Bugünlerde seçimlerden bir ders çıkarmaya çalışan Ak Parti’yi bekleyen ciddi bir tehlike var: seçimlerden “yanlış ders” çıkarmak.
Ak Parti’nin özellikle Güneydoğu’daki oy kaybına ilişkin “düz mantıkla” yapılan bazı değerlendirmeler, onu böyle bir vahim yanlışa sürükleyebilir.
Diyorlar ki, “Ak Parti’nin Kürt açılımı Batı’da oy kaybettirdi, Doğu’da ise oy kazandırmadı”. Bunu sadece sorunu anlamayanlar değil, Ak Partili olup da kendi hatasını görmezden gelenler de söylüyor.
Oysa üstünkörü yapılmış sığ bir değerlendirme bu. Buradan çıkarılacak yanlış “ders”in ne olduğu açık: Oy getirmeyen, ama götüren açılımlardan vazgeçmeli!
Öncelikle TRT Şeş türü adımların, Batı’da oy kaybettirdiği gibi bir sonuca nasıl varıldığını anlamak mümkün değil. Ak Parti, Tüm Türkiye çapında, Kürt Sorununda çözümsüzlüğe oynayan partilerin, CHP ve MHP’nin toplamı kadar oy aldı. Bu adımlar oy kaybettirecek olsaydı, en cesur adımları attığı 2004 seçimlerinde kaybettirirdi. Orta Anadolu illerinden bugün Ak Parti adeta tulum çıkarıyorsa, TRT Şeş onları rahatsız etmiyor demektir. Anlaşılabilir bir durum bu: Ak Parti’nin oy aldığı alt ve orta sınıflar, Kürt Sorununun çözülmesini istiyor ve bu kavga devam ettiği sürece hep kendi çocuklarının öleceğini biliyor. Bu yüzden ulusalcı palavralara itibar etmiyor.
Elbette bu ülkede hayata milliyetçi veya ulusalcı dargörüşülükle bakanlar var. Onlar Ak Parti’nin Kürt Sorununa ilişkin bazı açılımlarından, örneğin TRT Şeş’ten dolayı kızıp oylarını CHP’ye veya MHP’ye vermiş olabilirler. Ama unutmamak gerek ki (ve çok şükür ki) onların oyu hiçbir partiyi iktidara getirecek ve iktidardan götürecek kadar çok değil. Ve her iki partinin kemikleşmiş oylarına bu muhayyel tepki oylarını eklediğimizde dahi bir Ak Parti etmiyor. Dolayısıyla Batı’daki oy kaybını başka faktörlerde aramak gerek.
Ak Parti’nin Kürt açılımının Doğu’da oy kazandırmadığı da doğru değil. Bunu iddia edenler, bugünkü durumu, açılımın olmadığı bir durumla kıyaslamayı ihmal ediyorlar. Bütün Kürtleri homojen bir bütün olarak vehmediyorlar ve onların da Güneydoğu’da yaşadığı gibi örtük bir varsayımdan hareket ediyorlar, Güneydoğu’da yaşayan Kürt ile İstanbul’daki Kürt’ün aynı saiklerle hareket etmediğini, Ak Parti’nin hala en büyük Kürt partisi olduğunu, DTP’nin Güneydoğu’da onun ardından geldiğini görmüyorlar.
Özetle, açılım aslında Doğu’da oy kazandırmadı demek doğru değil. Belki de “açılım sayesinde bu oyu da alabildi veya açılım oy kaybını bir ölçüde önledi” demek daha doğru olacak.
Ama elbette bu sonuç, Doğu’daki oy düşüşünü ve DTP’nin oy artışını izah etmeye yetmiyor. Öyleyse Ak Parti Doğu’da ne hata yaptı? Veya DTP hangi hatasını telafi ederek oyunu arttırdı?
Aslında her iki parti de Kürtleri “hizmet” ile “kimlik” arasında tercihe zorladı. Dr. Vahap Coşkun’un da belirttiği gibi, DTP bu hatasının bedelini önceki seçimlerde ödedi. 2007 seçimlerinin de DTP üzerinde terbiye edici bir etkisi oldu. “DTP’nin CHP’leşmesi” anlamına gelen politikalar (örneğin “bizde sorun yok, sorun halkta” mantığı) terk edildi. Hasip Kaplan’ın ve Aysel Tuğluk’un rahatsız edici söylemleri geri çekildi. Çocuğuna ekmek derdindeki vatandaşı tercihe zorlayan “Oyunuzu bir paket makarnaya satmayın” türünden halden bilmez söylemler terk edildi, bunun yerine, “bunlar sizin hakkınızdır, bunları alın. Ama oyunuzu bize verin” dendi. Aynı şekilde, başlangıçta kesin bir biçimde karşı çıkılan TRT Şeş’in de toplumda kabul gördüğü anlaşılınca, “bu zaten bizim programımızda vardı. Ama yeterli değil” dendi. Aynı süreçte DTP, “Kürt Sorununun çözümünü istiyorsanız, yerel yönetimlerde bizi güçlendirin” diyor ve “kontrollü bir gerginlik” siyaseti izliyordu. Nevruz/Newroz görece sakin bir atmosferde kutlanmıştı. DTP artık halkın inançlarıyla ve daha önce “feodal unsur” olarak mahkum ettiği tarihsel şahsiyetlerle barışık bir dil kullanıyordu.
Kısacası DTP ders aldı ve kazandı.
Aynı süreçte Ak Parti, hiç küçümsenmeyecek adımlarına ve sosyal politikalarına rağmen, bütün bunları yaparken, aynı anda ciddi yanlışlar da yaptı. Türkiye’nin genel gündeminde fazlaca yer almayan, ama toplumsal hafızada kaydedilen yanlışlardı bunlar. Atılan adımların tutarlılığını tartışmaya açan yanlışlar. Bir yandan TRT Şeş açılırken, diğer yandan İçişleri Bakanlığı, “parka Berfin ismini veremezsiniz” diyordu. Adana Valisi çocukları sokak olaylarına karışan ailelerin yeşil kartlarının iptal edileceğini, onlara artık kömür yardımı yapılmayacağını söyleyebiliyor ve hala görevinde kalabiliyordu. Cemil Çiçek’in bir şey söylemesine gerek yoktu. Erdoğan, “beğenmeyen gitsin” diyordu, “kale” diyordu, “kimlik siyaseti yapanları 30 Mart’ta sandığa gömeceğiz” diyordu. O da DTP’nin ders almadan önce yaptığı gibi, halkı bir tercihe zorluyordu. Bu söylem tepkiyi cisimleştiriyordu. Kürtler elbette kimlikle yatıp kimlikle kalkmıyorlardı, ama sorunun kimlik boyutu öylece dururken onu dile getiren siyasi alternatifi mahkum etmek istemiyordu.
Aslında sorun bölgedeki Ak Partililer tarafından görülüyor, ama yukarılara duyurulamıyordu. Kendisiyle konuştuğum Diyarbakır Ak Parti üst düzey bir yetkilisi şöyle diyordu: “Seçimlerden önce bölge dışından bir milletvekili burada inceleme yapmaya gelmişti. ‘Ben Bağlar’da sokaklarda gezdim. Herkes benden iş istedi, aş istedi. Vatandaşın kimlik talebi yok. Bu sorun sizin gibi entelektüellerin fantezisi’ demişti. Oysa gözlemi yanlıştı”.
Sırf bu olay bile, sorunun nasıl anlaşılmadığını göstermeye yetiyor. Oysa Diyarbakır halkı gayet makul ve anlaşılabilir bir dil kullanıyor. 22 Temmuz’da 367’ye ve Gül’e yapılan haksızlığa verdiği tepkinin aynısını, “çok dilli belediyecilik” hizmeti verdiği için görevinden alınan Sur Belediye Başkanı Demirbaş’ı yeniden seçerek gösteriyor.
Kısacası Kürtler de bu ülkedeki diğer insanlar gibi adalet duygularını rencide ettiğinde Ak Parti veya DTP ayırmıyor; yanlış yaklaşımı onaylamadığını gösteriyor ve “yalnız ekmekle yaşanmaz” diyor.
Erdoğan kale fethetmeye değil çözüme odaklı bir dil kullansaydı, kırgınlık uyandırıcı o sözlerden kaçınsaydı, DTP’yi dışlamasaydı, Ahmet Türk’ün elini sıkabilseydi, sonuç çok farklı olurdu. Hala da olabilir. Çünkü Kürtler, her şeye rağmen Erdoğan’ı seviyorlar ve O’na başkalarına baktıkları gibi bakmıyorlar. Ama yanlışlarını da sineye çekmiyorlar. Bölgede toplamda en fazla oyu O’na vermeleri bunu gösteriyor.
Ama sorun şu ki, Ankara’dan bakıldığında bu gerçek bu netlikte görülmüyor.
Berat Özipek
7 Nisan 2009 Salı
Gelişmeler bilmeceyi andırıyor
İnsanları bir araya getirmenin en kestirme yolu ortak bir tehdit yaratmaktır. Geçmişte SSCB ve müttefikleri bu işlevi yerine getiriyordu ama bu tehlike ortadan kalktı. Büyük bir askeri güce, nükleer silahlara sahip bu gücün yerine terör ikame edildi. Üstelik geçmişteki tehdide karşı kurulan NATO büyütüldü ve başka katılımcılara açık hale getirildi. Yeni tehdit güç mukayesesi yapmaya uygun değildi ve tüm dünya bir araya gelse onunla başa çıkılacağından emin olunamıyordu. Eğer birisi bu tehdidi küçümser ve bu kadar hazırlığa gerek yok derse öyle bir terör dalgasıyla karşılaşabilirdi ki söylediğine pişman olurdu. Birinci bilmece tüm dünyaya kafa tutan terör örgütlerinin nasıl bir yapılanma içinde oldukları ve bu güce nasıl eriştikleriydi. NATO zirvesinde Başkan Obama’nın en çok kullandığı kelimelerden biri El-Kaide oldu.
Türkiye’de Medeniyetler İttifakı toplantısı yapılacağı sırada ve bu ittifakın amacının Hıristiyan ve Müslüman toplumları arasındaki gerginliği ortadan kaldırmak olmasına rağmen NATO Genel Sekreterliğine İslam karşıtı bir imaja sahip Rasmussen getiriliyordu. Bu Avrupa’nın önerisiydi ve ABD tarafından da destekleniyordu.
Bu sırada ilginç bir gelişme yaşandı ve Türkiye bu atamaya karşı olduğunu bildirdi ama verildiği söylenen güvence ve ödünlerle Türkiye itirazından vazgeçti ama Davos toplantısındaki one minute çıkışına benzer bir hamleyle Müslüman kamuoyundaki desteğini güçlendirdi. İkinci bilmece Müslüman dünyasıyla ilişkilerin yumuşatılmak istendiği bir dönemde Rasmussen’den başka birinin bu göreve getirilmesinin düşünülmemiş olmasıydı. Başka bir soru da ABD Başkanının Avrupa’yı Müslümanlarla karşı karşıya getirip Türkiye üzerinden vereceği mesajlarla kendi imajını düzeltip düzeltmeyeceğiydi.
Bir başka bilmece ekonomik krizden çıkıldığında her ülkenin eski konumuna mı döneceği ve nispi konumlarını muhafaza mı edeceği yoksa birileri öne çıkarken diğerlerinin arka sıralara mı düşeceğiydi. Eğer böyleyse bu sıralama nasıl olacaktı? Kriz ABD’de çıktığına göre bundan en çok zarar görecek olanın ABD olacağı öngörüsü doğru muydu yoksa tam tersi mi beklenmeliydi?
ABD Türkiye’nin AB’ye üye olmasını isterken Avrupa ülkeleri buna neden direniyordu? Sorun sadece AB’nin istediği reformların gerçekleşmemiş olması mıydı? Oysa Türkiye, Kürt sorunu da dahil, birçok açılım yapmıştı. Yoksa AB, geçmişte çok kullanılan bir tabirle Türkiye’yi Truva Atı gibi mi görüyordu? Hiç kimsenin ciddiye almayacağını bildiğim bir soruyu da sormadan edemeyeceğim: Türkiye’nin yeni düzendeki rolünün Avrupa’nın etki alanını sınırlamak için bir duvar oluşturmak mıydı? Gelecekte onun bir parçası değil rakibi mi olacaktı?
İsterseniz bu soruları gayri ciddi bulabilir ve dünyadaki en büyük tehdidin terör olduğunu ve ABD’nin bunu bertaraf etmek için uğraştığını kabul edebilirsiniz. Ama bu sürecin sonunda karşılaşacağınız dünya beklediğinizden çok farklı olursa şaşırmayın. Küme düşmüş bir Uzakdoğu ve Avrupa görmeye hazır mısınız?
Mahir Kaynak
Türkiye’de Medeniyetler İttifakı toplantısı yapılacağı sırada ve bu ittifakın amacının Hıristiyan ve Müslüman toplumları arasındaki gerginliği ortadan kaldırmak olmasına rağmen NATO Genel Sekreterliğine İslam karşıtı bir imaja sahip Rasmussen getiriliyordu. Bu Avrupa’nın önerisiydi ve ABD tarafından da destekleniyordu.
Bu sırada ilginç bir gelişme yaşandı ve Türkiye bu atamaya karşı olduğunu bildirdi ama verildiği söylenen güvence ve ödünlerle Türkiye itirazından vazgeçti ama Davos toplantısındaki one minute çıkışına benzer bir hamleyle Müslüman kamuoyundaki desteğini güçlendirdi. İkinci bilmece Müslüman dünyasıyla ilişkilerin yumuşatılmak istendiği bir dönemde Rasmussen’den başka birinin bu göreve getirilmesinin düşünülmemiş olmasıydı. Başka bir soru da ABD Başkanının Avrupa’yı Müslümanlarla karşı karşıya getirip Türkiye üzerinden vereceği mesajlarla kendi imajını düzeltip düzeltmeyeceğiydi.
Bir başka bilmece ekonomik krizden çıkıldığında her ülkenin eski konumuna mı döneceği ve nispi konumlarını muhafaza mı edeceği yoksa birileri öne çıkarken diğerlerinin arka sıralara mı düşeceğiydi. Eğer böyleyse bu sıralama nasıl olacaktı? Kriz ABD’de çıktığına göre bundan en çok zarar görecek olanın ABD olacağı öngörüsü doğru muydu yoksa tam tersi mi beklenmeliydi?
ABD Türkiye’nin AB’ye üye olmasını isterken Avrupa ülkeleri buna neden direniyordu? Sorun sadece AB’nin istediği reformların gerçekleşmemiş olması mıydı? Oysa Türkiye, Kürt sorunu da dahil, birçok açılım yapmıştı. Yoksa AB, geçmişte çok kullanılan bir tabirle Türkiye’yi Truva Atı gibi mi görüyordu? Hiç kimsenin ciddiye almayacağını bildiğim bir soruyu da sormadan edemeyeceğim: Türkiye’nin yeni düzendeki rolünün Avrupa’nın etki alanını sınırlamak için bir duvar oluşturmak mıydı? Gelecekte onun bir parçası değil rakibi mi olacaktı?
İsterseniz bu soruları gayri ciddi bulabilir ve dünyadaki en büyük tehdidin terör olduğunu ve ABD’nin bunu bertaraf etmek için uğraştığını kabul edebilirsiniz. Ama bu sürecin sonunda karşılaşacağınız dünya beklediğinizden çok farklı olursa şaşırmayın. Küme düşmüş bir Uzakdoğu ve Avrupa görmeye hazır mısınız?
Mahir Kaynak
İsrail yerine Türkiye mi?
Dün Obama’nın tüm gününü...
Ve her söylediğini izleyince...
Biraz abartılı da olsa zihnimde dolaşan ama cümleye dökmediğim soruyu yüksek sesle kendi kendime sordum:
-Orta-Doğu’da İsrail’in yerini Türkiye mi alıyordu?
Soruyu iyice açıp, cevaplamadan önce... Dünkü ‘Yeni Dünya Düzeni ve Obama’ başlıklı yazımdaki şu bölümü yeniden hatırlatayım:
‘Uluslararası sistem ve ABD...
AK Parti iktidarı ile Türkiye’nin bu bölgede yeni bir görev üstlenmesine çalışıp duruyor...
Müslüman bir ülkenin, insan hakları, demokrasi ve piyasa ekonomisi ile kol kola yürüyebileceğini, idealler doğrultusunda vatandaşlarını özgürleştirip zenginleştirebileceğini Türkiye’nin göstermesini istiyor.
Mesajı çok iyi algılayıp, kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmekte çok becerikli olmasa da...
Türkiye hala bu modelin örnek ülkesi olma şansına sahip.
Obama’nın da Müslüman Türkiye’nin AB kriterleri ile evlenmesini sağlamak için çalışacağını ilk baştan açıklaması bu yüzden...
ABD’nin örnek ülke olarak Müslüman dünyaya göstereceği Türkiye, AB standartlarında bir ülke haline gelecek...
Bu, bireyin öne çıkması, refahının artması, yaşam alanının, özgürlük sınırlarının genişlemesi demek...
Ayrıca Türkiye, ‘modern İslam’ın’ taşıyıcılığını da üstlenmiş olacak...
‘İslam’da reform’ anlayışını da sahiplenerek, radikal bir anlayışa karşı cephe oluşturacak.
Bunların başarılması, Kafkaslar’a uzanan Ortadoğu’da Türkiye’nin mevcut etkinliğinin artmasını ve hatta başarısına orantılı olarak ‘alt küresel güç’ olması da rahatlıkla mümkün hale gelecek...’
Obama’nın Türkiye ziyaretinden önce kaleme aldığım bu bölümü, Obama’nın dünkü tüm konuşmalarını dinledikten sonra hiç değiştirmeye gerek yok...
Ama biraz daha derinleştirebiliriz...
* * *
Benim açımdan...
