Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Salim Dervişoğlu'nun Yeni Şafak'tan Mehmet Gündem'e verdiği röportaj üzerinde durmaya değer.
Özellikle Kürt meselesi hakkında söyledikleri, 'devlet'in bu konuda önemli bir yaklaşım ve siyaset değişikliğine hazır olduğunun da bir işareti sayılabilir. "Kürt meselesi imkânlarımızı yutuyor, kanımızı emiyor, dünyadaki etkinliğimizi azaltıyor, psikolojimizi bozuyor, insanlarımız şehit oluyor. Kürt meselesi üzerinde cesaretle düşünmemiz lazım, sadece askerî yöntemlerle çözülmez... Sorunun kökünü kurutmak lazım."
Bu tespitler, en azından bazı askerlerin nereden nereye geldiklerinin bir göstergesi. Bir diyeceğimiz yok, olamaz da... Üzerinde duracağımız, Dervişoğlu'nun bir ifadesi; askerin demokrasi ile arasındaki 'soğukluk'un şifrelerini ele veren bir ifadesi. Mehmet Gündem'in 'Devlette kurumlar arasında sorunlar var mı?' sorusuna verdiği cevapta asker ile siyaset arasında karşılıklı bir tereddüdün varlığını kabul edip bunun 1950'den beri bütün dönemler için geçerli olduğunu söylüyor emekli Oramiral. Sonra da ilave ediyor: "Askerler iktidara gelenlerle aynı paralelde düşünmüyorlar."
Röportajın koptuğu yer burası. Siyasal iktidarlar askerle hangi konularda, neden 'paralel düşünsünler'? Paralel düşünmeyince ne yapmalı? Hükümetler seçmene karşı sorumludurlar, onlara hesap verirler. Seçmenin beklentilerine cevap veremeyen partileri seçmen iktidardan uzaklaştırır. Yani halk, iktidar ile 'paralel düşünmeyince' iktidar partisini gönderir, bir başkasını seçer. Peki asker, memleket meseleleri hakkında siyasal iktidarla 'paralel düşünmeyince' ne yapar? Darbeyle, olmadı muhtırayla, yok bildiriyle iktidardan uzaklaştırmaya mı çalışır? Yakın siyasî tarihimiz bunun en az dört örneğine şahit... Tabii mesele sadece bir 'görüş ayrılığı' meselesi değil; 'kim bu ülkeyi yönetecek' meselesi. Bu büyük 'sorun'u çözmek için milleti hakem sayanlarla, bu hakkı ve yetkiyi kendilerinde görenler arasındaki bir 'fikir ayrılığı'ndan söz ediyoruz. Yoksa 1950'den beri her seçimle gelen her iktidar orduyla nasıl ters düşünebilir?
Yani sorun 'yapısal', demokrasiyle alakalı; daha doğrusu demokrasiden kaynaklanıyor. Demokrasi öyle bir sistem ki hep 'askerle ters düşenleri' iktidar yapıyor. Askerle ters düşenleri iktidar yapan bir millet, buna imkân veren bir demokrasi rejimi ve buna aracılık yapan siyasî partiler var... Kafada böyle bir demokrasi, halk ve siyaset algısı olunca askerin 'yerinde durması' zor...
Ama bu anlayış çok sorunlu; 1950 seçimlerinden bu yana siyasal iktidarın 'karşı devrimciler'de olduğu bir saplantı, yaygın ve yanlış bir saplantı. Bu zihniyetin üzerine gidilmedikçe ordu içinde siyasete müdahale eğilimi diri kalacak.
Siyasetçileri tanımı gereği kötü, tehlikeli; milleti aldatan, vatanın yüksek menfaatlerini değil siyasî çıkarlarını ve ikbalini önceleyen bir güruh olarak niteleyen bir zihniyet, demokrasiye izin vermez. En kötüsü darbe yapar, en iyisi sistemin içine siyaset üzerinde denetimini sağlayacak vesayet unsurlarını monte eder. 1961 Anayasası'ndan beri de bunu yapıyorlar zaten. Bu zihniyet ve yaklaşım, Genelkurmay Sözcüsü Tuğgeneral Metin Gürak'ın Bülent Arınç hakkında söylediklerinde de zuhur etti.
Genelkurmay'dan beklenen, Ergenekon sanığı emekli generallere sahip çıkmak değil, orduyu cunta şaibelerinden arındırmaktır. Karargâh Evleri soruşturmasında ordunun tutumuna ilişkin ikna edici açıklama yapamayan, bir muvazzaf askerin mal varlığına ilişkin iddialara cevap veremeyen bir sözcü, iş bir siyasetçiye cevap yetiştirmeye gelince aslan kesiliyor. Bu tür yanlışlar askerin güvenilirliğini ciddi biçimde sarsıyor. Darbelerle ve darbecilerle arasına mesafe koyamayan bir Genelkurmay'ın toplumla yolları ayrılıyor, itibarı zedeleniyor. 1950'den bu yana askerin siyasal iktidarla 'paralel' olamayışı da bundan. Ayrı düştüğü, siyasal iktidarlar değil, halkın demokrasi tercihi... Bu ayrılığa bir son verilmeli...
İHSAN DAĞI
17 Mart 2009 Salı
Washington değil, Ankara…
Ankara Kürt sorunu eksenindeki açılımlarını genişletiyor; diğer bir yandan da PKK'nın tasfiye sürecinde çok büyük bir mesafe alınmış durumda…
PKK'nın tamamen bitirilmesine yönelik olarak, MGK'nın Şubat sonundaki toplantısından önemli kararlar çıktı. Önümüzdeki günlerde bu kararların yansımalarını göreceğimiz anlaşılıyor.
Terör örgütünün tümüyle tasfiye edilmesi için Kuzey Irak'ta bir merkez kurularak PKK'ya silah bıraktırılması sürecinin tamamlanması planlanıyor. Merkezde Irak'ı Barzani yönetimi temsil edecek; Türkiye ile ABD'den sivil ve askeri yetkililer de bu merkezde görev yapacak.
Bu son aşamada da, belirleyici tarafın Türkiye olduğunu vurgulamamız gerekiyor.
Geçen hafta basına yansıyan kimi haberlerde "Obama'nın PKK Planı"ndan bahsediliyor ve PKK'ya silah bıraktıracak açılımları kapsayan bir plan hazırlandığından söz ediliyordu.
Arka planda olup bitenleri okumaktan uzakta kalan bu tür haberlerde özne olarak Washington'ın sunulması gerçeği yansıtmıyor.
ABD, K.Irak'taki yeni sürecin lokomotifi değildir; sıra dışı gelişmelere uyum sağalamaya çalışan bir başka deyişle mecbur kalan taraftır.
*
ABD'nin Irak'tan çekilme takviminin kesinleşmesinden sonra bölgedeki -yerleşik kalıpları kıran- gelişmeler hızlandı; iyice görünür hale geldi.
Bölgedeki inisiyatif, ABD'den Türkiye'ye geçmiş bulunuyor. Artık Kuzey Irak'ın geleceğiyle ilgili konularda son tahlilde belirleyici konumda olan Ankara; Washington değil…
ABD, Bush döneminin son kısmında -PKK'nın bitirilme sürecine belli bir ölçüde direndi ancak artık bu konu dönüşü olmayan noktada bulunuyor.
Bush'un Irak'taki ağır yenilgisi günümüzdeki sıra dışı gelişmelerin omurgasını oluşturdu. Washington, Obama'nın başkanlığıyla birlikte daha büyük zararlara yelken açmamak için rasyonel kararlar vermek zorunda olduğunu gördü…
ABD, Irak'tan askerlerini tamamen çekecek; bu konuda bile Türkiye'ye muhtaç…
*
Irak Cumhurbaşkanı Talabani Sabah'a yaptığı açıklamada "Bağımsızlık Kürtler için hayaldir" diye konuşuyor.
Bölgedeki dengelerin tümüyle değiştiğini, ABD'nin Kürt devleti kurulmasına yönelik yıllanmış planlarının berhava olduğunu gayet iyi biliyor; Talabani…
Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulacağına kesin gözüyle bakan ısrarlı kehanetler çöpe gitmiş durumda...
Son birkaç yıl içindeki çarpıcı gelişmeler neticesinde ABD'nin Türkiye'yi ve bölgeyi kaybettiği gerçeğini yok saydığınızda veya ıskaladığınızda, Kuzey Irak'la ilgili hayati gelişmeleri de doğru okumaktan uzakta kalıyorsunuz.
*
Kuzey Irak'taki Kürt yönetiminin lideri Barzani, ABD'nin bölgede "dönülmez akşamın ufkunda" olduğunu algıladıktan sonra Türkiye'ye yanaşmaya başlamıştı.
Barzani, Ankara'nın Washington karşısında elde ettiği yeni konumun bölgeye yansımalarını yaşayarak gördü. Kürt liderin 2007'nin sonlarında gizlice Türkiye'yi ziyaret ettiğini daha önce yazmıştım.
O ziyaret, Kürt lider için dönüm noktası niteliğindeydi. Barzani, ziyaret sonrasında Erbil'de ortaya çıktığında "Bölgede Kürt devleti kurulmasının söz konusu olmadığını" vurgulamıştı.
Sonrasında, Barzani yönetimi Türkiye'nin Kuzey Irak'ta terör örgütüne karşı verdiği mücadelede önemli bir rol oynadı…
PKK'nın tasfiye sürecindeki son aşamada da Barzani yönetiminin Türkiye ile birlikte hareket edeceği aşikar...
Bütün bu sıra dışı gelişmeler, 2010'lu yılların ortalarına doğru Türkiye'nin Kuzey Irak'la bütünleşeceği bir dönemi beraberinde getirecek.
Tamer Korkmaz
PKK'nın tamamen bitirilmesine yönelik olarak, MGK'nın Şubat sonundaki toplantısından önemli kararlar çıktı. Önümüzdeki günlerde bu kararların yansımalarını göreceğimiz anlaşılıyor.
Terör örgütünün tümüyle tasfiye edilmesi için Kuzey Irak'ta bir merkez kurularak PKK'ya silah bıraktırılması sürecinin tamamlanması planlanıyor. Merkezde Irak'ı Barzani yönetimi temsil edecek; Türkiye ile ABD'den sivil ve askeri yetkililer de bu merkezde görev yapacak.
Bu son aşamada da, belirleyici tarafın Türkiye olduğunu vurgulamamız gerekiyor.
Geçen hafta basına yansıyan kimi haberlerde "Obama'nın PKK Planı"ndan bahsediliyor ve PKK'ya silah bıraktıracak açılımları kapsayan bir plan hazırlandığından söz ediliyordu.
Arka planda olup bitenleri okumaktan uzakta kalan bu tür haberlerde özne olarak Washington'ın sunulması gerçeği yansıtmıyor.
ABD, K.Irak'taki yeni sürecin lokomotifi değildir; sıra dışı gelişmelere uyum sağalamaya çalışan bir başka deyişle mecbur kalan taraftır.
*
ABD'nin Irak'tan çekilme takviminin kesinleşmesinden sonra bölgedeki -yerleşik kalıpları kıran- gelişmeler hızlandı; iyice görünür hale geldi.
Bölgedeki inisiyatif, ABD'den Türkiye'ye geçmiş bulunuyor. Artık Kuzey Irak'ın geleceğiyle ilgili konularda son tahlilde belirleyici konumda olan Ankara; Washington değil…
ABD, Bush döneminin son kısmında -PKK'nın bitirilme sürecine belli bir ölçüde direndi ancak artık bu konu dönüşü olmayan noktada bulunuyor.
Bush'un Irak'taki ağır yenilgisi günümüzdeki sıra dışı gelişmelerin omurgasını oluşturdu. Washington, Obama'nın başkanlığıyla birlikte daha büyük zararlara yelken açmamak için rasyonel kararlar vermek zorunda olduğunu gördü…
ABD, Irak'tan askerlerini tamamen çekecek; bu konuda bile Türkiye'ye muhtaç…
*
Irak Cumhurbaşkanı Talabani Sabah'a yaptığı açıklamada "Bağımsızlık Kürtler için hayaldir" diye konuşuyor.
Bölgedeki dengelerin tümüyle değiştiğini, ABD'nin Kürt devleti kurulmasına yönelik yıllanmış planlarının berhava olduğunu gayet iyi biliyor; Talabani…
Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulacağına kesin gözüyle bakan ısrarlı kehanetler çöpe gitmiş durumda...
Son birkaç yıl içindeki çarpıcı gelişmeler neticesinde ABD'nin Türkiye'yi ve bölgeyi kaybettiği gerçeğini yok saydığınızda veya ıskaladığınızda, Kuzey Irak'la ilgili hayati gelişmeleri de doğru okumaktan uzakta kalıyorsunuz.
*
Kuzey Irak'taki Kürt yönetiminin lideri Barzani, ABD'nin bölgede "dönülmez akşamın ufkunda" olduğunu algıladıktan sonra Türkiye'ye yanaşmaya başlamıştı.
Barzani, Ankara'nın Washington karşısında elde ettiği yeni konumun bölgeye yansımalarını yaşayarak gördü. Kürt liderin 2007'nin sonlarında gizlice Türkiye'yi ziyaret ettiğini daha önce yazmıştım.
O ziyaret, Kürt lider için dönüm noktası niteliğindeydi. Barzani, ziyaret sonrasında Erbil'de ortaya çıktığında "Bölgede Kürt devleti kurulmasının söz konusu olmadığını" vurgulamıştı.
Sonrasında, Barzani yönetimi Türkiye'nin Kuzey Irak'ta terör örgütüne karşı verdiği mücadelede önemli bir rol oynadı…
PKK'nın tasfiye sürecindeki son aşamada da Barzani yönetiminin Türkiye ile birlikte hareket edeceği aşikar...
Bütün bu sıra dışı gelişmeler, 2010'lu yılların ortalarına doğru Türkiye'nin Kuzey Irak'la bütünleşeceği bir dönemi beraberinde getirecek.
Tamer Korkmaz
Arınç'ın 'sivil hayat'ın kurallarını hatırlatan açıklaması
Bu köşede Bülent Arınç'ın bazı açıklamalarını –hem de birkaç kez- eleştirdiğimi hatırlıyorum. Ama –doğrusu- şu da bir hakikat: Arınç'ın öyle açıklamaları da var ki, karşılaşınca -tabiri caiz ise- “İşte bu!” dememek imkansızdır.
Hukuk fakültesinden diploma almakla yetinmeyip “hukuk” üzerine düşünen, buradan hareketle “sivil hayat”ın kurallarını sıkça hatırlatan bir siyasetçi Arınç.
“Sivil hayat'ın alanının çizilmesi ve bu alanın adı ne olursa olsun her türlü tecavüzden korunması. Bütün mesele bu değil mi zaten?
Bu çerçevede Arınç'ın şu son –taze- açıklamalarını hatırlayalım.
Yaptığı bir değerlendirmenin Genelkurmay adına açıklama yapan bir general tarafından değerlendirilme biçimi üzerine şu sözleri:
“Sivilleri yönetmek, sivilleri azarlamak, sivillerin üstünde demoklesin kılıcı gibi sallanmak, hesabı kendisine istemek hiçbir sivil demokraside görülmemiştir. Siyasetçi paspas değildir, siyasetçi şamar oğlanı da değildir. Ben hiç kimsenin emir eri değilim.”
Arınç'ın Genelkurmay açıklaması karşısında verdiği bu tepkinin bir benzerini “vatandaşlık hukuku”nu esas alarak göstereceğini sanıyorum. Şöyle bir tepki mesela: “Vatandaş paspas değildir, şamar oğlanı da değildir, o kimsenin emir eri değildir. Kimin hangi mevkide bulunduğu hepimizin eşit olmasından kaynaklanmaktadır. Biz eşit vatandaşlar yoksak, o makamlar da yoktur.”
Arınç'ın geçenlerde üst üste yaptığı iki açıklamanın birisi –özetle- bu. Peki ya üzerinde fazla durulmayan ikinci açıklaması?
Eski TBMM Başkanı, Adana'da konuşma yapması için çağrıldığı “sivil” bir toplantıda da, resmi bayramlar, resmi törenler ve milli maçların dışında “saygı duruşunda bulunulması ve İstiklal Marşı'nın okunmasını” gereksiz bulduğunu açıkladı.
Epeyce zaman önce aynı konuda bir yazı yayımlamış birisi olarak Başkan'ın bu açıklaması ne kadar hoşuma gitti anlatamam. “Sivil” toplantıların demilitarize edilmesi yönünde ne güzel bir teklif.
Sözünü ettiğim eski yazıya bir türlü tamamlanmayan “yazlık kooperatifi”nin 20. yılında filan bir iş hanı odasında yaptığımız “genel kurul” toplantısını anlatarak başlamıştım. Genel kurulun toplandığı bu iş hanı odasında toplanan biz aşağı yukarı 20 üye önce “saygı duruşu” sonra da İstiklal Marşı'nın okunmasına davet edilmiştik.
Koridordan gelip geçenlerin gözünde ne derece absürd bir manzara arz ediyorduk kim bilir. Sıcak bir yaz günü bir odaya tıkış tepiş yerleşmiş bir avuç adam iş hanının alışıldık gürültüsü içinde söylediğim işleri yapmakla meşguldü. Milletin (üyelerin) derdi bir türlü bitmeyen inşaatı hızlandırmakken genel kurul bitmeyen evlerin bitmeyen hesaplarına geçmeden önce bizi “vatandaşlık sınavı”ndan geçiriyordu.
Arınç sözlerine ne güzel devam ediyor: “Ama biz kendimizi bunu yapmak zorunda hissediyoruz. Birileri acaba ne der diye korkuyoruz, endişe ediyoruz. Sivil bir toplantıda bunu yapmak 12 Eylül'lerden kaldı. Her kürsüye çıkan bununla başlamak ihtiyacını duydu. Bu bir rehin, bu bir korku. Çünkü öyle hadiseler yaşamışız ki, acaba birisi 'ne der' endişesi içindeyiz. Oysa böyle bir kural yok. O zaman biz çok rahat biçimde 'merhaba arkadaşlar' deyip toplantımıza başlayabilmeliyiz.”
İnternette dolaştım biraz, “Bakalım Arınç'ın bu sözleri nasıl haber olmuş” diyerek.
Olay şu başlıklarla verilmiş:
“Arınç'tan İstiklal Marşı çıkışı”.
“Arınç İstiklal Marşı'ndan rahatsız oldu”.
“Arınç'tan şimdi de İstiklal Marşı polemiği”.
“Eğitimcilerden Arınç'a İstiklal Marşı tepkisi”.
Görüyorsunuz, Arınç'ın “sivil hayat”ın en temel kurallarını hatırlatan sözleri gecikmeden “yine mi?” sorusunun dile getirilmesine neden olmuş.
