirerek dil döküyorlarsa, özü itibarıyla iki ‘durum’ birbirinden çok farklı değil.
İnsan Hakları İzleme kuruluşunun (Human Rights Watch) kıdemli Asya araştırmacısı Nicholas Bequelin’in geçen cuma günü International Herald Tribune gazetesinde ‘Behind the violence in Xinjiang’ (Xingjiang’daki şiddetin arka planı’ başlıklı yazısı çok dikkate değer saptamalarla dolu. Bölgedeki sosyo-ekonomik gelişmelerin, işsizliğin, ayırımcılığın ve kültürel kimlik üzerine gelen baskıların işleri bugünlere nasıl getirdiği esaslı biçimde aktarılmış. ‘Herhangi bir muhalefet ifadesinin ‘ayrılıkçılığı’ savunmak ile eşanlamlı kabul edildiği’ belirtilen yazıda, 2002 yılından itibaren Uygur dilinin ‘21.Yüzyıl’a uymadığı’ gerekçesiyle bölgedeki tüm eğitim sisteminin Mandarin Çin diline çevrildiği, Uygur öğretmenlerin yerini Han Çinlilere terk ettikleri gibi bilgilere yer veriliyor.
Yazının en sonundaki şu cümle dikkat çekiyor: ‘Çin hükümeti etnik gerilimlerin köküne inmedikçe ve sistemli insan hakları ihlallerine son vermedikçe, şiddet olaylarının tekrarlanma ihtimali yüksek görülüyor.’
Dolayısıyla, Türkiye’nin meselesi kimin haklı olup olmadığından ziyade, ‘mevcut veriler’e göre ne yapılması gerektiği.
Yapılmaması gereken tek bir şey varsa, dış politikayı ‘iç politika polemikleri’ne ve ülke içinde estirilen ‘hamaset rüzgârı’na rehin kılmamak. Bunu yaptığınız takdirde, Başbakan Erdoğan’ın ‘adeta soykırım’ gibi büyük ölçüde iç politika baskılarından esinlendiği izlenimi veren ‘dış politika çizgisi’ bakımından ülke çıkarlarına ‘tahripkâr etkiler’ bırakacak yöne savrulma ihtimaliniz artar.
Çin’den gelen ve ‘resmi’ görüşü yansıttığına kuşku bulunmayan tepkilere bakıldığında, Türkiye-Çin ilişkilerinde son hafta meydana gelen manzaranın, ABD ile ‘tezkere krizi’ne oranla tamiri çok daha güç olduğu görülür.
Yukarıda zikrettiğimiz Moises Naim, İslam ülkeleri, Türkî cumhuriyetler ve Arap Birliği çevresinde Danimarka’ya ‘karikatür krizi’nde gösterilen tepkilerin zerresinin Çin’e gösterilmediğinin altını çizerken, şu ilginç yorumda bulunuyor:
“Siyasette, körlük ve sağırlık çok kez ilgili tarafın gerçek çıkarının nerede yattığına ilişkin keskin bir bilinçten kaynaklanır. Çin, Uygurlara ilişkin çok fazla kaygı duyan hükümetleri, gerçek çıkarlarının ne olduğu konusunda aydınlatmak için çaba gösterecek. Ve Uygurların durumuna ilişkin önümüzdeki aylar ve yıllarda devam edecek sürekli sessizlik Beijing’in ikna yeteneğinin bir göstergesi olacak.”
Maalesef, ‘Realpolitik’in böyle ‘ahlâki’ olmayan, acımasız ama başarılı bir dış politika için uygulanması kaçınılmaz kuralları var. ‘Ahlâk ölçüleri’ni gidermeyen bir dış politikanın gidebileceği bir yer yok belki ama sadece ‘ahlâk’a dayalı ki, Türkiye’nin diplomasi sicilinin böyle olduğu da kuşkulu- bir dış politikanın gidebileceği de hiçbir yer yok.
Son günlerde Dışişleri’nin dikkat etmeye çalıştığı ama Tayyip Erdoğan’ın kolaylıkla ihlâl ettiği tam da böyle bir şey.
***
Diplomasimizin bir dönem parlak ve deneyimli beyinlerinden biri olan bir dostum, Türkiye ile Çin arasında son günlerde ortaya çıkan manzaraya ilişkin olarak bana şunları yazdı:
“De Gaulle’ün büyük sözü vardır; ‘Büyük devletler dış siyasetlerini sokakta yapmazlar’... Dış siyasetini tanzim edersin, vizyonun varsa eğer, oyun plânını kurarsın, oyunun varsa eğer.
Araçlarını seçersin eğer şanslıysan, imkânın varsa ve Zeitgeist imkân verirse, sonra da getirir onu sokağa satarsın. Tabii ki, sokağın rızasını almayacak bir siyasetin etkisi olmaz ama sokağa bakarak veya sokağın yönlendirmesine uyarak dış politika yaparsan, her sineği elindeki baltayla yok etmeye başlarsın veya çabalarsın...
Bu son hadisede çok serinkanlı olmaz lâzım; herkes bir şeyi unutuyor: Çin beş veto sahibi ülkeden biri ve başta Kıbrıs, Irak, İran nükleer krizi, Gürcistan ve diğer Kafkasya, Karabağ olmak üzere bizi rahatsız edebilecek her meselede beş büyük karar vericiden biri. Çin hiçbir zaman veto kullanmaz, prensibi odur, ama ağırlığını öyle koyar ki, vetodan beter eder, veto kullanmadan veto edebilmeyi beceren nadir ülkelerden biridir...”
Urumçi olaylarından bu yana izlenen politikada -bir politika varsa şayet- Türkiye ile aynı dalga boyunda tek bir Türkî cumhuriyet, tek bir Müslüman ülke ve tek bir Batılı müttefik ülke göze çarpmıyorsa, o vakit, politikanın isabeti üzerine soru işareti doğar.
Bu kadar yalnızlaşabilen bir siyaset tavrının, Uygurların bugünkü ve yarınki esenliğine nasıl bir katkı sağlayacağı da haliyle ikinci bir soru haline gelir.
Bu yalnızlaşma hali, Çin’in yukarıda alıntılanan yüksek sesli ve sert tepkileri için uygun bir
zemin oluşturmuştur. Türkiye’nin Uygurların durumunu iyileştirmekte oynayabileceği rolün de sınırlarını belirlemiş, aslında bu rolü kısıtlamıştır.
Türkiye, Güvenlik Konseyi’nin iki yıllık geçici üyesi olduğunda pek sevinir olmuştuk. Daha bu üyeliğin başlangıç döneminde, Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip beş daimi üyesinden biriyle ‘papaz olacak’ bir duruma girilince, o üyeliğin nerede durabileceği, neyi aşamayacağı da, ne yazık ki, ortaya çıkmıştır.
Türkiye’nin bu konuda yönlendirebileceği varsayılan İslâm Konferansı Örgütü’nün nüfuzunun da önüne Çin Seddi çıktığı vakit, onu aşamayacağı görülmüştür.
Şimdi dönem, sakin, sessiz ve sabırlı bir diplomasiyle Çin ile Türkiye arasında ortaya çıkan ‘gerilim’in aşılması gereken bir dönem.
Uygurların da esenliği için...
Doğu Türkistan’da (madem Xinjiang ‘Şincan’ Uygur Özerk Bölgesi’ni böyle anacağız, o takdirde Irak Kürdistanı sözcüklerine alerjiden de kurtulmamız gerekecek) meydana gelen olaylarda Türk kamuoyunda esen havanın ne olduğunu, başta Başbakan Tayyip Erdoğan, bizim yetkililerin neler dediklerini biliyoruz.
Peki, Çinliler ne diyor?
Oraya kulak verdiğimiz takdirde alınan ‘siyasi pozisyon’a ve bundan sonra izlenecek ya da izlenmesi gereken politikaya ilişkin ipuçları elde etmiş olabileceğiz.
Çin yayın organları ‘resmi görüş’ü yansıtıyorlar ve bunların en önemlisi ‘Halkın Günlüğü’nde yer alan haber-yorumda ‘Halk Türk Başbakanı’nın ‘Soykırım’ Suçlamasına Kızgın’ başlığı atılmış. Bunu kolaylıkla ‘Çin yönetimi Tayyip Erdoğan’a kızgın’ şeklinde tercüme edebiliriz.
‘China Daily’ adlı resmi görüşü İngilizce sunan gazete ise ‘Gerçekleri Saptırmayın’ başlıklı yazısında ‘Erdoğan Çin’in Şincan Uygur Özerk Bölgesi’nde olup bitenler üzerine söylediklerini geri alması tavsiye edilmektedir. Erdoğan’ın Şincan’daki karışıklıkları ‘bir tür soykırım’ şeklinde tanımlaması sorumsuz ve temelsiz bir suçlamadır. Ayaklanmada ölen 184 kişiden 137’sinin Han Çinlisi olması gerçeği ortaya koymaktadır’ cümlelerine yer veriliyor.
En çarpıcısı ise ‘Turkey, another axis of evil!?’ yani ‘Türkiye, bir başka şer ekseni mi!?’ başlıklı Global Times adlı Çin yayınında yer alan ve Mo Lingjiao imzası altında yayımlanmış yazı. Tanınmış Amerikan dergisi Foreign Policy’nin genel yayın yönetmeni Moises Naim de bu yazıya gönderme yapmış.
Mo Lingjiao’nun yazısı ‘Xinjiang’daki ayaklanmaların ardından, Amerikan hükümeti de dahil, dünyadaki birçok hükümet çok ihtiyatlı yorumlar yaptı. Ama Türk hükümeti bir istisna teşkil ediyor. Urumçi tekrar kendine gelmekte iken, bu kibirli ülke (Çin’i) kırbaçlamaktan geri durmuyor’ diye başlıyor ve şu ağır değerlendirmeyle son buluyor:
“Beş yıl önce terörist bombalamalar Kasım 2003’te Türkiye’yi vurduğu vakit, Çin, Türk halkının yanında yerini sımsıkı aldı ve şiddet eylemini kınadı. Ne var ki, 5 Temmuz’da Urumçi’de ayaklanmalar olup can ve mal kayıplarına yol açtığında Türkiye sokak serserilerinin yanında yer aldı ve tüm dünyaya utanç verici yüzünü göstererek, Çin’e borcunu kötülükle ödedi.
Türkiye’nin Uygur ayrılıkçıları ve teröristlerine desteği Çin’de sadece kitlesel bir öfkeye yol açabilir. Eğer iki halk arasındaki ilişkileri mahvetmek istemiyorsa, lütfen bu tür güruhun ve ayrılıkçılarının arkasında durmasın ve şer ekseni olmaktan vazgeçsin.”
Yenilir yutulur cinsten değil. Türkiye’yi ‘şer ekseni’nde göstermek, kabul edilebilir bir şey de değil.
Ama ya Urumçi’deki olaylarda ölen Han Çinlilerin ölü sayısı, gerçekten Uygurlardan fazla ise? Bu ihtimal dışı bir durum değil. Öyleyse, ‘adeta soykırım’ nitelemesi de Çinliler bakımından kabul edilebilir bir söz değil. Hele Türkiye’nin Başbakanı’nın ağzından çıkmış ise.
Çin basın organlarında yansıtılan yaklaşımın ‘resmi’ olduğu hükmüne varılırsa, ne yapmak; nasıl davranmak gerekecek.
Soru burada.
***
Çin’in Uygurlar söz konusu olduğunda kullandığı dil, bizler açısından hayli tanıdık bir dil. Türkiye’de Kürtler söz konusu olduğunda seçilen sözcükler ve bilinen yaklaşım, orada Uygurlara yönelik olarak kullanılıyor. Her ne kadar, son günlerde televizyon tartışmalarında boy gösteren ‘gözlemciler’ iki konunun birbiriyle hiç ilgisi bulunmadığına ilişkin bin dereden su getirerek dil döküyorlarsa, özü itibarıyla iki ‘durum’ birbirinden çok farklı değil.
İnsan Hakları İzleme kuruluşunun (Human Rights Watch) kıdemli Asya araştırmacısı Nicholas Bequelin’in geçen cuma günü International Herald Tribune gazetesinde ‘Behind the violence in Xinjiang’ (Xingjiang’daki şiddetin arka planı’ başlıklı yazısı çok dikkate değer saptamalarla dolu. Bölgedeki sosyo-ekonomik gelişmelerin, işsizliğin, ayırımcılığın ve kültürel kimlik üzerine gelen baskıların işleri bugünlere nasıl getirdiği esaslı biçimde aktarılmış. ‘Herhangi bir muhalefet ifadesinin ‘ayrılıkçılığı’ savunmak ile eşanlamlı kabul edildiği’ belirtilen yazıda, 2002 yılından itibaren Uygur dilinin ‘21.Yüzyıl’a uymadığı’ gerekçesiyle bölgedeki tüm eğitim sisteminin Mandarin Çin diline çevrildiği, Uygur öğretmenlerin yerini Han Çinlilere terk ettikleri gibi bilgilere yer veriliyor.
Yazının en sonundaki şu cümle dikkat çekiyor: ‘Çin hükümeti etnik gerilimlerin köküne inmedikçe ve sistemli insan hakları ihlallerine son vermedikçe, şiddet olaylarının tekrarlanma ihtimali yüksek görülüyor.’
Dolayısıyla, Türkiye’nin meselesi kimin haklı olup olmadığından ziyade, ‘mevcut veriler’e göre ne yapılması gerektiği.
Yapılmaması gereken tek bir şey varsa, dış politikayı ‘iç politika polemikleri’ne ve ülke içinde estirilen ‘hamaset rüzgârı’na rehin kılmamak. Bunu yaptığınız takdirde, Başbakan Erdoğan’ın ‘adeta soykırım’ gibi büyük ölçüde iç politika baskılarından esinlendiği izlenimi veren ‘dış politika çizgisi’ bakımından ülke çıkarlarına ‘tahripkâr etkiler’ bırakacak yöne savrulma ihtimaliniz artar.
Çin’den gelen ve ‘resmi’ görüşü yansıttığına kuşku bulunmayan tepkilere bakıldığında, Türkiye-Çin ilişkilerinde son hafta meydana gelen manzaranın, ABD ile ‘tezkere krizi’ne oranla tamiri çok daha güç olduğu görülür.
Yukarıda zikrettiğimiz Moises Naim, İslam ülkeleri, Türkî cumhuriyetler ve Arap Birliği çevresinde Danimarka’ya ‘karikatür krizi’nde gösterilen tepkilerin zerresinin Çin’e gösterilmediğinin altını çizerken, şu ilginç yorumda bulunuyor:
“Siyasette, körlük ve sağırlık çok kez ilgili tarafın gerçek çıkarının nerede yattığına ilişkin keskin bir bilinçten kaynaklanır. Çin, Uygurlara ilişkin çok fazla kaygı duyan hükümetleri, gerçek çıkarlarının ne olduğu konusunda aydınlatmak için çaba gösterecek. Ve Uygurların durumuna ilişkin önümüzdeki aylar ve yıllarda devam edecek sürekli sessizlik Beijing’in ikna yeteneğinin bir göstergesi olacak.”
Maalesef, ‘Realpolitik’in böyle ‘ahlâki’ olmayan, acımasız ama başarılı bir dış politika için uygulanması kaçınılmaz kuralları var. ‘Ahlâk ölçüleri’ni gidermeyen bir dış politikanın gidebileceği bir yer yok belki ama sadece ‘ahlâk’a dayalı ki, Türkiye’nin diplomasi sicilinin böyle olduğu da kuşkulu- bir dış politikanın gidebileceği de hiçbir yer yok.
Son günlerde Dışişleri’nin dikkat etmeye çalıştığı ama Tayyip Erdoğan’ın kolaylıkla ihlâl ettiği tam da böyle bir şey.
***
Diplomasimizin bir dönem parlak ve deneyimli beyinlerinden biri olan bir dostum, Türkiye ile Çin arasında son günlerde ortaya çıkan manzaraya ilişkin olarak bana şunları yazdı:
“De Gaulle’ün büyük sözü vardır; ‘Büyük devletler dış siyasetlerini sokakta yapmazlar’... Dış siyasetini tanzim edersin, vizyonun varsa eğer, oyun plânını kurarsın, oyunun varsa eğer.
Araçlarını seçersin eğer şanslıysan, imkânın varsa ve Zeitgeist imkân verirse, sonra da getirir onu sokağa satarsın. Tabii ki, sokağın rızasını almayacak bir siyasetin etkisi olmaz ama sokağa bakarak veya sokağın yönlendirmesine uyarak dış politika yaparsan, her sineği elindeki baltayla yok etmeye başlarsın veya çabalarsın...
Bu son hadisede çok serinkanlı olmaz lâzım; herkes bir şeyi unutuyor: Çin beş veto sahibi ülkeden biri ve başta Kıbrıs, Irak, İran nükleer krizi, Gürcistan ve diğer Kafkasya, Karabağ olmak üzere bizi rahatsız edebilecek her meselede beş büyük karar vericiden biri. Çin hiçbir zaman veto kullanmaz, prensibi odur, ama ağırlığını öyle koyar ki, vetodan beter eder, veto kullanmadan veto edebilmeyi beceren nadir ülkelerden biridir...”
