Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in başkanlığında Şarm El Şeyh'te yapılan ve 87 ülkenin katıldığı Filistin'e bağış konferansında kâğıt üstünde bir kez daha amaca ulaşıldı.
"Kâğıt üstünde" diyoruz; zira 2007'de Paris'te yapılan benzer konferansta, bağışçılar toplam 7.7 milyar avro yardım taahhüdünde bulunmuşlardı. Ama verilen sözlerin sadece 3 milyar avroluk bölümü tutulabildi. Başta bölge ülkeleri olmak üzere birçok bağışçı pamuk ellerini cebe atmaktan kaçındı.
Şarm El Şeyh'te taahhüt edilen bağışların toplamı 4.5 milyar dolara yaklaştı. 50 milyon dolarını Türkiye'nin sağlayacağı ve 20092010 döneminde Filistin'e ulaştırılacak bu bağışların yarısına yakın bölümüyle ekonominin canlandırılması, kalan tutarın yarısıyla Filistin Otoritesi'nin (Mahmut Abbas yönetimi) bütçe açığının kapatılması, diğer yarısıyla da Gazze'nin yeniden inşası öngörülüyor.
Ancak bağış kutusunun cömert vaatlerle doldurulması yetmiyor.
Öncelikle Gazze'nin yeniden inşası için, Filistin'in bu parçasındaki yönetim krizinin aşılması gerekiyor. Bilindiği gibi, Gazze Şeridi, 2007'den beri Hamas'ın denetiminde. Oysa yapılacak yardımların yerine ulaştırılmasında Hamas devre dışı bırakılıyor.
Sorunun özüne inmedikçe...
Bu açmaz ancak ulusal uzlaşma ile, El Fetih ve Hamas'ın Filistin'in tümü için geçerli ortak yönetim kurmalarıyla aşılabilir. Bu uzlaşma sağlanmadıkça, İsrail'in orantısız güç kullandığı saldırılarda 4 bin evin yıkıldığı, 20 bin evin oturulamayacak kadar hasar gördüğü, 100 bin kişinin sokakta kaldığı, 400 bin kişinin suya erişemediği, okullarından hastanelerine kadar tüm altyapısının çökertildiği Gazze'nin çilesi bitmez.
Uzlaşı hükümetinin kurulması, bağışlar sayesinde Gazze'nin yeniden inşasına başlanması, ekonominin işler duruma getirilmesi, memurların ve emeklilerin maaşlarının ödenebilmesi elbette Filistin'in normalleşmesi yolunda önemli bir adım olacak ama sorunun özüne neşter atılmadıkça, bu iyileşme ancak "Bir atımlık barut" etkisi yapabilecek.
Sorunun özünde, uluslararası belgelerde sınırları çizilmiş topraklarda, başkenti Doğu Kudüs olan yaşayabilir, egemen bir Filistin devletinin kurulması, karşılığında da tüm Arap ülkelerinin İsrail'i tanımaları ve normal ilişki kurmaları var.
İsrail'in yeni şahini
Böyle bir barış planı için 40 yıldı r yapılan diplomatik girişimlerin, düzenlenen toplantıların haddi hesabı yok. Hepsi de düş kırıklığıyla sonuçlandı.
Rusya bu ilkbaharda yeni bir Ortadoğu konferansı düzenlemeyi, ABD ise Filistin ile İsrail arasında kalıcı barışı sağlamayı hedefleyen yeni bir hamle yapmayı planlıyor. Ama ne yazık ki, iki girişimin de daha yumurtada öldürülmesi riski bulunuyor. İki nedenden ötürü:
1-İsrail, işgali altındaki Batı Şeria'da yeni yerleşim yerleri kurmaya karar verdi. Hazırlanan plana göre 5.700'ü Doğu Kudüs'te olmak üzere 73 bin yeni lojman inşa edilecek. Bu da Filistin topraklarında 280 bin Yahudi'nin daha yerleştirilmesi anlamına geliyor. Bu gidişle nihai barış için masaya oturulduğunda, Filistinliler'e yaşayacakları toprak kalmamış olacak.
2-Daha kötüsü, Başbakan adayı Binyamin Netanyahu egemen, bağımsız bir Filistin devletinin varlığını reddediyor. İsrail'in yeni güçlü adamı "Washington Post" gazetesine verdiği demeçte, sınırlı egemenliğe sahip, sadece otonom bir Filistin yönetimini kabullenebileceğini açık açık söyledi. Yani, Filistinliler'in ne ordusu olacak, ne kendi sınırlarını koruma hakkı. Sadece kendi kentlerini yönetebilecekler, o kadar! Netanyahu, bir zamanlar Menahem Begin'in, İzak Şamir'in, Ariel Şaron'un izledikleri ve daha çok acı, daha çok gözyaşı, daha çok kandan başka sonuç vermeyen bu katı ve acımasız çizgide direnirse, Ortadoğu'da yeni felaketlerin yaşanması kaçınılmaz olacak.
Erdal ŞAFAK-SABAH
3 Mart 2009 Salı
Sorunların anası vergidir ve IMF haklıdır
Bu toprakların insanları burjuva devrimi nedir bilmezler. Çünkü bu topraklar burjuva devrimi görmemiştir. Bu topraklara her zaman ceberrut devlet egemen olmuştur. Ümüğü sıkar, vergiyi alır. Bu toprakların insanları işte bu nedenle kraldan, sultandan, imparatordan vergi koyma ve toplama yetkisini zorla alarak kendi temsilcilerine, yani burjuva parlamentosuna vermenin ne kadar zor ama aynı zamanda da heyecan verici bir tarihsel dönüşüm olduğunu bilmezler.
İşte bu nedenlerle bu topraklarda önce tebaa, sonra yarım vatandaş olarak yaşamış ve yaşamakta olan kişiler devletten vergi kaçırmayı hak bilirler. Ne kadar az verirse o kadar iyidir. Bu topraklarda tarihsel nedenlerle vergi bilinci yerleşmemiştir. Vatandaş ödediği verginin hesabını sormaz. Çünkü ümük sıkıp vergi almak, sonra da keyfine göre harcamak devletin hakkı, vergi kaçırmak da vatandaşın hakkıdır. "Bordro mahkûmları" bir efsanedir. Memurlar ne vergi ödediklerini bilmezler. Etrafınızdaki memurlara ne vergi ödediklerini sorun, bakalım ne cevap alacaksınız. Devlet bir cepten alır öteki cebe koyar. Ücretliler de bilmezler çoğunlukla ne vergi ödediklerini. Çünkü onların yerine patron öder. Patronlar da zaten ücretlilerini asgari ücretten göstererek ya da hiç göstermeyerek vergi kaçırmayı hak bilirler. Ama vergi kaçırmada serbest meslek sahiplerinin, kira toplayan ev sahiplerinin ve kayıtdışı tüccarların eline kimse su dökemez. Tabii ben çoğunluktan söz ediyorum, kelaynaklardan değil.
Bu söylediklerimde yeni bir şey yok. Herkes bu gerçekleri biliyor. Ama sonuçlarını çoğunluk bilmiyor. Vergi kaçırmanın bedavaya geldiğini zannediyorlar. Türkiye gelişmişlik düzeyine göre biraz iyi vergi toplar hale 2000'li yıllarda gelebildi. Bir ölçüde IMF anlaşması, bir ölçüde Kemal Abi ve bürokratları sayesinde. Zaten deniz de bitmiş, kamu borcunu aşağıya çekmek gerekiyordu. Ancak 2000'li yıllarda artan vergi gelirleri büyük ölçüde KDV, ÖTV, SGK ve işsizlik sigortası primleri gibi dolaylı vergilerden sağlandı. Sonunda o hale geldi ki, toplam vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin payı bir ara yüzde 70'e kadar çıktı. Şu sıralar yüzde 65 civarında.
Bu oran bir yönüyle hastalık, diğer yönüyle acz belirtisidir. Böyle bir oran kendine aşağı yukarı gelişmiş diyen hiçbir ülkede yoktur. İskandinav ülkelerinde dolaylı vergilerin toplam içindeki payı yüzde 35'tir. Yani bizimkinin tam tersidir. Ama bu Viking bozuntuları zaten her bakımdan bizim zıddımızdır. Peki bize benzeyen Akdeniz'e bakalım. Bu coğrafyada oranlar bilemediniz 50-50'dir. Bu basit rakamlar çok şey söylemektedirler.
Bir, Türkiye vergi kaçırma cennetidir. İki, vergi kalitesi çok düşüktür, çünkü dolaylı vergiler üretimi kısıtlar, özellikle istihdam üzerinde olanlar da istihdamı kısıtlar. Üç, gelir yetmedikçe oranlara yüklenilmiş, işgücü ve krediler durduk yerde pahalılanmış, rekabet gücü kayıpları oluşmuştur. Dört, oranlar arttıkça daha çok vergi kaçırılır hale gelmiştir. Beş, iki de bir af çıkarmak rutin uygulama haline gelmiş, inandırıcılık tamamen bitmiştir. Altı, AB şampiyonu gelir eşitsizliğimizin en önemli kaynağı bu vergi yapısıdır. Yedi, bu vergi yapısıyla Türkiye ekonomisi yüzde 6 civarında uzun soluklu bir büyüme patikasına giremez. Sekiz, dolaysız vergiler başta olmak üzere tüm vergi türlerinde kaçaklar engellenmeli, elde edilecek ek gelir, işgücü ve kredi maliyetinin aşağıya çekilmesinde, üretken altyapı yatırımlarında ve eğitimde, kısacası ihracatı ve büyümeyi destekleyecek kamu harcamalarında kullanılmalıdır. Dokuz, bunlar yapılmazsa büyüme düşük kalır, kriz geçse bile işsizlik artmaya devam eder. On, vergi reformu başta olmak üzere, kamu harcamaları bileşiminde ve işgücü piyasasında çok esaslı reformlar yapılmadıkça Türkiye yakında debelenmeye başlar.
Tarihsel ve yapısal nedenlerle vergi toplama aczi içinde olan siyasal sınıf karşısında IMF'nin çareyi vergi denetiminin özerkleştirilerek, tıpkı TCMB, BDDK gibi siyasetin dışına çıkarılmasında görmesi size çok mu anormal geliyor?
Seyfettin Gürsel
İşte bu nedenlerle bu topraklarda önce tebaa, sonra yarım vatandaş olarak yaşamış ve yaşamakta olan kişiler devletten vergi kaçırmayı hak bilirler. Ne kadar az verirse o kadar iyidir. Bu topraklarda tarihsel nedenlerle vergi bilinci yerleşmemiştir. Vatandaş ödediği verginin hesabını sormaz. Çünkü ümük sıkıp vergi almak, sonra da keyfine göre harcamak devletin hakkı, vergi kaçırmak da vatandaşın hakkıdır. "Bordro mahkûmları" bir efsanedir. Memurlar ne vergi ödediklerini bilmezler. Etrafınızdaki memurlara ne vergi ödediklerini sorun, bakalım ne cevap alacaksınız. Devlet bir cepten alır öteki cebe koyar. Ücretliler de bilmezler çoğunlukla ne vergi ödediklerini. Çünkü onların yerine patron öder. Patronlar da zaten ücretlilerini asgari ücretten göstererek ya da hiç göstermeyerek vergi kaçırmayı hak bilirler. Ama vergi kaçırmada serbest meslek sahiplerinin, kira toplayan ev sahiplerinin ve kayıtdışı tüccarların eline kimse su dökemez. Tabii ben çoğunluktan söz ediyorum, kelaynaklardan değil.
Bu söylediklerimde yeni bir şey yok. Herkes bu gerçekleri biliyor. Ama sonuçlarını çoğunluk bilmiyor. Vergi kaçırmanın bedavaya geldiğini zannediyorlar. Türkiye gelişmişlik düzeyine göre biraz iyi vergi toplar hale 2000'li yıllarda gelebildi. Bir ölçüde IMF anlaşması, bir ölçüde Kemal Abi ve bürokratları sayesinde. Zaten deniz de bitmiş, kamu borcunu aşağıya çekmek gerekiyordu. Ancak 2000'li yıllarda artan vergi gelirleri büyük ölçüde KDV, ÖTV, SGK ve işsizlik sigortası primleri gibi dolaylı vergilerden sağlandı. Sonunda o hale geldi ki, toplam vergi gelirleri içinde dolaylı vergilerin payı bir ara yüzde 70'e kadar çıktı. Şu sıralar yüzde 65 civarında.
Bu oran bir yönüyle hastalık, diğer yönüyle acz belirtisidir. Böyle bir oran kendine aşağı yukarı gelişmiş diyen hiçbir ülkede yoktur. İskandinav ülkelerinde dolaylı vergilerin toplam içindeki payı yüzde 35'tir. Yani bizimkinin tam tersidir. Ama bu Viking bozuntuları zaten her bakımdan bizim zıddımızdır. Peki bize benzeyen Akdeniz'e bakalım. Bu coğrafyada oranlar bilemediniz 50-50'dir. Bu basit rakamlar çok şey söylemektedirler.
Bir, Türkiye vergi kaçırma cennetidir. İki, vergi kalitesi çok düşüktür, çünkü dolaylı vergiler üretimi kısıtlar, özellikle istihdam üzerinde olanlar da istihdamı kısıtlar. Üç, gelir yetmedikçe oranlara yüklenilmiş, işgücü ve krediler durduk yerde pahalılanmış, rekabet gücü kayıpları oluşmuştur. Dört, oranlar arttıkça daha çok vergi kaçırılır hale gelmiştir. Beş, iki de bir af çıkarmak rutin uygulama haline gelmiş, inandırıcılık tamamen bitmiştir. Altı, AB şampiyonu gelir eşitsizliğimizin en önemli kaynağı bu vergi yapısıdır. Yedi, bu vergi yapısıyla Türkiye ekonomisi yüzde 6 civarında uzun soluklu bir büyüme patikasına giremez. Sekiz, dolaysız vergiler başta olmak üzere tüm vergi türlerinde kaçaklar engellenmeli, elde edilecek ek gelir, işgücü ve kredi maliyetinin aşağıya çekilmesinde, üretken altyapı yatırımlarında ve eğitimde, kısacası ihracatı ve büyümeyi destekleyecek kamu harcamalarında kullanılmalıdır. Dokuz, bunlar yapılmazsa büyüme düşük kalır, kriz geçse bile işsizlik artmaya devam eder. On, vergi reformu başta olmak üzere, kamu harcamaları bileşiminde ve işgücü piyasasında çok esaslı reformlar yapılmadıkça Türkiye yakında debelenmeye başlar.
Tarihsel ve yapısal nedenlerle vergi toplama aczi içinde olan siyasal sınıf karşısında IMF'nin çareyi vergi denetiminin özerkleştirilerek, tıpkı TCMB, BDDK gibi siyasetin dışına çıkarılmasında görmesi size çok mu anormal geliyor?
Seyfettin Gürsel
Gitmesek de...
Sonsuz bir beyazlık...
Gece çöktüğünde kar kendi beyazlığıyla parlıyor.
Çamurdan yapılmış evler neredeyse çatılarına kadar kara batmış.
Köpekler bile üşümüş, arada bir yorgunca havlıyorlar.
Uzaktan kurt sesleri geliyor.
Küçük pencerelerde soluk ışıklar.
Evlerin içi ter, tezek ve yağ kokuyor.
İnsanlar bir ateşin başında kümelenmiş, sessizce oturuyorlar.
Kenardaki sedirde, üstüne battaniyeler örtülmüş bir kadın, dudaklarını ısırarak sesini zaptetmeye çalışarak inliyor.
Bütün yollar kesilmiş.
Ne köye gelebilen var ne de köyden gidebilen.
Doktor yok.
Ebe de.
Hep birlikte bekliyorlar.
Yaşlılardan biri dua ediyor.
Ayakta duran genç bir taze yüzünü saklayarak ağlıyor.
Kadın ölecek mi, kurtulacak mı bilmiyorlar.
Böyle köyler, ölümü bekleyen böyle insanlar var bu ülkede.
Birinci sayfanın altında, gece vakti bir köy yolunu açmaya çalışan bir aracın resmini göreceksiniz.
O resmin arkasında, size anlatmaya çalıştığım türden hikâyeler ve acılar yatıyor.
Sonsuz beyazlıklar içinde kaybolmuş o köylerin, o insanların maceralarına çok fazla rastlamazsınız gazetelerde.
Yok farz edilirler.
Politikacıların kendi aralarındaki kavgaları onların hayatını ilgilendirmez.
Ülkeye şeriat da gelse, padişahlık da olsa onların yaşantılarını etkilemez.
Bizim bütün konuştuklarımız, yazdıklarımız önemsizdir onlar için.
Önemsiz bulmakta da haklıdırlar.
Ne padişahlık açmıştır onların yollarını, ne cumhuriyet.
Hangi parti iktidarda olursa olsun, onlar için kış geldiğinde iktidarda olan tek güç yolları kapayan kardır.
Allah’tan başka sığınacak kimseleri yoktur.
Belki de o yüzden, en fazla Allah’tan söz edene verirler oylarını.
Kimilerine göre onlar “gerici”, “muhafazakâr”, “akılsızdır.”
Onlar ise, kendilerine böyle diyenlere hiç aldırmazlar.
Yolları kesiktir onların.
Ve, bütün dünya, laiki, irticacısı, şeriatçısı, cumhuriyetçisi, demokratı, solcusu, sağcısı, faşisti “yolun öbür yanında” yaşayanlardır onlar için.
Kimse onlardan söz etmez.
Onlar kimseyi dinlemez.
Kışın öldüklerinde, ölülerinden bahara kadar kimsenin haberi olmaz.
Her kış birileri ölür zaten.
Karların altına zorlukla gömerler ölülerini.
Küçük bebekler, hamile kadınlar, yaşlılar kırılır gider.
Ve, cumhuriyet onlar için okullarda şarkı söyler.
“Orada bir köy var uzakta
Gitmesek de, görmesek de
O köy bizim köyümüz.”
Oraya gitmeyeceğimizi, orayı görmeyeceğimizi baştan kabul etmişizdir.
Zaten bizim için önemli olan oraya gitmek, orayı görmek değildir.
Önemli olan, “oranın” kimin olduğudur.
Orası “bizimdir.”
Gitmesek de bizimdir, görmesek de bizimdir, yollarını açmasak da bizimdir.
Şu soruyu hiç sormayız tabii.
“Oranın bizim olmasının orada yaşayanlara faydası ne?”
Bizim olmasa ne olacak?
Yollar kapalı olduktan, insanlar öldükten, çocuklar okuyamadıktan sonra ha bizim olmuş, ha Yeni Zelandalıların, ha Nijeryalıların, ne fark eder?
Gitmediğimiz, görmediğimiz köy bizim değildir.
Kimsenin değildir.
O köy, karın, soğuğun, acının, ölümün, yalnızlığın, çaresizliğindir.
Ve, böyle binlerce köy vardır bu ülkede.
Yolları kesik köyler.
Kadınların, çocukların öldüğü köyler.
Birbirleriyle kavga eden siyasetçilerin aldırmadığı köyler.
Onların hikâyelerini bilmezsiniz.
Sizden habersiz doğar, sizden habersiz ölürler.
Orada bir köy vardır...
Gitmezsiniz, görmezsiniz...
O köy sizin değildir.
O köy, karın, ölümün, soğuğun, yalnızlığındır.
Ve, size her ölümde lanet eder.
Ahmet Altan
Gece çöktüğünde kar kendi beyazlığıyla parlıyor.
Çamurdan yapılmış evler neredeyse çatılarına kadar kara batmış.
Köpekler bile üşümüş, arada bir yorgunca havlıyorlar.
Uzaktan kurt sesleri geliyor.
Küçük pencerelerde soluk ışıklar.
Evlerin içi ter, tezek ve yağ kokuyor.
İnsanlar bir ateşin başında kümelenmiş, sessizce oturuyorlar.
Kenardaki sedirde, üstüne battaniyeler örtülmüş bir kadın, dudaklarını ısırarak sesini zaptetmeye çalışarak inliyor.
Bütün yollar kesilmiş.
Ne köye gelebilen var ne de köyden gidebilen.
Doktor yok.
Ebe de.
Hep birlikte bekliyorlar.
Yaşlılardan biri dua ediyor.
Ayakta duran genç bir taze yüzünü saklayarak ağlıyor.
Kadın ölecek mi, kurtulacak mı bilmiyorlar.
Böyle köyler, ölümü bekleyen böyle insanlar var bu ülkede.
Birinci sayfanın altında, gece vakti bir köy yolunu açmaya çalışan bir aracın resmini göreceksiniz.
O resmin arkasında, size anlatmaya çalıştığım türden hikâyeler ve acılar yatıyor.
Sonsuz beyazlıklar içinde kaybolmuş o köylerin, o insanların maceralarına çok fazla rastlamazsınız gazetelerde.