İsterseniz şu son başlığa, yani “Eğitimcilerden Arınç'a İstiklal Marşı tepkisi” haber başlığına tıklayarak içinde ne var ne yok bir bakalım.
Sözü edilen “tepkiyi” veren Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı imiş.
Şöyle diyor: “Özgürlük ve bağımsızlığın ne kadar kutsal bedellerle korunabildiğinin en somut belgeseli olan İstiklal Marşımızın, özel toplantılarda ve lig maçlarında okunmasından rahatsızlık duyulması, bunun 12 Eylül'den kalma bir alışkanlık olduğunun söylenmesi oldukça manidardır.”
Ne diyelim şimdi biz bu “tepki” karşısında?
Al İstiklal Marşı'nı ve saygı duruşunu günün bütün saatlerinde oku ve dur mu desek acaba? Öğretmen sendikası olduğunuza göre bu işi sınıflara her giriş çıkışta da tekrarlayabilirsiniz istersiniz. Bunun neresi “manidar”mış onu da anlamadık. Arınç, açıkça, “bu tören sivil toplantılarda yakışık almaz” diyor; “mani”si “manidar”ı yok…
Türk Eğitim-Sen'in bu “rol çalmak” peşinde olan açıklamasını okuduğumda aklıma geldi: Bu sendikanın adını yakınlarda bir başka vesile ile anmamış mıydık?
Hatırladım gecikmeden; evet evet, yakınlarda bir Anadolu şehrinde “Hitler'in ruhuna helva dağıtan” bu sendikanın bir il başkanı değil miydi?
“Sivil hayat”ın tecavüzlerden uzak tutulmasını savunanlar olarak vakti çoktan gelmiş de geçmekte olan bu açıklamayı yaptığı için Arınç'a teşekkür borçluyuz.
Kürşat Bumin
Hukuk fakültesinden diploma almakla yetinmeyip “hukuk” üzerine düşünen, buradan hareketle “sivil hayat”ın kurallarını sıkça hatırlatan bir siyasetçi Arınç.
“Sivil hayat'ın alanının çizilmesi ve bu alanın adı ne olursa olsun her türlü tecavüzden korunması. Bütün mesele bu değil mi zaten?
Bu çerçevede Arınç'ın şu son –taze- açıklamalarını hatırlayalım.
Yaptığı bir değerlendirmenin Genelkurmay adına açıklama yapan bir general tarafından değerlendirilme biçimi üzerine şu sözleri:
“Sivilleri yönetmek, sivilleri azarlamak, sivillerin üstünde demoklesin kılıcı gibi sallanmak, hesabı kendisine istemek hiçbir sivil demokraside görülmemiştir. Siyasetçi paspas değildir, siyasetçi şamar oğlanı da değildir. Ben hiç kimsenin emir eri değilim.”
Arınç'ın Genelkurmay açıklaması karşısında verdiği bu tepkinin bir benzerini “vatandaşlık hukuku”nu esas alarak göstereceğini sanıyorum. Şöyle bir tepki mesela: “Vatandaş paspas değildir, şamar oğlanı da değildir, o kimsenin emir eri değildir. Kimin hangi mevkide bulunduğu hepimizin eşit olmasından kaynaklanmaktadır. Biz eşit vatandaşlar yoksak, o makamlar da yoktur.”
Arınç'ın geçenlerde üst üste yaptığı iki açıklamanın birisi –özetle- bu. Peki ya üzerinde fazla durulmayan ikinci açıklaması?
Eski TBMM Başkanı, Adana'da konuşma yapması için çağrıldığı “sivil” bir toplantıda da, resmi bayramlar, resmi törenler ve milli maçların dışında “saygı duruşunda bulunulması ve İstiklal Marşı'nın okunmasını” gereksiz bulduğunu açıkladı.
Epeyce zaman önce aynı konuda bir yazı yayımlamış birisi olarak Başkan'ın bu açıklaması ne kadar hoşuma gitti anlatamam. “Sivil” toplantıların demilitarize edilmesi yönünde ne güzel bir teklif.
Sözünü ettiğim eski yazıya bir türlü tamamlanmayan “yazlık kooperatifi”nin 20. yılında filan bir iş hanı odasında yaptığımız “genel kurul” toplantısını anlatarak başlamıştım. Genel kurulun toplandığı bu iş hanı odasında toplanan biz aşağı yukarı 20 üye önce “saygı duruşu” sonra da İstiklal Marşı'nın okunmasına davet edilmiştik.
Koridordan gelip geçenlerin gözünde ne derece absürd bir manzara arz ediyorduk kim bilir. Sıcak bir yaz günü bir odaya tıkış tepiş yerleşmiş bir avuç adam iş hanının alışıldık gürültüsü içinde söylediğim işleri yapmakla meşguldü. Milletin (üyelerin) derdi bir türlü bitmeyen inşaatı hızlandırmakken genel kurul bitmeyen evlerin bitmeyen hesaplarına geçmeden önce bizi “vatandaşlık sınavı”ndan geçiriyordu.
Arınç sözlerine ne güzel devam ediyor: “Ama biz kendimizi bunu yapmak zorunda hissediyoruz. Birileri acaba ne der diye korkuyoruz, endişe ediyoruz. Sivil bir toplantıda bunu yapmak 12 Eylül'lerden kaldı. Her kürsüye çıkan bununla başlamak ihtiyacını duydu. Bu bir rehin, bu bir korku. Çünkü öyle hadiseler yaşamışız ki, acaba birisi 'ne der' endişesi içindeyiz. Oysa böyle bir kural yok. O zaman biz çok rahat biçimde 'merhaba arkadaşlar' deyip toplantımıza başlayabilmeliyiz.”
İnternette dolaştım biraz, “Bakalım Arınç'ın bu sözleri nasıl haber olmuş” diyerek.
Olay şu başlıklarla verilmiş:
“Arınç'tan İstiklal Marşı çıkışı”.
“Arınç İstiklal Marşı'ndan rahatsız oldu”.
“Arınç'tan şimdi de İstiklal Marşı polemiği”.
“Eğitimcilerden Arınç'a İstiklal Marşı tepkisi”.
Görüyorsunuz, Arınç'ın “sivil hayat”ın en temel kurallarını hatırlatan sözleri gecikmeden “yine mi?” sorusunun dile getirilmesine neden olmuş.
İsterseniz şu son başlığa, yani “Eğitimcilerden Arınç'a İstiklal Marşı tepkisi” haber başlığına tıklayarak içinde ne var ne yok bir bakalım.
Sözü edilen “tepkiyi” veren Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı imiş.
Şöyle diyor: “Özgürlük ve bağımsızlığın ne kadar kutsal bedellerle korunabildiğinin en somut belgeseli olan İstiklal Marşımızın, özel toplantılarda ve lig maçlarında okunmasından rahatsızlık duyulması, bunun 12 Eylül'den kalma bir alışkanlık olduğunun söylenmesi oldukça manidardır.”
Ne diyelim şimdi biz bu “tepki” karşısında?
Al İstiklal Marşı'nı ve saygı duruşunu günün bütün saatlerinde oku ve dur mu desek acaba? Öğretmen sendikası olduğunuza göre bu işi sınıflara her giriş çıkışta da tekrarlayabilirsiniz istersiniz. Bunun neresi “manidar”mış onu da anlamadık. Arınç, açıkça, “bu tören sivil toplantılarda yakışık almaz” diyor; “mani”si “manidar”ı yok…
Türk Eğitim-Sen'in bu “rol çalmak” peşinde olan açıklamasını okuduğumda aklıma geldi: Bu sendikanın adını yakınlarda bir başka vesile ile anmamış mıydık?
Hatırladım gecikmeden; evet evet, yakınlarda bir Anadolu şehrinde “Hitler'in ruhuna helva dağıtan” bu sendikanın bir il başkanı değil miydi?
“Sivil hayat”ın tecavüzlerden uzak tutulmasını savunanlar olarak vakti çoktan gelmiş de geçmekte olan bu açıklamayı yaptığı için Arınç'a teşekkür borçluyuz.
Kürşat Bumin
16 Mart 2009 Pazartesi
Dayanışma, ne adına?
İsteyen istediği sosyal etkinliğe katılır, burası hür bir ülke... Ancak geçtiğimiz hafta içerisinde gerçekleşen bir 'dayanışma' etkinliği pek çok bakımdan dikkatleri çekti. 'Meslekî dayanışma'ydı ilân edilen ve pek çok yazar, gazeteci dayanıştıkları yazarın kitaplarını okurlara imzaladılar...
Katılanlar ismi duyulmuş kişiler: Mehmet Tezkan (Vatan), Hikmet Bila (Vatan), Leyla Umar (Vatan), Mustafa Mutlu (Vatan), Reha Muhtar (Vatan-CNN Türk), Mehmet Barlas (Sabah), Derya Sazak (Milliyet), Nail Güreli (Milliyet), Melih Aşık (Milliyet), Oktay Ekşi (Hürriyet), Ahmet Hakan (Hürriyet), Doğan Hızlan (Hürriyet), Yalçın Bayer (Hürriyet), Tufan Türenç (Hürriyet), Özdemir İnce (Hürriyet), Yazgülü Aldoğan (Posta), Rıza Zelyut (Güneş), Arslan Bulut (Yeniçağ), Ali Kırca (Show TV), Metin Uca (CNN Türk), Hulki Cevizoğlu (ART Avrasya TV), Enver Aysever (Sky Türk TV), Merdan Yanardağ (Kanal Biz), Tuncay Mollaveisoğlu (Kanal Biz) ile Cumhuriyet yazarları...
Ertesi gün 'dayanışma günü' boyunca katılımcılar tarafından bu amaçla gelen okurlar için yedibin civarında kitabın imzalandığını öğrendik.
İlginç olan şuydu: 'Dayanışılan yazar' yazdıkları sebebiyle cezaevine düşmemişti; savcılar tarafından 'darbe girişimine destek verme' iddiasıyla gözaltına alınmış, 13. Ağır Ceza Mahkemesi yargıçları tarafından da tutuklanmıştı.
Olayla ilgili pek çok değerlendirme çıktı basında; bunlardan Taraf'tan Oya Baydar'ın 'açık mektup' olarak kaleme aldığı yazısının bazı bölümlerini dikkatinize sunacağım.
“Bu açık mektup aslında kendi kuşağıma; 68'lilere. Ama, darbeler söz konusu olduğunda, aynı zamanda 78'lilere ve daha gençlere de. Bazılarınızın, yazdıklarıma öfkeleneceğini biliyorum. Yine de siz arkadaşlarımı, eski yoldaşlarımı, kendi kuşağımı ve ardından gelen kuşağı, yalansız, riyasız seviyorum ben. Çünkü bizler, Türkiye'nin umut ve masumiyet çağının çocuklarıyız. Gerçekleştirmeyi başaramamış olsak da savaşsız, sömürüsüz, adil bir dünya ve devrim uğruna yaşamlarını, gençliğini, aşklarını feda etmekten çekinmemiş olanlarız.
“Bu açık mektup, siz arkadaşlarıma, eski yoldaşlarıma şu basit soruyu sormak içindir: Nasıl oldu da buralara geldik, nasıl oldu da kimileriniz darbeci zihniyetin destekçisi oldunuz? Nasıl değiştiniz böyle?
“Karşınızda/ karşımızda; vatana millete zararlı gördüğümüz, ideolojik karşıtlık içinde bulunduğumuz, söylemi ve eylemiyle ters düştüğümüz, iktidardan düşmesini tutkuyla istediğimiz bir siyasal güç odağının varlığı darbeciliği meşrulaştırabilir mi? Bir darbe, bize karşı yapılmışsa kötü, başkalarına karşı yapılmışsa iyi olabilir mi? Arkalarını ordu gücüne ve desteğine dayamış, özgürlükleri sadece kendi ideolojilerinin özgürlüğü, demokrasiyi hemen vazgeçilebilecek bir süs, içi boş bir söz sayan bir takım darbe heveslilerine ve onların kullandıkları vurucu çetelere kol kanat germe noktasına nasıl geldiniz? Hangi umutsuzluklar, hangi hayal kırıklıkları, hangi dogmatik dirençler, hangi 'mahalle baskıları' getirdi kimilerinizi darbeseverliğe?
“Sonra, davanın bir başka sanığına destek vermek için birbirinizi kırdığınıza tanık oldum. İnsan, en büyük suçu işlemiş dostunu bile yalnız bırakmaz, ona dostluk elini esirgemez, bunu saygıyla karşılıyorum. Ama sizler orada basın ve düşünce özgürlüğü adına bulunduğunuzu söylüyordunuz. O arkadaşımızın tutukluluk nedeninin ve dava dosyasındaki yerinin gazeteci olarak yazdığı yazılar falan değil, darbe planlarına bulaşmak olduğunu bilmiyor muydunuz? Neydi sizleri darbe teşebbüsü suçlamasını aklamaya, desteklemeye sürükleyen?
“Haksız, hukuksuz bir ithama, darbe ithamına maruz kalmış meslektaşınızla dayanışma için orada bulunduğunuzu söyleseydiniz; Hrant Dink her duruşmasında Ergenekon davasının elebaşı sanıkları tarafından adım adım ölüme gönderilirken aklınıza gelmeyen böyle bir toplu destek eylemini, yine de alkışlayabilirdik. Ama orada, 'Arkadaşımız darbeci değildir, onun darbeye teşebbüsten tutuklanmasına itirazımız var' diyemiyordunuz ki. 'Düşünce ve basın özgürlüğünü savunmak için buradayız' diyordunuz. Darbeciliği ne zamandır düşünce özgürlüğü kapsamında bir temel hak saymaya başladınız?
“Türkiye tarihinde ilk kez, bir sivil mahkemede darbe teşebbüsü ve darbeci zihniyet yargılanıyor. İki yıl önce, ülkeyi adım adım darbe ortamına götürmek isteyen bu zihniyet, 'Tehlikenin farkında mısınız?' manşetleri atıyordu. Şimdi ben 'Umudun farkında mısınız arkadaşlar, darbecilik ilk kez suç oluyor' diyorum.
“Asıl korkmamız gereken, tarihe darbeseverler olarak geçmektir.”
Taha Kıvanç (Fehmi Koru)
Katılanlar ismi duyulmuş kişiler: Mehmet Tezkan (Vatan), Hikmet Bila (Vatan), Leyla Umar (Vatan), Mustafa Mutlu (Vatan), Reha Muhtar (Vatan-CNN Türk), Mehmet Barlas (Sabah), Derya Sazak (Milliyet), Nail Güreli (Milliyet), Melih Aşık (Milliyet), Oktay Ekşi (Hürriyet), Ahmet Hakan (Hürriyet), Doğan Hızlan (Hürriyet), Yalçın Bayer (Hürriyet), Tufan Türenç (Hürriyet), Özdemir İnce (Hürriyet), Yazgülü Aldoğan (Posta), Rıza Zelyut (Güneş), Arslan Bulut (Yeniçağ), Ali Kırca (Show TV), Metin Uca (CNN Türk), Hulki Cevizoğlu (ART Avrasya TV), Enver Aysever (Sky Türk TV), Merdan Yanardağ (Kanal Biz), Tuncay Mollaveisoğlu (Kanal Biz) ile Cumhuriyet yazarları...
Ertesi gün 'dayanışma günü' boyunca katılımcılar tarafından bu amaçla gelen okurlar için yedibin civarında kitabın imzalandığını öğrendik.
İlginç olan şuydu: 'Dayanışılan yazar' yazdıkları sebebiyle cezaevine düşmemişti; savcılar tarafından 'darbe girişimine destek verme' iddiasıyla gözaltına alınmış, 13. Ağır Ceza Mahkemesi yargıçları tarafından da tutuklanmıştı.
Olayla ilgili pek çok değerlendirme çıktı basında; bunlardan Taraf'tan Oya Baydar'ın 'açık mektup' olarak kaleme aldığı yazısının bazı bölümlerini dikkatinize sunacağım.
“Bu açık mektup aslında kendi kuşağıma; 68'lilere. Ama, darbeler söz konusu olduğunda, aynı zamanda 78'lilere ve daha gençlere de. Bazılarınızın, yazdıklarıma öfkeleneceğini biliyorum. Yine de siz arkadaşlarımı, eski yoldaşlarımı, kendi kuşağımı ve ardından gelen kuşağı, yalansız, riyasız seviyorum ben. Çünkü bizler, Türkiye'nin umut ve masumiyet çağının çocuklarıyız. Gerçekleştirmeyi başaramamış olsak da savaşsız, sömürüsüz, adil bir dünya ve devrim uğruna yaşamlarını, gençliğini, aşklarını feda etmekten çekinmemiş olanlarız.
“Bu açık mektup, siz arkadaşlarıma, eski yoldaşlarıma şu basit soruyu sormak içindir: Nasıl oldu da buralara geldik, nasıl oldu da kimileriniz darbeci zihniyetin destekçisi oldunuz? Nasıl değiştiniz böyle?
“Karşınızda/ karşımızda; vatana millete zararlı gördüğümüz, ideolojik karşıtlık içinde bulunduğumuz, söylemi ve eylemiyle ters düştüğümüz, iktidardan düşmesini tutkuyla istediğimiz bir siyasal güç odağının varlığı darbeciliği meşrulaştırabilir mi? Bir darbe, bize karşı yapılmışsa kötü, başkalarına karşı yapılmışsa iyi olabilir mi? Arkalarını ordu gücüne ve desteğine dayamış, özgürlükleri sadece kendi ideolojilerinin özgürlüğü, demokrasiyi hemen vazgeçilebilecek bir süs, içi boş bir söz sayan bir takım darbe heveslilerine ve onların kullandıkları vurucu çetelere kol kanat germe noktasına nasıl geldiniz? Hangi umutsuzluklar, hangi hayal kırıklıkları, hangi dogmatik dirençler, hangi 'mahalle baskıları' getirdi kimilerinizi darbeseverliğe?
“Sonra, davanın bir başka sanığına destek vermek için birbirinizi kırdığınıza tanık oldum. İnsan, en büyük suçu işlemiş dostunu bile yalnız bırakmaz, ona dostluk elini esirgemez, bunu saygıyla karşılıyorum. Ama sizler orada basın ve düşünce özgürlüğü adına bulunduğunuzu söylüyordunuz. O arkadaşımızın tutukluluk nedeninin ve dava dosyasındaki yerinin gazeteci olarak yazdığı yazılar falan değil, darbe planlarına bulaşmak olduğunu bilmiyor muydunuz? Neydi sizleri darbe teşebbüsü suçlamasını aklamaya, desteklemeye sürükleyen?