Urumçi olaylarından bu yana izlenen politikada -bir politika varsa şayet- Türkiye ile aynı dalga boyunda tek bir Türkî cumhuriyet, tek bir Müslüman ülke ve tek bir Batılı müttefik ülke göze çarpmıyorsa, o vakit, politikanın isabeti üzerine soru işareti doğar.
Bu kadar yalnızlaşabilen bir siyaset tavrının, Uygurların bugünkü ve yarınki esenliğine nasıl bir katkı sağlayacağı da haliyle ikinci bir soru haline gelir.
Bu yalnızlaşma hali, Çin’in yukarıda alıntılanan yüksek sesli ve sert tepkileri için uygun bir
zemin oluşturmuştur. Türkiye’nin Uygurların durumunu iyileştirmekte oynayabileceği rolün de sınırlarını belirlemiş, aslında bu rolü kısıtlamıştır.
Türkiye, Güvenlik Konseyi’nin iki yıllık geçici üyesi olduğunda pek sevinir olmuştuk. Daha bu üyeliğin başlangıç döneminde, Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip beş daimi üyesinden biriyle ‘papaz olacak’ bir duruma girilince, o üyeliğin nerede durabileceği, neyi aşamayacağı da, ne yazık ki, ortaya çıkmıştır.
Türkiye’nin bu konuda yönlendirebileceği varsayılan İslâm Konferansı Örgütü’nün nüfuzunun da önüne Çin Seddi çıktığı vakit, onu aşamayacağı görülmüştür.
Şimdi dönem, sakin, sessiz ve sabırlı bir diplomasiyle Çin ile Türkiye arasında ortaya çıkan ‘gerilim’in aşılması gereken bir dönem.
Uygurların da esenliği için...
AYDIN MENDERES
Irak bölünemez
BÖLÜNEMEZ kelimesini kullanmaktan kastım Irak’ın asla bölünmemesi gerektiğini güçlü bir şekilde vurgulamak içindir. Irak’ın bölünmemesinin gerekliliği sadece Türkiye’nin çıkarları açısından değildir. Bunun ötesinde bölgesel ve küresel barışın temini, tesisi ve devamı için de zorunludur.
Zira Irak Orta Doğuda yaşayan bir taraftan Araplar-Türkler ve İranlılar; diğer taraftan ise Sünniler ve Şiiler arasındaki dengenin düğüm noktasıdır. Irak bölünürse bu güçler sonucu nereye kadar varacağı belli olmayan her türlü çatışmanın içine girerler.
1- 1636 yılında Osmanlı Devleti ile İran arasında imzalanan Kasrı Şirin anlaşması sadece Türkiye ile İran’ın arasındaki bugünkü sınırları çizmedi. İran ile Irak arasındaki bugünkü
sınırı da çizmiştir.
2- Irak’ın bölünmesi halinde veya çok sulandırılmış bir federal devlet modeli içerisinde Bağdat’ın Irak’ın bütünlüğü üzerindeki etkisi zayıflatıldığı takdirde İran’ın güneyi, oradaki Arapların Şii olması dolayısıyla İran’ın egemenliği altına girecektir. Bu da Basra Körfezi’nin tamamı ve Irak’ın petrolünün %85’i demektir. Hamas ve Şii Hizbullah örgütü bu tabloya eklendiği vakit İran’ın nüfuzu Doğu Akdeniz’e kadar yayılacak demektir. Tarihin hiçbir döneminde rastlanmamış bir olaydır. Böyle bir durum Orta Doğudaki bütün dengeleri bozar ve burasını sürekli bir çatışma ve savaş alanına dönüştürür.
Türkiye buna razı olamaz. Önleyecek gücü vardır. İşin özü budur.
Gerisi laf-ı güzaftır.
BÖLÜNEMEZ kelimesini kullanmaktan kastım Irak’ın asla bölünmemesi gerektiğini güçlü bir şekilde vurgulamak içindir. Irak’ın bölünmemesinin gerekliliği sadece Türkiye’nin çıkarları açısından değildir. Bunun ötesinde bölgesel ve küresel barışın temini, tesisi ve devamı için de zorunludur.
Zira Irak Orta Doğuda yaşayan bir taraftan Araplar-Türkler ve İranlılar; diğer taraftan ise Sünniler ve Şiiler arasındaki dengenin düğüm noktasıdır. Irak bölünürse bu güçler sonucu nereye kadar varacağı belli olmayan her türlü çatışmanın içine girerler.
1- 1636 yılında Osmanlı Devleti ile İran arasında imzalanan Kasrı Şirin anlaşması sadece Türkiye ile İran’ın arasındaki bugünkü sınırları çizmedi. İran ile Irak arasındaki bugünkü
sınırı da çizmiştir.
2- Irak’ın bölünmesi halinde veya çok sulandırılmış bir federal devlet modeli içerisinde Bağdat’ın Irak’ın bütünlüğü üzerindeki etkisi zayıflatıldığı takdirde İran’ın güneyi, oradaki Arapların Şii olması dolayısıyla İran’ın egemenliği altına girecektir. Bu da Basra Körfezi’nin tamamı ve Irak’ın petrolünün %85’i demektir. Hamas ve Şii Hizbullah örgütü bu tabloya eklendiği vakit İran’ın nüfuzu Doğu Akdeniz’e kadar yayılacak demektir. Tarihin hiçbir döneminde rastlanmamış bir olaydır. Böyle bir durum Orta Doğudaki bütün dengeleri bozar ve burasını sürekli bir çatışma ve savaş alanına dönüştürür.
Türkiye buna razı olamaz. Önleyecek gücü vardır. İşin özü budur.
Gerisi laf-ı güzaftır.
AVNİ ÖZGÜREL
Başbakan nasıl yanıltılır?
Askeri kişilerin sivil mahkemede yargılanmasının önünü açan yasal düzenlemenin Meclis’te kabul edilip yürürlüğe girdiği günden itibaren bir paniktir gidiyor. Herkesi Cumhurbaşkanı Gül’ün yasayı onaylarken koyduğu şerh doğrultusunda ‘En kısa zamanda düzenleme yapma’ telaşı sardı.
Cumhurbaşkanı’nın ‘Uygulanmada askerlik hizmeti bakımından disipline ve hukuki güvencelere ilişkin olarak ortaya çıkması muhtemel tereddütleri giderecek yasal düzenlemelerin yapılmasında fayda gördüğü; belirtilen hususlarda gerekli yasal düzenlemenin ivedilikle yapılmasının uygun olacağını belirttiği’ kaydedilince çoğu kimsenin zihninde mevcut mevzuatta yeterli güvence olmadığı, bundan böyle bir savcının rastgele bir ihbara veya gazete haberine dayanarak genelkurmay başkanı ya da ordu komutanları hakkında soruşturma açabileceği, daha ötesi bu kişileri ifadelerini almak için adliyeye davet edebileceği kanaati oluştu.
AKP adına TV ekranlarından yapılan konuşmalarda, hükümet adına yapılan açıklamalarda ki konuşanlar hukukçu kimliği bilinen kişilerdi- ‘noksanın farkında olunduğu, yeni yasama dönemi başlar başlamaz konunun ele alınıp çözüleceği, dolayısıyla endişeye mahal olmadığı’ ifade edilir oldu. Ve sanıyorum -ki Tayyip Erdoğan da estirilen havaya bakıp telafi edici bir düzenleme için onay verdi.
Oysa yeni adı ‘Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması hakkında kanun’ olan
eski Memurin Muhakemat Kanunu’nda bu konuda yeterli güvence hatta fazlası mevcut.
Kanunun 3. maddesinin 2004’te değiştirilen halinde ‘Bakanlar Kurulu kararıyla veya Başbakanlık ve bakanlıklarla, bağlı kuruluşların merkez teşkilatında görevli olup ortak kararla atanan memurlar’ diye tanımlanan kişiler hakkında ancak ilgili bakan veya başbakanın izniyle soruşturma açılabileceği hükme bağlanıyor... Genelkurmay başkanlarının bakanlar kurulu kararıyla, komutanların üçlü kararnameyle atandığı düşünüldüğünde yasaya göre Başbakan’ın veya Milli Savunma Bakanı’nın izni dışında bir savcının silahlı kuvvetlerin komuta kademesi hakkında dava açmak bir yana soruşturma yapması bile söz konusu değil. Daha ötesi aynı yasanın 4. maddesine göre savcıların kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka bir işlem yapmaları yasak: “Cumhuriyet başsavcıları, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin bu kanun kapsamına giren suçlarına ilişkin herhangi bir ihbar veya şikayet aldıklarında veya böyle bir durumu öğrendiklerinde ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak ve hakkında ihbar veya şikâyette bulunulan memur ve diğer kamu görevlisinin ifadesine başvurmaksızın evrakın bir örneğini ilgili makama göndererek soruşturma izni ister.”
Kanun genel nitelikte ihbar ve şikayetlerin dikkate alınmayacağını, ihbar veya şikayetin, kişi, olay belirtilmediği, suça dair ciddi bulgu ve belgeye dayandırılmadığı takdirde işleme konulmayacağını öngörüyor. Şayet ihbar-şikâyet konusu olay ilgili kamu kurumunda ele alınıp ön inceleme yapılmışsa, savcılar ancak ellerine yeni bir belgenin geçtiğini ve bu belgenin hükmü değiştirecek nitelikte olduğunu gerekçe göstererek soruşturma izni isteyebiliyorlar.
Türkiye’nin gündemindeki düzenleme ve oluşan gerginliğin ‘Ergenekon Davası’ diye ünlenen dosya/soruşturma ve gerçek olup olmadığı henüz kesinlik kazanmayan ‘İrticayla Mücadele Belgesi’ dolayısıyla yaşandığını biliyoruz. Bu konularda soruşturma ve yargılama yetkisinin askeri mahkemede mi yoksa adli yargıda mı olduğu tartışmasının devam ettiğini de.. Ancak gerek Silahlı Kuvvetlerin görev tanımlamasını yapan İç Hizmet Kanunu gerekse yürürlükteki Askeri Ceza Kanunu’na dayanılarak; hükümetin, bir siyasi partinin ya da bir grubun muzır olduğu kanaatiyle bunları kamuoyu nezdinde gözden düşürülmeye
veya suçlu mevkiine sokulmaya matuf plan ve provakasyon hazırlamayı ‘Askeri görev’ saymak, dolayısıyla bu yolda faaliyetleri askeri suç kapsamında görmek akıl ve iz’anla bağdaşır bir durum değil.
Özetle; bir suçun askeri nitelikte olup olmadığının göstergesi, suçlunun/ suçluların asker
olması değil, işlenen suçun kanunun askeri hizmet olarak tanımladığı nitelikte görevin ifası sırasında meydana gelip gelmediğidir.
Askeri kişilerin sivil mahkemede yargılanmasının önünü açan yasal düzenlemenin Meclis’te kabul edilip yürürlüğe girdiği günden itibaren bir paniktir gidiyor. Herkesi Cumhurbaşkanı Gül’ün yasayı onaylarken koyduğu şerh doğrultusunda ‘En kısa zamanda düzenleme yapma’ telaşı sardı.
Cumhurbaşkanı’nın ‘Uygulanmada askerlik hizmeti bakımından disipline ve hukuki güvencelere ilişkin olarak ortaya çıkması muhtemel tereddütleri giderecek yasal düzenlemelerin yapılmasında fayda gördüğü; belirtilen hususlarda gerekli yasal düzenlemenin ivedilikle yapılmasının uygun olacağını belirttiği’ kaydedilince çoğu kimsenin zihninde mevcut mevzuatta yeterli güvence olmadığı, bundan böyle bir savcının rastgele bir ihbara veya gazete haberine dayanarak genelkurmay başkanı ya da ordu komutanları hakkında soruşturma açabileceği, daha ötesi bu kişileri ifadelerini almak için adliyeye davet edebileceği kanaati oluştu.
AKP adına TV ekranlarından yapılan konuşmalarda, hükümet adına yapılan açıklamalarda ki konuşanlar hukukçu kimliği bilinen kişilerdi- ‘noksanın farkında olunduğu, yeni yasama dönemi başlar başlamaz konunun ele alınıp çözüleceği, dolayısıyla endişeye mahal olmadığı’ ifade edilir oldu. Ve sanıyorum -ki Tayyip Erdoğan da estirilen havaya bakıp telafi edici bir düzenleme için onay verdi.
Oysa yeni adı ‘Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması hakkında kanun’ olan
eski Memurin Muhakemat Kanunu’nda bu konuda yeterli güvence hatta fazlası mevcut.
Kanunun 3. maddesinin 2004’te değiştirilen halinde ‘Bakanlar Kurulu kararıyla veya Başbakanlık ve bakanlıklarla, bağlı kuruluşların merkez teşkilatında görevli olup ortak kararla atanan memurlar’ diye tanımlanan kişiler hakkında ancak ilgili bakan veya başbakanın izniyle soruşturma açılabileceği hükme bağlanıyor... Genelkurmay başkanlarının bakanlar kurulu kararıyla, komutanların üçlü kararnameyle atandığı düşünüldüğünde yasaya göre Başbakan’ın veya Milli Savunma Bakanı’nın izni dışında bir savcının silahlı kuvvetlerin komuta kademesi hakkında dava açmak bir yana soruşturma yapması bile söz konusu değil. Daha ötesi aynı yasanın 4. maddesine göre savcıların kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka bir işlem yapmaları yasak: “Cumhuriyet başsavcıları, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin bu kanun kapsamına giren suçlarına ilişkin herhangi bir ihbar veya şikayet aldıklarında veya böyle bir durumu öğrendiklerinde ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak ve hakkında ihbar veya şikâyette bulunulan memur ve diğer kamu görevlisinin ifadesine başvurmaksızın evrakın bir örneğini ilgili makama göndererek soruşturma izni ister.”
Kanun genel nitelikte ihbar ve şikayetlerin dikkate alınmayacağını, ihbar veya şikayetin, kişi, olay belirtilmediği, suça dair ciddi bulgu ve belgeye dayandırılmadığı takdirde işleme konulmayacağını öngörüyor. Şayet ihbar-şikâyet konusu olay ilgili kamu kurumunda ele alınıp ön inceleme yapılmışsa, savcılar ancak ellerine yeni bir belgenin geçtiğini ve bu belgenin hükmü değiştirecek nitelikte olduğunu gerekçe göstererek soruşturma izni isteyebiliyorlar.
Türkiye’nin gündemindeki düzenleme ve oluşan gerginliğin ‘Ergenekon Davası’ diye ünlenen dosya/soruşturma ve gerçek olup olmadığı henüz kesinlik kazanmayan ‘İrticayla Mücadele Belgesi’ dolayısıyla yaşandığını biliyoruz. Bu konularda soruşturma ve yargılama yetkisinin askeri mahkemede mi yoksa adli yargıda mı olduğu tartışmasının devam ettiğini de.. Ancak gerek Silahlı Kuvvetlerin görev tanımlamasını yapan İç Hizmet Kanunu gerekse yürürlükteki Askeri Ceza Kanunu’na dayanılarak; hükümetin, bir siyasi partinin ya da bir grubun muzır olduğu kanaatiyle bunları kamuoyu nezdinde gözden düşürülmeye
veya suçlu mevkiine sokulmaya matuf plan ve provakasyon hazırlamayı ‘Askeri görev’ saymak, dolayısıyla bu yolda faaliyetleri askeri suç kapsamında görmek akıl ve iz’anla bağdaşır bir durum değil.
Özetle; bir suçun askeri nitelikte olup olmadığının göstergesi, suçlunun/ suçluların asker
olması değil, işlenen suçun kanunun askeri hizmet olarak tanımladığı nitelikte görevin ifası sırasında meydana gelip gelmediğidir.
ALİ BULAÇ
Abdullah Öcalan ne diyecek?
Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, "Kürt sorununun çözümü için devlet inisiyatifiyle bir sürecin başlatıldığı"ndan söz ediyor ve, "Oturup konuşalım. Konuşmak zorundayız. Ancak diyalogla bu sorunu bir çözüme kavuşturacağız. Bu kadar basit. Siyaset ve diyalog dışında bir yöntem kalmamış, silahlı mücadele dönemi bitmiştir." diyor. Tuğluk, Abdullah Öcalan'ın bir ay sonra açıklayacağını belirttiği "yol haritası"na temas ederken kamuoyunun buna dikkat kesildiğini belirtiyor. (Zaman, 12 Temmuz 2009)
Tuğluk'un dediği doğru. Herkes gibi ben de önümüzdeki ağustos ayında Öcalan'ın yapacağı açıklamayı merakla bekliyorum. Hasan Cemal'in Kandil'de Murat Karayılan'la yaptığı röportajı eleştirenlerden biriydim. Hareket noktam, eğer gazeteciler Kandil'den bilgi ve haber aktarıyorlarsa, Genelkurmay'dan hayda hayda bilgi ve haber aktaracaklardı. Bu, sorunu konuşanların, konuşmanın dilini ve üslubunu kendi yöntemlerine indirgediği anlamına gelir. Bu, şiddetin, silahın ve öl(dür)menin dilidir.