Yok farz edilirler.
Politikacıların kendi aralarındaki kavgaları onların hayatını ilgilendirmez.
Ülkeye şeriat da gelse, padişahlık da olsa onların yaşantılarını etkilemez.
Bizim bütün konuştuklarımız, yazdıklarımız önemsizdir onlar için.
Önemsiz bulmakta da haklıdırlar.
Ne padişahlık açmıştır onların yollarını, ne cumhuriyet.
Hangi parti iktidarda olursa olsun, onlar için kış geldiğinde iktidarda olan tek güç yolları kapayan kardır.
Allah’tan başka sığınacak kimseleri yoktur.
Belki de o yüzden, en fazla Allah’tan söz edene verirler oylarını.
Kimilerine göre onlar “gerici”, “muhafazakâr”, “akılsızdır.”
Onlar ise, kendilerine böyle diyenlere hiç aldırmazlar.
Yolları kesiktir onların.
Ve, bütün dünya, laiki, irticacısı, şeriatçısı, cumhuriyetçisi, demokratı, solcusu, sağcısı, faşisti “yolun öbür yanında” yaşayanlardır onlar için.
Kimse onlardan söz etmez.
Onlar kimseyi dinlemez.
Kışın öldüklerinde, ölülerinden bahara kadar kimsenin haberi olmaz.
Her kış birileri ölür zaten.
Karların altına zorlukla gömerler ölülerini.
Küçük bebekler, hamile kadınlar, yaşlılar kırılır gider.
Ve, cumhuriyet onlar için okullarda şarkı söyler.
“Orada bir köy var uzakta
Gitmesek de, görmesek de
O köy bizim köyümüz.”
Oraya gitmeyeceğimizi, orayı görmeyeceğimizi baştan kabul etmişizdir.
Zaten bizim için önemli olan oraya gitmek, orayı görmek değildir.
Önemli olan, “oranın” kimin olduğudur.
Orası “bizimdir.”
Gitmesek de bizimdir, görmesek de bizimdir, yollarını açmasak da bizimdir.
Şu soruyu hiç sormayız tabii.
“Oranın bizim olmasının orada yaşayanlara faydası ne?”
Bizim olmasa ne olacak?
Yollar kapalı olduktan, insanlar öldükten, çocuklar okuyamadıktan sonra ha bizim olmuş, ha Yeni Zelandalıların, ha Nijeryalıların, ne fark eder?
Gitmediğimiz, görmediğimiz köy bizim değildir.
Kimsenin değildir.
O köy, karın, soğuğun, acının, ölümün, yalnızlığın, çaresizliğindir.
Ve, böyle binlerce köy vardır bu ülkede.
Yolları kesik köyler.
Kadınların, çocukların öldüğü köyler.
Birbirleriyle kavga eden siyasetçilerin aldırmadığı köyler.
Onların hikâyelerini bilmezsiniz.
Sizden habersiz doğar, sizden habersiz ölürler.
Orada bir köy vardır...
Gitmezsiniz, görmezsiniz...
O köy sizin değildir.
O köy, karın, ölümün, soğuğun, yalnızlığındır.
Ve, size her ölümde lanet eder.
Ahmet Altan
Biz ırkçı mıyız?
Muhafazakâr kesimden gelenlerin sıkça ve güçlü bir biçimde öne sürdükleri bir tespit var. Buna göre Türkiye’de ırkçılık ve özel olarak Yahudi düşmanlığı hiçbir zaman olmamıştır ve bugün de yoktur... Söz konusu yargının dayanağı Osmanlı’nın bir hoşgörü toplumu olması ve farklı kimliklere kucak açması... Muhafazakârlar genelde Osmanlı ile ilgili son derece olumlu bir tablo çizerken, bu değerlendirmenin gerçeklikle uyuştuğu ve gayrımüslimlerce de paylaşıldığı konusunda pek kuşku duymazlar. Gerçekten de geçmişte bu toprakların farklılıkları yaşatma iradesinin çok daha güçlü olduğu açık. Ne var ki o farklılıkların yaşayabilmesinin belirli bir ayrımcılığa razı gelmeleri koşuluyla olduğu da açık...
Ancak muhafazakârlar bugün Türkiye’de ırkçılığın olmadığını söylerken, bir ilave varsayıma daha muhtaçlar. Osmanlı’da var olan aksak hoşgörünün en azından aynı biçimde Cumhuriyet rejiminde de devam ettiğini söylemiş olmaktalar. Bu ise doğruluğu epeyce su götüren bir varsayım... Çünkü ulus-devlet ideolojisi bu topraklardaki yan yana yaşama geleneğini tırpanladı. Kimliksel çeşitliliği bir tehdit olarak tanımladı... Böylece ayrımcılık doğal bir ‘tedbire’ dönüşürken, onu besleyen ve giderek doğallaşıp içselleşen bir ırkçılık üredi.
Muhafazakâr zaviyeden bakıldığında hâlâ ileri sürülebilecek bir muhakeme olabilir. Türkiye’deki ırkçılığın devlet eksenli olduğu, tahriklerle yükseldiği; oysa toplumun böyle bir bakışının olmadığı söylenebilir. Nitekim bir süre önce Ayşe Hür de antisemitizm vakalarını toparladığı yazısında genelde devlet uygulamalarından ve devlet adamı beyanatlarından söz ediyordu. Lozan’ı imzalamış olan Türkiye’nin yöneticileri, henüz iki yıl geçmeden bu toprakların gayrımüslimlerden temizlenmesi gereğini yüksek sesle söylemekteydiler. Yahudi cemaatine ise mali ve idari baskılar artmakla kalmadı, 1934’de Trakya’dan kaçmak zorunda kaldılar. Savaş yıllarında ise bu tavır tam bir utanca dönüştü... Yahudi mültecileri taşıyan Salvador gemisi ve birkaç yıl sonra da Nazi’lerden kaçan Struma gemisi bilerek tüm yolcularıyla birlikte ölüme gönderildi. Daha sonraki birçok olay ise hâlâ hafızamızda...
Burada kritik olan şu ki, devletin bu uygulamaları kemalist aydınların onay ve desteğini alırken, hiç kimseden de rahatsızlık ifade eden bir ses çıkmadı. Utanılması gereken insanlık dışı olaylar görmezden gelindi ve yok sayıldı. Belki muhafazakârlar gerçekten de ırkçı değillerdi, ama ırkçılığa karşı bir duruş sergilememek bir yana, bu uygulamalara kolayca uyum sağladılar. Dolayısıyla devletin aktif ırkçılığı ile toplumun pasif ırkçılığı birleşerek, zımni bir ideolojik koalisyon oluşturdu.
Türkiye’deki tartışmalarda bu olgu sürekli olarak gizlenir. Irkçılığın Batı’ya, modernliğe ait bir özellik olduğu, nefret temelli bu tür dışlayıcılıkların bizim ‘fıtratımızda’ bulunmadığı savunulur. Gerçekten de ırkçılık modern zihniyetin içinde serpilmiştir, çünkü modernlik otoriter zihniyeti meşru kılmış, milliyetçiliği makbul bir ideoloji haline getirmiştir. Milliyetçilik ise, gerçekliği milli çıkar uğruna çarpıtmaya cevaz veren, kendi kimliğinin yüceltilmesini diğerlerini aşağılamanın tamamlayıcısı kılan bir bakıştır. Ulus-devletler kimlik yaratma süreci içinde milliyetçiliği beslerken ırkçılığı da müdanasızca uygulamaya sokmaktan çekinmediler. Bu açıdan bakıldığında kendisini devlet zihniyetiyle özdeşleştirmeyen insanların ırkçılık suçlamasına tepki göstermeleri şaşırtıcı değil. Hatta bu tepkinin olumlu olduğunu, ırkçılığı reddeden bir tutuma işaret ettiği de söylenebilir...
Ne var ki devlet suçlaması bizleri toplum olarak aklamıyor. Yıllardan beri söz konusu devlet inisiyatifli ırkçılığa razı gelmemiz bir yana, kendi kültürümüz de potansiyel nefret ilişkilerine zemin sağlamakta. Çünkü bu toprakların kültürü maalesef ‘birlikte’ değil, ‘yan yana’ yaşamak üzerine kurulu. Bu ise, istek ve irade üzerine kurulması gereken toplumsal birlikteliği zorunlu bir beraberliğe dönüştürüyor. Diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllara direnmesi bizi yanıltmamalı... Bu direnci mümkün kılan, çevredeki değişimden etkilenmeyi erteleyecek kadar büyük olmasıydı. Ancak bir noktadan sonra çevreye uyum sağlayamayan, hızla kırılganlaşan, manevi olarak parçalanan, çaresiz ve anakronik bir devletle baş başa kalındı. Halk ise artık yan yana bile olamayacak haldeydi, çünkü bütün o ‘beraberlik’ sürecinde ‘birlikteliğin’ kültürünü oluşturamamıştı.
Dolayısıyla milliyetçiliğin dünyasında bu halk da kendi cemaatçi kalıplarına dönerek, ötekileri dışlayarak yeniden kimlikleşti... Diğerlerini ırkçılığın prizmasından geçirerek algıladık ama biz bunun ırkçılık olduğunu bile bilemedik. Hrant’ı öldüren el ırkçıydı da Pelitli sokaklarında bu kötücül niyeti duymalarına karşın evlerinin rahatlatıcı sıcaklığına gizlenenler değil miydi? Sarı Gelin diye ahlak dışı bir filmi çocuklara izlettirmek isteyenlerin ırkçılığı açık... Ama itiraz etmeden uygulamaya geçenlerin, olayı bilmesine rağmen yadırgamayanların hiç mi ırkçılıktan nasipleri yok?
Bilinmesinde yarar var... Devletin ırkçılığını meşru kılan biziz. O ırkçılığı durdurmak kendimizin ırkçı olmadığını yinelemekle mümkün değil. Aksine önce içimize sinmiş doğal ırkçılığı su yüzüne çıkarıp reddetmek gerekiyor... Çünkü kendisiyle yüzleşemeyen hiçbir toplum devletin ayrımcı eğilimlerine son veremez ve bu eğilimler sürdükçe hiçbir halk ‘birliktelik’ üretemez.
Etyen Mahçupyan
Ancak muhafazakârlar bugün Türkiye’de ırkçılığın olmadığını söylerken, bir ilave varsayıma daha muhtaçlar. Osmanlı’da var olan aksak hoşgörünün en azından aynı biçimde Cumhuriyet rejiminde de devam ettiğini söylemiş olmaktalar. Bu ise doğruluğu epeyce su götüren bir varsayım... Çünkü ulus-devlet ideolojisi bu topraklardaki yan yana yaşama geleneğini tırpanladı. Kimliksel çeşitliliği bir tehdit olarak tanımladı... Böylece ayrımcılık doğal bir ‘tedbire’ dönüşürken, onu besleyen ve giderek doğallaşıp içselleşen bir ırkçılık üredi.
Muhafazakâr zaviyeden bakıldığında hâlâ ileri sürülebilecek bir muhakeme olabilir. Türkiye’deki ırkçılığın devlet eksenli olduğu, tahriklerle yükseldiği; oysa toplumun böyle bir bakışının olmadığı söylenebilir. Nitekim bir süre önce Ayşe Hür de antisemitizm vakalarını toparladığı yazısında genelde devlet uygulamalarından ve devlet adamı beyanatlarından söz ediyordu. Lozan’ı imzalamış olan Türkiye’nin yöneticileri, henüz iki yıl geçmeden bu toprakların gayrımüslimlerden temizlenmesi gereğini yüksek sesle söylemekteydiler. Yahudi cemaatine ise mali ve idari baskılar artmakla kalmadı, 1934’de Trakya’dan kaçmak zorunda kaldılar. Savaş yıllarında ise bu tavır tam bir utanca dönüştü... Yahudi mültecileri taşıyan Salvador gemisi ve birkaç yıl sonra da Nazi’lerden kaçan Struma gemisi bilerek tüm yolcularıyla birlikte ölüme gönderildi. Daha sonraki birçok olay ise hâlâ hafızamızda...
Burada kritik olan şu ki, devletin bu uygulamaları kemalist aydınların onay ve desteğini alırken, hiç kimseden de rahatsızlık ifade eden bir ses çıkmadı. Utanılması gereken insanlık dışı olaylar görmezden gelindi ve yok sayıldı. Belki muhafazakârlar gerçekten de ırkçı değillerdi, ama ırkçılığa karşı bir duruş sergilememek bir yana, bu uygulamalara kolayca uyum sağladılar. Dolayısıyla devletin aktif ırkçılığı ile toplumun pasif ırkçılığı birleşerek, zımni bir ideolojik koalisyon oluşturdu.
Türkiye’deki tartışmalarda bu olgu sürekli olarak gizlenir. Irkçılığın Batı’ya, modernliğe ait bir özellik olduğu, nefret temelli bu tür dışlayıcılıkların bizim ‘fıtratımızda’ bulunmadığı savunulur. Gerçekten de ırkçılık modern zihniyetin içinde serpilmiştir, çünkü modernlik otoriter zihniyeti meşru kılmış, milliyetçiliği makbul bir ideoloji haline getirmiştir. Milliyetçilik ise, gerçekliği milli çıkar uğruna çarpıtmaya cevaz veren, kendi kimliğinin yüceltilmesini diğerlerini aşağılamanın tamamlayıcısı kılan bir bakıştır. Ulus-devletler kimlik yaratma süreci içinde milliyetçiliği beslerken ırkçılığı da müdanasızca uygulamaya sokmaktan çekinmediler. Bu açıdan bakıldığında kendisini devlet zihniyetiyle özdeşleştirmeyen insanların ırkçılık suçlamasına tepki göstermeleri şaşırtıcı değil. Hatta bu tepkinin olumlu olduğunu, ırkçılığı reddeden bir tutuma işaret ettiği de söylenebilir...
Ne var ki devlet suçlaması bizleri toplum olarak aklamıyor. Yıllardan beri söz konusu devlet inisiyatifli ırkçılığa razı gelmemiz bir yana, kendi kültürümüz de potansiyel nefret ilişkilerine zemin sağlamakta. Çünkü bu toprakların kültürü maalesef ‘birlikte’ değil, ‘yan yana’ yaşamak üzerine kurulu. Bu ise, istek ve irade üzerine kurulması gereken toplumsal birlikteliği zorunlu bir beraberliğe dönüştürüyor. Diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’nun yüzyıllara direnmesi bizi yanıltmamalı... Bu direnci mümkün kılan, çevredeki değişimden etkilenmeyi erteleyecek kadar büyük olmasıydı. Ancak bir noktadan sonra çevreye uyum sağlayamayan, hızla kırılganlaşan, manevi olarak parçalanan, çaresiz ve anakronik bir devletle baş başa kalındı. Halk ise artık yan yana bile olamayacak haldeydi, çünkü bütün o ‘beraberlik’ sürecinde ‘birlikteliğin’ kültürünü oluşturamamıştı.
Dolayısıyla milliyetçiliğin dünyasında bu halk da kendi cemaatçi kalıplarına dönerek, ötekileri dışlayarak yeniden kimlikleşti... Diğerlerini ırkçılığın prizmasından geçirerek algıladık ama biz bunun ırkçılık olduğunu bile bilemedik. Hrant’ı öldüren el ırkçıydı da Pelitli sokaklarında bu kötücül niyeti duymalarına karşın evlerinin rahatlatıcı sıcaklığına gizlenenler değil miydi? Sarı Gelin diye ahlak dışı bir filmi çocuklara izlettirmek isteyenlerin ırkçılığı açık... Ama itiraz etmeden uygulamaya geçenlerin, olayı bilmesine rağmen yadırgamayanların hiç mi ırkçılıktan nasipleri yok?
Bilinmesinde yarar var... Devletin ırkçılığını meşru kılan biziz. O ırkçılığı durdurmak kendimizin ırkçı olmadığını yinelemekle mümkün değil. Aksine önce içimize sinmiş doğal ırkçılığı su yüzüne çıkarıp reddetmek gerekiyor... Çünkü kendisiyle yüzleşemeyen hiçbir toplum devletin ayrımcı eğilimlerine son veremez ve bu eğilimler sürdükçe hiçbir halk ‘birliktelik’ üretemez.
Etyen Mahçupyan
Commerzbank Türkiye analizi yanlışlarla dolu
Almanya’nın en büyük bankalarından Commerzbank’tan Ulrich Leuchtmann’ın Finacial Times gazetesinde geçen cuma günü Türkiye ekonomisi üzerine bir analizi yayınlandı. Leuchtmann, Türk hükümetinin bütçe açığını ve cari açığı arttırarak ateşle oynadığını ileri sürüyor.
Commerzbank iktisatçısının yaptığı bu analiz hafta sonunda Türk gazetelerinde çok geniş yer buldu. Ancak önemli bir nokta eksik kaldı. O da, Ulrich Leuchtmann’ın analizinde kullandığı verilere hiç dikkat edilmedi. Leuchtmann’ın Türkiye ekonomisi hakkındaki olumsuz görüşleri olduğu gibi yansıtıldı. Oysa Leuchtmann’ın analizini dayandırdığı veriler yanlıştı.
Ulrich Leuchtmann Türkiye’nin cari açığının arttığını ileri sürüyor. Oysa Türkiye’nin cari açığı 2008 yılının ekim ayından beri sürekli daralıyor. Çünkü, hem Türk parasının değer kaybetmesi ithalatı değer olarak azaltıyor, hem de emtia ve enerji fiyatlarının gerilemesi ithalatı miktar olarak geriletiyor. Böylece cari açık altı ay öncesine göre hızla küçülüyor.
Ayrıca Commerzbank iktisatçısı, Türkiye’nin dış borçlarının ulusal gelire oranının yüzde 36 olduğunu ve bunun çok yüksek olduğunu belirtiyor. Bu da yanlış. Türkiye’nin dış borçlarının ulusal gelire oranı Leuchtmann’ın ileri sürdüğü gibi yüzde 36 değil yüzde 26 düzeyinde bulunuyor.
Ulrich Leuchtmann hükümetin bütçe harcamalarını kısmasını da istiyor. Oysa bütçe harcamalarının kısılması yaşanan global krizde Türkiye ekonomisini çok fazla daraltacağı için işsizliği hızla arttıracak ve sosyal barışı bozacaktır.
Commerzbank iktisatçısının Türkiye ekonomisi hakkındaki bu olumsuz açıklaması, Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu Başkanı Tevfik Bilgin’in Türk vatandaşlarının bir orta Avrupa ülkesi bankasında 60 milyar dolarının olduğunun tahmin edildiğine dair yaptığı açıklamadan hemen sonra gelmesi düşündürücüdür.
Varlık barışı yoluyla Türk vatandaşlarının paralarının Türkiye’ye getirilmeye çalışılması, anlaşılan Commerzbank’ı da tedirgin etmiş. Çünkü Commerzbank iktisatçısının aceleyle yaptığı analizde kullandığı verilerin böylesine hatalı olması başka türlü açıklanamaz. Yanlış rakamlardan yola çıkan ekonomik analizlerin sonucunun yanlış olacağını henüz İktisat’a yeni başlamış bir öğrenci bile bilir.
Commerzbank iktisatçısı, Avrupa Birliği’nin Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan, Romanya, Letonya gibi yeni üyelerinde konut ve tüketici kredisi geri ödemelerinin yapılamaması nedeniyle son günlerde ortaya çıkan mali krize dikkat çekerek, Türkiye’nin bu ülkelerdeki olumsuz gelişmelerden etkileneceğini ileri sürseydi belki bir parça haklı olabilirdi. Ama Türkiye’nin henüz bozulmamış temel ekonomik göstergelerini çarpıtarak olumsuz yorum yapması Türkiye ekonomisi için gerçekten bir haksızlıktır.
Türkiye ekonomisinin, bazı Avrupa bankalarındaki iktisatçıların son dönemde ileri sürdükleri gibi dış borç ödemelerinde bir sorun yoktur. Devletin kısa vadeli dış borcu halen 3,1 milyar dolar tutarında bulunuyor ki, bu miktarda bir borcun ödenmesinde herhangi bir aksamadan bile söz edilemez.
Özel sektör dış borçlarına gelince... Bunun da 43,1 milyar dolarlık kısmı kısa vadeli borç ve bu borçların da ödenmesinde bir sorun yok. Çünkü özel sektör borçlarının kısa vadeli olan kısmını karşılayacak para firmaların döviz tevdiat hesaplarında mevcut. Dolayısıyla doğru verilere dayanmayan ekonomik analizlere inanmamak ve daha da ötesi bu analizlerin kasıtlı yapıldığından kuşkulanmak gerekiyor.