“Haksız, hukuksuz bir ithama, darbe ithamına maruz kalmış meslektaşınızla dayanışma için orada bulunduğunuzu söyleseydiniz; Hrant Dink her duruşmasında Ergenekon davasının elebaşı sanıkları tarafından adım adım ölüme gönderilirken aklınıza gelmeyen böyle bir toplu destek eylemini, yine de alkışlayabilirdik. Ama orada, 'Arkadaşımız darbeci değildir, onun darbeye teşebbüsten tutuklanmasına itirazımız var' diyemiyordunuz ki. 'Düşünce ve basın özgürlüğünü savunmak için buradayız' diyordunuz. Darbeciliği ne zamandır düşünce özgürlüğü kapsamında bir temel hak saymaya başladınız?
“Türkiye tarihinde ilk kez, bir sivil mahkemede darbe teşebbüsü ve darbeci zihniyet yargılanıyor. İki yıl önce, ülkeyi adım adım darbe ortamına götürmek isteyen bu zihniyet, 'Tehlikenin farkında mısınız?' manşetleri atıyordu. Şimdi ben 'Umudun farkında mısınız arkadaşlar, darbecilik ilk kez suç oluyor' diyorum.
“Asıl korkmamız gereken, tarihe darbeseverler olarak geçmektir.”
Taha Kıvanç (Fehmi Koru)
Nüktenin berbat edilişi
"Darwin ölmedi, kalbimizde yaşıyor" başlıklı yazım yine galiba bir miktar, "Ben ne kasdettim sen ne anladın garib efsânedir / Cenâb-ı vâhib ül idrâk müzdâd eylesin i'zânını" beytine mânâsına mâsadak oldu.
Bir nükteyi hikâye ettikten sonra, anlaşılmadığını farkedince mânâsını açıklamaya girişmek hazin bir vaziyettir; imdi öyle bir hüzn ile mükedder bulunsam da, Darwin'in 200. doğum yılı vesilesiyle kopardığımız şu minik ve ironik fırtınanın gerçek boyutlarını göstermesi bakımından bu ibretlik hadise hakkında nükteyi şerheden bir izahatta bulunmam gerekiyor.
Bilim Teknik dergisi 40 yılı aşkın zamandan beri yayın halindedir ve bu dergi, bu süre zarfında (kısa zamanda yaptığım taramadan elde ettiğim kadarıyla) 120 civarında (tam rakamı bilmiyorum) makaleyi Darwin ve Evrim konusuna ayırmak suretiyle hayli mânidar bir yayın çizgisi takib etmiştir. Sözünü ettiğimiz derginin genç kuşaklara hitab eden bir yayın olduğu âşikâr!
Tübitak'ın Darwin ve Evrim'le ilgili kitap yayınları da vardır; bunların çoğunu okudum, takib ettim. Çıkardığım mânâ şudur: Tübitak, devlet destekli bir bilim kuruluşudur, yaptığı yayınlar kamu hazinesi tarafından desteklenmektedir; dolayısıyla bu yayınları yöneten kişilerin ilmi tarafsızlık ve kamu hizmetlerinin niteliği gibi konularda hassas olmaları beklenir; buna mukabil Tübitak'ın yayınlarında Darwin ve Evrim konusunda bâriz bir tarafgirlik yaklaşımı vardı. Evrim teorisini ve Darwin'i tanıtıp, hakkında bilgilendirici yayın yapmakla, teoriye ve Darwin'e taraftarlık etmenin ayrı şeyler olması gerektiğini vurgulamaya gerek görmüyorum.
Şahsi kanaatim itibariyle ben, Evrim davasında taraf tutmanın Müslümanları ilgilendirmediğini düşünenlerdenim ve bu kanaatimi Aksiyon Dergisi'nin 689. sayısında "Sünnetullah'ta Din-Bilim Çatışması olmaz, çünkü..." başlıklı yazıyla kendimce izah etmiştim; Darwin'in varsayımları, Kilise'nin dogmalarıyla tezat halindedir ve bu tartışma aslen Hıristiyan ilahiyatını ilgilendiriyor; buna mukabil Müslümanlar için "nass" kıymetindeki hüküm, "Allah'ın her şeye kaadir olduğu" genel çerçevesinden başlar ve bu çerçeve, Hazreti Âdem'in şahsında temsil olunan "vahye muhatap olacak derecede mütekâmil insanın", daha önceleri bazı hal değişikliklerine uğramış olduğuna kadar uzanır. Kur'an'da insanın yaratılışını tasvir eden muhtelif âyetlerde bu "hâlden hâle geçiş" durumu izah edilmiştir. Dolayısıyla benim için Evrim teorisi, Allah'ın "Sünnetullah"ını anlama çabalarının bir parçasıdır ve bu çerçevede değerlendirilmelidir. Vatikan Kilisesi ile materyalist bilim adamları arasında cereyan eden bu 150 senelik kavgada taraf olmamız hiçbir şekilde gerekmez. Şu noktada tarafım elbette: Evrim teorisine, bilimin bizzat en somut hakikati imiş gibi gösterilerek, özellikle gençler üzerinde maddecilik propagandası yapılmasına �üstelik hazine fonlarıyla!- hoş nazarla bakmayız. Ateizm propagandası yapmak isteyen, kendi imkânlarıyla inandığını seslendirir, uğraşır, fikrini duyurur, kimseyi ilgilendirmez. Esasen yapılan da budur; Hilmi Yavuz'un dünkü yazısı, tam da bu gerçeği işaretlemekteydi.
Hayır, bizim Evrimciler veya Evangelizm'in tutunduğu Yaratılışçılar arasında taraf olmaya ihtiyacımız yok. İnançlarımızı bilim verileri ile doğrulama ihtiyacı içinde kıvranan bir makule değiliz ki bunlardan birine taraftar olalım? İnancın özü, "İşittik ve itaat ettik!" cümlesidir. İnanç odur ki, bilimin nesnesi olmaktan vâreste ve münezzehtir. Hattâ ve hattâ, araştırarak bilmek ve fikretmek fiillerine büyük değer veren Kur'an'a inananlar için Darwin bile, gayretine ve bulgularına saygı gösterilmesi gereken bir bilim adamıdır. Fakat bu saygı, Darwin'den çok Darwinci kesilen ve Evrim teorisini Materyalizm'e yamamağa kalkışan süfelâyı istiâb etmez. Kendini Darwinci zannedenler (ki Darwin Materyalist filan olmayıp inançlı bir adam idi), meseleye bir kere de bu açıdan baksınlar ve aslında nerede durduklarını görsünler.
A. TURAN ALKAN
Bir nükteyi hikâye ettikten sonra, anlaşılmadığını farkedince mânâsını açıklamaya girişmek hazin bir vaziyettir; imdi öyle bir hüzn ile mükedder bulunsam da, Darwin'in 200. doğum yılı vesilesiyle kopardığımız şu minik ve ironik fırtınanın gerçek boyutlarını göstermesi bakımından bu ibretlik hadise hakkında nükteyi şerheden bir izahatta bulunmam gerekiyor.
Bilim Teknik dergisi 40 yılı aşkın zamandan beri yayın halindedir ve bu dergi, bu süre zarfında (kısa zamanda yaptığım taramadan elde ettiğim kadarıyla) 120 civarında (tam rakamı bilmiyorum) makaleyi Darwin ve Evrim konusuna ayırmak suretiyle hayli mânidar bir yayın çizgisi takib etmiştir. Sözünü ettiğimiz derginin genç kuşaklara hitab eden bir yayın olduğu âşikâr!
Tübitak'ın Darwin ve Evrim'le ilgili kitap yayınları da vardır; bunların çoğunu okudum, takib ettim. Çıkardığım mânâ şudur: Tübitak, devlet destekli bir bilim kuruluşudur, yaptığı yayınlar kamu hazinesi tarafından desteklenmektedir; dolayısıyla bu yayınları yöneten kişilerin ilmi tarafsızlık ve kamu hizmetlerinin niteliği gibi konularda hassas olmaları beklenir; buna mukabil Tübitak'ın yayınlarında Darwin ve Evrim konusunda bâriz bir tarafgirlik yaklaşımı vardı. Evrim teorisini ve Darwin'i tanıtıp, hakkında bilgilendirici yayın yapmakla, teoriye ve Darwin'e taraftarlık etmenin ayrı şeyler olması gerektiğini vurgulamaya gerek görmüyorum.
Şahsi kanaatim itibariyle ben, Evrim davasında taraf tutmanın Müslümanları ilgilendirmediğini düşünenlerdenim ve bu kanaatimi Aksiyon Dergisi'nin 689. sayısında "Sünnetullah'ta Din-Bilim Çatışması olmaz, çünkü..." başlıklı yazıyla kendimce izah etmiştim; Darwin'in varsayımları, Kilise'nin dogmalarıyla tezat halindedir ve bu tartışma aslen Hıristiyan ilahiyatını ilgilendiriyor; buna mukabil Müslümanlar için "nass" kıymetindeki hüküm, "Allah'ın her şeye kaadir olduğu" genel çerçevesinden başlar ve bu çerçeve, Hazreti Âdem'in şahsında temsil olunan "vahye muhatap olacak derecede mütekâmil insanın", daha önceleri bazı hal değişikliklerine uğramış olduğuna kadar uzanır. Kur'an'da insanın yaratılışını tasvir eden muhtelif âyetlerde bu "hâlden hâle geçiş" durumu izah edilmiştir. Dolayısıyla benim için Evrim teorisi, Allah'ın "Sünnetullah"ını anlama çabalarının bir parçasıdır ve bu çerçevede değerlendirilmelidir. Vatikan Kilisesi ile materyalist bilim adamları arasında cereyan eden bu 150 senelik kavgada taraf olmamız hiçbir şekilde gerekmez. Şu noktada tarafım elbette: Evrim teorisine, bilimin bizzat en somut hakikati imiş gibi gösterilerek, özellikle gençler üzerinde maddecilik propagandası yapılmasına �üstelik hazine fonlarıyla!- hoş nazarla bakmayız. Ateizm propagandası yapmak isteyen, kendi imkânlarıyla inandığını seslendirir, uğraşır, fikrini duyurur, kimseyi ilgilendirmez. Esasen yapılan da budur; Hilmi Yavuz'un dünkü yazısı, tam da bu gerçeği işaretlemekteydi.
Hayır, bizim Evrimciler veya Evangelizm'in tutunduğu Yaratılışçılar arasında taraf olmaya ihtiyacımız yok. İnançlarımızı bilim verileri ile doğrulama ihtiyacı içinde kıvranan bir makule değiliz ki bunlardan birine taraftar olalım? İnancın özü, "İşittik ve itaat ettik!" cümlesidir. İnanç odur ki, bilimin nesnesi olmaktan vâreste ve münezzehtir. Hattâ ve hattâ, araştırarak bilmek ve fikretmek fiillerine büyük değer veren Kur'an'a inananlar için Darwin bile, gayretine ve bulgularına saygı gösterilmesi gereken bir bilim adamıdır. Fakat bu saygı, Darwin'den çok Darwinci kesilen ve Evrim teorisini Materyalizm'e yamamağa kalkışan süfelâyı istiâb etmez. Kendini Darwinci zannedenler (ki Darwin Materyalist filan olmayıp inançlı bir adam idi), meseleye bir kere de bu açıdan baksınlar ve aslında nerede durduklarını görsünler.
A. TURAN ALKAN
Askeri yıpratmak mı dediniz?
Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç, hafta içinde Ergenekon davasında yargılanan bazı komutanları kastederek 'Şükür ki bu komutanlarla savaşa girmemişiz' dedi. Medya, Arınç ne derse üzerine atlamakla mükellef sayıyor kendini.
Dinlemeden, anlamadan, muhakeme etmeden 'susturun bu adamı' telaşıyla yaklaşıyorlar Arınç'a.
Sözün muhatabı gayet açık: Darbe yapmak için Sarıkız, Ay Işığı, Yakamoz vs. gibi cunta planlarını hazırlamakla suçlanan emekli Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ve ekibini kastediyor. Bülent Bey'in Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hedef almadığını anlamak için büyük bir bilgi birikimine gerek yok. 'Bu paşalar' dediği cuntacılar; TSK değil. Buna rağmen sanki sözün muhatabı TSK'nın tamamıymış gibi yayın yapmak, asker-sivil gerginliğine yol açmak anlamına gelir. Buna sebep olmak da yanlış, bu tuzağa boyun eğmek de. Beğenmeseniz bile söz konusu kişi, bir önceki TBMM Başkanı, yılların politikacısı. Eleştirdiği kişilerse vaktiyle resmen muhatap olduğu kişiler. Görev yaptıkları süre içinde Arınç ile Eruygur bir araya gelmedi mi, demokrasi üzerine sohbet etmediler mi? Demem o ki, büyük bir ihtimalle Arınç, cuntacılıkla suçlanan kişilerle ilgili özel bir atıfta bulunuyor...
Meselenin bir boyutu medyaya bakıyor. Medya ne zaman asker-sivil münasebetlerini masaya yatırsa kışkırtıcı bir rol biçiyor kendine. 'Haydi şu sivillerin ağzının payını verin' şeklinde formülize edilebilecek dar alan paslaşmalarına soğukkanlılıkla yaklaşmak gerekiyor. Özellikle de askerlerin çok daha soğukkanlı yaklaşmaları gerekiyor meseleye. Çünkü hedef ordumuz değil; belli ki ordu içindeki illegal yapıdır.
'Askeri isyana teşvik etmek' askerî bakımdan da suç sayılıyor. Cunta kurarak darbe teşebbüsüne kalkışmak suç olmasaydı Albay Talat Aydemir ve Süvari Binbaşı Fethi Gürcan gibi kişiler idama mahkûm edilmezdi. Demek ki cuntacılık askerî hukuk nezdinde de suçtur. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün bilgi ve emri dışında örgütlenen bir yapıdan bahsediliyor. Gazetecilerle işbirliği yapılarak 'Genç subaylar tedirgin' manşeti atılmıştı o günlerde. Özkök Paşa bir basın toplantısı yapmış '...bu tip haberleri lanetliyorum. Bu tür haberleri yapanların vatan ve millet sevgisinden şüphe ediyorum.' demişti. Eski Genelkurmay Başkanı tarafından lanetlenen bir yapıyı bugün Genelkurmay adına savunmak da doğru olmasa gerek.
Maalesef cuma günleri yapılan ve kısıtlı yayın organlarının davet edildiği basın toplantısında Genelkurmay adına Bülent Arınç'a cevap verildi. Kanaatimce gerek yoktu, çünkü kastedilen TSK'nın manevî şahsiyeti değil; seçilmiş hükümeti devirmek, kaos çıkarmak, askeri isyana teşvik etmek gibi iddialarla yargılanan emekli kişilerdi. Tabii ki mahkeme karar vereceği ana kadar söz konusu şahıslar masum sayılacak; ancak bu, adalete intikal etmiş iddiaları görmezden gelmeyi gerektirmiyor; onları suçsuz ilan etmeyi ise hiç gerektirmiyor. Bu nedenle aşırı alınganlığa gerek yok...
Arınç, kısıtlı sayıda yayın organlarının davet edildiği bilgilendirme toplantısında eleştirilince, bazılarına yeniden gün doğdu ve Arınç üzerinden siyasetçiler bir daha dövülmeye başlandı. Tabii Bülent Bey'in bu durum karşısında sessizliğe bürünmesi mümkün değildi; nitekim kendini savundu: 'Bu ülkenin ordusunun görevleri bellidir. Kime karşı sorumlu oldukları bellidir. Biz sivil yönetim içindeyiz. Biz askerî vesayet altında bir ülke değiliz. Demokratik bir ülkeyiz. Sivilleri azarlamak ve sivillerin üzerinde demoklesin kılıcı gibi durmak olmaz. TSK tertemiz çocuklardan oluşmaktadır. Onun için kimsenin bu kurumu yıpratmaya hakkı yoktur.'
Tanıyanlar bilir, Bülent Arınç açık sözlü bir politikacıdır, yüreğindekini gizlemez. Onun için Ankara'da 'Bülent Bey partinin vicdanıdır' derler. Sözünü esirgemez. Her söylediği doğrudur demiyorum kuşkusuz; zaten hiçbir faninin her söylediği doğru olmaz; ancak her sözünde samimidir. Açık sözlülükle �ama eminim temiz bir kalple- söylenen bir sözden asker-sivil kavgası devşirmek yanlış. Daha sakin, daha hoşgörülü, daha sağduyulu olmaktan kim zarar görmüş ki. Hem cuntacılığı eleştirmek askerimizi yıpratmaz; çünkü hiçbir kurum, içindeki küçük bir grubun yanlışından dolayı topyekün suçlanamaz....
EKREM DUMANLI
Dinlemeden, anlamadan, muhakeme etmeden 'susturun bu adamı' telaşıyla yaklaşıyorlar Arınç'a.
Sözün muhatabı gayet açık: Darbe yapmak için Sarıkız, Ay Işığı, Yakamoz vs. gibi cunta planlarını hazırlamakla suçlanan emekli Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ve ekibini kastediyor. Bülent Bey'in Türk Silahlı Kuvvetleri'ni hedef almadığını anlamak için büyük bir bilgi birikimine gerek yok. 'Bu paşalar' dediği cuntacılar; TSK değil. Buna rağmen sanki sözün muhatabı TSK'nın tamamıymış gibi yayın yapmak, asker-sivil gerginliğine yol açmak anlamına gelir. Buna sebep olmak da yanlış, bu tuzağa boyun eğmek de. Beğenmeseniz bile söz konusu kişi, bir önceki TBMM Başkanı, yılların politikacısı. Eleştirdiği kişilerse vaktiyle resmen muhatap olduğu kişiler. Görev yaptıkları süre içinde Arınç ile Eruygur bir araya gelmedi mi, demokrasi üzerine sohbet etmediler mi? Demem o ki, büyük bir ihtimalle Arınç, cuntacılıkla suçlanan kişilerle ilgili özel bir atıfta bulunuyor...
Meselenin bir boyutu medyaya bakıyor. Medya ne zaman asker-sivil münasebetlerini masaya yatırsa kışkırtıcı bir rol biçiyor kendine. 'Haydi şu sivillerin ağzının payını verin' şeklinde formülize edilebilecek dar alan paslaşmalarına soğukkanlılıkla yaklaşmak gerekiyor. Özellikle de askerlerin çok daha soğukkanlı yaklaşmaları gerekiyor meseleye. Çünkü hedef ordumuz değil; belli ki ordu içindeki illegal yapıdır.