Ama Tuğluk'un da altını çizdiği gibi, "devletin inisiyatifiyle bir çözüm süreci başlatılmış"; bu durumda tarafların dolaylı yollar ve aracılar kullanması "kesin bir dille reddedilen âdetten"dir.
Sonraları, Hasan Cemal'in yaptığı işin 'makul' olabileceğini düşündüm. Hayat bazen bize bir anda ve çaresizce birtakım gerçekleri öğretiyor. Kürt sorununda öğrendiğim gerçeklerden biri şudur: Hiçbir şey bu sorunun çözümü kadar hayatî değildir. 50 bin insan hayatını kaybetti, on binlerce yaralı ve sakat. 17 bin faili meçhul, milyarlarca dolarımız zayi oluyor.
Anlaşılan, çözüm için başlatılan inisiyatif sadece "devlet" canibinden gelmiyor. PKK canibinde de bir inisiyatif söz konusu. Bu inisiyatifi başlatan bizzat Abdullah Öcalan. Öylesine bir inisiyatif ki, soruna duyarlı belli başlı herkesle 'diyalog' kurmaya ve neler yapılması gerektiğini sormaya çalışıyor. Öcalan'ın avukatları benimle de görüştü. Yaklaşık iki saat süren görüşme sırasında konuyla ilgili düşüncelerimi anlattım. Zaten onlar da bunun için gelmişlerdi. Sadece ara sıra soru soruyor, ama en çok çözüm için neler düşündüğümü öğrenmek istiyorlardı. "El vekiylu ke'l-asil" fehvasınca görüşme sebeplerini şöyle açıkladılar: "Ağustos ayında Abdullah Öcalan, önemli bir açıklama yapacak. Sağlıklı ve gerçekçi bir çözümün bulunması için belli başlı şahsiyetler, kanaat önderleri ve yazarlarla görüşülmesini istiyor. Biz fazla konuşmayacağız, sadece sizi dinlemek istiyoruz." Öyle de yaptılar. Altını çizdiğim hususlar şunlar oldu:
1) Kürt sorunu bizim en büyük ve en hayatî sorunumuzdur. Bütün Türkiye'ye ve bölgeye kan kaybettiriyor.
2) Ortadoğu yeniden şekillenecektir, Türkiye nâzım rol oynayacaksa, bu sorun çözülmeden yerinden kımıldayamaz.
3) Şiddet ve terörün dışında yollar denemek lazım. Savaş ve şiddet bölgenin sadece iktisadî coğrafyasını değil, beşerî coğrafyasını da çökertmiş bulunuyor.
4) Sorunun siyasî, tarihî, ekonomik, dinî, sosyal ve uluslararası boyutları var. Güvenlik, bu boyutlardan biridir.
5) Kürt kimliğinin tanınması mücadelesini veren taraf Türkiye'de bazı kaygıları gidermeli, mesela Türkiye'nin bölünmeyeceği yolunda ikna edici şeyler söylemelidir.
6) Müzakereci siyasete ve diyaloğa açık, kucaklayıcı-kuşatıcı yeni bir dil bulunmalıdır.
5) PKK'dan çok DTP konuşmalı, halkın oyunu almış siyasîler söz almalı; çözümün adresinin Ankara ve Meclis olduğu hususunun altını çizmelidirler.
7) Bugün akan kanı durduran ve olabilir çözümler üzerinde durulmalı, dört-beş nesil sonrası insanların hayatı ipotek altına alınmamalıdır.
8) Bu çerçevede genel af dahil her çözüm ve alternatif konuşulabilir. Geçen sene Abant Platformu'nun deklare ettiği çözümler müzakere imkânı için iyi bir hareket noktasıdır.
Devlet samimi... Öcalan samimi mi? Bilmiyorum. Hegel'in dediği türden "öğretilmiş çaresizlik" değil bu. Umutlu olmak zorundayız.
Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, "Kürt sorununun çözümü için devlet inisiyatifiyle bir sürecin başlatıldığı"ndan söz ediyor ve, "Oturup konuşalım. Konuşmak zorundayız. Ancak diyalogla bu sorunu bir çözüme kavuşturacağız. Bu kadar basit. Siyaset ve diyalog dışında bir yöntem kalmamış, silahlı mücadele dönemi bitmiştir." diyor. Tuğluk, Abdullah Öcalan'ın bir ay sonra açıklayacağını belirttiği "yol haritası"na temas ederken kamuoyunun buna dikkat kesildiğini belirtiyor. (Zaman, 12 Temmuz 2009)
Tuğluk'un dediği doğru. Herkes gibi ben de önümüzdeki ağustos ayında Öcalan'ın yapacağı açıklamayı merakla bekliyorum. Hasan Cemal'in Kandil'de Murat Karayılan'la yaptığı röportajı eleştirenlerden biriydim. Hareket noktam, eğer gazeteciler Kandil'den bilgi ve haber aktarıyorlarsa, Genelkurmay'dan hayda hayda bilgi ve haber aktaracaklardı. Bu, sorunu konuşanların, konuşmanın dilini ve üslubunu kendi yöntemlerine indirgediği anlamına gelir. Bu, şiddetin, silahın ve öl(dür)menin dilidir.
Ama Tuğluk'un da altını çizdiği gibi, "devletin inisiyatifiyle bir çözüm süreci başlatılmış"; bu durumda tarafların dolaylı yollar ve aracılar kullanması "kesin bir dille reddedilen âdetten"dir.
Sonraları, Hasan Cemal'in yaptığı işin 'makul' olabileceğini düşündüm. Hayat bazen bize bir anda ve çaresizce birtakım gerçekleri öğretiyor. Kürt sorununda öğrendiğim gerçeklerden biri şudur: Hiçbir şey bu sorunun çözümü kadar hayatî değildir. 50 bin insan hayatını kaybetti, on binlerce yaralı ve sakat. 17 bin faili meçhul, milyarlarca dolarımız zayi oluyor.
Anlaşılan, çözüm için başlatılan inisiyatif sadece "devlet" canibinden gelmiyor. PKK canibinde de bir inisiyatif söz konusu. Bu inisiyatifi başlatan bizzat Abdullah Öcalan. Öylesine bir inisiyatif ki, soruna duyarlı belli başlı herkesle 'diyalog' kurmaya ve neler yapılması gerektiğini sormaya çalışıyor. Öcalan'ın avukatları benimle de görüştü. Yaklaşık iki saat süren görüşme sırasında konuyla ilgili düşüncelerimi anlattım. Zaten onlar da bunun için gelmişlerdi. Sadece ara sıra soru soruyor, ama en çok çözüm için neler düşündüğümü öğrenmek istiyorlardı. "El vekiylu ke'l-asil" fehvasınca görüşme sebeplerini şöyle açıkladılar: "Ağustos ayında Abdullah Öcalan, önemli bir açıklama yapacak. Sağlıklı ve gerçekçi bir çözümün bulunması için belli başlı şahsiyetler, kanaat önderleri ve yazarlarla görüşülmesini istiyor. Biz fazla konuşmayacağız, sadece sizi dinlemek istiyoruz." Öyle de yaptılar. Altını çizdiğim hususlar şunlar oldu:
1) Kürt sorunu bizim en büyük ve en hayatî sorunumuzdur. Bütün Türkiye'ye ve bölgeye kan kaybettiriyor.
2) Ortadoğu yeniden şekillenecektir, Türkiye nâzım rol oynayacaksa, bu sorun çözülmeden yerinden kımıldayamaz.
3) Şiddet ve terörün dışında yollar denemek lazım. Savaş ve şiddet bölgenin sadece iktisadî coğrafyasını değil, beşerî coğrafyasını da çökertmiş bulunuyor.
4) Sorunun siyasî, tarihî, ekonomik, dinî, sosyal ve uluslararası boyutları var. Güvenlik, bu boyutlardan biridir.
5) Kürt kimliğinin tanınması mücadelesini veren taraf Türkiye'de bazı kaygıları gidermeli, mesela Türkiye'nin bölünmeyeceği yolunda ikna edici şeyler söylemelidir.
6) Müzakereci siyasete ve diyaloğa açık, kucaklayıcı-kuşatıcı yeni bir dil bulunmalıdır.
5) PKK'dan çok DTP konuşmalı, halkın oyunu almış siyasîler söz almalı; çözümün adresinin Ankara ve Meclis olduğu hususunun altını çizmelidirler.
7) Bugün akan kanı durduran ve olabilir çözümler üzerinde durulmalı, dört-beş nesil sonrası insanların hayatı ipotek altına alınmamalıdır.
8) Bu çerçevede genel af dahil her çözüm ve alternatif konuşulabilir. Geçen sene Abant Platformu'nun deklare ettiği çözümler müzakere imkânı için iyi bir hareket noktasıdır.
Devlet samimi... Öcalan samimi mi? Bilmiyorum. Hegel'in dediği türden "öğretilmiş çaresizlik" değil bu. Umutlu olmak zorundayız.
AHMET KEKEÇ
Senin görevin suçluları korumak mı?
Bu hamur çok su kaldırır... Dönüp dolaşıp yazacağız. Bıkmadan, usanmadan... Tekrara düşmek pahasına... Söylemleri ve katkılı eylemleriyle kendisini tarihe geçireceğiz...
Diyecekler ki, ‘Eskinin sosyalisti, yeninin sosyal demokratı Baykal, meğer su katılmamış bir militaristmiş.’
Zaten öyleydi...
Zaten militer devletimizin bekasını halkın taleplerine tercih ediyordu.
Zaten varlığını statükonun varlığına adamıştı.
Zaten anakronik ‘altı ok siyaseti’nin dışına çıkamazdı...
Madem öyleydi, ne diye bize ‘sosyal demokratmış gibi’ yapıyordu? Ne diye militarizmlerle sorunlu bir siyasetçiymiş görüntüsü veriyordu? Ne diye ‘serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sosyal demokrasi tezi’ türünden kendisinin de inanmadığı laflar ediyordu? Ne diye ‘İngiltere’de neyse, bizde de o olsun; Tony Blair ne yaptıysa biz de onu yapıyoruz’ diye yüksek perdeden uçuyordu?
Bir vakitler, ‘altı ok’u tartışmaya açmıştı.
Henüz rüştünü ispat etmemiş marjinal CHP’nin başındaydı.
Klasik CHP devletçiliğiyle ödeşecek, sosyal demokrat umdeleri partiye egemen kılacaktı.
Böylece, batı tipi bir sosyal demokrasi nasıl olurmuş, mahdum İnönü ve Karayalçın takımına gösterecekti.
Serbest piyasa ekonomisi mi?
Hiç karşı değildi.
Özelleştirmeler mi?
Bir an önce hayata geçirilmeliydi?
12 Eylül’ün ‘beşi bir yerde anayasası’ mı?
Hemen değiştirilmeliydi?
Darbeciler mi?
Hemen yargılanmalıydı.
Darbe anayasasının başımıza tebelleş ettiği kurumlar mı?
Hemen kaldırılmalıydı.
Böyle bir adamdı Baykal...
Beklenen izdivacı gerçekleştirip, SHP ve CHP’den mürekkep ‘birleşik sol’un başına geçince aslına rücu etti.
Döndü, ‘Anadolu solculuğu’ dedi.
Döndü, ‘Ordu, sivil kamuoyunun oluşmasına katkı sağlayan önemli bir baskı grubudur’ dedi.
Döndü, ‘Şeyh Edebali, Kemal Tahir, bize özgü bir solculuk, kem küm’ dedi.
Döndü, ‘Bu anayasa değişikliği de nerden çıktı?’ dedi.
Döndü, ‘Hükümet, YÖK’ün yapısını değiştirmeye çalışıyor, buna izin vermeyeceğiz’ dedi.
Döndü, ‘Andıç dediğiniz, birtakım bilgilendirme raporlarıdır’ dedi.
Döndü, ‘Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa, ülkede kargaşa çıkar’ dedi.
Döndü, ‘Parti kapatma davasında Anayasa Mahkemesi laik cumhuriyetin hassasiyetlerini gözeterek gereğini yerine getirecektir’ dedi.
Döndü, ‘Ergenekon diye bir şey yoktur’ dedi.
Döndü, ‘Dursun Çiçek’e ait olduğu söylenen uyduruk belgeyle cumhuriyetimizin kurumlarına savaş açılmaktadır’ dedi.
Şimdi de, provokasyon yapan askerlerin adli mahkemelerde yargılanabildiğini, darbeci ve cuntacıların sivil mahkemede yargılanmasına imkan tanıyan yasaya gerek olmadığını söylüyor.
Madem öyleydi, sivil mahkemenin Şemdinli davasında verdiği karar neden askeri mahkeme tarafından bozuldu ve 39 yıl ceza alan sanıklar beraat ettirildi?
Değişime direnmek ‘siyasal bir tutum’ olabilir.
Baykal sadece değişime direnmiyor...
Daha kötüsünü yapıyor:
Suçluları koruyor.
Bu hamur çok su kaldırır... Dönüp dolaşıp yazacağız. Bıkmadan, usanmadan... Tekrara düşmek pahasına... Söylemleri ve katkılı eylemleriyle kendisini tarihe geçireceğiz...
Diyecekler ki, ‘Eskinin sosyalisti, yeninin sosyal demokratı Baykal, meğer su katılmamış bir militaristmiş.’
Zaten öyleydi...
Zaten militer devletimizin bekasını halkın taleplerine tercih ediyordu.
Zaten varlığını statükonun varlığına adamıştı.
Zaten anakronik ‘altı ok siyaseti’nin dışına çıkamazdı...
Madem öyleydi, ne diye bize ‘sosyal demokratmış gibi’ yapıyordu? Ne diye militarizmlerle sorunlu bir siyasetçiymiş görüntüsü veriyordu? Ne diye ‘serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sosyal demokrasi tezi’ türünden kendisinin de inanmadığı laflar ediyordu? Ne diye ‘İngiltere’de neyse, bizde de o olsun; Tony Blair ne yaptıysa biz de onu yapıyoruz’ diye yüksek perdeden uçuyordu?
Bir vakitler, ‘altı ok’u tartışmaya açmıştı.
Henüz rüştünü ispat etmemiş marjinal CHP’nin başındaydı.
Klasik CHP devletçiliğiyle ödeşecek, sosyal demokrat umdeleri partiye egemen kılacaktı.
Böylece, batı tipi bir sosyal demokrasi nasıl olurmuş, mahdum İnönü ve Karayalçın takımına gösterecekti.
Serbest piyasa ekonomisi mi?
Hiç karşı değildi.
Özelleştirmeler mi?
Bir an önce hayata geçirilmeliydi?
12 Eylül’ün ‘beşi bir yerde anayasası’ mı?
Hemen değiştirilmeliydi?
Darbeciler mi?
Hemen yargılanmalıydı.
Darbe anayasasının başımıza tebelleş ettiği kurumlar mı?
Hemen kaldırılmalıydı.
Böyle bir adamdı Baykal...
Beklenen izdivacı gerçekleştirip, SHP ve CHP’den mürekkep ‘birleşik sol’un başına geçince aslına rücu etti.
Döndü, ‘Anadolu solculuğu’ dedi.
Döndü, ‘Ordu, sivil kamuoyunun oluşmasına katkı sağlayan önemli bir baskı grubudur’ dedi.
Döndü, ‘Şeyh Edebali, Kemal Tahir, bize özgü bir solculuk, kem küm’ dedi.
Döndü, ‘Bu anayasa değişikliği de nerden çıktı?’ dedi.
Döndü, ‘Hükümet, YÖK’ün yapısını değiştirmeye çalışıyor, buna izin vermeyeceğiz’ dedi.
Döndü, ‘Andıç dediğiniz, birtakım bilgilendirme raporlarıdır’ dedi.
Döndü, ‘Anayasa Mahkemesi 367 kararını onaylamazsa, ülkede kargaşa çıkar’ dedi.
Döndü, ‘Parti kapatma davasında Anayasa Mahkemesi laik cumhuriyetin hassasiyetlerini gözeterek gereğini yerine getirecektir’ dedi.
Döndü, ‘Ergenekon diye bir şey yoktur’ dedi.
Döndü, ‘Dursun Çiçek’e ait olduğu söylenen uyduruk belgeyle cumhuriyetimizin kurumlarına savaş açılmaktadır’ dedi.
Şimdi de, provokasyon yapan askerlerin adli mahkemelerde yargılanabildiğini, darbeci ve cuntacıların sivil mahkemede yargılanmasına imkan tanıyan yasaya gerek olmadığını söylüyor.
Madem öyleydi, sivil mahkemenin Şemdinli davasında verdiği karar neden askeri mahkeme tarafından bozuldu ve 39 yıl ceza alan sanıklar beraat ettirildi?
Değişime direnmek ‘siyasal bir tutum’ olabilir.
Baykal sadece değişime direnmiyor...
Daha kötüsünü yapıyor:
Suçluları koruyor.
