Büyük kelimeler, büyük dekorlar gibidir.
Arkalarında neler saklı olduğunu bilemezsiniz.
Onun için ben “vatan”, “millet” laflarını duyduğumda daha dikkatli bakarım.
Neden bazı insanlar “vatanı” diğerlerinden daha çok sevmek istiyorlar diye merak ederim doğrusu.
Neden bir general bu vatanı bizim Laz bakkaldan daha çok sevsin?
Ya da niye bizi “daha çok sevdiğine” inandırmaya uğraşsın?
Bu Ergenekon çetesinin yöneticilerinin ağzından da “vatan, millet” lafları hiç düşmüyor.
Bu sözlerin ardına baktığınızda ise hiç tahmin etmediğiniz bir şey görüyorsunuz.
Milyonlarca sahipsiz dolar.
Ve, bu milyonları keyiflerince dağıtıyorlar.
Sadece bizim iki gün yayımladığımız haberlerde, Hakan Şanlı adındaki bir başka Ergenekon sanığına generallerin 2,7 milyon dolar ödedikleri anlaşılıyor.
Bir buçuk milyon dolarını generaller kendi “şahsi hesaplarından” Şanlı’nın hesabına aktarmışlar.
1,2 milyon doları da bir başçavuş “elden” ödemiş, karşılığında da fatura falan istememiş.
Tabii ilk aklımıza gelen, generallerin “şahsi hesaplarında” bu kadar paranın nasıl bulunduğu.
Paranın generallerin şahsi hesabından gittiği kesin, çünkü bu işleri izlemekle yükümlü devlet kuruluşu bunu araştırıp belgelendirmiş.
Generallerin maaşları belli.
Hesaplarında nasıl milyonlarca dolar oluyor?
Eğer bu paralar “örtülü ödenek” denilen şeyse, örtülü ödenek paraları neden onların “şahsi hesaplarında” duruyor?
Generallerin hesaplarında o kadar çok para bulunmasının hiçbir “yasal” açıklaması yok.
Bu, sadece bizim bugüne dek görebildiğimiz kısmı.
Bu kısmı bile yeterince şaşırtıcı ama sanırım “buzdağının” altında daha epeyce para yatıyor.
“Vatan” kelimesinden oluşan dekoru kenara çekince ardından dolar işaretleri çıkıyor.
Ben taa baştan beri bütün bu “darbe” işlerinin bir de ekonomik boyutu olduğuna inanıyorum.
Bunu en iyi 28 Şubat’ta görmüştük.
Darbecileri destekleyenlere bankaları soyma “ayrıcalığı” tanınmıştı.
Onlar da rahat rahat soymuşlardı.
Şimdi Ergenekon’un ardından da büyük bir finans ağı çıkıyor.
Milyonlarca dolarlar, şirketler, faturasız ödemeler, gizli ortaklıklar...
Susurluk ve Ergenekon türündeki devlet içinde oluşan çetelerin üyelerinden bir kısmı “karanlık” işlere de bulaşıyorlar.
Ergenekon iddianamesinde, iki “Mehmet”in uyuşturucu işini devletin örgütlemesini sağladıkları söyleniyor.
Sözü edilen uyuşturucunun getirdiği para yirmi milyar dolar.
Büyük bir ihtimalle, birbirlerini vurup öldürmelerinin nedeni de bu çaptaki büyük paraların paylaşımı sırasında ortaya çıkan sorunlar.
Ergenekon’un arkasından ise “uluslararası” bir finans ağının çıkacağını sanıyorum.
Irak çöllerinden Londra’nın bankalarına ulaşan bir şirketler zinciri çıkacak herhalde karşımıza.
Bu şirketlerde Ergenekon’un önde gelen isimlerinin ortaklıklarını ise henüz tam bilmiyoruz.
Ama bunların işaretleri iddianamede yer alıyor.
Fenerbahçe tribünlerini bile “darbe” planları çerçevesinde kullanma cinliğinin ardında “iktidar tutkusu” ve milyonlarca doların sağladığı kuşkulu zenginlik kaynağını koruma arzusu var.
Düşünsenize, Fenerbahçe taraftarlarına işlerine yarayacak pankartlar astırmışlar.
O taraftarlar gönülden bir coşkuyla pankart açarken o pankartları kimlerin açtırdığını bilmiyorlar.
Ergenekon ve Susurluk’un sadece “para” ayağı yok, bir de “spor” ayağı bulunuyor.
Yakında bu da ortaya çıkacaktır.
Ben Mehmet Ağar’ın Galatasaray’ın Florya tesislerinde basın toplantısı yaptığını hatırlıyorum mesela.
Gazetelerde resimleri çıkmıştı.
Beşiktaş’ın Alaattin Çakıcı’ya “vize” alması için belge verdiği de yayımlandı gazetelerde.
Ben Galatasaraylıyım.
Ağar’ın basın toplantısı beni utandırmıştı, benim takımımın niye böyle bir işe bulaştığını anlamamıştım.
Diğer karışık ilişkilerin de gerçek Fenerbahçelilerle, Beşiktaşlıları gönülden üzdüğüne eminim.
Üstelik bunlar gazetelerin çeşitli nedenlerle hiç dokunmadıkları ve hep karanlıkta kalan konular.
Biz sevdiğimiz takımın maçını heyecandan yerimizde duramadan seyrederken, arkada birileri bambaşka işler için kullanıyor o kulüpleri.
Sadece üç büyükleri değil.
Diğer takımların da bu tür ilişkileri olması kuvvetle muhtemel.
Türkiye’yi çok kirlettiler.
Neredeyse temiz hiçbir şey bırakmadılar.
Arınabilmek için her yana bakmamız gerekiyor.
Baktığımız her yerde de para ve iktidar ilişkilerini göreceğiz.
Türkiye biraz daha gecikseydi bunlar tribünleri “en büyük Ergenekon, başka büyük yok” diye bağırtacaklardı herhalde.
Ve seyirciler bağırırken onlar milyon dolarlık banka hesaplarına sahip olacaklardı.
Ahmet Altan
29 Mart 2009 Pazar
Nasıl bir Türkiye istiyoruz?
Modern dünya, herkesin bildiği üzere, Batılı kimliğin dünyayı kendi perspektifinden yorumlamasına izin veren bir tahakkümü de ifade etti. İdeolojik açıdan bakıldığında, Batı, dünyanın gerçekten de ‘efendisi’ oldu. Çünkü sadece kendisinin değil, kendisine benzemeyenlerin de nasıl tanımlanması gerektiğini belirledi. Dolayısıyla oryantalizm denen ‘Batı hayalinde Doğu üretme’ yaklaşımı aslında modernizme içkin bir özellik...
Bu bakış pozitivizmle de iç içe geçmişti. Medeniyetler skalasında Batı’ya en önde yer verilmesi ile birlikte, Doğu toplumlarının geleceği de Batı’ya benzemekle sınırlanmış oldu. Bugün kendilerini bilimsel açıdan ‘aydınlanmış’ gören birçok kişi, farkında olmadan hâlâ bu gizli pozitivist ve oryantalist yaklaşımın takipçiliğini sürdürüyor. Bu kişiler sadece Batı’da değil, bizzat Türkiye’de de mevcut... Onları birleştiren nokta ise laikliği medeniyetin ölçüsü yapmaları... Ne var ki bu laikliğin farklı biçimleri üzerine pek de kafa yorma zahmetine katlanmıyorlar. Laikliğin bir zihniyet zemini üzerinde oturduğunu ve farklı zihniyetlerin farklı laiklik anlayışları ürettiğini es geçiyorlar.
Öte yandan modernliğin pozitivist ve oryantalist türü otoriter zihniyetten besleniyor. Dolayısıyla da bugün laikliği bir tür siyasi ve kültürel kimlik haline getirenlerin ‘Doğu’ya bakışında bu zihniyet epeyce belirleyici olmakta... Türkiye ise bu açıdan sürprizleri bol bir ülke... Birçok kişi AKP olgusunu nasıl değerlendirmek gerektiğini bilemiyor. Çünkü onların beklentisi, özgürlük ve eşitlik türü ideallerin ancak sekülerleşen toplumlarda olabileceği. Buna göre doğulu toplumların önünde iki yol gözüküyor: Ya sekülerleşerek Batı’ya benzeyecekler ve böylece daha özgürlükçü bir rejim kuracaklar; ya da daha da dindarlaşarak Batı’dan uzaklaşıp ‘ortaçağ karanlığına’ gömülecekler. Diğer bir deyişle bu modernist algıda herhangi bir kişi ya da grubun dindarlığını koruyarak modernleşmesi gibi bir alternatif yok. Oysa Batı tam da bu şekilde dindarlarını laiklik içinde yaşatarak modernliği üretti. Anlaşılan o ki bazı modernler için Batı’nın yapabildiğini Doğu’dan beklemek doğru değil. Bunun da herhalde tek nedeni dinler arasındaki farklılık olmalı... Kısaca söylemek gerekirse Türkiye’dekiler de dahil birçok ‘laik’ kimlik sahibi, Hıristiyanlığın modernliğe yatkın olduğunu, ama Müslümanlığın bunu beceremeyeceğini düşünüyor. Bilinen klasik argüman ise Hıristiyanlığın reform geçirmiş olması... Oysa elimizde sekülerleşme açısından reformun olmazsa olmaz bir önkoşul olduğunu söyleyebilecek bir veri yok. Batı’da böyle yaşandı diye, beş yüz yıl sonra Doğu’da da böyle yaşanması gerekmiyor. Ama pozitivizmin gücü birçok kişiyi farkında olmadıkları bir cehalete doğru sürükleyebiliyor.
Oysa Türkiye’de tam da bu beklenmeyen, ihtimal verilmeyen süreç gerçekleşiyor. Dindarların etkili olduğu bir siyasi hareketin öncülüğünde daha özgür ve eşit bir ülke yaratılıyor. Ama asıl dinamik bu partiden değil, toplumsal tabanda yaşanmakta olan değişimden kaynaklanıyor. İtiraf etmek gerek ki bu karmaşık bir süreç... Kişisel düzlemde kendisine dindar diyen ana günlük hayatını giderek daha seküler yaşayan geniş bir kitle var. Buna karşılık cemaat dengelerinin etkili olduğu yerler olan Anadolu’nun kent ve kasabalarında cemaatsel kriterlere itiraz etmeme eğilimi söz konusu. Örneğin bu nedenle içki satan lokantaların sayısı azalabiliyor... Kamusal alan muhafazakârlaşıyor... Diğer taraftan aynı insanlar siyasi tercihler söz konusu olduğunda laik kesimden çok daha fazla özgürlükçü ve reformist bir tutum izliyorlar.
Böylece batılı tahayyülün algılamasını zorlaştıran bir biçimde, kültürel muhafazakârlıkla siyasi reformculuk bütünleşebiliyor. Bu muhafazakârlık kamusal alana çıktığı ölçüde cemaati genişletirken, o cemaatin içindeki kişiler de kendi özel hayatlarında muhafazakârlıktan uzaklaşıyorlar. Bunun anlamı muhafazakârlığın bireysel sekülerleşmeyi de içeren bir şekilde modernleşmeyi taşıması ve siyasallaştırmasıdır. Bu cümle birçokları için kavranması zor olabilir... Ama Türkiye’nin gerçeği bu...
Bu değişim dinamiğinin karşısında ise kültürel serbestlikle siyasi muhafazakârlığı birleştiren bir cephe bulunuyor. Söz konusu cephe liberal değerleri savunmuyor... Çünkü bireyselliğe değil, otoriter laiklikte buluşan bir cemaatçiliğe dayanıyor. Böylece Türkiye’nin önündeki tercihleri daha berrak bir biçimde görebiliyoruz: Bir yanda dindarlıklarını kamusal alan taşıyan ama Türkiye’yi de AB’ye sokmak isteyen muhafazakârlar; diğer yanda bireysel yaşam biçimlerini ve devletin bugüne kadar sağlamış olduğu imtiyazlarını korumayı hedeflerken, bu uğurda özgürlükçü reformları engelleyen laikler...
Türkiye yerel seçimlere giderken, arka planda bu tercihi de yapacak. Demokratların ise hangi kanatta yer alacağı geçen seçimlerden bu yana belli olmuş durumda. Otoriter zihniyetin bu ülkedeki hegemonyasının nelere mal olduğunu iyi biliyoruz... Kendi kültürel kimliğini ve alışkanlıklarını sürdürmek adına toplumun geri kalanını ‘görmeyen’, hatta toplumu bir tehdit olarak algılayan kemalist anlayışla ne modern ne de laik olunamayacağının da farkındayız. Burada mesele bir partiyi beğenmek veya beğenmemek değil... Nasıl bir Türkiye istediğimize karar vermek.
Etyen Mahçupyan
Bu bakış pozitivizmle de iç içe geçmişti. Medeniyetler skalasında Batı’ya en önde yer verilmesi ile birlikte, Doğu toplumlarının geleceği de Batı’ya benzemekle sınırlanmış oldu. Bugün kendilerini bilimsel açıdan ‘aydınlanmış’ gören birçok kişi, farkında olmadan hâlâ bu gizli pozitivist ve oryantalist yaklaşımın takipçiliğini sürdürüyor. Bu kişiler sadece Batı’da değil, bizzat Türkiye’de de mevcut... Onları birleştiren nokta ise laikliği medeniyetin ölçüsü yapmaları... Ne var ki bu laikliğin farklı biçimleri üzerine pek de kafa yorma zahmetine katlanmıyorlar. Laikliğin bir zihniyet zemini üzerinde oturduğunu ve farklı zihniyetlerin farklı laiklik anlayışları ürettiğini es geçiyorlar.
Öte yandan modernliğin pozitivist ve oryantalist türü otoriter zihniyetten besleniyor. Dolayısıyla da bugün laikliği bir tür siyasi ve kültürel kimlik haline getirenlerin ‘Doğu’ya bakışında bu zihniyet epeyce belirleyici olmakta... Türkiye ise bu açıdan sürprizleri bol bir ülke... Birçok kişi AKP olgusunu nasıl değerlendirmek gerektiğini bilemiyor. Çünkü onların beklentisi, özgürlük ve eşitlik türü ideallerin ancak sekülerleşen toplumlarda olabileceği. Buna göre doğulu toplumların önünde iki yol gözüküyor: Ya sekülerleşerek Batı’ya benzeyecekler ve böylece daha özgürlükçü bir rejim kuracaklar; ya da daha da dindarlaşarak Batı’dan uzaklaşıp ‘ortaçağ karanlığına’ gömülecekler. Diğer bir deyişle bu modernist algıda herhangi bir kişi ya da grubun dindarlığını koruyarak modernleşmesi gibi bir alternatif yok. Oysa Batı tam da bu şekilde dindarlarını laiklik içinde yaşatarak modernliği üretti. Anlaşılan o ki bazı modernler için Batı’nın yapabildiğini Doğu’dan beklemek doğru değil. Bunun da herhalde tek nedeni dinler arasındaki farklılık olmalı... Kısaca söylemek gerekirse Türkiye’dekiler de dahil birçok ‘laik’ kimlik sahibi, Hıristiyanlığın modernliğe yatkın olduğunu, ama Müslümanlığın bunu beceremeyeceğini düşünüyor. Bilinen klasik argüman ise Hıristiyanlığın reform geçirmiş olması... Oysa elimizde sekülerleşme açısından reformun olmazsa olmaz bir önkoşul olduğunu söyleyebilecek bir veri yok. Batı’da böyle yaşandı diye, beş yüz yıl sonra Doğu’da da böyle yaşanması gerekmiyor. Ama pozitivizmin gücü birçok kişiyi farkında olmadıkları bir cehalete doğru sürükleyebiliyor.
Oysa Türkiye’de tam da bu beklenmeyen, ihtimal verilmeyen süreç gerçekleşiyor. Dindarların etkili olduğu bir siyasi hareketin öncülüğünde daha özgür ve eşit bir ülke yaratılıyor. Ama asıl dinamik bu partiden değil, toplumsal tabanda yaşanmakta olan değişimden kaynaklanıyor. İtiraf etmek gerek ki bu karmaşık bir süreç... Kişisel düzlemde kendisine dindar diyen ana günlük hayatını giderek daha seküler yaşayan geniş bir kitle var. Buna karşılık cemaat dengelerinin etkili olduğu yerler olan Anadolu’nun kent ve kasabalarında cemaatsel kriterlere itiraz etmeme eğilimi söz konusu. Örneğin bu nedenle içki satan lokantaların sayısı azalabiliyor... Kamusal alan muhafazakârlaşıyor... Diğer taraftan aynı insanlar siyasi tercihler söz konusu olduğunda laik kesimden çok daha fazla özgürlükçü ve reformist bir tutum izliyorlar.
Böylece batılı tahayyülün algılamasını zorlaştıran bir biçimde, kültürel muhafazakârlıkla siyasi reformculuk bütünleşebiliyor. Bu muhafazakârlık kamusal alana çıktığı ölçüde cemaati genişletirken, o cemaatin içindeki kişiler de kendi özel hayatlarında muhafazakârlıktan uzaklaşıyorlar. Bunun anlamı muhafazakârlığın bireysel sekülerleşmeyi de içeren bir şekilde modernleşmeyi taşıması ve siyasallaştırmasıdır. Bu cümle birçokları için kavranması zor olabilir... Ama Türkiye’nin gerçeği bu...
Bu değişim dinamiğinin karşısında ise kültürel serbestlikle siyasi muhafazakârlığı birleştiren bir cephe bulunuyor. Söz konusu cephe liberal değerleri savunmuyor... Çünkü bireyselliğe değil, otoriter laiklikte buluşan bir cemaatçiliğe dayanıyor. Böylece Türkiye’nin önündeki tercihleri daha berrak bir biçimde görebiliyoruz: Bir yanda dindarlıklarını kamusal alan taşıyan ama Türkiye’yi de AB’ye sokmak isteyen muhafazakârlar; diğer yanda bireysel yaşam biçimlerini ve devletin bugüne kadar sağlamış olduğu imtiyazlarını korumayı hedeflerken, bu uğurda özgürlükçü reformları engelleyen laikler...
Türkiye yerel seçimlere giderken, arka planda bu tercihi de yapacak. Demokratların ise hangi kanatta yer alacağı geçen seçimlerden bu yana belli olmuş durumda. Otoriter zihniyetin bu ülkedeki hegemonyasının nelere mal olduğunu iyi biliyoruz... Kendi kültürel kimliğini ve alışkanlıklarını sürdürmek adına toplumun geri kalanını ‘görmeyen’, hatta toplumu bir tehdit olarak algılayan kemalist anlayışla ne modern ne de laik olunamayacağının da farkındayız. Burada mesele bir partiyi beğenmek veya beğenmemek değil... Nasıl bir Türkiye istediğimize karar vermek.
Etyen Mahçupyan
Hz. Peygamber ve yapıcı muhalefet
Peygamber ve muhalefet…İlk bakışta birbirine zıt iki kavram gibi duruyor. Eğer “muhalefetten” kasıt peygamberin misyonuna, getirdiği ilahi mesaja ve o mesajdan çıkardığı hükümlere muhalefet ise, muhalefetin peygamberlikle zıt köşelerde olduğu doğru.
Zaten bu sayılan hususlarda bir peygambere muhalefet eden Allah'a muhalefet etmiş olur. Zira elçiye zeval olmaz. Elçi'ye muhalefet elçiyi gönderene muhalefettir. Adı “teslimiyet” olan bir dinin buna izin vermesi de beklenemez.
Fakat “muhalefet” ile “yapıcı muhalefet” kastediliyorsa, o başka.
Hz. Peygamber'in kişisel içtihatları söz konusu olduğunda, onun kutlu arkadaşları hiç muhalefet ederler miydi?
Bu önemli soruya “evet” cevabı verecek olursak, bu kez de karşımıza bir o kadar önemli ikinci soru çıkıyor: Hz. Peygamber'in görüşünün kişisel içtihat mı yoksa vahiy mi olduğunu nasıl ayırt ederlerdi?