'Askeri isyana teşvik etmek' askerî bakımdan da suç sayılıyor. Cunta kurarak darbe teşebbüsüne kalkışmak suç olmasaydı Albay Talat Aydemir ve Süvari Binbaşı Fethi Gürcan gibi kişiler idama mahkûm edilmezdi. Demek ki cuntacılık askerî hukuk nezdinde de suçtur. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök'ün bilgi ve emri dışında örgütlenen bir yapıdan bahsediliyor. Gazetecilerle işbirliği yapılarak 'Genç subaylar tedirgin' manşeti atılmıştı o günlerde. Özkök Paşa bir basın toplantısı yapmış '...bu tip haberleri lanetliyorum. Bu tür haberleri yapanların vatan ve millet sevgisinden şüphe ediyorum.' demişti. Eski Genelkurmay Başkanı tarafından lanetlenen bir yapıyı bugün Genelkurmay adına savunmak da doğru olmasa gerek.
Maalesef cuma günleri yapılan ve kısıtlı yayın organlarının davet edildiği basın toplantısında Genelkurmay adına Bülent Arınç'a cevap verildi. Kanaatimce gerek yoktu, çünkü kastedilen TSK'nın manevî şahsiyeti değil; seçilmiş hükümeti devirmek, kaos çıkarmak, askeri isyana teşvik etmek gibi iddialarla yargılanan emekli kişilerdi. Tabii ki mahkeme karar vereceği ana kadar söz konusu şahıslar masum sayılacak; ancak bu, adalete intikal etmiş iddiaları görmezden gelmeyi gerektirmiyor; onları suçsuz ilan etmeyi ise hiç gerektirmiyor. Bu nedenle aşırı alınganlığa gerek yok...
Arınç, kısıtlı sayıda yayın organlarının davet edildiği bilgilendirme toplantısında eleştirilince, bazılarına yeniden gün doğdu ve Arınç üzerinden siyasetçiler bir daha dövülmeye başlandı. Tabii Bülent Bey'in bu durum karşısında sessizliğe bürünmesi mümkün değildi; nitekim kendini savundu: 'Bu ülkenin ordusunun görevleri bellidir. Kime karşı sorumlu oldukları bellidir. Biz sivil yönetim içindeyiz. Biz askerî vesayet altında bir ülke değiliz. Demokratik bir ülkeyiz. Sivilleri azarlamak ve sivillerin üzerinde demoklesin kılıcı gibi durmak olmaz. TSK tertemiz çocuklardan oluşmaktadır. Onun için kimsenin bu kurumu yıpratmaya hakkı yoktur.'
Tanıyanlar bilir, Bülent Arınç açık sözlü bir politikacıdır, yüreğindekini gizlemez. Onun için Ankara'da 'Bülent Bey partinin vicdanıdır' derler. Sözünü esirgemez. Her söylediği doğrudur demiyorum kuşkusuz; zaten hiçbir faninin her söylediği doğru olmaz; ancak her sözünde samimidir. Açık sözlülükle �ama eminim temiz bir kalple- söylenen bir sözden asker-sivil kavgası devşirmek yanlış. Daha sakin, daha hoşgörülü, daha sağduyulu olmaktan kim zarar görmüş ki. Hem cuntacılığı eleştirmek askerimizi yıpratmaz; çünkü hiçbir kurum, içindeki küçük bir grubun yanlışından dolayı topyekün suçlanamaz....
EKREM DUMANLI
Özgürlüklerin bireyselleştirilmesi
Liberal felsefeye göre temel hak ve özgürlükler bireye indirgenir, bireyselleştirilir. Hak ve özgürlüklerin bireye indirgenmesi, insanın kendi başına, ferd-i vahit olarak yaşayabileceği bir hayat tasavvuruna dayanır; grup/cemaat halinde yaşamaya çalıştığın zaman, liberaller "Burada dur" diyor. Kanada'da tartışılıyor olsa da, "grup hakları" hâlâ sisteme girmiş değildir.
Liberaller, insanın birey olarak özgürlük talebinde bulunabileceğini söyler, ama tek başına birey nasıl yaşayabilir ki! Mesela Alevilerin cemevi, Kürtlerin Kürtçe öğrenme talepleri nasıl bireysel olabilir ki! Bir insan nasıl tek başına cuma namazı kılabilir, tek başına hac yapabilir? Dinî vecibe ve pratiklerin önemli bir bölümü cemaat halinde yerine getirilebilir. Bireyi öne çıkaran liberaller, karşılarında her şeyi klan ve kabileye indirgemişler, bireylerin iradi tercihlerde bulunamayacaklarını varsayıyorlar. Halbuki din seçiminde olduğu gibi bir topluluğa üye olmak veya üyelikten çıkmak da iradidir. İslam'da cemaat, iradi, gönüllü ve sivil karakterdedir. Cemaat, kamu otoritesine alternatif değildir; kendi başına ceza infaz etmez, vergi toplamaz, bayrak asmaz, cihat ilan etmez. Bunlar Hanefi hukukçuların icmaı ile meşru kamu otoritesine, yani devlete verilmiştir. Herkesin kendi inancına, kendi felsefi kanaatine göre yaşayıp kamusal alanda görünür olması; kendini insan teki varlık veya grup/sivil cemaat olarak ifade etmesi, kamu hukukunun parçalanması, toplumsal hayatın kabileciğe dönüşü demek değildir. Hayır, kamu hukuku bütün toplumsal grupların karşılıklı müzakeresi, aralarındaki ortak paydaları, ortak iyi ve yararı bulup tespit etmeleri ve bunları hukuki metinlere geçirmeleri şeklinde teşekkül eder ki, ortaya çıkan toplumsal sözleşme tektir, kamu hukukunun temelidir.
Toplumsal hayatın yapı taşı insandır, insan bir ailede gözünü açar. Aile ilk beşeri halkadır; ailenin kendi ev hayatı mahremiyeti, yani küçük ölçekli gruba ilişkin hak ve özgürlükler dünyasıdır. İkinci halka yakınlar-akrabalar (Zil'kurba)dır. Bunların üzerimizde hakları ve bizim onlar üzerinde haklarımız söz konusudur. Komşularımızın hakları vardır. Bir sosyal gruba/cemaate mensup oluruz, bu iradi bir tercihtir. Bir mahallede yaşarız, bir kente mensubuz ve en gelişmiş düzeyde üyesi olduğumuz bir inanç topluluğu var ki, bu evrensel cemaat olan ümmettir. Ve ümmeti de aşan beşeri evrensel kategoridir, bu sorumluluk alanımızda Allah'ın kulları olan insanlar (İbadullah en Nas) vardır.
Liberal felsefe insanı bireye indirgiyor, onu bütün bu kimliklerinden tecrit edip ona hak ve özgürlükler alanı çiziyor. Sonra da devasa aygıt olan devletle karşı karşıya bırakıyor. Özgürlüğün bireye indirgenmesinin iki önemli sonucu var:
İlki, bürokrasiyi çok güçlendiriyor, devleti rafine usullerle merkezileştiriyor. Aile ve cemaat hayatı ile diğer ara korunakları ortadan kaldırdığı için, devlet bütün o boşlukları dolduruyor. Modern ulus devlette bürokrasiyi güçlü kılan sebep budur. Weber'e bakacak olursak, modern toplum demek, bürokratik toplum demektir. Bürokrasi aklın örgütlenmiş biçimidir. Bu da şu soruyu gündeme getiriyor: Liberal dünyada insan kendi bireysel aklıyla mı, yoksa devletin örgütlü aklı bürokrasinin öngörülerine göre mi yaşıyor? İnsan görünürde özgür, hakikatte sosyal kukladır.
İkincisi, insan sahici özgürlüğü yaşayamadığı için, özgürlükten, bedeni arzularını, nefsinin istek ve tutkularının tatminini anlıyor. Bu, tüketime, cinselliğe ve bedensel hazlara indirgenmiş özgürlüktür. İslam bakış açısından, nefsin tutkuları bizi dünyaya, bedensel hazlara bağımlı kılar, ruhumuzu beden hapishanesinde tutuklu tutar; özgürlük ruhun bu kafesten kurtulması, aslına, menşeine, müteal/aşkın yurduna başarıyla dönebilmesidir. Modern liberal özgürlük ise, nefis her ne istiyorsa ona tatmini için imkân hazırlanması, her türlü dinî, ahlaki ve manevi engelin ortadan kaldırılmasıdır. Bu iki özgürlük anlayışı taban tabana zıttır, birbirleriyle telif edilmeleri mümkün değildir.
ALİ BULAÇ
Liberaller, insanın birey olarak özgürlük talebinde bulunabileceğini söyler, ama tek başına birey nasıl yaşayabilir ki! Mesela Alevilerin cemevi, Kürtlerin Kürtçe öğrenme talepleri nasıl bireysel olabilir ki! Bir insan nasıl tek başına cuma namazı kılabilir, tek başına hac yapabilir? Dinî vecibe ve pratiklerin önemli bir bölümü cemaat halinde yerine getirilebilir. Bireyi öne çıkaran liberaller, karşılarında her şeyi klan ve kabileye indirgemişler, bireylerin iradi tercihlerde bulunamayacaklarını varsayıyorlar. Halbuki din seçiminde olduğu gibi bir topluluğa üye olmak veya üyelikten çıkmak da iradidir. İslam'da cemaat, iradi, gönüllü ve sivil karakterdedir. Cemaat, kamu otoritesine alternatif değildir; kendi başına ceza infaz etmez, vergi toplamaz, bayrak asmaz, cihat ilan etmez. Bunlar Hanefi hukukçuların icmaı ile meşru kamu otoritesine, yani devlete verilmiştir. Herkesin kendi inancına, kendi felsefi kanaatine göre yaşayıp kamusal alanda görünür olması; kendini insan teki varlık veya grup/sivil cemaat olarak ifade etmesi, kamu hukukunun parçalanması, toplumsal hayatın kabileciğe dönüşü demek değildir. Hayır, kamu hukuku bütün toplumsal grupların karşılıklı müzakeresi, aralarındaki ortak paydaları, ortak iyi ve yararı bulup tespit etmeleri ve bunları hukuki metinlere geçirmeleri şeklinde teşekkül eder ki, ortaya çıkan toplumsal sözleşme tektir, kamu hukukunun temelidir.
Toplumsal hayatın yapı taşı insandır, insan bir ailede gözünü açar. Aile ilk beşeri halkadır; ailenin kendi ev hayatı mahremiyeti, yani küçük ölçekli gruba ilişkin hak ve özgürlükler dünyasıdır. İkinci halka yakınlar-akrabalar (Zil'kurba)dır. Bunların üzerimizde hakları ve bizim onlar üzerinde haklarımız söz konusudur. Komşularımızın hakları vardır. Bir sosyal gruba/cemaate mensup oluruz, bu iradi bir tercihtir. Bir mahallede yaşarız, bir kente mensubuz ve en gelişmiş düzeyde üyesi olduğumuz bir inanç topluluğu var ki, bu evrensel cemaat olan ümmettir. Ve ümmeti de aşan beşeri evrensel kategoridir, bu sorumluluk alanımızda Allah'ın kulları olan insanlar (İbadullah en Nas) vardır.
Liberal felsefe insanı bireye indirgiyor, onu bütün bu kimliklerinden tecrit edip ona hak ve özgürlükler alanı çiziyor. Sonra da devasa aygıt olan devletle karşı karşıya bırakıyor. Özgürlüğün bireye indirgenmesinin iki önemli sonucu var:
İlki, bürokrasiyi çok güçlendiriyor, devleti rafine usullerle merkezileştiriyor. Aile ve cemaat hayatı ile diğer ara korunakları ortadan kaldırdığı için, devlet bütün o boşlukları dolduruyor. Modern ulus devlette bürokrasiyi güçlü kılan sebep budur. Weber'e bakacak olursak, modern toplum demek, bürokratik toplum demektir. Bürokrasi aklın örgütlenmiş biçimidir. Bu da şu soruyu gündeme getiriyor: Liberal dünyada insan kendi bireysel aklıyla mı, yoksa devletin örgütlü aklı bürokrasinin öngörülerine göre mi yaşıyor? İnsan görünürde özgür, hakikatte sosyal kukladır.
İkincisi, insan sahici özgürlüğü yaşayamadığı için, özgürlükten, bedeni arzularını, nefsinin istek ve tutkularının tatminini anlıyor. Bu, tüketime, cinselliğe ve bedensel hazlara indirgenmiş özgürlüktür. İslam bakış açısından, nefsin tutkuları bizi dünyaya, bedensel hazlara bağımlı kılar, ruhumuzu beden hapishanesinde tutuklu tutar; özgürlük ruhun bu kafesten kurtulması, aslına, menşeine, müteal/aşkın yurduna başarıyla dönebilmesidir. Modern liberal özgürlük ise, nefis her ne istiyorsa ona tatmini için imkân hazırlanması, her türlü dinî, ahlaki ve manevi engelin ortadan kaldırılmasıdır. Bu iki özgürlük anlayışı taban tabana zıttır, birbirleriyle telif edilmeleri mümkün değildir.
ALİ BULAÇ
15 Mart 2009 Pazar
Yerel seçimlerde kime oy vermeyin?
PROJECİ BAŞKAN
Onlardan ne olur uzak durun. Süper pahalı kuşe kâğıtlara bastırılmış kitapçıklarda, her meseleyle ilgili üç alternatifli projeleri sıralanmış adaylar hepimizin sağlığı için zararlıdır. “Yepyeni bir Üsküdar için”, “Çankaya’yı yeniden inşa etmeye geliyorum”, “Bekle bizi Sivas” gibi iddialı sloganların altından muhtemelen gözünü inşaat, çimento, rant bürümüş müteahhit bir belediye başkanı çıkar. Bu tür başkanlar yıkıp, yeniden yapmayı, büyük gökdelenler dikip ‘modernleşmeyi’ seven Mephistolar gibidir. Aman o renkli kitapçıkların cazibesine kapılıp Faustlaşmayın. Bilin ki “Rize’yi kongre merkezi yapacağım”, “Yozgat turizmin başkenti olacak”, “Kars dünya finans piyasasının yeni Hong Kong’u olacak” türü projelerin çoğu bir gecede ve en süper reklamcılık harikalarıyla üretilmiştir. O projeler için seçilmiş süper modern kent görüntüleri muhtemelen Google’dan, olmadı en fazla paralı bir görsel sitesinden indirilmiştir. O resimlerde gülerek yürüyen mutlu aile muhtemelen Finlandiya’da yaşamaktadır. Size uymaz.
ENTEL BAŞKAN
Aman yağmurdan kaçarken doluya da tutulmayın. Bu belediye başkanı tipinin sesi uzaktan hoş gelir. Hele biraz mürekkep yalamış, kısa bir zaman da olsa azıcık solcu, sosyal demokrat takıldıysanız bu adayın tuzağına düşmeniz an meselesidir. “Katılımcı belediyecilik” der, “kararları hep birlikte alacağız” der, “çevreye duyarlılık” der sizi can evinizden vurur. Durun, mührü basmadan önce bir daha düşünün. “Katılımcı belediyecilik nedir” Allah aşkına? Nasıl çalışacak bu sistem? Sahiden çalışır mı bu kadar katılımcılık? Yoksa bu çok seksi laflar da racon gereği mi girmiş bu geri dönüşümlü kâğıt bile kullanılmamış broşürlere? Bu sorulara sularınız akmazken şehrinizde Dünya Şiir Günü kutlamaları yapılmadan önce bir cevap bulsanız iyi edersiniz.
KANKA BAŞKAN
Süper aktif, herkesle ‘kanka’, herkesle hoş muhabbet, örnek damat adayı, sürekli sırıtan bir belediye başkanı tipi vardır ki sırf sokakta tur atarken, sizi sanki 40 yıl önce kaybettiği kardeşi gibi sarılıp kucaklamış, öpmüş koklamıştır diye ona oy veresiniz gelir. Yalnız değilsiniz, onun herkesle böyle bir hatırası vardır. Bu belediye başkanı tipi seçildiği gün beş yıl sonraki seçimi düşünmeye başlar. Onun için vatandaş öpmek, şehre doğalgaz döşemek gibidir. Yolları çamur götürür, sular akmaz, çöpler leş gibi kokar ama düğününüze çelenk, çocuğunuzun sünnetine çeyrek altın göndermiş, her bayram size kart atan, cep telefonunuza kandil, zafer bayramı demeden mesaj gönderen bu belediye başkanına yine de kıyamazsınız. Bu tipler “kavşak yapmakla” değil” beş yılda 5000 nikâh kıymakla” övünürler. Bilirler ki bu perdesi yırtılmış başkan-vatandaş döngüsünde kimse onlara “Peki başkan bu nikâhlara katılırken, sen ne zaman çalıştın” diye sormayacaktır.
NEMRUT BAŞKAN
Kanka başkanın tam zıddı olan belediye başkanı tipidir. Onunla beş yıl değil, beş saniye geçmez. Onun döneminde ‘icraatın içinden’ hiç bitmez. Çalışır. Hem de deli gibi. Botlarını ayağına çeker, her kapanmış yola, patlamış kanalizasyona koşar. Ama ne yaparsın ki bunların çoğu nemruttur. Kabadır. İnsani ilişkilerde çok başarısızdır. “Aman rüşvet, yolsuzluk olmasın, vatandaşla laçka ilişkilere girmeyeyim” derken asosyalleşir, ondan bir şey rica eden herkes onun için potansiyel iş takipçisi haline gelir. Vatandaşı değil, vali beyi sever. İknayı değil cebri, danışmanlarını değil zabıtalarını kullanır. Çalışır ama yaşatmaz. Kareli gömleğin üzerine çizgili kravat takar. Dürüsttür ama memur kafalıdır. Sularınız akar ama o bir bardak su boğazınıza dizilir.
YİYEN AMA ÇALIŞAN BAŞKAN
Bunların tam ortası bir başkan tipi vardır ki genelde seçimlerde ipi onlar göğüsler. “Yiyor ama çalışıyor” başkanlarıdır bunlar. Bunlarda şeytan tüyü vardır. Sevimlidirler. Kalenderdirler. İş bitirirler. İpten adam alırlar. Herkesi tanırlar. Torpilin kralını yaparlar. Çalışırlar. Proje üretirler. Özellikle de onları televizyona çıkaracak projeleri severler. Futbol kulübü başkanlığı ikinci işleri hatta zamanla birinci işleri haline gelir. Halkla ilişkileri bilirler. İki iş yapar, yedi pankart asarlar. Bir çiçek dikerlerse mutlaka yanına bir de “Bu çiçeği buraya diken Belediye Başkanımız ...’a Teşekkürler. Mahalle halkı” bezi astırırlar. Evet çalışırlar. Ama bilirsiniz ki o çiçeği oraya diktiren, başkanın da gizli ortağı olduğu bir şirkettir. Çiçek çok güzeldir. Ama... Eğer ama’larınızı bastırıp bu durumu içinize sindirebilirseniz, hayat bu belediye başkanlarıyla bir süre güzel geçer. O bir çark kurar, o çarkla işler döner. Bu çarkı, Ankara ve İstanbul’da arada bir gidip gönül eğlendirdikleri sevgililerini hasımlarından saklayabildikçe ya da yemenin ölçüsünü kaçırmadıkça kimse kolay kolay kıramaz. Kıran da bu enkazla karşılaşınca kırdığına kıracağına pişman olur zaten. Her il, tarihinde en fazla bir kez içinden böyle bir başkan çıkarır. Onu bulduysanız, şeytan da sizden yana melek de...