ABDÜLHAMİT BİLİCİ
Stratejik cücenin dev adımı!
Ankara'da görkemli bir törenle imzalanan Nabucco anlaşmasının, daha çok Türkiye açısından ne kadar büyük bir stratejik hamle olduğu konuşuluyor.
Bunda şüphe yok. Gerçekten de Türkiye, coğrafi konumunun verdiği büyük avantaj sayesinde doğumuzdaki enerji üreticisi ülkelerle batıdaki enerji tüketicisi ülkeler arasında stratejik bir koridor haline geliyor ve her siyasi adımda mutlaka hesaba katılması gereken değer kazanmış oluyor.
Bu proje, tam üyelik talebi karşısında nazlı davranan ve her fırsatta topu taca atmaya çalışan Avrupa'ya karşı belki de Türkiye'nin en somut ve AB için de sokaktaki insandan devlet başkanlarına herkesin açık seçik göreceği bir kart niteliğinde.
Türkiye, bu projeyle kıtalar ve kültürler arasındaki merkezi konumuna zümrütten yeni bir taş daha eklemiş, çoğu soydaş ve dindaşlardan oluşan Kafkas, Hazar, Orta Asya ve Ortadoğu ülkeleriyle de kader birliğini güçlendirmiş oldu.
Yalnız projenin Avrupa'ya bakan yönü, asla Türkiye'ye bakan yönünden geride değil. Hepsinden önemlisi bu proje, uluslararası ilişkilerdeki aşırı zayıflığı nedeniyle "ekonomik dev, stratejik cüce" olarak tarif edilen Avrupa Birliği'nin kendine güvenini tazeleyecek çapta bir adım. Çünkü gerçekten AB'nin bu projenin altına imza koyması, Birlik'in geleceği açısından anlamlı bir umut işareti.
Doğrusu 2005 kışında Ukrayna üzerinden gelen doğalgaz vanası kısılıp insanlar üşümeye başlayınca, Brüksel'in gözü açılmıştı. Siyasi ilişkileri pek istikrarlı olmayan Rusya'ya bu konuda ne kadar bağımlı olduklarını, gelecekte bunun ne kadar daha tehlikeli boyutlara ulaşacağını anlamışlar ve Brüksel'deki uzmanların peş peşe hazırladığı onlarca raporda enerji kaynaklarını çeşitlendirmenin AB için stratejik zorunluluk olduğu kanaatine varmışlardı.
Ancak bir stratejik cücenin, Rusya, Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Irak, İran gibi hepsi birbirinden farklı anlamları ve boyutları olan ülkeleri kapsayan bir konuda karar vermesi hiç kolay değildi. Nitekim zaman zaman o kadar umutsuz bir tablo ortaya çıktı ki, bu projenin asla hayata geçemeyeceği konuşulur oldu. Konunun çok önemli taraflarından Amerika adına bu güzergahtaki başkentler arasında mekik dokuyan bir yetkilinin daha 1 yıl önce Avrupalılar hakkında söylediği aşağılayıcı sözler hâlâ kulağımda yankılanıyor.
Ayrıca Brüksel'de uzmanlar düzeyinde varılan bir kanaati, 27 ülke arasında uzlaşarak bir karara ve en nihayet Ankara'daki imzaya dönüştürmek imkansız gibi bir şeydi. Çünkü Avrupa ülkelerinin hepsinin bu konudaki analizleri farklılık arz ediyordu. En önemlisi, ülkelerin Rusya'ya bağımlılık oranları bir değildi. Mesela, Birlik'in ağır topları olan Almanya ve Fransa'nın Rusya kaynaklı bir doğalgaz kesintisinde yaşayacakları sıkıntı bir değildi. Doğu Avrupa'daki ülkelerin bağımlılığı neredeyse yüzde 100'lere yaklaşırken Batı Avrupa'da vaziyet bu kadar korkunç değildi. Böyle olunca ortak bir karara varmak doğal olarak zorlaşıyordu.
Son Irak Savaşı'nda, Doğu Avrupa'nın ABD'ye bakışı Batı Avrupa'nınkinden farklıydı. Doğu'dakiler için Rusya'ya karşı NATO ve ABD ile ilişkiler hayatiydi. Rusya'nın eski kötü günlere dönme tehlikesine karşı tek emniyet supabı ABD idi. Ama bir Fransa veya Almanya bu açıdan daha rahattı.
Avrupa ülkelerinin enerji konusundaki bu farklı bakış açıları, çözüm konusunda herkesin kendi yolunu bulması sonucunu doğuruyordu. Örneğin, Brüksel'de hazırlanan bütün enerji raporları, Rusya'ya bağımlılığı en büyük tehlike olarak işaret ederken Almanya, hem de eski Başbakan Schröder'in yer aldığı dev projelerle Rusya ile yeni anlaşmalara yöneliyordu. İtalya, Nabucco'ya rakip olan, Rusya merkezli projelerle flört yapıyordu. Ülkeler ortak ses veremeyince, sektördeki Avrupalı şirketler kısa vadeli çıkarları nereyi gösteriyorsa oraya yöneliyorlardı. Maydanoz Adası veya Kardak gibi minik krizlerde bile doğru dürüst varlık gösteremeyen Avrupa'nın Nabucco gibi dev bir konuda karar alması AB için tarihi bir başarı. Bunun için kendilerini tebrik edebilirler. Umarım, bu başarı onlara, hep erteledikleri Türkiye kararını almada da cesaret verir...
Ankara'da görkemli bir törenle imzalanan Nabucco anlaşmasının, daha çok Türkiye açısından ne kadar büyük bir stratejik hamle olduğu konuşuluyor.
Bunda şüphe yok. Gerçekten de Türkiye, coğrafi konumunun verdiği büyük avantaj sayesinde doğumuzdaki enerji üreticisi ülkelerle batıdaki enerji tüketicisi ülkeler arasında stratejik bir koridor haline geliyor ve her siyasi adımda mutlaka hesaba katılması gereken değer kazanmış oluyor.
Bu proje, tam üyelik talebi karşısında nazlı davranan ve her fırsatta topu taca atmaya çalışan Avrupa'ya karşı belki de Türkiye'nin en somut ve AB için de sokaktaki insandan devlet başkanlarına herkesin açık seçik göreceği bir kart niteliğinde.
Türkiye, bu projeyle kıtalar ve kültürler arasındaki merkezi konumuna zümrütten yeni bir taş daha eklemiş, çoğu soydaş ve dindaşlardan oluşan Kafkas, Hazar, Orta Asya ve Ortadoğu ülkeleriyle de kader birliğini güçlendirmiş oldu.
Yalnız projenin Avrupa'ya bakan yönü, asla Türkiye'ye bakan yönünden geride değil. Hepsinden önemlisi bu proje, uluslararası ilişkilerdeki aşırı zayıflığı nedeniyle "ekonomik dev, stratejik cüce" olarak tarif edilen Avrupa Birliği'nin kendine güvenini tazeleyecek çapta bir adım. Çünkü gerçekten AB'nin bu projenin altına imza koyması, Birlik'in geleceği açısından anlamlı bir umut işareti.
Doğrusu 2005 kışında Ukrayna üzerinden gelen doğalgaz vanası kısılıp insanlar üşümeye başlayınca, Brüksel'in gözü açılmıştı. Siyasi ilişkileri pek istikrarlı olmayan Rusya'ya bu konuda ne kadar bağımlı olduklarını, gelecekte bunun ne kadar daha tehlikeli boyutlara ulaşacağını anlamışlar ve Brüksel'deki uzmanların peş peşe hazırladığı onlarca raporda enerji kaynaklarını çeşitlendirmenin AB için stratejik zorunluluk olduğu kanaatine varmışlardı.
Ancak bir stratejik cücenin, Rusya, Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan, Irak, İran gibi hepsi birbirinden farklı anlamları ve boyutları olan ülkeleri kapsayan bir konuda karar vermesi hiç kolay değildi. Nitekim zaman zaman o kadar umutsuz bir tablo ortaya çıktı ki, bu projenin asla hayata geçemeyeceği konuşulur oldu. Konunun çok önemli taraflarından Amerika adına bu güzergahtaki başkentler arasında mekik dokuyan bir yetkilinin daha 1 yıl önce Avrupalılar hakkında söylediği aşağılayıcı sözler hâlâ kulağımda yankılanıyor.
Ayrıca Brüksel'de uzmanlar düzeyinde varılan bir kanaati, 27 ülke arasında uzlaşarak bir karara ve en nihayet Ankara'daki imzaya dönüştürmek imkansız gibi bir şeydi. Çünkü Avrupa ülkelerinin hepsinin bu konudaki analizleri farklılık arz ediyordu. En önemlisi, ülkelerin Rusya'ya bağımlılık oranları bir değildi. Mesela, Birlik'in ağır topları olan Almanya ve Fransa'nın Rusya kaynaklı bir doğalgaz kesintisinde yaşayacakları sıkıntı bir değildi. Doğu Avrupa'daki ülkelerin bağımlılığı neredeyse yüzde 100'lere yaklaşırken Batı Avrupa'da vaziyet bu kadar korkunç değildi. Böyle olunca ortak bir karara varmak doğal olarak zorlaşıyordu.
Son Irak Savaşı'nda, Doğu Avrupa'nın ABD'ye bakışı Batı Avrupa'nınkinden farklıydı. Doğu'dakiler için Rusya'ya karşı NATO ve ABD ile ilişkiler hayatiydi. Rusya'nın eski kötü günlere dönme tehlikesine karşı tek emniyet supabı ABD idi. Ama bir Fransa veya Almanya bu açıdan daha rahattı.
Avrupa ülkelerinin enerji konusundaki bu farklı bakış açıları, çözüm konusunda herkesin kendi yolunu bulması sonucunu doğuruyordu. Örneğin, Brüksel'de hazırlanan bütün enerji raporları, Rusya'ya bağımlılığı en büyük tehlike olarak işaret ederken Almanya, hem de eski Başbakan Schröder'in yer aldığı dev projelerle Rusya ile yeni anlaşmalara yöneliyordu. İtalya, Nabucco'ya rakip olan, Rusya merkezli projelerle flört yapıyordu. Ülkeler ortak ses veremeyince, sektördeki Avrupalı şirketler kısa vadeli çıkarları nereyi gösteriyorsa oraya yöneliyorlardı. Maydanoz Adası veya Kardak gibi minik krizlerde bile doğru dürüst varlık gösteremeyen Avrupa'nın Nabucco gibi dev bir konuda karar alması AB için tarihi bir başarı. Bunun için kendilerini tebrik edebilirler. Umarım, bu başarı onlara, hep erteledikleri Türkiye kararını almada da cesaret verir...
AHMET TURAN ALKAN
Askerî vesâyet yoktur; temizlikçi kadınlar vardır
Parti grubumuzun değerli mensupları; biliyorsunuz, bir süre önce uykuluyken kalleşçe bir geceyarısı oyununa getirilmiş ve hükümetin bir teklifini desteklemiştik. Aradan tam 40 saat geçtikten sonra mandepsiye bastırıldığımızı anlamış ve Anayasa Mahkemesi'ne gitme konusunu gündeme getirmiştik.
Bunun üzerine üzerimize yönelik dehşetli bir kampanya başlatıldı ama biz bu oyuna gelecek miyiz arkadaşlar? (Hâşâ ve kellâ sesleri!) Pek çok yazar, düşünür, demokrat, aydın, "Amanın Anayasa Mahkemesi'ne gitmeyin" diyor. Bunun altında ne yatıyor? Onlar da biliyorlar ki mahkemede Anayasa'ya aykırılığı ortaya çıkacak. Bir demokrat, hukuk devletine saygısı olan bir insan, yüzü kızarmadan, Anayasa'ya aykırı olduğu iddia edilen bir kanunla ilgili olarak "aman Anayasa Mahkemesi'ne gitmeyin" diyen bir anlayışın, hukukla, demokrasiyle ne ilişkisi olabilir ki (Arka sıralardan, "Son cümle bozuk genel başkan, yeniden dene" sesleri!) Kimdir o arka sıralarda karnından konuşan arkadaşlar; görelim, halkımız tanısın, bilsin! Karnımızdan konuşmayalım arkadaşlar ("Aslında hiç konuşmasak daha iyi olur" homurtuları!) Arkadaşlar lütfen... Bakınız askerî vesâyet diye bir lâf çıkardı bunlar. Askerî vesâyet diye bir şey olamaz çünkü benim bildiğim Vesâyet, temizlikçi bir kadının ismidir ve kadınlar genel askerlik hizmetinden muaf tutulmuştur. Öyleyse askerî vesâyet diye bir şey yoktur arkadaşlar, biz bu demokrasinin teminatıyız ("Eyvah, vay demokrasinin hâline!" sesleri) Nitekim yasaklanan YouTube sitesine "İstikrar senin neyine vesâyet" yazarsanız, görürsünüz Türkiye'de askerî vesâyet filan diye bir şeyin olmadığını... (Arka sıralarda gülüşmeler, kakara kikiriler) Bakın isbat ediyorum: Bunlar niçin askerden gocunuyorlar, bir düşünün; askerler senin seçimde aldığın oyun sonucunu mu değiştirdiler (Arka sıralardan "bir o kalmıştı zaten" makaraları!) Sözümü kesmeyiniz lütfen, askerlerin seçim sonucunda toplumumuzu tedirgin eden demokrasiyi kasteden bir tavrı mı vardı? ("Yine bozuk cümle" itirazları). Askerler toplumu rahatsız eden tavırlarda mı bulundu? Arkadaşlar bir insanın bunları iddia edebilmesi için ne olması lazım bilmiyorum?.. (Arka sıralardan, "ben biliyorum ama söylemeye dilim varmıyor" fiskosları). Lütfen kendi aramızda fısıldaşıp durmayalım arkadaşlarım; askerler başbakanın başbakanlığına karşı mı çıktı? Askerler neye karşı çıktı, varsa söyleyin! (Arka sıralardan "Hangi birini sayalım be birader, piüvv!" şeklinde gülüşmeler!) İstirham ederim değerli dostlarım. Türkiye'de askerî vesâyet yoktur, sadece ismi Vesâyet olan bazı temizlikçi kadınlar vardır ve bu Vesâyet'ler, ülkemize istikrar getirdi diye gidip hep o hükümete oy vermektedir. Bize oy vermişler midir, vermemişlerdir; niçin vermemişlerdir?.. (Arka sıralardan "Çırpındıkça batıyorsun başkan; kısa bağla da işimize gücümüze bakalım!" sesleri) Vermemişlerdir çünkü Cumhuriyet değerlerinden habersiz, eğitimsiz, lümpen insanlardır. Vermesinler! Bakınız tekrar söylüyorum, ey başbakan, kardeşin Gül'ü cumhurbaşkanı seçtirirken ne yaptı askerler soruyorum (Arka sıralardan, "o-hoo ne yapmadılar ki" şeklinde lâf atmalar). Buna mı müdahale etti askerler? Askerler neyi önledi, hangi konularda siyasî iktidarı vesâyeti altına aldı ki? (Arka sıralardan kahkaha tarrakaları; "yeter artık dayanamıyorum; hayli zamandır böyle stand-up seyretmemiştim" haykırışları; ön sıralardan arka sıralara doğru, "Hoop, ayıp oluyor genel başkanımıza karşı, sessiz olalım" ihtarları). Evet arkadaşlar uzun etmeyelim. İşte bu gerekçeyle yarın hep birlikte AYM'ye gideceğiz (Hangi gerekçeyle sesleri). Otobüsler saat onda parti önünden kalkacak ve yolda yoklama yapılacaktır; kumanya ve içecekler partimizdendir. Hepimize iyi yolculuklar diliyorum değerli dostlarım...
Parti grubumuzun değerli mensupları; biliyorsunuz, bir süre önce uykuluyken kalleşçe bir geceyarısı oyununa getirilmiş ve hükümetin bir teklifini desteklemiştik. Aradan tam 40 saat geçtikten sonra mandepsiye bastırıldığımızı anlamış ve Anayasa Mahkemesi'ne gitme konusunu gündeme getirmiştik.