Nur suresinin 62. ayeti, bizce işte bu suale cevap veriyor:
“Gerçek mü'minler, ancak Allah ve Rasulüne yürekten inanıp güvenenler; ve cemaatle ilgili bir mesele görüşüldüğünde ondan izin istemeden farklı bir görüş geliştirmeyenlerdir. Elbet senden izin alan kimseler var ya; işte Allah ve Rasulüne yürekten inanıp güvenen kimseler onlardır. Artık sen de önemli işlerinde izin istedikleri zaman, içlerinden uygun gördüğün kimselere istediği izni ver; onlar için de Allah'tan bağışlanma dile: Çünkü Allah limitsiz bağışlar, sınırsız mağfiret eder.”
Ayetteki “lem yezhebû hattâ yeste'zinûhu” ibaresine, klasik tefsir genellikle “izin istemeden toplantıdan ayrılıp gitmezler” manası vermiş. Bu takdirde ayetin bize söyleyeceği pek bir şey yok.
Fakat “zehebe” fiilinin sadece mekansal anlamda “bir yeri terk etti” anlamına değil “mezhep”den de anlaşılacağı gibi “bir görüşe vardı” anlamına da geldiği bilindiğinde, ayet canlanıyor ve tüm zamanlara hitap etmeye başlıyor. “Hatta” edatıyla birlikte düşünüldüğünde anlamın “bir görüşten ayrılıp bir başka görüşe varmak” olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor.
Durumu özetleyelim: İslam cemaatiyle ilgili sosyal meselelere ilişkin hayati kararlar alınıyor: Savaş ve barış kararları, anlaşma ve sözleşmeler, güvenlik ve vatandaşlık hak ve sorumlulukları… Karar alma mekanizmasının başında Hz. Peygamber bulunuyor. O hem bir peygamber, hem insan. Hem risalet misyonu var, hem devlet başkanı. Hem vahiyden besleniyor, hem bilgi, tecrübe ve birikiminden.
Tecrübe ve birikiminden yola çıkarak vardığı sonuçlarda bazen isabet ediyor, bazen edemiyor. Edemediği durumları görünce bunu tereddütsüz kabul ediyor. Hamile annelerin çocuk emzirmesini önce emen bebeğe zarar verir gerekçesiyle yasaklayıp, bunun böyle olmadığını tecrübeyle öğrenince yasağı kaldırması gibi. Yine hurma aşılamayı ağaçlara zarar verir endişesiyle yasaklayıp, aksine meyveyi cinsleştirdiğini görünce serbest kılması gibi.
Onun vahiyden değil de bilgi, birikim ve tecrübesinden yola çıkarak vardığı sonuçlara muhalif görüş beyan edenler olmuş mu, olmuşsa hangi usul ve üslupla olmuş?
Evet, olmuş. Mesela Bedir savaşında olmuş. Hz. Peygamber İslam ordusu için bir savaş alanı tesbit etmiş. Orduda bulunan Hubâb b. Münzir bu seçimin isabetsiz olduğunu düşünmüş. Muhalif bir görüş beyan etmek için tam da ayette dile gelen nezaketli üslupla sormuş:
“-Ya Rasulallah! Bu mevziyi seçmeniz vahyin emri mi, yoksa sizin kendi düşünceniz mi?”
Bu soruda üç şey gizli:
1) Vahye itaatte zerrece kusur yok.
2) Allah Rasulü'ne nezaket ve saygıda titizlik var.
3) Doğru bildiğini söyleme hususunda özgüven ve akla hürmet var.
Sonuçta bunun bir vahiy değil içtihat olduğu ortaya çıkıyor. Muhalif görüş geliştiren, görüşünün daha isabetli olduğunu isbat edince, Hz. Peygamber bunu mesele yapmadan kendi görüşünü terk etmekte zerrece tereddüt etmiyor. Sonuç malum.
Aynı şey Berire isimli bir gelinin kocasından boşanmak istemesi üzerine gerçekleşiyor. Eşini kendisine dönmesi için ikna etmesini isteyen kocayı kıramayan Allah Rasulü Berire'ye ricada bulununca, genç kadın vahyin inşa bir akılla şu soruyu soruyor:
“-Ya Rasullah! Kocama dönme ricasının arkasında vahiy mi var, yoksa ona şefaatçi mi çıkıyorsun?”
Berire, Rasulullah'ın bu talebinde vahyin değil ayrılmak istediği kocasının ricasının rol oynadığını öğrenince, “Ben kararımı verdim ya Rasulallah!” diyor ve Allah Rasulü'nün mukabelesi ise, sadece genç kadının ardından şefkatli bir tebessüm oluyor.
Sözün özü: Vahye hakkı olan itaati gösteren şahsiyetler, akla hak ettiği hürmeti de gösterirler. Aklının sınırlarını vahye çizdirmeyen bireyler ise, içgüdülerine vahiy muamelesi yaparlar.
Mustafa İslamoğlu
Zaten bu sayılan hususlarda bir peygambere muhalefet eden Allah'a muhalefet etmiş olur. Zira elçiye zeval olmaz. Elçi'ye muhalefet elçiyi gönderene muhalefettir. Adı “teslimiyet” olan bir dinin buna izin vermesi de beklenemez.
Fakat “muhalefet” ile “yapıcı muhalefet” kastediliyorsa, o başka.
Hz. Peygamber'in kişisel içtihatları söz konusu olduğunda, onun kutlu arkadaşları hiç muhalefet ederler miydi?
Bu önemli soruya “evet” cevabı verecek olursak, bu kez de karşımıza bir o kadar önemli ikinci soru çıkıyor: Hz. Peygamber'in görüşünün kişisel içtihat mı yoksa vahiy mi olduğunu nasıl ayırt ederlerdi?
Nur suresinin 62. ayeti, bizce işte bu suale cevap veriyor:
“Gerçek mü'minler, ancak Allah ve Rasulüne yürekten inanıp güvenenler; ve cemaatle ilgili bir mesele görüşüldüğünde ondan izin istemeden farklı bir görüş geliştirmeyenlerdir. Elbet senden izin alan kimseler var ya; işte Allah ve Rasulüne yürekten inanıp güvenen kimseler onlardır. Artık sen de önemli işlerinde izin istedikleri zaman, içlerinden uygun gördüğün kimselere istediği izni ver; onlar için de Allah'tan bağışlanma dile: Çünkü Allah limitsiz bağışlar, sınırsız mağfiret eder.”
Ayetteki “lem yezhebû hattâ yeste'zinûhu” ibaresine, klasik tefsir genellikle “izin istemeden toplantıdan ayrılıp gitmezler” manası vermiş. Bu takdirde ayetin bize söyleyeceği pek bir şey yok.
Fakat “zehebe” fiilinin sadece mekansal anlamda “bir yeri terk etti” anlamına değil “mezhep”den de anlaşılacağı gibi “bir görüşe vardı” anlamına da geldiği bilindiğinde, ayet canlanıyor ve tüm zamanlara hitap etmeye başlıyor. “Hatta” edatıyla birlikte düşünüldüğünde anlamın “bir görüşten ayrılıp bir başka görüşe varmak” olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor.
Durumu özetleyelim: İslam cemaatiyle ilgili sosyal meselelere ilişkin hayati kararlar alınıyor: Savaş ve barış kararları, anlaşma ve sözleşmeler, güvenlik ve vatandaşlık hak ve sorumlulukları… Karar alma mekanizmasının başında Hz. Peygamber bulunuyor. O hem bir peygamber, hem insan. Hem risalet misyonu var, hem devlet başkanı. Hem vahiyden besleniyor, hem bilgi, tecrübe ve birikiminden.
Tecrübe ve birikiminden yola çıkarak vardığı sonuçlarda bazen isabet ediyor, bazen edemiyor. Edemediği durumları görünce bunu tereddütsüz kabul ediyor. Hamile annelerin çocuk emzirmesini önce emen bebeğe zarar verir gerekçesiyle yasaklayıp, bunun böyle olmadığını tecrübeyle öğrenince yasağı kaldırması gibi. Yine hurma aşılamayı ağaçlara zarar verir endişesiyle yasaklayıp, aksine meyveyi cinsleştirdiğini görünce serbest kılması gibi.
Onun vahiyden değil de bilgi, birikim ve tecrübesinden yola çıkarak vardığı sonuçlara muhalif görüş beyan edenler olmuş mu, olmuşsa hangi usul ve üslupla olmuş?
Evet, olmuş. Mesela Bedir savaşında olmuş. Hz. Peygamber İslam ordusu için bir savaş alanı tesbit etmiş. Orduda bulunan Hubâb b. Münzir bu seçimin isabetsiz olduğunu düşünmüş. Muhalif bir görüş beyan etmek için tam da ayette dile gelen nezaketli üslupla sormuş:
“-Ya Rasulallah! Bu mevziyi seçmeniz vahyin emri mi, yoksa sizin kendi düşünceniz mi?”
Bu soruda üç şey gizli:
1) Vahye itaatte zerrece kusur yok.
2) Allah Rasulü'ne nezaket ve saygıda titizlik var.
3) Doğru bildiğini söyleme hususunda özgüven ve akla hürmet var.
Sonuçta bunun bir vahiy değil içtihat olduğu ortaya çıkıyor. Muhalif görüş geliştiren, görüşünün daha isabetli olduğunu isbat edince, Hz. Peygamber bunu mesele yapmadan kendi görüşünü terk etmekte zerrece tereddüt etmiyor. Sonuç malum.
Aynı şey Berire isimli bir gelinin kocasından boşanmak istemesi üzerine gerçekleşiyor. Eşini kendisine dönmesi için ikna etmesini isteyen kocayı kıramayan Allah Rasulü Berire'ye ricada bulununca, genç kadın vahyin inşa bir akılla şu soruyu soruyor:
“-Ya Rasullah! Kocama dönme ricasının arkasında vahiy mi var, yoksa ona şefaatçi mi çıkıyorsun?”
Berire, Rasulullah'ın bu talebinde vahyin değil ayrılmak istediği kocasının ricasının rol oynadığını öğrenince, “Ben kararımı verdim ya Rasulallah!” diyor ve Allah Rasulü'nün mukabelesi ise, sadece genç kadının ardından şefkatli bir tebessüm oluyor.
Sözün özü: Vahye hakkı olan itaati gösteren şahsiyetler, akla hak ettiği hürmeti de gösterirler. Aklının sınırlarını vahye çizdirmeyen bireyler ise, içgüdülerine vahiy muamelesi yaparlar.
Mustafa İslamoğlu
'Saf çocuğu masum Anadolu'nun'
Son günlerde okuduğum en güzel yazıyı Dünya gazetesinden Alaattin Aktaş kaleme almış: Yazının son bölümünü hiç değiştirmeden aynen aktarıyorum:
“Büyük devlet olmanın ölçüsü ne milli gelirinizin kaç milyar dolara ulaştığı, ne kişi başına gelirinizin ne olduğu, ne ihracatınızın düzeyi, ne kaç kilometre yol yaptığınız, ne şehirlerinizdeki metronun uzunluğu… Başına bir iş geldiğinde vatandaşınızın yanında olabiliyor, ona yardım edebiliyor, özetle vatandaşınızı yaşatabiliyor musunuz, siz ona bakın!”
Olaylara rakamsal yaklaşmanın verdiği acıyı son olarak BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının uğradığı kazada yaşadık. Acil servis kalitesi, hava taşımacılığında fiyatın yanında teknik teçhizat kalitesi, acil kurtarma müdahalesi ne durumda yeniden gördük.
Şimdi aklıma yine beklenen büyük İstanbul depremi geliyor. Allah korusun… Yoksa başka koruyan pek çıkmayacak…
Bu ülkede bazı taşlar, bazı direkler vardır ki yerleri doldurulmaz. Bir evi düşünün; odalarında rahat ve güvenle oturmanın dayanağı, kenarlarda pek görülmeyen direklerin sağlamlığına bağlıdır.
İşte öyle bir direkti Türkiye açısından Muhsin Yazıcıoğlu. Türkiye'nin ortalıkta pek fazla görülmeyeni olsa bile, gerçek direğiydi.
Dik duran direğiydi.
Sağlam duran direğiydi.
Saf ama güçlü direğiydi.
Anadolu'nun direğiydi.
Necip Fazıl Kısakürek'in Sakarya dizelerinde değindiği gibi “saf çocuğu masum Anadolu'nun” ta kendisiydi BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu.
Kendisi sağ iken temellerini attığı bu dik duruş, bu sağlam denge umarım kişisel varlığına bağlı değildir. Bedeni ile gidecek şeylerle pek uğraşmazdı çünkü. Onun mirası, varlığında da yokluğunda da yaşayacak değerler bütünüdür.
Bu kaza hepimize yine ders olsun. Ne kadar geride kaldığımızı gösteren bir kaza kurtarma operasyonu yaşadık. Nerede ise her adımı, her noktası “acaba aksi nasıl olurdu” görüşleri ile doldurulabiliyor.
Bu kaza Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk halkı olarak hepimizin sorumluluğunu taşıyor. İnsan kalitemizi, ilk yardım bilgilerimizi, ilk müdahale yeteneğimizi, ilk hareket yeteneğimizi… veya yeteneksizliklerimizi gözler önüne seriyor kaza.
Korkuyorum ki bu yapı ile İstanbul depremi tam bir felaket olur. İstanbul'u bir an önce yıkmak gerektiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Deprem belki öldürmeyebilir ama sonrası çok daha vahim olabilir.
İstanbul'u yıkalım,
Sağ kalalım,
Krizden çıkalım,
Türkiye'nin borçlarını da ödeyelim.
Bu öneriler listesi Ali Ağaoğlu'ndan geliyordu. Yıkıp yeniden yaparak hem sağlam, hem de ek kaynaklar oluşur diyor Ali Ağaoğlu. Ama en azından ilk yardımlara güvenmeyeceksek ön yapılara güvenmek zorunda olduğumuz görüyoruz bu kazalarla.
Bu kazalar bize eğitimin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor. Hepimizi, her alanda yeniden eğitime tutmamız gerektiğini görüyoruz ve anlıyoruz. Daha dün hangi acil durumda hangi telefonu arayacağımı ben dahi düşünebiliyordum.
Bu kazalar denetimin ne kadar önemli olduğunu bize yeniden hatırlatıyor. Özel sektörü kâr hırsı ile baş başa bırakırsak ülke olarak nasıl da çökebiliriz, değerlerimizi kaybedebiliriz görüyoruz. Zaten dünya da denetimsizlikten çökmedi mi? Devlet şekilsel değil her yönden her şeyi denetlemeyi sil baştan bir daha düşünmelidir.
Kaza bize ders olsun. Büyümeyi değil artık gelişmeyi tartışma zamanımız geldi. Rakamsal değil insansal değerlerimize artık bakalım. Eğitim reformumuz ne kadar önemliymiş görüyor muyuz?
Şimdi insan zamanı…
Bir reform da insan değerlerimizi artırmaya yönelik olsun. Şimdi başlarsak belki on, belki on beş yıl sonra meyvelerini toplayabiliriz.
Bugünkü kazalarımızın da temeli zaten ne zaman atılmış ki?
İbrahim Kahveci
“Büyük devlet olmanın ölçüsü ne milli gelirinizin kaç milyar dolara ulaştığı, ne kişi başına gelirinizin ne olduğu, ne ihracatınızın düzeyi, ne kaç kilometre yol yaptığınız, ne şehirlerinizdeki metronun uzunluğu… Başına bir iş geldiğinde vatandaşınızın yanında olabiliyor, ona yardım edebiliyor, özetle vatandaşınızı yaşatabiliyor musunuz, siz ona bakın!”
Olaylara rakamsal yaklaşmanın verdiği acıyı son olarak BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının uğradığı kazada yaşadık. Acil servis kalitesi, hava taşımacılığında fiyatın yanında teknik teçhizat kalitesi, acil kurtarma müdahalesi ne durumda yeniden gördük.
Şimdi aklıma yine beklenen büyük İstanbul depremi geliyor. Allah korusun… Yoksa başka koruyan pek çıkmayacak…
Bu ülkede bazı taşlar, bazı direkler vardır ki yerleri doldurulmaz. Bir evi düşünün; odalarında rahat ve güvenle oturmanın dayanağı, kenarlarda pek görülmeyen direklerin sağlamlığına bağlıdır.
İşte öyle bir direkti Türkiye açısından Muhsin Yazıcıoğlu. Türkiye'nin ortalıkta pek fazla görülmeyeni olsa bile, gerçek direğiydi.
Dik duran direğiydi.
Sağlam duran direğiydi.
Saf ama güçlü direğiydi.
Anadolu'nun direğiydi.
Necip Fazıl Kısakürek'in Sakarya dizelerinde değindiği gibi “saf çocuğu masum Anadolu'nun” ta kendisiydi BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu.
Kendisi sağ iken temellerini attığı bu dik duruş, bu sağlam denge umarım kişisel varlığına bağlı değildir. Bedeni ile gidecek şeylerle pek uğraşmazdı çünkü. Onun mirası, varlığında da yokluğunda da yaşayacak değerler bütünüdür.
Bu kaza hepimize yine ders olsun. Ne kadar geride kaldığımızı gösteren bir kaza kurtarma operasyonu yaşadık. Nerede ise her adımı, her noktası “acaba aksi nasıl olurdu” görüşleri ile doldurulabiliyor.
Bu kaza Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk halkı olarak hepimizin sorumluluğunu taşıyor. İnsan kalitemizi, ilk yardım bilgilerimizi, ilk müdahale yeteneğimizi, ilk hareket yeteneğimizi… veya yeteneksizliklerimizi gözler önüne seriyor kaza.
Korkuyorum ki bu yapı ile İstanbul depremi tam bir felaket olur. İstanbul'u bir an önce yıkmak gerektiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Deprem belki öldürmeyebilir ama sonrası çok daha vahim olabilir.
İstanbul'u yıkalım,
Sağ kalalım,
Krizden çıkalım,
Türkiye'nin borçlarını da ödeyelim.
Bu öneriler listesi Ali Ağaoğlu'ndan geliyordu. Yıkıp yeniden yaparak hem sağlam, hem de ek kaynaklar oluşur diyor Ali Ağaoğlu. Ama en azından ilk yardımlara güvenmeyeceksek ön yapılara güvenmek zorunda olduğumuz görüyoruz bu kazalarla.
Bu kazalar bize eğitimin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor. Hepimizi, her alanda yeniden eğitime tutmamız gerektiğini görüyoruz ve anlıyoruz. Daha dün hangi acil durumda hangi telefonu arayacağımı ben dahi düşünebiliyordum.
Bu kazalar denetimin ne kadar önemli olduğunu bize yeniden hatırlatıyor. Özel sektörü kâr hırsı ile baş başa bırakırsak ülke olarak nasıl da çökebiliriz, değerlerimizi kaybedebiliriz görüyoruz. Zaten dünya da denetimsizlikten çökmedi mi? Devlet şekilsel değil her yönden her şeyi denetlemeyi sil baştan bir daha düşünmelidir.
Kaza bize ders olsun. Büyümeyi değil artık gelişmeyi tartışma zamanımız geldi. Rakamsal değil insansal değerlerimize artık bakalım. Eğitim reformumuz ne kadar önemliymiş görüyor muyuz?
Şimdi insan zamanı…
Bir reform da insan değerlerimizi artırmaya yönelik olsun. Şimdi başlarsak belki on, belki on beş yıl sonra meyvelerini toplayabiliriz.
Bugünkü kazalarımızın da temeli zaten ne zaman atılmış ki?