Peki, geriye oy verecek kim kaldı? Onu da siz bulun artık.
Yıldıray Oğur
Onlardan ne olur uzak durun. Süper pahalı kuşe kâğıtlara bastırılmış kitapçıklarda, her meseleyle ilgili üç alternatifli projeleri sıralanmış adaylar hepimizin sağlığı için zararlıdır. “Yepyeni bir Üsküdar için”, “Çankaya’yı yeniden inşa etmeye geliyorum”, “Bekle bizi Sivas” gibi iddialı sloganların altından muhtemelen gözünü inşaat, çimento, rant bürümüş müteahhit bir belediye başkanı çıkar. Bu tür başkanlar yıkıp, yeniden yapmayı, büyük gökdelenler dikip ‘modernleşmeyi’ seven Mephistolar gibidir. Aman o renkli kitapçıkların cazibesine kapılıp Faustlaşmayın. Bilin ki “Rize’yi kongre merkezi yapacağım”, “Yozgat turizmin başkenti olacak”, “Kars dünya finans piyasasının yeni Hong Kong’u olacak” türü projelerin çoğu bir gecede ve en süper reklamcılık harikalarıyla üretilmiştir. O projeler için seçilmiş süper modern kent görüntüleri muhtemelen Google’dan, olmadı en fazla paralı bir görsel sitesinden indirilmiştir. O resimlerde gülerek yürüyen mutlu aile muhtemelen Finlandiya’da yaşamaktadır. Size uymaz.
ENTEL BAŞKAN
Aman yağmurdan kaçarken doluya da tutulmayın. Bu belediye başkanı tipinin sesi uzaktan hoş gelir. Hele biraz mürekkep yalamış, kısa bir zaman da olsa azıcık solcu, sosyal demokrat takıldıysanız bu adayın tuzağına düşmeniz an meselesidir. “Katılımcı belediyecilik” der, “kararları hep birlikte alacağız” der, “çevreye duyarlılık” der sizi can evinizden vurur. Durun, mührü basmadan önce bir daha düşünün. “Katılımcı belediyecilik nedir” Allah aşkına? Nasıl çalışacak bu sistem? Sahiden çalışır mı bu kadar katılımcılık? Yoksa bu çok seksi laflar da racon gereği mi girmiş bu geri dönüşümlü kâğıt bile kullanılmamış broşürlere? Bu sorulara sularınız akmazken şehrinizde Dünya Şiir Günü kutlamaları yapılmadan önce bir cevap bulsanız iyi edersiniz.
KANKA BAŞKAN
Süper aktif, herkesle ‘kanka’, herkesle hoş muhabbet, örnek damat adayı, sürekli sırıtan bir belediye başkanı tipi vardır ki sırf sokakta tur atarken, sizi sanki 40 yıl önce kaybettiği kardeşi gibi sarılıp kucaklamış, öpmüş koklamıştır diye ona oy veresiniz gelir. Yalnız değilsiniz, onun herkesle böyle bir hatırası vardır. Bu belediye başkanı tipi seçildiği gün beş yıl sonraki seçimi düşünmeye başlar. Onun için vatandaş öpmek, şehre doğalgaz döşemek gibidir. Yolları çamur götürür, sular akmaz, çöpler leş gibi kokar ama düğününüze çelenk, çocuğunuzun sünnetine çeyrek altın göndermiş, her bayram size kart atan, cep telefonunuza kandil, zafer bayramı demeden mesaj gönderen bu belediye başkanına yine de kıyamazsınız. Bu tipler “kavşak yapmakla” değil” beş yılda 5000 nikâh kıymakla” övünürler. Bilirler ki bu perdesi yırtılmış başkan-vatandaş döngüsünde kimse onlara “Peki başkan bu nikâhlara katılırken, sen ne zaman çalıştın” diye sormayacaktır.
NEMRUT BAŞKAN
Kanka başkanın tam zıddı olan belediye başkanı tipidir. Onunla beş yıl değil, beş saniye geçmez. Onun döneminde ‘icraatın içinden’ hiç bitmez. Çalışır. Hem de deli gibi. Botlarını ayağına çeker, her kapanmış yola, patlamış kanalizasyona koşar. Ama ne yaparsın ki bunların çoğu nemruttur. Kabadır. İnsani ilişkilerde çok başarısızdır. “Aman rüşvet, yolsuzluk olmasın, vatandaşla laçka ilişkilere girmeyeyim” derken asosyalleşir, ondan bir şey rica eden herkes onun için potansiyel iş takipçisi haline gelir. Vatandaşı değil, vali beyi sever. İknayı değil cebri, danışmanlarını değil zabıtalarını kullanır. Çalışır ama yaşatmaz. Kareli gömleğin üzerine çizgili kravat takar. Dürüsttür ama memur kafalıdır. Sularınız akar ama o bir bardak su boğazınıza dizilir.
YİYEN AMA ÇALIŞAN BAŞKAN
Bunların tam ortası bir başkan tipi vardır ki genelde seçimlerde ipi onlar göğüsler. “Yiyor ama çalışıyor” başkanlarıdır bunlar. Bunlarda şeytan tüyü vardır. Sevimlidirler. Kalenderdirler. İş bitirirler. İpten adam alırlar. Herkesi tanırlar. Torpilin kralını yaparlar. Çalışırlar. Proje üretirler. Özellikle de onları televizyona çıkaracak projeleri severler. Futbol kulübü başkanlığı ikinci işleri hatta zamanla birinci işleri haline gelir. Halkla ilişkileri bilirler. İki iş yapar, yedi pankart asarlar. Bir çiçek dikerlerse mutlaka yanına bir de “Bu çiçeği buraya diken Belediye Başkanımız ...’a Teşekkürler. Mahalle halkı” bezi astırırlar. Evet çalışırlar. Ama bilirsiniz ki o çiçeği oraya diktiren, başkanın da gizli ortağı olduğu bir şirkettir. Çiçek çok güzeldir. Ama... Eğer ama’larınızı bastırıp bu durumu içinize sindirebilirseniz, hayat bu belediye başkanlarıyla bir süre güzel geçer. O bir çark kurar, o çarkla işler döner. Bu çarkı, Ankara ve İstanbul’da arada bir gidip gönül eğlendirdikleri sevgililerini hasımlarından saklayabildikçe ya da yemenin ölçüsünü kaçırmadıkça kimse kolay kolay kıramaz. Kıran da bu enkazla karşılaşınca kırdığına kıracağına pişman olur zaten. Her il, tarihinde en fazla bir kez içinden böyle bir başkan çıkarır. Onu bulduysanız, şeytan da sizden yana melek de...
Peki, geriye oy verecek kim kaldı? Onu da siz bulun artık.
Yıldıray Oğur
Fakir paketi!
Tecrübe kriz dönemlerinde daha bir önem kazanıyor demek ki. Türkiye'nin krizden çıkış senaryolarında sıkça yaşadığımız eski krizler, tecrübe avantajı olarak değerlendiriliyor. Ama yönetimsel olarak kriz tecrübesi olmayan bir durumla ile karşı karşıyayız. Sevinmeli mi; yoksa üzülmeli miyiz?
Mevcut yönetim bir kriz sonrası geldi söylevini sadece 2001 krizi ile ilişkilendirmek büyük haksızlık olur. Bu hükümet 28 Şubat krizi ile de ilişkilidir. Hatta 1992 uygulamaları ile ateşlenen "erken emeklilik, kamu bankalarını sömürme" krizleri ile de ilişkilidir. Hükümeti Türkiye'ye 1992'li yıllardan başlayarak 2002'ye kadar on yıl kaybettiren siyasal süreçlerin tasfiyesi olarak görebiliriz.
Ama bugün krizleri defetme noktasında hükümeti ve hatta TC Devleti'ni bir bütün olarak anlık müdahalelerde tecrübe eksikliği ile de değerlendirebiliriz. Devlet olarak bağımsız kamu kurumlarını ve kurullarını da aynı kefenin içerisine alabiliriz.
Küresel krizin ilk adımlarında "refah kısıcı" para politikası kararlarını bağımsız bir kamu kurumu almadı mı? Oysa o kararlar esnasında ve sonrasında kamu kurumunun öngörü kapasitesi herhalde bir kez daha sorgulanabilirdi. Veya yıllardır reel sektörü sadece bankalara mahkûm eden bir "piyasa yönetimi" anlayışının çıkmazlarını şimdi net olarak görebiliyoruz.
Yiğidin hakkını verme noktasını da unutmayalım. Belki de bu krizde mevcut siyasal dağılımda en büyük şansımız şu anki yönetim olmalıdır. Aksini düşünmeye geçmiş yılların hafızası yardımcı olacaktır.
Türkiye'nin kaybedilen 10 yılını geri kazanma noktasında önemli adımlar atıldı. Özellikle sosyal güvenlik reformunun önemi herhalde yıllar sonra da anlaşılacaktır. Zaten bugün kriz var diyen 60 yaş altındaki emeklileri dinlemek bile kâbus gibi geliyor. Nedeninde katkısı olunan krizden şikâyetçi olmak çok zor olsa gerek. Tıpkı "aileyi batıran baba"dan kurtarıcı olarak yardım beklemek gibi bir durum.
Bugün yapılan uygulamalardan ziyade ek yapılması gerekenlerden de bahsedelim. Uzun vadede çözüm bekleyen reformlar yanında kısa vadeli yapılması gerekenlere de özel önem arz ediyor.
KRONİK İŞSİZLİK
Son haftalarda üzerine ısrarla titrediğim konuyu yeniden hatırlatmak istiyorum. Bugün Türkiye'nin yaşadığı işsizliğin önemli bir kısmı kroniktir.
Düz liselerde dümdüz yetişen mesleksiz gençlerimiz nasıl iş bulabilsin? Ekonominin en canlı olduğu yıllarda dahi işverenin uygun işçi bulamadığını biliyoruz. Hatta bir veya birkaç yıl öncesinde bile işsizlik oranımızın 2001 krizinin üzerinde olmasını nasıl izah edebiliriz. Kronik sorun çözülmediği sürece ekonomi canlansa bile işsizlik oranımız hep yüksek kalacaktır.
Kriz eğer fırsat ise Türkiye, 28 Şubat süreci ile oluşturduğu hiçbir mesleği olmayan işsizler ordusunun sorununu çözmelidir. İş artık tıkanmıştır. Bu işsizliğin ana kümesi 28 Şubat sürecinin uzun vadeli etkisinden başka bir şey değildir.
TRANSFER DEĞİL YATIRIM
Türkiye 2001 krizinde en fazla kamu ve banka sorunlarını yaşamıştı. Bu nedenle bankalarımızı reforma tâbi tutarken kamu ise adeta elini eteğini çekerek, borç öder duruma gelmişti.
Ülkemizin 90'lı yıllarda uygulanan şov politikalar ile yıllardır büyük altyapı yatırımları yapmadığını biliyoruz. Özel sektör odaklı yatırım hamlesi adeta 2002-2008 döneminde doygunluk noktasına vardı.
Artık sıra kamuda!
Hatta kamu yatırımlarında 2006 sonrasında başlaması beklenen büyük hamleler maalesef 2008'de bir kısım başlayabildi. GAP, KOP yatırımları buna çok güzel örneklerdir.
Türkiye krize karşı acil ihtiyaç haline gelen büyük altyapı yatırım hamlesini diğer bölgelere de yaymalıdır. Bugün güney bölgemizde kriz yok derecesinde bir hava vardır.
Türk milletini heyecanlandıracak büyük kamu yatırımları ile bütçe açık vererek ekonomik yapı desteklenmelidir.
FAKİR TEDBİRLERİ
Açıklanan son ekonomik paketi tek başına çözüm olarak değerlendiremeyiz. Öncelikle paket süre ile sınırlı ve kamu gelirlerinden feragat ediyor. Stok eritmeye yönelik bir paket. Oysa oto olsun konut olsun bu sektörler sıkıntıya rağmen krize karşı fiyat direnci gösteriyor. Siz kriz nedeni ile ciddi bir fiyat düşüşü yapan oto-emlak sektörü gördünüz mü?
Hükümetin vergi indirimleri tüketiciyi desteklerken aslında üreticinin krize karşı direnci artıyor. Oysa vergi indirimleri ile devletin geliri azalıyor, bütçe açığı artıyor. Bu nedenlerle önlemler paketi transfere dayalı fakir paketi olarak değerlendirilebilir.
Önlemler sadece bir öncü paket olarak düşünülürse çok iyi sonuçlar alınabilir. Kazanılan sürede adım adım gerçek paket devreye alınabilir. Mesela finans kesimi ile reel kesim arasında kopan bağlar yeniden bağlanabilir. Kamu yeni harcama politikalarını oluşturabilir, kamu bankalarını devreye alabilir.
Kısaca Türkiye alım gücünü indirimlerle artıracak önlemler yerine, gelirleri artıracak önlemlere ağırlık verebilir. İç talep kesilmesi aynı zamanda işsizliğin de bir türevi olarak düşünülürse gerçek çözümlere ulaşabiliriz.
Ormana bekçi almak yerine ormandan ürün üretecek istihdamı gerçekleştirmeliyiz. Yani paraları üretimden transfere değil, artırarak yeniden üretim sürecinin içine almalıyız.
İbrahim Karagül
Mevcut yönetim bir kriz sonrası geldi söylevini sadece 2001 krizi ile ilişkilendirmek büyük haksızlık olur. Bu hükümet 28 Şubat krizi ile de ilişkilidir. Hatta 1992 uygulamaları ile ateşlenen "erken emeklilik, kamu bankalarını sömürme" krizleri ile de ilişkilidir. Hükümeti Türkiye'ye 1992'li yıllardan başlayarak 2002'ye kadar on yıl kaybettiren siyasal süreçlerin tasfiyesi olarak görebiliriz.
Ama bugün krizleri defetme noktasında hükümeti ve hatta TC Devleti'ni bir bütün olarak anlık müdahalelerde tecrübe eksikliği ile de değerlendirebiliriz. Devlet olarak bağımsız kamu kurumlarını ve kurullarını da aynı kefenin içerisine alabiliriz.
Küresel krizin ilk adımlarında "refah kısıcı" para politikası kararlarını bağımsız bir kamu kurumu almadı mı? Oysa o kararlar esnasında ve sonrasında kamu kurumunun öngörü kapasitesi herhalde bir kez daha sorgulanabilirdi. Veya yıllardır reel sektörü sadece bankalara mahkûm eden bir "piyasa yönetimi" anlayışının çıkmazlarını şimdi net olarak görebiliyoruz.
Yiğidin hakkını verme noktasını da unutmayalım. Belki de bu krizde mevcut siyasal dağılımda en büyük şansımız şu anki yönetim olmalıdır. Aksini düşünmeye geçmiş yılların hafızası yardımcı olacaktır.
Türkiye'nin kaybedilen 10 yılını geri kazanma noktasında önemli adımlar atıldı. Özellikle sosyal güvenlik reformunun önemi herhalde yıllar sonra da anlaşılacaktır. Zaten bugün kriz var diyen 60 yaş altındaki emeklileri dinlemek bile kâbus gibi geliyor. Nedeninde katkısı olunan krizden şikâyetçi olmak çok zor olsa gerek. Tıpkı "aileyi batıran baba"dan kurtarıcı olarak yardım beklemek gibi bir durum.
Bugün yapılan uygulamalardan ziyade ek yapılması gerekenlerden de bahsedelim. Uzun vadede çözüm bekleyen reformlar yanında kısa vadeli yapılması gerekenlere de özel önem arz ediyor.
KRONİK İŞSİZLİK
Son haftalarda üzerine ısrarla titrediğim konuyu yeniden hatırlatmak istiyorum. Bugün Türkiye'nin yaşadığı işsizliğin önemli bir kısmı kroniktir.
Düz liselerde dümdüz yetişen mesleksiz gençlerimiz nasıl iş bulabilsin? Ekonominin en canlı olduğu yıllarda dahi işverenin uygun işçi bulamadığını biliyoruz. Hatta bir veya birkaç yıl öncesinde bile işsizlik oranımızın 2001 krizinin üzerinde olmasını nasıl izah edebiliriz. Kronik sorun çözülmediği sürece ekonomi canlansa bile işsizlik oranımız hep yüksek kalacaktır.
Kriz eğer fırsat ise Türkiye, 28 Şubat süreci ile oluşturduğu hiçbir mesleği olmayan işsizler ordusunun sorununu çözmelidir. İş artık tıkanmıştır. Bu işsizliğin ana kümesi 28 Şubat sürecinin uzun vadeli etkisinden başka bir şey değildir.
TRANSFER DEĞİL YATIRIM
Türkiye 2001 krizinde en fazla kamu ve banka sorunlarını yaşamıştı. Bu nedenle bankalarımızı reforma tâbi tutarken kamu ise adeta elini eteğini çekerek, borç öder duruma gelmişti.
Ülkemizin 90'lı yıllarda uygulanan şov politikalar ile yıllardır büyük altyapı yatırımları yapmadığını biliyoruz. Özel sektör odaklı yatırım hamlesi adeta 2002-2008 döneminde doygunluk noktasına vardı.
Artık sıra kamuda!
Hatta kamu yatırımlarında 2006 sonrasında başlaması beklenen büyük hamleler maalesef 2008'de bir kısım başlayabildi. GAP, KOP yatırımları buna çok güzel örneklerdir.
Türkiye krize karşı acil ihtiyaç haline gelen büyük altyapı yatırım hamlesini diğer bölgelere de yaymalıdır. Bugün güney bölgemizde kriz yok derecesinde bir hava vardır.
Türk milletini heyecanlandıracak büyük kamu yatırımları ile bütçe açık vererek ekonomik yapı desteklenmelidir.
FAKİR TEDBİRLERİ
Açıklanan son ekonomik paketi tek başına çözüm olarak değerlendiremeyiz. Öncelikle paket süre ile sınırlı ve kamu gelirlerinden feragat ediyor. Stok eritmeye yönelik bir paket. Oysa oto olsun konut olsun bu sektörler sıkıntıya rağmen krize karşı fiyat direnci gösteriyor. Siz kriz nedeni ile ciddi bir fiyat düşüşü yapan oto-emlak sektörü gördünüz mü?
Hükümetin vergi indirimleri tüketiciyi desteklerken aslında üreticinin krize karşı direnci artıyor. Oysa vergi indirimleri ile devletin geliri azalıyor, bütçe açığı artıyor. Bu nedenlerle önlemler paketi transfere dayalı fakir paketi olarak değerlendirilebilir.