Süleyman Yaşar
Commerzbank iktisatçısının yaptığı bu analiz hafta sonunda Türk gazetelerinde çok geniş yer buldu. Ancak önemli bir nokta eksik kaldı. O da, Ulrich Leuchtmann’ın analizinde kullandığı verilere hiç dikkat edilmedi. Leuchtmann’ın Türkiye ekonomisi hakkındaki olumsuz görüşleri olduğu gibi yansıtıldı. Oysa Leuchtmann’ın analizini dayandırdığı veriler yanlıştı.
Ulrich Leuchtmann Türkiye’nin cari açığının arttığını ileri sürüyor. Oysa Türkiye’nin cari açığı 2008 yılının ekim ayından beri sürekli daralıyor. Çünkü, hem Türk parasının değer kaybetmesi ithalatı değer olarak azaltıyor, hem de emtia ve enerji fiyatlarının gerilemesi ithalatı miktar olarak geriletiyor. Böylece cari açık altı ay öncesine göre hızla küçülüyor.
Ayrıca Commerzbank iktisatçısı, Türkiye’nin dış borçlarının ulusal gelire oranının yüzde 36 olduğunu ve bunun çok yüksek olduğunu belirtiyor. Bu da yanlış. Türkiye’nin dış borçlarının ulusal gelire oranı Leuchtmann’ın ileri sürdüğü gibi yüzde 36 değil yüzde 26 düzeyinde bulunuyor.
Ulrich Leuchtmann hükümetin bütçe harcamalarını kısmasını da istiyor. Oysa bütçe harcamalarının kısılması yaşanan global krizde Türkiye ekonomisini çok fazla daraltacağı için işsizliği hızla arttıracak ve sosyal barışı bozacaktır.
Commerzbank iktisatçısının Türkiye ekonomisi hakkındaki bu olumsuz açıklaması, Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu Başkanı Tevfik Bilgin’in Türk vatandaşlarının bir orta Avrupa ülkesi bankasında 60 milyar dolarının olduğunun tahmin edildiğine dair yaptığı açıklamadan hemen sonra gelmesi düşündürücüdür.
Varlık barışı yoluyla Türk vatandaşlarının paralarının Türkiye’ye getirilmeye çalışılması, anlaşılan Commerzbank’ı da tedirgin etmiş. Çünkü Commerzbank iktisatçısının aceleyle yaptığı analizde kullandığı verilerin böylesine hatalı olması başka türlü açıklanamaz. Yanlış rakamlardan yola çıkan ekonomik analizlerin sonucunun yanlış olacağını henüz İktisat’a yeni başlamış bir öğrenci bile bilir.
Commerzbank iktisatçısı, Avrupa Birliği’nin Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan, Romanya, Letonya gibi yeni üyelerinde konut ve tüketici kredisi geri ödemelerinin yapılamaması nedeniyle son günlerde ortaya çıkan mali krize dikkat çekerek, Türkiye’nin bu ülkelerdeki olumsuz gelişmelerden etkileneceğini ileri sürseydi belki bir parça haklı olabilirdi. Ama Türkiye’nin henüz bozulmamış temel ekonomik göstergelerini çarpıtarak olumsuz yorum yapması Türkiye ekonomisi için gerçekten bir haksızlıktır.
Türkiye ekonomisinin, bazı Avrupa bankalarındaki iktisatçıların son dönemde ileri sürdükleri gibi dış borç ödemelerinde bir sorun yoktur. Devletin kısa vadeli dış borcu halen 3,1 milyar dolar tutarında bulunuyor ki, bu miktarda bir borcun ödenmesinde herhangi bir aksamadan bile söz edilemez.
Özel sektör dış borçlarına gelince... Bunun da 43,1 milyar dolarlık kısmı kısa vadeli borç ve bu borçların da ödenmesinde bir sorun yok. Çünkü özel sektör borçlarının kısa vadeli olan kısmını karşılayacak para firmaların döviz tevdiat hesaplarında mevcut. Dolayısıyla doğru verilere dayanmayan ekonomik analizlere inanmamak ve daha da ötesi bu analizlerin kasıtlı yapıldığından kuşkulanmak gerekiyor.
Süleyman Yaşar
Kasetlerdeki itiraf oyunu (Hoş bi yazı,okuyn bence)
Ergene-kon’da yeni bir aşamaya geçiyoruz.
Korsan kasetler, giderek ahlak bozuyor.
Bunun muhtemel sonuçlarını düşünelim?
Asit dolu kavanoza atılan bir parça et gibi...
Çürütüyor, yozlaştırıyor, direnç kırıyor.
Kaçınılmaz son, çözülme olur.
Birbirlerine güvenseler bile...
Kimsenin ‘ötmeyeceğinden’ emin de olsalar...
Nereye kadar?
İçerdekiler açısından durum daha da vahim.
Girip, çıkanlara bakıyorlar.
Gelip, geçenlere...
Kuşku nasıl da kemirir insanı...
Acaba ne dediler, ne kadar dediler?
Bir de, banttan itiraflar çıkıyor.
Sinirlerle birlikte ‘sadakat ahlakı’nı da bozmaz mı?
Merak ediyorum;
Acaba, tanık koruma programına girmek isteyen...
Ceza indirimi için pazarlığa oturan...
Şöhretlilerden yeni isimler var mı?
Acaba ikinci iddianamenin, numaralı tanık sayısında patlama yaşanacak mı?
***
Diyorum ki, Ergenekon davasını itiraflar çözecek.
Oyunlar teorisinin en klasik oyunudur.
Suç ortağı iki zanlı, sorgu odalarında, hep aynı şeyi düşünür:
Ya, öbür odadaki itiraf ederse...
İkisi için de, susmak risktir.
İkisi için de akılcı olanı, itiraftır.
Sonuç: İkisi de, akılcı olanı seçer.
Konuşmaya başlarlar.
Temel iç güdüleri, fayda maksimizasyonudur.
Bireysel çıkar peşinden gitmektir.
İşbirliği teklifini, kabul ederler.
Çoğundan kurtulmak için, cezanın azına razı olurlar.
Gürbüz Çapan’ın Veli Küçük’lü ‘haraç’ itirafını duyunca...
Dedim ki, bu kasetler ‘dil’ çözecek.
İsteyerek ya da istemeyerek...
Omerta yasası, çiğnendi bile.
Bakın nasıl?
Zoraki bir itiraf oyunu oynanıyor.
Eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya atfedilen son kaset...
Darbe itirafları...
Hem de tekmili birden...
27 Nisan’dan, 28 Şubat’a...
Oradan ta Ergenekon’a kadar geliyor.
Eğer doğruysa, zulalar patladı demektir.
Eğer doğruysa, yeni itiraflara hazır olun...
Kural şudur: Biri öttüyse, artık diğerlerini susturmak imkânsız...
Satışlar, başlar.
Oyunlar teorisinin ‘besmelesi’dir.
İtiraf oyunu...
Daha çok itiraf, daha az hapis...
Son kasette adı geçenMesut Yılmaz da, Onur Öymen de konuşacak mı?
Bence ucunda ne olduğuna bağlı...
Egemen Bağış’tan Kürtçe kaset
Herkes elindeki malzemeyi patlatma yarışında.
Uysa da, uymasa da.. fark etmez.
İşte kaset piyasasından son haberler:
Duyduk, duymadık demeyin.
Bir siyasetçinin kaseti daha çıktı.
Devlet Bakanı-Başmüzakereci Egemen Bağış’ın kaseti piyasaya düştü.
İnternette gördüm, haberini.
Hem de, Kürtçe seslendirmeliymiş...
Yedi yıl önce, Siirt’te bir mevlit sırasında...
Kürtçe okunuyormuş da...
Egemen Bağış da dinliyormuş...
İlk tepkim şu oldu:
Yahu, Siirt’te Flamence okuyan vardı da, Egemen Bağış mı, dinlemeye gitmedi, acaba?
Gel de, İbrahim Tatlıses’e hak verme şimdi.
Bir de, görüntülerde şeyh varmış; mahkeme kurulmuş, deniyor.
Ben, kaseti görmedim, ama...
Sakın, yerde bağdaş kurarak oturan mevlithanlar..
Mahkeme divanı filan sanılmış olmasın.
Mevlit ayini de, gizli celseye benzetilmesin...
Kasetteki şeyhe gelince;
Bilesiniz, Siirt’in erkekleri ya şeyh, ya seyyiddir.
Ayindeki şeyh de, dua eden hoca olmasın.
Benden söylemesi...
Elden ele dolaşıyormuş.
Siyasette ‘cereyanlar’ kesildi
Eskiden, ödev soran öğretmene..
‘Cereyanlar kesildi’, derdik.
Bakıyorum da, ders çalışmamaya mazeret, o zamandan bu zamana, çok değişmiş.
Şimdi, keskin nişancı, uçak ve araba mazeretleri revaçta.
Liderler, seçmen için görücüye çıktı.
Bahçeli de siftah yapınca...
En keyiflisi bence pazar günküydü.
Gelin, yorumsuz bakalım; siyasette cereyanlar, nasıl kesildi:
DEVLET BAHÇELİ, Mersin’de:
‘’Başbakan, meydanlara inemediğimizi, vatandaştan kaçtığımızı söylüyor; doğrudur.
Meydan yarışına daha geriden başladık. Emrimizde, devletin uçakları, helikopterleri yok. meydanlara insan toplayan kamu görevlilerimiz yok.
Bizim resmi araçlarımız, belediye zabıtalarımız yok...’’
DENİZ BAYKAL, Adıyaman’da:
‘’Meydanlarda miting toplayıp, devletin güvenlik güçlerini oraya yığıp, binaların tepesine keskin nişancılar yerleştirip..
benim aleyhimde konuşma..
çık karşıma, televizyonda konuşalım...’’
BAŞBAKAN ERDOĞAN, Kayseri’de:
‘’Terbiyem sana cevap vermeye müsaade etmez. Bilmesi lazım, milletim, adam gibi adamı Başbakan yapar. Sen, bu millete televizyondan bakarsın. Televizyondan bakınca millet görünmez...’’
NOT: Haberlere baktım. Baykal’ın mitinglerinde, polis helikopteri sürekli turlarken, çevredeki tüm binaların çatılarında keskin nişancılar varmış...
Elif Beki
Korsan kasetler, giderek ahlak bozuyor.
Bunun muhtemel sonuçlarını düşünelim?
Asit dolu kavanoza atılan bir parça et gibi...
Çürütüyor, yozlaştırıyor, direnç kırıyor.
Kaçınılmaz son, çözülme olur.
Birbirlerine güvenseler bile...
Kimsenin ‘ötmeyeceğinden’ emin de olsalar...
Nereye kadar?
İçerdekiler açısından durum daha da vahim.
Girip, çıkanlara bakıyorlar.
Gelip, geçenlere...
Kuşku nasıl da kemirir insanı...
Acaba ne dediler, ne kadar dediler?
Bir de, banttan itiraflar çıkıyor.
Sinirlerle birlikte ‘sadakat ahlakı’nı da bozmaz mı?
Merak ediyorum;
Acaba, tanık koruma programına girmek isteyen...
Ceza indirimi için pazarlığa oturan...
Şöhretlilerden yeni isimler var mı?
Acaba ikinci iddianamenin, numaralı tanık sayısında patlama yaşanacak mı?
***
Diyorum ki, Ergenekon davasını itiraflar çözecek.
Oyunlar teorisinin en klasik oyunudur.
Suç ortağı iki zanlı, sorgu odalarında, hep aynı şeyi düşünür:
Ya, öbür odadaki itiraf ederse...
İkisi için de, susmak risktir.
İkisi için de akılcı olanı, itiraftır.
Sonuç: İkisi de, akılcı olanı seçer.
Konuşmaya başlarlar.
Temel iç güdüleri, fayda maksimizasyonudur.
Bireysel çıkar peşinden gitmektir.
İşbirliği teklifini, kabul ederler.
Çoğundan kurtulmak için, cezanın azına razı olurlar.
Gürbüz Çapan’ın Veli Küçük’lü ‘haraç’ itirafını duyunca...
Dedim ki, bu kasetler ‘dil’ çözecek.
İsteyerek ya da istemeyerek...
Omerta yasası, çiğnendi bile.
Bakın nasıl?
Zoraki bir itiraf oyunu oynanıyor.
Eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya atfedilen son kaset...
Darbe itirafları...
Hem de tekmili birden...
27 Nisan’dan, 28 Şubat’a...
Oradan ta Ergenekon’a kadar geliyor.
Eğer doğruysa, zulalar patladı demektir.
Eğer doğruysa, yeni itiraflara hazır olun...
Kural şudur: Biri öttüyse, artık diğerlerini susturmak imkânsız...
Satışlar, başlar.
Oyunlar teorisinin ‘besmelesi’dir.
İtiraf oyunu...
Daha çok itiraf, daha az hapis...
Son kasette adı geçenMesut Yılmaz da, Onur Öymen de konuşacak mı?
Bence ucunda ne olduğuna bağlı...
Egemen Bağış’tan Kürtçe kaset
Herkes elindeki malzemeyi patlatma yarışında.
Uysa da, uymasa da.. fark etmez.
İşte kaset piyasasından son haberler:
Duyduk, duymadık demeyin.
Bir siyasetçinin kaseti daha çıktı.
Devlet Bakanı-Başmüzakereci Egemen Bağış’ın kaseti piyasaya düştü.
İnternette gördüm, haberini.
Hem de, Kürtçe seslendirmeliymiş...
Yedi yıl önce, Siirt’te bir mevlit sırasında...
Kürtçe okunuyormuş da...
Egemen Bağış da dinliyormuş...
İlk tepkim şu oldu:
Yahu, Siirt’te Flamence okuyan vardı da, Egemen Bağış mı, dinlemeye gitmedi, acaba?
Gel de, İbrahim Tatlıses’e hak verme şimdi.
Bir de, görüntülerde şeyh varmış; mahkeme kurulmuş, deniyor.
Ben, kaseti görmedim, ama...
Sakın, yerde bağdaş kurarak oturan mevlithanlar..
Mahkeme divanı filan sanılmış olmasın.
Mevlit ayini de, gizli celseye benzetilmesin...
Kasetteki şeyhe gelince;
Bilesiniz, Siirt’in erkekleri ya şeyh, ya seyyiddir.
Ayindeki şeyh de, dua eden hoca olmasın.
Benden söylemesi...
Elden ele dolaşıyormuş.
Siyasette ‘cereyanlar’ kesildi
Eskiden, ödev soran öğretmene..
‘Cereyanlar kesildi’, derdik.
Bakıyorum da, ders çalışmamaya mazeret, o zamandan bu zamana, çok değişmiş.
Şimdi, keskin nişancı, uçak ve araba mazeretleri revaçta.
Liderler, seçmen için görücüye çıktı.
Bahçeli de siftah yapınca...
En keyiflisi bence pazar günküydü.
Gelin, yorumsuz bakalım; siyasette cereyanlar, nasıl kesildi:
DEVLET BAHÇELİ, Mersin’de:
‘’Başbakan, meydanlara inemediğimizi, vatandaştan kaçtığımızı söylüyor; doğrudur.
Meydan yarışına daha geriden başladık. Emrimizde, devletin uçakları, helikopterleri yok. meydanlara insan toplayan kamu görevlilerimiz yok.
Bizim resmi araçlarımız, belediye zabıtalarımız yok...’’
DENİZ BAYKAL, Adıyaman’da:
‘’Meydanlarda miting toplayıp, devletin güvenlik güçlerini oraya yığıp, binaların tepesine keskin nişancılar yerleştirip..
benim aleyhimde konuşma..
çık karşıma, televizyonda konuşalım...’’
BAŞBAKAN ERDOĞAN, Kayseri’de:
‘’Terbiyem sana cevap vermeye müsaade etmez. Bilmesi lazım, milletim, adam gibi adamı Başbakan yapar. Sen, bu millete televizyondan bakarsın. Televizyondan bakınca millet görünmez...’’
NOT: Haberlere baktım. Baykal’ın mitinglerinde, polis helikopteri sürekli turlarken, çevredeki tüm binaların çatılarında keskin nişancılar varmış...
Elif Beki
Deflasyona giriş
2009, Türkiye tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birinin yaşandığı yıl olacak. Büyüme, işsizlik, bütçe açığı gibi konularda yaptığımız hiçbir tahmin tutmayacak. Genellikle 2009 yılına ilişkin olarak benim tahminlerim diğer iktisatçıların tahminlerinden daha kötümser bir tabloyu işaret ediyor ama her geçen gün tahminlerimin çok iyimser kalacağı yönünde kuşkularım artıyor. Bunun iki nedeni var: (1) Dünyadaki toparlanma sanılandan çok daha uzun sürecek ve sanırım 2010’un ilk yarısı da kaybediliyor, (2) Türkiye, yalnızca seçime odaklanmış biçimde, hiçbir şey yapmadan olayları seyrediyor.
Dünyadaki toparlanmanın çok daha uzun sürecek olmasının nedeni ABD’de krize karşı uygulanan önlemlerin yanlış yerlere odaklanması ve dünyanın her yanında geliştirilip uygulanan çözümlerin küresel değil yerel olmasıdır. ABD’deki krizin temel nedeni banka ve diğer mali kuruluşların aktifinde bulunan değersiz kâğıtlardır (bunlara toksik ya da zehirli varlıklar deniyor.) Bu kâğıtlar sağlam kâğıtlarla değiştirilmediği sürece mali kuruluşların toparlanmasına olanak bulunmamaktadır. Miktarı karşılaştırılamaz olsa da ben bunları bizde 2001 yılında kamu bankalarında birikmiş ödenmemiş görev zararlarına benzetiyorum. Nasıl ki bizdeki çözüm bunların karşılığında uzun vadeli Hazine kâğıtları verildiyse ABD’de de bu toksik kâğıtların bu tür Hazine kâğıtlarıyla değiştirilmesi gerekiyor. Bu operasyonu vergi mükellefine anlatmak mümkün olmadığı için ABD, sürekli olarak büyük miktarlı paketler açıyor ama bir türlü piyasaların olumsuz bakışını değiştiremiyor. Çünkü o kâğıtlar orada durmaya ve zehir yaymaya devam ediyor.
Bu aşamada ABD yönetiminin önünde iki seçenek bulunuyor: (1) Bankaları ve gerekirse bazı öteki mali kuruluşları kamulaştırmak ve bu kuruluşlara gerekli sermaye takviyesi yapmak, (2) Bir toksik varlıklar şirketi kurarak bu şirket eliyle banka ve öteki mali kuruluşlardaki değersiz kâğıtları alıp karşılığında bunlara uzun vadeli Hazine kâğıtları vermek. Bence doğrusu ikinci yoldur ama zaman ilerledikçe ve yanlış paket uygulamaları arttıkça ne yazık ki birinci yola girmekten başka çare kalmayacaktır. Bu tereddütler nedeniyle ben ABD’deki ve dolayısıyla da dünyadaki toparlanmanın sanıldığından daha uzun süreceğini düşünmeye başladım. Üstelik her ülkedeki yerel çözümler küresel sisteme daha çok zarar veriyor. ABD, koruyuculuğa dönerken dünyanın geri
kalanı da aynı eğilime giriyor ve zaten daralan dünya ticareti daha da daralmaya yüz tutuyor. Oysa küreselleşmenin kapitalizme kattığı yenilik daha çok ticaretin daha çok refah getireceği yaklaşımıydı. Şimdi bu terk ediliyor ve eski ikameci yaklaşım onun yerini almaya başlıyor.
Türkiye, her geçen gün biraz daha kaotik bir ekonomik ortama doğru sürüklenmeye devam ediyor. Bugüne kadarki söylemimiz ‘bu krizi bizim çıkarmadığımız’ söylemiydi. Oysa yakın geçmişe baktığımızda küresel kriz olmasa da bizi 2009’da bir krize gireceğimizin belirtileri net bir biçimde vardı. Sanayideki inanılmaz çöküşe, işsizlikteki rekor tırmanışa karşın hiçbir şey yapmadan duruyoruz. Bir yıl önce bu uyarıları yaptığımızda vergi indirimlerine giderek önlem alınmış olsaydı bu noktada olmayacaktık. Üç ay önce bile bir şeyler yapılabilir noktadaydı. Bugün ise artık oldukça geç kalmış bulunuyoruz. Şu ana kadar yapılan tek şey seçimi kazanmak için belediyelere para aktarmaktan ibaret. Ne çare ki, belediyelerin yaptığı kaldırım yatırımları ekonomiyi canlandırmaya yetecek nitelikte değil. Her şeyi seçimden sonraya erteleyerek 2009 yılını deflasyon yılına dönüştürmüş bulunuyoruz.
ABD, sorunun üzerine toksik kâğıtları sistem dışına çıkarma kararlılığıyla gitmediği sürece bu yıl deflasyon yaşanabilir. Ve eğer böyle bir gelişim olursa kendi sorunları nedeniyle Türkiye ekonomisi dünyada en ağır darbeyi alan ekonomi konumuna gelir.