İbrahim Kahveci
Tufan’dan kıyamete
21'inci yüzyılda hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Çünkü dinamikler ve muharrikler değişti. Zira artık fizik, insanoğlunun eskisi gibi israf içinde yaşamasına imkan vermiyor. Ne siyaset eski siyaset, ne ekonomi eski ekonomi olacaktır. Hayat tarzı ve algısı ve buna bağlı siyaset ve iktisat anlayışı tamamen değişecek. Hem Türkiye hem de dünya açısından 21'inci yüzyıl asimetrik bir yüzyıl olacak. Cahiliyet dönemiyle ilgili anlatılan eğlendirici anekdotlardan birisi helvadan idol yaptıktan sonra acıktıklarında onu tüketmeleridir. Hem tapınıyorlar hem de sonra acıktıklarında onu tüketiyorlar. ABD, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri açık pazar misyonerliği yapıyor. Bu ideolojinin en sonuncu daileri arasında Newsweek editörü Ferid Zekeriya ile birlikte NYTimes gazetesi yazarlarından Thomas Friedman da olmuştur. Ferid Zekeriya demokrasiden önce açık pazara inanır ve bunun fedailiğini yapardı. 11 Eylül'den sonra Bush doktrininin başarısızlığını da bu hiyerarşinin gözetilmemesine bağlıdır. Ona göre İslam dünyası önce açık pazar terbiyesinden geçmeli ve liberal değerleri özümsemeli ardından da demokrasiye geçmeli. Yoksa sandıktan İslamcıların çıkması kaçınılmazdır. Oysa tersi yapılmıştır. Tersinden başlandığı için de süreç Gorbaçov'un reformları gibi yarı yolda çökmüştür. Bir başka liberalizm daisi de Thomas Fiedman'dı. Ancak yeni kitabında artık müdahaleciliğin savunuculuğunu veya rehberliğini yapıyor. Çünkü Bush sayesinde devran değişti. Bir Arapça ibarede söylenen sosyolojik gerçek tecelli etti. İza cavaze's şey'u haddehu inkalebe zıddahu. Bir şey haddini aşarsa tersine döner.
Bush ve Cheney ikilisinin petrol çılgınlığı veya aç gözlülükleri ABD'yi ve onunla birlikte dünyayı iflasa götürmüştür. Yaşanılanlar aynen hadis-i şeriftekileri hatırlatmaktadır. Dicle ve Fırat'ın altındaki hazineler petrol olmalı ve bunu ele geçirme yolunda ABD ve diğer hırslı ülkeler kendilerini tükettiler. Şimdi ise Thomas Friedman alternatif, dönüşebilir ve yenilenebilir enerji çeşitleri üzerinde duruyor. Petrol ve kömüre karşı dünyanın artık daha temiz enerji çeşitleri kullanması gerektiğini ve bunun bir tercih meselesi değil hayat memat meselesi olduğunu söylüyor. Petrol ve kömürün alternatifi güneş, rüzgar ve atom enerjisidir. Bunların kullanılmasını yeşil devrim olarak nitelendiriyor ve bu hususta devletin öncü rolü olmadan insanların temiz enerjiyle geçemeyeceğinden yola çıkarak, devletin müdahale ile pazarı yeniden düzenlemesi ve tanzim etmesi gerektiğini savunuyor. Artık Thomas Friedman'a göre pazar devlete değil devlet pazara yön ve şekil verecek. Aksi takdirde, böyle giderse yenilenebilir enerji yerine yenilenemez enerjinin tüketilmesiyle dünyanın da kendisini yenileyen sisteminin iflas edeceğini ve dolayısıyla türlerin ve sonunda da insanlığın yok olacağını öngörüyor. Kısaca basbayağı kıyametten haber veriyor.
Hot, Flat and Crowded başlığı taşıyan kitabında Thomas Friedman ezcümle şunları kaydediyor. "İnsanlık Nuh Aleyhisselam'dan beri ilk defa bu kadar keskin bir durumla karşı karşıya. İsraf ve onun getirdiği eko sistemin bozulmasıyla birlikte belki de Nuh Aleyhisselam'dan beri ilk defa türler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Artık türleri bir gemiye doluşturup kurtarmak da mümkün değil. Tek farkı bu defa tufanın yani kıyametin insan eliyle yaklaşıyor olmasıdır. Türleri kurtarmak için de yaşam biçimini ve hayat tarzını değiştirmemiz gerekiyor..." Bunun için üç şey öneriyor. İsraftan kaçınmak, temiz enerji ve devlet müdahalesi. Bu hususta küresel bir sefeberlikten de bahsediyor ve Al Gore'un çabalarına değiniyor. Yahudi kökenli Friedman İsrail'de bazı kesimlerin çevre konusunda duyarlılık ve hassasiyet bilinci kazanmaya başladıklarını ifade ediyor. Endonezya'da Kaide'ye destek veren İslami kesimlerin bile bu meseleye bigane kalmadıklarına değiniyor. Lakin Ürdün'de yayınlanan Rey gazetesinden Fehd Fanik çevre konusunda İslam aleminin duyarlılıkta Batı'nın gerisinde kaldığını ve basın yayın organlarında bu meseleye çok da ehemmiyet verilmediğini ifade ediyor. Dolayısıyla 21'inci yüzyıl kendi özellikleriyle geliyor. Bu özelliklerin başında artık kapitalizmin gerilemesi var. Buna mukabil, müdahalecilik marjı artacaktır. Onun dışında insanlık ideoloji yerine dikkatini ontolojik alana teksif edecektir. İdeolojiden ontolojiye geçilecektir. Bu da fıtrata dönüş mecrası kazanacaktır. Dolayısıyla Amerikan istihbarat teşkilatlarının ortak vizyonu olan 2025 Küresel Trendler çalışmasının da gösterdiği gibi, Ortadoğu'da dine ilgi arttığı oranda laiklik gerileyecektir. Dolayısıyla dünya ihtiyarladıkça eko istem de çöküyor. Dünyanın ömrünü uzatmak için eko sistemi tamir etmek gerekiyor. Bu da ancak yeni enerji politikaları ve alternatif enerji kaynaklarının devreye sokulması sayesinde mümkündür. Bundan dolayı Friedman, 21'inci yüzyılda bilgi teknolojileri yerine alternatif enerji teknolojileri üzerine yoğunlaşmak gerektiğini savunuyor. Akıl için yol bir. Şimdi kapitalizm ve liberalizmden irtidat zamanı ama merkezdekiler bundan kaçarken neoislamcılar Taraf gibi anlayışların ve mevkutelerin peşinden gidiyorlar bunu anlamak mümkün değil. Acaba neoliberallerin ABD'den başka kabeleri mi var ?
Mustafa Özcan
Bush ve Cheney ikilisinin petrol çılgınlığı veya aç gözlülükleri ABD'yi ve onunla birlikte dünyayı iflasa götürmüştür. Yaşanılanlar aynen hadis-i şeriftekileri hatırlatmaktadır. Dicle ve Fırat'ın altındaki hazineler petrol olmalı ve bunu ele geçirme yolunda ABD ve diğer hırslı ülkeler kendilerini tükettiler. Şimdi ise Thomas Friedman alternatif, dönüşebilir ve yenilenebilir enerji çeşitleri üzerinde duruyor. Petrol ve kömüre karşı dünyanın artık daha temiz enerji çeşitleri kullanması gerektiğini ve bunun bir tercih meselesi değil hayat memat meselesi olduğunu söylüyor. Petrol ve kömürün alternatifi güneş, rüzgar ve atom enerjisidir. Bunların kullanılmasını yeşil devrim olarak nitelendiriyor ve bu hususta devletin öncü rolü olmadan insanların temiz enerjiyle geçemeyeceğinden yola çıkarak, devletin müdahale ile pazarı yeniden düzenlemesi ve tanzim etmesi gerektiğini savunuyor. Artık Thomas Friedman'a göre pazar devlete değil devlet pazara yön ve şekil verecek. Aksi takdirde, böyle giderse yenilenebilir enerji yerine yenilenemez enerjinin tüketilmesiyle dünyanın da kendisini yenileyen sisteminin iflas edeceğini ve dolayısıyla türlerin ve sonunda da insanlığın yok olacağını öngörüyor. Kısaca basbayağı kıyametten haber veriyor.
Hot, Flat and Crowded başlığı taşıyan kitabında Thomas Friedman ezcümle şunları kaydediyor. "İnsanlık Nuh Aleyhisselam'dan beri ilk defa bu kadar keskin bir durumla karşı karşıya. İsraf ve onun getirdiği eko sistemin bozulmasıyla birlikte belki de Nuh Aleyhisselam'dan beri ilk defa türler yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Artık türleri bir gemiye doluşturup kurtarmak da mümkün değil. Tek farkı bu defa tufanın yani kıyametin insan eliyle yaklaşıyor olmasıdır. Türleri kurtarmak için de yaşam biçimini ve hayat tarzını değiştirmemiz gerekiyor..." Bunun için üç şey öneriyor. İsraftan kaçınmak, temiz enerji ve devlet müdahalesi. Bu hususta küresel bir sefeberlikten de bahsediyor ve Al Gore'un çabalarına değiniyor. Yahudi kökenli Friedman İsrail'de bazı kesimlerin çevre konusunda duyarlılık ve hassasiyet bilinci kazanmaya başladıklarını ifade ediyor. Endonezya'da Kaide'ye destek veren İslami kesimlerin bile bu meseleye bigane kalmadıklarına değiniyor. Lakin Ürdün'de yayınlanan Rey gazetesinden Fehd Fanik çevre konusunda İslam aleminin duyarlılıkta Batı'nın gerisinde kaldığını ve basın yayın organlarında bu meseleye çok da ehemmiyet verilmediğini ifade ediyor. Dolayısıyla 21'inci yüzyıl kendi özellikleriyle geliyor. Bu özelliklerin başında artık kapitalizmin gerilemesi var. Buna mukabil, müdahalecilik marjı artacaktır. Onun dışında insanlık ideoloji yerine dikkatini ontolojik alana teksif edecektir. İdeolojiden ontolojiye geçilecektir. Bu da fıtrata dönüş mecrası kazanacaktır. Dolayısıyla Amerikan istihbarat teşkilatlarının ortak vizyonu olan 2025 Küresel Trendler çalışmasının da gösterdiği gibi, Ortadoğu'da dine ilgi arttığı oranda laiklik gerileyecektir. Dolayısıyla dünya ihtiyarladıkça eko istem de çöküyor. Dünyanın ömrünü uzatmak için eko sistemi tamir etmek gerekiyor. Bu da ancak yeni enerji politikaları ve alternatif enerji kaynaklarının devreye sokulması sayesinde mümkündür. Bundan dolayı Friedman, 21'inci yüzyılda bilgi teknolojileri yerine alternatif enerji teknolojileri üzerine yoğunlaşmak gerektiğini savunuyor. Akıl için yol bir. Şimdi kapitalizm ve liberalizmden irtidat zamanı ama merkezdekiler bundan kaçarken neoislamcılar Taraf gibi anlayışların ve mevkutelerin peşinden gidiyorlar bunu anlamak mümkün değil. Acaba neoliberallerin ABD'den başka kabeleri mi var ?
Mustafa Özcan
Adalet nedir? Ağaçları sulamak!
Göz "adalet" kelimesine değer değmez sarsıldı yerküre ve her şey yerini aramaya başladı.
Güneş doğuyla batı arasında say yapmaya, ay vaktin gölgeli yüzünü gümüşten ıstampasıyla mühürlemeye, yıldızlar kader burçlarına simli bayraklar asmaya, dağlar kainat terazisinin ağırlık kefesinde karlı nefesleriyle nöbet tutmaya, ovalar yalnız doru atların değil sarı başakların da koştuğu bereket yarışlarını başlatmaya, denizler karaya balık, göğe yağmur mektupları gönderip, mavi pencerelerinden gri bulutları gözlemeye, bulutlar Kafka'yı kıskandıracak dönüşüm hikayeleri yazmaya, nehirler gerçeküstü öyküler gibi sürükleyerek dalları ağaçlarına kavuşturmaya, ağaçlar dikenlerle eşit muamele görmemek için bülbülleriyle feryat ederek, Mesnevi'nin kapısını çalmaya başladılar. Kapı açıldı. Gül kokuları içinde kamusun "adalet" duvarına kadim bir ferman asıldı: "Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikeni sulamak. Adalet bir nimeti yerine koymaktır; her su çeken tohumu sulamak değil. Zulüm nedir? Bir şeyi yerinde kullanmamak, ait olmadığı yere koymaktır. Mevlânâ Celâleddin Rûmî"
Göz insan gözü. Çünkü yalnız o göz ayırt edebiliyor "doğru" ile "yanlış"ı. "Hak" kelimesi yalnız o pencereden görülüyor. Aslanın gözü yeleleri kadar heybetli değil. Sen aklın görkemine bak nassların çizgisinde. Yoksa zincirlerini kopardı mı akıl, işkenceler yapar adalet adına. Aziz Dominique'le engizisyonu kurar. Sarı urbalar giydirir diri diri yaktığı kurbanlarına. Bacon'a, "Yasaların işkencesinden daha ağır bir işkence yoktur," dedirtir. Oysa doksan dokuz güzel isimden biridir "Adl." Çok âdil, asla zulmetmeyendir. Her varlığa yerini gösterendir evrende. Azığını, suyunu verendir, imkân ve kabiliyetini. Ancak O'nun adaletini kavramak için kâinatı tanımak gerekir, böyle der Gazzâlî. Göz insan gözüdür zira. İbn Sînâ'nın devasını aradığı dert nedir o halde? Marazlar mı sadece tedavi ettiği! Evrenin düzenini sağlayan ilk lütuf, "salih bir insan"ın varlığı değil midir, adaleti sağlamak için. Adalet öyle bir hazine sandığıdır ki, anlayış, cömertlik, cesaret, hikmet ve iffet mücevherleri de meknuzdur orada. Hem beden dediğin nedir? Fârabî, bir adalet sergisi fark eder insan vücudunda. Kalbin hizmetindedir beyin; ısısını dengede tutar. Öğrenme, hatırlama, hayal etme ve düşünme, yani adalet gerçekleşir varlıkta. İnsana yakışan iyi ve dengeli davranışlar doğar. Tabiatta adalet var, insan da âdil olmak zorunda. Adalet bir "orta yol" bir "denge" hayatı yaşanılır kılan. Denizler, gökler, ağaçlar, hayvanlar ateş püskürüyorsa insana adaletsiz olduğu içindir.
Ah kelimeler, yanlarına gelen harflerle nasıl da değişiyorlar! "Adl"in kökleri, "ayn", "dal" ve "lâm". Yan yana gelince fışkırıyor o koca çınar. Fakat ne tuhaf iki gölgesi var, zıt istikametlere düşen. " İstikamet" ve "Meyil."
Yoldan çıktığında bir kimse "adele anittarîka", yöneldiğinde bir yere "adele ileyhi" deniyor. Bu yüzden İbn Arabî'ye göre, Hak'tan ayrılmaya "zulüm" adı verilirken, Hakk'a yönelmeye "adl" deniyor. Fakat kolay değil adalet. "İyi olmak kolaydır. Zor olan adil olmaktır," diyor Hugo. Ah Sefiller'in yazarı!
Demek adalet düşüncesine değil adalet hissine ihtiyaç var! Hissiz adalet! Asıl sefalet bu! Düşünceyle duygu olmayınca terazinin iki kefesi. Zayıfla güçlü tartılmıyor aynı ölçüyle. Bu yüzden yalnız adalet dağıtanların değil, adaleti arayanların gözlerine de katarakt iniyor. Ne diyordu Bernard Shaw, "Kaptan Brassbound'un Dönüşümü" adlı eserinde: "Olayın bir yanını anlatmakla yetinmesi, onun avukatlık eğitimi görmesinden ileri geliyor. Yoksa, doğuştan yalancı olduğunu sanmayın."
Göz "adalet" kelimesine değer değmez sarsıldı yerküre ve her şey yerini aramaya başladı. Adalet Tanrıçası Themis, Sâdî'nin bağında kurtuldu gözündeki bağdan. Binlerce yıldır hapsedilmiş gözleriyle mermeri kırdı. O anda devindi tabiat, balık sürüleri aktı denizlerin kalbinde, kuş sürüleri aktı sisinde bulutların. Kurtla kuzu, balla zehir, ağaçla diken birbirinden ayrıldı. Aslanlar Ezop'a yeni masallar yazdırdılar, "Nereden öğrendin bu âdil paylaşımı?" sorusunun geçmediği içinde. Güneş yine saatine bakıp doğdu. Ay kopardığı takvim yaprağından bir kayık yapıp bıraktı ırmağa. Yıldızlar dünyaya ulaştıramadıkları bütün pullarını döktüler yere. Yılanlar da pullarını döktü ama gömlek değiştiremediler. "Adalet" kelimesinin üç harfinden ilki "ayn"dı çünkü. Yani "göz".
Ali Ural
Güneş doğuyla batı arasında say yapmaya, ay vaktin gölgeli yüzünü gümüşten ıstampasıyla mühürlemeye, yıldızlar kader burçlarına simli bayraklar asmaya, dağlar kainat terazisinin ağırlık kefesinde karlı nefesleriyle nöbet tutmaya, ovalar yalnız doru atların değil sarı başakların da koştuğu bereket yarışlarını başlatmaya, denizler karaya balık, göğe yağmur mektupları gönderip, mavi pencerelerinden gri bulutları gözlemeye, bulutlar Kafka'yı kıskandıracak dönüşüm hikayeleri yazmaya, nehirler gerçeküstü öyküler gibi sürükleyerek dalları ağaçlarına kavuşturmaya, ağaçlar dikenlerle eşit muamele görmemek için bülbülleriyle feryat ederek, Mesnevi'nin kapısını çalmaya başladılar. Kapı açıldı. Gül kokuları içinde kamusun "adalet" duvarına kadim bir ferman asıldı: "Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikeni sulamak. Adalet bir nimeti yerine koymaktır; her su çeken tohumu sulamak değil. Zulüm nedir? Bir şeyi yerinde kullanmamak, ait olmadığı yere koymaktır. Mevlânâ Celâleddin Rûmî"
Göz insan gözü. Çünkü yalnız o göz ayırt edebiliyor "doğru" ile "yanlış"ı. "Hak" kelimesi yalnız o pencereden görülüyor. Aslanın gözü yeleleri kadar heybetli değil. Sen aklın görkemine bak nassların çizgisinde. Yoksa zincirlerini kopardı mı akıl, işkenceler yapar adalet adına. Aziz Dominique'le engizisyonu kurar. Sarı urbalar giydirir diri diri yaktığı kurbanlarına. Bacon'a, "Yasaların işkencesinden daha ağır bir işkence yoktur," dedirtir. Oysa doksan dokuz güzel isimden biridir "Adl." Çok âdil, asla zulmetmeyendir. Her varlığa yerini gösterendir evrende. Azığını, suyunu verendir, imkân ve kabiliyetini. Ancak O'nun adaletini kavramak için kâinatı tanımak gerekir, böyle der Gazzâlî. Göz insan gözüdür zira. İbn Sînâ'nın devasını aradığı dert nedir o halde? Marazlar mı sadece tedavi ettiği! Evrenin düzenini sağlayan ilk lütuf, "salih bir insan"ın varlığı değil midir, adaleti sağlamak için. Adalet öyle bir hazine sandığıdır ki, anlayış, cömertlik, cesaret, hikmet ve iffet mücevherleri de meknuzdur orada. Hem beden dediğin nedir? Fârabî, bir adalet sergisi fark eder insan vücudunda. Kalbin hizmetindedir beyin; ısısını dengede tutar. Öğrenme, hatırlama, hayal etme ve düşünme, yani adalet gerçekleşir varlıkta. İnsana yakışan iyi ve dengeli davranışlar doğar. Tabiatta adalet var, insan da âdil olmak zorunda. Adalet bir "orta yol" bir "denge" hayatı yaşanılır kılan. Denizler, gökler, ağaçlar, hayvanlar ateş püskürüyorsa insana adaletsiz olduğu içindir.
Ah kelimeler, yanlarına gelen harflerle nasıl da değişiyorlar! "Adl"in kökleri, "ayn", "dal" ve "lâm". Yan yana gelince fışkırıyor o koca çınar. Fakat ne tuhaf iki gölgesi var, zıt istikametlere düşen. " İstikamet" ve "Meyil."