Önlemler sadece bir öncü paket olarak düşünülürse çok iyi sonuçlar alınabilir. Kazanılan sürede adım adım gerçek paket devreye alınabilir. Mesela finans kesimi ile reel kesim arasında kopan bağlar yeniden bağlanabilir. Kamu yeni harcama politikalarını oluşturabilir, kamu bankalarını devreye alabilir.
Kısaca Türkiye alım gücünü indirimlerle artıracak önlemler yerine, gelirleri artıracak önlemlere ağırlık verebilir. İç talep kesilmesi aynı zamanda işsizliğin de bir türevi olarak düşünülürse gerçek çözümlere ulaşabiliriz.
Ormana bekçi almak yerine ormandan ürün üretecek istihdamı gerçekleştirmeliyiz. Yani paraları üretimden transfere değil, artırarak yeniden üretim sürecinin içine almalıyız.
İbrahim Karagül
Diyanet, tefsir ve diyalog
“Bunların amaçları nelerdir?” sorusunu soran yazar, kendi zannına göre Diyanet'e hakim olan bir ekibin yapmak istediklerini yedi maddede açıklamış:
“1. Kur'ân'ı kendi kafalarına göre yeniden tefsir etmek.”
Bu itham, yazarın “kendi kafasından” attığı bir iftiradır. Diyanet Kur'an tefsiri yapmadı ve yapmıyor. Diyanet'in ve Vakf'ın neşrettiği açıklamalı meal ve tefsir ise kafadan değil, Müslüman aklı kullanılarak sahih kaynaklara dayanılarak yapılmış çalışmalardır.
“2. Hadîsleri ayıklamak, kendi bilimsel kafalarına uymayan hadisler sahih de olsa atmak”
Hadisleri ayıklama işi, hadislerin ilk derlendiği ve toplandığı zamandan beri yapılan çok yararlı ve zaruri bir faaliyettir. Elbette hadis diye rivayet edilmiş birçok söz arasından, gerçek olarak Efendimiz'e (s.a.) ait olanları ayırmak ve olmayanları ayıklamak gerekir; bu büyük ve övgüye layık bir çalışmadır. Ayıklamada hem rivayet kaideleri kullanılır hem de Müslüman aklı kullanılır. Daha sahih rivayetlere, akıl ve ilme aykırı olan bir söz, senedinde bir kusur görülmese bile sahih kabul edilmez, ravinin yanıldığına hükmedilir ve buna da “Bâtın inkıtâ” denir, böyle bir ayıklama “metin tenkidi, iç tenkit” yoluyla yapılmış olur. Bu söylediklerim müctehid imamlar devrinden beri yapılan bir ilmi faaliyettir ve övgüye layıktır.
Usul sahih olmakla beraber uygulamada hata yapılırsa bu da, “hangi hadiste ve nasıl bir hata” sorusuna cevap verilerek tenkit edilir, tartışılır.
“3. İslâm'ı yeniden yorumlamak.”
Bunun neresi kötü. Elbette İslam her asırda yeniden yorumlanacak, eski yorumların yanlış, çağı geçmiş olanları yerine yeni ve doğru sanılanlar konacaktır. Bu noktada yapılmamasın gereken şey, “İslam'ın değişmez hükümlerini değiştirmeye kalkışmaktır”. Eğer böyle bir şey varsa açıkça ortaya konur, tenkit ve tashih edilir.
“4. Hepsi için söylemiyorum, bunların bazıları fıkıhsız ve şeriatsız bir İslâm istiyor.”
Ben Diyanet'te, “fıkıhsız ve şeriatsız bir İslam isteyen” kimse bulunduğunu bilmiyorum. Bilen varsa adını açıklasın, tanıyalım ve kendisiyle tartışalım, yapmak istediğini bir kamu hizmet alanı olan Diyanet'te değil, kendi özel mekanında/alanında yapmasını söyleyelim.
“5. Yine bunların bir kısmı Diyalogçudur. Yani zamanımızda üç ibrahimî din olduğuna, Ehl-i Kitab'ın da ehl-i necat ve ehl-i Cennet olduğuna inanırlar. Böylece Sünnî açıdan daire-i İslâm'dan çıkmış olurlar.”
Diyalogçuluk diye bir meslek veya mezhebin olduğunu yeni duydum. Bundan maksat, farklı din ve inanış sahipleri ile bir araya gelmek, karşılıklı olarak birbirini tanımak, dünyanın ortak problemlerine çare bulmaya çalışmak (herkese göre iyi olanı gerçekleştirmek ve kötü olanı engellemek), dini tebliğ etmek ise bunu teşvik etmek gerekir.
Diyalogdan maksat, Hristiyanlık propagandasına alet olmak, ötekinin hatırı için kendi değerlerinden vaz geçmek veya bunları “yumuşatmak, bozmak…” ise bunu Diyanet de yapamaz, herhangi bir Müslüman da yapamaz.
“İbrâhîmî din”den maksat, Allah Teâlâ'nın Hz. İbrâhîm'e vahyettiği “hanîf (şirkten arınmış tevhîde dayalı) Müslümanlık” ise, bizim dinimiz olan İslam da Yahudili ve Hristiyanlığın aslı da bu manada İslam'dır, hanîftir ve bu dinin, Hz. İbrâhim'den beri –Cahiliyye Araplarında bile- bazı izleri devam etmekte idi. Ama bu ifadeden maksat “bugün mevcut ve bozulmuş halleri ile Yahudilik ve Hristiyanlık” ise bunlara İbrâhîmî demek yanlıştır (Âl-i İmrân:3/67).
Diyanet'e bunu diyen var mı, varsa kim?
Devam edeceğim.
Hayrettin Karaman
13.03.2009
“1. Kur'ân'ı kendi kafalarına göre yeniden tefsir etmek.”
Bu itham, yazarın “kendi kafasından” attığı bir iftiradır. Diyanet Kur'an tefsiri yapmadı ve yapmıyor. Diyanet'in ve Vakf'ın neşrettiği açıklamalı meal ve tefsir ise kafadan değil, Müslüman aklı kullanılarak sahih kaynaklara dayanılarak yapılmış çalışmalardır.
“2. Hadîsleri ayıklamak, kendi bilimsel kafalarına uymayan hadisler sahih de olsa atmak”
Hadisleri ayıklama işi, hadislerin ilk derlendiği ve toplandığı zamandan beri yapılan çok yararlı ve zaruri bir faaliyettir. Elbette hadis diye rivayet edilmiş birçok söz arasından, gerçek olarak Efendimiz'e (s.a.) ait olanları ayırmak ve olmayanları ayıklamak gerekir; bu büyük ve övgüye layık bir çalışmadır. Ayıklamada hem rivayet kaideleri kullanılır hem de Müslüman aklı kullanılır. Daha sahih rivayetlere, akıl ve ilme aykırı olan bir söz, senedinde bir kusur görülmese bile sahih kabul edilmez, ravinin yanıldığına hükmedilir ve buna da “Bâtın inkıtâ” denir, böyle bir ayıklama “metin tenkidi, iç tenkit” yoluyla yapılmış olur. Bu söylediklerim müctehid imamlar devrinden beri yapılan bir ilmi faaliyettir ve övgüye layıktır.
Usul sahih olmakla beraber uygulamada hata yapılırsa bu da, “hangi hadiste ve nasıl bir hata” sorusuna cevap verilerek tenkit edilir, tartışılır.
“3. İslâm'ı yeniden yorumlamak.”
Bunun neresi kötü. Elbette İslam her asırda yeniden yorumlanacak, eski yorumların yanlış, çağı geçmiş olanları yerine yeni ve doğru sanılanlar konacaktır. Bu noktada yapılmamasın gereken şey, “İslam'ın değişmez hükümlerini değiştirmeye kalkışmaktır”. Eğer böyle bir şey varsa açıkça ortaya konur, tenkit ve tashih edilir.
“4. Hepsi için söylemiyorum, bunların bazıları fıkıhsız ve şeriatsız bir İslâm istiyor.”
Ben Diyanet'te, “fıkıhsız ve şeriatsız bir İslam isteyen” kimse bulunduğunu bilmiyorum. Bilen varsa adını açıklasın, tanıyalım ve kendisiyle tartışalım, yapmak istediğini bir kamu hizmet alanı olan Diyanet'te değil, kendi özel mekanında/alanında yapmasını söyleyelim.
“5. Yine bunların bir kısmı Diyalogçudur. Yani zamanımızda üç ibrahimî din olduğuna, Ehl-i Kitab'ın da ehl-i necat ve ehl-i Cennet olduğuna inanırlar. Böylece Sünnî açıdan daire-i İslâm'dan çıkmış olurlar.”
Diyalogçuluk diye bir meslek veya mezhebin olduğunu yeni duydum. Bundan maksat, farklı din ve inanış sahipleri ile bir araya gelmek, karşılıklı olarak birbirini tanımak, dünyanın ortak problemlerine çare bulmaya çalışmak (herkese göre iyi olanı gerçekleştirmek ve kötü olanı engellemek), dini tebliğ etmek ise bunu teşvik etmek gerekir.
Diyalogdan maksat, Hristiyanlık propagandasına alet olmak, ötekinin hatırı için kendi değerlerinden vaz geçmek veya bunları “yumuşatmak, bozmak…” ise bunu Diyanet de yapamaz, herhangi bir Müslüman da yapamaz.
“İbrâhîmî din”den maksat, Allah Teâlâ'nın Hz. İbrâhîm'e vahyettiği “hanîf (şirkten arınmış tevhîde dayalı) Müslümanlık” ise, bizim dinimiz olan İslam da Yahudili ve Hristiyanlığın aslı da bu manada İslam'dır, hanîftir ve bu dinin, Hz. İbrâhim'den beri –Cahiliyye Araplarında bile- bazı izleri devam etmekte idi. Ama bu ifadeden maksat “bugün mevcut ve bozulmuş halleri ile Yahudilik ve Hristiyanlık” ise bunlara İbrâhîmî demek yanlıştır (Âl-i İmrân:3/67).
Diyanet'e bunu diyen var mı, varsa kim?
Devam edeceğim.
Hayrettin Karaman
13.03.2009
Diyanet, ılımlı İslam, tekfir
Köşe yazarı ne diyordu? “…Ehl-i Kitab'ın da ehl-i necat ve ehl-i Cennet olduğuna inanırlar. Böylece Sünnî açıdan daire-i İslâm'dan çıkmış olurlar.”
Diyanet'te, “Ehl-i kitabın (bugün yaşayan ve resmi akideyi benimseyen Yahudi ve Hristiyanların) cennete gireceğini söyleyen bir fetva heyeti yoktur. Böyle bir söz söylenmemiştir. Diyanet dışında bu konuda konuşanların söylediği de böyle değildir, onlar da “İnançları ne olursa olsun Ehl-i kitap cennete girer” demiyorlar, “tevhidi, ahirete imanı, amel-i salihi, bildikleri, doğru yoldan haberdar oldukları takdirde Kur'an'ı ve Son Peygamber'i inkar etmemeyi” şart koşuyorlar.
Bu zat (köşe yazarı) ne ilahiyat okumuş ne de eski usulde okuyarak icazet almış, ama bir yandan Ehl-i sünnet adına (onları temsilen) konuşuyor, bir yandan da Eh-i sünnet adına (Sünnî açıdan) bazı Müslümanları tekfir ediyor (dinden çıkarıyor, kâfir olduklarını söylüyor).
Bırakın bu köşe yazarını, icazetli veya diplomalı birkaç alim bile Ehl-i sünnet adına konuşamaz, kendilerini Ehl-i sünnetin yerine koyamaz. Ehl-i sünnetlik nerede başlar, nerede biter konusu sanıldığı kadar kolay belirlenecek bir konu da değildir. Ehl-i sünnet içinde (birinin cennete soktuğunu diğeri cehenneme sokacak kadar) önemli farklı görüşler vardır. Ayrıca Ehl-i sünneten bazı alimler, diğer bazı Sünnî alimleri Ehl-i sünnetten saymazlar. Bütün bunlara rağmen, Ehl-i sünnet dışı kabul edilen grupların, alametleri sayılacak özellikler (farklı inanç ve yorumları) göz önüne alınarak -buradan bakılarak- Ehl-i sünnetin olmazsa olmaz özellikleri ortaya konabilir. İşte bu özelliklerden biri de -meselâ Hâricîlerden farklı olarak- tekfir konusunda görülür. Ehl-i sünnet, aksine en küçük bir delil, bir işaret bulundukça müminleri tekfir etmezler; yani onlara kâfir demezler. İşte bazı ifadeleri:
“Bir kimsenin sarf ettiği bir söz, birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa, müftünün onu tercih etmesi gerekir. Zira Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan esastır… Şu var ki, bu adamın niyeti küfür değilse Müslümandır, fakat niyeti küfür ise müftünün fetvası onu kurtarmaz” (Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Ehl-i sünnet itikadı, s.68)
“Bir kimse, kendini imana sokan (mümin kılan) inancı inkar etmedikçe hiçbir şey onu dinden çıkarmaz… Dinden çıkardığı kesin olan bir durum varsa bununla hükmedilir, eğer dinden çıkardığı konusunda şüphe varsa buna (kâfir olduğuna) hükmedilmez. Çünkü sabit olan Müslümanlık şüphe ile ortadan kalkmaz; İslam ağır basar. Bir alime bu konu getirildiğinde hemen Müslümanları tekfir etmeye kalkışmak ona yakışmaz… Kafir olmak (birine kâfir demek) çok ağır bir hükümdür. Müminin dinden çıkmadığını ifade eden bir tek rivayet bulduğumda mümine kâfir demem… Bir meselede kişiyi dinden çıkaran birçok yorum (delil) olsa ama dinden çıkarmayan da bir tek yorum bulunsa, müftüye düşen, Müslüman hakkında iyi zan besleyerek mümini dinden çıkarmayan yoruma meyletmek, onunla hükmetmektir… Müminin sözünü güzele (dine uygun olana) yorumlamak mümkün olduğu veya onun dinden çıktığı konusunda, zayıf bir rivayet de olsa bir ihtilaf bulunduğu takdirde Müslümanın kâfir olduğuna fetva verilmez. Küfre götürdüğü söylenen sözlerin çoğu böyledir, bunlara göre müminler tekfir edilemez; ben bunlara dayanarak müminleri tekfir etmemeyi kendim için gerekli kıldım…” (İbn Âbidîn, III, s. 310, Mürted bahsi)).
“6. ABD,İsrail, Papalık ve AB'nin istediği ılımlı, evcil, sulandırılmış bir İslâm ortaya koymak isterler.”
“7. İslâm'ın cihad farzını askıya alırlar.”
Bugün Diyanet'te, bu iki maddede ileri sürülen ithama muhatap olacak, bunları yapan bir yetkili şahıs ve kurul yoktur. Bu sözler de sorumluluğundan korkmadan, günaha karşı cür'etle söylenmiş sözlerdir.
Devam edeceğim.
Hayrettin Karaman
Diyanet'te, “Ehl-i kitabın (bugün yaşayan ve resmi akideyi benimseyen Yahudi ve Hristiyanların) cennete gireceğini söyleyen bir fetva heyeti yoktur. Böyle bir söz söylenmemiştir. Diyanet dışında bu konuda konuşanların söylediği de böyle değildir, onlar da “İnançları ne olursa olsun Ehl-i kitap cennete girer” demiyorlar, “tevhidi, ahirete imanı, amel-i salihi, bildikleri, doğru yoldan haberdar oldukları takdirde Kur'an'ı ve Son Peygamber'i inkar etmemeyi” şart koşuyorlar.
Bu zat (köşe yazarı) ne ilahiyat okumuş ne de eski usulde okuyarak icazet almış, ama bir yandan Ehl-i sünnet adına (onları temsilen) konuşuyor, bir yandan da Eh-i sünnet adına (Sünnî açıdan) bazı Müslümanları tekfir ediyor (dinden çıkarıyor, kâfir olduklarını söylüyor).
Bırakın bu köşe yazarını, icazetli veya diplomalı birkaç alim bile Ehl-i sünnet adına konuşamaz, kendilerini Ehl-i sünnetin yerine koyamaz. Ehl-i sünnetlik nerede başlar, nerede biter konusu sanıldığı kadar kolay belirlenecek bir konu da değildir. Ehl-i sünnet içinde (birinin cennete soktuğunu diğeri cehenneme sokacak kadar) önemli farklı görüşler vardır. Ayrıca Ehl-i sünneten bazı alimler, diğer bazı Sünnî alimleri Ehl-i sünnetten saymazlar. Bütün bunlara rağmen, Ehl-i sünnet dışı kabul edilen grupların, alametleri sayılacak özellikler (farklı inanç ve yorumları) göz önüne alınarak -buradan bakılarak- Ehl-i sünnetin olmazsa olmaz özellikleri ortaya konabilir. İşte bu özelliklerden biri de -meselâ Hâricîlerden farklı olarak- tekfir konusunda görülür. Ehl-i sünnet, aksine en küçük bir delil, bir işaret bulundukça müminleri tekfir etmezler; yani onlara kâfir demezler. İşte bazı ifadeleri:
“Bir kimsenin sarf ettiği bir söz, birçok yönleriyle küfrü gerektiriyor da bir yönüyle küfürden kurtarıyorsa, müftünün onu tercih etmesi gerekir. Zira Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan esastır… Şu var ki, bu adamın niyeti küfür değilse Müslümandır, fakat niyeti küfür ise müftünün fetvası onu kurtarmaz” (Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Ehl-i sünnet itikadı, s.68)
“Bir kimse, kendini imana sokan (mümin kılan) inancı inkar etmedikçe hiçbir şey onu dinden çıkarmaz… Dinden çıkardığı kesin olan bir durum varsa bununla hükmedilir, eğer dinden çıkardığı konusunda şüphe varsa buna (kâfir olduğuna) hükmedilmez. Çünkü sabit olan Müslümanlık şüphe ile ortadan kalkmaz; İslam ağır basar. Bir alime bu konu getirildiğinde hemen Müslümanları tekfir etmeye kalkışmak ona yakışmaz… Kafir olmak (birine kâfir demek) çok ağır bir hükümdür. Müminin dinden çıkmadığını ifade eden bir tek rivayet bulduğumda mümine kâfir demem… Bir meselede kişiyi dinden çıkaran birçok yorum (delil) olsa ama dinden çıkarmayan da bir tek yorum bulunsa, müftüye düşen, Müslüman hakkında iyi zan besleyerek mümini dinden çıkarmayan yoruma meyletmek, onunla hükmetmektir… Müminin sözünü güzele (dine uygun olana) yorumlamak mümkün olduğu veya onun dinden çıktığı konusunda, zayıf bir rivayet de olsa bir ihtilaf bulunduğu takdirde Müslümanın kâfir olduğuna fetva verilmez. Küfre götürdüğü söylenen sözlerin çoğu böyledir, bunlara göre müminler tekfir edilemez; ben bunlara dayanarak müminleri tekfir etmemeyi kendim için gerekli kıldım…” (İbn Âbidîn, III, s. 310, Mürted bahsi)).