ABD Başkanı Barack Obama’nın tüm geziyi en derin ve anlamlı, üstelik tüm içeriğini de kapsayacak şekilde ifade eden açıklaması, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yaptığı basın toplantısının sonundaki soruya verdiği cevapta saklıydı:
‘Türkiye’nin önemini vurgulamak istiyorum. Türkiye batı ve doğu arasında köprü görevi gören bir ülke olarak adlandırılır. Sıradışı ve zengin bir mirasa sahip. Söz konusu eski medeniyet ve yeni ulus devletlerin birlikte barındığı, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye önem veren, canlı ekonomisi olan, NATO üyesi ve çoğunluğu Müslüman olan, bu anlamda özgün bir yere sahip. Bölgesel ve stratejik anlamda son derece önemli. Bunun sonucu olarak birlikte çalışmamız bizi heyecanlandırıyor. Birlikte çalışmak Müslüman dünyası ile Batı dünyası arasında birleşmeyi sağlayacak, bizi refah ve güvenliğe götüren bir yol olacak.
Başarı Türkiye ve ABD’nin model ortaklık oluşturmasıyla mümkün olabilir. Baskın bir Hıristiyan ulusla Müslüman ulus bir araya gelecek ve 2 kıtayı birleştirecek. Bizim son derece büyük bir Hıristiyan nüfusa sahip olmamıza rağmen biz kendimizi vatandaşların oluşturduğu, ideallerin birbirine bağladığı bir ulus olarak görüyoruz. Laik bir ülke vaadinin ve hukuk üstünlüğüne saygı gösterme vaadinin sürdürülmesinin Batı ve Doğu olarak birlikte hareket edebilecek olursak son derece sıradışı bir etkisi olacaktır.’
* * *
Obama...
Ve Demokratlar’ın Amerika’sı...
Müslüman Türkiye’nin bundan böyle İsrail’in yerini tutması arzusunda gibi gözüküyorlar...
Ama bir şartla...
AK Parti’nin pek de becerdiği söylenemeyecek olan ‘muhafazakárlık-demokratikleşme’ dengesini sağlamasını, evrensel hukuka, temel hak ve özgürlüklere olağanüstü ve sürekli bir titizlik göstermesini isteyerek...
Yani başörtüsüne özgürlük isterken, Moda’ya yasak koymaya kalkmadan...
Darwin’e sansür getirmeden...
Yönetim sırasında kutsal metinlere değil, evrensel hukuk kurallarına referans yaparak...
Obama’nın Anıtkabir defterine yazdıklarından muhalefetle görüşmesine kadar tüm jestlerinde, Türkiye’nin tüm diğer Müslümanlara örnek olabilecek vitrin kimliğini AB standartlarında demokrasi, insan hakları, piyasa ekonomisi ve Müslümanlığın ‘kültürel boyutu’na dayalı gerçekleştirme vurgusu gördüm...
Bir önceki dönemde ‘laiklik, demokrasi ve hukuk’ Müslüman kimliğin gölgesindeydi, şimdi eşitlenmiş, hatta bir adım öne çıkmış görüyorum...
Çünkü istenen siyasal İslam değil, kültürel İslam... Bu kültürün bireyin temel hak ve özgürlüklerine baskı yapar hale gelecek bir şekilde siyasallaşmasının önlenmesi...
* * *
AK Parti ve Türkiye...
‘Muhafazakárlaşma ile demokratikleşmeyi’ sağlıklı bir dengede tutabilir ise, ABD’nin yeni dönemde İsrail düzeyinde bir kankası olacağa benzemekte...
Mehmet Altan
Ve her söylediğini izleyince...
Biraz abartılı da olsa zihnimde dolaşan ama cümleye dökmediğim soruyu yüksek sesle kendi kendime sordum:
-Orta-Doğu’da İsrail’in yerini Türkiye mi alıyordu?
Soruyu iyice açıp, cevaplamadan önce... Dünkü ‘Yeni Dünya Düzeni ve Obama’ başlıklı yazımdaki şu bölümü yeniden hatırlatayım:
‘Uluslararası sistem ve ABD...
AK Parti iktidarı ile Türkiye’nin bu bölgede yeni bir görev üstlenmesine çalışıp duruyor...
Müslüman bir ülkenin, insan hakları, demokrasi ve piyasa ekonomisi ile kol kola yürüyebileceğini, idealler doğrultusunda vatandaşlarını özgürleştirip zenginleştirebileceğini Türkiye’nin göstermesini istiyor.
Mesajı çok iyi algılayıp, kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmekte çok becerikli olmasa da...
Türkiye hala bu modelin örnek ülkesi olma şansına sahip.
Obama’nın da Müslüman Türkiye’nin AB kriterleri ile evlenmesini sağlamak için çalışacağını ilk baştan açıklaması bu yüzden...
ABD’nin örnek ülke olarak Müslüman dünyaya göstereceği Türkiye, AB standartlarında bir ülke haline gelecek...
Bu, bireyin öne çıkması, refahının artması, yaşam alanının, özgürlük sınırlarının genişlemesi demek...
Ayrıca Türkiye, ‘modern İslam’ın’ taşıyıcılığını da üstlenmiş olacak...
‘İslam’da reform’ anlayışını da sahiplenerek, radikal bir anlayışa karşı cephe oluşturacak.
Bunların başarılması, Kafkaslar’a uzanan Ortadoğu’da Türkiye’nin mevcut etkinliğinin artmasını ve hatta başarısına orantılı olarak ‘alt küresel güç’ olması da rahatlıkla mümkün hale gelecek...’
Obama’nın Türkiye ziyaretinden önce kaleme aldığım bu bölümü, Obama’nın dünkü tüm konuşmalarını dinledikten sonra hiç değiştirmeye gerek yok...
Ama biraz daha derinleştirebiliriz...
* * *
Benim açımdan...
ABD Başkanı Barack Obama’nın tüm geziyi en derin ve anlamlı, üstelik tüm içeriğini de kapsayacak şekilde ifade eden açıklaması, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yaptığı basın toplantısının sonundaki soruya verdiği cevapta saklıydı:
‘Türkiye’nin önemini vurgulamak istiyorum. Türkiye batı ve doğu arasında köprü görevi gören bir ülke olarak adlandırılır. Sıradışı ve zengin bir mirasa sahip. Söz konusu eski medeniyet ve yeni ulus devletlerin birlikte barındığı, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye önem veren, canlı ekonomisi olan, NATO üyesi ve çoğunluğu Müslüman olan, bu anlamda özgün bir yere sahip. Bölgesel ve stratejik anlamda son derece önemli. Bunun sonucu olarak birlikte çalışmamız bizi heyecanlandırıyor. Birlikte çalışmak Müslüman dünyası ile Batı dünyası arasında birleşmeyi sağlayacak, bizi refah ve güvenliğe götüren bir yol olacak.
Başarı Türkiye ve ABD’nin model ortaklık oluşturmasıyla mümkün olabilir. Baskın bir Hıristiyan ulusla Müslüman ulus bir araya gelecek ve 2 kıtayı birleştirecek. Bizim son derece büyük bir Hıristiyan nüfusa sahip olmamıza rağmen biz kendimizi vatandaşların oluşturduğu, ideallerin birbirine bağladığı bir ulus olarak görüyoruz. Laik bir ülke vaadinin ve hukuk üstünlüğüne saygı gösterme vaadinin sürdürülmesinin Batı ve Doğu olarak birlikte hareket edebilecek olursak son derece sıradışı bir etkisi olacaktır.’
* * *
Obama...
Ve Demokratlar’ın Amerika’sı...
Müslüman Türkiye’nin bundan böyle İsrail’in yerini tutması arzusunda gibi gözüküyorlar...
Ama bir şartla...
AK Parti’nin pek de becerdiği söylenemeyecek olan ‘muhafazakárlık-demokratikleşme’ dengesini sağlamasını, evrensel hukuka, temel hak ve özgürlüklere olağanüstü ve sürekli bir titizlik göstermesini isteyerek...
Yani başörtüsüne özgürlük isterken, Moda’ya yasak koymaya kalkmadan...
Darwin’e sansür getirmeden...
Yönetim sırasında kutsal metinlere değil, evrensel hukuk kurallarına referans yaparak...
Obama’nın Anıtkabir defterine yazdıklarından muhalefetle görüşmesine kadar tüm jestlerinde, Türkiye’nin tüm diğer Müslümanlara örnek olabilecek vitrin kimliğini AB standartlarında demokrasi, insan hakları, piyasa ekonomisi ve Müslümanlığın ‘kültürel boyutu’na dayalı gerçekleştirme vurgusu gördüm...
Bir önceki dönemde ‘laiklik, demokrasi ve hukuk’ Müslüman kimliğin gölgesindeydi, şimdi eşitlenmiş, hatta bir adım öne çıkmış görüyorum...
Çünkü istenen siyasal İslam değil, kültürel İslam... Bu kültürün bireyin temel hak ve özgürlüklerine baskı yapar hale gelecek bir şekilde siyasallaşmasının önlenmesi...
* * *
AK Parti ve Türkiye...
‘Muhafazakárlaşma ile demokratikleşmeyi’ sağlıklı bir dengede tutabilir ise, ABD’nin yeni dönemde İsrail düzeyinde bir kankası olacağa benzemekte...
Mehmet Altan
6 Nisan 2009 Pazartesi
Hazineyi soymak isteyenler kim
Amerikan konut sektöründen başlayıp dünyaya yayılan mali kriz şiddetini 15 Eylül 2008’de arttırdı. Çünkü dünyanın en büyük yatırım bankası Lehman Brothers her nedense kurtarılmadı ve kriz birdenbire derinleşti.
Pek çok yatırımcı Lehman Brothers yatırım bankasının batışıyla para kaybetti. Türkiye’den de bazı zenginler Lehman Brothers’ın iflasından etkilendi, yatırım yaptıkları araçlar bir anda dondu kaldı.
Lehman Brothers yatırım bankasının iflasıyla para kaybeden bazı zenginler paralarını sanki Türkiye’de kaybetmişler gibi bir ortam yarattılar. Zararlarını Ankara’dan talep ettiler. Hükümetin hemen IMF ile anlaşma yaparak 35 milyar dolar borç almasını ve kendilerine vermesini istediler. Hükümet, kriz lobisinin taleplerini karşılamayınca bu defa yurtdışındaki bazı bankaların ekonomistlerini konuşturarak, Türkiye’nin 2009 yılında döviz ihtiyacını gideremeyeceğini ve ülke olarak batacağını iddia ettiler.
Kriz lobisinin yarattığı bu kaotik ortam, Türkiye’de faizleri birdenbire 13 puan arttırdı. Bazı tahvillerin faizi yüzde 17’den yüzde 30’a kadar çıktı. Faizler daha sonra gene aynı hızla indi. Böylece kriz lobisini oluşturanlar, Hazine bonosu ve devlet tahvil faizlerindeki bu oynaklıktan dolayı kısa sürede büyük tutarlarda haksız kazanç elde ettiler.
Kriz lobisinin Türkiye ekonomisini olduğundan kötü göstermesinden yatırımcı ve tüketici korktu. Türkiye’de toplam talep daraldı, piyasalar sıkıştı. Böyle bir ortamda, dünya krizinin dış şokları da Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisini daha sert göstermeye başladı. Kriz lobisi susmadı ve IMF ile anlaşma yapılmazsa ekonominin daha da kötüye gideceği düşüncesini medya yoluyla vatandaşın kafasına yerleştirmeye çalıştı. Bunda da kısmen başarılı oldu.
Hükümet yaratılan bu olumsuz psikolojiyi kırmak için IMF ile görüşmelere başladı. Ama IMF’nin ‘vergilerin arttırılması ve harcamaların kısılması’na yönelik yaşanan ekonomik krizle tutarsız istekleri haklı olarak kabul edilmedi. Bunun üzerine kriz lobisi hükümetin önlem almakta geciktiğini ileri sürdü. Oysa hükümet Türkiye’de çıkmayan bu krizin dış şoklarına karşı gereken para ve maliye politikası tedbirlerini aldı.
Merkez Bankası para piyasalarında ortaya çıkan döviz ve Türk parası sıkışıklığını giderdi. Bankalar arasında borçlanmalara garanti verildi. Döviz mevduatı munzam karşılıkları azaltılarak bankalara hemen 3 milyar dolar ilave kaynak sağlandı. Vergi borçları ertelendi. Varlık Barışı adı altında yurtdışındaki mevduatın ülke ekonomine kazandırılması için yasal düzenleme yapıldı. Kamu harcamaları hızla arttırıldı. Üretimi azalan işletmelerin çalışanlarına ücret desteği verildi.
Anlayacağınız talebin daralmasıyla ortaya çıkan sorunların giderilmesi için irili ufaklı toplamı 40 milyar liraya ulaşan pek çok tedbir alındı. Ama hükümet çok temel bir konuda farklı davrandı. Hükümet, yaşanan bu krizde eski alışkanlıkların tekrarına izin vermedi. Hazine’den haksız çıkar sağlamak isteyenlerin taleplerini yerine getirmedi. Kriz lobisinin iç ve dış borçlarının Hazine tarafından ödenmesi isteğine, “Nasıl borçlandıysanız ödeyin. Sorumsuzca aldığınız borçlarınızı paşa paşa ödeyin” dedi.
Gelelim kriz lobisinin çok istediği IMF anlaşmasına...
Başbakan Tayyip Erdoğan, G-20 toplantısından dönüşünde, IMF ile anlaşma konusunda pürüz kalmadığını ve görüşmelere kısa sürede başlanacağını belirtti. IMF ile hemen anlaşma yapmaya aslında Türkiye ekonomisinin ihtiyacı yok. Çünkü kamu kesiminin ödemeler bilançosunda sorun yaratabilecek bir dış borcu yok.
Özel sektörün dış borçlarının bir kısmının da patronların kendi şirketlerine yurtdışındaki kendi paralarından verdikleri krediler olduğu biliniyor. Bu nedenle özel sektörün de döviz borçlarının geri ödenmesinde bir sıkıntı söz konusu değil. Zaten bu açıkça görülüyor. Yaratılan bunca olumsuz beklentiye rağmen son altı aydır özel sektör her ay 4 milyar dolarlık dış borcunu rahatlıkla ödüyor.
O halde IMF anlaşması niçin yapılacak?
Hükümet kriz lobisinin vatandaş üzerinde yarattığı olumsuz psikolojiyi ortadan kaldırmak için IMF ile anlaşacak. Başbakan Erdoğan “Kriz veya felaket tellallığı yapanlar, IMF ile anlaşmaya varmamız halinde bir beklenti içine de girmesinler. Bu kadar açık konuşuyorum. Bunu açık konuşmak zorundayım. Çünkü bu işin bu şekilde beklentisini doğuranlar, farklı bir havayı, atmosferi estiriyorlar. Bu, ülkemiz için doğru değil, ülkemizin geleceği için doğru değil” dedi.
Başbakanın bu kararlılığını sürdürmesi gerekiyor. IMF’den alınacak borcun taksitlerini vatandaş ödeyecek. Ayrıca IMF’den alınacak bu borcun nerelerde kullanılacağını da artık herkes sıkı takip etmeli. Alınacak borç kesinlikle kriz lobisinin hesaplarına aktarılmamalı.
Süleyman Yaşar
Pek çok yatırımcı Lehman Brothers yatırım bankasının batışıyla para kaybetti. Türkiye’den de bazı zenginler Lehman Brothers’ın iflasından etkilendi, yatırım yaptıkları araçlar bir anda dondu kaldı.
Lehman Brothers yatırım bankasının iflasıyla para kaybeden bazı zenginler paralarını sanki Türkiye’de kaybetmişler gibi bir ortam yarattılar. Zararlarını Ankara’dan talep ettiler. Hükümetin hemen IMF ile anlaşma yaparak 35 milyar dolar borç almasını ve kendilerine vermesini istediler. Hükümet, kriz lobisinin taleplerini karşılamayınca bu defa yurtdışındaki bazı bankaların ekonomistlerini konuşturarak, Türkiye’nin 2009 yılında döviz ihtiyacını gideremeyeceğini ve ülke olarak batacağını iddia ettiler.
Kriz lobisinin yarattığı bu kaotik ortam, Türkiye’de faizleri birdenbire 13 puan arttırdı. Bazı tahvillerin faizi yüzde 17’den yüzde 30’a kadar çıktı. Faizler daha sonra gene aynı hızla indi. Böylece kriz lobisini oluşturanlar, Hazine bonosu ve devlet tahvil faizlerindeki bu oynaklıktan dolayı kısa sürede büyük tutarlarda haksız kazanç elde ettiler.
Kriz lobisinin Türkiye ekonomisini olduğundan kötü göstermesinden yatırımcı ve tüketici korktu. Türkiye’de toplam talep daraldı, piyasalar sıkıştı. Böyle bir ortamda, dünya krizinin dış şokları da Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisini daha sert göstermeye başladı. Kriz lobisi susmadı ve IMF ile anlaşma yapılmazsa ekonominin daha da kötüye gideceği düşüncesini medya yoluyla vatandaşın kafasına yerleştirmeye çalıştı. Bunda da kısmen başarılı oldu.
Hükümet yaratılan bu olumsuz psikolojiyi kırmak için IMF ile görüşmelere başladı. Ama IMF’nin ‘vergilerin arttırılması ve harcamaların kısılması’na yönelik yaşanan ekonomik krizle tutarsız istekleri haklı olarak kabul edilmedi. Bunun üzerine kriz lobisi hükümetin önlem almakta geciktiğini ileri sürdü. Oysa hükümet Türkiye’de çıkmayan bu krizin dış şoklarına karşı gereken para ve maliye politikası tedbirlerini aldı.
Merkez Bankası para piyasalarında ortaya çıkan döviz ve Türk parası sıkışıklığını giderdi. Bankalar arasında borçlanmalara garanti verildi. Döviz mevduatı munzam karşılıkları azaltılarak bankalara hemen 3 milyar dolar ilave kaynak sağlandı. Vergi borçları ertelendi. Varlık Barışı adı altında yurtdışındaki mevduatın ülke ekonomine kazandırılması için yasal düzenleme yapıldı. Kamu harcamaları hızla arttırıldı. Üretimi azalan işletmelerin çalışanlarına ücret desteği verildi.