Yoldan çıktığında bir kimse "adele anittarîka", yöneldiğinde bir yere "adele ileyhi" deniyor. Bu yüzden İbn Arabî'ye göre, Hak'tan ayrılmaya "zulüm" adı verilirken, Hakk'a yönelmeye "adl" deniyor. Fakat kolay değil adalet. "İyi olmak kolaydır. Zor olan adil olmaktır," diyor Hugo. Ah Sefiller'in yazarı!
Demek adalet düşüncesine değil adalet hissine ihtiyaç var! Hissiz adalet! Asıl sefalet bu! Düşünceyle duygu olmayınca terazinin iki kefesi. Zayıfla güçlü tartılmıyor aynı ölçüyle. Bu yüzden yalnız adalet dağıtanların değil, adaleti arayanların gözlerine de katarakt iniyor. Ne diyordu Bernard Shaw, "Kaptan Brassbound'un Dönüşümü" adlı eserinde: "Olayın bir yanını anlatmakla yetinmesi, onun avukatlık eğitimi görmesinden ileri geliyor. Yoksa, doğuştan yalancı olduğunu sanmayın."
Göz "adalet" kelimesine değer değmez sarsıldı yerküre ve her şey yerini aramaya başladı. Adalet Tanrıçası Themis, Sâdî'nin bağında kurtuldu gözündeki bağdan. Binlerce yıldır hapsedilmiş gözleriyle mermeri kırdı. O anda devindi tabiat, balık sürüleri aktı denizlerin kalbinde, kuş sürüleri aktı sisinde bulutların. Kurtla kuzu, balla zehir, ağaçla diken birbirinden ayrıldı. Aslanlar Ezop'a yeni masallar yazdırdılar, "Nereden öğrendin bu âdil paylaşımı?" sorusunun geçmediği içinde. Güneş yine saatine bakıp doğdu. Ay kopardığı takvim yaprağından bir kayık yapıp bıraktı ırmağa. Yıldızlar dünyaya ulaştıramadıkları bütün pullarını döktüler yere. Yılanlar da pullarını döktü ama gömlek değiştiremediler. "Adalet" kelimesinin üç harfinden ilki "ayn"dı çünkü. Yani "göz".
Ali Ural
"Niye ben?"
"Neden benim başıma geldi?" Bir tek musibet anında seslendiririz bu yakıcı soruyu. "Niye ben?" Hep başkalarına olurdu böylesi şeyler. Öyle olmasına öylesine alışmışızdır ki... Benim değil, "öteki"lerin başına gelir kaza. En fazla bir istatistik rakamı kadar önemsediğimiz uzak yabancılar eksilir hayattan. "Ben" dediğimiz dokunulmazdır. "Ben" öyle sıradan değil(im)dir.
Olağan bir kaza haberinin o hep bildik "ölü sayısı" arasına sıkışmış sıradan bir rakam olamam "ben". Başkası da olabilmesi ihtimali altı milyar kez yüksek iken, niye "ben"im o "biri"?
"Başka bir sürü yerde olabilecekken niye ille de burada çıktı bu yangın?" "Başka milyonlarca insan varken, niye sadece beni seçti bu kurşun?" "Başka sayısız saatler, dakikalar dururken, nasıl oldu da bu ana denk geldi kaza?" "Başka bir dolu seferde olabilecekken, niye bu sefer oldu bu arıza?"
Tuhaf bir yalnızlık içinde buluyor kendini insan başına o "şey" geldiğinde. Etraftaki olağan sesler düşmanlaşıyor, yabancılaşıyor. Araba uğultusu, yağmur şıpırtısı, cep telefonu sesi dalga geçercesine yalayıp geçiyor seni. Sen derin acılar içindeyken, hiçbir şey olmamış gibi yürüyen, kaygısızca konuşan, her günkü gibi koşturan insanlara gücenik bir edayla bakıyorsun: "Nasıl da rahat olabiliyorsunuz böyle? Aşk olsun!" Her şey ve herkes "başka"laşıyor o anda. Yarın senin cenazen olacak, sen eksileceksin sıcacık yuvandan, yavruların "Baba!" dediğinde ömür boyu cevap alamayacak. Ama büyütmeye gerek yok! Sen sadece bir "başkası" dahasın başkalarının gözünde. Bir "başkası"nın daha cenazesini göz ucuyla seyredecek başkaları. Sen uykusuz bir gecenin koynunda, bir yaprak gibi titrerken, başkalarına göre bir "başkası" olan sen sıradan acılardan bir acı yaşıyor olacaksın. Uyuyacak milyonlarcası. Sen ve yakınların gazetelerin üçüncü sayfasında kanlı bir habere konu olmuşken, başkaları katlayıp bir kenara bırakacaklar senin haberini. Başkalarının es geçtiği kadar lüzumsuz bir yer mi işgal ediyorsun ki yeryüzünde? Başkalarının hiç üzülmeyeceği kadar, hiç eksikliğini hissetmeyeceği kadar yersiz bir yerin mi vardı âlemde?
Bak işte, ölen "ben" de olsa, "ölenle ölünmüyor"muş. Hayat devam ediyor "ben"siz. Olmasan da oluyormuş meğer. Ne kadar dayanılmaz bir acı! Ne kadar ağır bir hakaret! "Olsa da bir olmasa bir"mişim meğer. Ne kadar da aşağılandığını düşünüyor insan! Aslında o aşağılanmaya verdiğimiz tepkidir o soru: "Neden başkası değil de ben?" Daha açıkçası: "Niye ben seçildim?" "Ne isteniyor benden?" "Hak etmedim ben bu 'ceza'yı!"
Hadi itiraf edelim: Kadere hesap soruyoruz. Yazgının iki yakasından çekiştiriyoruz. Hadi bir itiraf daha: Asıl derdimiz "kader"i takdir edenledir. Yani Yaradan'la karşı karşıya gelir aklımız. "Ben"i Vareden'e keseriz faturayı. Kafa tutarız. Dokunulmazlığımızın ihlaline isyan ederiz. "Ne istedin benden?" "Benim ne suçum vardı ki?"
Ne garip! Olumsuzlukların hesabı kaderden sorulur. "Ben" kendi ellerimle suç işlerim, hapse düşerim ama "kader mahkûmu" oluveririm. Ayağım kayar, günaha bulaşırım ama "n'edersin kaderime yazılmış" deyiverir, sıyrılırım. Şampiyonluğunu, birinciliğini, galibiyetini kadere "mahkûm" eden pek çıkmaz. Sevaplarını, iyiliklerini, biriktirdiklerini, başarılarını "kader"in hesabına yazdıran olmaz.
İyiliklerimiz kadere rağmendir sanki. Başarı, yazgıya başkaldırıdır. Başarılıysam "Niye ben?" sorusunu sormama gerek yok. Birinci olduysam, "Niye benim başıma geldi?" diye sızlanmak yok. "Başkaları"nın kazalarını hayatta kalmış biri olarak seyrediyorken, "Niye ben hayatta kaldım?" diye hesap sormak yok.
Değil mi?
Farkında değilim ama... Ben bana "ben" diyebiliyorsam, ne anlaşılmaz bir ayrıcalık içimdeyim! "Ben"i bir "başkası" da olabilecekken "ben" diye seçip Vareden'e hiç minnet duygum olmayacak mı? Pekâlâ, başkaları içinde sıradan biri olabilirdim. Pekâlâ, başkalarının "başkası" diye bile bilmediği, hiç hatırlanmayan, hatırlanmaya bile değmeyen bir "yok" olabilirdim. "Yok" olduğunun bile farkında olunmayan bir "şey"dir "yok"luk... Ben "ben" olmasaydım, niye ben olamadım diye hesap sorabilir miydim? "Ben" olmayışıma yanabilir miydim?
Ama hayret! "Ben" varım, var edilmişim. Varlığım yokluğuma "ben"den habersiz tercih edilmiş. Kimseler hatırımı saymazken, beni aramazken, eksikliğimi dert edinmezken, varlık sahasına çıkarılmışım, hatırım sayılmış, el üstünde tutulmuşum. Ben bile "ben" olmayı hesap edemezken, "ben" diyebileceğim bir insan olarak var edilmişim.
Hiç beklemediğim, hiç ummadığım bir iyilikti bu! Aynada yüzüme bakıyorum, kimsenin yüzüne benzemiyor. Meğer "biricik"mişim ben. "Bitane"ymişim beni "ben" olarak seçenin nazarında. Nasıl oluyor da, ben bana "ben" diyebiliyorum? Ya, ben bana "ben" diyemeyenlerden olsaydım? "Sen" diye hitap edilmeyi hak etmemiş olsaydım? Öyle olsaydı, hiç aşağılanmış hissedecek miydim? Kadere hesap sorabilecek yetkide görebilecek miydim kendimi?
"Niye ben?" diye kaybettiğimin hesabını sorabiliyorsam, hiç hesapsız kazandığım "ben" sayesinde sorabiliyorum... Ne garip? Hiç yoktan kazandığım "ben"imle kazanamadıklarımın da hakkım olduğunu düşünmeye başlamışım. Tuhaflığa bakın ki, borç aldığım "ben"imle kendimi alacaklı sayıyorum.
Asıl sürprizi görmüyorum: "Ben" bana sürprizim. Hiç ummamıştım "ben" diye/bilineceğimi... Hiç beklemiyordum "ben" diyebilenler arasına seçileceğimi... Ben beni "ben" bilmeseydim, ben "ben" olamayışıma ağlayabilecek miydim? Ben şimdi burada soruyorum kendime: "Niye ben?"
Senai Demirci
Olağan bir kaza haberinin o hep bildik "ölü sayısı" arasına sıkışmış sıradan bir rakam olamam "ben". Başkası da olabilmesi ihtimali altı milyar kez yüksek iken, niye "ben"im o "biri"?
"Başka bir sürü yerde olabilecekken niye ille de burada çıktı bu yangın?" "Başka milyonlarca insan varken, niye sadece beni seçti bu kurşun?" "Başka sayısız saatler, dakikalar dururken, nasıl oldu da bu ana denk geldi kaza?" "Başka bir dolu seferde olabilecekken, niye bu sefer oldu bu arıza?"
Tuhaf bir yalnızlık içinde buluyor kendini insan başına o "şey" geldiğinde. Etraftaki olağan sesler düşmanlaşıyor, yabancılaşıyor. Araba uğultusu, yağmur şıpırtısı, cep telefonu sesi dalga geçercesine yalayıp geçiyor seni. Sen derin acılar içindeyken, hiçbir şey olmamış gibi yürüyen, kaygısızca konuşan, her günkü gibi koşturan insanlara gücenik bir edayla bakıyorsun: "Nasıl da rahat olabiliyorsunuz böyle? Aşk olsun!" Her şey ve herkes "başka"laşıyor o anda. Yarın senin cenazen olacak, sen eksileceksin sıcacık yuvandan, yavruların "Baba!" dediğinde ömür boyu cevap alamayacak. Ama büyütmeye gerek yok! Sen sadece bir "başkası" dahasın başkalarının gözünde. Bir "başkası"nın daha cenazesini göz ucuyla seyredecek başkaları. Sen uykusuz bir gecenin koynunda, bir yaprak gibi titrerken, başkalarına göre bir "başkası" olan sen sıradan acılardan bir acı yaşıyor olacaksın. Uyuyacak milyonlarcası. Sen ve yakınların gazetelerin üçüncü sayfasında kanlı bir habere konu olmuşken, başkaları katlayıp bir kenara bırakacaklar senin haberini. Başkalarının es geçtiği kadar lüzumsuz bir yer mi işgal ediyorsun ki yeryüzünde? Başkalarının hiç üzülmeyeceği kadar, hiç eksikliğini hissetmeyeceği kadar yersiz bir yerin mi vardı âlemde?
Bak işte, ölen "ben" de olsa, "ölenle ölünmüyor"muş. Hayat devam ediyor "ben"siz. Olmasan da oluyormuş meğer. Ne kadar dayanılmaz bir acı! Ne kadar ağır bir hakaret! "Olsa da bir olmasa bir"mişim meğer. Ne kadar da aşağılandığını düşünüyor insan! Aslında o aşağılanmaya verdiğimiz tepkidir o soru: "Neden başkası değil de ben?" Daha açıkçası: "Niye ben seçildim?" "Ne isteniyor benden?" "Hak etmedim ben bu 'ceza'yı!"
Hadi itiraf edelim: Kadere hesap soruyoruz. Yazgının iki yakasından çekiştiriyoruz. Hadi bir itiraf daha: Asıl derdimiz "kader"i takdir edenledir. Yani Yaradan'la karşı karşıya gelir aklımız. "Ben"i Vareden'e keseriz faturayı. Kafa tutarız. Dokunulmazlığımızın ihlaline isyan ederiz. "Ne istedin benden?" "Benim ne suçum vardı ki?"
Ne garip! Olumsuzlukların hesabı kaderden sorulur. "Ben" kendi ellerimle suç işlerim, hapse düşerim ama "kader mahkûmu" oluveririm. Ayağım kayar, günaha bulaşırım ama "n'edersin kaderime yazılmış" deyiverir, sıyrılırım. Şampiyonluğunu, birinciliğini, galibiyetini kadere "mahkûm" eden pek çıkmaz. Sevaplarını, iyiliklerini, biriktirdiklerini, başarılarını "kader"in hesabına yazdıran olmaz.
İyiliklerimiz kadere rağmendir sanki. Başarı, yazgıya başkaldırıdır. Başarılıysam "Niye ben?" sorusunu sormama gerek yok. Birinci olduysam, "Niye benim başıma geldi?" diye sızlanmak yok. "Başkaları"nın kazalarını hayatta kalmış biri olarak seyrediyorken, "Niye ben hayatta kaldım?" diye hesap sormak yok.
Değil mi?
Farkında değilim ama... Ben bana "ben" diyebiliyorsam, ne anlaşılmaz bir ayrıcalık içimdeyim! "Ben"i bir "başkası" da olabilecekken "ben" diye seçip Vareden'e hiç minnet duygum olmayacak mı? Pekâlâ, başkaları içinde sıradan biri olabilirdim. Pekâlâ, başkalarının "başkası" diye bile bilmediği, hiç hatırlanmayan, hatırlanmaya bile değmeyen bir "yok" olabilirdim. "Yok" olduğunun bile farkında olunmayan bir "şey"dir "yok"luk... Ben "ben" olmasaydım, niye ben olamadım diye hesap sorabilir miydim? "Ben" olmayışıma yanabilir miydim?
Ama hayret! "Ben" varım, var edilmişim. Varlığım yokluğuma "ben"den habersiz tercih edilmiş. Kimseler hatırımı saymazken, beni aramazken, eksikliğimi dert edinmezken, varlık sahasına çıkarılmışım, hatırım sayılmış, el üstünde tutulmuşum. Ben bile "ben" olmayı hesap edemezken, "ben" diyebileceğim bir insan olarak var edilmişim.
Hiç beklemediğim, hiç ummadığım bir iyilikti bu! Aynada yüzüme bakıyorum, kimsenin yüzüne benzemiyor. Meğer "biricik"mişim ben. "Bitane"ymişim beni "ben" olarak seçenin nazarında. Nasıl oluyor da, ben bana "ben" diyebiliyorum? Ya, ben bana "ben" diyemeyenlerden olsaydım? "Sen" diye hitap edilmeyi hak etmemiş olsaydım? Öyle olsaydı, hiç aşağılanmış hissedecek miydim? Kadere hesap sorabilecek yetkide görebilecek miydim kendimi?
"Niye ben?" diye kaybettiğimin hesabını sorabiliyorsam, hiç hesapsız kazandığım "ben" sayesinde sorabiliyorum... Ne garip? Hiç yoktan kazandığım "ben"imle kazanamadıklarımın da hakkım olduğunu düşünmeye başlamışım. Tuhaflığa bakın ki, borç aldığım "ben"imle kendimi alacaklı sayıyorum.
Asıl sürprizi görmüyorum: "Ben" bana sürprizim. Hiç ummamıştım "ben" diye/bilineceğimi... Hiç beklemiyordum "ben" diyebilenler arasına seçileceğimi... Ben beni "ben" bilmeseydim, ben "ben" olamayışıma ağlayabilecek miydim? Ben şimdi burada soruyorum kendime: "Niye ben?"
Senai Demirci
28 Mart 2009 Cumartesi
"Ne doğan güne hükmüm geçer", ne de propaganda yapabilirim
Yarın genel yerel seçimlerde oy kullanmak için sandık başına gideceğiz.
Yoğun bir kampanya dönemini yaşadık.
19 Mart'tan bugüne kadar geçen sürede, "Propaganda yasakları" vardı.
Aday veya partili olmayan büyük çoğunluğun üyeleri olan bizler bu yasakların pek farkında değildik.
Oysa mesel a ilçe seçim kurullarınca gösterilenler dışında açık ve kapalı yerlerde toplu olarak propaganda yapılması da, cep telefonlarıyla belli bir merkezden yönlendirilmek suretiyle seçim propagandası yapılması da yasaktı.
Ayrıca radyo ve televizyon kuruluşlarının tek yönlü, taraf tutan yayınlar yapmaları yasak olduğu gibi bunlar siyasi partiler arasında fırsat eşitliğini sağlamak zorundaydılar.
Seçim yasakları
Propaganda yasakları bitti... Ayrıca propagandalar da bitti.
Şimdi sırada "Seçim yasakları" var.
Buna göre oy verme gününden önceki 24 saat içinde, haber ve röportaj yanında programlar veya reklamlar yoluyla kamuoyu araştırmaları, anketler, tahminler yapıp yayınlamak yasak.
Telefonlar aracılığı ile mini referandum gibi adlarla siyasi bir partinin veya adayın lehinde veya aleyhinde veya vatandaşın oyunu etkileyecek yayınlarda bulunulması da yasak.
İnternete dönük seçim yasakları da var.
Bunu Anadolu Ajansı'nın haberinden aynen verelim... Bu yasağın içeriğini anlayan internetçiler de buna uysunlar.
- Herhangi bir yayının banttan internet ortamında web yayını olarak halka izlettirilmesi durumunda ise mevcut yayının internet ortamında Türkiye'nin, hatta dünyanın her tarafından bu siteye internet aracılığı ile girilerek izlenmesi mümkün olabileceğinden, yayının verici aracılığı ile propaganda yasaklarına aykırı hareket edilerek halka izlettirilmesi halinde, yayını denetleme ve gerektiğinde yasaklama yetkisi ilçe seçim kurullarına ait olacak.
Seçim yasakları dolayısıyla, nabız yoklama anketlerinin sonuçlarını yayınlamak da yasak ya...
Aslında yasaklar başlamadan önce de bu anketlere ilişkin yasaklar ve uyulması zorunlu kurallar vardı.
Buna göre kamuoyu araştırmaları, anketler ve tahminler ancak tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk ilkelerine uyulmak koşuluyla, radyo ve televizyonlarda yayınlanabilecekti.
Kamuoyu araştırmaları ve anketler yayınlanmadan önce de, araştırmanın hangi kuruluş tarafından yapıldığı, denek sayısı, araştırmanın kim tarafından finanse edildiği açıklanacaktı.
Bilemiyorum...
Düne kadar okuduğumuz anketlerden kaçı bu kurallara uygundu acaba? Bu anketlerden çoğunun sonuçlarına bakarken, hep Nasrettin Hoca'yı hatırladım.
Hoca'nın çanağı
Bir gün bir konuğu "Hoca bugün ayın kaçı" diye sorar endişesi ile, Nasrettin Hoca ayın ilk gününden başlayarak dolabındaki çanağa bir tane çakıl taşı atarmış her gece.
Karısı bunu görünce "Hoca'ya yardım edeyim" diye düşünmüş ve Hoca uyuduktan sonra her gece o da çanağa bir avuç çakıl taşı atmaya başlamış.
Bir gün bir konuğu Nasrettin Hoca'ya "Hoca bugün ayın kaçı" diye sormuş gerçekten.