Mahfi Eğilmez
Dünyadaki toparlanmanın çok daha uzun sürecek olmasının nedeni ABD’de krize karşı uygulanan önlemlerin yanlış yerlere odaklanması ve dünyanın her yanında geliştirilip uygulanan çözümlerin küresel değil yerel olmasıdır. ABD’deki krizin temel nedeni banka ve diğer mali kuruluşların aktifinde bulunan değersiz kâğıtlardır (bunlara toksik ya da zehirli varlıklar deniyor.) Bu kâğıtlar sağlam kâğıtlarla değiştirilmediği sürece mali kuruluşların toparlanmasına olanak bulunmamaktadır. Miktarı karşılaştırılamaz olsa da ben bunları bizde 2001 yılında kamu bankalarında birikmiş ödenmemiş görev zararlarına benzetiyorum. Nasıl ki bizdeki çözüm bunların karşılığında uzun vadeli Hazine kâğıtları verildiyse ABD’de de bu toksik kâğıtların bu tür Hazine kâğıtlarıyla değiştirilmesi gerekiyor. Bu operasyonu vergi mükellefine anlatmak mümkün olmadığı için ABD, sürekli olarak büyük miktarlı paketler açıyor ama bir türlü piyasaların olumsuz bakışını değiştiremiyor. Çünkü o kâğıtlar orada durmaya ve zehir yaymaya devam ediyor.
Bu aşamada ABD yönetiminin önünde iki seçenek bulunuyor: (1) Bankaları ve gerekirse bazı öteki mali kuruluşları kamulaştırmak ve bu kuruluşlara gerekli sermaye takviyesi yapmak, (2) Bir toksik varlıklar şirketi kurarak bu şirket eliyle banka ve öteki mali kuruluşlardaki değersiz kâğıtları alıp karşılığında bunlara uzun vadeli Hazine kâğıtları vermek. Bence doğrusu ikinci yoldur ama zaman ilerledikçe ve yanlış paket uygulamaları arttıkça ne yazık ki birinci yola girmekten başka çare kalmayacaktır. Bu tereddütler nedeniyle ben ABD’deki ve dolayısıyla da dünyadaki toparlanmanın sanıldığından daha uzun süreceğini düşünmeye başladım. Üstelik her ülkedeki yerel çözümler küresel sisteme daha çok zarar veriyor. ABD, koruyuculuğa dönerken dünyanın geri
kalanı da aynı eğilime giriyor ve zaten daralan dünya ticareti daha da daralmaya yüz tutuyor. Oysa küreselleşmenin kapitalizme kattığı yenilik daha çok ticaretin daha çok refah getireceği yaklaşımıydı. Şimdi bu terk ediliyor ve eski ikameci yaklaşım onun yerini almaya başlıyor.
Türkiye, her geçen gün biraz daha kaotik bir ekonomik ortama doğru sürüklenmeye devam ediyor. Bugüne kadarki söylemimiz ‘bu krizi bizim çıkarmadığımız’ söylemiydi. Oysa yakın geçmişe baktığımızda küresel kriz olmasa da bizi 2009’da bir krize gireceğimizin belirtileri net bir biçimde vardı. Sanayideki inanılmaz çöküşe, işsizlikteki rekor tırmanışa karşın hiçbir şey yapmadan duruyoruz. Bir yıl önce bu uyarıları yaptığımızda vergi indirimlerine giderek önlem alınmış olsaydı bu noktada olmayacaktık. Üç ay önce bile bir şeyler yapılabilir noktadaydı. Bugün ise artık oldukça geç kalmış bulunuyoruz. Şu ana kadar yapılan tek şey seçimi kazanmak için belediyelere para aktarmaktan ibaret. Ne çare ki, belediyelerin yaptığı kaldırım yatırımları ekonomiyi canlandırmaya yetecek nitelikte değil. Her şeyi seçimden sonraya erteleyerek 2009 yılını deflasyon yılına dönüştürmüş bulunuyoruz.
ABD, sorunun üzerine toksik kâğıtları sistem dışına çıkarma kararlılığıyla gitmediği sürece bu yıl deflasyon yaşanabilir. Ve eğer böyle bir gelişim olursa kendi sorunları nedeniyle Türkiye ekonomisi dünyada en ağır darbeyi alan ekonomi konumuna gelir.
Mahfi Eğilmez
Washington’da İsrail’e sarı kart, Türkiye’ye yeşil kart uygulaması...
Davos hatta daha öncesinde Gazze’deki kanlı gelişmeler sırasında başlayan ve Türk basınının kimi köşelerine düşen bir değerlendirme var; Tayyip Erdoğan hükümeti, Hamas yanlısı-İsrail karşıtı tutumu nedeniyle Washington’da büyük tepki topluyor. Ortadoğu’da yakın zamana dek oynadığı rolü kaybediyor.
Bu hususlara vurgu yapan tüm değerlendirmelerin açık ya da gizli bir mesajı da var: Washington, bu hükümetin ‘biletini kesme’ kararına varıyor.
Bu, bir değerlendirmeden de öteye, bazı çevrelerin içten temennisi. Böyle bir temenniye sahip olmakta kendilerince haklı da olabilirler.
Bizim işimiz temenni kısmıyla ilgili değil. Değerlendirmenin ne ölçüde isabetli olduğu ile ilgili.
O nedenle, o günlerden bu yana ısrarla değerlendirmenin yanlışlığı üzerinde duruyoruz. Görülenin (ve temenniye zemin teşkil eden durumun) aksine, Davos’tan bu yana Türkiye’nin Ortadoğu’daki konumu zayıflamak bir yana, ABD’nin Türkiye ile işbirliğine eskisine oranla daha fazla ihtiyaç duyacağı şekilde güçlenmiştir.
Bunun bir nedeni, Obama Amerika’sının Ortadoğu’dan Afganistan’a, İran’ı merkezine yerleştiren bir eksende, Bush Amerika’sına oranla farklı bir politika izleme eğiliminin ortaya çıkmış ve bu ‘yeni Amerikan politikası’nda Türkiye’ye hayli geniş bir yer bulunacağının anlaşılmasıdır.
Bu ‘gerçeği’, Obama’nın Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell’ın son Türkiye ziyaretinin ertesinde ve yeni Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın birkaç gün sonra Ankara’yı ziyaret edecek olmasından çıkartmak mümkündür. Bunun ipuçları, özellikle George Mitchell’in Türkiye hakkında özenle seçtiği sıfatlar sayesinde yeterince anlaşılabilecek şekilde verilmiştir.
***
Washington’da yeni kadro oluşumu ve bu arada ‘yeni siyaset’ şekillendirme çabaları dikkatle izlenirse, daha da fazla ipucu elde edilebilir. Obama yönetimi, gözü kapalı bir ‘İsrail yanlısı’ politika izlemekten çok uzak davranacağına ilişkin personel tercihlerinde bulunuyor. Örneğin, Amerikan politikasına yol gösteren ‘Ulusal İstihbarat Değerlendirmeleri’ni (NIE-National Intelligence Estimates) yayımlamakla ve 16 değişik istihbarat kuruluşunun raporlarını süzmekle görevli, ülkenin en önemli istihbarat değerlendirme kuruluşu Ulusal İstihbarat Konseyi’nin (National Intelligence Council) başına Charles Freeman’ı getirdi.
The National dergisi Obama’nın Charles Freeman tercihi için şöyle yazıyor:
“Eğer İsrail ve yandaşları Obama yönetimini kendi görüşleri doğrultusunda İran konusunda ikna etmeyi düşünüyor iseler, İsrail’in çıkarlarının mutlaka Amerika’nın çıkarlarıyla aynı olmadığına inanan kuşkucu, bağımsız düşünceli bir Ulusal İstihbarat Değerlendirmesi, onların bu amaçlarına pek yardımcı olmayacak. İsrail lobisinin bugüne dek Amerikan Ortadoğu politikasının esası haline getirmeye çalıştığı önce-İsrail konsensüsüne bağlı olmayan ve Ortadoğu analizlerinde dengeli, parlak bir diplomat ve analist olduğuna dair bir şöhreti bulunan Freeman’ın atanmasını, eski bir AIPAC (Amerika’daki resmi İsrail lobisi) yetkilisi Steve Rosen, ‘son derece can sıkıcı’ olarak niteledi.
Geçen ekim ayında Freeman, Başkan Bush’u ‘İsrail’e açık çek yazmak’la suçlamış, ‘bunun İsraillileri kendileri ve devletleri için uzun vadeli güvenlik elde etmeleri için zor tercihler yapmaktan alıkoyduğunu’ belirterek, ‘Amerika’nın adaletsizlikleri, sıkıntıları ve işgalin yol açtığı aşağılanmaları görmezden gelmesinin kimsenin yararına olmadığını’ belirtmişti.”
Washington’un yeni ve muhtemel Ortadoğu yaklaşımına ilişkin bir başka ilginç not ise Davos’un sorunlu moderatörü David Ignatius’un yazısından öğreniliyor. Gerçekte çok parlak bir gazeteci olan David Ignatius, Obama’nın İran konusunda en ziyadesiyle kulak verdiği kişinin Wilson Center adlı kuruluşun yöneticisi olan Lee Hamilton olduğunu duyuruyor ve onunla İran konusunda yaptığı görüşmeye köşesinde yer veriyor.
Lee Hamilton, eski Dışişleri Bakanı James Baker ile birlikte Bush yönetiminin ikinci dönemindeki ünlü ve muhalif ‘Irak Çalışma Grubu’nun eşbaşkanı idi. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin çok uzun yıllar başında bulanan Demokrat Lee Hamilton, Wilson Center’ın başına geldikten kısa bir sonra bendeniz de orada altı ay bulundum. Washing-
ton siyasetinin ‘bilge şahsiyeti’ olarak saygınlığının yakın tanığıyım.
Obama’nın Beyaz Saray’a yerleşmesinden sonra, yeni Başkan ile iki kez İran konuşan Lee Hamilton, “İranlılar ile diyalogdan yana olanlarımız, başarının derhal gelmeyeceği konusunda net olmalılar. Uzun bir süre, İranlılarla doğrudan ve süregelen bir diyalog gerekiyor” diyor ve bunu Sovyetler Birliği ile sürdürülen uzun süreli diplomaside gösterilen sabır ile karşılaştırıyor.
Hamilton’un Ignatius’a anlattığına göre, ‘başlangıç noktası’, İranlılara “İran halkına saygımızı ilan etmek, ABD politikasının bir aracı olarak rejim değişikliğini reddetmek, bir dizi konuya ilişkin diyaloğa girmek için imkânları arattırmak, İran’ın güvenlik kaygılarını ve sivil nükleer güce erişme hakkını kabul etmek”ten geçiyor. Lee Hamilton, Obama’nın bu tür bir görüşmeyi ‘önşartsız’ olarak istediğini de vurguluyor.
Hamilton, ‘temasların nasıl başlayacağı’na ilişkin olarak ise, ilk adımın ‘arka kapıdan’ ve ‘Başkan tarafından yetkilendirilen gizli görüşmeler’ olması gerektiğinin altını çiziyor. Bunun hazırlıklarının başlamış olduğuna hükmedebilirsiniz. Haritaya bakılınca, Türkiye’nin bu ‘süreç’teki ‘yapıcı işlevi’ne de hükmetmek kolay olabilir.
Lee Hamilton, Obama’nın İran nükleer programı konusunda üç seçeneği bulunduğuna işaret ederek bunları şöyle sıralıyor:
1. Statükoyu ve dolayısıyla İran’ın bombaya ulaşmasının kaçınılmazlığını kabullenmek;
2. Bunu engellemek için askeri saldırıya geçmek;
3. Diplomasi yoluyla çaba göstermek.
Üçüncü seçeneğin ‘tercih edilen seçenek’ olduğunu belirten Lee Hamilton, bununla birlikte ‘bir anlaşmaya varacak sürecin çok zor olduğu’nun da altını çiziyor.
Ama, ne kadar zor olursa olsun, bir ‘süreç’, böyle ‘diplomatik bir süreç’ Türkiye’nin de birinci tercihi ve içinde rol de alabileceği bir gelişme.
****
Gelelim Hamas konusuna. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın George Mitchell ile görüşmesinde ‘Washington Ortadoğu barışında ilerleme kaydetmek için sürece Hamas’ın da dahil edilmesi gerektiğini’ söylediği biliniyor.
Amerikalılar bunu duyduklarında acaba dehşete mi kapıldılar?
Pek sayılmaz. Tayyip Erdoğan-George Mitchell görüşmesinde bulunan bir Türk yetkilisinin Reuters’e söyledikleri şöyle: “Hamas’ın yöntemlerini tasvip etmemekle beraber, Hamas’ın barış sürecinden dışlanmaması ve (Filistin) siyasi sistem ile barış sürecine entegre edilmesi gereğini düşünüyoruz.”
Bu, Amerika’ya en yakın konumda bulunan İngiltere’nin Dışişleri Bakanı David Miliband’ın da görüşü. Reuters, Miliband’ın ‘Hamas ile konuşmanın yapılması gerekli doğru bir şey’ olduğunu söylediğini haber veriyor. Zaten Ortadoğu Dörtlüsü’nün (ABD, AB, BM, Rusya) Özel Temsilcisi Tony Blair’in ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de düşünceleri bu yönde.
Bir özel not daha: Ankara’da çok önemli bir Batılı ülkenin büyükelçisi, geçenlerde kendisine ‘Tayyip Erdoğan Davos’ta dilini ısırmalıydı’ diyen bir meslektaşımıza onu şaşırtan şu karşılığı vermiş, ‘Bazen ısırmaması daha iyi oldu denebilir!’
Türkiye’nin, bir başka deyimle mevcut hükümetin, Ortadoğu’daki ‘manevra alanı’ yakın gelecek itibarıyla ABD ve AB nezdinde sanılandan daha geniş.
Değerlendirmeleri bir gözünüzle Washington’u, diğer gözünüzle bölgeyi izleyerek yaparsanız; temennilerinizi de gerçekçi ölçülere çeker ve ona göre bir ‘gerçekçi gelecek planlaması’ yapabilirsiniz.
Cengiz Çandar
Bu hususlara vurgu yapan tüm değerlendirmelerin açık ya da gizli bir mesajı da var: Washington, bu hükümetin ‘biletini kesme’ kararına varıyor.
Bu, bir değerlendirmeden de öteye, bazı çevrelerin içten temennisi. Böyle bir temenniye sahip olmakta kendilerince haklı da olabilirler.
Bizim işimiz temenni kısmıyla ilgili değil. Değerlendirmenin ne ölçüde isabetli olduğu ile ilgili.
O nedenle, o günlerden bu yana ısrarla değerlendirmenin yanlışlığı üzerinde duruyoruz. Görülenin (ve temenniye zemin teşkil eden durumun) aksine, Davos’tan bu yana Türkiye’nin Ortadoğu’daki konumu zayıflamak bir yana, ABD’nin Türkiye ile işbirliğine eskisine oranla daha fazla ihtiyaç duyacağı şekilde güçlenmiştir.
Bunun bir nedeni, Obama Amerika’sının Ortadoğu’dan Afganistan’a, İran’ı merkezine yerleştiren bir eksende, Bush Amerika’sına oranla farklı bir politika izleme eğiliminin ortaya çıkmış ve bu ‘yeni Amerikan politikası’nda Türkiye’ye hayli geniş bir yer bulunacağının anlaşılmasıdır.
Bu ‘gerçeği’, Obama’nın Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell’ın son Türkiye ziyaretinin ertesinde ve yeni Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın birkaç gün sonra Ankara’yı ziyaret edecek olmasından çıkartmak mümkündür. Bunun ipuçları, özellikle George Mitchell’in Türkiye hakkında özenle seçtiği sıfatlar sayesinde yeterince anlaşılabilecek şekilde verilmiştir.
***
Washington’da yeni kadro oluşumu ve bu arada ‘yeni siyaset’ şekillendirme çabaları dikkatle izlenirse, daha da fazla ipucu elde edilebilir. Obama yönetimi, gözü kapalı bir ‘İsrail yanlısı’ politika izlemekten çok uzak davranacağına ilişkin personel tercihlerinde bulunuyor. Örneğin, Amerikan politikasına yol gösteren ‘Ulusal İstihbarat Değerlendirmeleri’ni (NIE-National Intelligence Estimates) yayımlamakla ve 16 değişik istihbarat kuruluşunun raporlarını süzmekle görevli, ülkenin en önemli istihbarat değerlendirme kuruluşu Ulusal İstihbarat Konseyi’nin (National Intelligence Council) başına Charles Freeman’ı getirdi.
The National dergisi Obama’nın Charles Freeman tercihi için şöyle yazıyor:
“Eğer İsrail ve yandaşları Obama yönetimini kendi görüşleri doğrultusunda İran konusunda ikna etmeyi düşünüyor iseler, İsrail’in çıkarlarının mutlaka Amerika’nın çıkarlarıyla aynı olmadığına inanan kuşkucu, bağımsız düşünceli bir Ulusal İstihbarat Değerlendirmesi, onların bu amaçlarına pek yardımcı olmayacak. İsrail lobisinin bugüne dek Amerikan Ortadoğu politikasının esası haline getirmeye çalıştığı önce-İsrail konsensüsüne bağlı olmayan ve Ortadoğu analizlerinde dengeli, parlak bir diplomat ve analist olduğuna dair bir şöhreti bulunan Freeman’ın atanmasını, eski bir AIPAC (Amerika’daki resmi İsrail lobisi) yetkilisi Steve Rosen, ‘son derece can sıkıcı’ olarak niteledi.
Geçen ekim ayında Freeman, Başkan Bush’u ‘İsrail’e açık çek yazmak’la suçlamış, ‘bunun İsraillileri kendileri ve devletleri için uzun vadeli güvenlik elde etmeleri için zor tercihler yapmaktan alıkoyduğunu’ belirterek, ‘Amerika’nın adaletsizlikleri, sıkıntıları ve işgalin yol açtığı aşağılanmaları görmezden gelmesinin kimsenin yararına olmadığını’ belirtmişti.”
Washington’un yeni ve muhtemel Ortadoğu yaklaşımına ilişkin bir başka ilginç not ise Davos’un sorunlu moderatörü David Ignatius’un yazısından öğreniliyor. Gerçekte çok parlak bir gazeteci olan David Ignatius, Obama’nın İran konusunda en ziyadesiyle kulak verdiği kişinin Wilson Center adlı kuruluşun yöneticisi olan Lee Hamilton olduğunu duyuruyor ve onunla İran konusunda yaptığı görüşmeye köşesinde yer veriyor.
Lee Hamilton, eski Dışişleri Bakanı James Baker ile birlikte Bush yönetiminin ikinci dönemindeki ünlü ve muhalif ‘Irak Çalışma Grubu’nun eşbaşkanı idi. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin çok uzun yıllar başında bulanan Demokrat Lee Hamilton, Wilson Center’ın başına geldikten kısa bir sonra bendeniz de orada altı ay bulundum. Washing-
ton siyasetinin ‘bilge şahsiyeti’ olarak saygınlığının yakın tanığıyım.
Obama’nın Beyaz Saray’a yerleşmesinden sonra, yeni Başkan ile iki kez İran konuşan Lee Hamilton, “İranlılar ile diyalogdan yana olanlarımız, başarının derhal gelmeyeceği konusunda net olmalılar. Uzun bir süre, İranlılarla doğrudan ve süregelen bir diyalog gerekiyor” diyor ve bunu Sovyetler Birliği ile sürdürülen uzun süreli diplomaside gösterilen sabır ile karşılaştırıyor.
Hamilton’un Ignatius’a anlattığına göre, ‘başlangıç noktası’, İranlılara “İran halkına saygımızı ilan etmek, ABD politikasının bir aracı olarak rejim değişikliğini reddetmek, bir dizi konuya ilişkin diyaloğa girmek için imkânları arattırmak, İran’ın güvenlik kaygılarını ve sivil nükleer güce erişme hakkını kabul etmek”ten geçiyor. Lee Hamilton, Obama’nın bu tür bir görüşmeyi ‘önşartsız’ olarak istediğini de vurguluyor.
Hamilton, ‘temasların nasıl başlayacağı’na ilişkin olarak ise, ilk adımın ‘arka kapıdan’ ve ‘Başkan tarafından yetkilendirilen gizli görüşmeler’ olması gerektiğinin altını çiziyor. Bunun hazırlıklarının başlamış olduğuna hükmedebilirsiniz. Haritaya bakılınca, Türkiye’nin bu ‘süreç’teki ‘yapıcı işlevi’ne de hükmetmek kolay olabilir.