Anlayacağınız talebin daralmasıyla ortaya çıkan sorunların giderilmesi için irili ufaklı toplamı 40 milyar liraya ulaşan pek çok tedbir alındı. Ama hükümet çok temel bir konuda farklı davrandı. Hükümet, yaşanan bu krizde eski alışkanlıkların tekrarına izin vermedi. Hazine’den haksız çıkar sağlamak isteyenlerin taleplerini yerine getirmedi. Kriz lobisinin iç ve dış borçlarının Hazine tarafından ödenmesi isteğine, “Nasıl borçlandıysanız ödeyin. Sorumsuzca aldığınız borçlarınızı paşa paşa ödeyin” dedi.
Gelelim kriz lobisinin çok istediği IMF anlaşmasına...
Başbakan Tayyip Erdoğan, G-20 toplantısından dönüşünde, IMF ile anlaşma konusunda pürüz kalmadığını ve görüşmelere kısa sürede başlanacağını belirtti. IMF ile hemen anlaşma yapmaya aslında Türkiye ekonomisinin ihtiyacı yok. Çünkü kamu kesiminin ödemeler bilançosunda sorun yaratabilecek bir dış borcu yok.
Özel sektörün dış borçlarının bir kısmının da patronların kendi şirketlerine yurtdışındaki kendi paralarından verdikleri krediler olduğu biliniyor. Bu nedenle özel sektörün de döviz borçlarının geri ödenmesinde bir sıkıntı söz konusu değil. Zaten bu açıkça görülüyor. Yaratılan bunca olumsuz beklentiye rağmen son altı aydır özel sektör her ay 4 milyar dolarlık dış borcunu rahatlıkla ödüyor.
O halde IMF anlaşması niçin yapılacak?
Hükümet kriz lobisinin vatandaş üzerinde yarattığı olumsuz psikolojiyi ortadan kaldırmak için IMF ile anlaşacak. Başbakan Erdoğan “Kriz veya felaket tellallığı yapanlar, IMF ile anlaşmaya varmamız halinde bir beklenti içine de girmesinler. Bu kadar açık konuşuyorum. Bunu açık konuşmak zorundayım. Çünkü bu işin bu şekilde beklentisini doğuranlar, farklı bir havayı, atmosferi estiriyorlar. Bu, ülkemiz için doğru değil, ülkemizin geleceği için doğru değil” dedi.
Başbakanın bu kararlılığını sürdürmesi gerekiyor. IMF’den alınacak borcun taksitlerini vatandaş ödeyecek. Ayrıca IMF’den alınacak bu borcun nerelerde kullanılacağını da artık herkes sıkı takip etmeli. Alınacak borç kesinlikle kriz lobisinin hesaplarına aktarılmamalı.
Süleyman Yaşar
G-20 yapısal çözüm üretmedi!
The Economist, Japonya verilerini bir araya toplamış. Japonya'da sanayi üretimi 2009 Şubat ayında, 1983 yılından bu yana en düşük düzeye düştü ve yüzde 38 daraldı. Reel GSYİH 2008 yılının son çeyreğinde (yıllık hale getirilmiş hesaplama ile) yüzde 12 daraldı. OECD Japonya'nın GSYİH'sının 2009 yılı bütününde yüzde 6.6 daralmasını bekliyor. 2008 yılında Japonya'nın ihracatı yarıya indi. İhracat ve ihracata dönük yatırım beraberce hesaba katıldığı zaman Japonya GSYİH sayısının yarısı ihracattan. Japonya'da otomotiv üretimi de 2009 ilk iki ayında bir yıl evvele göre yüzde 50 kadar düşmüş bulunuyor. Japonya'da işsizlik oranı yüzde 4.4 ama 2009 yılı sonunda çıktı açığının (yani potansiyel GSYİH ile gerçekleşen GSYİH arasındaki fark) yüzde 10 değerine ulaşacağı düşünülüyor. Japonya'da kamu kesiminin borcunun GSYİH oranı olarak yüzde 200 civarına yükseldiği de ortada. Henüz bütçe açığı küçük ama 2009 sonunda yüzde 5.9 oranına ulaşacağı tahmin ediliyor. Faizler ise yüzde 0.1 düzeyinde. Ortalama Japon vatandaşının tasarrufu gelirinin beş misli kadar ve bu tasarruf G-7 ülkeleri arasında en yüksek oran. Ancak bu tasarrufların yüzde 60 kadarı 60 yaş üzerindeki ve emeklilik sistemine güvenmediği için harcamayan kişiler tarafından tutuluyor. Japonya 2009 ocak ayında 143 milyar dolar cari denge fazlası vermiş. Bu da GSYİH oranı olarak yüzde 2 civarında.
Japonya, Almanya ve Çin gibi ülkelerle beraber dünyanın fazla veren ekonomilerinin tipik örneğini oluşturuyor. 'Fazla ülkeleri' kişi başı gelirleri yüksek (veya Çin gibi hızla artan) ama tasarruf fazlası, yani harcama kıtlığı yaşayan ülkeler. Bu nedenle de cari denge fazlası yaşıyorlar ve dev döviz rezervleri birikiyor. Bu ülkelerin cari denge fazlası hızla daralan dış talebe rağmen dev boyutta. Çin cari denge fazlası son 12 ayda 400 milyar dolar (yüzde 6.1), Almanya'nın cari denge fazlası 224 milyar dolar (yüzde 5.3), Japonya'nınki ise 143 milyar dolar civarında (yüzde 2).
Diğer ekstremde ise ABD, İngiltere ve İspanya gibi 'açık ülkeleri' var. Bu ülkeler sürekli cari denge açığı yaşamaktalar. ABD'nin son dönemde düzeyi iyice düşen cari denge açığı 2008 sonunda son 12 ayda 673 milyar dolara ulaşmış ve GSYİH oranı olarak yüzde eksi 3.3. İngiltere ayni dönemde 44.6 milyar dolar cari açık vermiş, bu da oran olarak eksi yüzde 2 civarında. İspanya ise 145 milyar dolar veya GSYİH oranı olarak yüzde 7.8 cari açık vermekte. Bu ülkeler tasarrufu kıt ve harcaması yüksek ülkeler.
Kriz ortamında, açık ülkelerinde özel taraf, hane halkı ve şirketler harcamayı kısıp tasarrufa başlıyor, iç talep düşüyor. Ekonomi hızla daralırken, kamu kesimi devreye giriyor ve dev harcama yapmaya başlıyor ve yüksek dozda para yaratılıyor. ABD bütçe açığı 2009 için yüzde 13.7, İngiltere bütçe açığı 2009 için yüzde 11.3 ve yüzde 7.4 olarak tahmin ediliyor.
Halbuki fazla ülkelerinden Çin 2009 yılında yüzde 3.6, Almanya yüzde 3.9 ve Japonya yüzde 5.6 yani düşük oranda bütçe açığı planlıyorlar. İşte burada kavga kopuyor. Zaten Çin ve Japonya uzun süre paralarını dolar göre düşük değerli tutarak dış talebi artırmış ülkeler. Almanya ise euro sistemi içinde AB genelinin trendlerine bağlı. Son zamanda Alman parası birkaç yıl evvelki 0.8 euro dolar başına değerine göre parasının hızla aşırı değerlenmesini yaşadı, bir ara 1.60 dolar euro başına gibi değerler görüldü. Japon Yen'i de ancak kriz başından bu yana parası değerlenen bir ülke, kontrol ülkesi Çin ise parasına çok yavaş değer kazandırıyor.
Bu durumda 'açık ülkeleri' krizin yarattığı yükün büyük kısmının açık ülkeleri tarafından yüklenildiğini, bunun adil olmadığını, fazla ülkelerinin de kamu harcaması yapmasını, daha fazla bütçe açığı vermesi ve iç tüketimi arttırması gerektiğini söylüyorlar. Buna karşılık 'fazla ülkeleri' ise krizin zaten açık ülkeleri tarafından çıkarıldığını, bu nedenle esas faturayı krize katkısı, yani suçu olmayan ülkelerin ödediğini, bu nedenle fazla ülkelerinin 'inlemesinin' de normal olduğunu söylüyorlar.
Tabii bir de Türkiye gibi ülkeler var. Geçmişte sorun ve kriz çıkartmış olan ama, bu sefer krizin kaynağı değil , kurbanı olan ülkeler.
İşte G-20 toplantısı, yukarıda anlattığımız esas sorun olan açık ve fazla ülkeleri arasında dengelenmeye pek dokunmayıp, IMF tarafından 'gariban kurbanlara' dağıtılacak bonusları yükseltebilmek için finansman sağlıyor, yani pansuman yapıyor.
G-20 ne dünya için dün bahsettiğimiz tür bir uluslararası yeni para sistemi önderdi, ne de bugün vurguladığımız gibi yapısal dengelenme konusunda bir yaklaşım üretti. Bu nedenle de biz dün 'ameliyat değil pansuman' başlığını attık.
Tabii Türkiye açısından 2009 ve sonrası için bütçeyi yeniden gözden geçirmek ve IMF ile anlaşmak önemli. Bunu yapmazsak, 2001 krizi sonrasındaki bütçe ve borç başarılarımızı siler, 2001 öncesine benzer bütçe ve kamu borç sorunlarına düşeriz. Türkiye'de de özel taraf tasarruf arttırırken, kamu harcama yapıyor olacak, bütçe açığı verecek ve kamu borcu yeniden yükselecek, ama mesela Japonya gibi bunu finanse edecek dev tasarruf tabanımız yok. Dış tasarruf akışı da durgun. Bu nedenle uzun süre düşük büyüme ve düşük istihdam yaşamamak istemiyorsak, seçim de bittiğine göre, şimdiden adım atmamız gerek!
Deniz Gökçe
Japonya, Almanya ve Çin gibi ülkelerle beraber dünyanın fazla veren ekonomilerinin tipik örneğini oluşturuyor. 'Fazla ülkeleri' kişi başı gelirleri yüksek (veya Çin gibi hızla artan) ama tasarruf fazlası, yani harcama kıtlığı yaşayan ülkeler. Bu nedenle de cari denge fazlası yaşıyorlar ve dev döviz rezervleri birikiyor. Bu ülkelerin cari denge fazlası hızla daralan dış talebe rağmen dev boyutta. Çin cari denge fazlası son 12 ayda 400 milyar dolar (yüzde 6.1), Almanya'nın cari denge fazlası 224 milyar dolar (yüzde 5.3), Japonya'nınki ise 143 milyar dolar civarında (yüzde 2).
Diğer ekstremde ise ABD, İngiltere ve İspanya gibi 'açık ülkeleri' var. Bu ülkeler sürekli cari denge açığı yaşamaktalar. ABD'nin son dönemde düzeyi iyice düşen cari denge açığı 2008 sonunda son 12 ayda 673 milyar dolara ulaşmış ve GSYİH oranı olarak yüzde eksi 3.3. İngiltere ayni dönemde 44.6 milyar dolar cari açık vermiş, bu da oran olarak eksi yüzde 2 civarında. İspanya ise 145 milyar dolar veya GSYİH oranı olarak yüzde 7.8 cari açık vermekte. Bu ülkeler tasarrufu kıt ve harcaması yüksek ülkeler.
Kriz ortamında, açık ülkelerinde özel taraf, hane halkı ve şirketler harcamayı kısıp tasarrufa başlıyor, iç talep düşüyor. Ekonomi hızla daralırken, kamu kesimi devreye giriyor ve dev harcama yapmaya başlıyor ve yüksek dozda para yaratılıyor. ABD bütçe açığı 2009 için yüzde 13.7, İngiltere bütçe açığı 2009 için yüzde 11.3 ve yüzde 7.4 olarak tahmin ediliyor.
Halbuki fazla ülkelerinden Çin 2009 yılında yüzde 3.6, Almanya yüzde 3.9 ve Japonya yüzde 5.6 yani düşük oranda bütçe açığı planlıyorlar. İşte burada kavga kopuyor. Zaten Çin ve Japonya uzun süre paralarını dolar göre düşük değerli tutarak dış talebi artırmış ülkeler. Almanya ise euro sistemi içinde AB genelinin trendlerine bağlı. Son zamanda Alman parası birkaç yıl evvelki 0.8 euro dolar başına değerine göre parasının hızla aşırı değerlenmesini yaşadı, bir ara 1.60 dolar euro başına gibi değerler görüldü. Japon Yen'i de ancak kriz başından bu yana parası değerlenen bir ülke, kontrol ülkesi Çin ise parasına çok yavaş değer kazandırıyor.
Bu durumda 'açık ülkeleri' krizin yarattığı yükün büyük kısmının açık ülkeleri tarafından yüklenildiğini, bunun adil olmadığını, fazla ülkelerinin de kamu harcaması yapmasını, daha fazla bütçe açığı vermesi ve iç tüketimi arttırması gerektiğini söylüyorlar. Buna karşılık 'fazla ülkeleri' ise krizin zaten açık ülkeleri tarafından çıkarıldığını, bu nedenle esas faturayı krize katkısı, yani suçu olmayan ülkelerin ödediğini, bu nedenle fazla ülkelerinin 'inlemesinin' de normal olduğunu söylüyorlar.
Tabii bir de Türkiye gibi ülkeler var. Geçmişte sorun ve kriz çıkartmış olan ama, bu sefer krizin kaynağı değil , kurbanı olan ülkeler.
İşte G-20 toplantısı, yukarıda anlattığımız esas sorun olan açık ve fazla ülkeleri arasında dengelenmeye pek dokunmayıp, IMF tarafından 'gariban kurbanlara' dağıtılacak bonusları yükseltebilmek için finansman sağlıyor, yani pansuman yapıyor.
G-20 ne dünya için dün bahsettiğimiz tür bir uluslararası yeni para sistemi önderdi, ne de bugün vurguladığımız gibi yapısal dengelenme konusunda bir yaklaşım üretti. Bu nedenle de biz dün 'ameliyat değil pansuman' başlığını attık.
Tabii Türkiye açısından 2009 ve sonrası için bütçeyi yeniden gözden geçirmek ve IMF ile anlaşmak önemli. Bunu yapmazsak, 2001 krizi sonrasındaki bütçe ve borç başarılarımızı siler, 2001 öncesine benzer bütçe ve kamu borç sorunlarına düşeriz. Türkiye'de de özel taraf tasarruf arttırırken, kamu harcama yapıyor olacak, bütçe açığı verecek ve kamu borcu yeniden yükselecek, ama mesela Japonya gibi bunu finanse edecek dev tasarruf tabanımız yok. Dış tasarruf akışı da durgun. Bu nedenle uzun süre düşük büyüme ve düşük istihdam yaşamamak istemiyorsak, seçim de bittiğine göre, şimdiden adım atmamız gerek!
Deniz Gökçe
5 Nisan 2009 Pazar
Sadece Dört Hak Mezhep Vardır
ŞİÎ bir okuyucum (kendisine selam ederim) "Dört hak mezhep vardır" dediğim için bendenizi ağır şekilde tenkit ediyor. Nereden çıkardın bunu diye soruyor.
Biz Sünnîler katında çok değerli, çok sağlam, çok güvenilir bir bilgi kaynağı olan BÜYÜK İSLÂM İLMİHALİ adlı kitabın "Mukaddime" kısmında eski İstanbul Müftüsü ve Diyanet İşleri Başkanı dersiamdan Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi şöyle yazıyor:
"Velhasıl, bu dört müctehidin (Ebû Hanife, Malik, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel'i kasd ediyor) büyüklüğünde, onlara mensup dört mezhebin hakkıyetinde (hak ve doğru oluşunda) cumhur-i müslimînin (Müslümanların büyük topluluğunun) ittifakı vardır. Bu dört mezhepten başkasına uyulmaması hakkında yine âmmê-i müslimînin adeta bir ittifakı mün'akit olmuştur." (1957 baskısı, s. 57)
Şiî kardeşimiz insaflı ve adaletli düşünsün. Şia, Ehl-i Sünneti hak kabul ediyor mu? Etmiyor. Ehl-i Sünnet, Şiayı hak ve doğru kabul ediyor mu? Etmiyor.
Sen Ehl-i Sünnet mezhebini hak ve doğru kabul etmeyeceksin ve sonra Sünnîlerin Şiîliği hak mezhep olarak benimsemelerini isteyeceksin. Akla, mantığa, insafa sığar mı bu?
Bendeniz burada bir Sünnî olarak Sünnî kardeşlerime hitap ediyorum. Şiîleri üzmek istemem. Lütfen bu gibi yazılarımı okumasınlar, okurlarsa aşırı tepki göstermesinler.
Şianın Ehl-i Sünneti, Ehl-i Sünnetin Şiayı hak ve doğru kabul etmediği herkesin bildiği bir şeydir. Lütfen taqiyye yaparak birbirimizi aldatmaya tevessül etmeyelim.
Türkiye'de Ehl-i Sünnet Müslümanlarını Sünnîlikten çıkartıp, onun yerine iki ayrı mezhebe sokmak için çalışan iki Ortadoğu devleti ve ülkesi bu gayretkeşlikten vaz geçmelidir. Asıl büyük fitne bu tür mezhepçiliktir.
Biz Sünnîler, Şiîleri ve Vehhabîleri mezhebimize çekmek için harıl harıl çalışmıyoruz, büyük paralar harcamıyoruz. Onlar da bizim yakamızı bıraksınlar. Böylece barış içinde yaşayalım.
Mehmet Şevket Eygi
Biz Sünnîler katında çok değerli, çok sağlam, çok güvenilir bir bilgi kaynağı olan BÜYÜK İSLÂM İLMİHALİ adlı kitabın "Mukaddime" kısmında eski İstanbul Müftüsü ve Diyanet İşleri Başkanı dersiamdan Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi şöyle yazıyor:
"Velhasıl, bu dört müctehidin (Ebû Hanife, Malik, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel'i kasd ediyor) büyüklüğünde, onlara mensup dört mezhebin hakkıyetinde (hak ve doğru oluşunda) cumhur-i müslimînin (Müslümanların büyük topluluğunun) ittifakı vardır. Bu dört mezhepten başkasına uyulmaması hakkında yine âmmê-i müslimînin adeta bir ittifakı mün'akit olmuştur." (1957 baskısı, s. 57)
Şiî kardeşimiz insaflı ve adaletli düşünsün. Şia, Ehl-i Sünneti hak kabul ediyor mu? Etmiyor. Ehl-i Sünnet, Şiayı hak ve doğru kabul ediyor mu? Etmiyor.