Hoca dolabın bulunduğu odaya gitmiş. Kısa süre sonra dönmüş ve konuğuna "Bugün ayın 95'i" demiş.
Konuk şaşkın "Hoca ayın 95'i olur mu hiç" diye itiraz edince sinirlenip bağırmış:
- Be adam, çanağa bakarsan bugün ayın 295'i ama ben bunda indirim yapıp söyledim sana!
Seçim yasağı öncesinde yayınlanan bazı anketler de "Herhalde bunlarda Hoca'nın karısının katkısı var" diye düşündürüyordu beni.
MEHMET BARLAS
Yoğun bir kampanya dönemini yaşadık.
19 Mart'tan bugüne kadar geçen sürede, "Propaganda yasakları" vardı.
Aday veya partili olmayan büyük çoğunluğun üyeleri olan bizler bu yasakların pek farkında değildik.
Oysa mesel a ilçe seçim kurullarınca gösterilenler dışında açık ve kapalı yerlerde toplu olarak propaganda yapılması da, cep telefonlarıyla belli bir merkezden yönlendirilmek suretiyle seçim propagandası yapılması da yasaktı.
Ayrıca radyo ve televizyon kuruluşlarının tek yönlü, taraf tutan yayınlar yapmaları yasak olduğu gibi bunlar siyasi partiler arasında fırsat eşitliğini sağlamak zorundaydılar.
Seçim yasakları
Propaganda yasakları bitti... Ayrıca propagandalar da bitti.
Şimdi sırada "Seçim yasakları" var.
Buna göre oy verme gününden önceki 24 saat içinde, haber ve röportaj yanında programlar veya reklamlar yoluyla kamuoyu araştırmaları, anketler, tahminler yapıp yayınlamak yasak.
Telefonlar aracılığı ile mini referandum gibi adlarla siyasi bir partinin veya adayın lehinde veya aleyhinde veya vatandaşın oyunu etkileyecek yayınlarda bulunulması da yasak.
İnternete dönük seçim yasakları da var.
Bunu Anadolu Ajansı'nın haberinden aynen verelim... Bu yasağın içeriğini anlayan internetçiler de buna uysunlar.
- Herhangi bir yayının banttan internet ortamında web yayını olarak halka izlettirilmesi durumunda ise mevcut yayının internet ortamında Türkiye'nin, hatta dünyanın her tarafından bu siteye internet aracılığı ile girilerek izlenmesi mümkün olabileceğinden, yayının verici aracılığı ile propaganda yasaklarına aykırı hareket edilerek halka izlettirilmesi halinde, yayını denetleme ve gerektiğinde yasaklama yetkisi ilçe seçim kurullarına ait olacak.
Seçim yasakları dolayısıyla, nabız yoklama anketlerinin sonuçlarını yayınlamak da yasak ya...
Aslında yasaklar başlamadan önce de bu anketlere ilişkin yasaklar ve uyulması zorunlu kurallar vardı.
Buna göre kamuoyu araştırmaları, anketler ve tahminler ancak tarafsızlık, gerçeklik ve doğruluk ilkelerine uyulmak koşuluyla, radyo ve televizyonlarda yayınlanabilecekti.
Kamuoyu araştırmaları ve anketler yayınlanmadan önce de, araştırmanın hangi kuruluş tarafından yapıldığı, denek sayısı, araştırmanın kim tarafından finanse edildiği açıklanacaktı.
Bilemiyorum...
Düne kadar okuduğumuz anketlerden kaçı bu kurallara uygundu acaba? Bu anketlerden çoğunun sonuçlarına bakarken, hep Nasrettin Hoca'yı hatırladım.
Hoca'nın çanağı
Bir gün bir konuğu "Hoca bugün ayın kaçı" diye sorar endişesi ile, Nasrettin Hoca ayın ilk gününden başlayarak dolabındaki çanağa bir tane çakıl taşı atarmış her gece.
Karısı bunu görünce "Hoca'ya yardım edeyim" diye düşünmüş ve Hoca uyuduktan sonra her gece o da çanağa bir avuç çakıl taşı atmaya başlamış.
Bir gün bir konuğu Nasrettin Hoca'ya "Hoca bugün ayın kaçı" diye sormuş gerçekten.
Hoca dolabın bulunduğu odaya gitmiş. Kısa süre sonra dönmüş ve konuğuna "Bugün ayın 95'i" demiş.
Konuk şaşkın "Hoca ayın 95'i olur mu hiç" diye itiraz edince sinirlenip bağırmış:
- Be adam, çanağa bakarsan bugün ayın 295'i ama ben bunda indirim yapıp söyledim sana!
Seçim yasağı öncesinde yayınlanan bazı anketler de "Herhalde bunlarda Hoca'nın karısının katkısı var" diye düşündürüyordu beni.
MEHMET BARLAS
Eğer bir şey olursa...
Mario Puzo, büyük bir yazar olmak istiyordu, Tolstoy gibi klasik bir yazar.
O tür derinlikli romanlar yazmaya uğraşırken bir de para kazanmak için Baba diye bir mafya romanı “karalamış”, bunu da tam düzeltmeden bir editör arkadaşına “şuna bir baksana” diye verip Roma’ya tatile gitmişti.
Editör arkadaşı kitabı okur okumaz çok sevmiş, Puzo henüz tatildeyken kitabı ona haber vermeden basmıştı.
Puzo önce “ne yaptın” diye çok öfkelenmişti.
Ama kitap, edebiyat tarihinin en çok okunan kitaplarından biri oldu.
Bugün Puzo’nun neredeyse diğer bütün kitapları unutuldu ama Baba, Coppola’nın çektiği harika filmin de yardımıyla bir “klasiğe” dönüştü.
O kitabı ve kitabın filmini bu kadar unutulmaz kılan sanırım bir mafya macerası anlatırken, hayatta karşılaşabileceğimiz birçok olayda tekrarlanabilecek sahneler ve sözler içermesiydi.
Hatta hayatı sadece “Baba” romanından yaptığı alıntılarla açıklayan “roman ve film kahramanları” da yaratıldı daha sonra.
Kitabı bana, daha Türkçeye çevrilmeden önce, Yaşar Kemal’in o zamanki eşi Tilda vermişti.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ndeydim o sıralarda.
Ankara’ya gitmek için bindiğim gece treninde kitabı başımı kaldırmadan okumuştum.
İnanılmaz derecede sürükleyiciydi ve gerçekten unutulmaz diyaloglarla ve sahnelerle doluydu.
O sahnelerden çoğunu hâlâ hatırlarım.
Hele bir tanesi var ki bugün hissettiklerime, duyduğum endişelere çok uygun.
“Baba” Corleone, rakip aileler tarafından vurulur, rakip ailelere yardım eden bir de “satılmış” polis vardır.
Baba Corleone çok ağır yaralanır.
Aile “intikam” için harekete geçer.
Baba’nın bu işlere hiç bulaşmayan kolejli oğlu Michael, “ben babamı vurduranı ve polisi vururum” der, başka birinin de bunu yapması mümkün değildir zaten.
Michael, polisi ve babasını vurduran gangsteri öldürür.
Sicilya’ya kaçar.
Baba, hâlâ yaralı yatarken, karşı taraf da bu sefer onun büyük oğlu Sony’yi tuzağa düşürüp makinelilerle tarar.
Baba, yaralı olarak yattığı yatakta durumu öğrenir.
Bütün mafya aileleriyle bir “toplantı” yapılmasını ister.
O toplantıya katılır.
Ve hatırladığım kadarıyla şöyle der:
“Benim bir oğlum vuruldu, sizin de çocuklarınız öldü. Ben oğlumun ölümünün intikamını almayacağım, oğlumu kimin vurdurduğunu araştırmayacağım, herkesle barış yapacağım ama bir şartım var. Sicilya’daki küçük oğlum Amerika’ya dönecek. Eğer o Amerika’ya dönerken başına bir şey gelirse, gemi batarsa, üstüne yıldırım düşerse bunu buradaki insanlardan bilirim.”
Bu konuşmanın özellikle son bölümü hep aklımda şu sıralarda.
Türkiye, bir yandan darbecilerini yargılıyor, bir yandan Kürt meselesini çözebilmek için adımlar atıyor.
Belli ki bir şeyler değişti ve değişiyor.
Türkiye yeni bir döneme giriyor.
Şartlar herkesi, her anlamda tatmin etmese de “barış ihtimali” gözüktü.
Dağlardaki ve kışlalardaki çocuklarımızın hayatı kurtulacak.
Birbirlerini öldürmeyecekler, ölmeyecekler.
Hiçbir çocuğun savaşta ölmeyeceği bir Türkiye, bizim için mutluluğun başlangıcı.
Biz daha önce de bir iki sefer böyle bir ihtimale yaklaşmıştık ve o ihtimalleri ortadan kaldıran “korkunç” olaylar gerçekleşmişti.
O yüzden, tam da bu umutlu noktada baba Corleone’nin konuşması tekrarlanıyor zihnimde:
“Eğer bu ülkede Ergenekon çetesinin ortaya çıkması için çabalayan bir gazeteci ya da bir yazar zehirli bir hastalığa tutulursa, trafik kazası geçirirse, arabası havaya uçurulursa, vurulursa ya da Dağlıca ve Aktütün benzeri bir baskın gerçekleşirse, 33 asker olayında olduğu gibi genç askerler topluca katledilirse, Güçlükonak’ta olduğu gibi bir minibüsteki insanlar makinelilerle taranıp yakılırsa, bunu Ergenekon’un devlet kurumlarının içindeki uzantılarından bilirim.”
Benim bilmem bir mana ifade etmez elbette.
Bunu herkes böyle bilsin ve söylediklerim bir “manaya” kavuşsun diye yazıyorum zaten bunları.
Biz artık bütün faili meçhul cinayetlerin devlet görevlileri tarafından işlendiğini, Dağlıca ve Aktütün baskınlarının soru işaretleriyle dolu olduğunu, 33 askerin, o askerleri korumasız bir otobüsle yola çıkaranlar tarafından bile bile ölüme gönderildiğini, Güçlükonak’ta bir minibüste cayır cayır yanan insanların kimliklerinin sapasağlam bir halde bir çavuşun cebinden çıktığını biliyoruz.
Ne zaman barışa yaklaşsak, ne zaman bir özgürlük ve demokrasi umudu doğsa, devletin içinden uzanan bir el insanları öldürüp o umudu boğuyor.
Bunları o kadar çok yaşadık ki artık faillerin kimler olduğunu anladık.
Ardı ardına ortaya konan dosyalar bize gerçekleri gösterdi.
Susurluk devletin içinden çıktı.
Ergenekon devletin içinden çıktı.
Bizim haberlerimizde de göreceğiniz gibi bütün bu “vatansever” çetelerin ve darbecilerin ardında olağanüstü büyük paralar, servetler var.
Sahibi belirsiz milyonlarca dolar dolaşıyor bu çetecilerle darbecilerin elinde.
Bu paraları kaybetmek istemiyorlar.
Onun için barışı engelleyebilmek için ellerinden ne gelirse yapıyorlar.
Barışa çok yaklaştık, dikkatli olun ve bence şu cümleyi tekrarlayın:
“Eğer bir şey olursa bunu devletin içindeki birilerinden bilirim.”
Ahmet Altan
O tür derinlikli romanlar yazmaya uğraşırken bir de para kazanmak için Baba diye bir mafya romanı “karalamış”, bunu da tam düzeltmeden bir editör arkadaşına “şuna bir baksana” diye verip Roma’ya tatile gitmişti.
Editör arkadaşı kitabı okur okumaz çok sevmiş, Puzo henüz tatildeyken kitabı ona haber vermeden basmıştı.
Puzo önce “ne yaptın” diye çok öfkelenmişti.
Ama kitap, edebiyat tarihinin en çok okunan kitaplarından biri oldu.
Bugün Puzo’nun neredeyse diğer bütün kitapları unutuldu ama Baba, Coppola’nın çektiği harika filmin de yardımıyla bir “klasiğe” dönüştü.
O kitabı ve kitabın filmini bu kadar unutulmaz kılan sanırım bir mafya macerası anlatırken, hayatta karşılaşabileceğimiz birçok olayda tekrarlanabilecek sahneler ve sözler içermesiydi.
Hatta hayatı sadece “Baba” romanından yaptığı alıntılarla açıklayan “roman ve film kahramanları” da yaratıldı daha sonra.
Kitabı bana, daha Türkçeye çevrilmeden önce, Yaşar Kemal’in o zamanki eşi Tilda vermişti.
Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ndeydim o sıralarda.
Ankara’ya gitmek için bindiğim gece treninde kitabı başımı kaldırmadan okumuştum.
İnanılmaz derecede sürükleyiciydi ve gerçekten unutulmaz diyaloglarla ve sahnelerle doluydu.
O sahnelerden çoğunu hâlâ hatırlarım.
Hele bir tanesi var ki bugün hissettiklerime, duyduğum endişelere çok uygun.
“Baba” Corleone, rakip aileler tarafından vurulur, rakip ailelere yardım eden bir de “satılmış” polis vardır.
Baba Corleone çok ağır yaralanır.
Aile “intikam” için harekete geçer.
Baba’nın bu işlere hiç bulaşmayan kolejli oğlu Michael, “ben babamı vurduranı ve polisi vururum” der, başka birinin de bunu yapması mümkün değildir zaten.
Michael, polisi ve babasını vurduran gangsteri öldürür.
Sicilya’ya kaçar.
Baba, hâlâ yaralı yatarken, karşı taraf da bu sefer onun büyük oğlu Sony’yi tuzağa düşürüp makinelilerle tarar.
Baba, yaralı olarak yattığı yatakta durumu öğrenir.
Bütün mafya aileleriyle bir “toplantı” yapılmasını ister.
O toplantıya katılır.
Ve hatırladığım kadarıyla şöyle der:
“Benim bir oğlum vuruldu, sizin de çocuklarınız öldü. Ben oğlumun ölümünün intikamını almayacağım, oğlumu kimin vurdurduğunu araştırmayacağım, herkesle barış yapacağım ama bir şartım var. Sicilya’daki küçük oğlum Amerika’ya dönecek. Eğer o Amerika’ya dönerken başına bir şey gelirse, gemi batarsa, üstüne yıldırım düşerse bunu buradaki insanlardan bilirim.”
Bu konuşmanın özellikle son bölümü hep aklımda şu sıralarda.
Türkiye, bir yandan darbecilerini yargılıyor, bir yandan Kürt meselesini çözebilmek için adımlar atıyor.
Belli ki bir şeyler değişti ve değişiyor.
Türkiye yeni bir döneme giriyor.
Şartlar herkesi, her anlamda tatmin etmese de “barış ihtimali” gözüktü.
Dağlardaki ve kışlalardaki çocuklarımızın hayatı kurtulacak.
Birbirlerini öldürmeyecekler, ölmeyecekler.
Hiçbir çocuğun savaşta ölmeyeceği bir Türkiye, bizim için mutluluğun başlangıcı.
Biz daha önce de bir iki sefer böyle bir ihtimale yaklaşmıştık ve o ihtimalleri ortadan kaldıran “korkunç” olaylar gerçekleşmişti.
O yüzden, tam da bu umutlu noktada baba Corleone’nin konuşması tekrarlanıyor zihnimde:
“Eğer bu ülkede Ergenekon çetesinin ortaya çıkması için çabalayan bir gazeteci ya da bir yazar zehirli bir hastalığa tutulursa, trafik kazası geçirirse, arabası havaya uçurulursa, vurulursa ya da Dağlıca ve Aktütün benzeri bir baskın gerçekleşirse, 33 asker olayında olduğu gibi genç askerler topluca katledilirse, Güçlükonak’ta olduğu gibi bir minibüsteki insanlar makinelilerle taranıp yakılırsa, bunu Ergenekon’un devlet kurumlarının içindeki uzantılarından bilirim.”
Benim bilmem bir mana ifade etmez elbette.
Bunu herkes böyle bilsin ve söylediklerim bir “manaya” kavuşsun diye yazıyorum zaten bunları.
Biz artık bütün faili meçhul cinayetlerin devlet görevlileri tarafından işlendiğini, Dağlıca ve Aktütün baskınlarının soru işaretleriyle dolu olduğunu, 33 askerin, o askerleri korumasız bir otobüsle yola çıkaranlar tarafından bile bile ölüme gönderildiğini, Güçlükonak’ta bir minibüste cayır cayır yanan insanların kimliklerinin sapasağlam bir halde bir çavuşun cebinden çıktığını biliyoruz.
Ne zaman barışa yaklaşsak, ne zaman bir özgürlük ve demokrasi umudu doğsa, devletin içinden uzanan bir el insanları öldürüp o umudu boğuyor.
Bunları o kadar çok yaşadık ki artık faillerin kimler olduğunu anladık.
Ardı ardına ortaya konan dosyalar bize gerçekleri gösterdi.
Susurluk devletin içinden çıktı.
Ergenekon devletin içinden çıktı.
Bizim haberlerimizde de göreceğiniz gibi bütün bu “vatansever” çetelerin ve darbecilerin ardında olağanüstü büyük paralar, servetler var.
Sahibi belirsiz milyonlarca dolar dolaşıyor bu çetecilerle darbecilerin elinde.
Bu paraları kaybetmek istemiyorlar.
Onun için barışı engelleyebilmek için ellerinden ne gelirse yapıyorlar.
Barışa çok yaklaştık, dikkatli olun ve bence şu cümleyi tekrarlayın:
“Eğer bir şey olursa bunu devletin içindeki birilerinden bilirim.”
Ahmet Altan
Muhsin Yazıcıoğlu
Bu satırları yazdığım sırada "Artık ümit kalmadı" deniliyordu; Muhsin Yazıcıoğlu helikopter kazasında hayatını kaybetmişti. Kimdi o? Çok tarifler yapılabilir. Bence gerçekten iyi bir Türkiye'liydi. Onda politikacı ahlâkı değil, İslâm ahlâkı vardı. Doğruydu dürüsttü, faziletliydi, şeffaf ve temiz bir siyasetçiydi. O zaten siyasete benlik, şöhret, ikbal ve servet için girmemişti. İnançları ve ideallerine hizmet için giymişti o ateşten gömleği.
Ahlâklı, faziletli, değerli bir kimseydi ama büyük bir kusuru vardı: Parasızdı. Siyaset çarkının parayla döndüğü bir ülkede bu ne demektir bilir misiniz? Sadece siyaset değirmeni mi parayla dönüyor?.. Para her şeyin muharrik gücü...
İnançlı ve doğru bir Müslümandı, ibadet vazifelerini yerine getirirdi. Bunlardan bir rant elde etmeyi aklının köşesinden geçirmezdi.
Ahlâklı ve faziletli yaşadı ve öyle öldü.
Garik-i deryâ-yı rahmet olsun.
Neş'enizi Kaçıracak Bir Haber
Yine neş'enizi kaçıracak bir konuya temas edeceğim: Beklenen deprem. Bir uzman birkaç hafta önce uyardı: Marmara'daki su çekilmeleri gel git hareketi değilmiş... Karada, denizde çok alâmetler belirmiş...
Artık kanıksadık, bu gibi haberler bizi pek ilgilendirmiyor.
Başka konular var: Seçimler...Yolsuzluklar...Çekişmeler... Rezaletler ve cinayetler...Başı testereyle kesilen kız hadisesi varken şimdi deprem konuşulur mu?
Altı ay kadar önce, Japonya'dan resmî davetle gelen bir deprem uzmanı ne demişti: İstanbul'daki binaların yüzde 65'i yıkılacak. Hattâ, yeni yapılan sözde dayanıklı binaların bir kısmı da...
Kaç defa yazdım, tekrar edeyim. İstanbulFatih'teki meşhur Akdeniz Caddesi'ndeki bütün binalar teker teker muayene edildi ve neticede, o koskoca caddedeki üç bina dışında gerisinin 7 küsur şiddetindeki bir depremde yıkılacakları ortaya çıktı. Çıktı da ne oldu? Tedbir falan alındığı yok. Hayat devam ediyor, eski hamam eski tas.