Lee Hamilton, Obama’nın İran nükleer programı konusunda üç seçeneği bulunduğuna işaret ederek bunları şöyle sıralıyor:
1. Statükoyu ve dolayısıyla İran’ın bombaya ulaşmasının kaçınılmazlığını kabullenmek;
2. Bunu engellemek için askeri saldırıya geçmek;
3. Diplomasi yoluyla çaba göstermek.
Üçüncü seçeneğin ‘tercih edilen seçenek’ olduğunu belirten Lee Hamilton, bununla birlikte ‘bir anlaşmaya varacak sürecin çok zor olduğu’nun da altını çiziyor.
Ama, ne kadar zor olursa olsun, bir ‘süreç’, böyle ‘diplomatik bir süreç’ Türkiye’nin de birinci tercihi ve içinde rol de alabileceği bir gelişme.
****
Gelelim Hamas konusuna. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın George Mitchell ile görüşmesinde ‘Washington Ortadoğu barışında ilerleme kaydetmek için sürece Hamas’ın da dahil edilmesi gerektiğini’ söylediği biliniyor.
Amerikalılar bunu duyduklarında acaba dehşete mi kapıldılar?
Pek sayılmaz. Tayyip Erdoğan-George Mitchell görüşmesinde bulunan bir Türk yetkilisinin Reuters’e söyledikleri şöyle: “Hamas’ın yöntemlerini tasvip etmemekle beraber, Hamas’ın barış sürecinden dışlanmaması ve (Filistin) siyasi sistem ile barış sürecine entegre edilmesi gereğini düşünüyoruz.”
Bu, Amerika’ya en yakın konumda bulunan İngiltere’nin Dışişleri Bakanı David Miliband’ın da görüşü. Reuters, Miliband’ın ‘Hamas ile konuşmanın yapılması gerekli doğru bir şey’ olduğunu söylediğini haber veriyor. Zaten Ortadoğu Dörtlüsü’nün (ABD, AB, BM, Rusya) Özel Temsilcisi Tony Blair’in ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de düşünceleri bu yönde.
Bir özel not daha: Ankara’da çok önemli bir Batılı ülkenin büyükelçisi, geçenlerde kendisine ‘Tayyip Erdoğan Davos’ta dilini ısırmalıydı’ diyen bir meslektaşımıza onu şaşırtan şu karşılığı vermiş, ‘Bazen ısırmaması daha iyi oldu denebilir!’
Türkiye’nin, bir başka deyimle mevcut hükümetin, Ortadoğu’daki ‘manevra alanı’ yakın gelecek itibarıyla ABD ve AB nezdinde sanılandan daha geniş.
Değerlendirmeleri bir gözünüzle Washington’u, diğer gözünüzle bölgeyi izleyerek yaparsanız; temennilerinizi de gerçekçi ölçülere çeker ve ona göre bir ‘gerçekçi gelecek planlaması’ yapabilirsiniz.
Cengiz Çandar
Keser döndü, sap döndü zaten...
En son, malum medya grubunun ana haberdeki gönüllü Ergenekon sözcüsü söyledi. ‘Gün gelir hesap döner, keser döner sap döner’ diyerek tehdit etti. İfade biçimi pek ustalıklı sayılmazdı; hatta kendisini fazlasıyla ele verir türdendi ama kendi lisanınca, yarın ilk fırsatta intikam alacaklarının mesajını verdi.
Biraz daha açalım... Malum şahıs gibi, malum medya grubunun malum yazar-çizeri, idarecisi, tetikçisi vs. Ergenekon soruşturması münasebetiyle arada bir o tehdidi savurmaktadırlar.
Demek istemektedirler ki, ‘Ergenekon’dan da, medyaya vergi cezası kesmekten de bir şey çıkmaz. Yakında işler de tersine döner, iktidar zayıflar biz de o zaman bugün bu işleri yapanlardan ve destekleyenlerden hesap sorarız.’
Benzer tavır, CHP lideri Baykal’da ve Ergenekon tutuklularında da görülüyor. Sesi gür ama gücü şüpheli bir ittifak... Baykal kürsüden, malum ittifak da gazete köşelerinden ısrarla aynı iki mesaja vurgu yapıyor:
1-) Ergenekon fasa-fisodur.
2-) Keser dönecek sap dönecek, hesap dönecektir.
Bu müthiş analizin temelinde, ‘AK Parti geçicidir. Tayyip Erdoğan’a ne oluyor da sistemin temel sorunlarına el atıyor. Gladyo’yu çözüyor, anayasayı değiştirmeye kalkıyor veya sistemin en güçlü unsuru olan malum medyayı karşısına almaya cesaret ediyor’ analizi yatmaktadır.
Daha açık ifadeyle ‘Biz ne iktidarlar gördük, senin de sonun yakındır’ diye düşünmektedirler.
Bu düşünceye o kadar güçlü bir imanla bağlandılar ki 22 Temmuz’dan CHP-MHP-DP koalisyonu çıkacağını zannettiler; olmadı AK Parti’nin kapatılıp, Erdoğan’ın yasaklanacağını böylelikle her şeyin düzeleceğini varsaydılar; o da olmadı hükümetin ekonomik kriz sayesinde çekip gideceğine yöneldiler. Malum grubun malum iki televizyon kanalının, ekonomik krizi anlatmak için her akşam bıkmadan usanmadan yayınladıkları ilkokul müsameresi düzeyindeki kurgu haberlerinin tek sebebi budur. Kriz çıksın, ülke batsın ve hükümet gitsin...
Bütün tahminleri karavanaya çıkan bir grubun hala ‘merkez medya’ olarak anılması bir başka garabettir. En az, 28 Şubat’ın bütün aktörleri tasfiye edilmişken, medyadaki işbirlikçilerin hala işbaşında olması kadar garabet...
Garabet bu kadar fazla olunca tehditleri de garip karşılamamak lazımdır. Keser döner sap döner de derler, ellerine fırsat geçince intikam alacaklarını söyleme cesareti de bulurlar.
Anlamadıkları şey; keserin, sapın ve hesabın zaten dönmüş olduğudur. Türkiye, her alanda muazzam, sarsıcı, geri dönüşsüz bir değişim yoluna girmiştir. İçeride ve dışarıda... Değişimin AK Parti’yle de doğrudan ilgisi yok üstelik; değişimin omurgasında toplumun kendisi var.
Bu ülke, darbe müteşebbislerinin, yandaşlarının, bu hevesle banka hortumlamayı, zenginleşmeyi alışkanlık haline getirenlerin, Ergenekon-Gladyo egemenliğinin, apoletli-apoletsiz dokunulmazlıkların Türkiye’si değil artık. Faili meçhullerin olağan görüldüğü, faili malumların küstahlıkla hüküm sürdüğü bir ülke de değil.
Toplumun karşı karşıya bulunduğu tercih budur. Susurlukların, Ergenekonların, medya terörünün hakim olduğu Türkiye ile Avrupa Birliği’ne doğru ilerleyen demokrat Türkiye...
İkisinden biri.
‘Keser dönsün de eski güzel günlere dönelim’ diye heves edenlerin canı sıkılacak ama bir daha da o Türkiye olmayacak. Çünkü, birçok kötü özelliğine rağmen, Türk toplumunun geriye dönmemek gibi gayet güzel bir huyu vardır.
Beklemek belki bazen bir yöntemdir ama umut varsa.
Dolayısıyla, hayat böyle geçmez... Bu günlerin geçeceği ve eskisi gibi her yerde kolaylıkla cirit atılacağını ummakla ömür bitmez.
Keseri sapı karıştıranların gerçekle yüzleşmelerinde acil fayda vardır.
Mustafa Karaalioğlu
Biraz daha açalım... Malum şahıs gibi, malum medya grubunun malum yazar-çizeri, idarecisi, tetikçisi vs. Ergenekon soruşturması münasebetiyle arada bir o tehdidi savurmaktadırlar.
Demek istemektedirler ki, ‘Ergenekon’dan da, medyaya vergi cezası kesmekten de bir şey çıkmaz. Yakında işler de tersine döner, iktidar zayıflar biz de o zaman bugün bu işleri yapanlardan ve destekleyenlerden hesap sorarız.’
Benzer tavır, CHP lideri Baykal’da ve Ergenekon tutuklularında da görülüyor. Sesi gür ama gücü şüpheli bir ittifak... Baykal kürsüden, malum ittifak da gazete köşelerinden ısrarla aynı iki mesaja vurgu yapıyor:
1-) Ergenekon fasa-fisodur.
2-) Keser dönecek sap dönecek, hesap dönecektir.
Bu müthiş analizin temelinde, ‘AK Parti geçicidir. Tayyip Erdoğan’a ne oluyor da sistemin temel sorunlarına el atıyor. Gladyo’yu çözüyor, anayasayı değiştirmeye kalkıyor veya sistemin en güçlü unsuru olan malum medyayı karşısına almaya cesaret ediyor’ analizi yatmaktadır.
Daha açık ifadeyle ‘Biz ne iktidarlar gördük, senin de sonun yakındır’ diye düşünmektedirler.
Bu düşünceye o kadar güçlü bir imanla bağlandılar ki 22 Temmuz’dan CHP-MHP-DP koalisyonu çıkacağını zannettiler; olmadı AK Parti’nin kapatılıp, Erdoğan’ın yasaklanacağını böylelikle her şeyin düzeleceğini varsaydılar; o da olmadı hükümetin ekonomik kriz sayesinde çekip gideceğine yöneldiler. Malum grubun malum iki televizyon kanalının, ekonomik krizi anlatmak için her akşam bıkmadan usanmadan yayınladıkları ilkokul müsameresi düzeyindeki kurgu haberlerinin tek sebebi budur. Kriz çıksın, ülke batsın ve hükümet gitsin...
Bütün tahminleri karavanaya çıkan bir grubun hala ‘merkez medya’ olarak anılması bir başka garabettir. En az, 28 Şubat’ın bütün aktörleri tasfiye edilmişken, medyadaki işbirlikçilerin hala işbaşında olması kadar garabet...
Garabet bu kadar fazla olunca tehditleri de garip karşılamamak lazımdır. Keser döner sap döner de derler, ellerine fırsat geçince intikam alacaklarını söyleme cesareti de bulurlar.
Anlamadıkları şey; keserin, sapın ve hesabın zaten dönmüş olduğudur. Türkiye, her alanda muazzam, sarsıcı, geri dönüşsüz bir değişim yoluna girmiştir. İçeride ve dışarıda... Değişimin AK Parti’yle de doğrudan ilgisi yok üstelik; değişimin omurgasında toplumun kendisi var.
Bu ülke, darbe müteşebbislerinin, yandaşlarının, bu hevesle banka hortumlamayı, zenginleşmeyi alışkanlık haline getirenlerin, Ergenekon-Gladyo egemenliğinin, apoletli-apoletsiz dokunulmazlıkların Türkiye’si değil artık. Faili meçhullerin olağan görüldüğü, faili malumların küstahlıkla hüküm sürdüğü bir ülke de değil.
Toplumun karşı karşıya bulunduğu tercih budur. Susurlukların, Ergenekonların, medya terörünün hakim olduğu Türkiye ile Avrupa Birliği’ne doğru ilerleyen demokrat Türkiye...
İkisinden biri.
‘Keser dönsün de eski güzel günlere dönelim’ diye heves edenlerin canı sıkılacak ama bir daha da o Türkiye olmayacak. Çünkü, birçok kötü özelliğine rağmen, Türk toplumunun geriye dönmemek gibi gayet güzel bir huyu vardır.
Beklemek belki bazen bir yöntemdir ama umut varsa.
Dolayısıyla, hayat böyle geçmez... Bu günlerin geçeceği ve eskisi gibi her yerde kolaylıkla cirit atılacağını ummakla ömür bitmez.
Keseri sapı karıştıranların gerçekle yüzleşmelerinde acil fayda vardır.
Mustafa Karaalioğlu
21. yüzyılın en önemli iki büyük projesi çöküyor!
21. yüzyıla ilişkin düşler acı verici şekilde yok oluyor. Yirmi yıl önce bugünü öngörmek mümkün müydü? Sovyetler çökmüş, yepyeni ve adil bir dünya kuruluyordu. Süper Amerika, zenginliği, refahı, adaleti, demokrasiyi yayacaktı. İnsanlık; iki dünya savaşı bir de Soğuk Savaş'ı içeren yüz yıl yılı geriden bırakıyor, parlak bir gelecek inşa ediliyordu. Hayallerin sınırı yoktu. Batılı yaşam tartı bütün dünyaya yayılacaktı. İmrenilen hayat tarzı Asya'nın, Afrika'nın ücra köşelerine kadar ulaşacaktı.
Her ne kadar birkaç yıl sonra bunun böyle olmayacağını anlasak da, her ne kadar bencilce politikaların nerelere ulaşacağını tahmin etsek de, her ne kadar açgözlü işgallerin bize nasıl bir gelecek hazırladığını öngörsek de, gerçeklerle yüzleşmemiz bugüne kaldı. 20 yıl sonraya. Dünyayı yeniden dizayn etmeye girişenlerin çaresizliklerini gördüğümüz günlere. Dünyaya şekil vermeyi, insanlığı kurtarmayı, yeryüzünü "adam etmeyi" planlayanlar, bakalım kendilerini kurtarmayı becerebilecekler mi?
Krizin siyasi sonuçlarına geleceğim yine. Amerika ve Avrupa'nın iki büyük projesi daha bugünden çöktü. Bu iki proje, dünyanın geleceğine ilişkin en köklü projeydi. Başkası da yoktu. Avrupa Birliği'nin genişleme perspektifi ile Amerika'nın küresel liderlik projesi ne hale geldi bakar mısınız!
İşgaller, enerji, projeleri, askeri güvenlik stratejileri, Ortadoğu'ya yerleşme, Orta Asya'ya yerleşme, Avrasya kuşağını kontrol etme, Doğu Avrupa'yı "Yeni Avrupa" olarak farklı bir güce dönüştürme, nüfuz alanı oluşturulacak bölgelerde haritaları yeniden çizme gibi örneklerle izlediğimiz ABD açılımı, daha doğrusu ABD'nin küresel yayılmacı hamleleri hızla geriliyor. Ortadoğu'yu demokratikleşme projesi çöktü. Ukrayna'dan Gürcistan'a ve Kırgızistan'a uzanan "Kadife Devrim" projeleri çöktü. Washington yirmi yıldır üzerine çalıştığı projelere ayıracak kaynak ve enerji bulamaz hale geldi. Bölgesel direnci yok sayanlar, krizin gazabına uğradı. Artık bu bölgeler, eskisi kadar ABD nüfuzunda olmayacak. Kendi hareket alanlarını daha kolay belirleyecek. Kendi yollarını daha özgür çizecek. Belki bölgesel sorunlara kendileri müdahale etmek zorunda kalacak. ABD desteğiyle gelecek hayali kuranlar yalnızlaşıyor.
Avrupa Birliği daha mı iyi durumda. AB genişleme perspektifine bakalım. Brüksel'deki kriz toplantısı her şeyi açıkça önümüze serdi. AB'nin merkez üyeleri, Batı Avrupa ülkeleri, sonraları kendilerine katılanlara hiç de cömert olmayacak. Eski Sovyet ülkelerini krize karşı yapayalnız bıraktılar. Şimdilik 190 milyar euro desteğe ihtiyacı olan, 300 milyara çıkması beklenen kriz önlemlerinde onlara destek vermeyecek. Çünkü Doğu Avrupa'nın çöküşü onları da çökertecek büyüklükte. "Yeniden Demir Perde" sözü boşuna söylenmiyor. Bu coğrafyada rejimlerin değişmesi, yeni iç gerginliklerin çıkması, devletlerin çökmesi ihtimali var. Öyleyse, Doğu Avrupa'nın çöküşüne karşı çaresiz kalan AB için nasıl bir gelecek söz konusu olabilir? Yıllardır üzerinde çalıştıkları, kaynak ve emek verdikleri bir büyük proje suya mı düşüyor? Nasıl oldu da bu kadar umut verdikleri ülkeleri bir çırpıda kendi başlarına bırakabildiler? Hem ABD'nin hem de AB'nin, Rusya ve diğer merkez güçlere karşı garnizon ülkelere dönüştürdüğü, imparatorluk projelerinin merkez bölgeleri olan bu ülkeler nasıl oluyor da yapayalnız bırakılıyor?
Elbette sadece AB ve ABD krizde değil. Elbette sadece Doğu Avrupa ülkeleri çöküşte değil. Latin Amerika'da. Ortadoğu'da, Asya'da kriz derin sarsıntılara yol açıyor, açmaya da devam edecek. Ama küresel sistemin ana aktörlerini hiç bu kadar çaresiz görmemiştik. Bu ilk kez oluyor. Mesela ABD'de mortgage tamamen çöktü. Otomobil endüstrisi çöküşün eğişinde. Finans sektörü devlet desteğiyle ayakta kalmaya çalışıyor. İşsizlik hızla tırmanıyor. ABD ekonomisi ürkütücü bir şekilde yeni bir döneme giriyor. Hemen bütün merkez ekonomileri benzer durumda. Bir çok ülkede şirketlerin değil devletlerin çöküşü tartışılıyor artık. İşte, bu gerçek bugün Doğu Avrupa'ya nasıl yansıyor, ABD ve AB'nin iki büyük stratejisini nasıl çökme aşamasına getiriyor görmeliyiz. Böyle bir okumayla krizin siyasal sonuçlarını öngörmeye çalışmalıyız.
Şimdi dünya ekonomisi için "Şok ve Dehşet" kararlar alınması isteniyor. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrası yapıldığı gibi. Ama görünen, merkez güçlerin oldukça isteksiz oluşu. Ciddi bir uluslararası irade söz konusu değil. AB'de birlik düşüncesi zayıflarken, yeni üyeler kaderleriyle baş başa bırakılırken ana aktörler de kendi içinde ayrışıyor. Mesela Almanya, bütün Avrupa ile çökmektense kendi yoluna çizmeye doğru gidiyor. Çünkü Almanya batarsa bütün Avrupa batacak. Bu, belki de AB içinde bir başka ortaklığı gündeme getirecek.
Şimdilik krizin uluslararası boyutta iki siyasi sonucu dikkatimizi çekiyor. Daha doğrusu iki kurban. AB'nin genişleme perspektifi ilk darbeyi yiyecek olanı. Diğeri ise ABD'nin küresel liderlik projeleri. Demokrasi, özgürlükler, çok kültürlülük, birlikte yaşama, klasik ittifak ilişkileri ağır yara alıyor. Devletlerin daha müdahaleci olacağı, ekonominin kontrol altına alınacağı, serbest piyasa sisteminin kısıtlanacağı bir dönem bu.
Bugünleri dikkatle izleyelim. AB genişlemesinin durmak üzere olduğunu, Washington merkezli dönüşüm projelerinin çöktüğünü, "Yeni Avrupa"nın çöktüğünü, merkez güçlerin hızla içeri çekilip kendi sorunlarına gömülmeye başladığını görelim.
İbrahim Karagül
Her ne kadar birkaç yıl sonra bunun böyle olmayacağını anlasak da, her ne kadar bencilce politikaların nerelere ulaşacağını tahmin etsek de, her ne kadar açgözlü işgallerin bize nasıl bir gelecek hazırladığını öngörsek de, gerçeklerle yüzleşmemiz bugüne kaldı. 20 yıl sonraya. Dünyayı yeniden dizayn etmeye girişenlerin çaresizliklerini gördüğümüz günlere. Dünyaya şekil vermeyi, insanlığı kurtarmayı, yeryüzünü "adam etmeyi" planlayanlar, bakalım kendilerini kurtarmayı becerebilecekler mi?
Krizin siyasi sonuçlarına geleceğim yine. Amerika ve Avrupa'nın iki büyük projesi daha bugünden çöktü. Bu iki proje, dünyanın geleceğine ilişkin en köklü projeydi. Başkası da yoktu. Avrupa Birliği'nin genişleme perspektifi ile Amerika'nın küresel liderlik projesi ne hale geldi bakar mısınız!
İşgaller, enerji, projeleri, askeri güvenlik stratejileri, Ortadoğu'ya yerleşme, Orta Asya'ya yerleşme, Avrasya kuşağını kontrol etme, Doğu Avrupa'yı "Yeni Avrupa" olarak farklı bir güce dönüştürme, nüfuz alanı oluşturulacak bölgelerde haritaları yeniden çizme gibi örneklerle izlediğimiz ABD açılımı, daha doğrusu ABD'nin küresel yayılmacı hamleleri hızla geriliyor. Ortadoğu'yu demokratikleşme projesi çöktü. Ukrayna'dan Gürcistan'a ve Kırgızistan'a uzanan "Kadife Devrim" projeleri çöktü. Washington yirmi yıldır üzerine çalıştığı projelere ayıracak kaynak ve enerji bulamaz hale geldi. Bölgesel direnci yok sayanlar, krizin gazabına uğradı. Artık bu bölgeler, eskisi kadar ABD nüfuzunda olmayacak. Kendi hareket alanlarını daha kolay belirleyecek. Kendi yollarını daha özgür çizecek. Belki bölgesel sorunlara kendileri müdahale etmek zorunda kalacak. ABD desteğiyle gelecek hayali kuranlar yalnızlaşıyor.