Sen Ehl-i Sünnet mezhebini hak ve doğru kabul etmeyeceksin ve sonra Sünnîlerin Şiîliği hak mezhep olarak benimsemelerini isteyeceksin. Akla, mantığa, insafa sığar mı bu?
Bendeniz burada bir Sünnî olarak Sünnî kardeşlerime hitap ediyorum. Şiîleri üzmek istemem. Lütfen bu gibi yazılarımı okumasınlar, okurlarsa aşırı tepki göstermesinler.
Şianın Ehl-i Sünneti, Ehl-i Sünnetin Şiayı hak ve doğru kabul etmediği herkesin bildiği bir şeydir. Lütfen taqiyye yaparak birbirimizi aldatmaya tevessül etmeyelim.
Türkiye'de Ehl-i Sünnet Müslümanlarını Sünnîlikten çıkartıp, onun yerine iki ayrı mezhebe sokmak için çalışan iki Ortadoğu devleti ve ülkesi bu gayretkeşlikten vaz geçmelidir. Asıl büyük fitne bu tür mezhepçiliktir.
Biz Sünnîler, Şiîleri ve Vehhabîleri mezhebimize çekmek için harıl harıl çalışmıyoruz, büyük paralar harcamıyoruz. Onlar da bizim yakamızı bıraksınlar. Böylece barış içinde yaşayalım.
Mehmet Şevket Eygi
Türkiye artık bastırınca alıyor!
Görüyorsunuz, Türkiye artık her alanda "Türkiyesiz" adım atılamayacağını göstermeye başladı.
Özellikle dış politikada Türkiye'nin ağırlığı giderek artmaya başladı.
Son yıllara kadar Türkiye'yi ilgilendiren konularda Türkiye'siz iş yapmaya alışmış ABD ve Avrupa Birliği gibi güçler artık Türkiye'nin de söz sahibi bir ülke olduğunu anlamaya başlamış olmalılar.
Türkiye'nin elinde de kozlar var.
Her zaman vardı ama bunlar basiretsiz ve korkak dış politika yüzünden kullanılamıyordu.
Önceden dış politika konularında mümkünse hükümetle, değilse askerle işi bağlayıp hükümeti devre dışı bırakabiliyorlardı.
Artık yok öyle şey!
Arkasında büyük bir oy desteği olan, parlamentoda ezici çoğunluğu bulunan, istikrarlı bir hükümet, karizmatik bir başbakan, hükümetle uyumlu çalışan bir Cumhurbaşkanı var.
Şu kesin, artık Türk Dış Politikasını NATO belirlemiyor.
Şu Rasmussen olayını izliyorsunuz.
NATO'nun başat güçleri günlerdir Türkiye'yi Danimarka Başbakanı Rasmussen'i NATO Genel Sekreteri yapmaya ikna için uğraşıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan tavrını çok açık ve net biçimde ortaya koydu: Rasmussen'in NATO'nun barışı sağlama amacına uygun bir isim olmadığını söyledi. Gerekçelerini de çok açık ortaya koydu:
1- Bu Rasmussen denilen adam Türkiye'nin aleyhine bölücü yayın yapan terörist TV Roj TV'ye ülkesinden yayın yapma izni verdi.
2- Bu Rasmussen denilen adam Peygamber Efendimizin karikatürlerinin yayınlanmasına düşünce özgürlüğü diyerek geçit verdi ve bu yüzden ortalığın karışmasına, dinler ve medeniyetler arasında çatışma çıkmasına yol açtı.
Türkiye bu konuda açık. Başbakan "Böyle bir adamı NATO Genel Sekreteri yapamayız" diyor.
Biliyorsunuz NATO'da Türkiye'nin veto hakkı var.
Gerekirse Türkiye bu veto hakkını kullanacağını da saklamıyor.
Şimdi AB Türkiye'ye karşı Avrupa Birliği kozunu oynuyor. Rasmussen olmazsa biz de sizi Avrupa Birliği'ne almayız diyorlar.
Almazsanız almayın!
Türkiye'nin AB'ye girme çabasının sonunda AB'ye girmek olmadığını biri AB'lilere anlatmalı.
AB'ye girmeye hak kazandığımızda Türkiye bölgenin en büyük gücü olacak zaten ve o zaman niçin AB'ye gireceğiz ve iplerimizi Brüksel'in eline vereceğiz ki!
ABD Başkanı Obama Türkiye'ye yeni bir paket sundu Rasmussen'in Genel Sekreterliği karşılığında. Ve bu konuda Türkiye'ye garanti verdi.
Yeni durum şu: Rasmussen Genel Sekreter olacak ama, yardımcılarından biri Türk olacak. Afganistan'daki NATO temsilcisi yine bir Türk olacak. Rasmussen Peygamber Karikatürleri krizinden dolayı özür dileyecek.
İşte yeni Türkiye, bastırdı ve aldı.
Bir de Fransa meselesi var.
Fransa da NATO'nun askeri kanadına yeniden dönmek istiyor.
Türkiye bu konuda da kararlı davranıp sürekli Türkiye aleyhine çalışan, Türkiye AB ilişkilerini geren, "Ermeni Soykırımı" iddialarını meclisinde oylatıp yasal hale getiren Fransa'ya geçit vermeyecek!
Türkiye'nin aleyhine çalışanlar bundan sonra daha dikkatli olmalılar! Çünkü artık ülke menfaatini her şeyin üstünde tutan bir hükümetimiz var!
Nuh Gönültaş
Özellikle dış politikada Türkiye'nin ağırlığı giderek artmaya başladı.
Son yıllara kadar Türkiye'yi ilgilendiren konularda Türkiye'siz iş yapmaya alışmış ABD ve Avrupa Birliği gibi güçler artık Türkiye'nin de söz sahibi bir ülke olduğunu anlamaya başlamış olmalılar.
Türkiye'nin elinde de kozlar var.
Her zaman vardı ama bunlar basiretsiz ve korkak dış politika yüzünden kullanılamıyordu.
Önceden dış politika konularında mümkünse hükümetle, değilse askerle işi bağlayıp hükümeti devre dışı bırakabiliyorlardı.
Artık yok öyle şey!
Arkasında büyük bir oy desteği olan, parlamentoda ezici çoğunluğu bulunan, istikrarlı bir hükümet, karizmatik bir başbakan, hükümetle uyumlu çalışan bir Cumhurbaşkanı var.
Şu kesin, artık Türk Dış Politikasını NATO belirlemiyor.
Şu Rasmussen olayını izliyorsunuz.
NATO'nun başat güçleri günlerdir Türkiye'yi Danimarka Başbakanı Rasmussen'i NATO Genel Sekreteri yapmaya ikna için uğraşıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan tavrını çok açık ve net biçimde ortaya koydu: Rasmussen'in NATO'nun barışı sağlama amacına uygun bir isim olmadığını söyledi. Gerekçelerini de çok açık ortaya koydu:
1- Bu Rasmussen denilen adam Türkiye'nin aleyhine bölücü yayın yapan terörist TV Roj TV'ye ülkesinden yayın yapma izni verdi.
2- Bu Rasmussen denilen adam Peygamber Efendimizin karikatürlerinin yayınlanmasına düşünce özgürlüğü diyerek geçit verdi ve bu yüzden ortalığın karışmasına, dinler ve medeniyetler arasında çatışma çıkmasına yol açtı.
Türkiye bu konuda açık. Başbakan "Böyle bir adamı NATO Genel Sekreteri yapamayız" diyor.
Biliyorsunuz NATO'da Türkiye'nin veto hakkı var.
Gerekirse Türkiye bu veto hakkını kullanacağını da saklamıyor.
Şimdi AB Türkiye'ye karşı Avrupa Birliği kozunu oynuyor. Rasmussen olmazsa biz de sizi Avrupa Birliği'ne almayız diyorlar.
Almazsanız almayın!
Türkiye'nin AB'ye girme çabasının sonunda AB'ye girmek olmadığını biri AB'lilere anlatmalı.
AB'ye girmeye hak kazandığımızda Türkiye bölgenin en büyük gücü olacak zaten ve o zaman niçin AB'ye gireceğiz ve iplerimizi Brüksel'in eline vereceğiz ki!
ABD Başkanı Obama Türkiye'ye yeni bir paket sundu Rasmussen'in Genel Sekreterliği karşılığında. Ve bu konuda Türkiye'ye garanti verdi.
Yeni durum şu: Rasmussen Genel Sekreter olacak ama, yardımcılarından biri Türk olacak. Afganistan'daki NATO temsilcisi yine bir Türk olacak. Rasmussen Peygamber Karikatürleri krizinden dolayı özür dileyecek.
İşte yeni Türkiye, bastırdı ve aldı.
Bir de Fransa meselesi var.
Fransa da NATO'nun askeri kanadına yeniden dönmek istiyor.
Türkiye bu konuda da kararlı davranıp sürekli Türkiye aleyhine çalışan, Türkiye AB ilişkilerini geren, "Ermeni Soykırımı" iddialarını meclisinde oylatıp yasal hale getiren Fransa'ya geçit vermeyecek!
Türkiye'nin aleyhine çalışanlar bundan sonra daha dikkatli olmalılar! Çünkü artık ülke menfaatini her şeyin üstünde tutan bir hükümetimiz var!
Nuh Gönültaş
ABD başkanlarının gücü Roma imparatorlarını da şaşırttı
Amerikan başkanlarına "Çağdaş Roma imparatorları" denilir ya...
Roma imparatorlarından biri canlanıp bugünün Amerikan Başkanı'nın dışkısına bile gösterilen özeni görebilseydi, herhalde aşağılık kompleksine kapılırdı.
Dünkü Sabah'ta arkadaşımız Bülent Aydemir'in imzasını taşıyan haberi okumuşsunuzdur.
Ben yine de hatırlatayım:
- ABD Başkanı Barack Obama iki günlük Türkiye ziyaretinde tuvalet ihtiyacını ABD'den getirilen çelik tankta giderecek. Dışkı ise ABD'ye taşınarak asitle yok edilecek. Eski Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad'ın ABD'de yaptığı ziyarette kanser olduğu dışkısından teşhis edilmiş ve ABD'nin Suriye'ye yönelik politikalarını bu olaydan sonra yeniden şekillendirdiği yönünde tespitler yapılmıştı. Bu tür bir durumla karşılaşmamak için ABD başkanlarının seyahatlerinde böyle bir güvenlik uygulamasına gidiliyor.
"İktidar" kavramının en somut ve en zirvedeki göstergesi olabilir bu uygulama...
Sinemaya düşkünseniz senaryosunu John Steinbeck'in yazdığı Elia Kazan yapımı "Viva Zapata" yı mutlaka izlemişsinizdir.
Viva Zapata
Başrollerini Marlon Brando ile Anthony Quinn'in paylaştıkları 1952 yapımı bu filmde, Meksikalı devrimci Emiliano Zapata'nın öyküsü anlatılmaktaydı. O filmin unutulmaması gereken iki sahnesi vardır.
Birincisinde Zapata topraksız ve yoksul köylülerle diktatör Diaz'ın huzuruna çıkar... Burada ileri geri konuşunca Diaz ona "Sen kimsin" diye sorar.
İkinci sahnede ise Zapata iktidarı ele geçirmiştir. Bir gün bir grup topraksız ve yoksul köylü Zapata'nın önüne gelir. İçlerinden biri ileri geri konuşunca Zapata ona "Sen kimsin" diye sorar.
İktidar böyle değiştirir insanları.
O filmden unutamadığım bir bölümde de, Zapata ve ünlü devrimci Pancho Villa'nın ayaklanmaları sonunda diktatör Diaz devriliyor ve Madera Başkanlığa geçiriliyordu.
Devrimcilerin Madera'yı desteklemelerinin nedeni, onun toprak reformu yapacağına söz vermesiydi. Ancak bu reformla ilgili yasalar çıkartılmasına rağmen reform yapılmamıştı.
Çünkü danışmanı Madera'ya "Ülkeleri yasalar değil insanlar yönetir" öğüdünü vermiş ve yeni Başkanı buna inandırmıştı.
En kuvvetli...
Şimdi Amerika'yı da Obama yönetiyor.
Amerikan Anayasası'nın Jefferson tarafından kuramlaştırılmış "Kuvvetler Ayrılığı" ilkesine karşın "Başkan'ın Kuvveti " hem ülkesini hem de dünyayı savaşa ya da barışa yönlendirecek kadar güçlü.
Nitekim Başkan Johnson Amerika'yı "Vietnam Sendromu " ile sonuçlanacak uzak Asya'daki savaşa sürüklememiş miydi?
Eski Başkan Bush'un da "Irak Macerası "nı ne Kongre ne de Yüksek Mahkeme engelleyebildi.
Şimdi Obama'nın bu tabloyu değiştirmesi ve Amerika'yı savaşların değil barışın simge ülkesi haline dönüştürmesi bekleniyor.
Ezilmişlerin ve unutulmuşların temsilcisi olarak Başkan seçildiği varsayılan Obama şimdi dünyanın en ezici gücünün patronu.
Her şeyin planlandığı gibi gitmesi, Obama'nın vücut ve akıl sağlığının korunmasına bağlı sanki.
Böyle olmasaydı, Obama'nın dışkısına bile böyle özen gösterilir miydi?
http://www.sabah.com.tr/barlas.html
Roma imparatorlarından biri canlanıp bugünün Amerikan Başkanı'nın dışkısına bile gösterilen özeni görebilseydi, herhalde aşağılık kompleksine kapılırdı.
Dünkü Sabah'ta arkadaşımız Bülent Aydemir'in imzasını taşıyan haberi okumuşsunuzdur.
Ben yine de hatırlatayım:
- ABD Başkanı Barack Obama iki günlük Türkiye ziyaretinde tuvalet ihtiyacını ABD'den getirilen çelik tankta giderecek. Dışkı ise ABD'ye taşınarak asitle yok edilecek. Eski Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad'ın ABD'de yaptığı ziyarette kanser olduğu dışkısından teşhis edilmiş ve ABD'nin Suriye'ye yönelik politikalarını bu olaydan sonra yeniden şekillendirdiği yönünde tespitler yapılmıştı. Bu tür bir durumla karşılaşmamak için ABD başkanlarının seyahatlerinde böyle bir güvenlik uygulamasına gidiliyor.
"İktidar" kavramının en somut ve en zirvedeki göstergesi olabilir bu uygulama...
Sinemaya düşkünseniz senaryosunu John Steinbeck'in yazdığı Elia Kazan yapımı "Viva Zapata" yı mutlaka izlemişsinizdir.
Viva Zapata
Başrollerini Marlon Brando ile Anthony Quinn'in paylaştıkları 1952 yapımı bu filmde, Meksikalı devrimci Emiliano Zapata'nın öyküsü anlatılmaktaydı. O filmin unutulmaması gereken iki sahnesi vardır.
Birincisinde Zapata topraksız ve yoksul köylülerle diktatör Diaz'ın huzuruna çıkar... Burada ileri geri konuşunca Diaz ona "Sen kimsin" diye sorar.
İkinci sahnede ise Zapata iktidarı ele geçirmiştir. Bir gün bir grup topraksız ve yoksul köylü Zapata'nın önüne gelir. İçlerinden biri ileri geri konuşunca Zapata ona "Sen kimsin" diye sorar.
İktidar böyle değiştirir insanları.
O filmden unutamadığım bir bölümde de, Zapata ve ünlü devrimci Pancho Villa'nın ayaklanmaları sonunda diktatör Diaz devriliyor ve Madera Başkanlığa geçiriliyordu.
Devrimcilerin Madera'yı desteklemelerinin nedeni, onun toprak reformu yapacağına söz vermesiydi. Ancak bu reformla ilgili yasalar çıkartılmasına rağmen reform yapılmamıştı.
Çünkü danışmanı Madera'ya "Ülkeleri yasalar değil insanlar yönetir" öğüdünü vermiş ve yeni Başkanı buna inandırmıştı.
En kuvvetli...
Şimdi Amerika'yı da Obama yönetiyor.
Amerikan Anayasası'nın Jefferson tarafından kuramlaştırılmış "Kuvvetler Ayrılığı" ilkesine karşın "Başkan'ın Kuvveti " hem ülkesini hem de dünyayı savaşa ya da barışa yönlendirecek kadar güçlü.
Nitekim Başkan Johnson Amerika'yı "Vietnam Sendromu " ile sonuçlanacak uzak Asya'daki savaşa sürüklememiş miydi?
Eski Başkan Bush'un da "Irak Macerası "nı ne Kongre ne de Yüksek Mahkeme engelleyebildi.
Şimdi Obama'nın bu tabloyu değiştirmesi ve Amerika'yı savaşların değil barışın simge ülkesi haline dönüştürmesi bekleniyor.
Ezilmişlerin ve unutulmuşların temsilcisi olarak Başkan seçildiği varsayılan Obama şimdi dünyanın en ezici gücünün patronu.
Her şeyin planlandığı gibi gitmesi, Obama'nın vücut ve akıl sağlığının korunmasına bağlı sanki.
Böyle olmasaydı, Obama'nın dışkısına bile böyle özen gösterilir miydi?
http://www.sabah.com.tr/barlas.html
İç güvenliğin sivilleşmesi
2008 Ağustos'unda Polisle İlişki Çalışma ve İşbirliği Esaslarını düzenleyen Jandarma Yönetmeliği'yle ilgili şunları yazmıştım:
"Söz konusu yönetmeliğe göre, polis görev ve sorumluluk alanı olup ta, bugüne kadar Polis Teşkilatı kurulmayan yerlerdeki emniyet ve asayişe ilişkin hizmetler, polis teşkilatı kuruluncaya kadar, Jandarma iç güvenlik birliklerince yerine getirilir. Şehir ve kasabalarda kentleşme nedeniyle; belediye sınırları genişledikçe bu yerlerdeki, Jandarmaya ait görev ve sorumluluk alanları ..... polise devredilir."