Karıncalar bile depremden önce yuvalarından kütle halinde çıkıyormuş. Başta sorumlular olmak üzere bizde karınca kadar akıl kalmamış.
Deprem Dede ne demişti: Deprem beklentisi ve tehdidiyle birlikte yaşamaya alışmalıyız...
Artık iyice alıştık.
İnşaallah olmaz. Olursa, sağ kalan rantçılara büyük fırsatlar doğacak.
Ya yağmacılar?..
20'nci asrın başlarındaki büyük San Fransisco zelzelesinden sonra yağmacılar harekete geçmiş. Devlet karar almış, yağma yaparken yakalananlar, hemen ayak üstü bir mahkemede yargılanıp ilk elektrik direğine asılmış.
Sanatını Yitirmiş Toplum
Liselerde mutlaka iyi okutulması ve öğretilmesi gereken bir bilgi dalı vardır. Estetik... Bizde mantık okutulmadığı gibi, estetik de okutulmuyor. Yeni nesillere doğru dürüst estetik okutulmuş olsaydı, Türkiye bu kadar çirkinleşmezdi.
Medeniyetin üç temel boyutundan biri güzellik, sanat, insana haz ve zevk veren şeylerdir.
Beyoğlu'na bakıyorum, üslubunu beğenseniz de beğenmeseniz de Sultan Abdülhamid devrinden kalan binalar daha güzel, daha haysiyetli. Yeni binalar çirkin.
Osmanlı'nın son yıllarında yapılmış olan Sultanahmet hapishanesine (DersaadetCinayet Tevkifhanesi) bakınız; ne kadar güzel, ne kadar sanatlı. Hiçbir kurul, bu binanın yıkılmasına rapor veremez.
Sağmalcılar'da modern bir cezaevi vardı. Tahliye edildi ve geçenlerde yıktılar. Niçin? Hiçbir mimarî ve sanat değeri yoktu.
İyi, vasıflı, güçlü bir toplumun aynı zamanda doğru/dürüst ve güzel olması gerekir.
Mimarlıkla ilgili eserler, binalar, evler, resmî yapılar güzel olacak.
Şehirler güzel olacak.
Yollar güzel olacak.
Kılık kıyafet güzel olacak.
Bahçeler, parklar güzel olacak.
Deniz kenarları güzel olacak.
Kaldırımlar güzel olacak.
Velhasıl her şey güzel olacak.
İstanbul'da dev gökdelenler yapılıyor. Bunların hiçbiri korunma altına alınmıyor. Gerekirse yıkılır ve yerine yenisi yapılır. Niçin korunmuyor bu binalar? Çünkü güzel değiller, sanatlı değiller.
Okullarda sosyoloji okutuluyor da (doğru dürüst okutulsa bari...) niçin mimarlık okutulmuyor? Sosyoloji henüz oturmamış bir bilgi dalı. Mimarlık ise insanlık kadar eski ve köklü.
Güzel giyinmek, güzel görünmek için bilhassa kadınlar avuç avuç para harcıyor, çırpınıyor. Acaba gerçekten güzel olabiliyor, güzel görünebiliyorlar mı?
İstanbul'da oldukça büyük tarihî bir camiye gidiyorum. Mihrabın sağında ve solunda iki saat asılı. Tahtakale'de 15-20, bilemediniz 25 liraya satılan iğrenç, çirkin, zevksiz, sanatsız işporta saatleri. Pilli saatler. Zevk-i selim sahibi bir Müslüman bu berbat, ucuz saatleri affedersiniz helâsına bile asmaz. Kim asıyor bunları camilerin kıble duvarlarına?Üstelik de bir tane değil, iki tane.. Simetrik olsun!
Kim ne derse desin, Türkiye sanatını, estetiğini, güzelliğini yitirdi. O canım sahillerimizi ne hale getirdik. Gürcistan'a kadar uzanan o Karadeniz sahil yolu ne iğrenç bir yoldur. Daha yukarıdan yapılsaydı da, denizin mavisi ile karanın yeşili arasına o iğrenç katranlar dökülmeseydi olmaz mıydı?
Dilimiz de estetiğini yitirdi.
Ucuz hacı seccadeleri niçin bu kadar zevksiz? Makinede dokunurken biraz zevk, sanat katılsa; Selçuklu, Beylikler, Osmanlı motiflerinden ilham alınarak üretilse...
Ürettiğimiz otomobiller, dizayn bakımından sanatlı mı?
Latin yazısını (Türk yazısı değildir) ne kadar çirkin yazıyoruz. Şu koskoca İstanbul'da Latin harfleriyle sadece 20-30 güzel kitabe vardır ancak. Onlar da Hattat Hamid'in, Profesör Emin Barın'ın, Savaş Çevik ve birkaç sanatkârımızın yazılarıdır.
Güzel olmayan şeyler iyi değildir.
Bugatti ne demiş? "Güzel olmayan bir otomobil iyi bir otomobil değildir."
Mimarlığın babası Vitruvius şöyle diyor: "Bir yapıda üç şey lazımdır. Sağlam olacak, kullanışlı olacak, güzel olacak."
İstanbul'da, Bizans'tan ve Osmanlı'dan kalan binalar olmasa, şehir bir beton çöplüğüne dönüşür.
Maziye sövüp sayanlar niçin Ayasofya, Süleymaniye, Sultanahmet gibi anıtlar dikemediler?
Küfür etmek kolaydır ama güzel eser vermek zordur.
Küfürbazların modern sarayları, Devlet-i Aliye'nin Sultanahmet Hapishanesinin ayaklarına su dökemez.
Kültürümüzü yitirdik.
Ahlâkımızı yitirdik.
Sanatımızı yitirdik.
Bunları yeniden kazanmak için neler yapıyoruz?
M. Şevket Eygi
Ahlâklı, faziletli, değerli bir kimseydi ama büyük bir kusuru vardı: Parasızdı. Siyaset çarkının parayla döndüğü bir ülkede bu ne demektir bilir misiniz? Sadece siyaset değirmeni mi parayla dönüyor?.. Para her şeyin muharrik gücü...
İnançlı ve doğru bir Müslümandı, ibadet vazifelerini yerine getirirdi. Bunlardan bir rant elde etmeyi aklının köşesinden geçirmezdi.
Ahlâklı ve faziletli yaşadı ve öyle öldü.
Garik-i deryâ-yı rahmet olsun.
Neş'enizi Kaçıracak Bir Haber
Yine neş'enizi kaçıracak bir konuya temas edeceğim: Beklenen deprem. Bir uzman birkaç hafta önce uyardı: Marmara'daki su çekilmeleri gel git hareketi değilmiş... Karada, denizde çok alâmetler belirmiş...
Artık kanıksadık, bu gibi haberler bizi pek ilgilendirmiyor.
Başka konular var: Seçimler...Yolsuzluklar...Çekişmeler... Rezaletler ve cinayetler...Başı testereyle kesilen kız hadisesi varken şimdi deprem konuşulur mu?
Altı ay kadar önce, Japonya'dan resmî davetle gelen bir deprem uzmanı ne demişti: İstanbul'daki binaların yüzde 65'i yıkılacak. Hattâ, yeni yapılan sözde dayanıklı binaların bir kısmı da...
Kaç defa yazdım, tekrar edeyim. İstanbulFatih'teki meşhur Akdeniz Caddesi'ndeki bütün binalar teker teker muayene edildi ve neticede, o koskoca caddedeki üç bina dışında gerisinin 7 küsur şiddetindeki bir depremde yıkılacakları ortaya çıktı. Çıktı da ne oldu? Tedbir falan alındığı yok. Hayat devam ediyor, eski hamam eski tas.
Karıncalar bile depremden önce yuvalarından kütle halinde çıkıyormuş. Başta sorumlular olmak üzere bizde karınca kadar akıl kalmamış.
Deprem Dede ne demişti: Deprem beklentisi ve tehdidiyle birlikte yaşamaya alışmalıyız...
Artık iyice alıştık.
İnşaallah olmaz. Olursa, sağ kalan rantçılara büyük fırsatlar doğacak.
Ya yağmacılar?..
20'nci asrın başlarındaki büyük San Fransisco zelzelesinden sonra yağmacılar harekete geçmiş. Devlet karar almış, yağma yaparken yakalananlar, hemen ayak üstü bir mahkemede yargılanıp ilk elektrik direğine asılmış.
Sanatını Yitirmiş Toplum
Liselerde mutlaka iyi okutulması ve öğretilmesi gereken bir bilgi dalı vardır. Estetik... Bizde mantık okutulmadığı gibi, estetik de okutulmuyor. Yeni nesillere doğru dürüst estetik okutulmuş olsaydı, Türkiye bu kadar çirkinleşmezdi.
Medeniyetin üç temel boyutundan biri güzellik, sanat, insana haz ve zevk veren şeylerdir.
Beyoğlu'na bakıyorum, üslubunu beğenseniz de beğenmeseniz de Sultan Abdülhamid devrinden kalan binalar daha güzel, daha haysiyetli. Yeni binalar çirkin.
Osmanlı'nın son yıllarında yapılmış olan Sultanahmet hapishanesine (DersaadetCinayet Tevkifhanesi) bakınız; ne kadar güzel, ne kadar sanatlı. Hiçbir kurul, bu binanın yıkılmasına rapor veremez.
Sağmalcılar'da modern bir cezaevi vardı. Tahliye edildi ve geçenlerde yıktılar. Niçin? Hiçbir mimarî ve sanat değeri yoktu.
İyi, vasıflı, güçlü bir toplumun aynı zamanda doğru/dürüst ve güzel olması gerekir.
Mimarlıkla ilgili eserler, binalar, evler, resmî yapılar güzel olacak.
Şehirler güzel olacak.
Yollar güzel olacak.
Kılık kıyafet güzel olacak.
Bahçeler, parklar güzel olacak.
Deniz kenarları güzel olacak.
Kaldırımlar güzel olacak.
Velhasıl her şey güzel olacak.
İstanbul'da dev gökdelenler yapılıyor. Bunların hiçbiri korunma altına alınmıyor. Gerekirse yıkılır ve yerine yenisi yapılır. Niçin korunmuyor bu binalar? Çünkü güzel değiller, sanatlı değiller.
Okullarda sosyoloji okutuluyor da (doğru dürüst okutulsa bari...) niçin mimarlık okutulmuyor? Sosyoloji henüz oturmamış bir bilgi dalı. Mimarlık ise insanlık kadar eski ve köklü.
Güzel giyinmek, güzel görünmek için bilhassa kadınlar avuç avuç para harcıyor, çırpınıyor. Acaba gerçekten güzel olabiliyor, güzel görünebiliyorlar mı?
İstanbul'da oldukça büyük tarihî bir camiye gidiyorum. Mihrabın sağında ve solunda iki saat asılı. Tahtakale'de 15-20, bilemediniz 25 liraya satılan iğrenç, çirkin, zevksiz, sanatsız işporta saatleri. Pilli saatler. Zevk-i selim sahibi bir Müslüman bu berbat, ucuz saatleri affedersiniz helâsına bile asmaz. Kim asıyor bunları camilerin kıble duvarlarına?Üstelik de bir tane değil, iki tane.. Simetrik olsun!
Kim ne derse desin, Türkiye sanatını, estetiğini, güzelliğini yitirdi. O canım sahillerimizi ne hale getirdik. Gürcistan'a kadar uzanan o Karadeniz sahil yolu ne iğrenç bir yoldur. Daha yukarıdan yapılsaydı da, denizin mavisi ile karanın yeşili arasına o iğrenç katranlar dökülmeseydi olmaz mıydı?
Dilimiz de estetiğini yitirdi.
Ucuz hacı seccadeleri niçin bu kadar zevksiz? Makinede dokunurken biraz zevk, sanat katılsa; Selçuklu, Beylikler, Osmanlı motiflerinden ilham alınarak üretilse...
Ürettiğimiz otomobiller, dizayn bakımından sanatlı mı?
Latin yazısını (Türk yazısı değildir) ne kadar çirkin yazıyoruz. Şu koskoca İstanbul'da Latin harfleriyle sadece 20-30 güzel kitabe vardır ancak. Onlar da Hattat Hamid'in, Profesör Emin Barın'ın, Savaş Çevik ve birkaç sanatkârımızın yazılarıdır.
Güzel olmayan şeyler iyi değildir.
Bugatti ne demiş? "Güzel olmayan bir otomobil iyi bir otomobil değildir."
Mimarlığın babası Vitruvius şöyle diyor: "Bir yapıda üç şey lazımdır. Sağlam olacak, kullanışlı olacak, güzel olacak."
İstanbul'da, Bizans'tan ve Osmanlı'dan kalan binalar olmasa, şehir bir beton çöplüğüne dönüşür.
Maziye sövüp sayanlar niçin Ayasofya, Süleymaniye, Sultanahmet gibi anıtlar dikemediler?
Küfür etmek kolaydır ama güzel eser vermek zordur.
Küfürbazların modern sarayları, Devlet-i Aliye'nin Sultanahmet Hapishanesinin ayaklarına su dökemez.
Kültürümüzü yitirdik.
Ahlâkımızı yitirdik.
Sanatımızı yitirdik.
Bunları yeniden kazanmak için neler yapıyoruz?
M. Şevket Eygi
İpini kıran sandık başına * * *
-Yav abi, tamam vatandaşlık numaralı yeni kimlik belgesi ibraz edilmesi filan şartını getirdik fakat bu bidon kafalıları sandıktan uzak tutmaya yeter mi bilmiyorum.
-Daha ne olsun canım-ciğerim; partili sandık üyelerine başörtüsü yasağı da koyduk güüm diye. Şimdi bu cahil halk bu karardan nasıl tırsacak göreceksin; zannedecekler ki başörtüsü ile sandık başına gelmek yasaklandı; evlerinde oturacaklar akşama kadar, kıh, kıh...
-Bu kamusal alan kavramını hangi büyüğümüz icat ettiyse heykelini dikmek lazım arkadaş! Çengelli iğneden sonra yapılan en şâhâne buluş budur bence. Müthiş!
-Aah ah; rahmetli dedem bir anlatırdı 1946 seçimlerini!.. Sandıkların başına dikiyorsun polisi jandarmayı. Güvenilir memurları görevli tayin ediyorsun. Oyu zarfa koymak filan yok ha! Oy pusulası açık; o kadar adamın önünde bassın bakalım yüreği elveriyorsa şunun-bunun partisine...
-Ben hep söylerim abi; zarf kullanmak israf, ne lüzum var? Bak, hesab ettim; açık oy sisteminde zarf kullanılmadığı zaman ne kadar tasarruf ediliyor biliyor musun?
-Sözümü kesme mîrim; şurda iki satır nostalji yapıyoruz kendimizce. Diyelim ki bidon kafalı kerata, herşeye rağmen bastı mührü bu alçaklara; istediği kadar oy verdim zannetsin herif! Akşam olunca kapılar kapanıyor, sandıklar dökülüyor; aslında dökmeye bile lüzum yok. Açık oy gizli tasnif. Yaz mazbataya aklına geleni, yekûn tutsun kâfi! Gerici muhaliflerin oy pusulalarıyla sobayı tutuşturup üstüne kestaneleri sıralıyorsun, beri tarafta sıcacık çay...
-Ay canım nasıl çekti; ne güzelmiş değil mi; ama biz de elimizden geleni yaptık eğer takdir eden olursa. Vasî tayin etmiş engellileri de sandığa kadar yormuyoruz meselâ; kıymetini bilene müthiş bir hizmet.
-En güzeli güvenlik görevlilerinin kayıtlı olduğu yerde oy kullanması oldu bence. Ne yapar Türkiye çapında? Yüzde 1 eder mi; yarım olsun hadi. İki satırlık kararımıza bakıyor neticede. Adamlar 1 puanlık oy sıçraması için milyonlarca dolar harcayıp propaganda yapadursun. Tak, bir karar...
-Bir de şeyapsak diyordum biliyor musun; meselâ iyihal kağıdı göstersin seçmenler. Ne bileyim sağlık raporu istenilse, katılım oranı sekiz-on puan düşmez miydi azizim?
-Benim de aklıma geldi ama, biraz çekiniyor insan ne de olsa. Meselâ AB ülkelerinin vize için koyduğu şartlar var ya; hani ehliyet, banka cüzdanı, tapu, maaş bordrosu filan istiyorlar. Onlardan isteyeceksin; bak bakalım sandığın yüz metre civarından geçebiliyor mu bu karnını kaşıyanlar?..
-İyi de azizim, bak biz burda riske girip elimizden geleni yaparak ülkemize hizmet etmeye çalışıyoruz ki, cahil-cühelâ takımı mis gibi Cumhuriyeti ele geçirmesin diye; peki bu bizimkiler ne yapıyor Allah aşkına. Bir yığın beceriksizlik. O videoyu seyrettin değil mi?
-Hangi video; şu içinde p... lâfı geçen video mu?
-O işte, televizyoncu mudur nedir, üfürüyor hava atmak bizimkine. Bizimki de evet evet diye tasdik ediyor adamı. Yok azizim, patlak çuval bu kadar yama tutar işte. Sen burada yetkilerini zorluyorsun, oy kullanmaya bir şey getirmeye çalışıyorsun, adam orada bir lâf ediyor övünmek için. Gümm! Bak göreceksin yine perişanlıktır halleri... Pazartesi sabah belli olur.
-Abi şu 46 seçimlerinden bahsetsen yine; ne güzel seçimmiş o seçim be abi?
-Yahu güzel kardeşim; aslına bakarsan, ondan önceki seçimlerde meselâ halkın şunun-bunun haddine mi düşmüş sandığa gitmek, rey vermeye kalkışmak? Mümkün değil! Sadece vatandaşlar!.. Sinekkaydı tıraş olunuyor, kravat, beyaz gömlek... Kadınlar tayyör, şık şapkalar iskarpinler. Böyle Beyoğlu'na çıkar gibi gidilirmiş sandığa. Üstelik seçilecekler de önceden belli olduğu halde... Şimdi ipini kıran sandık başında alıyor soluğu birader... Sonra da mollalar devleti ele geçiriyor bunların yüzünden. Şeytan diyor, bin zaman makinesine, bas git 1946'ya, bir daha da gelme!..
-Aman abi? Ne diyorsun; bakalım ülke buna hazır mı?
A. Turan Alkan
-Daha ne olsun canım-ciğerim; partili sandık üyelerine başörtüsü yasağı da koyduk güüm diye. Şimdi bu cahil halk bu karardan nasıl tırsacak göreceksin; zannedecekler ki başörtüsü ile sandık başına gelmek yasaklandı; evlerinde oturacaklar akşama kadar, kıh, kıh...
-Bu kamusal alan kavramını hangi büyüğümüz icat ettiyse heykelini dikmek lazım arkadaş! Çengelli iğneden sonra yapılan en şâhâne buluş budur bence. Müthiş!
-Aah ah; rahmetli dedem bir anlatırdı 1946 seçimlerini!.. Sandıkların başına dikiyorsun polisi jandarmayı. Güvenilir memurları görevli tayin ediyorsun. Oyu zarfa koymak filan yok ha! Oy pusulası açık; o kadar adamın önünde bassın bakalım yüreği elveriyorsa şunun-bunun partisine...
-Ben hep söylerim abi; zarf kullanmak israf, ne lüzum var? Bak, hesab ettim; açık oy sisteminde zarf kullanılmadığı zaman ne kadar tasarruf ediliyor biliyor musun?
-Sözümü kesme mîrim; şurda iki satır nostalji yapıyoruz kendimizce. Diyelim ki bidon kafalı kerata, herşeye rağmen bastı mührü bu alçaklara; istediği kadar oy verdim zannetsin herif! Akşam olunca kapılar kapanıyor, sandıklar dökülüyor; aslında dökmeye bile lüzum yok. Açık oy gizli tasnif. Yaz mazbataya aklına geleni, yekûn tutsun kâfi! Gerici muhaliflerin oy pusulalarıyla sobayı tutuşturup üstüne kestaneleri sıralıyorsun, beri tarafta sıcacık çay...