Bunun üzerine üzerimize yönelik dehşetli bir kampanya başlatıldı ama biz bu oyuna gelecek miyiz arkadaşlar? (Hâşâ ve kellâ sesleri!) Pek çok yazar, düşünür, demokrat, aydın, "Amanın Anayasa Mahkemesi'ne gitmeyin" diyor. Bunun altında ne yatıyor? Onlar da biliyorlar ki mahkemede Anayasa'ya aykırılığı ortaya çıkacak. Bir demokrat, hukuk devletine saygısı olan bir insan, yüzü kızarmadan, Anayasa'ya aykırı olduğu iddia edilen bir kanunla ilgili olarak "aman Anayasa Mahkemesi'ne gitmeyin" diyen bir anlayışın, hukukla, demokrasiyle ne ilişkisi olabilir ki (Arka sıralardan, "Son cümle bozuk genel başkan, yeniden dene" sesleri!) Kimdir o arka sıralarda karnından konuşan arkadaşlar; görelim, halkımız tanısın, bilsin! Karnımızdan konuşmayalım arkadaşlar ("Aslında hiç konuşmasak daha iyi olur" homurtuları!) Arkadaşlar lütfen... Bakınız askerî vesâyet diye bir lâf çıkardı bunlar. Askerî vesâyet diye bir şey olamaz çünkü benim bildiğim Vesâyet, temizlikçi bir kadının ismidir ve kadınlar genel askerlik hizmetinden muaf tutulmuştur. Öyleyse askerî vesâyet diye bir şey yoktur arkadaşlar, biz bu demokrasinin teminatıyız ("Eyvah, vay demokrasinin hâline!" sesleri) Nitekim yasaklanan YouTube sitesine "İstikrar senin neyine vesâyet" yazarsanız, görürsünüz Türkiye'de askerî vesâyet filan diye bir şeyin olmadığını... (Arka sıralarda gülüşmeler, kakara kikiriler) Bakın isbat ediyorum: Bunlar niçin askerden gocunuyorlar, bir düşünün; askerler senin seçimde aldığın oyun sonucunu mu değiştirdiler (Arka sıralardan "bir o kalmıştı zaten" makaraları!) Sözümü kesmeyiniz lütfen, askerlerin seçim sonucunda toplumumuzu tedirgin eden demokrasiyi kasteden bir tavrı mı vardı? ("Yine bozuk cümle" itirazları). Askerler toplumu rahatsız eden tavırlarda mı bulundu? Arkadaşlar bir insanın bunları iddia edebilmesi için ne olması lazım bilmiyorum?.. (Arka sıralardan, "ben biliyorum ama söylemeye dilim varmıyor" fiskosları). Lütfen kendi aramızda fısıldaşıp durmayalım arkadaşlarım; askerler başbakanın başbakanlığına karşı mı çıktı? Askerler neye karşı çıktı, varsa söyleyin! (Arka sıralardan "Hangi birini sayalım be birader, piüvv!" şeklinde gülüşmeler!) İstirham ederim değerli dostlarım. Türkiye'de askerî vesâyet yoktur, sadece ismi Vesâyet olan bazı temizlikçi kadınlar vardır ve bu Vesâyet'ler, ülkemize istikrar getirdi diye gidip hep o hükümete oy vermektedir. Bize oy vermişler midir, vermemişlerdir; niçin vermemişlerdir?.. (Arka sıralardan "Çırpındıkça batıyorsun başkan; kısa bağla da işimize gücümüze bakalım!" sesleri) Vermemişlerdir çünkü Cumhuriyet değerlerinden habersiz, eğitimsiz, lümpen insanlardır. Vermesinler! Bakınız tekrar söylüyorum, ey başbakan, kardeşin Gül'ü cumhurbaşkanı seçtirirken ne yaptı askerler soruyorum (Arka sıralardan, "o-hoo ne yapmadılar ki" şeklinde lâf atmalar). Buna mı müdahale etti askerler? Askerler neyi önledi, hangi konularda siyasî iktidarı vesâyeti altına aldı ki? (Arka sıralardan kahkaha tarrakaları; "yeter artık dayanamıyorum; hayli zamandır böyle stand-up seyretmemiştim" haykırışları; ön sıralardan arka sıralara doğru, "Hoop, ayıp oluyor genel başkanımıza karşı, sessiz olalım" ihtarları). Evet arkadaşlar uzun etmeyelim. İşte bu gerekçeyle yarın hep birlikte AYM'ye gideceğiz (Hangi gerekçeyle sesleri). Otobüsler saat onda parti önünden kalkacak ve yolda yoklama yapılacaktır; kumanya ve içecekler partimizdendir. Hepimize iyi yolculuklar diliyorum değerli dostlarım...
EKREM KIZILTAŞ
Hep kandırılmaktan sıkılmadık mı?..
14 sene önce , Birleşmiş Milletler tarafından 'güvenli bölge' ilan edilmiş olan Srebrenitsa'da, Hollandalı BM askerlerince gözlerini kan bürümüş Sırplara teslim edilen binlerce Boşnak Müslüman, acımasızca katledilmişti.
Öldürülenlerin sayısı ile ilgili rivayetler değişik: 8 binden başlayıp, 12 bine kadar uzanan rakamlar var.
Bölgede şimdiye kadar 60 civarında toplu mezar bulundu ve bulunan cesetlerin kimlik tesbiti, kimlikleri belirlenenlerin de Potocari'deki mezarlarına defnedilmesi sürdürülüyor.
Son anma töreninde defnedilen 534 kişiyle beraber, şu ana kadar kimlikleri tesbit edilebilenlerin sayısı 3 bin 200 kadar.
Srebrenitsa'da 1995 Temmuz Ayı'nda olup bitenler, dünya kamuoyu tarafından '2. Dünya Savaşı'ndan sonra işlenmiş en büyük katliam' olarak biliniyor.
Ne yapılıyor peki?
Katliamın suçlularından birisi olarak bilinen Bosnalı Sırpların eski liderlerinden Radovan Karadziç yakalanarak Lahey'deki Savaş Suçları Mahkemesi'ne teslim edildi. Diğer suçlu Ratko Mladiç ise halen aranıyor.
Başka?..
BM adına güvenli bölge ilan edilen kasabayı, gözü dönmüş Sırplara teslim eden Hollandalı askerlerle alakalı olarak, göstermelik soruşturmalar filan yapıldı geçmişte, o kadar...
Dişe dokunur başka birşey yok.
Neticeten; 1995'de, Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge olarak ilan edilen bir kasabada, birkaç gün içerisinde alçakça katledilen en az 8 bin insanla alakalı olarak hür dünya tarafından yapılanlar, bundan ibaret...
20. yüzyılın sonlarında işlenmiş, 2. Dünya Savaşı sonrasının en büyük katliamından bahsediyoruz; en az 8 bin masum insanın öldürüldüğü bir katliamdan...
Haksız yere burnu kanatılan bir insanın bile hakkının aranacağı ve gerektiği şekilde hesabının sorulacağı inancının hakim kılınmaya çalışıldığı bir zamanda, binlerce insanın katledilmiş olmasının üzeri bu kadar kolay örtülebilmeli miydi?..
Denk ya da değil, tarafların karşı karşıya gelip birbirleriyle çarpışmaları sonucunda oluşmuş bir tablodan bahsetmiyoruz.
Bir bilgisayar oyunundan da...
Birleşmiş Milletler denilen kuruluşun uhdesine teslim edilmiş; geleceğe yönelik ümitleri ve hayalleri olan binlerce masum insanın katledilmesinden bahsediyoruz.
Ve asıl olarak da, bu insanların katledilişini tarihin tozlu raflarına terketme ve unutturma gayretlerinden...
Güvenli Bölge dedikleri bir alanda katledilen insanların hesabının sorulması konusunda işi ağırdan alanların, bundan sonra ilan edebilecekleri muhtemel güvenli bölgelerin anlamı ne olacak ki?..
Sırplar sözkonusu olduğunda, güvenli bölge ilanı işe yaramamıştı.. Son Gazze olaylarında, İsrail sözkonusu olduğunda da işe yaramadı.
Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş'un da vurguladığı gibi, Birleşmiş Milletler'i ABD Dışişleri Bakanlığı'nın bir masası gibi kullananlar aldırmıyor olsalar da; bizler, yani hep ama hep kandırılanlar, ne yapacağız?
Birilerinin anlattığı masallara inanmaya devam mı edeceğiz, yoksa: "Durun bakalım, bu böyle gitmez!" demenin bir yolunu mu bulacağız?..
Birleşmiş Milletler eğer var idiyse, Srebrenitsa'da yaşananlar yaşanmamalıydı. Eğer olup biten yanlışlıklara rağmen var olduğunu düşünmemiz isteniyorsa da, o katliamın hesabı yüreklerimizi soğutabilecek bir mükemmellikte sorulmalıydı.
Birleşmiş Milletler var idiyse eğer, Gazze'deki acziyetler yaşanmamalı, yaşandı ise hesabı sorulmalıydı...
Ve şimdi: Birleşmiş Milletler var ise eğer, Doğu Türkistan'da yaşananlara dur demenin bir yolunu bulmalı. Yani bir işe yaramalı...
Hep yalanlarla kandırılmak... Sıktı artık...
14 sene önce , Birleşmiş Milletler tarafından 'güvenli bölge' ilan edilmiş olan Srebrenitsa'da, Hollandalı BM askerlerince gözlerini kan bürümüş Sırplara teslim edilen binlerce Boşnak Müslüman, acımasızca katledilmişti.
Öldürülenlerin sayısı ile ilgili rivayetler değişik: 8 binden başlayıp, 12 bine kadar uzanan rakamlar var.
Bölgede şimdiye kadar 60 civarında toplu mezar bulundu ve bulunan cesetlerin kimlik tesbiti, kimlikleri belirlenenlerin de Potocari'deki mezarlarına defnedilmesi sürdürülüyor.
Son anma töreninde defnedilen 534 kişiyle beraber, şu ana kadar kimlikleri tesbit edilebilenlerin sayısı 3 bin 200 kadar.
Srebrenitsa'da 1995 Temmuz Ayı'nda olup bitenler, dünya kamuoyu tarafından '2. Dünya Savaşı'ndan sonra işlenmiş en büyük katliam' olarak biliniyor.
Ne yapılıyor peki?
Katliamın suçlularından birisi olarak bilinen Bosnalı Sırpların eski liderlerinden Radovan Karadziç yakalanarak Lahey'deki Savaş Suçları Mahkemesi'ne teslim edildi. Diğer suçlu Ratko Mladiç ise halen aranıyor.
Başka?..
BM adına güvenli bölge ilan edilen kasabayı, gözü dönmüş Sırplara teslim eden Hollandalı askerlerle alakalı olarak, göstermelik soruşturmalar filan yapıldı geçmişte, o kadar...
Dişe dokunur başka birşey yok.
Neticeten; 1995'de, Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge olarak ilan edilen bir kasabada, birkaç gün içerisinde alçakça katledilen en az 8 bin insanla alakalı olarak hür dünya tarafından yapılanlar, bundan ibaret...
20. yüzyılın sonlarında işlenmiş, 2. Dünya Savaşı sonrasının en büyük katliamından bahsediyoruz; en az 8 bin masum insanın öldürüldüğü bir katliamdan...
Haksız yere burnu kanatılan bir insanın bile hakkının aranacağı ve gerektiği şekilde hesabının sorulacağı inancının hakim kılınmaya çalışıldığı bir zamanda, binlerce insanın katledilmiş olmasının üzeri bu kadar kolay örtülebilmeli miydi?..
Denk ya da değil, tarafların karşı karşıya gelip birbirleriyle çarpışmaları sonucunda oluşmuş bir tablodan bahsetmiyoruz.
Bir bilgisayar oyunundan da...
Birleşmiş Milletler denilen kuruluşun uhdesine teslim edilmiş; geleceğe yönelik ümitleri ve hayalleri olan binlerce masum insanın katledilmesinden bahsediyoruz.
Ve asıl olarak da, bu insanların katledilişini tarihin tozlu raflarına terketme ve unutturma gayretlerinden...
Güvenli Bölge dedikleri bir alanda katledilen insanların hesabının sorulması konusunda işi ağırdan alanların, bundan sonra ilan edebilecekleri muhtemel güvenli bölgelerin anlamı ne olacak ki?..
Sırplar sözkonusu olduğunda, güvenli bölge ilanı işe yaramamıştı.. Son Gazze olaylarında, İsrail sözkonusu olduğunda da işe yaramadı.
Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş'un da vurguladığı gibi, Birleşmiş Milletler'i ABD Dışişleri Bakanlığı'nın bir masası gibi kullananlar aldırmıyor olsalar da; bizler, yani hep ama hep kandırılanlar, ne yapacağız?
Birilerinin anlattığı masallara inanmaya devam mı edeceğiz, yoksa: "Durun bakalım, bu böyle gitmez!" demenin bir yolunu mu bulacağız?..
Birleşmiş Milletler eğer var idiyse, Srebrenitsa'da yaşananlar yaşanmamalıydı. Eğer olup biten yanlışlıklara rağmen var olduğunu düşünmemiz isteniyorsa da, o katliamın hesabı yüreklerimizi soğutabilecek bir mükemmellikte sorulmalıydı.
Birleşmiş Milletler var idiyse eğer, Gazze'deki acziyetler yaşanmamalı, yaşandı ise hesabı sorulmalıydı...
Ve şimdi: Birleşmiş Milletler var ise eğer, Doğu Türkistan'da yaşananlara dur demenin bir yolunu bulmalı. Yani bir işe yaramalı...
Hep yalanlarla kandırılmak... Sıktı artık...
MAHMUT TOPBAŞ
Niçin Kenan Evren paşa?
Bu günlerde özellikle eskiden komünist iken şimdilerde kapitalist veya onların gelgit işlerini yapanlar, 12 Eylül 1980 darbesini yapanların özellikle de Sayın Kenan Evren'in yargılanıp cezalandırılması için yanıp tutuşmaktalar.
Uzun zamandır bunu savunanların konuşmalarını ve yazılarını izliyorum.
On iki eylülde sola verdikleri zarardan mı diye dikkat ettim o değil.
Çünkü Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan gibi üzerinden para ve itibar kazandıkları devrimcileri asan Kenan Evren hükümeti değildi. ( Ben 1971'in son baharında Deniz Gezmiş idamla yargılanırken bir mektup yazarak "Süleyman Demirel'e bakarak İslam hakkında karar verme. Hapishane günlerinde Kur'an-ı Kerim'in tefsirini oku ve ondan sonra karar ver" anlamında bir mektup yazıp göndermiştim. Keşke okusaydı. Ölürken "Yaşasın Komünizm Leninizm" diyeceği yerde "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Mühammeden rasülüllah" diyebilseydi de şimdilerde Rusya tarafından iflası ilan edilen Komünizm adına değil de Baki olan Allah adına ölebilseydi diye hep ciğerim yanar onun için)
Onları ve onlar gibi nicelerini asan 12 Mart 1971 darbecilerinin de yargılanmasını isteyen hiçbir Deniz Gezmiş hayranına da rastlanmamıştır.
12 Mart darbesini yapanlar, TİP, THKO gibi kurumları silmiş, Doğan Avcıoğlu, Cemal Madanoğlu gibi ileri gelenlerini köreltmiş
Bir Başbakan, iki bakan asan, Lütfü Kırdar gibi insanların hapishanede can verdiği 27 Mayıs 1960 darbesini yapanların yargılanmasını da isteyen yok.
Peki, 12 Eylül 1980 darbesini yapanların suçu ne?
Bunu bir tek konuşmalarından anlamak mümkin değil.
Ancak bir yıllık makale veya söyleşileri içinde en çok gündeme getirdikleri ve kaldırılmasını istedikleri en önemli suçları, Anayasaya din dersini zorunlu dersler arasına koymaları.
Türkiye'nin İslamlaşmasında bu derslerin önemine dikkat çekenler bu yargılamanın öncülüğünü yapanlardırlar.
Kindarlar, kendilerini yormaktan başka hiçbir iş yapamazlar.
Hepimizin sağ, sol, ön, arka, alt ve üst olmak üzere altı yönü vardır ve en çok ön tarafa bakarız.
Çünkü gözlerimiz önde olduğu gibi özlemlerimiz de önümüzdeki zamanlardadır.
Öne bakan gözlerimizle arada bir geriye de bakarız.
Geriye ne kadar bakacağımızın ölçüsü ileriye bakışımızın oranı kadardır.
Üniversitede doktora tezlerine bakıyorum hep geçmişle ilgili tezler.
On beşinci asırda filan ülke ile ticari ilişkilerimiz nasıldı doktorası yapılır da nasıl olması gerekir doktorası genelde yapılmaz.
Siyasilerimiz "Enkaz devraldık" diye başlarlar ve başarılarını geçmiş hükümetin başarısızlıklarını anlatmakla geçirirler.
Profesör Tarık Zafer Tunaya, "İnsan derisine kaplı anayasa" isimli bir kitap yayınlamıştı. Özeti şu: Fransa ihtilalinden sonra ihtilalciler, kral ailesinden birini Paris meydanında kesiyorlar. Derisini yüzüyorlar. Dibağat yaptırıyorlar ve "İnsan hakları" kitabının dışına kap diye geçiriyorlar. Şimdi bu insan derisiyle kaplı "İnsan hakları" isimli kitap müzede sergileniyormuş.
Bir insanın hakkını öbür insan belirlemeye kalkınca ister istemez hak belirleyen kişi veya kişiler hakları kendine, ailesine, kabilesine, milletine, dindaşına veya ırkdaşına doğru yontar. Bir zulmü kaldırırken yeni zulümler ortaya çıkar.
Halbuki Kur'an-ı Kerim'de "Geçen geçmiştir" anlamına bir çok ayeti kerime vardır.
Bizim sevgili rahmet peygamberimiz hiç kan akıtmadan Mekke'yi fethettiği gün, Mekke'yi o güne kadar yöneten bütün kâfirler, katiller, zorbalar, zalimler, vurguncular, soyguncular, elleri böğründe, boynu bükük olarak Sevgili peygamberimizin karşısına dikildiklerinde onlara Sevgili Peygamberimiz: "Size ne yapmamı bekliyorsunuz?" der.