“6. ABD,İsrail, Papalık ve AB'nin istediği ılımlı, evcil, sulandırılmış bir İslâm ortaya koymak isterler.”
“7. İslâm'ın cihad farzını askıya alırlar.”
Bugün Diyanet'te, bu iki maddede ileri sürülen ithama muhatap olacak, bunları yapan bir yetkili şahıs ve kurul yoktur. Bu sözler de sorumluluğundan korkmadan, günaha karşı cür'etle söylenmiş sözlerdir.
Devam edeceğim.
Hayrettin Karaman
SP’nin seçim stratejisi üzerine!
Bana kalırsa SP seçim şansını riske sokuyor..
Hasan Aksay’la konuştum da, o da aynı fikirde. Ankara’da eski milletvekillerinin katıldıkları toplantıda, bizim gazetecilerle Bekaroğlu’nun toplantısında söylediğim şeyi söylemiş.
Esasen ben bunu daha önce de yazdım.
SP’nin seçim stratejisini İl Genel Meclisi üzerine kurması gerekirdi.. Ama belediye başkanlığı ve belediye meclisi üzerine bir kampanya yürütülüyor..
Bekaroğlu’nun haklı olduğu bir nokta var. O da, Doğan Mediası dışındaki basın SP’ye fazla bir yer vermiyor.. Bu da SP’yi Doğan Mediasının yanına iteliyor.. Bu durum da AK Parti’ye yakın çevreler tarafından başkasının bahçesinden bizim bahçeyi taşlamak olarak algılanıyor..
Doğan Mediası aslında bir taşla iki kuş vuruyor. Hem SP’yi AK Parti tabanından uzaklaştırarak marjinalleştiriyor, hem de AK Parti’ye zarar vermek istiyor..
Bekaroğlu’na DM’nin kapılarını böylesine açmasının sebebi bu..
Bekaroğlu sesini duyurmak için bir yerden konuşması gerek, ama gittiği yer ötekilerin evi olunca onların çizdiği çerçevede ve onların sordukları sorulara cevap vermek zorunda kalıyor..
Sonunda vahim sonuçlar da ortaya çıkmıyor değil. Biri Silivri’yi Guantanamo’ya benzetiyor, öteki tersanedeki iş kazalarından yola çıkıp Erdoğan’ı Peres’e benzetiyor..
Bunlar Tuncay Özkan’ın programına çıkıp “gazanız mübarek olsun” dendiğinde ortaya çıkan duruma benziyor..
Sonuçta keskin sirke küpüne zarar veriyor. Haddinden fazla şiddet gayedeki hikmeti yok ediyor..
Bana kalırsa SP tabanı ile AK Parti tabanını birbirinden uzaklaştıracak bir üslub, her iki partiye de fayda sağlamaz. Bundan sadece CHP ve onu destekleyenler kârlı çıkar..
Muhalefetin, siyasi tartışmanın üslubu maalesef ki bizde çok iyi değil.. Sevdiğimize toz kondurmuyoruz, sevmediğimizi ise en acımasız bir bir şekilde suçluyoruz..
Siyasi partiler hakkında yazı yazmak da zor.. Ne yazarsanız yazın, bazıları hemen tepki veriyor.. Asla eleştiriye tahammülleri yok.. Hemen niyet okuyorlar ve ona dayalı komplolar üretiyorlar.. Bazıları için siyasette iki renk var: Siyah ve beyaz. Bizdensen “sütten çıkmış ak kaşık”sın, değilsen, hain.. Kötü.. Ajan..
Aslında bana kalırsa insaflı bir eleştiri, ucuz bir amigoluktan daha değerlidir..
Birilerinin politika ile uğraşanlara, “Eğer rakibin için söylediğin şey onda yoksa, sen o şeyi yapmış gibi hesaba çekileceksin” demesi gerek..
Siyaset, maslahat (sulhetme) meselesi olması gerekirken, maalesef düşmanlık vesilesi oluyor. İnanın, Osmanlı döneminde 300 yıl önce Müslümanların Yezidilere gösterdiği anlayışı, ya da Hindistan’da Hindulara, Sihlere, İran’da Mecusilere gösterdiğimiz anlayışı bugün Müslümanlar birbirine göstermiyor!
Kimsenin de siyasetname filan okuduğu yok zaten.. Birileri sokakları bayrakla donatmayı siyaset yapmak zannediyor.. Adaylar ise toplum mühendisliğine soyunuyorlar..
Aday için seçmenin elindeki oy, aslanın ağzındaki ekmek gibi bir şey. Bir canbazlık yapıp, bir illüzyon gerçekleştirip onu alması gerek.. Kimi kirpi gibi dikenlerini kabartıyor, kimi tavuskuşu gibi rengarenk kuyruklarını açıp göz boyamaya çalışıyor.. Kimi burnundan soluyor.. Kimi tilkiyi, kimi boğayı taklit ediyor..
Mesela SP, AK Parti’ye yüklenmek yerine, yine eleştirilerini yapsın ama, daha insaflı ve daha kucaklayıcı bir dil kullanarak, İl Genel Meclisi’nde SP’ye oy verilmesini isteyerek, AK Parti’nin aynı dünya görüşünden kendisine yeni ve güçlü bir alternatif oluşturması için, siyasete derinlik, renk ve ciddiyet kazandırma adına, SP’nin öne çıkmasını sağlayacak bir proje ortaya atsaydı, bugün CHP korkusuna AK Parti’ye gidecek olanların önemli bir kesiminin İl Genel Meclisi’nde oyunu alabilirdi. Bu da SP’nin ülke genelindeki oy oranını gösteren önemli bir gelişme olurdu..
Şimdi AK Partililerin penceresinden bakınca, SP, Doğan Mediası’nda AK Parti’yi eleştirirken sanki CHP’nin yanına savrulmuş gibi bir hava çıkıyor.. Onun için Erdoğan, SP’ye hiç dokunmuyor.. Çünkü bu durum artık bu saatten sonra işine yarıyor.. Doğan Media’nın SP’ye kapılarını aralaması, SP’nin programına ve kadrosuna güvenden, demokrasi aşkından kaynaklanmıyor.
Kuşkusuz SP için AK Parti mediası kendilerine kapıyı açmayınca tek yön, mecburi istikamet gibi gözüküyor.. Ancak Doğan Grubu da bu fırsatı sonuna kadar kullanmak istiyor..
Tabii, CHP, Ergenekon ve Doğan Media’ya yönelik eleştiriler konusunda SP’den beklenen tavır da, konuk olduğu yer açısından uygun düşmeyince, SP bu işte kaybeden taraf oluyor.
Madem böyle bir yol seçildi, o zaman mesajlara dikkat etmek, siyasi parti adı vererek eleştiri değil, yanlışı yapan değil, yanlışın kendisine karşı çıkarak yani genelleme yaparak ve birtakım tuzak programlardan kaçınarak bu zarar en aza indirilebilir..
Ben hâlâ, İl Genel Meclisi konusunun akıllarda tutulmasından yanayım. SP’nin toplam oyunu belirleyecek olan Belediye Başkanlığı ve Belediye Meclisinden önce İl Genel Meclisi oylarıdır.. Eğer daha önce AK Parti’deyken, bu seçimde CHP’ye geçen bölgelerde SP’nin oyları AK Parti’nin kaybetme sebebi olarak anlaşılırsa, bir sonraki seçimlerde SP’nin o bölgelerdeki başarı şansının da riske girmiş olacağını unutmamak gerek..
Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler. Bizler okyanus kenarında kumdan evcikler yapan çocuklar gibiyiz. Sonuçta herkes yaptıkları ve söyledikleri ile ya kendi cennetine sırtında tuğla, ya da kendi cehennemine sırtında odun taşıyor..
Allahım bizi affet. Hakkı Hakk, batılı batıl görenlerden ve Hak’da toplananlardan eyle..
Selam ve dua ile.
Abdurrahman Dilipak
Hasan Aksay’la konuştum da, o da aynı fikirde. Ankara’da eski milletvekillerinin katıldıkları toplantıda, bizim gazetecilerle Bekaroğlu’nun toplantısında söylediğim şeyi söylemiş.
Esasen ben bunu daha önce de yazdım.
SP’nin seçim stratejisini İl Genel Meclisi üzerine kurması gerekirdi.. Ama belediye başkanlığı ve belediye meclisi üzerine bir kampanya yürütülüyor..
Bekaroğlu’nun haklı olduğu bir nokta var. O da, Doğan Mediası dışındaki basın SP’ye fazla bir yer vermiyor.. Bu da SP’yi Doğan Mediasının yanına iteliyor.. Bu durum da AK Parti’ye yakın çevreler tarafından başkasının bahçesinden bizim bahçeyi taşlamak olarak algılanıyor..
Doğan Mediası aslında bir taşla iki kuş vuruyor. Hem SP’yi AK Parti tabanından uzaklaştırarak marjinalleştiriyor, hem de AK Parti’ye zarar vermek istiyor..
Bekaroğlu’na DM’nin kapılarını böylesine açmasının sebebi bu..
Bekaroğlu sesini duyurmak için bir yerden konuşması gerek, ama gittiği yer ötekilerin evi olunca onların çizdiği çerçevede ve onların sordukları sorulara cevap vermek zorunda kalıyor..
Sonunda vahim sonuçlar da ortaya çıkmıyor değil. Biri Silivri’yi Guantanamo’ya benzetiyor, öteki tersanedeki iş kazalarından yola çıkıp Erdoğan’ı Peres’e benzetiyor..
Bunlar Tuncay Özkan’ın programına çıkıp “gazanız mübarek olsun” dendiğinde ortaya çıkan duruma benziyor..
Sonuçta keskin sirke küpüne zarar veriyor. Haddinden fazla şiddet gayedeki hikmeti yok ediyor..
Bana kalırsa SP tabanı ile AK Parti tabanını birbirinden uzaklaştıracak bir üslub, her iki partiye de fayda sağlamaz. Bundan sadece CHP ve onu destekleyenler kârlı çıkar..
Muhalefetin, siyasi tartışmanın üslubu maalesef ki bizde çok iyi değil.. Sevdiğimize toz kondurmuyoruz, sevmediğimizi ise en acımasız bir bir şekilde suçluyoruz..
Siyasi partiler hakkında yazı yazmak da zor.. Ne yazarsanız yazın, bazıları hemen tepki veriyor.. Asla eleştiriye tahammülleri yok.. Hemen niyet okuyorlar ve ona dayalı komplolar üretiyorlar.. Bazıları için siyasette iki renk var: Siyah ve beyaz. Bizdensen “sütten çıkmış ak kaşık”sın, değilsen, hain.. Kötü.. Ajan..
Aslında bana kalırsa insaflı bir eleştiri, ucuz bir amigoluktan daha değerlidir..
Birilerinin politika ile uğraşanlara, “Eğer rakibin için söylediğin şey onda yoksa, sen o şeyi yapmış gibi hesaba çekileceksin” demesi gerek..
Siyaset, maslahat (sulhetme) meselesi olması gerekirken, maalesef düşmanlık vesilesi oluyor. İnanın, Osmanlı döneminde 300 yıl önce Müslümanların Yezidilere gösterdiği anlayışı, ya da Hindistan’da Hindulara, Sihlere, İran’da Mecusilere gösterdiğimiz anlayışı bugün Müslümanlar birbirine göstermiyor!
Kimsenin de siyasetname filan okuduğu yok zaten.. Birileri sokakları bayrakla donatmayı siyaset yapmak zannediyor.. Adaylar ise toplum mühendisliğine soyunuyorlar..
Aday için seçmenin elindeki oy, aslanın ağzındaki ekmek gibi bir şey. Bir canbazlık yapıp, bir illüzyon gerçekleştirip onu alması gerek.. Kimi kirpi gibi dikenlerini kabartıyor, kimi tavuskuşu gibi rengarenk kuyruklarını açıp göz boyamaya çalışıyor.. Kimi burnundan soluyor.. Kimi tilkiyi, kimi boğayı taklit ediyor..
Mesela SP, AK Parti’ye yüklenmek yerine, yine eleştirilerini yapsın ama, daha insaflı ve daha kucaklayıcı bir dil kullanarak, İl Genel Meclisi’nde SP’ye oy verilmesini isteyerek, AK Parti’nin aynı dünya görüşünden kendisine yeni ve güçlü bir alternatif oluşturması için, siyasete derinlik, renk ve ciddiyet kazandırma adına, SP’nin öne çıkmasını sağlayacak bir proje ortaya atsaydı, bugün CHP korkusuna AK Parti’ye gidecek olanların önemli bir kesiminin İl Genel Meclisi’nde oyunu alabilirdi. Bu da SP’nin ülke genelindeki oy oranını gösteren önemli bir gelişme olurdu..
Şimdi AK Partililerin penceresinden bakınca, SP, Doğan Mediası’nda AK Parti’yi eleştirirken sanki CHP’nin yanına savrulmuş gibi bir hava çıkıyor.. Onun için Erdoğan, SP’ye hiç dokunmuyor.. Çünkü bu durum artık bu saatten sonra işine yarıyor.. Doğan Media’nın SP’ye kapılarını aralaması, SP’nin programına ve kadrosuna güvenden, demokrasi aşkından kaynaklanmıyor.
Kuşkusuz SP için AK Parti mediası kendilerine kapıyı açmayınca tek yön, mecburi istikamet gibi gözüküyor.. Ancak Doğan Grubu da bu fırsatı sonuna kadar kullanmak istiyor..
Tabii, CHP, Ergenekon ve Doğan Media’ya yönelik eleştiriler konusunda SP’den beklenen tavır da, konuk olduğu yer açısından uygun düşmeyince, SP bu işte kaybeden taraf oluyor.
Madem böyle bir yol seçildi, o zaman mesajlara dikkat etmek, siyasi parti adı vererek eleştiri değil, yanlışı yapan değil, yanlışın kendisine karşı çıkarak yani genelleme yaparak ve birtakım tuzak programlardan kaçınarak bu zarar en aza indirilebilir..
Ben hâlâ, İl Genel Meclisi konusunun akıllarda tutulmasından yanayım. SP’nin toplam oyunu belirleyecek olan Belediye Başkanlığı ve Belediye Meclisinden önce İl Genel Meclisi oylarıdır.. Eğer daha önce AK Parti’deyken, bu seçimde CHP’ye geçen bölgelerde SP’nin oyları AK Parti’nin kaybetme sebebi olarak anlaşılırsa, bir sonraki seçimlerde SP’nin o bölgelerdeki başarı şansının da riske girmiş olacağını unutmamak gerek..
Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler. Bizler okyanus kenarında kumdan evcikler yapan çocuklar gibiyiz. Sonuçta herkes yaptıkları ve söyledikleri ile ya kendi cennetine sırtında tuğla, ya da kendi cehennemine sırtında odun taşıyor..
Allahım bizi affet. Hakkı Hakk, batılı batıl görenlerden ve Hak’da toplananlardan eyle..
Selam ve dua ile.
Abdurrahman Dilipak
Bu ülkede ileri gelenler ve ileri gidenler her zaman vardır
Turgut Özal'ın mimarı olduğu 1980'in 24 Ocak ekonomide yeniden yapılanma kararları açıklandıktan sonra, sol görüşleriyle bilinen bir iktisat profesörü ile bir söyleşi yapmıştım.
Milliyet gazetesinde yayınlanan bu söyleşide, sol eğilimli profesör Özal'ı ve onun aldığı kararları övmüştü. Profesöre göre Türk ekonomisi bu kararlarla dünya ile eşgüdüme girecek ve kronik döviz yokluğuna dayalı krizler sarmalından çıkacaktı.
Bu söyleşinin yayınlandığı gün, sol görüşlü iktisatçı ile Beyoğlu'nda entelektüellerin takıldığı bir lokalde buluştuk.
Karşılıklı oturup sohbet ederken, bizi gören o günlerin ünlü bir ressamı yanımıza gelip, sohbetimize katıldı.
Ressam sol görüşlü iktisatçıyı medeni cesaretinden ötürü övdü.
O da Özal'ın reformlarını beğendiğini ve sol kesimin Özal'dan nefret etmesine karşın, ülke yararına olacak kararları desteklemenin doğru olduğunu söyledi.
Bizler böyle konuşurken, aralarında köşe yazarlarının da bulunduğu o dönemin ünlü solcularından küçük bir grup lokale geldi.
Bu grup bizi görünce masamıza doğru yöneldiler.
İçlerinden biri o gün benimle yaptığı söyleşisi yayınlanan iktisatçıya ağzına geleni söylemeye başladı. Sol görüşlü bir insanın Turgut Özal'ı beğenip desteklemesinin ideolojik ihanet olduğunu falan söyledi.
"Ben de söylemiştim"
Bu grup gelmeden önce yanımıza oturup o iktisatçıyı söyleşisinden ötürü kutlayan ressam, bu durumu dikkatle izlemekteydi.
İktisatçıyı ağır bir dille eleştiren ve ihanetle suçlayan sol entelektüelin sözleri bitince bizim ressam ayağa kalktı.
- Bir saattir ben de bunları anlatmaya çalışıyorum. Özal'ı desteklemenin ihanet olduğunu ben de söyledim ama bir türlü anlatamadım, dedi.
Türkiye'de belirli sürenin üzerinde gazetecilik yapmış veya siyasetle ilişkili bir mesleği icra etmişseniz, böyle durumlara defalarca tanık olursunuz.
Hep anlatılır ya.
Dünya Savaşı'nın sonu yaklaşırken ve yenilmişlik Osmanlı'nın başkentinde yokluklar ve yoksulluk biçiminde yansımalarını gösterirken, Beylerbeyi Sarayı'nda "Ev hapsi" yaşayan devrik Padişah 2'nci Abdülhamit ölür.
Devrik padişahın Beyazıt Camisi'ndeki cenaze törenine başta Sadrazam Talat Paşa olmak üzere onu devirip tahttan indiren İttihat ve Terakki'nin bütün önde gelenleri katılırlar.
Halk da yüz binlerle cenazeye katılıp, eski barış ve bolluk günlerini simgeleyen 2'nci Abdülhamit'e son görevlerini ifa ederler.
Cenaze namazının sonunda imam cemaate "Merhumu nasıl bilirdiniz " diye sorunca, tabutun önünde saf tutmuş olan İttihat Terakki'nin önde gelenleri de cemaatle birlikte "İyi bilirdik" diye bağırırlar.
Bunun üzerine Talat Paşa yanındaki kişinin kulağına eğilir...