Kimin kararıyla devredilir? İşte bu nokta problemli. Çünkü yönetmelik, devir işleminin valiliğin önerisi, Jandarma Genel Komutanının uygun görmesi ve İçişleri Bakanı'nın onayı ile gerçekleşeceğini söylüyor.
Peki neden? Eskiden jandarma alanı olan herhangi bir yerde polis teşkilatı kurulmuşsa ve artık jandarmaya ihtiyaç kalmamışsa, yani o bölgenin artık polise devri gerekiyorsa, bu durumu "onaylamak" neden Jandarma Genel Komutanı'na düşsün?
Kanun, bir yerin polisin görev alanı sayılması için o yerin il ve ilçe belediye sınırı haline gelmesini veya o yerde polis teşkilatı olmasını yeterli sayıyorsa, bu şartlar da gerçekleşmişse, mesele çözülmüş demektir. Devletin iç güvenlikten sorumlu birimleri gereken işlemleri yapar, tabii ki Jandarmayı da bilgilendirirler."
İşte hükümetin seçimin hemen ertesinde yaptığı ilk işlerden biri yönetmelikteki bu problemli noktayı düzeltmek oldu.
Bundan böyle il ve ilçelerdeki jandarma ve polis sorumluluk alanlarının sınırları bir komisyon tarafından karara bağlanacak. Komisyon ilçelerde kaymakam, illerde vali veya görevlendireceği vali yardımcısı başkanlığında jandarma ve emniyet temsilcilerinin katılımıyla oluşacak. Ve önemli nokta: Sorumluluk alanlarının sınırlarının belirlenmesinde oybirliği sağlanamayan durumlarda kolluk birimleri arasındaki anlaşmazlıklar vali tarafından kesin olarak çözümlenecek.
Tuğgeneral Gürak'ın gazetecilerin sorusu üzerine "Jandarma Genel Komutanlığı'nın görüşünün tam olarak dikkate alınmadığını söyleyebiliriz" dediği nokta da bu. Yapılan değişikliğe baktığınızda, Jandarma Genel Komutanlığı'nın görüşünün dikkate alınmasının pek mümkün olmadığı zaten ortaya çıkıyor. Herhangi bir mercinin yetkilerini kısıtlamak için o mercinin bu kısıtlamayı "uygun görmesi"ni beklerseniz, ilelebet bekleyeceğiniz açık değil mi?
Her neyse, Gürak'ın sitemini bir yana bırakacak olursak...
Aslında bu değişikliğin işareti hükümetin hazırladığı son Ulusal Program'da verilmişti. "İç güvenlik hizmetlerinin koordinasyonu ve iç güvenlikle ilgili görev, yetki ve sorumlulukların etkin olarak yerine getirilmesini güçleştiren mevzuat ve uygulamanın değiştirilmesi" ifadesi doğrudan doğruya sözünü ettiğimiz yönetmeliğe atıf yapmaktaydı.
Hükümetin sessiz sedasız gerçekleştirdiği bu değişiklik, iç güvenliğin sivilleşmesi reformunun çok önemli bir adımı ve böyle bir reforma kalkışmak için bundan daha iyi bir zamanlama yapılamazdı.
Ergenekon soruşturması genişledikçe ve derinleştikçe halka hesap vermeyen, kendini seçilmişlere karşı sorumlu hissetmeyen, askeri hiyerarşi içinde çalışan silahlı bir güç iç güvenlikten sorumlu tutulduğunda neler olabileceğini daha iyi anlıyoruz. Yol kenarlarından, kuyulardan çıkarılan kemikler tepeler oluşturdu. Fail-i meçhul dediğimiz şeyin JİTEM'in diğer adı olduğunu artık biliyoruz.
Umalım ki, yeni yönetmelik tez zamanda uygulamaya sokulur ve şu anda gereksiz yere jandarma bölgesi olan yerler bir an önce polis görev alanı haline getirilir.
Ve yine umalım ki, iç güvenliğin sivilleşmesi çerçevesinde yapılacak reformlarda, EMASYA protokolünün değiştirilmesiyle, yani jandarmanın 28 Şubat öncesi sınırlarına çekilmesiyle yetinilmez, daha ileri gidilir; demokrasimiz iç güvenliğin askerileşmesinin yarattığı tahribattan bütünüyle kurtarılır.
Gülay Göktürk
"Söz konusu yönetmeliğe göre, polis görev ve sorumluluk alanı olup ta, bugüne kadar Polis Teşkilatı kurulmayan yerlerdeki emniyet ve asayişe ilişkin hizmetler, polis teşkilatı kuruluncaya kadar, Jandarma iç güvenlik birliklerince yerine getirilir. Şehir ve kasabalarda kentleşme nedeniyle; belediye sınırları genişledikçe bu yerlerdeki, Jandarmaya ait görev ve sorumluluk alanları ..... polise devredilir."
Kimin kararıyla devredilir? İşte bu nokta problemli. Çünkü yönetmelik, devir işleminin valiliğin önerisi, Jandarma Genel Komutanının uygun görmesi ve İçişleri Bakanı'nın onayı ile gerçekleşeceğini söylüyor.
Peki neden? Eskiden jandarma alanı olan herhangi bir yerde polis teşkilatı kurulmuşsa ve artık jandarmaya ihtiyaç kalmamışsa, yani o bölgenin artık polise devri gerekiyorsa, bu durumu "onaylamak" neden Jandarma Genel Komutanı'na düşsün?
Kanun, bir yerin polisin görev alanı sayılması için o yerin il ve ilçe belediye sınırı haline gelmesini veya o yerde polis teşkilatı olmasını yeterli sayıyorsa, bu şartlar da gerçekleşmişse, mesele çözülmüş demektir. Devletin iç güvenlikten sorumlu birimleri gereken işlemleri yapar, tabii ki Jandarmayı da bilgilendirirler."
İşte hükümetin seçimin hemen ertesinde yaptığı ilk işlerden biri yönetmelikteki bu problemli noktayı düzeltmek oldu.
Bundan böyle il ve ilçelerdeki jandarma ve polis sorumluluk alanlarının sınırları bir komisyon tarafından karara bağlanacak. Komisyon ilçelerde kaymakam, illerde vali veya görevlendireceği vali yardımcısı başkanlığında jandarma ve emniyet temsilcilerinin katılımıyla oluşacak. Ve önemli nokta: Sorumluluk alanlarının sınırlarının belirlenmesinde oybirliği sağlanamayan durumlarda kolluk birimleri arasındaki anlaşmazlıklar vali tarafından kesin olarak çözümlenecek.
Tuğgeneral Gürak'ın gazetecilerin sorusu üzerine "Jandarma Genel Komutanlığı'nın görüşünün tam olarak dikkate alınmadığını söyleyebiliriz" dediği nokta da bu. Yapılan değişikliğe baktığınızda, Jandarma Genel Komutanlığı'nın görüşünün dikkate alınmasının pek mümkün olmadığı zaten ortaya çıkıyor. Herhangi bir mercinin yetkilerini kısıtlamak için o mercinin bu kısıtlamayı "uygun görmesi"ni beklerseniz, ilelebet bekleyeceğiniz açık değil mi?
Her neyse, Gürak'ın sitemini bir yana bırakacak olursak...
Aslında bu değişikliğin işareti hükümetin hazırladığı son Ulusal Program'da verilmişti. "İç güvenlik hizmetlerinin koordinasyonu ve iç güvenlikle ilgili görev, yetki ve sorumlulukların etkin olarak yerine getirilmesini güçleştiren mevzuat ve uygulamanın değiştirilmesi" ifadesi doğrudan doğruya sözünü ettiğimiz yönetmeliğe atıf yapmaktaydı.
Hükümetin sessiz sedasız gerçekleştirdiği bu değişiklik, iç güvenliğin sivilleşmesi reformunun çok önemli bir adımı ve böyle bir reforma kalkışmak için bundan daha iyi bir zamanlama yapılamazdı.
Ergenekon soruşturması genişledikçe ve derinleştikçe halka hesap vermeyen, kendini seçilmişlere karşı sorumlu hissetmeyen, askeri hiyerarşi içinde çalışan silahlı bir güç iç güvenlikten sorumlu tutulduğunda neler olabileceğini daha iyi anlıyoruz. Yol kenarlarından, kuyulardan çıkarılan kemikler tepeler oluşturdu. Fail-i meçhul dediğimiz şeyin JİTEM'in diğer adı olduğunu artık biliyoruz.
Umalım ki, yeni yönetmelik tez zamanda uygulamaya sokulur ve şu anda gereksiz yere jandarma bölgesi olan yerler bir an önce polis görev alanı haline getirilir.
Ve yine umalım ki, iç güvenliğin sivilleşmesi çerçevesinde yapılacak reformlarda, EMASYA protokolünün değiştirilmesiyle, yani jandarmanın 28 Şubat öncesi sınırlarına çekilmesiyle yetinilmez, daha ileri gidilir; demokrasimiz iç güvenliğin askerileşmesinin yarattığı tahribattan bütünüyle kurtarılır.
Gülay Göktürk
Pansuman var, ameliyat yok!
Dünkü köşe yazımızda bahsettik, G-20 toplantısı aslında iki tür soruna çare bulmak zorunda idi. Birincisi, kısa vade sorunlarını çözmek, ikincisi ise uzun vade sorunu diyebileceğimiz, dünyadaki temel yapısal dengesizliklerin ortadan kaldırılması için çözüm üretmek.
Temel yapısal dengesizlikler ise iki konuyu tartışma ve önlem geliştirme gerektiriyordu: Birincisi, dünyanın rezerv para denen ve uluslararası sistemin temel ödeme aracını oluşturan paranın bir ülke tarafından üretilmesinin yarattığı sorunlara çözüm (yani dolar ve euro yerine bir dünya parası konusu), ikincisi ise dış denge fazlası veren ülkeler ile dış denge açığı veren ülkelerin arasındaki yapısal sorun ve dengesizliklerin ortadan kaldırılması (yani global dengelenme konusu).
Bizce G-20 toplantısı kısa vadeli sorunlara cevap verme çabası içinde oldu. IMF'e trilyon dolar kaynak sağlanması, vergi kaçağı ve banka gizliliği konularında veya finansal regülasyonun sıkılaştırılması için ilkesel girişim gibi adımlar yapısal çözümler sayılmaz. Bunlar sadece pansuman sayılır, ameliyat sayılamazlar. Piyasalar iyimser takıldı, halbuki kötümser yorum getirilmesi gerekiyor.
Çin Merkez Bankası Başkanı'nın adı Zhou Xianochuan. 1948 doğumlu ve kimya mühendisliği tahsilinden sonra, 1985 yılında Tsinghua Üniversitesi'nde ekonomi doktorası yaparak sonunda 2002 yılında Çin Merkez Bankası 'People's Bank of China' denen kurumun başına geçmeye kadar giden bir kamu hizmeti kariyerine sahip olan Zhou, mart ayı içinde, iki adet makale yazarak, Çin'in 2000 milyar dolara varan döviz rezervlerine dayanılarak, gelişen ülkelere ve IMF'e verilmek istenen yardımın finansmanın Çin tarafından büyük ölçüde yüklenmesi talebinin yanlış bir yaklaşım olduğunu ve esas görüşülmesi gerekenin doların yerine gerçek bir dünya parası yaratılmasının gerektiği konusu olduğunu gündeme getirmişti.
Zhou'ya göre, aslında 1940'lı yıllarda IMF'in kuruluş nedeni dünyada güvenilir bir uluslararası rezerv para yaratmak arzusu olmuştu. Bu tür bir rezerv para aslında istikrarlı bir 'benchmark'a dayanmak' zorunda idi. Açıkça bilinen ve her tarafın kabul ettiği kurallara göre yaratılmalı idi. Ve talep olunca arzı artıracak, talep kısılınca da arzı daraltacak esnekliğe sahip olmalı idi. Ve tabii gerçek global bir rezerv para bir tek ülkenin çıkarları ve sorunlarına endeksli olmamalı idi (ABD ve doların şu andaki durumu).
Dünyada rezerv parayı üretenlerin zaten sürekli bir ikilem içinde olduğu üzerinde geniş akademik yazın olan bir durumdu. Triffin tarafından yıllar önce gündeme getirilen ve 'Triffin Dilemma' adı ile tanınan, rezerv para üreticisinin dünyaya likidite verince, ülkenin kendi parasının değerini koruyamayacağı gerçeği ve kendi ülkesindeki enflasyon baskıları için gerekli adımlarla veya ülkenin iç talebini artırma gerektiğinde yapması gerekenlerle, global ekonomiyi eşanlı gözetme fonksiyonunun, bir arada gerçekleştirilemeyeceği tezi oldukça eski idi. Bugün gelinen noktada Çin, Bretton Woods sisteminin zararlarının avantajlarının üstüne çıktığını öne sürüyordu.
Zhou tarafından yapılan analize göre bir 'super sovereign reserv currency' veya ülkeler üstü bir dünya rezerv parası yaratılmalı idi. Bretton Woods için tartışmalar yapılırken İngiliz Keynes, 'Bancor' diye ad taktığı, bu tür bir global para teklifi getirmiş ama ABD'li H.D.White tarafından getirilen ABD'ye dayalı global para teklifi kabul edilmişti. Bretton Woods sisteminin yarattığı sorunlar anlaşılınca da 1969 yılında SDR denen IMF parası yaratılmış ama fazla geliştirilmemiş ve kullanılmamıştı. Başka bir paraya katıca bağlı paralar, devalüasyon olanağını ortadan kaldırıyordu. Bir sepet dünya parası ise devalüasyon silahını yeniden gündeme getiriyordu.
Bir dünya parasının oluşmasının uzun zaman sürecek bir geçiş dönemi gerektirdiği bir gerçekti. Ama, ara dönemde, IMF ve SDR kullanılabilirdi. SDR ve diğer paralar arasında bir 'settlement' yani takas ve ödeme sistemi geliştirilirse ve şu anda sadece hükümetler ve uluslararası kurumlar arasında kullanılan SDR gerçek bir paraya döndürülürse, SDR temelli menkul kıymetler de çıkarılırsa da bu güçlü bir global para için önemli bir adım oldurdu. Ancak SDR'nin değerini belirlemek için temel alınan para sepetinin ağırlıkları belirlenirken ve ilk dağılımı gündeme getirilirken de, tüm ülkeler GSYİH ağırlığı verilerek yer almalı idi. Bu yapılırsa da SDR bugün rezerv para olarak tutulan dolar ve euronun yerini alabilirdi.
G-20 burada vurgulanan ve Zhou tarafından gündeme getirilen soruna değinmiyor, sadece IMF'e cephane sağlıyor, o kadar.
Tabii bir de ABD ve İngiltere gibi sürekli 'açık' ülkeleri ile (cari denge açığı ve tasarruf açığı olan ülkeler), Almanya, Çin ve Japonya gibi sürekli fazlası olan (cari denge ve tasarruf fazlası) ülkelerin global sorunda, uzun vadede nasıl davranmaları gerektiği konusu vardı ve G-20 buna da değinmemişti! Yarın biz bu konuya değineceğiz!
Deniz Gökçe
Temel yapısal dengesizlikler ise iki konuyu tartışma ve önlem geliştirme gerektiriyordu: Birincisi, dünyanın rezerv para denen ve uluslararası sistemin temel ödeme aracını oluşturan paranın bir ülke tarafından üretilmesinin yarattığı sorunlara çözüm (yani dolar ve euro yerine bir dünya parası konusu), ikincisi ise dış denge fazlası veren ülkeler ile dış denge açığı veren ülkelerin arasındaki yapısal sorun ve dengesizliklerin ortadan kaldırılması (yani global dengelenme konusu).
Bizce G-20 toplantısı kısa vadeli sorunlara cevap verme çabası içinde oldu. IMF'e trilyon dolar kaynak sağlanması, vergi kaçağı ve banka gizliliği konularında veya finansal regülasyonun sıkılaştırılması için ilkesel girişim gibi adımlar yapısal çözümler sayılmaz. Bunlar sadece pansuman sayılır, ameliyat sayılamazlar. Piyasalar iyimser takıldı, halbuki kötümser yorum getirilmesi gerekiyor.
Çin Merkez Bankası Başkanı'nın adı Zhou Xianochuan. 1948 doğumlu ve kimya mühendisliği tahsilinden sonra, 1985 yılında Tsinghua Üniversitesi'nde ekonomi doktorası yaparak sonunda 2002 yılında Çin Merkez Bankası 'People's Bank of China' denen kurumun başına geçmeye kadar giden bir kamu hizmeti kariyerine sahip olan Zhou, mart ayı içinde, iki adet makale yazarak, Çin'in 2000 milyar dolara varan döviz rezervlerine dayanılarak, gelişen ülkelere ve IMF'e verilmek istenen yardımın finansmanın Çin tarafından büyük ölçüde yüklenmesi talebinin yanlış bir yaklaşım olduğunu ve esas görüşülmesi gerekenin doların yerine gerçek bir dünya parası yaratılmasının gerektiği konusu olduğunu gündeme getirmişti.
Zhou'ya göre, aslında 1940'lı yıllarda IMF'in kuruluş nedeni dünyada güvenilir bir uluslararası rezerv para yaratmak arzusu olmuştu. Bu tür bir rezerv para aslında istikrarlı bir 'benchmark'a dayanmak' zorunda idi. Açıkça bilinen ve her tarafın kabul ettiği kurallara göre yaratılmalı idi. Ve talep olunca arzı artıracak, talep kısılınca da arzı daraltacak esnekliğe sahip olmalı idi. Ve tabii gerçek global bir rezerv para bir tek ülkenin çıkarları ve sorunlarına endeksli olmamalı idi (ABD ve doların şu andaki durumu).