-Ay canım nasıl çekti; ne güzelmiş değil mi; ama biz de elimizden geleni yaptık eğer takdir eden olursa. Vasî tayin etmiş engellileri de sandığa kadar yormuyoruz meselâ; kıymetini bilene müthiş bir hizmet.
-En güzeli güvenlik görevlilerinin kayıtlı olduğu yerde oy kullanması oldu bence. Ne yapar Türkiye çapında? Yüzde 1 eder mi; yarım olsun hadi. İki satırlık kararımıza bakıyor neticede. Adamlar 1 puanlık oy sıçraması için milyonlarca dolar harcayıp propaganda yapadursun. Tak, bir karar...
-Bir de şeyapsak diyordum biliyor musun; meselâ iyihal kağıdı göstersin seçmenler. Ne bileyim sağlık raporu istenilse, katılım oranı sekiz-on puan düşmez miydi azizim?
-Benim de aklıma geldi ama, biraz çekiniyor insan ne de olsa. Meselâ AB ülkelerinin vize için koyduğu şartlar var ya; hani ehliyet, banka cüzdanı, tapu, maaş bordrosu filan istiyorlar. Onlardan isteyeceksin; bak bakalım sandığın yüz metre civarından geçebiliyor mu bu karnını kaşıyanlar?..
-İyi de azizim, bak biz burda riske girip elimizden geleni yaparak ülkemize hizmet etmeye çalışıyoruz ki, cahil-cühelâ takımı mis gibi Cumhuriyeti ele geçirmesin diye; peki bu bizimkiler ne yapıyor Allah aşkına. Bir yığın beceriksizlik. O videoyu seyrettin değil mi?
-Hangi video; şu içinde p... lâfı geçen video mu?
-O işte, televizyoncu mudur nedir, üfürüyor hava atmak bizimkine. Bizimki de evet evet diye tasdik ediyor adamı. Yok azizim, patlak çuval bu kadar yama tutar işte. Sen burada yetkilerini zorluyorsun, oy kullanmaya bir şey getirmeye çalışıyorsun, adam orada bir lâf ediyor övünmek için. Gümm! Bak göreceksin yine perişanlıktır halleri... Pazartesi sabah belli olur.
-Abi şu 46 seçimlerinden bahsetsen yine; ne güzel seçimmiş o seçim be abi?
-Yahu güzel kardeşim; aslına bakarsan, ondan önceki seçimlerde meselâ halkın şunun-bunun haddine mi düşmüş sandığa gitmek, rey vermeye kalkışmak? Mümkün değil! Sadece vatandaşlar!.. Sinekkaydı tıraş olunuyor, kravat, beyaz gömlek... Kadınlar tayyör, şık şapkalar iskarpinler. Böyle Beyoğlu'na çıkar gibi gidilirmiş sandığa. Üstelik seçilecekler de önceden belli olduğu halde... Şimdi ipini kıran sandık başında alıyor soluğu birader... Sonra da mollalar devleti ele geçiriyor bunların yüzünden. Şeytan diyor, bin zaman makinesine, bas git 1946'ya, bir daha da gelme!..
-Aman abi? Ne diyorsun; bakalım ülke buna hazır mı?
A. Turan Alkan
Kamutalizm
Son ayların en popüler tartışma konuları arasında, kapitalist ekonomik sürecin geleceği var. Ülkeler, yüzyılın ekonomik sistem galibi kapitalizm ile yola devam edecek mi, etmeyecek mi? Kamu müdahaleleri ve en hafif yansıması regülasyonların devreye girmesiyle, yaralanmış ve değişime uğramış sistemi, aynı isimle adlandırabilir miyiz, adlandıramaz mıyız? Bunlara cevap arandı ve aranmaya da devam edecek.
Kapitalist sistemin kendi içinde eksik yanları olabilir, ancak sistemi tek başına suçlamak da ne kadar doğru olur? Nihayetinde sistemi kullanan insanların, gerek işveren olarak, gerekse yönetici olarak, ahlaki zayıflıkları ve zaaflarının da yaşanan çöküşte ve sonrasında etkili olduğu açıkça görülüyor.
Üst düzey yöneticiler, aldıkları yanlış kararlar ve öngörüsüzlükleri ile şirketlerini zarara uğrattılar, faturasını çalışanlarına keserek, işten çıkarttılar, ortaklarını ve paydaşlarını hayal kırıklığına uğrattılar. Hatalarının tamamını ekonomik sisteme mal ederek, kamu desteği almak için tüm baskı unsurlarını da kullandılar. Sonuç olarak, devlet tarafından, üretim için, istihdamın devamı için şirketlerine aktarılan kamu desteği likiditesinden, öncelikle primlerini alma zafiyeti gösterdiler.
Bu yöneticilerin ahlaki erozyonu kamuoyunda ciddi tepkiler oluşmasına yol açtı. Belki dikkatleri çekmiyor olabilir, ancak gün geçtikçe kamu yönetimi, özel teşebbüsün karar alanına girecek kadar, ileri derecede kararlar alıyor, almak zorunda kalıyor.
Küresel krizin başlangıcında aktarılan kaynaklar karşılığında, kısmen kamulaştırılan çok büyük reel sektör ve finans sektörü şirketleri oldu. Kamu, özel sektörün imdat çığlıklarına kayıtsız kalmadan tarihin en büyük para aktarma operasyonlarına, dünyanın tüm gelişmiş ekonomilerinde karşılık verdi. Bazı şirketler ikinci kez mali destek alma zorunda kaldılar.
Bu noktada, sistemin verdiği serbestliğin kullanımı konusunda, bireylerin ahlaki boyutu ne kadar suistimal ettiğini gösteren uygulamaları ortaya çıktı. Milyarlarca dolar zarar eden şirketlerin yöneticileri ABD ve Avrupa da kendilerine prim almaktan kaçınmadılar. Aktarılan kaynaklara rağmen kurtulma emaresi göstermeyen şirketlerin yöneticilerinin bu davranışı, hükümetleri harekete geçirdi.
Başta ABD ve Fransa olmak üzere, gerek primlere ve ücretlere sınır koyarak, gerekse primlerin vergi limitini arttırarak yöneticilerin bu konudaki aşırılıklarını törpüleme yoluna gittiler. Dolayısıyla bundan sonra kamu desteği alan şirketlerin üst düzey yöneticilerinin maaşlarını ve primlerini de devletin aldığı kararlar çerçevesinde belirlenecek. Müdahaleler sınırları zorlamaya başladı ve bunun tek suçlusu özel sektördeki yönetim kadroları.
Denetim mekanizmalarının devreye girmesi, özel teşebbüste artan kamu payları, sistemin işleyişi ve normalleşmesi için yeterli olmadı. Yeni bir dönemin başlangıcındayız, bu dönemde uygulanan sisteme artık rahatlıkla kapitalizm diyemeyiz, belki Kamutalizm ismi daha uygun olur.
Kapitalist sistemin işleyişinde olan ve olması muhtemel aksaklıkları, sistemin kendi içinde düzeltileceğine dair oluşan mantığa artık veda edilmiş oldu. Ve bunun suçluları arasında en fazla pay sahibi olanlar, sistemin en büyük menfaattarları ve çıkar sahipleri oldu. Onlara söylenecek tek şey Kamutalizm çağına hoş geldiniz.
Önümüzdeki dönem ekonomik aktivitelerde canlanma olabilir, ülkeler büyümeye başlayabilir, ancak kamunun, ekonomideki aktif yaklaşımdan çekilme süreci, görünür vadede zor görünüyor.
Mehmet Ziya Gökalp
Kapitalist sistemin kendi içinde eksik yanları olabilir, ancak sistemi tek başına suçlamak da ne kadar doğru olur? Nihayetinde sistemi kullanan insanların, gerek işveren olarak, gerekse yönetici olarak, ahlaki zayıflıkları ve zaaflarının da yaşanan çöküşte ve sonrasında etkili olduğu açıkça görülüyor.
Üst düzey yöneticiler, aldıkları yanlış kararlar ve öngörüsüzlükleri ile şirketlerini zarara uğrattılar, faturasını çalışanlarına keserek, işten çıkarttılar, ortaklarını ve paydaşlarını hayal kırıklığına uğrattılar. Hatalarının tamamını ekonomik sisteme mal ederek, kamu desteği almak için tüm baskı unsurlarını da kullandılar. Sonuç olarak, devlet tarafından, üretim için, istihdamın devamı için şirketlerine aktarılan kamu desteği likiditesinden, öncelikle primlerini alma zafiyeti gösterdiler.
Bu yöneticilerin ahlaki erozyonu kamuoyunda ciddi tepkiler oluşmasına yol açtı. Belki dikkatleri çekmiyor olabilir, ancak gün geçtikçe kamu yönetimi, özel teşebbüsün karar alanına girecek kadar, ileri derecede kararlar alıyor, almak zorunda kalıyor.
Küresel krizin başlangıcında aktarılan kaynaklar karşılığında, kısmen kamulaştırılan çok büyük reel sektör ve finans sektörü şirketleri oldu. Kamu, özel sektörün imdat çığlıklarına kayıtsız kalmadan tarihin en büyük para aktarma operasyonlarına, dünyanın tüm gelişmiş ekonomilerinde karşılık verdi. Bazı şirketler ikinci kez mali destek alma zorunda kaldılar.
Bu noktada, sistemin verdiği serbestliğin kullanımı konusunda, bireylerin ahlaki boyutu ne kadar suistimal ettiğini gösteren uygulamaları ortaya çıktı. Milyarlarca dolar zarar eden şirketlerin yöneticileri ABD ve Avrupa da kendilerine prim almaktan kaçınmadılar. Aktarılan kaynaklara rağmen kurtulma emaresi göstermeyen şirketlerin yöneticilerinin bu davranışı, hükümetleri harekete geçirdi.
Başta ABD ve Fransa olmak üzere, gerek primlere ve ücretlere sınır koyarak, gerekse primlerin vergi limitini arttırarak yöneticilerin bu konudaki aşırılıklarını törpüleme yoluna gittiler. Dolayısıyla bundan sonra kamu desteği alan şirketlerin üst düzey yöneticilerinin maaşlarını ve primlerini de devletin aldığı kararlar çerçevesinde belirlenecek. Müdahaleler sınırları zorlamaya başladı ve bunun tek suçlusu özel sektördeki yönetim kadroları.
Denetim mekanizmalarının devreye girmesi, özel teşebbüste artan kamu payları, sistemin işleyişi ve normalleşmesi için yeterli olmadı. Yeni bir dönemin başlangıcındayız, bu dönemde uygulanan sisteme artık rahatlıkla kapitalizm diyemeyiz, belki Kamutalizm ismi daha uygun olur.
Kapitalist sistemin işleyişinde olan ve olması muhtemel aksaklıkları, sistemin kendi içinde düzeltileceğine dair oluşan mantığa artık veda edilmiş oldu. Ve bunun suçluları arasında en fazla pay sahibi olanlar, sistemin en büyük menfaattarları ve çıkar sahipleri oldu. Onlara söylenecek tek şey Kamutalizm çağına hoş geldiniz.
Önümüzdeki dönem ekonomik aktivitelerde canlanma olabilir, ülkeler büyümeye başlayabilir, ancak kamunun, ekonomideki aktif yaklaşımdan çekilme süreci, görünür vadede zor görünüyor.
Mehmet Ziya Gökalp
Dolardan kaçış çabaları
Nisan başında Londra'da yapılacak olan G–20 zirvesi öncesinde ülkeler eteklerindeki taşları bir bir döküyorlar. Bizim de dahil olduğumuz bazı ülkeler, ekonomilerinde krizin etkilerini minimize etmek için paket üstüne paket açıklarken, dünya ekonomisinde “at başı” giden ülkeler ise daha farklı hesaplar içerisindeler.
Yıllardır kendisini “rezerv para” dolarla dünyaya finanse ettiren ABD'ye karşı bir tepki oluşmuş durumda. Rezerv paraya tepki hareketinin başını Çin ve Rusya çekiyor ve de kendilerine yandaş arıyorlar. İlk etapta yeni bir dünya parası fikrine destek veren ülkelerin başında ise Brezilya, Güney Kore, Hindistan ve Güney Afrika geliyor.
Tepkinin bu iki ülkeden yükselme nedeni ise, ABD merkezli global krizin en çok Çin ve Rusya'da maddi erozyona sebep olması. Her iki ülke de, önümüzdeki dönem dolarda yaşanabilecek olumsuz gelişmelerden oldukça rahatsız. Tabii ki olayın bir de siyasi tarafı bulunmakta. Hazır, ABD ekonomisi bu kadar zayıflamışken ve doların istikrarına ilişkin kaygılar zirve yapmışken yeni bir uluslararası para sistemini gündeme getirmenin tam sırası diye düşünüyorlar...
Çin, yıllardır dış ticaret yoluyla yaptığı devasa kazanımları “mecburen rezerv para” olan dolar cinsi varlıklara yatırıyor. Dünya toplam rezervi olan 7 trilyon doların, 2 trilyon doları Çin'e ait. Ayrıca 740 milyar dolarlık ABD hazine bonoları da piyasa tabiri ile eline yapışmış durumda...
Rusya'da ise, yeni yetme Rus oligarkların kriz nedeni ile petrol, emtia ve borsada ne kadar kayba uğradığına dair çeşitli spekülasyonlar yapılsa da ortalama 300 – 400 milyar dolar civarında bir kayba kesin gözü ile bakabiliriz. Rusya, aslında 2002 yılından bu yana Ruble'yi konvertibl olarak bölgesel bir para birimine dönüştürmek istiyor. Ayrıca son yıllarda sürekli olarak doların alternatifsiz tek rezerv para birimi olmasını her fırsatta eleştirerek dolar rezervlerini de kademeli olarak azaltmış durumda.
Yılların birikimleri olan varlıklarını “mecburen” dolar olarak tutanlar, doların güvenilirliğine olan inanç azaldıkça doğal olarak endişe duymaktalar. ABD sıkıştıkça dolar basmaya devam ediyor. ABD'de ortaya konan tüm kurtarma paketleri aslında karşılıksız para basmaktan başka bir şey değildir. (Sanki düne kadarki doların bir karşılığı varmış gibi) ABD dolar bastıkça, ellerinde yüklü dolar varlıkları olan ülkeler, varlıklarının değerinin ileride eriyeceğini düşündükleri için uykuları kaçıyor. Artık kimse ABD'yi fonlamak istemiyor.
Dünya dolardan kaçmaya çalışıyor. Bu kaçışı da yumuşak bir zeminde yapmak için IMF'nin kontrolünde yeni paranın oluşturulması gerektiği dillendiriliyor. Ancak dolara alternatif bulmak kısa vadede halen son derece zor. Ama bir kere ok yaydan çıktı…
Çin ve Rusya'nın hiçbir ülkeye bağlantısı olmayan yeni bir global para oluşturulması fikrine ABD'nin “doğal olarak” sert çıktığını görüyoruz. Ayrıca, ABD karşı atak olarak, Çin'in elindeki 2 trilyon doların bir bölümünü kaynak arayan IMF'ye kullandırmasını istiyor. Önümüzdeki günlerde karşılıklı hamleler atılmaya devam edilecek.
ABD Başkanı Obama; doların halen güçlü olduğunu(!) ve yeni bir para birimine ihtiyaç olmadığını dünyanın gözünün içine baka baka rahatlıkla söyleyebiliyor. Obama'ya göre; doların şu andaki gücü, yatırımcıların ABD'yi dünyanın en istikrarlı siyasi sistemi ve en güçlü ekonomisi! olarak görmelerinden kaynaklanıyor-muş.
Obama'ya kim inanır bilemem, ama ben inanmıyorum.
Doların hükmünün bitmesi demek zayıflayan ABD hegemonyasının sonu demektir. Bu durumda da ABD artık kendini dünyaya fonlatamayacaktır. Bu nedenle de ABD pes etmeyecektir.
Dünyanın her yerinde farklı siyasi entrikalar içerisinde olan ABD'nin doların değerini ayarlamak için ekonomik verilerle oynayabilme ihtimalinin unutulmaması gerekir…
Bu ihtimalleri ve kaygıları şu anda en yoğun hesaplayan Çin ve Rusya'nın işbirliği ile dolardan kaçış çabaları “dolar savaşı”nı başlatmıştır.
Fevzi Öztürk
Yıllardır kendisini “rezerv para” dolarla dünyaya finanse ettiren ABD'ye karşı bir tepki oluşmuş durumda. Rezerv paraya tepki hareketinin başını Çin ve Rusya çekiyor ve de kendilerine yandaş arıyorlar. İlk etapta yeni bir dünya parası fikrine destek veren ülkelerin başında ise Brezilya, Güney Kore, Hindistan ve Güney Afrika geliyor.
Tepkinin bu iki ülkeden yükselme nedeni ise, ABD merkezli global krizin en çok Çin ve Rusya'da maddi erozyona sebep olması. Her iki ülke de, önümüzdeki dönem dolarda yaşanabilecek olumsuz gelişmelerden oldukça rahatsız. Tabii ki olayın bir de siyasi tarafı bulunmakta. Hazır, ABD ekonomisi bu kadar zayıflamışken ve doların istikrarına ilişkin kaygılar zirve yapmışken yeni bir uluslararası para sistemini gündeme getirmenin tam sırası diye düşünüyorlar...
Çin, yıllardır dış ticaret yoluyla yaptığı devasa kazanımları “mecburen rezerv para” olan dolar cinsi varlıklara yatırıyor. Dünya toplam rezervi olan 7 trilyon doların, 2 trilyon doları Çin'e ait. Ayrıca 740 milyar dolarlık ABD hazine bonoları da piyasa tabiri ile eline yapışmış durumda...
Rusya'da ise, yeni yetme Rus oligarkların kriz nedeni ile petrol, emtia ve borsada ne kadar kayba uğradığına dair çeşitli spekülasyonlar yapılsa da ortalama 300 – 400 milyar dolar civarında bir kayba kesin gözü ile bakabiliriz. Rusya, aslında 2002 yılından bu yana Ruble'yi konvertibl olarak bölgesel bir para birimine dönüştürmek istiyor. Ayrıca son yıllarda sürekli olarak doların alternatifsiz tek rezerv para birimi olmasını her fırsatta eleştirerek dolar rezervlerini de kademeli olarak azaltmış durumda.
Yılların birikimleri olan varlıklarını “mecburen” dolar olarak tutanlar, doların güvenilirliğine olan inanç azaldıkça doğal olarak endişe duymaktalar. ABD sıkıştıkça dolar basmaya devam ediyor. ABD'de ortaya konan tüm kurtarma paketleri aslında karşılıksız para basmaktan başka bir şey değildir. (Sanki düne kadarki doların bir karşılığı varmış gibi) ABD dolar bastıkça, ellerinde yüklü dolar varlıkları olan ülkeler, varlıklarının değerinin ileride eriyeceğini düşündükleri için uykuları kaçıyor. Artık kimse ABD'yi fonlamak istemiyor.
Dünya dolardan kaçmaya çalışıyor. Bu kaçışı da yumuşak bir zeminde yapmak için IMF'nin kontrolünde yeni paranın oluşturulması gerektiği dillendiriliyor. Ancak dolara alternatif bulmak kısa vadede halen son derece zor. Ama bir kere ok yaydan çıktı…
Çin ve Rusya'nın hiçbir ülkeye bağlantısı olmayan yeni bir global para oluşturulması fikrine ABD'nin “doğal olarak” sert çıktığını görüyoruz. Ayrıca, ABD karşı atak olarak, Çin'in elindeki 2 trilyon doların bir bölümünü kaynak arayan IMF'ye kullandırmasını istiyor. Önümüzdeki günlerde karşılıklı hamleler atılmaya devam edilecek.