Avrupa Birliği daha mı iyi durumda. AB genişleme perspektifine bakalım. Brüksel'deki kriz toplantısı her şeyi açıkça önümüze serdi. AB'nin merkez üyeleri, Batı Avrupa ülkeleri, sonraları kendilerine katılanlara hiç de cömert olmayacak. Eski Sovyet ülkelerini krize karşı yapayalnız bıraktılar. Şimdilik 190 milyar euro desteğe ihtiyacı olan, 300 milyara çıkması beklenen kriz önlemlerinde onlara destek vermeyecek. Çünkü Doğu Avrupa'nın çöküşü onları da çökertecek büyüklükte. "Yeniden Demir Perde" sözü boşuna söylenmiyor. Bu coğrafyada rejimlerin değişmesi, yeni iç gerginliklerin çıkması, devletlerin çökmesi ihtimali var. Öyleyse, Doğu Avrupa'nın çöküşüne karşı çaresiz kalan AB için nasıl bir gelecek söz konusu olabilir? Yıllardır üzerinde çalıştıkları, kaynak ve emek verdikleri bir büyük proje suya mı düşüyor? Nasıl oldu da bu kadar umut verdikleri ülkeleri bir çırpıda kendi başlarına bırakabildiler? Hem ABD'nin hem de AB'nin, Rusya ve diğer merkez güçlere karşı garnizon ülkelere dönüştürdüğü, imparatorluk projelerinin merkez bölgeleri olan bu ülkeler nasıl oluyor da yapayalnız bırakılıyor?
Elbette sadece AB ve ABD krizde değil. Elbette sadece Doğu Avrupa ülkeleri çöküşte değil. Latin Amerika'da. Ortadoğu'da, Asya'da kriz derin sarsıntılara yol açıyor, açmaya da devam edecek. Ama küresel sistemin ana aktörlerini hiç bu kadar çaresiz görmemiştik. Bu ilk kez oluyor. Mesela ABD'de mortgage tamamen çöktü. Otomobil endüstrisi çöküşün eğişinde. Finans sektörü devlet desteğiyle ayakta kalmaya çalışıyor. İşsizlik hızla tırmanıyor. ABD ekonomisi ürkütücü bir şekilde yeni bir döneme giriyor. Hemen bütün merkez ekonomileri benzer durumda. Bir çok ülkede şirketlerin değil devletlerin çöküşü tartışılıyor artık. İşte, bu gerçek bugün Doğu Avrupa'ya nasıl yansıyor, ABD ve AB'nin iki büyük stratejisini nasıl çökme aşamasına getiriyor görmeliyiz. Böyle bir okumayla krizin siyasal sonuçlarını öngörmeye çalışmalıyız.
Şimdi dünya ekonomisi için "Şok ve Dehşet" kararlar alınması isteniyor. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrası yapıldığı gibi. Ama görünen, merkez güçlerin oldukça isteksiz oluşu. Ciddi bir uluslararası irade söz konusu değil. AB'de birlik düşüncesi zayıflarken, yeni üyeler kaderleriyle baş başa bırakılırken ana aktörler de kendi içinde ayrışıyor. Mesela Almanya, bütün Avrupa ile çökmektense kendi yoluna çizmeye doğru gidiyor. Çünkü Almanya batarsa bütün Avrupa batacak. Bu, belki de AB içinde bir başka ortaklığı gündeme getirecek.
Şimdilik krizin uluslararası boyutta iki siyasi sonucu dikkatimizi çekiyor. Daha doğrusu iki kurban. AB'nin genişleme perspektifi ilk darbeyi yiyecek olanı. Diğeri ise ABD'nin küresel liderlik projeleri. Demokrasi, özgürlükler, çok kültürlülük, birlikte yaşama, klasik ittifak ilişkileri ağır yara alıyor. Devletlerin daha müdahaleci olacağı, ekonominin kontrol altına alınacağı, serbest piyasa sisteminin kısıtlanacağı bir dönem bu.
Bugünleri dikkatle izleyelim. AB genişlemesinin durmak üzere olduğunu, Washington merkezli dönüşüm projelerinin çöktüğünü, "Yeni Avrupa"nın çöktüğünü, merkez güçlerin hızla içeri çekilip kendi sorunlarına gömülmeye başladığını görelim.
İbrahim Karagül
Pişkinler Müzesi
Aydın Menderes, Hüsamettin Cindoruk'un rahmetli Adnan Menderes'in Yassıada'da avukatlığını yaptığına dair galat-ı meşhuru tarihin çöp tenekesine gönderiverdi.
Cindoruk için şunları söyledi, Aydın Bey:
“Adnan Menderes'in avukatı olarak tanıtıldığı durumlarda sessiz kalmış, bunu tekzip etmemiş adeta kendisinin böyle tanıtılmasından pişkince bir memnuniyet duymuştur.”
Bu ifadeler, siyaset dünyamızın duvarlarında çerçeveletilmiş “Yağlıboya” Cindoruk Portresi'nin doğru yorumlanmasına yardımcı olacak niteliktedir.
Cindoruk, yıllar yılı kamuflaj elbisesi giymiş bir politik simadır. “27 Mayıs darbesine karşı çıkmış” ama 28 Şubat'a sıkı destek vermiş bir siyasetçinin “Statüko” tarafından hangi rollerde istihdam edildiğidir, önemli olan…
Hüsamettin Bey, Adnan Menderes'in avukatı değildi; ancak unutmayalım rahmetli Hasan Polatkan'ın avukatıydı.
Yani, finaldeki kararları önceden yazılmış, kurgusal “Yassıada Mahkemesi” adlı derin gösteri için ayarlanmış rollerden biri de onundu.
Bu durum, Hüsamettin Cindoruk'un Statüko'nun hizmetinde koşturmaya “genç yaşta” başlamış olduğunu gösteriyor.
*
Cindoruk ve üstadı Demirel, rahmetli Menderes'in siyasi mirasını tepe tepe kullanmış, her fırsatta istismar etmiş politikacılardır. Sağ-muhafazakar seçmeni efsunlamak için kendilerine verilen rolü yıllarca “başarıyla” oynadılar, itina ile yutturdular…
Gayet tabii, bu konuda en mahir olan, “en baba narkozcu” Demirel'di.
Demirel, Cindoruk ve Yılmaz -kimi zaman senaryo gereği çatışmış olsalar da- aynı derin bağın mahsulüdürler. Bilenler zaten farkındaydı da; bu üç ismin aslında “aynı kişi” oldukları 28 Şubat darbesindeki başat rolleriyle ortaya çıktı.
'Poker Surat' Mesut Yılmaz, Özal'ın ANAP'ında başından beri Statüko'nun “Truva Atı” idi.
Hüsamettin Cindoruk, “Demirel Özal'da yanıldı, Çiller ise benim hatamdı” diye konuşmuştu. (Akşam, 4 Ocak'09)
O röportajda, “Demirel'in tarihi yanılgısı Özal'ı müsteşar yapmasıdır” diyor, Hüsamettin Bey…
Bu cümle, ilk bakışta pekala Demirel'in siyasi eleştirisi olarak görülebilir. Acaba, sadece öyle mi?
Cindoruk'un bilinçaltı bu cümlede sahne alıyor:
Aradan yıllar geçtikten sonra daima hizmetinde bulunduğunuz “Statüko Hesabına” bir muhasebe yaparsanız; “Defansın arkasına sürpriz koşu yapan ve tarihi golü atan oyuncunun Turgut Özal olduğunu” görmeniz hiç de zor olmaz!
Cindoruk'un açıkça söylemediği hayati husus budur.
*
Hüsamettin Cindoruk, 1993'te DYP Kongresi'nde aday olsaydı muhtemelen Tansu Çiller'in siyasi kariyeri başlarda bitecekti. “Çiller yanılgısı” dediği hadise ile “aday olmamasını” kast ediyor, Cindoruk…
Hüsamettin Bey'in aday olmayışına mazeret olarak ileri sürülen konular bu satırların yazarına hiçbir zaman inandırıcı gelmedi. Adeta “boş kaleye gol atacağı bir maça çıkarılmayışı” o dönemde kendisine Gizli Egemenler'ce Başbakanlık rolünün uygun görülmemiş olmasıyla mı alakalıydı, acaba?
*
Cindoruk, Çiller'i siyasetçi bile kabul etmiyor.
Demirel ise siyaset sahnesine paraşütle inmesine vesile olduğu Tansu Çiller'e -sonradan “pencereden atmayı aklından geçirecek kadar”- husumet duyar hale gelmişti.
Bütün bu siyasi çatışmalar, Demirel ve Cindoruk'u yıllarca istihdam etmiş olan gizli mekanizmanın, “vakti geldiğinde” Çiller'i oyuna dahil etmiş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor, elbette...
Tansu Çiller, siyasete girmeden önce Bedrettin Dalan'ın danışmanıydı. Ergenekon örgütüyle bağlantısı ortaya çıkan Dalan ABD'de, Türkiye'ye bir türlü dönemiyor.
Tansu Hanım, Mehmet Ağar'ın mahkemesinden hemen sonra “hava almak için” ABD'ye uçuvermişti.
Hepsi tesadüf tabii, bütün bunların…
Hüsamettin Cindoruk'un 367'nin avukatlığını yapması, “Gül benim Cumhurbaşkanım değil” demesi veya “28 Şubat'ı savunan” demeçler vermeye devam etmesi de öyle…
Tamer Korkmaz
Cindoruk için şunları söyledi, Aydın Bey:
“Adnan Menderes'in avukatı olarak tanıtıldığı durumlarda sessiz kalmış, bunu tekzip etmemiş adeta kendisinin böyle tanıtılmasından pişkince bir memnuniyet duymuştur.”
Bu ifadeler, siyaset dünyamızın duvarlarında çerçeveletilmiş “Yağlıboya” Cindoruk Portresi'nin doğru yorumlanmasına yardımcı olacak niteliktedir.
Cindoruk, yıllar yılı kamuflaj elbisesi giymiş bir politik simadır. “27 Mayıs darbesine karşı çıkmış” ama 28 Şubat'a sıkı destek vermiş bir siyasetçinin “Statüko” tarafından hangi rollerde istihdam edildiğidir, önemli olan…
Hüsamettin Bey, Adnan Menderes'in avukatı değildi; ancak unutmayalım rahmetli Hasan Polatkan'ın avukatıydı.
Yani, finaldeki kararları önceden yazılmış, kurgusal “Yassıada Mahkemesi” adlı derin gösteri için ayarlanmış rollerden biri de onundu.
Bu durum, Hüsamettin Cindoruk'un Statüko'nun hizmetinde koşturmaya “genç yaşta” başlamış olduğunu gösteriyor.
*
Cindoruk ve üstadı Demirel, rahmetli Menderes'in siyasi mirasını tepe tepe kullanmış, her fırsatta istismar etmiş politikacılardır. Sağ-muhafazakar seçmeni efsunlamak için kendilerine verilen rolü yıllarca “başarıyla” oynadılar, itina ile yutturdular…
Gayet tabii, bu konuda en mahir olan, “en baba narkozcu” Demirel'di.
Demirel, Cindoruk ve Yılmaz -kimi zaman senaryo gereği çatışmış olsalar da- aynı derin bağın mahsulüdürler. Bilenler zaten farkındaydı da; bu üç ismin aslında “aynı kişi” oldukları 28 Şubat darbesindeki başat rolleriyle ortaya çıktı.
'Poker Surat' Mesut Yılmaz, Özal'ın ANAP'ında başından beri Statüko'nun “Truva Atı” idi.
Hüsamettin Cindoruk, “Demirel Özal'da yanıldı, Çiller ise benim hatamdı” diye konuşmuştu. (Akşam, 4 Ocak'09)
O röportajda, “Demirel'in tarihi yanılgısı Özal'ı müsteşar yapmasıdır” diyor, Hüsamettin Bey…
Bu cümle, ilk bakışta pekala Demirel'in siyasi eleştirisi olarak görülebilir. Acaba, sadece öyle mi?
Cindoruk'un bilinçaltı bu cümlede sahne alıyor:
Aradan yıllar geçtikten sonra daima hizmetinde bulunduğunuz “Statüko Hesabına” bir muhasebe yaparsanız; “Defansın arkasına sürpriz koşu yapan ve tarihi golü atan oyuncunun Turgut Özal olduğunu” görmeniz hiç de zor olmaz!
Cindoruk'un açıkça söylemediği hayati husus budur.
*
Hüsamettin Cindoruk, 1993'te DYP Kongresi'nde aday olsaydı muhtemelen Tansu Çiller'in siyasi kariyeri başlarda bitecekti. “Çiller yanılgısı” dediği hadise ile “aday olmamasını” kast ediyor, Cindoruk…
Hüsamettin Bey'in aday olmayışına mazeret olarak ileri sürülen konular bu satırların yazarına hiçbir zaman inandırıcı gelmedi. Adeta “boş kaleye gol atacağı bir maça çıkarılmayışı” o dönemde kendisine Gizli Egemenler'ce Başbakanlık rolünün uygun görülmemiş olmasıyla mı alakalıydı, acaba?
*
Cindoruk, Çiller'i siyasetçi bile kabul etmiyor.
Demirel ise siyaset sahnesine paraşütle inmesine vesile olduğu Tansu Çiller'e -sonradan “pencereden atmayı aklından geçirecek kadar”- husumet duyar hale gelmişti.
Bütün bu siyasi çatışmalar, Demirel ve Cindoruk'u yıllarca istihdam etmiş olan gizli mekanizmanın, “vakti geldiğinde” Çiller'i oyuna dahil etmiş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor, elbette...
Tansu Çiller, siyasete girmeden önce Bedrettin Dalan'ın danışmanıydı. Ergenekon örgütüyle bağlantısı ortaya çıkan Dalan ABD'de, Türkiye'ye bir türlü dönemiyor.
Tansu Hanım, Mehmet Ağar'ın mahkemesinden hemen sonra “hava almak için” ABD'ye uçuvermişti.
Hepsi tesadüf tabii, bütün bunların…
Hüsamettin Cindoruk'un 367'nin avukatlığını yapması, “Gül benim Cumhurbaşkanım değil” demesi veya “28 Şubat'ı savunan” demeçler vermeye devam etmesi de öyle…
Tamer Korkmaz
2 Mart 2009 Pazartesi
Kapınıza bir buzdolabı gelirse...
29 Mart seçimlerine artık bir aydan az bir zaman kaldı. Ama seçimin sonuçlarından ümidini kesenler muhtemel yenilgi sonrasına bugünden hazırlar.
Sert kış günlerinde bedava kömür haberleriyle başlayan hazırlıklar, havalar ısınmaya başlayınca buzdolabı dağıtımı haberleriyle hızlandı. Bunların üzerine “listelerdeki ölü AKP’li seçmenler” haberlerini de ekleyince biriken mazeretler listesi seçimlerin olağan mağluplarını birkaç seçim daha avutmaya yeter. Tabii “Ah bu halk olmazsa biz bu seçimi açık ara alırdık” diyenlerin bu “satılık halkı” yönetme konusundaki karşılıksız aşkları bir gün bitmezse.
Bu “teselli haberleri”nden “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” gibi klasikler arasına girebilecek olanı hiç şüphesiz “AKP fakirlere kömür dağıttı, hava kirliliği bundan” manşetleriydi.
Sanki insanların soğuk kış günleri ısınmak için evlerinde doğalgazları vardı da sırf havayı kirletip, zenginlere hayatı zehir etmek için kömür yakıyorlardı gibi ancak kötücül, bencil bir 19. yüzyıl kapitalistinin elinden çıkmış olabilecek o manşetler az kalsın Türkiye’den bir Marx çıkaracaktı.
Yoksulların bu kadar aşağılandığı, halka cahil, satılık, eğitimsiz, bidon kafalı demenin milli spor olduğu bir ülkede ortaya çıkacak yerli bir Marx’ın kısa sürede memleket siyaseti üzerinde hayalet gibi dolaşıp, bir süre sonra da Lenin’ini, öncü partisini bulup devrime yürüyeceğine şüphe yok.
Ama yine de unutmamak gerekir.
Komünist partisinin bedava kömürle havanın kirlenmesinden yakınıp “Bu kömür derhal dağıtılan evlerden toplatılmalıdır. Yurttaşlarımızın ücretsiz ısınma hakkı vardır. Ancak AKP’nin ülke insanımızın onuru ve hayatı ile oynamaya hakkı yoktur” diyerek suç duyurusunda bulunduğu bir ülkeden bahsetmekteyiz.
Sosyal demokrat partisinin Anayasa Mahkemesi’ni kapılarını kırıp zavallı öğrencilerin üç kuruşluk burslarını kestiği bir ülkeden.
DİSK Başkanı’nın çıkıp “Buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtarak değil, gerçekten işsiz olanlara iş bulmakla yükümlü olan hükümet kendisine seçim yatırımı yapmak için kasayı açtı. Hükümetin seçim öncesi nasıl bir politikayla toplumdan oy almaya çalıştığı belli. Buna karşı mücadele etmek boynumuzun borcu” diye açıklama yaptığı bir ülkeden.
Komünistinin bile “bu fakirlerin kömürleri yüzünden havamız bozuluyor” gibi küçük burjuva dertleri olan bir ülkede, en büyük radikalizmin “Soğuktan don ama AKP’ye oyunu verme” olduğu bir ülkede Marx derdini biraz zor anlatır doğrusu.
Evet, bir hükümetin görevi yardım etmek değil, iş imkânları yaratmak, kalıcı sosyal politikalar üretmektir.
Ama Allah aşkına bir komünist partinin, bir sosyal demokrat partinin, bir devrimci sendikanın işi midir eşitsizliğin kol gezdiği bir yerde yoksullara dağıtılmış üç torba kömürün, üç kuruş paranın, bir buzdolabının peşine düşmek, işi gücü bırakıp kendini bu yardımlarla mücadeleye adamak?
Dünyada bu “popülizm avcılığını” sağ partiler yapar. Ama bizde bu işler, laiklik, Kemalizm aşkı, AKP düşmanlığından gözü dönmüş bazı sol partilere, sol sendikalara kaldı.
Halbuki normal ülkelerde bir solcu siyasetini ve ahlakını “Laiklik elden gidecek mi” diye değil, düzenin çarpıklığını ve eşitsizliklerini görerek kurar. Ahlaki hüküm verirken de sınıfsal çelişkileri, adil bölüşümü gözetir.
Mesela şöyle düşünür;
2009 yılında bu ülkede bir eve hâlâ buzdolabı girmediyse, suç, evinde yıllardır buzdolabı kullanan, sekizinci buzdolabını değiştirmiş olan herkesindir. Yüz binlerce buzdolabı, dükkânlarda boş boş beklerken insanlığın bu faydalı icadından o evdekileri yararlandırmamak hepimizin utancıdır. Sistemin çarpıklığıdır. Biz berbat bir düzen, eşitsiz bir dünya kurduğumuz için o evde yemekler bozulmaktadır. En büyük suçlu ise devlettir. O suçlu devlet günün birinde bu suçundan dönüp o insanlara buzdolabı dağıtmışsa bu yardım değil, ancak gasp edilmiş bir hakkın iadesi olabilir. Bunun için bırakın o iktidara oy vermeyi teşekkür etmek bile o buzdolabını alanların ancak âlicenaplığı olabilir.
Ve bedava kömür yardımı almak zorunda kalmış birini şöyle teselli eder;
Soğuktan donuyorsunuz. Evinizde kömür sobasından başka da bir şey yok. Kriz çıkmış, işten atılmışsınız ya da zaten tam istihdam ülkesi olmayan bir ülkede yaşıyorsunuz, zaten işiniz de hiç olmamış. Bu sizin suçunuz değil, dünyada ısınmak için bu kadar imkân varken bunlardan bir tanesini bile size çok görenlerin suçudur. Günün birinde devlet elindeki milyonlarca torba kömürden evinizin önüne üç torba bırakmışsa bunun için ona oy vermeyi bırakın, edilmiş bir teşekkür bile ancak sizin kibarlığınıza verilebilir.
Yani siz bırakın bu laik gurur meselelerini, kapitalist ahlak anlayışlarını.
Geçen gün kapınıza bırakılan buzdolabınızdan çorbanızı çıkarın, bedava kömürle yanan sobanızın üstünde ısıtın. Ve o çorbayı size verdiği için sadece Allah’a şükredin. Oyunuzu da sizi en az aşağılayana verin.