Dünyada rezerv parayı üretenlerin zaten sürekli bir ikilem içinde olduğu üzerinde geniş akademik yazın olan bir durumdu. Triffin tarafından yıllar önce gündeme getirilen ve 'Triffin Dilemma' adı ile tanınan, rezerv para üreticisinin dünyaya likidite verince, ülkenin kendi parasının değerini koruyamayacağı gerçeği ve kendi ülkesindeki enflasyon baskıları için gerekli adımlarla veya ülkenin iç talebini artırma gerektiğinde yapması gerekenlerle, global ekonomiyi eşanlı gözetme fonksiyonunun, bir arada gerçekleştirilemeyeceği tezi oldukça eski idi. Bugün gelinen noktada Çin, Bretton Woods sisteminin zararlarının avantajlarının üstüne çıktığını öne sürüyordu.
Zhou tarafından yapılan analize göre bir 'super sovereign reserv currency' veya ülkeler üstü bir dünya rezerv parası yaratılmalı idi. Bretton Woods için tartışmalar yapılırken İngiliz Keynes, 'Bancor' diye ad taktığı, bu tür bir global para teklifi getirmiş ama ABD'li H.D.White tarafından getirilen ABD'ye dayalı global para teklifi kabul edilmişti. Bretton Woods sisteminin yarattığı sorunlar anlaşılınca da 1969 yılında SDR denen IMF parası yaratılmış ama fazla geliştirilmemiş ve kullanılmamıştı. Başka bir paraya katıca bağlı paralar, devalüasyon olanağını ortadan kaldırıyordu. Bir sepet dünya parası ise devalüasyon silahını yeniden gündeme getiriyordu.
Bir dünya parasının oluşmasının uzun zaman sürecek bir geçiş dönemi gerektirdiği bir gerçekti. Ama, ara dönemde, IMF ve SDR kullanılabilirdi. SDR ve diğer paralar arasında bir 'settlement' yani takas ve ödeme sistemi geliştirilirse ve şu anda sadece hükümetler ve uluslararası kurumlar arasında kullanılan SDR gerçek bir paraya döndürülürse, SDR temelli menkul kıymetler de çıkarılırsa da bu güçlü bir global para için önemli bir adım oldurdu. Ancak SDR'nin değerini belirlemek için temel alınan para sepetinin ağırlıkları belirlenirken ve ilk dağılımı gündeme getirilirken de, tüm ülkeler GSYİH ağırlığı verilerek yer almalı idi. Bu yapılırsa da SDR bugün rezerv para olarak tutulan dolar ve euronun yerini alabilirdi.
G-20 burada vurgulanan ve Zhou tarafından gündeme getirilen soruna değinmiyor, sadece IMF'e cephane sağlıyor, o kadar.
Tabii bir de ABD ve İngiltere gibi sürekli 'açık' ülkeleri ile (cari denge açığı ve tasarruf açığı olan ülkeler), Almanya, Çin ve Japonya gibi sürekli fazlası olan (cari denge ve tasarruf fazlası) ülkelerin global sorunda, uzun vadede nasıl davranmaları gerektiği konusu vardı ve G-20 buna da değinmemişti! Yarın biz bu konuya değineceğiz!
Deniz Gökçe
Obama ile üç dakika
Geçenlerde telefonum çaldı.
(Yumurtaya can veren Allah bana da bu cümleyle başlayan bir yazı yazabilmeyi nasip etti sonunda.)
Telefondaki ses şöyle dedi: “Obama Türkiye ziyareti sırasında 20 genç ile görüşmek istiyor. Biri sen olur musun?”
Bu işe başladığımdan beri “Genç arkadaş” olmanın ilk kez işe yaramasının sevinci ile başlayan duygularım, hemen hemen yaşıt gibi durduğumuz Obama’nın karşısındaki gençler arasında ben acaba 23 Nisan’da Meclis’e başkan yapılan 21 yaşındaki o ‘delikanlı çocuk’ gibi kalır mıyım evhamlarıyla tedirgin bir ruh haline doğru gitti geldi.
Öyle ki hâlâ elimde olan telefonun diğer ucundan gelen “Peki, geliyor musunuz?” sesiyle ancak kendime gelebildim.
Koskoca ABD başkanı Türkiye’ye kadar gelmiş ve benimle görüşmek istiyor. Tabii ki kabul ettim.
Bu bir “5 Nisan” şakası değil.
Genç Siviller kontenjanından, eğer son anda bir terslik olmazsa, salı günü İstanbul’da Obama ile görüşeceğim. Bana söylenen herkesin üç dakika konuşma süresi olacağı.
ABD başkanı ile üç dakika. Umutlandırıyor beni...
Peki, iyi de Obama ile ne konuşacağım ben şimdi.
Hadi, Amerikan film repliği gibi olsun “Obama ile aramızda konuşacak ne var ki?”
“2004’teki Demokrat Parti Kongresi’nde sizi dinlemiştim ve hatta bir mail grubuna “Bu adam ABD’nin başkanı olacak diye” ta o günden yazmıştım.” (Hem de Yasemin Çongar’dan iki gün önce. Belgeleri elimde.) O üç dakikada bunları mı söylesem acaba? Bak bitti bile sürem.
Yoksa kampanyasına 10 dolar bağış yaptığımı hatırlatıp ekstra bir dakika mı istesem? Tabii kampanya merkezinden her gün bana gelen “Dear Yıldıray” diye başlayan “Barack” imzalı maillere güvenerek samimi bir selamlaşmayla da fark yaratabilirim.
Hazır ABD başkanını karşımda bulmuşken “Sayın Başkan, Irak’tan biran önce çekilin, İran’a da saldırmayın” gibi bir barış mesajı mı versem acaba? 1 Mart 2003’ten beri savaş karşıtı koalisyon içindeyim. ABD üssünü protesto için İncirlik’e, olası bir saldırıda destek olmak için Şam’a bile gittim. Katılmadığım eylem kalmadı. Bilmem ki adam çekileceğim diyor aslında ama...
Tabii bu üç dakikayı, hayatlarında bir ABD başkanına dertlerini anlatmak için hiç üç dakikaları olmamış Filistinliler için de kullanabilirim. O üç dakika boyunca, yıllardır Musevi lobisini dinlemekten fenalık gelmiş Obama’nın karşısında “Filistin lobisi” gibi konuşabilirim.
Aktivist şapkamı bir yana bırakıp gazeteci kimliğimle bu görüşmeden esaslı bir atlatma haber de çıkarabilirim. Mesela Obama’ya İslam’ın beş şartını sorup, İslam dünyasını bir büyük meraktan kurtarabilirim. Bir de Fatiha okutup cep telefonuma kaydedersem, Endülüs’ten Cakarta’ya “Neil Armstrong ayda ezan sesi duymuş” haberinden sonraki en çok konuşulan haber olur bu.
Bak şu da iyi fikir: “Sayın Obama Türkiye tarihindeki bütün darbelerin sizin ülkenizin desteği ve izniyle yapıldığı söyleniyor. Hatta 12 Eylül’ü yapanlar için ‘Bizim çocuklar başardı’ demiş zamanın başkanı. Ne olur arşivlerinizi açın ve biz de gerçekleri öğrenelim.”
Bu çıkıştan sonra beni ÖDP’ye genel başkan yaparlar mı?
Ya da Obama’dan, Türkiye’de herkesin duyacağı bir yerde “Bundan sonra kimse darbe için gelip Washington’da kulis yapmasın, darbe marbe yok size” diye bağırmasını istesem darbe defteri sonsuza kadar kapanır mı?
Hazır Obama karşımda, ondan hem Genç Siviller hem de Taraf için imzalı “Hiçbir ilişkimiz yoktur. Hiçbir maddi-manevi desteğimiz söz konusu değildir” yazan imzalı kâğıtlar alsam.
Ne kudret bu Allahım. Eğer çok istersem, “Sayın Obama Türkiye için bir daha ne olur ‘Ilımlı İslam’ tamlamasını kullanmayın çok rica ediyorum’ deyip İlhan Selçuk’u ve sevenlerini bile mutlu edebilirim.
Peki, “Sayın Başkan 24 Nisan konuşmanızda 1915 Ermeni katliamına, soykırım deyip Türkiye’deki milliyetçileri cesaretlendirmeyin, normalleşme için çalışanların cesaretini kırmayın” dersem Hürriyet beni “İşte o kahraman gazeteci” diye sürmanşetine çeker mi?
“Soykırım deyin de kurtarın bizi 24 Nisan sendromundan Sayın Obama” dersem peki Yeniçağ gazetesi benim için sürek avı başlatır mı?
O üç dakikada vezir de olabilirim rezil de.
Ama ne üç dakika o. Erdoğan, Baykal, Bahçeli, Türk ve Başbuğ ile Ankara’daki görüşmeden sonraki bir üç dakika. Bu üç dakikayı o görüşmelerde söylenenleri yalanlamak için de kullanabilirim.
Erdoğan’a bakmayın, “Demokratikleşme süreci yavaşladı.” Baykal’a inanmayın “Türkiye’de laiklik tehlikede falan değil.” Bahçeli’nin söylediklerini unutun “Kürtler bu ülkede Kürt olarak Cumhurbaşkanı olamıyor.” Türk’ün söylediği gibi “PKK silah bırakmaya çok istekli değil.” Başbuğ ile de zaten hiç görüşmemeliydiniz.
Ama ne gerek var şimdi içişlerimize ABD başkanını karıştırmaya, değil mi?
En iyisi mi ben tamamen apolitik olayım. Çocuklarına Türkiye’den kangal köpeği almasını tavsiye edeyim. Converse ayakkabı hediye edip, Taraf okurkenki bir resmini çekeyim. Bir de “Taraf okuyorum, çünkü...” mesajını alıp, 20 soruyu yanıtlatırsam....
Dile kolay üç dakika. Bozdur bozdur kullan.
Peki, dünyanın en güçlü devleti ABD’nin şimdiden tarih yazmış yeni başkanı Obama ile konuşmak için sizin üç dakikanız olsaydı, ona siz ne derdiniz?
Türkiye’nin Obama mesajlarını toplayıp milyonların duygularına tercüman olmuş biri olarak o gün Obama’nın karşısına çıkayım diyorum.
Nasıl fikir?
Bana yazın.
Obama ile sizi de görüştüreyim.
Yıldıray Oğur
(Yumurtaya can veren Allah bana da bu cümleyle başlayan bir yazı yazabilmeyi nasip etti sonunda.)
Telefondaki ses şöyle dedi: “Obama Türkiye ziyareti sırasında 20 genç ile görüşmek istiyor. Biri sen olur musun?”
Bu işe başladığımdan beri “Genç arkadaş” olmanın ilk kez işe yaramasının sevinci ile başlayan duygularım, hemen hemen yaşıt gibi durduğumuz Obama’nın karşısındaki gençler arasında ben acaba 23 Nisan’da Meclis’e başkan yapılan 21 yaşındaki o ‘delikanlı çocuk’ gibi kalır mıyım evhamlarıyla tedirgin bir ruh haline doğru gitti geldi.
Öyle ki hâlâ elimde olan telefonun diğer ucundan gelen “Peki, geliyor musunuz?” sesiyle ancak kendime gelebildim.
Koskoca ABD başkanı Türkiye’ye kadar gelmiş ve benimle görüşmek istiyor. Tabii ki kabul ettim.
Bu bir “5 Nisan” şakası değil.
Genç Siviller kontenjanından, eğer son anda bir terslik olmazsa, salı günü İstanbul’da Obama ile görüşeceğim. Bana söylenen herkesin üç dakika konuşma süresi olacağı.
ABD başkanı ile üç dakika. Umutlandırıyor beni...
Peki, iyi de Obama ile ne konuşacağım ben şimdi.
Hadi, Amerikan film repliği gibi olsun “Obama ile aramızda konuşacak ne var ki?”
“2004’teki Demokrat Parti Kongresi’nde sizi dinlemiştim ve hatta bir mail grubuna “Bu adam ABD’nin başkanı olacak diye” ta o günden yazmıştım.” (Hem de Yasemin Çongar’dan iki gün önce. Belgeleri elimde.) O üç dakikada bunları mı söylesem acaba? Bak bitti bile sürem.
Yoksa kampanyasına 10 dolar bağış yaptığımı hatırlatıp ekstra bir dakika mı istesem? Tabii kampanya merkezinden her gün bana gelen “Dear Yıldıray” diye başlayan “Barack” imzalı maillere güvenerek samimi bir selamlaşmayla da fark yaratabilirim.
Hazır ABD başkanını karşımda bulmuşken “Sayın Başkan, Irak’tan biran önce çekilin, İran’a da saldırmayın” gibi bir barış mesajı mı versem acaba? 1 Mart 2003’ten beri savaş karşıtı koalisyon içindeyim. ABD üssünü protesto için İncirlik’e, olası bir saldırıda destek olmak için Şam’a bile gittim. Katılmadığım eylem kalmadı. Bilmem ki adam çekileceğim diyor aslında ama...
Tabii bu üç dakikayı, hayatlarında bir ABD başkanına dertlerini anlatmak için hiç üç dakikaları olmamış Filistinliler için de kullanabilirim. O üç dakika boyunca, yıllardır Musevi lobisini dinlemekten fenalık gelmiş Obama’nın karşısında “Filistin lobisi” gibi konuşabilirim.
Aktivist şapkamı bir yana bırakıp gazeteci kimliğimle bu görüşmeden esaslı bir atlatma haber de çıkarabilirim. Mesela Obama’ya İslam’ın beş şartını sorup, İslam dünyasını bir büyük meraktan kurtarabilirim. Bir de Fatiha okutup cep telefonuma kaydedersem, Endülüs’ten Cakarta’ya “Neil Armstrong ayda ezan sesi duymuş” haberinden sonraki en çok konuşulan haber olur bu.
Bak şu da iyi fikir: “Sayın Obama Türkiye tarihindeki bütün darbelerin sizin ülkenizin desteği ve izniyle yapıldığı söyleniyor. Hatta 12 Eylül’ü yapanlar için ‘Bizim çocuklar başardı’ demiş zamanın başkanı. Ne olur arşivlerinizi açın ve biz de gerçekleri öğrenelim.”
Bu çıkıştan sonra beni ÖDP’ye genel başkan yaparlar mı?
Ya da Obama’dan, Türkiye’de herkesin duyacağı bir yerde “Bundan sonra kimse darbe için gelip Washington’da kulis yapmasın, darbe marbe yok size” diye bağırmasını istesem darbe defteri sonsuza kadar kapanır mı?
Hazır Obama karşımda, ondan hem Genç Siviller hem de Taraf için imzalı “Hiçbir ilişkimiz yoktur. Hiçbir maddi-manevi desteğimiz söz konusu değildir” yazan imzalı kâğıtlar alsam.
Ne kudret bu Allahım. Eğer çok istersem, “Sayın Obama Türkiye için bir daha ne olur ‘Ilımlı İslam’ tamlamasını kullanmayın çok rica ediyorum’ deyip İlhan Selçuk’u ve sevenlerini bile mutlu edebilirim.
Peki, “Sayın Başkan 24 Nisan konuşmanızda 1915 Ermeni katliamına, soykırım deyip Türkiye’deki milliyetçileri cesaretlendirmeyin, normalleşme için çalışanların cesaretini kırmayın” dersem Hürriyet beni “İşte o kahraman gazeteci” diye sürmanşetine çeker mi?
“Soykırım deyin de kurtarın bizi 24 Nisan sendromundan Sayın Obama” dersem peki Yeniçağ gazetesi benim için sürek avı başlatır mı?
O üç dakikada vezir de olabilirim rezil de.
Ama ne üç dakika o. Erdoğan, Baykal, Bahçeli, Türk ve Başbuğ ile Ankara’daki görüşmeden sonraki bir üç dakika. Bu üç dakikayı o görüşmelerde söylenenleri yalanlamak için de kullanabilirim.
Erdoğan’a bakmayın, “Demokratikleşme süreci yavaşladı.” Baykal’a inanmayın “Türkiye’de laiklik tehlikede falan değil.” Bahçeli’nin söylediklerini unutun “Kürtler bu ülkede Kürt olarak Cumhurbaşkanı olamıyor.” Türk’ün söylediği gibi “PKK silah bırakmaya çok istekli değil.” Başbuğ ile de zaten hiç görüşmemeliydiniz.
Ama ne gerek var şimdi içişlerimize ABD başkanını karıştırmaya, değil mi?
En iyisi mi ben tamamen apolitik olayım. Çocuklarına Türkiye’den kangal köpeği almasını tavsiye edeyim. Converse ayakkabı hediye edip, Taraf okurkenki bir resmini çekeyim. Bir de “Taraf okuyorum, çünkü...” mesajını alıp, 20 soruyu yanıtlatırsam....
Dile kolay üç dakika. Bozdur bozdur kullan.
Peki, dünyanın en güçlü devleti ABD’nin şimdiden tarih yazmış yeni başkanı Obama ile konuşmak için sizin üç dakikanız olsaydı, ona siz ne derdiniz?
Türkiye’nin Obama mesajlarını toplayıp milyonların duygularına tercüman olmuş biri olarak o gün Obama’nın karşısına çıkayım diyorum.
Nasıl fikir?
Bana yazın.
Obama ile sizi de görüştüreyim.
Yıldıray Oğur
Siyaset niçin yapılır? -Mustafa İslamoğlu
Siyaset üç şey için yapılır:
1. Komisyon için.
2. Vizyon için.
3. Misyon için.
Misyonsuz siyaset yapanlar, genellikle siyaseti komisyon için yaparlar. Yap siyasetini al avantanı cinsinden.
Bu memleketin başına öteden beri tebelleş olan mebzul miktarda siyaset komisyoncusu vardır. Siz komisyoncu siyasetçiyi çok iyi tanırsınız. O, milletin malını babasının malı sanır. Pişkindir. “Verdimse ben verdim” diyen bir tiptir mesela.
Siyaseti komisyon için yapar. Onun için de hiçbir misyonu yoktur. Hiçbir sabitesi yoktur. Önderi Makyavelli’dir. Tek ilkesi vardır: Çıkar. Siyasetinin ekseni yoktur. Aslında kendisinin ekseni yoktur. Onun için tek eksen vardır: Dün dündür bugün bugündür.
Komisyoncu siyasetçi, kendisini “düdükçü” yerine koyar. İşi, parayı verene düdüğü çaldırmaktır. Hepsi bu.