Suçluların başları öne eğik olarak "Biz seni, babanı, dedeni, tanırız. Baban ve deden kerim/ cömert, iyiliksever adamdı. Sen'den de o beklenir" derler.
Efendimiz de: "Ben de Yusuf kardeşimin dediğini derim. Yusuf, kardeşlerine: "Bu gün size kınamak yok. Allah sizi afvetsin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir." Dediği gibi derim. Hepiniz evlerinize gidiniz ve hepiniz hürsünüz." Buyurmuş ve yoluna devam etmiş. (Yusuf suresi ayet 92 ve Beyhaki, Süneni Kübra 9/118, hadis no: 18739)
Peygamberler, kendilerine her türlü işkenceyi reva görenlerin iman etmeleri ve medeni olmaları için çalışmışlar, onlardan intikam almakla vakitlerini zayi etmemişler.
Bu günlerde özellikle eskiden komünist iken şimdilerde kapitalist veya onların gelgit işlerini yapanlar, 12 Eylül 1980 darbesini yapanların özellikle de Sayın Kenan Evren'in yargılanıp cezalandırılması için yanıp tutuşmaktalar.
Uzun zamandır bunu savunanların konuşmalarını ve yazılarını izliyorum.
On iki eylülde sola verdikleri zarardan mı diye dikkat ettim o değil.
Çünkü Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan gibi üzerinden para ve itibar kazandıkları devrimcileri asan Kenan Evren hükümeti değildi. ( Ben 1971'in son baharında Deniz Gezmiş idamla yargılanırken bir mektup yazarak "Süleyman Demirel'e bakarak İslam hakkında karar verme. Hapishane günlerinde Kur'an-ı Kerim'in tefsirini oku ve ondan sonra karar ver" anlamında bir mektup yazıp göndermiştim. Keşke okusaydı. Ölürken "Yaşasın Komünizm Leninizm" diyeceği yerde "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Mühammeden rasülüllah" diyebilseydi de şimdilerde Rusya tarafından iflası ilan edilen Komünizm adına değil de Baki olan Allah adına ölebilseydi diye hep ciğerim yanar onun için)
Onları ve onlar gibi nicelerini asan 12 Mart 1971 darbecilerinin de yargılanmasını isteyen hiçbir Deniz Gezmiş hayranına da rastlanmamıştır.
12 Mart darbesini yapanlar, TİP, THKO gibi kurumları silmiş, Doğan Avcıoğlu, Cemal Madanoğlu gibi ileri gelenlerini köreltmiş
Bir Başbakan, iki bakan asan, Lütfü Kırdar gibi insanların hapishanede can verdiği 27 Mayıs 1960 darbesini yapanların yargılanmasını da isteyen yok.
Peki, 12 Eylül 1980 darbesini yapanların suçu ne?
Bunu bir tek konuşmalarından anlamak mümkin değil.
Ancak bir yıllık makale veya söyleşileri içinde en çok gündeme getirdikleri ve kaldırılmasını istedikleri en önemli suçları, Anayasaya din dersini zorunlu dersler arasına koymaları.
Türkiye'nin İslamlaşmasında bu derslerin önemine dikkat çekenler bu yargılamanın öncülüğünü yapanlardırlar.
Kindarlar, kendilerini yormaktan başka hiçbir iş yapamazlar.
Hepimizin sağ, sol, ön, arka, alt ve üst olmak üzere altı yönü vardır ve en çok ön tarafa bakarız.
Çünkü gözlerimiz önde olduğu gibi özlemlerimiz de önümüzdeki zamanlardadır.
Öne bakan gözlerimizle arada bir geriye de bakarız.
Geriye ne kadar bakacağımızın ölçüsü ileriye bakışımızın oranı kadardır.
Üniversitede doktora tezlerine bakıyorum hep geçmişle ilgili tezler.
On beşinci asırda filan ülke ile ticari ilişkilerimiz nasıldı doktorası yapılır da nasıl olması gerekir doktorası genelde yapılmaz.
Siyasilerimiz "Enkaz devraldık" diye başlarlar ve başarılarını geçmiş hükümetin başarısızlıklarını anlatmakla geçirirler.
Profesör Tarık Zafer Tunaya, "İnsan derisine kaplı anayasa" isimli bir kitap yayınlamıştı. Özeti şu: Fransa ihtilalinden sonra ihtilalciler, kral ailesinden birini Paris meydanında kesiyorlar. Derisini yüzüyorlar. Dibağat yaptırıyorlar ve "İnsan hakları" kitabının dışına kap diye geçiriyorlar. Şimdi bu insan derisiyle kaplı "İnsan hakları" isimli kitap müzede sergileniyormuş.
Bir insanın hakkını öbür insan belirlemeye kalkınca ister istemez hak belirleyen kişi veya kişiler hakları kendine, ailesine, kabilesine, milletine, dindaşına veya ırkdaşına doğru yontar. Bir zulmü kaldırırken yeni zulümler ortaya çıkar.
Halbuki Kur'an-ı Kerim'de "Geçen geçmiştir" anlamına bir çok ayeti kerime vardır.
Bizim sevgili rahmet peygamberimiz hiç kan akıtmadan Mekke'yi fethettiği gün, Mekke'yi o güne kadar yöneten bütün kâfirler, katiller, zorbalar, zalimler, vurguncular, soyguncular, elleri böğründe, boynu bükük olarak Sevgili peygamberimizin karşısına dikildiklerinde onlara Sevgili Peygamberimiz: "Size ne yapmamı bekliyorsunuz?" der.
Suçluların başları öne eğik olarak "Biz seni, babanı, dedeni, tanırız. Baban ve deden kerim/ cömert, iyiliksever adamdı. Sen'den de o beklenir" derler.
Efendimiz de: "Ben de Yusuf kardeşimin dediğini derim. Yusuf, kardeşlerine: "Bu gün size kınamak yok. Allah sizi afvetsin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir." Dediği gibi derim. Hepiniz evlerinize gidiniz ve hepiniz hürsünüz." Buyurmuş ve yoluna devam etmiş. (Yusuf suresi ayet 92 ve Beyhaki, Süneni Kübra 9/118, hadis no: 18739)
Peygamberler, kendilerine her türlü işkenceyi reva görenlerin iman etmeleri ve medeni olmaları için çalışmışlar, onlardan intikam almakla vakitlerini zayi etmemişler.
AFET ILGAZ
Biraz ayıp olmadı mı gençler?
Biraz ayıp olmadı mı gençler? Göğsünüzdeki ay yıldızı görmek iyiydi; heyecanınızı anlamak da mümkündü; "Tekbir"lerin yüceliğini seslendiriş, biraz harcanmış gibi olsa da yanlış şeyler değildi ama yanlış yerlerde, yanlış biçimde sergilendi.
Büyük bir virtüöz olan İdil Biret'in bir şarap üreticilerinin finansörlüğünde konser vermesi de onun büyük kariyeri açısından düşündürücüydü. Ama bunları göstermek için konser mahallini basmak teşebbüsü en yanlış olanıydı. Bundan hoşlanmayan gazeteler ve yazarlar, bu meseleyi köşelerinde dile getirip eleştirselerdi bu daha sağlıklı bir tepki olurdu. Türklüğün ve Müslümanlığın kibarlığına, inceliğine daha uygun bir tavır olurdu.
Benim de biraz Batı müziği eğitimim vardır, ordan bilirim, bu iş çok zor bir iştir. Günde yedi sekiz saat çalışılır en az. Sanatta üstat olmanın birçok zor ve sıkıntılı tarafları vardır, kolay değildir. Türkiye bunlardan epey sanatkar yetiştirdi ama en büyüklerinden biri İdil Biret'tir.
Batı müziği çalmanın, dinlemenin de kötü bir tarafı yoktur. Öyle olsaydı padişahlarımız haremdeki kadınlara klasik piyano dersi, ya da öbür çalgılardan, ders aldırmazlardı. Ayrıca, ses dediğin şey, düzeni, sanatkarane (estetik) ve ilhama dayalı sesler, bunların oluşturduğu müzik, Allah'ın doğudaki ve Batıdaki insanlara lütuflarındandır. Coğrafya, tabiat ve tarih, kendi etkileriyle oluşmuş müziklerden uygarlıklar çıkarır. Uygarlıklar da araya şeytanilikler girmezse, birbirini tamamlayan hayat düzenleri olurlar.
Antiemperyalist bir mücadelede, bir gösteride ay yıldızlı işaretler, giysiler, elbette göğsü kabartır, heyecan verir ama bir müzik protestosu, müziğin tabiatına uygun bir incelik ve medeniyet damgası taşımalıdır. Toto Cutunio adlı bir İtalya vardı; seksenlerde bir şarkısıyla Eurovizyon'da büyük bir başarı kazanmış birinci olmuştu. Şarkının teması neydi biliyor musunuz: "Ben İtalyanım!"
Şarkısı, ülkesinin bütün güzelliklerini ince ayrıntılarla dile getirdikten sonra "Ben İtalyanım" diye bağlıyordu. Bizim de böyle güzel bir bestemiz var: Türkiye... Türklüğe duyulan sevgiyi göstermenin yollarından biri ve en etkilisi budur bence.
Toparlarsak: Büyük bir sanatçının şarap üreticisi bir firmanın sponsorluğunda ve reklamlarıyla resital vermesi belki yanlıştır ama daha yanlış olan bunu duyuran basın yayın organlarının, yazarları ve programcılarıyla bunueleştirmek yerine, böyle sansanyonel bir şekilde duyurmaları olmuştur. Üçüncüsü Topkapı Sarayı'nda böyle bir konser duyurulup şarap şişeleriyle reklâm yapmanın, müziğin ve özellikle müzik yapan sanatçının büyüklüğüne uyup uymamasıdır. Buna da saray yöneticileri ve Kültür Bakanlığı cevap vermeli.
Düzeltme: Pazartesi yazımda, ilk paragrafta "dik duruş durumu" olarak çıkan ibare, "trajik durumu" olacaktı.
Biraz ayıp olmadı mı gençler? Göğsünüzdeki ay yıldızı görmek iyiydi; heyecanınızı anlamak da mümkündü; "Tekbir"lerin yüceliğini seslendiriş, biraz harcanmış gibi olsa da yanlış şeyler değildi ama yanlış yerlerde, yanlış biçimde sergilendi.
Büyük bir virtüöz olan İdil Biret'in bir şarap üreticilerinin finansörlüğünde konser vermesi de onun büyük kariyeri açısından düşündürücüydü. Ama bunları göstermek için konser mahallini basmak teşebbüsü en yanlış olanıydı. Bundan hoşlanmayan gazeteler ve yazarlar, bu meseleyi köşelerinde dile getirip eleştirselerdi bu daha sağlıklı bir tepki olurdu. Türklüğün ve Müslümanlığın kibarlığına, inceliğine daha uygun bir tavır olurdu.
Benim de biraz Batı müziği eğitimim vardır, ordan bilirim, bu iş çok zor bir iştir. Günde yedi sekiz saat çalışılır en az. Sanatta üstat olmanın birçok zor ve sıkıntılı tarafları vardır, kolay değildir. Türkiye bunlardan epey sanatkar yetiştirdi ama en büyüklerinden biri İdil Biret'tir.
Batı müziği çalmanın, dinlemenin de kötü bir tarafı yoktur. Öyle olsaydı padişahlarımız haremdeki kadınlara klasik piyano dersi, ya da öbür çalgılardan, ders aldırmazlardı. Ayrıca, ses dediğin şey, düzeni, sanatkarane (estetik) ve ilhama dayalı sesler, bunların oluşturduğu müzik, Allah'ın doğudaki ve Batıdaki insanlara lütuflarındandır. Coğrafya, tabiat ve tarih, kendi etkileriyle oluşmuş müziklerden uygarlıklar çıkarır. Uygarlıklar da araya şeytanilikler girmezse, birbirini tamamlayan hayat düzenleri olurlar.
Antiemperyalist bir mücadelede, bir gösteride ay yıldızlı işaretler, giysiler, elbette göğsü kabartır, heyecan verir ama bir müzik protestosu, müziğin tabiatına uygun bir incelik ve medeniyet damgası taşımalıdır. Toto Cutunio adlı bir İtalya vardı; seksenlerde bir şarkısıyla Eurovizyon'da büyük bir başarı kazanmış birinci olmuştu. Şarkının teması neydi biliyor musunuz: "Ben İtalyanım!"
Şarkısı, ülkesinin bütün güzelliklerini ince ayrıntılarla dile getirdikten sonra "Ben İtalyanım" diye bağlıyordu. Bizim de böyle güzel bir bestemiz var: Türkiye... Türklüğe duyulan sevgiyi göstermenin yollarından biri ve en etkilisi budur bence.
Toparlarsak: Büyük bir sanatçının şarap üreticisi bir firmanın sponsorluğunda ve reklamlarıyla resital vermesi belki yanlıştır ama daha yanlış olan bunu duyuran basın yayın organlarının, yazarları ve programcılarıyla bunueleştirmek yerine, böyle sansanyonel bir şekilde duyurmaları olmuştur. Üçüncüsü Topkapı Sarayı'nda böyle bir konser duyurulup şarap şişeleriyle reklâm yapmanın, müziğin ve özellikle müzik yapan sanatçının büyüklüğüne uyup uymamasıdır. Buna da saray yöneticileri ve Kültür Bakanlığı cevap vermeli.
Düzeltme: Pazartesi yazımda, ilk paragrafta "dik duruş durumu" olarak çıkan ibare, "trajik durumu" olacaktı.
MEHMET ŞEVKET EYGİ
Şaraplı Konser Rezaleti
OLAY Ecevit iktidarı zamanında cereyan etmişti. Ayasofya ile Topkapı Sarayı arasında bulunan Aya İrini kilisesinde Yılbaşı eğlenceleri yapılmıştı. Hınca hınç bir kalabalık. Sabahlara kadar zil zurna içmişler, dut gibi sarhoş olmuşlar, akıllarınca iyice eğlenmişlerdi. İçki müdrirdir (idrarı çoğaltır ve söktürür), hele bira. İçen helalara koşuyor. O sarhoş kalabalığa hela mı yeter? Bir müddet sonra helalar taşıyor. Lavabolara koşup kusanlar da az değil. Helalar bir müddet sonra taşıyor, idrarlar, kazuratlar, kusmuklar birbirine karışıyor. Pislik pislik ama nasıl pislik...
Aya İrini bir kilise. İçinde asırlar boyunca (Hıristiyanca da olsa) Allah'a ibadet edilmiş. Şimdi kilise değil ama böyle bir mekanda böyle rezil eğlenceler, yılbaşı kutlamaları yapılır mı?
Bu rezalete isyan etmek için insanın şu veya bu dine mensup olması, dindar olması gerekmez. Vasıflı bir ateist bile böyle bir rezalete, kepazeliğe yeşil ışık yakmaz. Medenî, insaflı, görgülü bir vatandaş böyle rezaletleri kaliteli bir şekilde, medenîce protesto eder.
O tarihte bu rezalet aleyhinde epey yazmıştım...
Aradan yıllar geçti ve buna benzer bir rezalet yine o mekanda sahnelendi.
Bir şarap firmasının sponsorluğunda bir konser verildi. Kamyon kamyon şarap getirildi. Vatandaşlara minderlerinizi, sandalyalarınızı alıp gelin, şarap bedava, için konser dinleyin denildi.
Böyle rezalet, böyle bayağılık nerede görülmüştür? Fransa'da sudan çok şarap içilir ama Versailles sarayının bahçesinde böyle rezalet sergilenmez. İngiltere'de Buckingham sarayının bahçesinde böyle şeyler yapılabilir mi? İspanya'da Escurial'de bu gibi kepazelikler olur mu?
Aya İrini eski bir kilise, bir mâbet, Topkapı sarayında Mukaddes Emanetler var. O emanetlerin yanında hafızlar günde 24 saat aralıksız Kur'ân okuyor.
Konserde İdil Biret piyano çalacakmış. Konuyu çarpıtmasınlar. Mesele, eski bir kilise ile içinde Kutsal Emanetlerin bulunduğu Topkapı sarayı arasındaki mekanda şaraplı konser yapılması rezaletidir.
Bu rezalete dayanamayan bir grup Müslüman genç, protesto ettiler diye çağdaşlar kızılca kıyamet koparttılar.
İdil Biret'in kocası, bu yapılan Cumhuriyet'e karşıdır diye haykırdı.
Protesto etmek, yürüyüş ve miting yapmak temel insan haklarındandır.
Müslümanlar provokasyon (kışkırtma) yapmışmış... Yok canım... Asıl provokasyonu saygısız çağdaşlar yapmıştır.
Konser verecekseniz, şarap dağıtacaksanız başka mekan bulamadınız mı?
İnfiale kapılan Müslüman gençlerin protestoları vasıflı olmuş mudur, burası tartışılabilir ama esasta haklıdırlar.