ABD Başkanı Obama; doların halen güçlü olduğunu(!) ve yeni bir para birimine ihtiyaç olmadığını dünyanın gözünün içine baka baka rahatlıkla söyleyebiliyor. Obama'ya göre; doların şu andaki gücü, yatırımcıların ABD'yi dünyanın en istikrarlı siyasi sistemi ve en güçlü ekonomisi! olarak görmelerinden kaynaklanıyor-muş.
Obama'ya kim inanır bilemem, ama ben inanmıyorum.
Doların hükmünün bitmesi demek zayıflayan ABD hegemonyasının sonu demektir. Bu durumda da ABD artık kendini dünyaya fonlatamayacaktır. Bu nedenle de ABD pes etmeyecektir.
Dünyanın her yerinde farklı siyasi entrikalar içerisinde olan ABD'nin doların değerini ayarlamak için ekonomik verilerle oynayabilme ihtimalinin unutulmaması gerekir…
Bu ihtimalleri ve kaygıları şu anda en yoğun hesaplayan Çin ve Rusya'nın işbirliği ile dolardan kaçış çabaları “dolar savaşı”nı başlatmıştır.
Fevzi Öztürk
Suikast olabilir mi?
En yakınlarından BBP Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır, helikopterle seyahat konusu ilk açıldığında, Muhsin Yazıcıoğlu'ndan aldıkları tepkiyi şöyle aktarmış: "Bırakın bu helikopter işlerini, hava koşulları kötü olunca uçamayız. Tehlikeli bir şeyler olur. Beni öldürecek misiniz?"
Kırmızı helikopteri TV'de ne zaman görsem bu tepkiyi hatırlıyorum. Siyaset böyle bir şey, siz istemeseniz -hatta itiraz etseniz- de sizi o helikoptere bindirirler...
Son zamanlarda devlet adamlarının yediği-içtiğine dikkat ediliyor; cumhurbaşkanı ve başbakanın yanında gözleri yediklerinde olan insanlar var. Bugün en kolay suikast türü 'gıda zehirlenmesi' çünkü... Yakın geçmişin muhataralı günlerinde, Org. Hilmi Özkök de, bir süre sefertasıyla ev yemeği taşımıştı Genelkurmay Başkanlığı'na...
Benzer bir tedbir binilen araçlar için de düşünülmeli, düşünülmüşse daha dikkatli olunmalı; özellikle de tekerlekleri yerden kesilen araçlar için... Org. Eşref Bitlis'i kendisine en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda garip bir uçak kazasında kaybetmiştik (17 Şubat 1993). Pakistan lideri Ziya-ül Hak olağanüstü dikkatliydi; dikkatinin dağılması için Amerikan Büyükelçisi Arnold Raphel ile birlikte seyahat etmesi gerekmişti... Herkesin 'tuhaf' dediği bir uçak kazasında (17 Ağustos 1988) birlikte öldüler...
Siyasetçiler son zamanlarda daha fazla uçakla ve helikopterle seyahat ediyorlar, onların bindiği araçlar normalin üzerinde kaza geçiriyor. Amerikalı politikacıların maruz kaldığı uçak/helikopter kazalarına şöyle bir göz attım, ortaya çıkan tablo beni ürküttü: Çoğu Temsilciler Meclisi üyesi, birkaçı ise senatör ve vali konumundaki politikacıların son 30 yılda uğradığı uçak kazası sayısı 20'ye yaklaşıyor...
Reagan döneminin 'İran/Kontra Skandalı'nı araştıran 'Tower Komisyonu' başkanı Senatör John Tower bunlardan biri (5 Nisan 1991).
Bir diğeri de Başkan John Kennedy'nin uğradığı suikastı soruşturan 'Warren Komisyonu' üyesi Hale Boggs... Komisyon Kennedy'yi öldüren Lee Harvey Oswald'ın tek başına hareket ettiği kanaatini raporlaştırmıştı; Boggs ise suikastın çete işi olduğuna inanıyordu. O yolda açıklamalar yapmaya başlamasından kısa süre sonra uçağı düştü (16 Ekim 1972).
İçinde iki önemli politikacı bulunan Boggs'un uçağının enkazı o gün bugündür bulunamadı.
John Kennedy'nin kendisiyle aynı adı taşıyan oğlunun hayatı da bir uçak kazasında sona erdi (16 Temmuz 1999). Karizmatik bir kişiliği vardı yakışıklı Kennedy Jr'un; politikaya da yakın duruyordu.
Genel kanaati 'bizim ülkemizde uçak veya helikopter kazası cinsinden ince suikastlar sahneye konulamayacağı' olan, ama yine de böyle alengirli konularda akıl danıştığım bir dostum, “Ben olsam, bu olayda iki konu üzerinde yoğunlaşırdım” dedi bana: “İlki şu: Neden ilk gelen haberler aramayı geciktirecek türdendi? 'Muhsin Bey iyi durumda, şu anda hastanede dinleniyor' bilgisini kim pompaladı?”
Gerçekten önemli bir nokta bu. Yeni Şafak Ankara Bürosu ne zaman '155' ile temas kursa, bilgi veren görevli, “Henüz helikoptere ulaşılamadı” diyordu; ama aynı saatlerde birileri ısrarla farklı bilgi sundu kamuoyuna...
Dostumun ikinci yoğunlaşma alanı da helikopterin uyduruk oluşuydu. “Havanın iyi olduğu bir gün İstanbul üzerinde turistik geziler için tercih edilebilecek uyduruk bir araç, nasıl olur da, hâlâ kış şartlarından kurtulamamış bir dağlık bölgede uçuş için kiralanabilir?”
Siyasi romanlar da yazan BBP Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır'ın aktardığı Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterle taşınmaya gösterdiği tepki bu bakımdan önemli. Onun helikopterinin düştüğü gün arama faaliyeti yapması beklenen askeri Skorsky helikopterleri 'hava uçuşa elverişli değil' diye kalkamıyordu.
İnsanın aklı bu tür noktalar üzerinde yoğunlaştıkça çaresizliğini daha da anlıyor...
Biraz önce Senatör Boggs'un Alaska üzerinde düşen uçağının enkazının bugüne kadar bulunamadığına işaret etmiştim. Amerika'da oluyor bu.
Görüştüğüm dostum siyasi suikastlar tarihinde benzer vak'alara fazlaca rastlandığı görüşünde. “Siyasi suikastlarda hedef bazen suikasta uğrayan kişidir, bazen de onu sevenlerin vereceği tepkilerle doğması beklenen infiali elde etmektir” dedi. Ona göre, Çetin Emeç şahsen hedefmiş, Necip Hablemitoğlu da öyle; buna karşılık Bahriye Üçok ile kitlesel infial amaçlanmış... “Uğur Mumcu ise hem şahsen hedefti, hem de suikastıyla kitlelerin sokaklara dökülmesi planlanmıştı” dedi.
“Suikast mı?” sorusuna cevap olarak, Muhsin Yazıcıoğlu'nun kayınbiraderi de olan Ak Partili TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil, “Belki pilotaj hatası olabilir, ama suikast olacağını sanmıyorum” demiş...
Taha Kıvanç
Kırmızı helikopteri TV'de ne zaman görsem bu tepkiyi hatırlıyorum. Siyaset böyle bir şey, siz istemeseniz -hatta itiraz etseniz- de sizi o helikoptere bindirirler...
Son zamanlarda devlet adamlarının yediği-içtiğine dikkat ediliyor; cumhurbaşkanı ve başbakanın yanında gözleri yediklerinde olan insanlar var. Bugün en kolay suikast türü 'gıda zehirlenmesi' çünkü... Yakın geçmişin muhataralı günlerinde, Org. Hilmi Özkök de, bir süre sefertasıyla ev yemeği taşımıştı Genelkurmay Başkanlığı'na...
Benzer bir tedbir binilen araçlar için de düşünülmeli, düşünülmüşse daha dikkatli olunmalı; özellikle de tekerlekleri yerden kesilen araçlar için... Org. Eşref Bitlis'i kendisine en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda garip bir uçak kazasında kaybetmiştik (17 Şubat 1993). Pakistan lideri Ziya-ül Hak olağanüstü dikkatliydi; dikkatinin dağılması için Amerikan Büyükelçisi Arnold Raphel ile birlikte seyahat etmesi gerekmişti... Herkesin 'tuhaf' dediği bir uçak kazasında (17 Ağustos 1988) birlikte öldüler...
Siyasetçiler son zamanlarda daha fazla uçakla ve helikopterle seyahat ediyorlar, onların bindiği araçlar normalin üzerinde kaza geçiriyor. Amerikalı politikacıların maruz kaldığı uçak/helikopter kazalarına şöyle bir göz attım, ortaya çıkan tablo beni ürküttü: Çoğu Temsilciler Meclisi üyesi, birkaçı ise senatör ve vali konumundaki politikacıların son 30 yılda uğradığı uçak kazası sayısı 20'ye yaklaşıyor...
Reagan döneminin 'İran/Kontra Skandalı'nı araştıran 'Tower Komisyonu' başkanı Senatör John Tower bunlardan biri (5 Nisan 1991).
Bir diğeri de Başkan John Kennedy'nin uğradığı suikastı soruşturan 'Warren Komisyonu' üyesi Hale Boggs... Komisyon Kennedy'yi öldüren Lee Harvey Oswald'ın tek başına hareket ettiği kanaatini raporlaştırmıştı; Boggs ise suikastın çete işi olduğuna inanıyordu. O yolda açıklamalar yapmaya başlamasından kısa süre sonra uçağı düştü (16 Ekim 1972).
İçinde iki önemli politikacı bulunan Boggs'un uçağının enkazı o gün bugündür bulunamadı.
John Kennedy'nin kendisiyle aynı adı taşıyan oğlunun hayatı da bir uçak kazasında sona erdi (16 Temmuz 1999). Karizmatik bir kişiliği vardı yakışıklı Kennedy Jr'un; politikaya da yakın duruyordu.
Genel kanaati 'bizim ülkemizde uçak veya helikopter kazası cinsinden ince suikastlar sahneye konulamayacağı' olan, ama yine de böyle alengirli konularda akıl danıştığım bir dostum, “Ben olsam, bu olayda iki konu üzerinde yoğunlaşırdım” dedi bana: “İlki şu: Neden ilk gelen haberler aramayı geciktirecek türdendi? 'Muhsin Bey iyi durumda, şu anda hastanede dinleniyor' bilgisini kim pompaladı?”
Gerçekten önemli bir nokta bu. Yeni Şafak Ankara Bürosu ne zaman '155' ile temas kursa, bilgi veren görevli, “Henüz helikoptere ulaşılamadı” diyordu; ama aynı saatlerde birileri ısrarla farklı bilgi sundu kamuoyuna...
Dostumun ikinci yoğunlaşma alanı da helikopterin uyduruk oluşuydu. “Havanın iyi olduğu bir gün İstanbul üzerinde turistik geziler için tercih edilebilecek uyduruk bir araç, nasıl olur da, hâlâ kış şartlarından kurtulamamış bir dağlık bölgede uçuş için kiralanabilir?”
Siyasi romanlar da yazan BBP Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır'ın aktardığı Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterle taşınmaya gösterdiği tepki bu bakımdan önemli. Onun helikopterinin düştüğü gün arama faaliyeti yapması beklenen askeri Skorsky helikopterleri 'hava uçuşa elverişli değil' diye kalkamıyordu.
İnsanın aklı bu tür noktalar üzerinde yoğunlaştıkça çaresizliğini daha da anlıyor...
Biraz önce Senatör Boggs'un Alaska üzerinde düşen uçağının enkazının bugüne kadar bulunamadığına işaret etmiştim. Amerika'da oluyor bu.
Görüştüğüm dostum siyasi suikastlar tarihinde benzer vak'alara fazlaca rastlandığı görüşünde. “Siyasi suikastlarda hedef bazen suikasta uğrayan kişidir, bazen de onu sevenlerin vereceği tepkilerle doğması beklenen infiali elde etmektir” dedi. Ona göre, Çetin Emeç şahsen hedefmiş, Necip Hablemitoğlu da öyle; buna karşılık Bahriye Üçok ile kitlesel infial amaçlanmış... “Uğur Mumcu ise hem şahsen hedefti, hem de suikastıyla kitlelerin sokaklara dökülmesi planlanmıştı” dedi.
“Suikast mı?” sorusuna cevap olarak, Muhsin Yazıcıoğlu'nun kayınbiraderi de olan Ak Partili TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil, “Belki pilotaj hatası olabilir, ama suikast olacağını sanmıyorum” demiş...
Taha Kıvanç
Namaz kılmak keramettir
Biz Müslümanlar günde beş vakit namaz kılarız. Bu beş vakit namaz sünnetleriyle beraber 40 rekat eder. İlaveten Peygamberimiz'in kıldığı kuşluk, evvabin ve teheccüd namazlarını da buna ilave edecek olursak bu namazların rekatı toplam 58 eder. Her rekatta Fâtiha Sûresi okunur. Fatiha Suresi namazlardan sonra yemek dualarından sonra, Kur'ân-ı Kerim okunduktan sonra, mezarlıklardaki mevtalara üç ihlâs bir Fatiha okunduktan sonra, geçmişlerimizin ruhuna okunduktan sonra ve çeşitli vesilelerden sonra Fâtiha Sûresi okunur. Günde birMüslüman yüzden fazla miktarda Fâtiha Sûresi'ni okur/ hepimiz okuyoruz.
Hayatımız boyunca Allah (c.c.) bize bu Sûreyi okutuyor.
Niçin okutuyor?
Hesabımızı doğru dürüst ve aksatmadan yapalım... Ahireti unutmayalım. Ebedi âlem için hazırlık yapalım diye okutuyor.
Fâtiha Sûresi Kur'ân-ı Kerim'in özetidir. Açıklaması yıllarca sürecek kadar geniştir.
Hanımlara özel günlerinde Kur'ân-ı Kerim okumak yasak olduğu hâlde duâ niyetiyle bu Sûre'yi okumalarına cevaz verilmiştir. İşte bunun nedenini iyi kavramak lazım.
Sûre'de: Ancak Sana ibâdet eder ve ancak Sen'den yardım dileriz" diye hâlimizi Rabbimize arz ettikten sonra dileklerimizi sıralayarak taleplerimizi Mevlâ'mızdan dileriz. Arzederiz ki Rabbımıza:
"İhdinassırata'l Müstagîm" (Ya Râbbi!) Bizi doğrudan doğruya cennete ulaşan yola sevket...
O yol nedir?
"Sırata'l-lezine En'amte Aleyhim" kendilerine nimet verdiğin ne kadar insan varsa onların yoluna...
• Peygamberlik vermişsin o yolda.
• Şehidlik vermişsin o yolda.
• Nübüvvet vermişsin o yolda.
• Sıddık vermişsin o yolda.
• Sâlih vermişsin o yolda.
• Veliyyullah vermişsin o yolda.
• Nimet vermişsin o yolda.
• Kimisini Veli yapmışsın.
• Kimisini Nebi yapmışsın.
• Kimisini Sâlih yapmışsın.
• Kimisini Sıddık yapmışsın.
• Kimisini Şehid yapmışsın.
İşte bunların yoluna günde en az yüz defa talip oluyoruz.
Hayatımız boyunca Allah (c.c.) bu mübarek Sûre'yi sürekli okutuyor.
Hesabımızı unutmayalım, yaparken de şaşırmayalım, şeytan askıntılık yaparsa ona da aldanmayalım diye Rabbimiz bizlere bu Sûre'yi okutuyor.
Şaşarsak, hesaptan kaçarsak hesaplaşmadan kaçamıyacağımızı bilelim diye bize Fâtiha'yı okutuyor.
Herkes biliyor ki, hayatın akışı akıp gidiyor. Kimse onu durduramıyor.
Kabir kapısı kilitlenemiyor.
Ölüm öldürülemiyor.
Öyle ise tedbirsizlik, gaflet niye?
Adama soruyorsun:
- Namaz kılıyor musun?
- Kılmıyorum, diyor.
- Niçin? diyorsun.
- Allah kerim, diyor.
Doğru! Söylediği söz doğrudur. Ancak Allah (c.c.)Kerim. Ama o Kerim olan Allah (c.c.) Sana bazı emirler vermiş. Şunları yap bunları yapma demiş. Beş vakit namaz kıl demiş.
Niçin namaz kıl, demiş?
Allah (c.c.), Kerim olduğu için namaz kıl, demiş.
Müslümana "Namaz kıl" emrinin verilmesi O'nun kerim olmasından dolayıdır.
Anlaşılıyor ki, namaz kılmak keramettir, Allah'ın kuluna bir lütfudur. Bu lütuftan kendimizi mahrum etmeyelim.
Mevlüt ÖZcan
Hayatımız boyunca Allah (c.c.) bize bu Sûreyi okutuyor.
Niçin okutuyor?
Hesabımızı doğru dürüst ve aksatmadan yapalım... Ahireti unutmayalım. Ebedi âlem için hazırlık yapalım diye okutuyor.
Fâtiha Sûresi Kur'ân-ı Kerim'in özetidir. Açıklaması yıllarca sürecek kadar geniştir.
Hanımlara özel günlerinde Kur'ân-ı Kerim okumak yasak olduğu hâlde duâ niyetiyle bu Sûre'yi okumalarına cevaz verilmiştir. İşte bunun nedenini iyi kavramak lazım.
Sûre'de: Ancak Sana ibâdet eder ve ancak Sen'den yardım dileriz" diye hâlimizi Rabbimize arz ettikten sonra dileklerimizi sıralayarak taleplerimizi Mevlâ'mızdan dileriz. Arzederiz ki Rabbımıza:
"İhdinassırata'l Müstagîm" (Ya Râbbi!) Bizi doğrudan doğruya cennete ulaşan yola sevket...
O yol nedir?
"Sırata'l-lezine En'amte Aleyhim" kendilerine nimet verdiğin ne kadar insan varsa onların yoluna...
• Peygamberlik vermişsin o yolda.
• Şehidlik vermişsin o yolda.
• Nübüvvet vermişsin o yolda.
• Sıddık vermişsin o yolda.
• Sâlih vermişsin o yolda.
• Veliyyullah vermişsin o yolda.
• Nimet vermişsin o yolda.
• Kimisini Veli yapmışsın.
• Kimisini Nebi yapmışsın.
• Kimisini Sâlih yapmışsın.
• Kimisini Sıddık yapmışsın.
• Kimisini Şehid yapmışsın.
İşte bunların yoluna günde en az yüz defa talip oluyoruz.
Hayatımız boyunca Allah (c.c.) bu mübarek Sûre'yi sürekli okutuyor.
Hesabımızı unutmayalım, yaparken de şaşırmayalım, şeytan askıntılık yaparsa ona da aldanmayalım diye Rabbimiz bizlere bu Sûre'yi okutuyor.
Şaşarsak, hesaptan kaçarsak hesaplaşmadan kaçamıyacağımızı bilelim diye bize Fâtiha'yı okutuyor.
Herkes biliyor ki, hayatın akışı akıp gidiyor. Kimse onu durduramıyor.
Kabir kapısı kilitlenemiyor.
Ölüm öldürülemiyor.
Öyle ise tedbirsizlik, gaflet niye?
Adama soruyorsun:
- Namaz kılıyor musun?
- Kılmıyorum, diyor.
- Niçin? diyorsun.
- Allah kerim, diyor.
Doğru! Söylediği söz doğrudur. Ancak Allah (c.c.)Kerim. Ama o Kerim olan Allah (c.c.) Sana bazı emirler vermiş. Şunları yap bunları yapma demiş. Beş vakit namaz kıl demiş.
Niçin namaz kıl, demiş?
Allah (c.c.), Kerim olduğu için namaz kıl, demiş.
Müslümana "Namaz kıl" emrinin verilmesi O'nun kerim olmasından dolayıdır.
Anlaşılıyor ki, namaz kılmak keramettir, Allah'ın kuluna bir lütfudur. Bu lütuftan kendimizi mahrum etmeyelim.
Mevlüt ÖZcan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)