Yıldıray Oğur
Sert kış günlerinde bedava kömür haberleriyle başlayan hazırlıklar, havalar ısınmaya başlayınca buzdolabı dağıtımı haberleriyle hızlandı. Bunların üzerine “listelerdeki ölü AKP’li seçmenler” haberlerini de ekleyince biriken mazeretler listesi seçimlerin olağan mağluplarını birkaç seçim daha avutmaya yeter. Tabii “Ah bu halk olmazsa biz bu seçimi açık ara alırdık” diyenlerin bu “satılık halkı” yönetme konusundaki karşılıksız aşkları bir gün bitmezse.
Bu “teselli haberleri”nden “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” gibi klasikler arasına girebilecek olanı hiç şüphesiz “AKP fakirlere kömür dağıttı, hava kirliliği bundan” manşetleriydi.
Sanki insanların soğuk kış günleri ısınmak için evlerinde doğalgazları vardı da sırf havayı kirletip, zenginlere hayatı zehir etmek için kömür yakıyorlardı gibi ancak kötücül, bencil bir 19. yüzyıl kapitalistinin elinden çıkmış olabilecek o manşetler az kalsın Türkiye’den bir Marx çıkaracaktı.
Yoksulların bu kadar aşağılandığı, halka cahil, satılık, eğitimsiz, bidon kafalı demenin milli spor olduğu bir ülkede ortaya çıkacak yerli bir Marx’ın kısa sürede memleket siyaseti üzerinde hayalet gibi dolaşıp, bir süre sonra da Lenin’ini, öncü partisini bulup devrime yürüyeceğine şüphe yok.
Ama yine de unutmamak gerekir.
Komünist partisinin bedava kömürle havanın kirlenmesinden yakınıp “Bu kömür derhal dağıtılan evlerden toplatılmalıdır. Yurttaşlarımızın ücretsiz ısınma hakkı vardır. Ancak AKP’nin ülke insanımızın onuru ve hayatı ile oynamaya hakkı yoktur” diyerek suç duyurusunda bulunduğu bir ülkeden bahsetmekteyiz.
Sosyal demokrat partisinin Anayasa Mahkemesi’ni kapılarını kırıp zavallı öğrencilerin üç kuruşluk burslarını kestiği bir ülkeden.
DİSK Başkanı’nın çıkıp “Buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtarak değil, gerçekten işsiz olanlara iş bulmakla yükümlü olan hükümet kendisine seçim yatırımı yapmak için kasayı açtı. Hükümetin seçim öncesi nasıl bir politikayla toplumdan oy almaya çalıştığı belli. Buna karşı mücadele etmek boynumuzun borcu” diye açıklama yaptığı bir ülkeden.
Komünistinin bile “bu fakirlerin kömürleri yüzünden havamız bozuluyor” gibi küçük burjuva dertleri olan bir ülkede, en büyük radikalizmin “Soğuktan don ama AKP’ye oyunu verme” olduğu bir ülkede Marx derdini biraz zor anlatır doğrusu.
Evet, bir hükümetin görevi yardım etmek değil, iş imkânları yaratmak, kalıcı sosyal politikalar üretmektir.
Ama Allah aşkına bir komünist partinin, bir sosyal demokrat partinin, bir devrimci sendikanın işi midir eşitsizliğin kol gezdiği bir yerde yoksullara dağıtılmış üç torba kömürün, üç kuruş paranın, bir buzdolabının peşine düşmek, işi gücü bırakıp kendini bu yardımlarla mücadeleye adamak?
Dünyada bu “popülizm avcılığını” sağ partiler yapar. Ama bizde bu işler, laiklik, Kemalizm aşkı, AKP düşmanlığından gözü dönmüş bazı sol partilere, sol sendikalara kaldı.
Halbuki normal ülkelerde bir solcu siyasetini ve ahlakını “Laiklik elden gidecek mi” diye değil, düzenin çarpıklığını ve eşitsizliklerini görerek kurar. Ahlaki hüküm verirken de sınıfsal çelişkileri, adil bölüşümü gözetir.
Mesela şöyle düşünür;
2009 yılında bu ülkede bir eve hâlâ buzdolabı girmediyse, suç, evinde yıllardır buzdolabı kullanan, sekizinci buzdolabını değiştirmiş olan herkesindir. Yüz binlerce buzdolabı, dükkânlarda boş boş beklerken insanlığın bu faydalı icadından o evdekileri yararlandırmamak hepimizin utancıdır. Sistemin çarpıklığıdır. Biz berbat bir düzen, eşitsiz bir dünya kurduğumuz için o evde yemekler bozulmaktadır. En büyük suçlu ise devlettir. O suçlu devlet günün birinde bu suçundan dönüp o insanlara buzdolabı dağıtmışsa bu yardım değil, ancak gasp edilmiş bir hakkın iadesi olabilir. Bunun için bırakın o iktidara oy vermeyi teşekkür etmek bile o buzdolabını alanların ancak âlicenaplığı olabilir.
Ve bedava kömür yardımı almak zorunda kalmış birini şöyle teselli eder;
Soğuktan donuyorsunuz. Evinizde kömür sobasından başka da bir şey yok. Kriz çıkmış, işten atılmışsınız ya da zaten tam istihdam ülkesi olmayan bir ülkede yaşıyorsunuz, zaten işiniz de hiç olmamış. Bu sizin suçunuz değil, dünyada ısınmak için bu kadar imkân varken bunlardan bir tanesini bile size çok görenlerin suçudur. Günün birinde devlet elindeki milyonlarca torba kömürden evinizin önüne üç torba bırakmışsa bunun için ona oy vermeyi bırakın, edilmiş bir teşekkür bile ancak sizin kibarlığınıza verilebilir.
Yani siz bırakın bu laik gurur meselelerini, kapitalist ahlak anlayışlarını.
Geçen gün kapınıza bırakılan buzdolabınızdan çorbanızı çıkarın, bedava kömürle yanan sobanızın üstünde ısıtın. Ve o çorbayı size verdiği için sadece Allah’a şükredin. Oyunuzu da sizi en az aşağılayana verin.
Yıldıray Oğur
1 Mart 2009 Pazar
Ne güzel darbecimizdin sen İsmail Hakkı Amca
En güzel darbeyi sen yaptın.
En iyi cuntayı sen kurdun.
En hızlı hükümeti sen devirdin.
İlk önce sen başlattın.
En önce sen yavaşlattın.
En uzağa sen gittin.
En çabuk da sen döndün.
Tamam, İsmail Hakkı Amca, peki, peki, anladık, sen öyle diyorsan öyle olmuştur.
Ne boşuna dil döküp kendini yoruyorsun, biz seni bilmiyor muyuz?
Sen 27 Mayıs’ta darbecilik yaparken bugün ortalıkta darbeci, Ergenekoncu diye gezenler, kısa pantolonla dolaşıyordu.
Sen 27 Mayıs’ta hapishaneye düşmüş “çocuk darbeci” Kemal Alemdaroğlu’nu arka kapıdan “Aferin, böyle devam” diyerek salmasan, şöyle hafifçe kulağını çekip “Bir daha seni darbelerde görmeyeyim, yürü git evine” desen bugün üniversitelerde çarşaf giymeyenlerin suratına kezzap atılıyordu.
12 Eylül’de senin komutanlık yaptığın Mamak’tan geçmemiş miydi, 28 Şubat günlerinde yanına gelip “Paşam iyi ki varsınız” diye teşekkür eden bazılarının yolu. O gün Mamak’ta o işkencelere izin vermeseydin bugün benim adım Vladimir, onların adı Natasha’ydı.
Asıl o 28 Şubat’ı nasıl yaptın be İsmail Hakkı Amca? O nasıl bir hükümet devirmekti öyle ya! Elinin tersiyle bir vurdun! Vallahi tereyağından kıl çeker gibiydi her şey, hiç şey anlamadık. Elin ne hafifmiş, hiç acıtmadın.
Sakın şimdi “Telekulaklardan başka kimse beni dinlemiyor” diye üzüleyim deme.
“Allende’yi devireyim mi diye Pinochet bana sordu, Yunan albaylar cuntayı kurarken benden fikir aldı” diye internete düşen konuşmalarını emekli kahvehanesinde anlatılmış avcı hikâyesi zannedip gülen bu yeni yetme nesil nereden bilecek?
Bir zamanlar İstanbul’un her yeri dutlukken, paraya para denilmezken, Bakırköy’den aşağısı dedeminken 40 yıllık Demireller, monşerlerin kralı Onur Öymenler senin gözünün içine bakıyor, doğum gününde Mesut Yılmazların altına sıfır model başbakanlık arabalarını çekiyordun.
Bugün senin telekulak dinlemelerini bile haber yapmayanlar, dün ağzından çıkan bir kelime için birbirlerini andıçlıyorlardı. Masrafını cebinden verip sırf onlar için Sincan’dan tankları bir kez daha geçirdiğin unutulur tabii. Ne yapacaksın insan bu, çiğ süt emmiş. Ama alnına ne yazdıysa o değil mi?
Boşuna dememişler darbe yap denize at balık bilmezse halik bilir diye.
Türkmenbaşı’dan 28 Şubat’a ‘aferin’
Şimdi hemen gazetelerin internet sitelerine giriyorsunuz. 1997’nin yaz aylarından itibaren gazetelerin köşe yazarları arşivlerini karıştırıyorsunuz. Ben elimizin altındaki cevheri anlamanız için iki yazı seçtim. 28 Şubat’ın aslında nasıl bir akıl tutulması olduğunu bu yazılardan daha iyi hiçbir şey anlatamaz herhalde.
***
Kendisinin ve aile fertlerinin adını günlere, aylara veren Saparmurat Türkmenbaşı Demirel’e 28 Şubat için bir tebrik mektubu gönderiyor. Ve bir yazar çıkıyor Türkmenbaşı’na dayanarak 28 Şubat sonrası kurulan hükümetin yurtdışından bir “Ara rejim hükümeti” gibi görülmediğini bize anlatmaya çalışıyor. Nasıl mı?
Biz de rahatladık
... Bunun hemen ardından gelen cümleler ise, Türkmenistan Cumhurbaşkanı’nın Refahyol Hükümeti’nin düşürülmesi ve ardından gelişen sürece nasıl baktığını gösteriyor:
Aziz kardeşim, Türkiye’deki demokratik sürecin istikrarlı biçimde gelişmesinden mutluluk duyuyorum, bu gelişmenin güvencesi sizsiniz. Bizler, Türkmenistan’da, özellikle bugün, Türk halkının menfaatlerini teminat altına alan ve kararlılığını ispat eden, Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasi felsefesinin ve devlet programının uygulanması konusunda kardeş Türkiye’nin gösterdiği başarıları izlemekten mutluluk duymaktayız.’’
Evet, Türkmenistan Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’deki yeni hükümete ve Refahyol’un düşüşünden sonraki sürece bakışı aynen böyle.
O yüzden, siz bazı çevrelerin bu hükümete, “dayatma hükümeti”, “ara rejim” modeli gibi sıfatlar yapıştırmaya çalışmasına bakmayın.
55’inci Hükümet’in dış dünya tarafından algılanışı budur.
(Ertuğrul Özkök -26 ağustos 1997- Hürriyet)
***
28 Şubat günlerinden seçtiğim ikinci yazı ise bir taraftan çağdaşlık idealleri, kadın hakları için darbeyi savunan ama öteki taraftan da bir kadın Başbakan’a kadınlığı üzerinden hakaret edebilmeyi başarmış usta bir isimden geliyor.
Şu haspaya bak
Aslında biz, bu hanımın kişilik gradosunu daha önce anlamalıydık, ama alımlı bir kadın olması mı, aydın bir kişi gibi görünmesi mi, sizinle işi varsa, fevkalade zarif bir üslupla konuşması mı... Her neyse... İtiraf edelim ki pek çoğumuz boşa bastık.
(Oktay Ekşi - 14 ağustos 1997 - Hürriyet)
Yıldıray Oğur
En iyi cuntayı sen kurdun.
En hızlı hükümeti sen devirdin.
İlk önce sen başlattın.
En önce sen yavaşlattın.
En uzağa sen gittin.
En çabuk da sen döndün.
Tamam, İsmail Hakkı Amca, peki, peki, anladık, sen öyle diyorsan öyle olmuştur.
Ne boşuna dil döküp kendini yoruyorsun, biz seni bilmiyor muyuz?
Sen 27 Mayıs’ta darbecilik yaparken bugün ortalıkta darbeci, Ergenekoncu diye gezenler, kısa pantolonla dolaşıyordu.
Sen 27 Mayıs’ta hapishaneye düşmüş “çocuk darbeci” Kemal Alemdaroğlu’nu arka kapıdan “Aferin, böyle devam” diyerek salmasan, şöyle hafifçe kulağını çekip “Bir daha seni darbelerde görmeyeyim, yürü git evine” desen bugün üniversitelerde çarşaf giymeyenlerin suratına kezzap atılıyordu.
12 Eylül’de senin komutanlık yaptığın Mamak’tan geçmemiş miydi, 28 Şubat günlerinde yanına gelip “Paşam iyi ki varsınız” diye teşekkür eden bazılarının yolu. O gün Mamak’ta o işkencelere izin vermeseydin bugün benim adım Vladimir, onların adı Natasha’ydı.
Asıl o 28 Şubat’ı nasıl yaptın be İsmail Hakkı Amca? O nasıl bir hükümet devirmekti öyle ya! Elinin tersiyle bir vurdun! Vallahi tereyağından kıl çeker gibiydi her şey, hiç şey anlamadık. Elin ne hafifmiş, hiç acıtmadın.
Sakın şimdi “Telekulaklardan başka kimse beni dinlemiyor” diye üzüleyim deme.
“Allende’yi devireyim mi diye Pinochet bana sordu, Yunan albaylar cuntayı kurarken benden fikir aldı” diye internete düşen konuşmalarını emekli kahvehanesinde anlatılmış avcı hikâyesi zannedip gülen bu yeni yetme nesil nereden bilecek?
Bir zamanlar İstanbul’un her yeri dutlukken, paraya para denilmezken, Bakırköy’den aşağısı dedeminken 40 yıllık Demireller, monşerlerin kralı Onur Öymenler senin gözünün içine bakıyor, doğum gününde Mesut Yılmazların altına sıfır model başbakanlık arabalarını çekiyordun.
Bugün senin telekulak dinlemelerini bile haber yapmayanlar, dün ağzından çıkan bir kelime için birbirlerini andıçlıyorlardı. Masrafını cebinden verip sırf onlar için Sincan’dan tankları bir kez daha geçirdiğin unutulur tabii. Ne yapacaksın insan bu, çiğ süt emmiş. Ama alnına ne yazdıysa o değil mi?
Boşuna dememişler darbe yap denize at balık bilmezse halik bilir diye.
Türkmenbaşı’dan 28 Şubat’a ‘aferin’
Şimdi hemen gazetelerin internet sitelerine giriyorsunuz. 1997’nin yaz aylarından itibaren gazetelerin köşe yazarları arşivlerini karıştırıyorsunuz. Ben elimizin altındaki cevheri anlamanız için iki yazı seçtim. 28 Şubat’ın aslında nasıl bir akıl tutulması olduğunu bu yazılardan daha iyi hiçbir şey anlatamaz herhalde.
***
Kendisinin ve aile fertlerinin adını günlere, aylara veren Saparmurat Türkmenbaşı Demirel’e 28 Şubat için bir tebrik mektubu gönderiyor. Ve bir yazar çıkıyor Türkmenbaşı’na dayanarak 28 Şubat sonrası kurulan hükümetin yurtdışından bir “Ara rejim hükümeti” gibi görülmediğini bize anlatmaya çalışıyor. Nasıl mı?
Biz de rahatladık
... Bunun hemen ardından gelen cümleler ise, Türkmenistan Cumhurbaşkanı’nın Refahyol Hükümeti’nin düşürülmesi ve ardından gelişen sürece nasıl baktığını gösteriyor:
Aziz kardeşim, Türkiye’deki demokratik sürecin istikrarlı biçimde gelişmesinden mutluluk duyuyorum, bu gelişmenin güvencesi sizsiniz. Bizler, Türkmenistan’da, özellikle bugün, Türk halkının menfaatlerini teminat altına alan ve kararlılığını ispat eden, Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasi felsefesinin ve devlet programının uygulanması konusunda kardeş Türkiye’nin gösterdiği başarıları izlemekten mutluluk duymaktayız.’’
Evet, Türkmenistan Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’deki yeni hükümete ve Refahyol’un düşüşünden sonraki sürece bakışı aynen böyle.
O yüzden, siz bazı çevrelerin bu hükümete, “dayatma hükümeti”, “ara rejim” modeli gibi sıfatlar yapıştırmaya çalışmasına bakmayın.
55’inci Hükümet’in dış dünya tarafından algılanışı budur.
(Ertuğrul Özkök -26 ağustos 1997- Hürriyet)
***
28 Şubat günlerinden seçtiğim ikinci yazı ise bir taraftan çağdaşlık idealleri, kadın hakları için darbeyi savunan ama öteki taraftan da bir kadın Başbakan’a kadınlığı üzerinden hakaret edebilmeyi başarmış usta bir isimden geliyor.
Şu haspaya bak
Aslında biz, bu hanımın kişilik gradosunu daha önce anlamalıydık, ama alımlı bir kadın olması mı, aydın bir kişi gibi görünmesi mi, sizinle işi varsa, fevkalade zarif bir üslupla konuşması mı... Her neyse... İtiraf edelim ki pek çoğumuz boşa bastık.
(Oktay Ekşi - 14 ağustos 1997 - Hürriyet)
Yıldıray Oğur
28 Şubat!
Milli devletler kendilerine özgü anma günleri yaratma konusunda çok heveslidir. Rejimin kuruluşu, ülkenin kurtuluşu türünden kutlamalarla bilinci ayakta tutmaya çalışırlar. Oysa hemen her toplumda doğal bir katılım içinde yaşanan gerçek kutlamalar dinsel ve geleneksel temalara dayanır. Bu nedenle de ulus-devletlerde milli kutlamaların çoğunlukla devlet desteğine muhtaç olması şaşırtıcı değil...
Öte yandan milli bayramların gelenek karşısındaki bu zayıflığını gidermek de mümkün değil. Durup dururken bayram portfolyonuza milli bir gün daha ilave edecek haliniz yok. Çünkü böyle bir ilave ya bir savaşı ya da büyük bir dönüşümü ima eder. Ne var ki böylesi değişim süreçleri daha önce ‘bayram’ olarak geçen günleri bir anda resmî tarihin dışına itebilir.
Türkiye bu açıdan çok şanslı bir ülke... Çünkü rejim çok uzun bir süredir sarsılmadan devam ettiği gibi, bizlere yeni anma günleri de bahşediyor. Resmî söylemden hareket edersek, bunun nedeni Türkiye’deki rejimin hem ‘son derece sağlam’ hem de ‘hâlâ kurulmakta’ olmasıdır. Rejim ‘sağlamdır’ çünkü Atatürk tarafından oluşturulmuştur ve asker tarafından da korunmaktadır. Nitekim hemen her bayramda genelkurmay başkanları bu noktaya işaret ederler ve Anıtkabir’deki anı defterine, cumhuriyetin yılmaz bekçilerinin rejimi savunmak üzere ayakta olduklarını belirtirler. Ancak bu ‘sağlam’ cumhuriyet bir taraftan da hiç bitmeyecek bir tehdit altındadır. Bir yandan ‘Türk’ olmayanların, diğer yandan da ‘laik’ olmayanların ihanete varan saldırıları karşısında rejimin korunması ve sakınılması gerektiği söylenir. Bazen bu tehditler yoğunlaştığında ise, rejim aynı temeller üzerinde ‘yeniden’ kurulur...
Çok istikrarlı bir ülke olan Türkiye’de söz konusu yeniden kurulma işleminin frekansı 10-15 yıl arasındadır. Halk dilinde ‘darbe’ denen askerî el koymalar, aslında Atatürkçü restorasyonun hayata geçtiği anlardır... Doğal olarak bu ihtiyaç çok partili hayata geçildikten sonra ortaya çıkmış ve ilk darbe de 1960’da yaşanmıştı. Hemen sonrasında o gün bir milli bayram olarak elimizdeki kısıtlı kutlama yelpazesine eklendi. Ne var ki daha sonra her on yılda bir darbe olunca, bunların her birinin kutlanmasının işi sulandıracağı belli oldu ve biz de sonradan bulduğumuz bu milli güne veda ettik.
Öte yandan 1980 darbesinin ardından toplumda farklı bir siyaset çizgisi de doğdu. Birçokları darbeleri özellikle eleştirel bir bakışla irdelemek üzere hatırlama yolunu seçtiler. Bugün darbeler devletin unutturmaya çalıştığı, ama toplumda bazı insanların ısrarla hatırladıkları özel anma günleri halinde...