Topkapı Sarayı kutsal bir mekan değilmiş... Bu, vatandaşın inancına göre değişen bir şeydir. Bana göre, içinde Emânât-ı Mukaddese bulunduğu için mecazî mânada kutsal bir mekandır.
Şayet bu ülkede Topkapı Sarayı'nın kutsal bir mekan olduğunu düşünen vatandaşlar varsa (ki çoğunluk böyle düşünüyordur) orada şaraplı bir konser verilmemesi gerekir.
Durup dururken fitne ve fesat niçin çıkartılıyor? Şaraplı konseri başka bir yerde verdirseniz, fitne çıkmaz.
Lakin Ergenekoncu, çağdaş yaşamcı, laikçi zihniyet "Parmağım kör gözüne" diyerek halkı kışkırtır, böyle üzücü olaylara sebebiyet verir.
Allah saklasın, protesto esnasında üzücü olaylar cereyan etseydi, saygısız provokatörler "İkinci Sivas Olayları..." diye bağırıp feryat edeceklerdi. Üzüntülerinden mi? Hayır, sevinç içinde bağıracaklardı. Yeter ki, ülkemizdeki sosyal barış ve uzlaşma dinamitlensin.
Sivas'ta da böyle yapmışlardı.
Müslümanları kışkırtmak için mel'un Salman Rüşdi'nin iğrenç kitabını Türkçe'ye çevirtip yayınlamaya başlamışlardı. Sivas'ta yapılacak Pir Sultan Abdal etkinliklerini Salman Rüşdi ile birleştirip özdeşleştirmişlerdi. Her yıl, yakındaki bir köyde yapılan şenlikleri kasden, planlı olarak Sivas'ın içine almışlardı.
Ergenekoncular mı, başkaları mı, kimlerse orada çok kirli, çok hain, çok rezil bir senaryoyu sahneye koymuşlardı.
Memleketi büsbütün allak bullak etmek için üç gün sonra da Erzincan'ın Başbağlar köyüne özel ve seçme terör müfrezeleri gönderip camiden çıkan, hiçbir suçu olmayan, tamamen bîgünah ve mâsum 33 Müslüman köylüyü feci şekilde katl etmişlerdi.
Sivas'ta Madımak Oteli'nde iki Sünnî vatandaşın, kimliği bilinen fakat açıklanmayan bir kişi tarafından tabanca ile öldürüldüğünü de biliyoruz.
Şu meşhur, mâhut, mâlum, uğursuz 31 Mart vak'asını da Ergenekoncuların dedeleri tezgahlamıştır. Türk ve Müslüman düşmanı Bulgar haydudu Sandanski'nin arkadaşları...
İstanbul'da, tarihimizin kutsal mekanlarından Rumeli Hisarı içinde tarihî bir cami harabesi vardı. Bu cami de yarı restore edilerek tiyatro haline getirilmiştir. Minaresinin bir kısmı duruyor. Yunanistan'ın Mora yarımadasında Anabolu şehrine gitmiştim. Yunan isyanının ilk patlak verdiği yer. Orada eski hisar içinde bir Osmanlı camii duruyor. Harap türap ama hiç olmazsa tiyatro yapmamışlar... Yunanlılar bizdekiler kadar saygısız değil.
Bir İslâm mabedini tiyatro yapmak, Müslümanlara çok ağır bir hakarettir. Çok ağır bir provokasyondur.
Ben, çoğunluğa mensup bir Müslüman vatandaş olarak Rumeli Hisarı'ndaki caminin tiyatro yapılmasına hiçbir zaman razı olmayacağım, böyle bir hakareti hiçbir zaman sineye çekmeyeceğim.
Sayın Bakanımız solcu olabilir. Bu onun tercihidir. Lakin, Topkapı sarayında içkili alafranga konser verdirmeye hakkı yoktur. Bilgece hareket ederek buna mâni olması gerekirdi.
İdil Biret dünyaca ünlü bir müzisyen olabilir. Bizim konumuz o değildir. Konumuz Mukaddes Emanetlerin bulunduğu, günde 24 saat Kur'ân okunan Topkapı Saray-ı Hümayununda içkili konser verilmesidir. İdil Biret ünlü ve değerli bir müzisyendir, o halde biz canımızın istediği her şeyi yapabiliriz zihniyetini bıraksınlar artık.
Empati deyip duruyorlar ama Müslümanları anlamak istemiyorlar. Böyle provokasyonlar Ak Parti iktidarına büyük zarar verir. Eminim ki, Başbakanın Topkapı Sarayı'ndaki içkili konserden haberi olmamıştır. Olsaydı engellerdi, başka bir yer bulun derdi.
Topkapı Sarayı'nda Mukaddes Emanetlerin yanında içkili konser verilmesini protesto eden vatandaşlar gericiymiş, çağ dışıymış, zavallıymış... Lütfen böyle ucuz ve kolay itirazları bırakalım. İşin doğrusu neydi? Topkapı Sarayı'nda içkili konser verdirtmemek, dolayısıyla bu gibi üzücü hadiselere yol açmamak.
Birileri böyle yaparsa, parmağım kör gözüne derse, AK Partisi çok oy kaybeder.
Hem İdil Biret konseri verilsin, ne zıkkım içilirse içilsin, hem de çoğunluğu oluşturan Müslüman kesimde sızıltıya meydan verilmesin. Bunu yapacak akılları ve hikmetleri yok mu?
Topkapı sarayı kimsenin babasının çiftliği değildir.Bir tarihin kalbi atar orada.
Kutsal Emanetlerin yanı başında içki içirtmek provokasyondur, beyinsizliktir, Müslüman çoğunluğa saygısızlıktır.
Mühür bizde, istediğimizi yaparız... Yaparsınız ama başınız işte böyle çok ağrır.
(Topkapı Sarayı Başkanı Muhterem Üstad Prof. İlber Ortaylı beyefendiyi tenzih ederim. Ya izindedir, ya haberi olmamıştır, yahut farkına varmamıştır. Bilge bir münevverdir, onun vicdanı böyle şeylere razı olmaz...)
DİKKAT!..
ZERRE kadar şüpheniz olmasın ki, onlar yeni provokasyonlar peşindedir. Onlar yeni Sivas faciaları sahnelemek istiyor.
Sivas faciası ne Sünnîlerin, ne Alevîlerin işidir. O facia bir senaryodur, bir tezgahtır. Dikkatle, planlı bir şekilde, kasden, müteammiden hazırlanmıştır.
Onlarda insaf ve merhamet yoktur. Uğur Mumcu'yu nasıl öldürdüler? Sonra da nasıl timsah gözyaşları döktüler?
Onların hedefleri şunlardır:
1. Türklerle Kürtler birbirine düşsün.
2. Sünnî Müslümanlarla Alevî Müslümanlar birbirine düşsün.
3. Sağcılarla solcular çatışsın.
4. Dincilerle laikler gırtlaklaşsın.
Halk birbiriyle çekişip tepişirken onlar da bu memleketi güzelce idare edip rant yesinler, safalar sürsünler, keyiflerine baksınlar.
Kim bilir ne fitne ve fesat planları hazırlıyorlardır.
Onların yapmayacakları hainlik yoktur.
Müslümanlar!.. Bu hainlerin tuzaklarına düşmeyiniz, oyunlarına gelmeyiniz.
Bilgelere danışmadan, istişare etmeden bir iş yapmayınız.
Öfkeyle kalkan zararla otururmuş...
Onların mekir, hile, hud'alarına karşı çok dikkatli, çok ihtiyatlı olalım.
Allah sabırlılarla beraberdir. İnşaallah kazdıkları kuyulara kendileri düşer.
OLAY Ecevit iktidarı zamanında cereyan etmişti. Ayasofya ile Topkapı Sarayı arasında bulunan Aya İrini kilisesinde Yılbaşı eğlenceleri yapılmıştı. Hınca hınç bir kalabalık. Sabahlara kadar zil zurna içmişler, dut gibi sarhoş olmuşlar, akıllarınca iyice eğlenmişlerdi. İçki müdrirdir (idrarı çoğaltır ve söktürür), hele bira. İçen helalara koşuyor. O sarhoş kalabalığa hela mı yeter? Bir müddet sonra helalar taşıyor. Lavabolara koşup kusanlar da az değil. Helalar bir müddet sonra taşıyor, idrarlar, kazuratlar, kusmuklar birbirine karışıyor. Pislik pislik ama nasıl pislik...
Aya İrini bir kilise. İçinde asırlar boyunca (Hıristiyanca da olsa) Allah'a ibadet edilmiş. Şimdi kilise değil ama böyle bir mekanda böyle rezil eğlenceler, yılbaşı kutlamaları yapılır mı?
Bu rezalete isyan etmek için insanın şu veya bu dine mensup olması, dindar olması gerekmez. Vasıflı bir ateist bile böyle bir rezalete, kepazeliğe yeşil ışık yakmaz. Medenî, insaflı, görgülü bir vatandaş böyle rezaletleri kaliteli bir şekilde, medenîce protesto eder.
O tarihte bu rezalet aleyhinde epey yazmıştım...
Aradan yıllar geçti ve buna benzer bir rezalet yine o mekanda sahnelendi.
Bir şarap firmasının sponsorluğunda bir konser verildi. Kamyon kamyon şarap getirildi. Vatandaşlara minderlerinizi, sandalyalarınızı alıp gelin, şarap bedava, için konser dinleyin denildi.
Böyle rezalet, böyle bayağılık nerede görülmüştür? Fransa'da sudan çok şarap içilir ama Versailles sarayının bahçesinde böyle rezalet sergilenmez. İngiltere'de Buckingham sarayının bahçesinde böyle şeyler yapılabilir mi? İspanya'da Escurial'de bu gibi kepazelikler olur mu?
Aya İrini eski bir kilise, bir mâbet, Topkapı sarayında Mukaddes Emanetler var. O emanetlerin yanında hafızlar günde 24 saat aralıksız Kur'ân okuyor.
Konserde İdil Biret piyano çalacakmış. Konuyu çarpıtmasınlar. Mesele, eski bir kilise ile içinde Kutsal Emanetlerin bulunduğu Topkapı sarayı arasındaki mekanda şaraplı konser yapılması rezaletidir.
Bu rezalete dayanamayan bir grup Müslüman genç, protesto ettiler diye çağdaşlar kızılca kıyamet koparttılar.
İdil Biret'in kocası, bu yapılan Cumhuriyet'e karşıdır diye haykırdı.
Protesto etmek, yürüyüş ve miting yapmak temel insan haklarındandır.
Müslümanlar provokasyon (kışkırtma) yapmışmış... Yok canım... Asıl provokasyonu saygısız çağdaşlar yapmıştır.
Konser verecekseniz, şarap dağıtacaksanız başka mekan bulamadınız mı?
İnfiale kapılan Müslüman gençlerin protestoları vasıflı olmuş mudur, burası tartışılabilir ama esasta haklıdırlar.
Topkapı Sarayı kutsal bir mekan değilmiş... Bu, vatandaşın inancına göre değişen bir şeydir. Bana göre, içinde Emânât-ı Mukaddese bulunduğu için mecazî mânada kutsal bir mekandır.
Şayet bu ülkede Topkapı Sarayı'nın kutsal bir mekan olduğunu düşünen vatandaşlar varsa (ki çoğunluk böyle düşünüyordur) orada şaraplı bir konser verilmemesi gerekir.
Durup dururken fitne ve fesat niçin çıkartılıyor? Şaraplı konseri başka bir yerde verdirseniz, fitne çıkmaz.
Lakin Ergenekoncu, çağdaş yaşamcı, laikçi zihniyet "Parmağım kör gözüne" diyerek halkı kışkırtır, böyle üzücü olaylara sebebiyet verir.
Allah saklasın, protesto esnasında üzücü olaylar cereyan etseydi, saygısız provokatörler "İkinci Sivas Olayları..." diye bağırıp feryat edeceklerdi. Üzüntülerinden mi? Hayır, sevinç içinde bağıracaklardı. Yeter ki, ülkemizdeki sosyal barış ve uzlaşma dinamitlensin.
Sivas'ta da böyle yapmışlardı.
Müslümanları kışkırtmak için mel'un Salman Rüşdi'nin iğrenç kitabını Türkçe'ye çevirtip yayınlamaya başlamışlardı. Sivas'ta yapılacak Pir Sultan Abdal etkinliklerini Salman Rüşdi ile birleştirip özdeşleştirmişlerdi. Her yıl, yakındaki bir köyde yapılan şenlikleri kasden, planlı olarak Sivas'ın içine almışlardı.
Ergenekoncular mı, başkaları mı, kimlerse orada çok kirli, çok hain, çok rezil bir senaryoyu sahneye koymuşlardı.
Memleketi büsbütün allak bullak etmek için üç gün sonra da Erzincan'ın Başbağlar köyüne özel ve seçme terör müfrezeleri gönderip camiden çıkan, hiçbir suçu olmayan, tamamen bîgünah ve mâsum 33 Müslüman köylüyü feci şekilde katl etmişlerdi.
Sivas'ta Madımak Oteli'nde iki Sünnî vatandaşın, kimliği bilinen fakat açıklanmayan bir kişi tarafından tabanca ile öldürüldüğünü de biliyoruz.
Şu meşhur, mâhut, mâlum, uğursuz 31 Mart vak'asını da Ergenekoncuların dedeleri tezgahlamıştır. Türk ve Müslüman düşmanı Bulgar haydudu Sandanski'nin arkadaşları...
İstanbul'da, tarihimizin kutsal mekanlarından Rumeli Hisarı içinde tarihî bir cami harabesi vardı. Bu cami de yarı restore edilerek tiyatro haline getirilmiştir. Minaresinin bir kısmı duruyor. Yunanistan'ın Mora yarımadasında Anabolu şehrine gitmiştim. Yunan isyanının ilk patlak verdiği yer. Orada eski hisar içinde bir Osmanlı camii duruyor. Harap türap ama hiç olmazsa tiyatro yapmamışlar... Yunanlılar bizdekiler kadar saygısız değil.
Bir İslâm mabedini tiyatro yapmak, Müslümanlara çok ağır bir hakarettir. Çok ağır bir provokasyondur.
Ben, çoğunluğa mensup bir Müslüman vatandaş olarak Rumeli Hisarı'ndaki caminin tiyatro yapılmasına hiçbir zaman razı olmayacağım, böyle bir hakareti hiçbir zaman sineye çekmeyeceğim.
Sayın Bakanımız solcu olabilir. Bu onun tercihidir. Lakin, Topkapı sarayında içkili alafranga konser verdirmeye hakkı yoktur. Bilgece hareket ederek buna mâni olması gerekirdi.
İdil Biret dünyaca ünlü bir müzisyen olabilir. Bizim konumuz o değildir. Konumuz Mukaddes Emanetlerin bulunduğu, günde 24 saat Kur'ân okunan Topkapı Saray-ı Hümayununda içkili konser verilmesidir. İdil Biret ünlü ve değerli bir müzisyendir, o halde biz canımızın istediği her şeyi yapabiliriz zihniyetini bıraksınlar artık.
Empati deyip duruyorlar ama Müslümanları anlamak istemiyorlar. Böyle provokasyonlar Ak Parti iktidarına büyük zarar verir. Eminim ki, Başbakanın Topkapı Sarayı'ndaki içkili konserden haberi olmamıştır. Olsaydı engellerdi, başka bir yer bulun derdi.
Topkapı Sarayı'nda Mukaddes Emanetlerin yanında içkili konser verilmesini protesto eden vatandaşlar gericiymiş, çağ dışıymış, zavallıymış... Lütfen böyle ucuz ve kolay itirazları bırakalım. İşin doğrusu neydi? Topkapı Sarayı'nda içkili konser verdirtmemek, dolayısıyla bu gibi üzücü hadiselere yol açmamak.
Birileri böyle yaparsa, parmağım kör gözüne derse, AK Partisi çok oy kaybeder.
Hem İdil Biret konseri verilsin, ne zıkkım içilirse içilsin, hem de çoğunluğu oluşturan Müslüman kesimde sızıltıya meydan verilmesin. Bunu yapacak akılları ve hikmetleri yok mu?
Topkapı sarayı kimsenin babasının çiftliği değildir.Bir tarihin kalbi atar orada.
Kutsal Emanetlerin yanı başında içki içirtmek provokasyondur, beyinsizliktir, Müslüman çoğunluğa saygısızlıktır.
Mühür bizde, istediğimizi yaparız... Yaparsınız ama başınız işte böyle çok ağrır.
(Topkapı Sarayı Başkanı Muhterem Üstad Prof. İlber Ortaylı beyefendiyi tenzih ederim. Ya izindedir, ya haberi olmamıştır, yahut farkına varmamıştır. Bilge bir münevverdir, onun vicdanı böyle şeylere razı olmaz...)
DİKKAT!..
ZERRE kadar şüpheniz olmasın ki, onlar yeni provokasyonlar peşindedir. Onlar yeni Sivas faciaları sahnelemek istiyor.
Sivas faciası ne Sünnîlerin, ne Alevîlerin işidir. O facia bir senaryodur, bir tezgahtır. Dikkatle, planlı bir şekilde, kasden, müteammiden hazırlanmıştır.