- Madem Abdülhamit'i iyi bilirdik, o zaman niye devirdik ki, der.
Bu hep böyle değil midir?
Poster üretimi
Yıllar önce yaptığım bir dizi röportajda büyük bir matbaanın sahibi olan girişimci, "Nasıl böyle büyük bir matbaaya sahip oldunuz" diye sorduğumda, "27 Mayıs günü darbeyi öğrendiğimiz zaman Cemal Gürsel'in resmini poster yapmayı akıl ederek bu matbaayı kurdum" demişti.
12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ertesinde konuğum olan bir yabancı gazeteciyi bir İstanbul lokantasında akşam yemeğine götürmüştüm. Lokantadaki masalardan birinde 12 Eylül'ün Başbakanı Bülent Ulusu konuklarıyla, bir diğer masada da 12 Eylül'ün Çankaya'dan indirdiği İhsan Sabri Çağlayangil kendi konuklarıyla yemek yemekteydiler.
Konuğum olan yabancı gazeteciye onları işaret edip "Bu deviren, bu da devrilen" dedim.
Yabancı gazeteci "Devirenin ve devrilenin aynı çatı altında bulunabilmeleri Türkiye'ye özgü hoş bir durum" dedi.
Ben de "Bizde siyasi rakipler bazen hapishanelerde de aynı koğuşları paylaşırlar" diyerek hoş durumumuzu daha fazla açmıştım.
Mehmet Barlas
Milliyet gazetesinde yayınlanan bu söyleşide, sol eğilimli profesör Özal'ı ve onun aldığı kararları övmüştü. Profesöre göre Türk ekonomisi bu kararlarla dünya ile eşgüdüme girecek ve kronik döviz yokluğuna dayalı krizler sarmalından çıkacaktı.
Bu söyleşinin yayınlandığı gün, sol görüşlü iktisatçı ile Beyoğlu'nda entelektüellerin takıldığı bir lokalde buluştuk.
Karşılıklı oturup sohbet ederken, bizi gören o günlerin ünlü bir ressamı yanımıza gelip, sohbetimize katıldı.
Ressam sol görüşlü iktisatçıyı medeni cesaretinden ötürü övdü.
O da Özal'ın reformlarını beğendiğini ve sol kesimin Özal'dan nefret etmesine karşın, ülke yararına olacak kararları desteklemenin doğru olduğunu söyledi.
Bizler böyle konuşurken, aralarında köşe yazarlarının da bulunduğu o dönemin ünlü solcularından küçük bir grup lokale geldi.
Bu grup bizi görünce masamıza doğru yöneldiler.
İçlerinden biri o gün benimle yaptığı söyleşisi yayınlanan iktisatçıya ağzına geleni söylemeye başladı. Sol görüşlü bir insanın Turgut Özal'ı beğenip desteklemesinin ideolojik ihanet olduğunu falan söyledi.
"Ben de söylemiştim"
Bu grup gelmeden önce yanımıza oturup o iktisatçıyı söyleşisinden ötürü kutlayan ressam, bu durumu dikkatle izlemekteydi.
İktisatçıyı ağır bir dille eleştiren ve ihanetle suçlayan sol entelektüelin sözleri bitince bizim ressam ayağa kalktı.
- Bir saattir ben de bunları anlatmaya çalışıyorum. Özal'ı desteklemenin ihanet olduğunu ben de söyledim ama bir türlü anlatamadım, dedi.
Türkiye'de belirli sürenin üzerinde gazetecilik yapmış veya siyasetle ilişkili bir mesleği icra etmişseniz, böyle durumlara defalarca tanık olursunuz.
Hep anlatılır ya.
Dünya Savaşı'nın sonu yaklaşırken ve yenilmişlik Osmanlı'nın başkentinde yokluklar ve yoksulluk biçiminde yansımalarını gösterirken, Beylerbeyi Sarayı'nda "Ev hapsi" yaşayan devrik Padişah 2'nci Abdülhamit ölür.
Devrik padişahın Beyazıt Camisi'ndeki cenaze törenine başta Sadrazam Talat Paşa olmak üzere onu devirip tahttan indiren İttihat ve Terakki'nin bütün önde gelenleri katılırlar.
Halk da yüz binlerle cenazeye katılıp, eski barış ve bolluk günlerini simgeleyen 2'nci Abdülhamit'e son görevlerini ifa ederler.
Cenaze namazının sonunda imam cemaate "Merhumu nasıl bilirdiniz " diye sorunca, tabutun önünde saf tutmuş olan İttihat Terakki'nin önde gelenleri de cemaatle birlikte "İyi bilirdik" diye bağırırlar.
Bunun üzerine Talat Paşa yanındaki kişinin kulağına eğilir...
- Madem Abdülhamit'i iyi bilirdik, o zaman niye devirdik ki, der.
Bu hep böyle değil midir?
Poster üretimi
Yıllar önce yaptığım bir dizi röportajda büyük bir matbaanın sahibi olan girişimci, "Nasıl böyle büyük bir matbaaya sahip oldunuz" diye sorduğumda, "27 Mayıs günü darbeyi öğrendiğimiz zaman Cemal Gürsel'in resmini poster yapmayı akıl ederek bu matbaayı kurdum" demişti.
12 Eylül 1980 askeri müdahalesi ertesinde konuğum olan bir yabancı gazeteciyi bir İstanbul lokantasında akşam yemeğine götürmüştüm. Lokantadaki masalardan birinde 12 Eylül'ün Başbakanı Bülent Ulusu konuklarıyla, bir diğer masada da 12 Eylül'ün Çankaya'dan indirdiği İhsan Sabri Çağlayangil kendi konuklarıyla yemek yemekteydiler.
Konuğum olan yabancı gazeteciye onları işaret edip "Bu deviren, bu da devrilen" dedim.
Yabancı gazeteci "Devirenin ve devrilenin aynı çatı altında bulunabilmeleri Türkiye'ye özgü hoş bir durum" dedi.
Ben de "Bizde siyasi rakipler bazen hapishanelerde de aynı koğuşları paylaşırlar" diyerek hoş durumumuzu daha fazla açmıştım.
Mehmet Barlas
Surdaki gedik
Küresel krizin ne zaman sona ereceğini kimse kestiremiyor ama bir şey şimdiden belli: Krizden sonra dünya asla bugünkü gibi olmayacak. Bir başka deyişle, yepyeni bir global düzen doğacak.
Bu yeni düzenin uç vermeye başlayan filizlerinden birkaçını sayalım:
* En başta jeopolitik dengeler değişecek. Çin en az ABD kadar söz sahibi olacak.
* Avrupa Birliği uzunca bir süre "Kimlik krizi" ve "Dayanışma açığı" bunalımlarıyla boğuşacak. Bu da "Büyük güçler" masasındaki konumunu zayıflatacak.
* Yeni krizlerin çıkmasını önlemek için küresel finans sistemi tepeden tırnağa yeniden yapılandırılacak.
* Ve en önemlisi, "Etik", yani "İş ahlakı" uluslararası ilişkilerde en önemli kriterlerden biri haline gelecek.
Bunun işaretleri görülmeye başladı bile.
Örneğin "Dünya ekonomisinin kara delikleri" diye tanımlanan "Vergi cennetleri" artık cehenneme dönüşüyor. İsviçre, Lüksemburg, Avusturya, Monaco, Lihtenştayn, Andorra, Belçika, Singapur, HongKong, Man Adası, Kayman Adaları gibi "Banka sırları"nı, yani servetlerini kendilerine aktaran yabancıların hesaplarını sır perdesiyle örtmeyi başlıca gelir kaynağı yapan ülkeler birer birer teslim bayrağını çekiyor.
Bu amaçla ABD ve İngiltere'nin açtığı, Fransa ve Almanya'nın da siyasal-ekonomik-hukuki tüm silahlarıyla katıldıkları seferberlik, saydığımız ülkeleri iyice köşeye sıkıştırdı.
Hele hele Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) hazırladığı, daha doğrusu yenilediği "Vergi cennetleri" kara listesi, son direniş noktalarını da düşürüverdi. Çünkü, bu liste 2 Nisan'da Londra'da yapılacak G20 zirvesinde masaya getirilecek. Zirveden listedeki ülkelere karşı "Topyekûn savaş" ve yaptırım kararı çıkacağını herkes biliyor.
İsviçre'deki hesap sahipleri
O nedenle küresel finansal sistemin kara delikleri, G-20 zirvesinden önce OECD listesinden çıkmak için can havliyle bugüne kadar düşünülmesi bile imkânsız adımlar atmaya başladılar. Özellikle de, bu "Sırlar"ın en büyük, en güçlü, en yüksek kalesi olan İsviçre. Bakın, şimdi o kalenin surlarında nasıl büyük bir gedik açılıyor:
OECD'nin vergi sözleşmesinin 26'ncı maddesi, çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşmalarında, taraflar arasında bilgi aktarımı zorunluluğu getiriyor. İsviçre bugüne kadar 70 kadar ülkeyle çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşması yaptı. Aralarında Türkiye de var. 22 Mayıs 2008'de imzalanan anlaşma halen Meclis Dışişleri Komisyonu'nda.
Ancak İsviçre, bu ikili anlaşmaları hep kendine yontacak biçimde yorumladı: Vergi kaybı ile vergi kaçağını kalın çizgilerle birbirinden ayırdı. Vergi kaybını "İdari bir suç" olarak değerlendirip ilgili ülkeye bilgi aktarmayı reddetti. Sadece vergi kaçağı iddialarının soruşturulmasında işbirliğine yanaştı. Onu da genel değil, bireysel bazda uyguladı. Yani ilgili ülkeden servetini İsviçre'ye nakletmiş vatandaşının vergi kaçakçılığıyla ilgili somut deliller gelmesi halinde, o kişinin İsviçre bankalarındaki hesaplarının sırlarını "Kısmen" açmakla yetindi.
Ama artık vergi kaybı-vergi kaçağı ayrımı yaklaşımını terk etmek, -argo deyimle- "Yan çizme" politikalarını büyük ölçüde değiştirmek zorunda kalacak ve ikili anlaşma imzaladığı ülkelerle bilgi alışverişini istemeye istemeye de olsa güçlendirecek. AB'nin OECD'nin ve G-20'nin baskıları sayesinde. İsviçre Maliye Bakanı Hans-Rudolf Merz, "G-20'nin OECD'nin kara listesindeki ülkelere yaptırım" korkusuyla "Bankacılık sırrı" surlarında gedik açmak zorunda kaldıklarını itiraf etti.
Süresi dolan "Vergi barışı"ndan yararlanıp kaç mükellef yurtdışındaki paralarının -hiç değilse bir bölümünü- Türkiye'ye getirdi bilmiyoruz ama İsviçre bankalarında epey Türk'ün hesabı olduğu cümle âlemin malumu. İsviçre'nin artık gizli hesaplar, beyan edilmemiş servetler için sığınak olmaktan çıkmaya başlaması, kimlerin yüreğine korku saldı acaba?
Erdal Şafak
Bu yeni düzenin uç vermeye başlayan filizlerinden birkaçını sayalım:
* En başta jeopolitik dengeler değişecek. Çin en az ABD kadar söz sahibi olacak.
* Avrupa Birliği uzunca bir süre "Kimlik krizi" ve "Dayanışma açığı" bunalımlarıyla boğuşacak. Bu da "Büyük güçler" masasındaki konumunu zayıflatacak.
* Yeni krizlerin çıkmasını önlemek için küresel finans sistemi tepeden tırnağa yeniden yapılandırılacak.
* Ve en önemlisi, "Etik", yani "İş ahlakı" uluslararası ilişkilerde en önemli kriterlerden biri haline gelecek.
Bunun işaretleri görülmeye başladı bile.
Örneğin "Dünya ekonomisinin kara delikleri" diye tanımlanan "Vergi cennetleri" artık cehenneme dönüşüyor. İsviçre, Lüksemburg, Avusturya, Monaco, Lihtenştayn, Andorra, Belçika, Singapur, HongKong, Man Adası, Kayman Adaları gibi "Banka sırları"nı, yani servetlerini kendilerine aktaran yabancıların hesaplarını sır perdesiyle örtmeyi başlıca gelir kaynağı yapan ülkeler birer birer teslim bayrağını çekiyor.
Bu amaçla ABD ve İngiltere'nin açtığı, Fransa ve Almanya'nın da siyasal-ekonomik-hukuki tüm silahlarıyla katıldıkları seferberlik, saydığımız ülkeleri iyice köşeye sıkıştırdı.
Hele hele Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün (OECD) hazırladığı, daha doğrusu yenilediği "Vergi cennetleri" kara listesi, son direniş noktalarını da düşürüverdi. Çünkü, bu liste 2 Nisan'da Londra'da yapılacak G20 zirvesinde masaya getirilecek. Zirveden listedeki ülkelere karşı "Topyekûn savaş" ve yaptırım kararı çıkacağını herkes biliyor.
İsviçre'deki hesap sahipleri
O nedenle küresel finansal sistemin kara delikleri, G-20 zirvesinden önce OECD listesinden çıkmak için can havliyle bugüne kadar düşünülmesi bile imkânsız adımlar atmaya başladılar. Özellikle de, bu "Sırlar"ın en büyük, en güçlü, en yüksek kalesi olan İsviçre. Bakın, şimdi o kalenin surlarında nasıl büyük bir gedik açılıyor:
OECD'nin vergi sözleşmesinin 26'ncı maddesi, çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşmalarında, taraflar arasında bilgi aktarımı zorunluluğu getiriyor. İsviçre bugüne kadar 70 kadar ülkeyle çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşması yaptı. Aralarında Türkiye de var. 22 Mayıs 2008'de imzalanan anlaşma halen Meclis Dışişleri Komisyonu'nda.
Ancak İsviçre, bu ikili anlaşmaları hep kendine yontacak biçimde yorumladı: Vergi kaybı ile vergi kaçağını kalın çizgilerle birbirinden ayırdı. Vergi kaybını "İdari bir suç" olarak değerlendirip ilgili ülkeye bilgi aktarmayı reddetti. Sadece vergi kaçağı iddialarının soruşturulmasında işbirliğine yanaştı. Onu da genel değil, bireysel bazda uyguladı. Yani ilgili ülkeden servetini İsviçre'ye nakletmiş vatandaşının vergi kaçakçılığıyla ilgili somut deliller gelmesi halinde, o kişinin İsviçre bankalarındaki hesaplarının sırlarını "Kısmen" açmakla yetindi.
Ama artık vergi kaybı-vergi kaçağı ayrımı yaklaşımını terk etmek, -argo deyimle- "Yan çizme" politikalarını büyük ölçüde değiştirmek zorunda kalacak ve ikili anlaşma imzaladığı ülkelerle bilgi alışverişini istemeye istemeye de olsa güçlendirecek. AB'nin OECD'nin ve G-20'nin baskıları sayesinde. İsviçre Maliye Bakanı Hans-Rudolf Merz, "G-20'nin OECD'nin kara listesindeki ülkelere yaptırım" korkusuyla "Bankacılık sırrı" surlarında gedik açmak zorunda kaldıklarını itiraf etti.
Süresi dolan "Vergi barışı"ndan yararlanıp kaç mükellef yurtdışındaki paralarının -hiç değilse bir bölümünü- Türkiye'ye getirdi bilmiyoruz ama İsviçre bankalarında epey Türk'ün hesabı olduğu cümle âlemin malumu. İsviçre'nin artık gizli hesaplar, beyan edilmemiş servetler için sığınak olmaktan çıkmaya başlaması, kimlerin yüreğine korku saldı acaba?
Erdal Şafak
Atatürk, MacArthur'a ne de(me)mişti?
Cuma günü Atatürk'le ilgili bir konferans izledim. ' 367 Sabih'i andıran bir adam, albayım sesiyle, "Atatürk öyle uzak görüşlüydü ki II. Dünya Savaşı'nın çıkacağını 1932'de söylemişti" dedi. Konuşmacı ve diğer izleyiciler, adamı onayladı.
Halbuki olay, söylenenin tam tersidir!
Uydurma iddia şöyle: Atatürk, 1932'de ABD Genelkurmay Başkanı MacArthur'a, 1940 ile 1946 arasında Almanya'nın büyük bir savaş çıkartacağını, ancak ABD'nin müdahalesiyle yenileceğini ve medeniyeti, hatta beşeriyeti tehdit eden bir güç olan Bolşeviklerin, Avrupa'nın bir kısmını işgal edeceğini söylemiştir.
Bu anlatım palavradır. Sovyetler'e düşman, ABD'ye dost bir Türk kamuoyu oluşturmak için 1951' de uydurulmuştur. Yani bir Soğuk Savaş propagandasıdır.
Olayın aslı şudur: Atatürk ile MacArthur'un 27 Eylül 1932 tarihli görüşmesinin büyük bölümü, dünyadaki ekonomik kriz ve Türkiye'nin kalkınma sorunlarıyla ilgilidir.
Görüşmenin sonuna doğru Atatürk, 10 yıl zarfında bir dünya savaşı beklemediğini, bunun hemen hemen imkânsız olduğunu ama yine de silahlanmaya son verilemeyeceğini söylemiştir.
Meraklısına not: Konuyla ilgili ayrıntıları, tarihçi Cemil Koçak'ın, ' Geçmişiniz İtinayla Temizlenir' (İletişim Yay.) adlı kitabında bulabilirsiniz.
Emre Aköz
Halbuki olay, söylenenin tam tersidir!
Uydurma iddia şöyle: Atatürk, 1932'de ABD Genelkurmay Başkanı MacArthur'a, 1940 ile 1946 arasında Almanya'nın büyük bir savaş çıkartacağını, ancak ABD'nin müdahalesiyle yenileceğini ve medeniyeti, hatta beşeriyeti tehdit eden bir güç olan Bolşeviklerin, Avrupa'nın bir kısmını işgal edeceğini söylemiştir.
Bu anlatım palavradır. Sovyetler'e düşman, ABD'ye dost bir Türk kamuoyu oluşturmak için 1951' de uydurulmuştur. Yani bir Soğuk Savaş propagandasıdır.
Olayın aslı şudur: Atatürk ile MacArthur'un 27 Eylül 1932 tarihli görüşmesinin büyük bölümü, dünyadaki ekonomik kriz ve Türkiye'nin kalkınma sorunlarıyla ilgilidir.
Görüşmenin sonuna doğru Atatürk, 10 yıl zarfında bir dünya savaşı beklemediğini, bunun hemen hemen imkânsız olduğunu ama yine de silahlanmaya son verilemeyeceğini söylemiştir.
Meraklısına not: Konuyla ilgili ayrıntıları, tarihçi Cemil Koçak'ın, ' Geçmişiniz İtinayla Temizlenir' (İletişim Yay.) adlı kitabında bulabilirsiniz.
Emre Aköz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)