Bunların en önemlilerinden biri de 28 Şubat 1997’deki ‘post modern’ müdahaleydi. Önemi ise askerin bu kez ‘yumuşak gücünü’ kullanmasındaydı... Medyanın haber çarpıtmaları ve manipülasyonları desteğinde hayata geçen bu darbe, görünüşe bakılırsa rejimi şeriat tehlikesine karşı korumak için yapılmıştı. Kullanılan strateji iki yönlüydü: O dönem iktidar ortağı olan Refah Partisi’nin en uç insanlarını öne çıkartılarak parti bu kişilerle özdeşleştiriliyor, ardından da aynı özdeşleştirme bütün dindarlar ile parti arasında yapılıyordu. Böylece tek bir örnekten hareketle Türkiye’deki tüm Müslümanların şeriatçı olduğu kanıtlanıyordu. İkinci strateji ise doğrudan sahte dindarlar yaratmaya yönelikti. Televizyonlar Aczmendi denen, o güne kadar varlığından haberdar olmadığımız, darbe sonrasında ise aniden yok olan garip bir tarikatın üyeleri ile dolup taşmıştı. Sonradan bütün o insanların para karşılığında bir müsamere oynadıkları ve bu arada rejime de katkıda bulundukları anlaşıldı.
28 Şubat müdahalesi bugünlerde devletin en unutmak istediği darbe... Çünkü kabaca aynı siyasi ve ideolojik atmosferin içindeyiz ve bugün de rejimin korunması için paralel stratejilere ihtiyaç var. Tek fark ‘yumuşak gücün’ yeterli olmaması... Medya kullanımı yine yoğun olarak devam etse de, artık Türkiye toplumunu şeriat tehlikesi ile kandırmak mümkün değil. AB üyeliğini destekleyen tek partinin ‘dindar’ bir zeminden geldiği, Anadolu kentlerinin burjuvalaşma sancısı çektiği, muhafazakâr zihinlerde engellenmesi zor bir sekülerleşmenin yaşandığı böyle bir Türkiye’de irtica tehdidinden söz etmek epeyce cahil olmayı gerektiriyor...
O nedenle de bu kez ‘sert güç’ de işin içinde... Ergenekon dava sürecinde ortaya çıkan gerçekler bu seferki girişimin kapsamı hakkında iyi bir fikir veriyor. Bir taraftan sivil toplumu hareketlendirerek ‘laikçi’ bir duyarlılık yaratıp, bunu hükümeti devirmek üzere kullanmak; öte yandan cinayetler işleyerek yaratılacak kargaşa ortamından vazife çıkarırken, askerî müdahaleyi de halk nezdinde meşru kılmak...
28 Şubat elini pisliğe sokmadan yapılabilmiş, toplumun açıkça kandırılabildiği bir darbeydi. Ergenekon ise kandırılması mümkün olmayan bir toplum karşısında zorunlu olarak elini pisliğe sokanların aradığı darbe...
Gerçi devletimiz pek memnun kalmıyor ama bizler şimdi 28 Şubat’ı unutulmayacak bir anı olarak zihnimizde taşıyoruz. Çünkü o olay, en ‘temiz’ darbeyi yaratma uğruna, darbe zihniyetinin ne denli ‘pis’ olduğunu en açık şekilde ortaya koyan teşebbüs oldu.
Ethem Mahçupyan
Öte yandan milli bayramların gelenek karşısındaki bu zayıflığını gidermek de mümkün değil. Durup dururken bayram portfolyonuza milli bir gün daha ilave edecek haliniz yok. Çünkü böyle bir ilave ya bir savaşı ya da büyük bir dönüşümü ima eder. Ne var ki böylesi değişim süreçleri daha önce ‘bayram’ olarak geçen günleri bir anda resmî tarihin dışına itebilir.
Türkiye bu açıdan çok şanslı bir ülke... Çünkü rejim çok uzun bir süredir sarsılmadan devam ettiği gibi, bizlere yeni anma günleri de bahşediyor. Resmî söylemden hareket edersek, bunun nedeni Türkiye’deki rejimin hem ‘son derece sağlam’ hem de ‘hâlâ kurulmakta’ olmasıdır. Rejim ‘sağlamdır’ çünkü Atatürk tarafından oluşturulmuştur ve asker tarafından da korunmaktadır. Nitekim hemen her bayramda genelkurmay başkanları bu noktaya işaret ederler ve Anıtkabir’deki anı defterine, cumhuriyetin yılmaz bekçilerinin rejimi savunmak üzere ayakta olduklarını belirtirler. Ancak bu ‘sağlam’ cumhuriyet bir taraftan da hiç bitmeyecek bir tehdit altındadır. Bir yandan ‘Türk’ olmayanların, diğer yandan da ‘laik’ olmayanların ihanete varan saldırıları karşısında rejimin korunması ve sakınılması gerektiği söylenir. Bazen bu tehditler yoğunlaştığında ise, rejim aynı temeller üzerinde ‘yeniden’ kurulur...
Çok istikrarlı bir ülke olan Türkiye’de söz konusu yeniden kurulma işleminin frekansı 10-15 yıl arasındadır. Halk dilinde ‘darbe’ denen askerî el koymalar, aslında Atatürkçü restorasyonun hayata geçtiği anlardır... Doğal olarak bu ihtiyaç çok partili hayata geçildikten sonra ortaya çıkmış ve ilk darbe de 1960’da yaşanmıştı. Hemen sonrasında o gün bir milli bayram olarak elimizdeki kısıtlı kutlama yelpazesine eklendi. Ne var ki daha sonra her on yılda bir darbe olunca, bunların her birinin kutlanmasının işi sulandıracağı belli oldu ve biz de sonradan bulduğumuz bu milli güne veda ettik.
Öte yandan 1980 darbesinin ardından toplumda farklı bir siyaset çizgisi de doğdu. Birçokları darbeleri özellikle eleştirel bir bakışla irdelemek üzere hatırlama yolunu seçtiler. Bugün darbeler devletin unutturmaya çalıştığı, ama toplumda bazı insanların ısrarla hatırladıkları özel anma günleri halinde...
Bunların en önemlilerinden biri de 28 Şubat 1997’deki ‘post modern’ müdahaleydi. Önemi ise askerin bu kez ‘yumuşak gücünü’ kullanmasındaydı... Medyanın haber çarpıtmaları ve manipülasyonları desteğinde hayata geçen bu darbe, görünüşe bakılırsa rejimi şeriat tehlikesine karşı korumak için yapılmıştı. Kullanılan strateji iki yönlüydü: O dönem iktidar ortağı olan Refah Partisi’nin en uç insanlarını öne çıkartılarak parti bu kişilerle özdeşleştiriliyor, ardından da aynı özdeşleştirme bütün dindarlar ile parti arasında yapılıyordu. Böylece tek bir örnekten hareketle Türkiye’deki tüm Müslümanların şeriatçı olduğu kanıtlanıyordu. İkinci strateji ise doğrudan sahte dindarlar yaratmaya yönelikti. Televizyonlar Aczmendi denen, o güne kadar varlığından haberdar olmadığımız, darbe sonrasında ise aniden yok olan garip bir tarikatın üyeleri ile dolup taşmıştı. Sonradan bütün o insanların para karşılığında bir müsamere oynadıkları ve bu arada rejime de katkıda bulundukları anlaşıldı.
28 Şubat müdahalesi bugünlerde devletin en unutmak istediği darbe... Çünkü kabaca aynı siyasi ve ideolojik atmosferin içindeyiz ve bugün de rejimin korunması için paralel stratejilere ihtiyaç var. Tek fark ‘yumuşak gücün’ yeterli olmaması... Medya kullanımı yine yoğun olarak devam etse de, artık Türkiye toplumunu şeriat tehlikesi ile kandırmak mümkün değil. AB üyeliğini destekleyen tek partinin ‘dindar’ bir zeminden geldiği, Anadolu kentlerinin burjuvalaşma sancısı çektiği, muhafazakâr zihinlerde engellenmesi zor bir sekülerleşmenin yaşandığı böyle bir Türkiye’de irtica tehdidinden söz etmek epeyce cahil olmayı gerektiriyor...
O nedenle de bu kez ‘sert güç’ de işin içinde... Ergenekon dava sürecinde ortaya çıkan gerçekler bu seferki girişimin kapsamı hakkında iyi bir fikir veriyor. Bir taraftan sivil toplumu hareketlendirerek ‘laikçi’ bir duyarlılık yaratıp, bunu hükümeti devirmek üzere kullanmak; öte yandan cinayetler işleyerek yaratılacak kargaşa ortamından vazife çıkarırken, askerî müdahaleyi de halk nezdinde meşru kılmak...
28 Şubat elini pisliğe sokmadan yapılabilmiş, toplumun açıkça kandırılabildiği bir darbeydi. Ergenekon ise kandırılması mümkün olmayan bir toplum karşısında zorunlu olarak elini pisliğe sokanların aradığı darbe...
Gerçi devletimiz pek memnun kalmıyor ama bizler şimdi 28 Şubat’ı unutulmayacak bir anı olarak zihnimizde taşıyoruz. Çünkü o olay, en ‘temiz’ darbeyi yaratma uğruna, darbe zihniyetinin ne denli ‘pis’ olduğunu en açık şekilde ortaya koyan teşebbüs oldu.
Ethem Mahçupyan
Överek öldürenler
Katillerinizle yemek yiyorsunuz. Can kulağıyla dinliyorlar sizi. Tabaklarına değil, gözlerinizin içine bakıyorlar. Dudaklarınıza da. Bir kelime havalansa kanat çırparak, göçmen kuşlar gibi takılıyorlar peşine. Sıcak ülkelere gidiyorlar soğuk nüktelerinizin peşinde.
Anlatacak bir anıya ihtiyaç duysanız, katillerinizle fotoğraf çektiriyorsunuz. Ölüm hatırası. Fakat ölüm ters yazılmamış. Yaka paça düzgün. En neşeli fotoğrafınız bu, hepinizin dişleri görünüyor. Gözlerinizde kırmızı noktalar, rötuş yapıldığında görünmeyecek. Hem ne zaman hayattan hayale bir kapı açmak isteseniz, katillerinizle film izliyorsunuz. Perdedeki katil iz bırakıyor pencereden kaçarken, oysa kahramanlarınız karda yürüyorlar tertemiz. Ve hayranlar Shakespeare'e. Hamlet'in amcasına benzetiyorlar kendilerini çünkü. Danimarka kralı Claudius'a. Benzeme yönü mü? Onlar da kulaklara zehir akıtıyorlar. Perdedeki büyüyle uyuşturup kurbanlarını üflüyorlar kelimeleri: Ne kadar zekisiniz! Ne kadar kudretli! Ve ne kadar bilgili! Kadrinizi biliyor katilleriniz. Ne yapsanız az onlara. Hediyeler alın. Seyahatlere çıkın. Para verin ya da... Fakat bunu yaparken incitmeyin onları. Kiralık katil gibi hissetmesinler kendilerini. Sizi cehenneme gönderirken yüzleri kızarmasın. İşte başardınız! Katilleriniz bıçaklarıyla yürürken üstünüze yüzünüz gülüyor. Ne kadar keskinse bıçak o kadar sevinçlisiniz! Ve hayat dolu! Kan kaybettiğinizi kim söylemiş!
- Peygamber!
- Hangi peygamber!
- Son peygamber!
- Ne söylemiş?
- Adamı boğazladın!
- Kime söylemiş bunu?
- Arkadaşını yüzüne karşı övene.
- Arkasından övebilir yani.
- Hayır övemez. Yoldan çıkaracaksa dostunu övgü.
- Nedir yoldan çıkmanın ölçüsü?
- Kibir, tembellik ve hoşnut olma nefsinden.
- Yani?
- Övgü öldürebilir kulluğu!
- Ne yapmalı o halde övülen?
- Salihlerin diliyle sığınmalı rabbine: "Allahım! Bunlar beni tanımıyorlar, beni tanıyan sensin!"
Katillerinizi tanımak ister misiniz? İşte ilki: Övülmek için övüyor seni. İkincisi: Altının için övüyor seni. Üçüncüsü: Düşmanın çoğalsın diye övüyor seni. Dördüncüsü: Kötülemek için övüyor seni. Beşincisi: Ateşe götürmek için övüyor seni. Altıncısı: Suya götürüp susuz getirmek için övüyor seni. Yedincisi: Ağzındaki peynir için övüyor seni. Sekizincisi: Başındaki taç için övüyor seni. Dokuzuncusu: Dokuz köyden kovulduğu için övüyor seni. Onuncusu: Kör olmak için övüyor seni.
- Kör olmak için mi!
- "Büyük adamların taraftarları onu övmek için kendilerini kör etmeye alışıktırlar."
- Kimin sözü bu!
- Nietzsche'nin.
- Adam çıldırmamış boşuna!
- Nasıl?
- Görerek yaşamak kolay mı!
Yaşamak kolay değil aynaya baktığınızda katilinizi görüyorsanız. Kimse sizi kendinizden iyi öldüremez. Buyurun baylar, bayanlar! İşte kelimeleriniz! İşte kendinizi tanıma fırsatı! Açalım kamusu hayat bitmeden. Övmek, "Ögmek"ten geliyor, ögmek, "Ög"den. "Ög" ise, "us", anlamına geliyor. Demek ki överek kendimizi, uslu olduğumuza işaret ediyoruz! Her kimi övüyorsak, yüceltiyoruz aklıyla. Kefil oluyoruz usuna. Bernard Shaw mazur, Türkçe bilmiyor. Oyunlarına yazdığı önsözler için akla ziyan, ironiye kâr bir cümle sarf ediyor: "Beni övecek birini neden bulayım, kendi kendimi övebilecekken!" Ezop da mazur aslında. Ne çektiyse dilinden çekmiş. İnsanları insanlara anlatmaktan korkunca, hayvanları insanlara anlatmış: Sineğin biri, araba tekerleğinin dingiline oturmuş da söyleniyormuş kendi kendine, "Amma da tozutuyorum!"
- Peki övgü ne zaman zarar vermez?
- Tozutmamak kaydıyla.
- O nasıl olacak?
- Övgüyü nefs bilgisiyle savarak! "Nefsini bilene övgü zarar vermez," diyor, Süfyan b. Uyeyne!
- Kralları öven bilgelere ne demeli o halde!
- "laudando praecipire/Överken eğiten" övgülerse bunlar Bacon'un dediği gibi, değerli olduğu söylenirken kralın, nasıl olması gerektiği anlatılmaya çalışılır aslında. Yoksa haklıdır Romalı hatip Tacitus.
- Ne diyor Tacitus?
- "Pessimum genus inimicorumlaudantium/ En kötü düşmanlar övenlerdir!"
Ayırmak kolay değil, önünüze labirentler çıkmışsa. Akla ihtiyacınız var kendi yolunuzu ayırabilmek için yumaktan. Palyaçoların tahta bacakları övgüler! Ne çıkar bu iğreti yükseklikten! Senin kendi bacakların var! Kendi aklın! Kendi deliliğin! Atın var sarıldığın boynuna! Bir daha söyle Nietzsche! Yeryüzünün bütün kralları duysun: "Seni övdükleri sürece kendi yolunda gittiğini sanma! Başkasının yolundan gidiyorsun!".
Ali Ural
Anlatacak bir anıya ihtiyaç duysanız, katillerinizle fotoğraf çektiriyorsunuz. Ölüm hatırası. Fakat ölüm ters yazılmamış. Yaka paça düzgün. En neşeli fotoğrafınız bu, hepinizin dişleri görünüyor. Gözlerinizde kırmızı noktalar, rötuş yapıldığında görünmeyecek. Hem ne zaman hayattan hayale bir kapı açmak isteseniz, katillerinizle film izliyorsunuz. Perdedeki katil iz bırakıyor pencereden kaçarken, oysa kahramanlarınız karda yürüyorlar tertemiz. Ve hayranlar Shakespeare'e. Hamlet'in amcasına benzetiyorlar kendilerini çünkü. Danimarka kralı Claudius'a. Benzeme yönü mü? Onlar da kulaklara zehir akıtıyorlar. Perdedeki büyüyle uyuşturup kurbanlarını üflüyorlar kelimeleri: Ne kadar zekisiniz! Ne kadar kudretli! Ve ne kadar bilgili! Kadrinizi biliyor katilleriniz. Ne yapsanız az onlara. Hediyeler alın. Seyahatlere çıkın. Para verin ya da... Fakat bunu yaparken incitmeyin onları. Kiralık katil gibi hissetmesinler kendilerini. Sizi cehenneme gönderirken yüzleri kızarmasın. İşte başardınız! Katilleriniz bıçaklarıyla yürürken üstünüze yüzünüz gülüyor. Ne kadar keskinse bıçak o kadar sevinçlisiniz! Ve hayat dolu! Kan kaybettiğinizi kim söylemiş!
- Peygamber!
- Hangi peygamber!
- Son peygamber!
- Ne söylemiş?
- Adamı boğazladın!
- Kime söylemiş bunu?
- Arkadaşını yüzüne karşı övene.
- Arkasından övebilir yani.
- Hayır övemez. Yoldan çıkaracaksa dostunu övgü.
- Nedir yoldan çıkmanın ölçüsü?
- Kibir, tembellik ve hoşnut olma nefsinden.
- Yani?
- Övgü öldürebilir kulluğu!
- Ne yapmalı o halde övülen?
- Salihlerin diliyle sığınmalı rabbine: "Allahım! Bunlar beni tanımıyorlar, beni tanıyan sensin!"
Katillerinizi tanımak ister misiniz? İşte ilki: Övülmek için övüyor seni. İkincisi: Altının için övüyor seni. Üçüncüsü: Düşmanın çoğalsın diye övüyor seni. Dördüncüsü: Kötülemek için övüyor seni. Beşincisi: Ateşe götürmek için övüyor seni. Altıncısı: Suya götürüp susuz getirmek için övüyor seni. Yedincisi: Ağzındaki peynir için övüyor seni. Sekizincisi: Başındaki taç için övüyor seni. Dokuzuncusu: Dokuz köyden kovulduğu için övüyor seni. Onuncusu: Kör olmak için övüyor seni.
- Kör olmak için mi!
- "Büyük adamların taraftarları onu övmek için kendilerini kör etmeye alışıktırlar."
- Kimin sözü bu!
- Nietzsche'nin.
- Adam çıldırmamış boşuna!
- Nasıl?
- Görerek yaşamak kolay mı!
Yaşamak kolay değil aynaya baktığınızda katilinizi görüyorsanız. Kimse sizi kendinizden iyi öldüremez. Buyurun baylar, bayanlar! İşte kelimeleriniz! İşte kendinizi tanıma fırsatı! Açalım kamusu hayat bitmeden. Övmek, "Ögmek"ten geliyor, ögmek, "Ög"den. "Ög" ise, "us", anlamına geliyor. Demek ki överek kendimizi, uslu olduğumuza işaret ediyoruz! Her kimi övüyorsak, yüceltiyoruz aklıyla. Kefil oluyoruz usuna. Bernard Shaw mazur, Türkçe bilmiyor. Oyunlarına yazdığı önsözler için akla ziyan, ironiye kâr bir cümle sarf ediyor: "Beni övecek birini neden bulayım, kendi kendimi övebilecekken!" Ezop da mazur aslında. Ne çektiyse dilinden çekmiş. İnsanları insanlara anlatmaktan korkunca, hayvanları insanlara anlatmış: Sineğin biri, araba tekerleğinin dingiline oturmuş da söyleniyormuş kendi kendine, "Amma da tozutuyorum!"
- Peki övgü ne zaman zarar vermez?
- Tozutmamak kaydıyla.
- O nasıl olacak?
- Övgüyü nefs bilgisiyle savarak! "Nefsini bilene övgü zarar vermez," diyor, Süfyan b. Uyeyne!
- Kralları öven bilgelere ne demeli o halde!
- "laudando praecipire/Överken eğiten" övgülerse bunlar Bacon'un dediği gibi, değerli olduğu söylenirken kralın, nasıl olması gerektiği anlatılmaya çalışılır aslında. Yoksa haklıdır Romalı hatip Tacitus.
- Ne diyor Tacitus?
- "Pessimum genus inimicorumlaudantium/ En kötü düşmanlar övenlerdir!"
Ayırmak kolay değil, önünüze labirentler çıkmışsa. Akla ihtiyacınız var kendi yolunuzu ayırabilmek için yumaktan. Palyaçoların tahta bacakları övgüler! Ne çıkar bu iğreti yükseklikten! Senin kendi bacakların var! Kendi aklın! Kendi deliliğin! Atın var sarıldığın boynuna! Bir daha söyle Nietzsche! Yeryüzünün bütün kralları duysun: "Seni övdükleri sürece kendi yolunda gittiğini sanma! Başkasının yolundan gidiyorsun!".
Ali Ural
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)