İkincisi vizyon için yapar. Siyaseti vizyon için yapanlar, onun “havasına” tav olurlar. Görenler önünde düğme iliklesinler, “vekilim” desinler, “başkanım” desinler, “efendim” desinler, “bakanım” desinler de, canını alsınlar.
Dedik ya, onun siyaset yapma gerekçesi “vizyon” içindir. Siyaset kendisine albenili bir vitrin sağladığı için siyasete soyunmuştur. Her şey gösterişe ayarlıdır. Siyasete kattığı en ufak değer olamaz böylelerinin. Aksine kendileri siyasete “değer almak” için girerler. Çünkü kendi başlarına her hangi bir değerleri, her hangi bir kıymetleri yoktur.
Oturdukları koltuğa değer katmazlar. Aksine tüm değerleri o koltuktan aldıklarıdır.
Bazen öylesine değer yoksunu olurlar ki, sırf bir vitrine dönüşürler. Böylesi durumlarda sırtlarındaki elbise içindekinden daha fiyatlı olabilir.
Siyaseti komisyon için yapanlar siyasetin “eşek arısıysalar”, siyaseti vizyon için yapanlar da siyasetin “yalancı peteğidirler”. İçlerinde bal olmaz. Balsız petek olmak onları pek de rahatsız etmez. Geriden petek gibi görünmelerini kârdan sayarlar.
Üçüncüsüne gelince...
Bunlar siyaseti misyon için yaparlar. Ne komisyon için yapmaya, ne de vizyona tav olmaya tenezzül etmezler.
Misyonları bittiğinde siyasette onları kimse tutamaz. Onlar bal tuttukları parmakları bile yalamak yerine yıkamayı tercih ederler. Elleri yapış yapış değildir. Siyasetin katma değeridirler.
İyi de, bir şeyi misyon için yapmak, ancak belli bir “iddia”, bir “dava”, bir “ideal” sahibi olmakla mümkündür.
İdeali olmayanın misyonu mu olurmuş? Davası, iddiası olmayanın misyonu ne ola ki?
Siyaset yapan eğer Müslüman biriyse, elbette onun davası “iman davası”dır. O yaptığı siyaseti imanından bağımsız değerlendiremez. Allah’sız bir hayat alanı tasavvur edemez. Ederse Müslüman olamayacağını bilir. Siyaset alanını da Allah’tan arındıramaz Müslüman.
Dolayısıyla o, “Paranın dini imanı mı olurmuş?” deyip de dinsiz imansız parayı yücelten, yani manevi bir “kara para aklama operasyonu” yapanların durumuna düşmez. Kara siyasetten kaçar. “Siyasetin dini imanı mı olurmuş?” demez, diyemez. Onun için insanın tüm eylemleri dinli imanlı ve ahlaklı olabileceği gibi dinsiz imansız ve ahlaksız da olabilir.
O ne yaparsa yapsın yaptığının “salih amel” olma niteliği kazanması için çaba sarf eder. Siyaset de bir ameldir. Dolayısıyla siyasetin de “salih” olanı, “kazip” olanı, “fasık” olanı, “facir” olanı vardır. Fasık ve facir siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçar. Salih siyaset yapmak için çırpınır. İşte siyaseti misyon için yapan bir mümine düşen de budur.
1. Komisyon için.
2. Vizyon için.
3. Misyon için.
Misyonsuz siyaset yapanlar, genellikle siyaseti komisyon için yaparlar. Yap siyasetini al avantanı cinsinden.
Bu memleketin başına öteden beri tebelleş olan mebzul miktarda siyaset komisyoncusu vardır. Siz komisyoncu siyasetçiyi çok iyi tanırsınız. O, milletin malını babasının malı sanır. Pişkindir. “Verdimse ben verdim” diyen bir tiptir mesela.
Siyaseti komisyon için yapar. Onun için de hiçbir misyonu yoktur. Hiçbir sabitesi yoktur. Önderi Makyavelli’dir. Tek ilkesi vardır: Çıkar. Siyasetinin ekseni yoktur. Aslında kendisinin ekseni yoktur. Onun için tek eksen vardır: Dün dündür bugün bugündür.
Komisyoncu siyasetçi, kendisini “düdükçü” yerine koyar. İşi, parayı verene düdüğü çaldırmaktır. Hepsi bu.
İkincisi vizyon için yapar. Siyaseti vizyon için yapanlar, onun “havasına” tav olurlar. Görenler önünde düğme iliklesinler, “vekilim” desinler, “başkanım” desinler, “efendim” desinler, “bakanım” desinler de, canını alsınlar.
Dedik ya, onun siyaset yapma gerekçesi “vizyon” içindir. Siyaset kendisine albenili bir vitrin sağladığı için siyasete soyunmuştur. Her şey gösterişe ayarlıdır. Siyasete kattığı en ufak değer olamaz böylelerinin. Aksine kendileri siyasete “değer almak” için girerler. Çünkü kendi başlarına her hangi bir değerleri, her hangi bir kıymetleri yoktur.
Oturdukları koltuğa değer katmazlar. Aksine tüm değerleri o koltuktan aldıklarıdır.
Bazen öylesine değer yoksunu olurlar ki, sırf bir vitrine dönüşürler. Böylesi durumlarda sırtlarındaki elbise içindekinden daha fiyatlı olabilir.
Siyaseti komisyon için yapanlar siyasetin “eşek arısıysalar”, siyaseti vizyon için yapanlar da siyasetin “yalancı peteğidirler”. İçlerinde bal olmaz. Balsız petek olmak onları pek de rahatsız etmez. Geriden petek gibi görünmelerini kârdan sayarlar.
Üçüncüsüne gelince...
Bunlar siyaseti misyon için yaparlar. Ne komisyon için yapmaya, ne de vizyona tav olmaya tenezzül etmezler.
Misyonları bittiğinde siyasette onları kimse tutamaz. Onlar bal tuttukları parmakları bile yalamak yerine yıkamayı tercih ederler. Elleri yapış yapış değildir. Siyasetin katma değeridirler.
İyi de, bir şeyi misyon için yapmak, ancak belli bir “iddia”, bir “dava”, bir “ideal” sahibi olmakla mümkündür.
İdeali olmayanın misyonu mu olurmuş? Davası, iddiası olmayanın misyonu ne ola ki?
Siyaset yapan eğer Müslüman biriyse, elbette onun davası “iman davası”dır. O yaptığı siyaseti imanından bağımsız değerlendiremez. Allah’sız bir hayat alanı tasavvur edemez. Ederse Müslüman olamayacağını bilir. Siyaset alanını da Allah’tan arındıramaz Müslüman.
Dolayısıyla o, “Paranın dini imanı mı olurmuş?” deyip de dinsiz imansız parayı yücelten, yani manevi bir “kara para aklama operasyonu” yapanların durumuna düşmez. Kara siyasetten kaçar. “Siyasetin dini imanı mı olurmuş?” demez, diyemez. Onun için insanın tüm eylemleri dinli imanlı ve ahlaklı olabileceği gibi dinsiz imansız ve ahlaksız da olabilir.
O ne yaparsa yapsın yaptığının “salih amel” olma niteliği kazanması için çaba sarf eder. Siyaset de bir ameldir. Dolayısıyla siyasetin de “salih” olanı, “kazip” olanı, “fasık” olanı, “facir” olanı vardır. Fasık ve facir siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçar. Salih siyaset yapmak için çırpınır. İşte siyaseti misyon için yapan bir mümine düşen de budur.
En düşük gelirli gibi yaşayanlar krizden etkilenmezler
Açgözlülüğü baştacı edinenlerin en yüksek gelirliler gibi yaşama tutkusunun yol açtığı ekonomik kriz domino etkisiyle bütün dünyaya yayılıyor. Gösteriş tüketiminin ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasına yerleştirilmesi, dünyayı büyük bir yangın alanına çevirdi. Amerika'da Çin'in tasarruflarıyla herkesin büyük evlerde yaşama rüyası, dünya ölçeğinde büyük bir yıkıma yolaçtı. Rüyalar ülkesi Amerika, krizler ülkesi oldu.
İnsanlar en yüksek gelirliler gibi değil de en düşük gelirliler gibi yaşamaya özenseler herkesin gelir seviyesi, hiç kimsenin hayat standardını düşürmeden yükseltilebilir. Çünkü dünyanın kaynakları herkesin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek zenginliktedir. Dünyada herkes tüketim toplumlarını özenir ve özendirilirse sınırlı dünyanın kaynakları yetmeyeceği gibi, ekonomik krizlerin de önüne geçilemez.
Mehtap TV'de yapımcılığını Cahit Güngör'ün yüklendiği Rıdvan Kızıltepe ve Doç. Dr. Adnan Aslan'ın sundukları “Ufuk Ötesi” programında Amerika'da başlayan ve bütün dünyayı etkisi altına alan ekonomik krize karşı alınması gereken tedbirleri tartıştık. Amerika'da olduğu gibi Türkiye'de de herkes üretmeden tüketenlerin yaşantısına özenir ve gelecek yıllardaki gelirlerini bugünden harcamaya kalkarsa krizler birbirini izler.
Herkesin en zenginlere benzer biçimde yaşamaya özendiği Amerikan toplumu, Zbigniew Brzezinski'nin “Kontrolden Çıkmış Dünya” kitabında vurguladığı gibi: “Hiçbir ahlaki değerlendirme ölçüsünün olmadığı bir toplumdur”. Gereksiz kısa ömürlü tüketim ürünleriyle dolu “refah toplumu”, insanın aklını başından alan “dile benden ne dilersen” diyen masal kahramanına benzer. Masal kahramanının hareket alanı ahlaki değerlerle sınırlandırılmazsa bütün ülkelerde, bir kere tüketilip atılan ürünlerden büyük çöp dağları oluşur.
Dünyayı büyük bir çöplüğe dönüştüren tüketim ekonomisinin yol açtığı krizlerden kurtulmak için, herkesin yalın düşünmesini ve yalın yaşamasını öğrenmesi gerekir. Yirmibirinci yüzyılda yalınlık en önemli ve en etkili güç kaynağı olacaktır. Topluma insana ve çevreye dost ürün ve hizmet üretmek isteyen her kurum ve kuruluş yalın üretim, yalın tüketim ve yalın yönetime dört elle sarılmalıdır.
Bütün dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan gösteriş tüketiminin oluşturduğu çekim alanının büyüsüne, yalın yaşamasını bilenler hiçbir zaman kapılmazlar. Onlar her dönemde yeteneklerine göre üretmesini ve temel ihtiyaçları kadar tüketmesini, açgözlülerden çok daha iyi bilirler.
Krizlerle bütün kurum ve kuruluşlar yalınlığın doğurduğu gücü keşfettiler. Yalınlık ekonomik olduğu kadar da kültürel bir zorunluluktur. Yalın yaşayanlar yoksul düşmezler.
Krizlerde yalınlık kazancı en büyük olan yatırım kaynağıdır. Yalınlığa yatırım yapanlar zarar etmezler.
Yalın olan güçlüdür güçlü olan yalındır.
Nazif Gündoğan
İnsanlar en yüksek gelirliler gibi değil de en düşük gelirliler gibi yaşamaya özenseler herkesin gelir seviyesi, hiç kimsenin hayat standardını düşürmeden yükseltilebilir. Çünkü dünyanın kaynakları herkesin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek zenginliktedir. Dünyada herkes tüketim toplumlarını özenir ve özendirilirse sınırlı dünyanın kaynakları yetmeyeceği gibi, ekonomik krizlerin de önüne geçilemez.
Mehtap TV'de yapımcılığını Cahit Güngör'ün yüklendiği Rıdvan Kızıltepe ve Doç. Dr. Adnan Aslan'ın sundukları “Ufuk Ötesi” programında Amerika'da başlayan ve bütün dünyayı etkisi altına alan ekonomik krize karşı alınması gereken tedbirleri tartıştık. Amerika'da olduğu gibi Türkiye'de de herkes üretmeden tüketenlerin yaşantısına özenir ve gelecek yıllardaki gelirlerini bugünden harcamaya kalkarsa krizler birbirini izler.
Herkesin en zenginlere benzer biçimde yaşamaya özendiği Amerikan toplumu, Zbigniew Brzezinski'nin “Kontrolden Çıkmış Dünya” kitabında vurguladığı gibi: “Hiçbir ahlaki değerlendirme ölçüsünün olmadığı bir toplumdur”. Gereksiz kısa ömürlü tüketim ürünleriyle dolu “refah toplumu”, insanın aklını başından alan “dile benden ne dilersen” diyen masal kahramanına benzer. Masal kahramanının hareket alanı ahlaki değerlerle sınırlandırılmazsa bütün ülkelerde, bir kere tüketilip atılan ürünlerden büyük çöp dağları oluşur.
Dünyayı büyük bir çöplüğe dönüştüren tüketim ekonomisinin yol açtığı krizlerden kurtulmak için, herkesin yalın düşünmesini ve yalın yaşamasını öğrenmesi gerekir. Yirmibirinci yüzyılda yalınlık en önemli ve en etkili güç kaynağı olacaktır. Topluma insana ve çevreye dost ürün ve hizmet üretmek isteyen her kurum ve kuruluş yalın üretim, yalın tüketim ve yalın yönetime dört elle sarılmalıdır.
Bütün dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan gösteriş tüketiminin oluşturduğu çekim alanının büyüsüne, yalın yaşamasını bilenler hiçbir zaman kapılmazlar. Onlar her dönemde yeteneklerine göre üretmesini ve temel ihtiyaçları kadar tüketmesini, açgözlülerden çok daha iyi bilirler.
Krizlerle bütün kurum ve kuruluşlar yalınlığın doğurduğu gücü keşfettiler. Yalınlık ekonomik olduğu kadar da kültürel bir zorunluluktur. Yalın yaşayanlar yoksul düşmezler.
Krizlerde yalınlık kazancı en büyük olan yatırım kaynağıdır. Yalınlığa yatırım yapanlar zarar etmezler.
Yalın olan güçlüdür güçlü olan yalındır.
Nazif Gündoğan
Şeytanî bir leke
Sürüler halinde uçuşuyorlar; kıpır kıpır, simsiyah. Konacak yer arıyorlar pürüzsüz beyaz. Her yüz bir meydan, her el bir yol o meydana inen. Alınlara, kaşlara, gözlere, burunlara ve en çok dudaklara iniyorlar sessizce. Radarlar bozuk. Aynalar ıssız. Alıcılar çalışmıyor. Alıcı kuşlar gibi dönüyor lekeler başlar üstünde.
Ayda adım atmak da ne! Güzel yüzlerde cüzam iştahıyla yürüyorlar! Ayak bastıkları yerde başlıyor çürüme. Sırra kadem bastıklarında bitiyor oyun. Elma dersem çürüme! Fakat ne dedim ki her gün bir parçanı kaybediyorsun. Burunsuz kokluyorsun çiçeği, elsiz dokunuyorsun duvara, gözsüz seyrediyorsun filmi. Kör olduğunu kimse bilmiyor, yanında nefsin bastonu. Hem dudaksız da konuşabilirsin. Daha korkunç olur bu. Sesin yankılanır, kayalıklardan bir koro arkanda. Kelimelerin bir göktaşı gibi düşer. Ruhta devasa çukurlar!
Avını arıyor şeytanî leke. Yeter ki üstünlük yarası açılsın. Bir dudak kenarından başlasın istila. "Sen de kimsin!" levhalarıyla donatılsın şehir. Berber, "Kim kesti bu saçı!" desin kaldırıp bir kaşını, "Kime diktirdin bu ceketi!" diye makası şıkırdatsın terzi, doktor, gözlüklerini çıkartırken sorsun: "Kim koydu bu teşhisi!" Kim evet kim yolumuzu değiştirdi, hangi makasçı! Bize insan olmadığımızı söyleyen kim! Büyük İskender'in dalkavukları mı, imparatorlarını Jüpiter'in oğlu olduğuna inandırmak isteyen? Fakat o da ne yaralanıyor Büyük İskender savaşta. Kan kaybediyor, hani Jüpiter'in oğluydu! Gözlerine kavuşuyor o an ve gürlüyor dalkavuklarına: "Ne diyorsunuz! İnsan kanı değil mi bu!" Ah şairler! Siz büyüttünüz bu yaraları. Hermoderus, nereden çıkardın güneşin oğlu olduğunu Antigonus'un! Bak ne diyor sana: "Lazımlığımı boşaltan kişi, bunda güneşten bir şey olmadığını bilir! İnsan insandır!"
Demek insan insandır, kibir nedir peki? "Büyüklük"tür. Böyle tarif eder kamus-ı kebîr. Bir kez büyük görmesin insan kendini, ne insanı, ne Tanrı'yı tanır. Tanrı'ya boyun eğmez, insana boyun eğdirmeye çalışır. Çirkinleşir büyüdükçe leke. Küstahlaşır büyüdükçe leke. Büyüdükçe küçülür. Kibri kadar noksanlaşır. Küçüle küçüle Kârun olur, küçüle küçüle Nemrut, küçüle küçüle Firavun! Büyüklüğü Tanrı'dan çalmak ister. "Ben de öldürür ve diriltirim!" der, bu aciz hırsız. Bu yüzden "kibir" engeldir cennete girmeye. Çünkü engeldir insanla insan arasında. Zerre kadar bile olsa düştüğünde kalbe. Koca delikler açıyor, suskun kraterler. Bir engeli aşmakla bitmiyor yarış. Engel engel üstüne. İpi göğüsleyene kadar.