Onlarda insaf ve merhamet yoktur. Uğur Mumcu'yu nasıl öldürdüler? Sonra da nasıl timsah gözyaşları döktüler?
Onların hedefleri şunlardır:
1. Türklerle Kürtler birbirine düşsün.
2. Sünnî Müslümanlarla Alevî Müslümanlar birbirine düşsün.
3. Sağcılarla solcular çatışsın.
4. Dincilerle laikler gırtlaklaşsın.
Halk birbiriyle çekişip tepişirken onlar da bu memleketi güzelce idare edip rant yesinler, safalar sürsünler, keyiflerine baksınlar.
Kim bilir ne fitne ve fesat planları hazırlıyorlardır.
Onların yapmayacakları hainlik yoktur.
Müslümanlar!.. Bu hainlerin tuzaklarına düşmeyiniz, oyunlarına gelmeyiniz.
Bilgelere danışmadan, istişare etmeden bir iş yapmayınız.
Öfkeyle kalkan zararla otururmuş...
Onların mekir, hile, hud'alarına karşı çok dikkatli, çok ihtiyatlı olalım.
Allah sabırlılarla beraberdir. İnşaallah kazdıkları kuyulara kendileri düşer.
14 Temmuz 2009 Salı
OSMAN ÖZSOY
CHP'nin kendi kendini ele veren itirafı
Yazıya başlık olan konuyla ilgili ayrıntıları aşağıda vereceğim. Ama önce bu köşenin müdavimleri için bir hatırlatma gerekiyor.
Bugün aslında yazı günüm değil. Bu köşede yazılarımı Pazartesi, Çarşamba, Cuma günleri yazıyorum. Üstelik bugün bu köşede 400. yazım.
Yazı periyodu dışına bu ikinci çıkışım. İlkinde, AK Parti grubunda 24 Nisan 2007 tarihinde Sayın Abdullah Gül’ün Çankaya için adaylığının açıklanmasından birkaç dakika sonra sabah giren yazımı değiştirmiş ve “Gül, görevi sonra Erdoğan’a devredecek...” başlıklı yazı kaleme almıştım. Aynı düşüncemi koruyorum.
Sayın Gül’ün ikinci dönem büyük ihtimalle aday olmayacağını, Sayın Erdoğan ile yer değiştireceğini düşünüyorum. Sayın Erdoğan’ın Çankaya’daki varlığı ile ilgili gerek iç, gerekse de uluslararası dengeler ve kabullerin birkaç yıl öncesine oranla çok daha fazla içselleştirilmiş olduğu kanaatindeyim. En azından genel görüntü öyle.
Gelelim bugün apar topar elimize kalem almamıza neden olan konuya.
Darbeci askerlere sivil yargı yolunu açan düzenlemenin iptali ve yürütmesinin durdurulmasına ilişkin dava dilekçesinin Anayasa Mahkemesi’ne verilmesinden önce kameralar karşısına geçen CHP lideri Deniz Baykal’ın konuşmasını izlerken hayretler içinde kaldım. Sayın Baykal ile acaba aynı ülkede mi yaşıyoruz diye düşünmeden edemedim. Öyle örnekler verdi ki, kulaklarıma inanamadım.
Aslında bu konudaki CHP zihniyetini yansıtan en önemli tespiti CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol yaptı. Aslında ağzından kaçırdı demek daha doğru olurdu.
Kemal Anadol, AKP Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın, "CHP’nin açacağı dava, Türkiye’yi Avrupa’nın gözünde küçük düşürecektir" yönündeki sözlerinin basın mensupları tarafından kendisine hatırlatılması üzerine mahkeme kapısında şunları söylemiş: “Sayın Özdalga kaçtığımız yere kadar kovalayacağını belirtiyor. Ben şimdi ona söylüyorum. Talat Aydemir ve Fethi Gürcan darbe yaptıkları için askeri Mahkemede yargılandılar ve idama mahkum oldular. İdam kararını veren babası Numan Özdalga’ydı. Askeri mahkemenin duruşma yargıcıydı. Haluk Özdalga, babasıyla iftihar mı ediyor, babasından utanıyor mu, evvela onun hesabını versin."
Bu ne itiraftır böyle...
Darbeye yeltenenlere idam cezasını öngören yasa hükmünü bir suç girişimi karşısında mahkemede hükme bağladığı için bir yargıç neden utansın? Darbeye yeltenenler utanmayacak da, yasayı uygulayan hakim mi utanacak? Demek ki CHP, darbecilerin her ne şart altında olursa olsun yargılanmalarına kökten karşı demek ki...
Artık bu itiraftan sonra CHP neden Ergenekon’a sakip çıkıyor sorusuna cevap aramaya gerek kalmadı. Aynı düşünceyi paylaşanlarla kolkolalar demek ki..
Kaldı ki daha önce benzer bir konuyu “Hapşırana idam cezası...” başlıklı bir yazı ile köşeme taşımış ve şu örneği vermiştim:
“6 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi’ne başkan seçilen Ahmet Necdet Sezer’in göreve başladığı günlerde kendisine hayırlı olsun ziyaretine gidenler arasında, o zamanlar program yaptığım televizyon kanalının genel müdürü de vardı. Sayın Sezer o gün ziyaretçilere, mahkemenin aldığı kararların kimi zaman kamuoyunda tartışıldığını, ama neticede mahkemenin, yürürlükteki yasalara göre karar verdiğini anlatır. Hatta konuyla ilgili bir örnek verir. “Eğer yasalar hapşıran bir kişinin cezasının idam olduğunu yazıyorsa, yargıya düşen bunu tartışmak değil, hapşırdığı iddiasıyla önüne gelen zanlı hakkında yasanın öngördüğü cezayı vermektir. Eğer böyle olması istenmiyorsa, yapılması gereken yargıyı eleştirmek değil, yasalarda gerekli düzenlemeyi yapmaktır. O görev de yargıya değil, yasama organına aittir” der.
Sonradan cumhurbaşkanı seçilen ve CHP ile sürekli dirsek halinde olan Sayın Sezer’in o günkü düşünceleri böyle...
Demek ki Meclis yasa çıkarır, icra makamı olan kurumlar ve hakimler yasaları uygular. CHP ise Meclis’i ve sistemi kilitlemek için mahkemeleri demoklesin kılıcı gibi kullanma eğiliminde...
Kemal Anadolu dün Anayasa Mahkemesi çıkışında, bu yasama döneminde tam 33 kez Anayasa Mahkemesi’ne başvurduklarını söyledi ki, yasama döneminin en fazla 10 ay sürdüğü düşünülürse, ayda 3 kez mahkeme kapısını aşındırmışlar demektir bu. Sormazlar mı insana, kankalığınız yasalarla mı, yoksa hakimler mi diye?
Son olarak önemli bir ayrıntı daha...
Sayın Baykal hitabet yeteneği muhteşem olan bir siyasi hatip. Fakat dün kendisini ilk defa, yazılı metne bağlı olarak düşüncelerini izah etmeye çalışırken gördüm. Darbeci askerlere sivil yargı yolunu açan düzenlemenin iptaline ilişkin dava dilekçesinin Anayasa Mahkemesi’ne verilmesinden önce kameralar karşısına geçtiğinde öylesine akla ziyan laflar etti ki, bunları o mu söylüyor diye düşünmeden edemedim.
Siyasal iletişim dilinde bunun anlamı şu: Zihnindeki gerçek düşünceleri ile kağıtta yazılı olanlar birebir örtüşmediği için, başını kağıttan kaldırdığında gerçek düşüncelerini ağzından kaçırma endişesi...
Daha doğrusu, önündeki metnin kendisi tarafından hazırlanmadığı, sanki sipariş üzerine okunduğu gibi zehaba kapıldım. TSK’nın web sayfasındaki basın açıklamalarını andıran bir metindi.
CHP’nin web sayfasından alıntılayarak birkaç sözünü aktarayım:
“2002 seçimlerini AKP kazanmadı mı? Askerler seçim sonucunu mu değiştirdi? Yasaklı Sayın Erdoğan’ın tek maddelik kişiye özel yasal ile başbakan olmasının önü açıldı. Bu sürece askerler müdahale mi etti? Başbakanlığına karşı mı çıktılar? AKP istediği her yasayı çıkarmadı mı? Başbakan istediğini bakan, istediğini müsteşar, istediğini genel müdür yapmadı mı? Kendi deyimiyle 'kardeşi Abdullah'ı cumhurbaşkanı seçtirmedi mi? Buna mı müdahale etti askerler? Askerler hangi konularda siyasi iktidarı vesayeti altına aldı?”
Bu sözler karşısında sadece pes diyorum.
Lütfen TSK’ya haksızlık etmeyelim. Bu tür siyasetçiler olduğu sürece siyasete bundan daha fazla müdahil olmayan askere sabrından dolayı ancak şapka çıkarılır.
Yazıyı Kenan Evren Paşa’nın sözleri ile bağlayalım: “Eğer Baykal darbelere karşı çok duyarlıysa, önce 27 Mayıs'ı sorgulasın... O darbeye hala alkış tuttuğunu unutmasın...”
Bırakın gerilim hissetmeyi... Çok komik günler geçiriyoruz. Gülün biraz.
Yazıya başlık olan konuyla ilgili ayrıntıları aşağıda vereceğim. Ama önce bu köşenin müdavimleri için bir hatırlatma gerekiyor.
Bugün aslında yazı günüm değil. Bu köşede yazılarımı Pazartesi, Çarşamba, Cuma günleri yazıyorum. Üstelik bugün bu köşede 400. yazım.
Yazı periyodu dışına bu ikinci çıkışım. İlkinde, AK Parti grubunda 24 Nisan 2007 tarihinde Sayın Abdullah Gül’ün Çankaya için adaylığının açıklanmasından birkaç dakika sonra sabah giren yazımı değiştirmiş ve “Gül, görevi sonra Erdoğan’a devredecek...” başlıklı yazı kaleme almıştım. Aynı düşüncemi koruyorum.
Sayın Gül’ün ikinci dönem büyük ihtimalle aday olmayacağını, Sayın Erdoğan ile yer değiştireceğini düşünüyorum. Sayın Erdoğan’ın Çankaya’daki varlığı ile ilgili gerek iç, gerekse de uluslararası dengeler ve kabullerin birkaç yıl öncesine oranla çok daha fazla içselleştirilmiş olduğu kanaatindeyim. En azından genel görüntü öyle.
Gelelim bugün apar topar elimize kalem almamıza neden olan konuya.
Darbeci askerlere sivil yargı yolunu açan düzenlemenin iptali ve yürütmesinin durdurulmasına ilişkin dava dilekçesinin Anayasa Mahkemesi’ne verilmesinden önce kameralar karşısına geçen CHP lideri Deniz Baykal’ın konuşmasını izlerken hayretler içinde kaldım. Sayın Baykal ile acaba aynı ülkede mi yaşıyoruz diye düşünmeden edemedim. Öyle örnekler verdi ki, kulaklarıma inanamadım.
Aslında bu konudaki CHP zihniyetini yansıtan en önemli tespiti CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol yaptı. Aslında ağzından kaçırdı demek daha doğru olurdu.
Kemal Anadol, AKP Ankara Milletvekili Haluk Özdalga’nın, "CHP’nin açacağı dava, Türkiye’yi Avrupa’nın gözünde küçük düşürecektir" yönündeki sözlerinin basın mensupları tarafından kendisine hatırlatılması üzerine mahkeme kapısında şunları söylemiş: “Sayın Özdalga kaçtığımız yere kadar kovalayacağını belirtiyor. Ben şimdi ona söylüyorum. Talat Aydemir ve Fethi Gürcan darbe yaptıkları için askeri Mahkemede yargılandılar ve idama mahkum oldular. İdam kararını veren babası Numan Özdalga’ydı. Askeri mahkemenin duruşma yargıcıydı. Haluk Özdalga, babasıyla iftihar mı ediyor, babasından utanıyor mu, evvela onun hesabını versin."
Bu ne itiraftır böyle...
Darbeye yeltenenlere idam cezasını öngören yasa hükmünü bir suç girişimi karşısında mahkemede hükme bağladığı için bir yargıç neden utansın? Darbeye yeltenenler utanmayacak da, yasayı uygulayan hakim mi utanacak? Demek ki CHP, darbecilerin her ne şart altında olursa olsun yargılanmalarına kökten karşı demek ki...
Artık bu itiraftan sonra CHP neden Ergenekon’a sakip çıkıyor sorusuna cevap aramaya gerek kalmadı. Aynı düşünceyi paylaşanlarla kolkolalar demek ki..
Kaldı ki daha önce benzer bir konuyu “Hapşırana idam cezası...” başlıklı bir yazı ile köşeme taşımış ve şu örneği vermiştim:
“6 Ocak 1998’de Anayasa Mahkemesi’ne başkan seçilen Ahmet Necdet Sezer’in göreve başladığı günlerde kendisine hayırlı olsun ziyaretine gidenler arasında, o zamanlar program yaptığım televizyon kanalının genel müdürü de vardı. Sayın Sezer o gün ziyaretçilere, mahkemenin aldığı kararların kimi zaman kamuoyunda tartışıldığını, ama neticede mahkemenin, yürürlükteki yasalara göre karar verdiğini anlatır. Hatta konuyla ilgili bir örnek verir. “Eğer yasalar hapşıran bir kişinin cezasının idam olduğunu yazıyorsa, yargıya düşen bunu tartışmak değil, hapşırdığı iddiasıyla önüne gelen zanlı hakkında yasanın öngördüğü cezayı vermektir. Eğer böyle olması istenmiyorsa, yapılması gereken yargıyı eleştirmek değil, yasalarda gerekli düzenlemeyi yapmaktır. O görev de yargıya değil, yasama organına aittir” der.
Sonradan cumhurbaşkanı seçilen ve CHP ile sürekli dirsek halinde olan Sayın Sezer’in o günkü düşünceleri böyle...
Demek ki Meclis yasa çıkarır, icra makamı olan kurumlar ve hakimler yasaları uygular. CHP ise Meclis’i ve sistemi kilitlemek için mahkemeleri demoklesin kılıcı gibi kullanma eğiliminde...
Kemal Anadolu dün Anayasa Mahkemesi çıkışında, bu yasama döneminde tam 33 kez Anayasa Mahkemesi’ne başvurduklarını söyledi ki, yasama döneminin en fazla 10 ay sürdüğü düşünülürse, ayda 3 kez mahkeme kapısını aşındırmışlar demektir bu. Sormazlar mı insana, kankalığınız yasalarla mı, yoksa hakimler mi diye?
Son olarak önemli bir ayrıntı daha...
Sayın Baykal hitabet yeteneği muhteşem olan bir siyasi hatip. Fakat dün kendisini ilk defa, yazılı metne bağlı olarak düşüncelerini izah etmeye çalışırken gördüm. Darbeci askerlere sivil yargı yolunu açan düzenlemenin iptaline ilişkin dava dilekçesinin Anayasa Mahkemesi’ne verilmesinden önce kameralar karşısına geçtiğinde öylesine akla ziyan laflar etti ki, bunları o mu söylüyor diye düşünmeden edemedim.
Siyasal iletişim dilinde bunun anlamı şu: Zihnindeki gerçek düşünceleri ile kağıtta yazılı olanlar birebir örtüşmediği için, başını kağıttan kaldırdığında gerçek düşüncelerini ağzından kaçırma endişesi...
Daha doğrusu, önündeki metnin kendisi tarafından hazırlanmadığı, sanki sipariş üzerine okunduğu gibi zehaba kapıldım. TSK’nın web sayfasındaki basın açıklamalarını andıran bir metindi.
CHP’nin web sayfasından alıntılayarak birkaç sözünü aktarayım:
“2002 seçimlerini AKP kazanmadı mı? Askerler seçim sonucunu mu değiştirdi? Yasaklı Sayın Erdoğan’ın tek maddelik kişiye özel yasal ile başbakan olmasının önü açıldı. Bu sürece askerler müdahale mi etti? Başbakanlığına karşı mı çıktılar? AKP istediği her yasayı çıkarmadı mı? Başbakan istediğini bakan, istediğini müsteşar, istediğini genel müdür yapmadı mı? Kendi deyimiyle 'kardeşi Abdullah'ı cumhurbaşkanı seçtirmedi mi? Buna mı müdahale etti askerler? Askerler hangi konularda siyasi iktidarı vesayeti altına aldı?”
Bu sözler karşısında sadece pes diyorum.
Lütfen TSK’ya haksızlık etmeyelim. Bu tür siyasetçiler olduğu sürece siyasete bundan daha fazla müdahil olmayan askere sabrından dolayı ancak şapka çıkarılır.
Yazıyı Kenan Evren Paşa’nın sözleri ile bağlayalım: “Eğer Baykal darbelere karşı çok duyarlıysa, önce 27 Mayıs'ı sorgulasın... O darbeye hala alkış tuttuğunu unutmasın...”
Bırakın gerilim hissetmeyi... Çok komik günler geçiriyoruz. Gülün biraz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)