"Allahu ekber!" diye başlıyor namaz. Büyük olan Allah'tır. Rüku ve secde, bu sözle anlam kazanıyor. "Allahu ekber!" Eğiliyor Huzeyfe b. Yeman, O'nun önünde. Cemaat izliyor. Beraberce secdeye gidiyorlar. Yani toprağa, yani asıllarına. Fakat bir şey oluyor. Bir huzursuzluk duyuyor İmam Huzeyfe. Biter bitmez namaz dönüyor cemaate. "Ben bir daha imamlık yapmam!" diyor. Cemaat şaşkınlık içinde. "Çünkü namaz kıldırırken aklımdan 'Bu cemaatte benden liyakatlisi yok' diye geçirdim. Kibir işaretidir bu!" Ah Huzeyfe! "Allah Rasûlü (s.a.s.), kıyâmete kadar olacak şeyleri bana bir bir haber verdi," diyen Resûlullah'ın sırdaşı. İşareti görür görmez sorguluyor kendini. Çünkü hatırlıyor. Bir gün Nebî, yaklaşan bir adama bakıp, "Yüzünde şeytanî bir leke görüyorum!" demiş, yanına geldiğinde sormuştu ona: "Allah için sana soruyorum. Halk içinde senden daha üstün birinin olmadığını mı düşündürüyordu nefsin." Sorunun içindeydi cevap. Adam şaşkınlıkla, "Evet ey Allah'ın elçisi!" demişti. Ah işaretler! Afetten korumaya çalışıyordu Elçi. Felaket kendini beğenmeyle başlıyordu zira.
Sürüler halinde uçuşuyorlar; kıpır kıpır, simsiyah. Konacak yer arıyorlar pürüzsüz beyaz. Kutsal yerler bile kurtulamıyor gölgelerinden. Ganimetler devşirirken manevî iklimlerden, ziyanla kapatılıyor defter. Oysa açılmak üzereydi hazine sandığı. Düşürmeseydi anahtarı Mekke'de. Bağdat ahalisinden biri tavaf ederken, önünde adamları kendisine yol açtıran bir kişiye takılıyor gözü. İbadetlerini tamamlayıp Bağdat'a döndükten bir zaman sonra köprüden geçerken bir dilenciye rastlıyor. Bu adamı Kâbe'yi tavaf ederken kendine yol açtıran zata benzeterek dikkatle yüzüne bakıyor. Dilencinin, "Ne bakıyorsun!" diye çıkışması üzerine, "Tavafta gördüğüm birine benzettim!" diyor Bağdatlı. Dilenciyi solduruyor bu benzetme ve konuşturuyor: "Evet o gördüğün adam benim. Herkesin tevâzuyla hareket ettiği bir yerde tekebbüre kapıldığım için herkesin yükseldiği bu köprü üzerinde Allah beni dilencilik zilletine düşürdü.".
Ali Ural
Ayda adım atmak da ne! Güzel yüzlerde cüzam iştahıyla yürüyorlar! Ayak bastıkları yerde başlıyor çürüme. Sırra kadem bastıklarında bitiyor oyun. Elma dersem çürüme! Fakat ne dedim ki her gün bir parçanı kaybediyorsun. Burunsuz kokluyorsun çiçeği, elsiz dokunuyorsun duvara, gözsüz seyrediyorsun filmi. Kör olduğunu kimse bilmiyor, yanında nefsin bastonu. Hem dudaksız da konuşabilirsin. Daha korkunç olur bu. Sesin yankılanır, kayalıklardan bir koro arkanda. Kelimelerin bir göktaşı gibi düşer. Ruhta devasa çukurlar!
Avını arıyor şeytanî leke. Yeter ki üstünlük yarası açılsın. Bir dudak kenarından başlasın istila. "Sen de kimsin!" levhalarıyla donatılsın şehir. Berber, "Kim kesti bu saçı!" desin kaldırıp bir kaşını, "Kime diktirdin bu ceketi!" diye makası şıkırdatsın terzi, doktor, gözlüklerini çıkartırken sorsun: "Kim koydu bu teşhisi!" Kim evet kim yolumuzu değiştirdi, hangi makasçı! Bize insan olmadığımızı söyleyen kim! Büyük İskender'in dalkavukları mı, imparatorlarını Jüpiter'in oğlu olduğuna inandırmak isteyen? Fakat o da ne yaralanıyor Büyük İskender savaşta. Kan kaybediyor, hani Jüpiter'in oğluydu! Gözlerine kavuşuyor o an ve gürlüyor dalkavuklarına: "Ne diyorsunuz! İnsan kanı değil mi bu!" Ah şairler! Siz büyüttünüz bu yaraları. Hermoderus, nereden çıkardın güneşin oğlu olduğunu Antigonus'un! Bak ne diyor sana: "Lazımlığımı boşaltan kişi, bunda güneşten bir şey olmadığını bilir! İnsan insandır!"
Demek insan insandır, kibir nedir peki? "Büyüklük"tür. Böyle tarif eder kamus-ı kebîr. Bir kez büyük görmesin insan kendini, ne insanı, ne Tanrı'yı tanır. Tanrı'ya boyun eğmez, insana boyun eğdirmeye çalışır. Çirkinleşir büyüdükçe leke. Küstahlaşır büyüdükçe leke. Büyüdükçe küçülür. Kibri kadar noksanlaşır. Küçüle küçüle Kârun olur, küçüle küçüle Nemrut, küçüle küçüle Firavun! Büyüklüğü Tanrı'dan çalmak ister. "Ben de öldürür ve diriltirim!" der, bu aciz hırsız. Bu yüzden "kibir" engeldir cennete girmeye. Çünkü engeldir insanla insan arasında. Zerre kadar bile olsa düştüğünde kalbe. Koca delikler açıyor, suskun kraterler. Bir engeli aşmakla bitmiyor yarış. Engel engel üstüne. İpi göğüsleyene kadar.
"Allahu ekber!" diye başlıyor namaz. Büyük olan Allah'tır. Rüku ve secde, bu sözle anlam kazanıyor. "Allahu ekber!" Eğiliyor Huzeyfe b. Yeman, O'nun önünde. Cemaat izliyor. Beraberce secdeye gidiyorlar. Yani toprağa, yani asıllarına. Fakat bir şey oluyor. Bir huzursuzluk duyuyor İmam Huzeyfe. Biter bitmez namaz dönüyor cemaate. "Ben bir daha imamlık yapmam!" diyor. Cemaat şaşkınlık içinde. "Çünkü namaz kıldırırken aklımdan 'Bu cemaatte benden liyakatlisi yok' diye geçirdim. Kibir işaretidir bu!" Ah Huzeyfe! "Allah Rasûlü (s.a.s.), kıyâmete kadar olacak şeyleri bana bir bir haber verdi," diyen Resûlullah'ın sırdaşı. İşareti görür görmez sorguluyor kendini. Çünkü hatırlıyor. Bir gün Nebî, yaklaşan bir adama bakıp, "Yüzünde şeytanî bir leke görüyorum!" demiş, yanına geldiğinde sormuştu ona: "Allah için sana soruyorum. Halk içinde senden daha üstün birinin olmadığını mı düşündürüyordu nefsin." Sorunun içindeydi cevap. Adam şaşkınlıkla, "Evet ey Allah'ın elçisi!" demişti. Ah işaretler! Afetten korumaya çalışıyordu Elçi. Felaket kendini beğenmeyle başlıyordu zira.
Sürüler halinde uçuşuyorlar; kıpır kıpır, simsiyah. Konacak yer arıyorlar pürüzsüz beyaz. Kutsal yerler bile kurtulamıyor gölgelerinden. Ganimetler devşirirken manevî iklimlerden, ziyanla kapatılıyor defter. Oysa açılmak üzereydi hazine sandığı. Düşürmeseydi anahtarı Mekke'de. Bağdat ahalisinden biri tavaf ederken, önünde adamları kendisine yol açtıran bir kişiye takılıyor gözü. İbadetlerini tamamlayıp Bağdat'a döndükten bir zaman sonra köprüden geçerken bir dilenciye rastlıyor. Bu adamı Kâbe'yi tavaf ederken kendine yol açtıran zata benzeterek dikkatle yüzüne bakıyor. Dilencinin, "Ne bakıyorsun!" diye çıkışması üzerine, "Tavafta gördüğüm birine benzettim!" diyor Bağdatlı. Dilenciyi solduruyor bu benzetme ve konuşturuyor: "Evet o gördüğün adam benim. Herkesin tevâzuyla hareket ettiği bir yerde tekebbüre kapıldığım için herkesin yükseldiği bu köprü üzerinde Allah beni dilencilik zilletine düşürdü.".
Ali Ural
"Aynaya baktığında kimi görüyorsun?"
Bütün zamanların en aptalca sorusunu soruyorum dostuma: "Aynaya baktığında kimi görüyorsun?" Sorunun cevabını vermeye kalkmak daha da aptalca olmalı ki, cevap vermeye yanaşmıyor. Dudak büküp, omuz silkerek, "Elbette ki kendimi..." diyor."Beni görecek değilsin ya!" diye teselli ediyorum.
"Aynada gördüğünü 'Bu benim işte!' diye tanıyorsan, bunun hiç hesap etmediğin bir bedeli var" diye ekliyorum. Yeniden omuz silkiyor, dudak büküyor. Şaşkın ama umutsuz bir ifade beliriyor yüzünde: "Nasıl yani?"
"Aynaya bakabiliyorsan, 'aynaya bakabilen birisi' olarak varsın demektir. Unutmuş olabilirsin. Buraya, o aynanın karşısına kolay gelmedin. Hatırlatayım. Doğum gününden sadece bir yıl önce aynada görünen bir insan olmak gibi bir beklentin yoktu. Yıllar sonra aynada kendine bakıp 'Bu benim işte!' diyebilmeyi tasarlamış değildin. Üstelik, o sıralar kimseler tarafından var olman beklenmiyordu. Hele de insan olman hiç umulmuyordu. Adın zaten anılmıyordu. Kayda değer bir şey değildin."
"..."
"Bir bak, nereden nereye gelmişsin? Bugün, önüne ayna koyabilen, aynaya baktığında kendini 'insan' olarak tanıyabilen bir insansın. Üstelik yıllardır bu böyle.. Alışmış olabilirsin kendini aynada görmeye. Ama.. Hiç umulmadık bir sonuçla karşı karşıyasın şu anda. Hiç beklenmedik bir zafer bu. Sürprizsin sen sana. Herkesin seni unuttuğu o karanlıkta Biri seni andığı için buradasın. 'Olsan da bir olmasan da bir'din aslında. Hiç doğmasaydın, şimdi arayıp sormayacaktık bile seni. Yokluğuna yanmayacaktık. Aramızda olmayışına üzülemeyecektik. Bir zamanlar, yokluğun varlığına tercih edilebilirdi. Bak şu işe, tam tersi olmuş! Varlığın yokluğuna tercih edilmiş. Hayret! Çok şaşırmalısın, aynada kendini görebildiğine..."
"Sahi ya, hiç düşünmemiştim..."
"Dur, daha bitmedi. Aynada kendi yüzünü değil de, herkesin yüzü gibi bir yüz görebilirdin. Yani gözleri, kaşları, kirpikleri, burnu, ağzı, yanakları, çenesi, dudakları, kulakları ve saçlarıyla robotlar gibi 'prefabrik' bir yüze sahip olabilirdin. Sen yüzüne baktığında herkesin yüzünü görüyor olabilirdin. Herkes yüzüne baktığında senin yüzünü görüyor olabilirdi. Çok özenle yapılmış, çok pahalı araçlar gibi seri numaralarıyla başkalarından ayrılıyor olabilirdin. Yüzün sana 'özel' olmayabilirdi. Çok 'genel' bir yüz şablonu içinde 'sıradan' biri olabilirdin. Oysa, aynaya baktığında 'özel' birini görüyorsun. Kendini! Sana bu özel yüzü veren diyor ki, 'benim güzel kulum, bak seni ne kadar da özel yarattım. Seni kimselere benzetmedim. Kimseleri de sana benzetmem. Bu yüzü senin için sakladım, sadece sana verdim.' Duyabiliyor musun?"
"Aynaya bakınca kendim diye/bildiğim birini görüyorum. Doğru..."
"Sen herkes gibi 'sıradan' bir yüze sahip olsaydın, kimseler seni tanımayacaktı. Seni sevenler herkesi sever gibi sevecekti seni. Sen kimseye âşık olamayacaktın. Herkesin yüzü aynı çünkü. Seni kimse özlemeyecekti. Herkesinki gibi yüzün çünkü. Kimse gidişine de gelişine de aldırış etmeyecekti. Çünkü her yerde senin gibiler olacaktı. Belki de hiç sevmediğim bir katilin yüzüyle karşılaşacaktın aynaya her baktığında. Hepten nefret ettiğin bir zalimin saçlarını tarıyor olacaktın her defasında. Sen zannedilen insanların her yaptığından utanacaktın. Yerin dibine girecektin suçlular ekrana çıktığında. Ne itibarın kalacaktı ne şöhretin. Dahası, her aşamada kimliğini ispatlamak zorunda kalacaktın. 'Yo, yo, o ben değilim!' diye polisten kaçtığını düşünsene. 'Hayır, vallahi o iğrenç işi yapacak biri değilim!' diye yalvardığını hayal etsene en sevdiklerine bile."
"... Ne diyeceğimi bilemiyorum. Acaba barkodlarla mı gezerdik her yerde? Eşimize her akşam seri numaramı göstermek zorunda mı kalırdım?"
"Doğrusu, bu kadarını hayal edemiyorum ama.. Sen yine de benim sorumu bir kez daha cevapla..."
Soruyorum: "Aynaya baktığında kimi görüyorsun?"
"Kendimi görüyorum, çok şükür..."
Omuz silkmek yerine derin bir nefes alıyor bu defa. Dudak bükmektense derin bir minnettarlıkla konuşuyor.
Senai Demirci
"Aynada gördüğünü 'Bu benim işte!' diye tanıyorsan, bunun hiç hesap etmediğin bir bedeli var" diye ekliyorum. Yeniden omuz silkiyor, dudak büküyor. Şaşkın ama umutsuz bir ifade beliriyor yüzünde: "Nasıl yani?"
"Aynaya bakabiliyorsan, 'aynaya bakabilen birisi' olarak varsın demektir. Unutmuş olabilirsin. Buraya, o aynanın karşısına kolay gelmedin. Hatırlatayım. Doğum gününden sadece bir yıl önce aynada görünen bir insan olmak gibi bir beklentin yoktu. Yıllar sonra aynada kendine bakıp 'Bu benim işte!' diyebilmeyi tasarlamış değildin. Üstelik, o sıralar kimseler tarafından var olman beklenmiyordu. Hele de insan olman hiç umulmuyordu. Adın zaten anılmıyordu. Kayda değer bir şey değildin."
"..."
"Bir bak, nereden nereye gelmişsin? Bugün, önüne ayna koyabilen, aynaya baktığında kendini 'insan' olarak tanıyabilen bir insansın. Üstelik yıllardır bu böyle.. Alışmış olabilirsin kendini aynada görmeye. Ama.. Hiç umulmadık bir sonuçla karşı karşıyasın şu anda. Hiç beklenmedik bir zafer bu. Sürprizsin sen sana. Herkesin seni unuttuğu o karanlıkta Biri seni andığı için buradasın. 'Olsan da bir olmasan da bir'din aslında. Hiç doğmasaydın, şimdi arayıp sormayacaktık bile seni. Yokluğuna yanmayacaktık. Aramızda olmayışına üzülemeyecektik. Bir zamanlar, yokluğun varlığına tercih edilebilirdi. Bak şu işe, tam tersi olmuş! Varlığın yokluğuna tercih edilmiş. Hayret! Çok şaşırmalısın, aynada kendini görebildiğine..."
"Sahi ya, hiç düşünmemiştim..."
"Dur, daha bitmedi. Aynada kendi yüzünü değil de, herkesin yüzü gibi bir yüz görebilirdin. Yani gözleri, kaşları, kirpikleri, burnu, ağzı, yanakları, çenesi, dudakları, kulakları ve saçlarıyla robotlar gibi 'prefabrik' bir yüze sahip olabilirdin. Sen yüzüne baktığında herkesin yüzünü görüyor olabilirdin. Herkes yüzüne baktığında senin yüzünü görüyor olabilirdi. Çok özenle yapılmış, çok pahalı araçlar gibi seri numaralarıyla başkalarından ayrılıyor olabilirdin. Yüzün sana 'özel' olmayabilirdi. Çok 'genel' bir yüz şablonu içinde 'sıradan' biri olabilirdin. Oysa, aynaya baktığında 'özel' birini görüyorsun. Kendini! Sana bu özel yüzü veren diyor ki, 'benim güzel kulum, bak seni ne kadar da özel yarattım. Seni kimselere benzetmedim. Kimseleri de sana benzetmem. Bu yüzü senin için sakladım, sadece sana verdim.' Duyabiliyor musun?"
"Aynaya bakınca kendim diye/bildiğim birini görüyorum. Doğru..."
"Sen herkes gibi 'sıradan' bir yüze sahip olsaydın, kimseler seni tanımayacaktı. Seni sevenler herkesi sever gibi sevecekti seni. Sen kimseye âşık olamayacaktın. Herkesin yüzü aynı çünkü. Seni kimse özlemeyecekti. Herkesinki gibi yüzün çünkü. Kimse gidişine de gelişine de aldırış etmeyecekti. Çünkü her yerde senin gibiler olacaktı. Belki de hiç sevmediğim bir katilin yüzüyle karşılaşacaktın aynaya her baktığında. Hepten nefret ettiğin bir zalimin saçlarını tarıyor olacaktın her defasında. Sen zannedilen insanların her yaptığından utanacaktın. Yerin dibine girecektin suçlular ekrana çıktığında. Ne itibarın kalacaktı ne şöhretin. Dahası, her aşamada kimliğini ispatlamak zorunda kalacaktın. 'Yo, yo, o ben değilim!' diye polisten kaçtığını düşünsene. 'Hayır, vallahi o iğrenç işi yapacak biri değilim!' diye yalvardığını hayal etsene en sevdiklerine bile."
"... Ne diyeceğimi bilemiyorum. Acaba barkodlarla mı gezerdik her yerde? Eşimize her akşam seri numaramı göstermek zorunda mı kalırdım?"
"Doğrusu, bu kadarını hayal edemiyorum ama.. Sen yine de benim sorumu bir kez daha cevapla..."
Soruyorum: "Aynaya baktığında kimi görüyorsun?"
"Kendimi görüyorum, çok şükür..."
Omuz silkmek yerine derin bir nefes alıyor bu defa. Dudak bükmektense derin bir minnettarlıkla konuşuyor.
Senai Demirci
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)